15 Şubat 2026

Altıncı Şehir, Birinci Köy

 
    Bir daha şiir ve hikayeye yeltenmedim. Konusu ve türü önemli değil, yazmaya karşı hep meyilli bulundum ama... Arada sırada serbest metin oluşturma çalışmalarım filan vardı. Tabi hiç bir zaman yazı yazma seviyesine ulaşmadı bunlar. Belki en fazla bir iki paragraf, onlar da türü belirsiz alabildiğine karmaşık metinler... Şu bir gerçek, onları yazarken bile hiç bir kayıt altında olmamam gerekiyordu, üslup ve tür endişesinden uzak, tam anlamıyla özgür bir kafa yapısında olmalıydım...

    Altıncı Şehir ile karşılaştığımda köyüme tayinim o yıl çıkmıştı. Buraya has kelimelerin etimolojik ve morfolojik özellikleriyle Anıtkaya köyünün (o vakit kasaba idi) her türlü değerine karşı çok ilgiliydim, hatta ufaktan derleme çalışmalarına başlamıştım.

    Bu kitap 1991'de basılmış, ama yeni haberim olmuştu. Duyurusundaki Beş Şehir'e nazire ve onun devam kitabı gibi ifadeleri görünce kayıtsız kalamadım. İlk defa on yıl kadar önce okumuş ve hayran kalmıştım Beş Şehir'e... Belki o sırada Konya'da okuyor olmamın etkisi vardır, hakkında yazılan beş şehrin biri de Konya idi ve her gün adımladığımız mekanlardı yazarın anlattıkları. Ama bundan daha çok Tanpınar'ın sıcak ve samimi üslubundan etkilenmiş olmalıyım. Zira Erzurum, Bursa, Ankara ve İstanbul yazılarını da aynı bağlılıkla okudum. Hem de defalarca... Hatta şunu da söyleyeyim, Beş Şehir'i okurken zaman zaman benzer yazılar yazabilmeyi hayallemiştim...

    Benim kurduğum hayallere paralel bir kitaptı Altıncı Şehir. Önsözünü su gibi içtim. Ahmet Turan Alkan, Beş Şehir'e neden altıncıyı eklediğini, neden memleketi Sivas'ı Altıncı Şehir olarak yazdığını anlatıyordu. Orada benim gözlerimi açan bir kaç cümlede, "Herkesin bir 'Altıncı Şehir'i olmalı ve kendi memleketini anlatarak Beş Şehir serisini sürdürmelidir" manasına gelecek şeyler söyleniyordu. Tam benlik sözler, bunların muhatabı bendim. Üzerime alındım.

    Ben de bir Altıncı Şehir yazacaktım. Buna daha Altıncı Şehir'e girmeden, önsöz kapısındayken karar verdim. Kitabı okurken aklımda hep yazma fikri vardı, bu yüzden ondan Anıtkaya'yı nasıl anlatacağıma dair tecrübeler devşirdim. Bu iki eseri tekrar okumalarımda yaptığım gibi...

    Derlediğim ve biriktirdiğim malzemeleri yazmaya ancak iki yıl kadar sonra başladım. Artık yazılarımda konu belliydi. Tür ve üslup hususunda ise malum olduğu üzere serbesttim. Yazdıklarımın bazıları Anıtkaya için açılan web sayfasında yayınlandı. Tayin üzerine köyden ayrıldıktan sonra yazmanın hızı azaldı, yazıların konusu değişip daraldı. Ama yine de elektronik arşivde epeyce yer kaplayacak cesamete sahipti. 2020'ye geldiğimizde bu arşivi kaybettik. 

    Webte yayınlananlar dışında elde bir şey kalmamıştı, ama emeklilikte elim boşa çıktığı için önüne geçilmez bir yazma arzusuyla doluydum. Örgüzce yazabileceğim, yazdıklarımı kafama göre arşivleyebileceğim, aynı zamanda internet ortamında güvenle tutabileceğim bir platform lazımdı. Böylece Eğretiköy doğdu. 

    Eğretiköy benim Altıncı Şehir'imdir. Ahmet Turan Alkan'ın tavsiyesiyle bu fikre odaklandığımı söylemiştim. Afyon'u yazamazdım, benim boyumu aşardı; ayrıyeten orada büyümediğim için bu yetkinlikte değildim. Ben ancak Anıtkaya/Eğret'i anlatabilirdim. Yazdıklarıma ille de bu yönde bir ad verilecekse buna 'Birinci Köy Eğret' demeyi tercih ederim.

    Yazarken hiç tür kaygısı gütmedim, gütmüyorum. Aman şunu değiştireyim de sohbet özelliği kazansın, yok efendim şu kelimeyle başlarsam anı olur, hikayeye kayıyor, fıkra gibi oldu, gibi düşüncelere hiç kapılmadım. Nasıl geldiyse öyle yazıyorum. Zaten serbestlik ve özgürlükten kastım budur...

    Bununla beraber yazdıklarımı genellikle deneme kategorisinde düşündüm. Örnek aldığım Beş Şehir ve Altıncı Şehir gibi iki mühim eser bu türde değerlendirildiği için ben de Eğretiköy yazılarını deneme olarak görüyor olabilirim. Ayrıca yazdıklarında ispat zorunluluğu olmaması beni bu türe yönlendirmiş olabilir. Deneme özelliği taşımadıkları halde yine de yazdıklarımın bu çerçevede görülmesini istiyorumdur belki de, kim bilir...

    Şiir ve hikayeden kaçarken aslında sanattan mı kaçıyordum, bunu bilemiyorum. Sanattan kaçılır mı, öyleyse şu yazdıklarımız nedir, bu sorulara tatminkar bir cevap da veremem. Bedri Rahmi'nin dediğine göre "Aklı başında herkes sanat yapar. Kendini sanata veren herkes verdiği kadar nasibini alır." Buna göre sanat öğrenilebilir, geliştirilebilir; ondan kaçmaya ne gerek var. Eğer deneme de bir sanatsa, ustalardan onu öğrenmiş ve yaza yaza geliştirmiş olabilir miyiz...

    Yazdıklarımdan ilkini okuduğunda fakülte arkadaşlarımdan biri, onun deneme değil anı-hikaye olduğunu söylemişti. Bir başka arkadaş anı, diğeri hikaye, başkası da yerel tarih olarak değerlendirdi. Sonra bir kaç yazı daha paylaştığımda benzer değerlendirmeler aldım, kimse deneme demedi.

    Tür olarak denemenin ustalarından belki en önemlisi görülen Suut Kemal Yetkin'in bu konudaki değerlendirmesi cesaret verici: "Deneme kelimesini yeni bir edebiyat türüne ilk defa ad olarak koyan Montaigne olmuştur. Burada 'deneme', yeni bir edebiyat türünü deneme anlamına gelmektedir. Ama bu yeni edebiyat türünü öbür edebiyat türlerinden ayıran sınırlar nedir?" Montaigne bunun cevabını vermemiş. Benim anladığım, ilk zamanlarda bilinen türler içinde değerlendirilemeyecek yazılara deneme denilmişti. Bu yüzden denemede serbestlik ve özgürlük ön plandadır. Ancak mucidinden sonraki asırlarda denemenin bildiğimiz teorik özellikleri belirlenmiş. Bu belirleme onu sınırlandırma, bir bakıma özgürlüğünü gemlemedir. Denemeye kural koyarsanız onu deneme olmaktan çıkarırsınız. 

    Her şeye rağmen, türün doğum tarihi olan 1571 Mart'ındaki o ilk deneme serbestliğinde görüyorum ben yazdıklarımı. Yeni bir tür denediğim için denemedir onlar. Ayrıca örnek aldığımı söylediğim Beş Şehir ve Altıncı Şehir'deki kadim denemenin hür özelliklerine de dikkatinizi çekerim. Onlarda hikaye de vardır, fıkra da; bol bol anı, yer yer efsane okursunuz. Sohbetin samimiyetini, tarihin derinliğini, makalenin ciddiyetini bile bulursunuz. Belki bunların hepsine yer verdiği için bu iki temel esere deneme denilmiş.

    Tabii olarak bizim yazılarda her türün çeşnisi vardır. Biraz ondan, biraz bundan... Okuyanların bazen anı, bazen hikaye, bazen anı-hikaye, fıkra, sohbet, hatta makale demelerini normal karşılıyorum...

    Her neyse, herkesin bir Altıncı Şehir'i olmalıdır; Benim Altıncı Şehir'im, Eğret... Birinci Köy, Eğret... Ve Eğretiköy yazıları denemedir. Çok sıkışırsam kaçış rapmam hazır, 'deneme denemesi' deyiveririm.

    NOT: Kader arkadaşım Ahmet Turan Alkan ile tanışıp görüşmek nasip olmadı. Ancak Eğretiköy'e sebep olması hasebiyle üzerimde çok hakkı var. Allah rahmet etsin.


12 Şubat 2026

Çift Öküz

     
    İkilik, iki adetten oluşan grup manalarına gelen çift kelimesi nasıl olur da bir mesleğin, hem de kadim bir mesleğin adına kaynaklık eder, anlaşılır gibi değil. Yine de bunu anlaşılır kılmak için biraz gayret edeceğiz.

    Bu isimlendirmeye temel sebep; çiftçilik, çift sürme fiiline dayanır. Bu kadar... Tamam da, çift sürme işine neden böyle denilmiş. Niye toprak kazmak, tarlayı eşmek, yeri devirmek, alt üst etmek vb. tabirler değil de çift sürmek?

    Hakkını yemeyelim, çiftlik kelimesi de çiftçilik mesleğine temel teşkil edebilir. Yalnız ben bu kelimenin çift sürme fiilinden daha sonra oluştuğunu düşünüyorum. Yani ikisinin de kökünde aynı 'çift' kelimesi bulunuyor.

    Boyunduruk vasıtasıyla sabanla tarlayı sürmek, kağnıyı çekmek, düğenle harman etmek gibi temel zirai işlemlere koşulan 'bir çift öküz', zamanla 'çift' kelimesine sıkıştırılmış. Şöyle de düşünebiliriz, bu sıfat tamlamasında gereksiz gördüğü diğer kelimeleri somuran "çift" sıfatı, onların vazifesini de sırtlayarak adlaşmış, kalıplaşmıştır. Artık "çift" denildiğinde o zahmetli ve kutsal işlerin ekserisini yapan iki öküz akla gelmektedir.

    15. yüzyıla tarihlenen bir metinde ".. çift ucun tutub ekincilik iderlerdi." sözü tespit edilmiş. Burada çift kelimesinden iki öküz kastedildiği ve ziraat anlamında 'ekincilik' kelimesi kullanıldığı çok açık. 

    Kelimenin hayat hikayesinde önemli bir durak daha var. Zamanı ve mahiyetini bilemediğimiz o durakta yeni bir anlam kazanacak. Zira çift kelimesinin iki öküzden başka, onlarla ziraat yapabilmeye, ekip biçmeye uygun arazi, tarla, ekenek manasına ikinci bir anlamı daha olduğu anlaşılıyor. 

    Belki iki anlamı birbiriyle karışmasın diye, belki de daha başka sebeplerle bir miktar tarla anlamını 'bir çift öküz' anlamından ayırıp ona çift yerine çiftlik diyorlar. Şu durumda çiftlik, ilk zamanlarda bir çift öküz ile ekilebilecek büyüklükteki arazinin adı oluyor. Sonradan bu ilk anlamından genişleyerek, tahsis edilen arazinin ortasındaki idare merkezi anlamını kazanıyor. Çiftliklerde, zirai faaliyetlerin üstesinden gelecek kadar işçi aile ve hayvan bulunduruluyordu. 16. yüzyıl Tahrir Defterlerinde Eğret köyü arazisi içinde 7 çiftlik kaydı var.

    Çiftten çiftliğe geçiş böyle... Fakat çiftçi kelimesinin gelişimini, ne zaman 'tarman' ve 'ekinci' kelimelerinin yerine geçtiğini bilemiyoruz. Aslında savaşçı bir kavim olan Türkler hayvancılıkla iştigal etmiş, ama tarımda derinleştikleri söylenemez. Çoğu boyun/aşiretin, ziraatle Anadolu'da karşılaştığını düşünenler bile var. Bir çok ziraat aletinin adı Yunanca/Rumca kökenli olmasını da böyle açıklıyorlar.

    Türkçe'de çiftçi kelimesine geçiş hangi dönemde olursa olsun, Eğret ağzında bu geçiş hiç gerçekleşmemiş. Köylü arasındaki son dönem adı 'ileşber/ileşberlik' idi. Hatta kelime başındaki 'ileş' sözcüğünden yola çıkarak bu mesleğin leş gibi iğrenç bir şey olduğu ima edilirdi. Sonradan çiftçi kelimesinin ufak ufak kendine yer bulması tamamen resmi ağız sebebiyledir.

    İleşberin Farsça rencber'den geldiği çok açık. Yalnız söylenişine bakacak olursak Eğret'te bu kelimenin tamamen Türkçeleştiğini anlarız. Anadolu'daki farklı ağızlarda aynı kelimeye rastlanmakla birlikte bunlar bizde söylendiği gibi değil. Tamam anlam aynı, ama söyleyiş değişik. En güzel örnek Pir Sultan şiirinde:

    Dağdan kütür kütür hezen indirir
    İndirir de ateşlerde yandırır
    Her evin devleğin öküz döndürür
    İreçberler hoşça tutun öküzü

    Öküzün damını alçacık yapın
    Yaş koman altına kuruluk serpin
    Koşumdan koşuma gözlerin öpün
    İreçberler hoşça tutun öküzü

    Abdal Pir Sultan'ım kaynar coşunca
    Tekne hamur kalmaz ekmek pişince
    Adem at öküzün çifte koşunca
    İreçberler hoşça tutun öküzü

    Daha çift kelimesi isimleşirken, bu işte öküzün saygıdeğer bir hayvan olduğu anlaşılmıştı. Pir Sultan da buna dikkat çekiyor. İleşberlik yapanın damında bu yüzden en az bir çift öküz bulundurulmuş. Aynı damdan yeni öküz çiftleri de yetiştirilmeye gayret edilmiş. Bunlara kele derlerdi. Bu genç ve acemi keleler, biraz deli, biraz yaramaz, biraz çocuk ruhlu hayvanlardır. Çifte çubuğa koşana kadar onları yetiştirip adam etmek ileşberin sorumluluğunda... Gerçi onların deliliği de burduruluncaya kadar, ondan sonra öküzlüğe terfi ediyorlar...

    Hep damdan yetiştirilmiyor, başka damlardan, köylerden alındığı da oluyor. Cambazlık mesleği de böyle oluşmuş zaten. Eğret malbazarı dağılmadan önce çifter çifter öküzler çekilirdi. Daha evvelki dönemlerde ise ileşberlerin kendi aralarında öküz alış verişi var.

    Gobak Hasan Dede, Çatalüyük'teki kuyuyu kazdırıyormuş. Küçük oğlu İbrahim, beline urgan bağlı olduğu halde aşağı sallanıyor. Yani kuyunun dibindeki işlemleri o yapıyor. Bir keresinde urgan mı kopmuş veya başka bir şey mi olmuş, nasıl olduysa Gobakoğlu İbrahim kuyuya düşmüş. Baya derinleşmiş kuyu, hatta taşların filan bir kısmı örülmüşmüş. Gobak Dede çok korkmuş, zira buradan sağ çıkmak zor gibiymiş. "Eğer kuyudan sağ kurtulursa Bükürlerin öküzü kurban edeceğim" diye adak adamış. İbrahim kurtulunca da dediğini etmiş ve Bükürlerin öküzü kesip dağıtmış. Bükürlerden satın aldığı bu öküz gücü kuvveti ve heybetiyle namlıymış ve geldiği yerin lakabıyla anılırmış... Kopan soyadlı Gobakların atası olan İbrahim, cihan harbinde şehit olacaktır.

    Tabi çift, yahut koşum hayvanı deyince akla sadece öküz gelmiyor. Bir de öküzden daha güçlü dombeyler var. Bu hayvanlar eskiden öküz kadar yaygınmış. Mahkemeye yansıyan miras davalarından anlaşıldığına göre terekelerde dombey ve öküz sayısı başa baş... 

    Sığır gibi dombeylerin de sağmalı ve koşum amaçlı kullanılanı var. Koşumda, yani çiftte dombeyler öküzlere göre daha güçlüymüş. Belki de bu yüzden herkeste az çok bulunuyor. Hatiboğlu Mahmut, ki Molla Osman ve Deli Ahmet Aykaç'ın babasıdır, köyde en çok dombeyi olan kişiymiş. Aynı zamanda yüce gönüllü cömert biri olduğunu söylüyorlar. Harman kalkana kadar işini görsün diye çifti olmayan fakir fukaraya istedikleri kadar dombeyi verirmiş. Ben bu hayvanların koşulduğu zamanlara yetişemedim; ama 1980'lerin ilk yıllarına dair hatırladığım, Omarcık deresinde demlenen köyün son dombeyleri, galiba Hatiboğlu dombeylerinin soyundan geliyordu...

    Çifte çubuğa koşulan hayvanlar şüphesiz öküz ve mandadan ibaret değil... At, katır ve eşekler de var; ama uzadı, onlar da başka bir yazının konusu olsun...



Şeytanın Allah İle Savaşı Ve Epstein Olayı

    (8-9-10 Şubat 2026 günlerinde arkadaşlarımla yaptığımız sohbet metnidir, yazım hataları ve anlatım bozuklukları hoş görüle...)

    Epstein dosyalarından çıkan sonuç; olayların özü, nesnesi bebekler ve kız çocukları olan Satanist ayinlerdir. Bu temel üzerinden okumazsak Hülya'nın işaret ettiği iğrençliği göremeyiz. Burada böyle bir okuma denemek istiyorum.

    Kuran'da Şeytan'dan bahseden çok fazla ayet var, yalnız özellikle iki ayetin şu olayla yakından ilgili olduğunu düşünüyorum. Hicr 36-39: "İblîs: “Rabbim! Madem öyle, insanların diriltilip kabirlerinden çıkacakları güne kadar bana yaşama fırsatı ver” dedi. Allah da şöyle buyurdu: “Tamam, artık sen kendisine yaşama fırsatı verilenlerden birisin.” “Ama diriliş gününe kadar değil, vakti ancak tarafımca bilinen belirli bir güne kadar!” İblîs şöyle dedi: “Rabbim! Madem beni azdırıp saptırdın, yemin olsun ki, ben de yeryüzünde günahları onlara çok cazip göstereceğim ve kesinlikle onların hepsini azdırıp yoldan çıkaracağım.”

    Diğeri de Nisa 119: "«Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar (putlar için nişanlayacaklar), şüphesiz onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler» (dedi). Kim Allah'ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür."

    Bu iki ayetin/ayet grubunun daha iyi anlaşılabilmesi için insanın yaratılması olayını yine Kuran'da anlatıldığı biçimiyle özetlememiz gerek: Allah insan projesini uygulamaya soktuğunda meleklere hitaben yeni yaratılan şu insanın üstünlüğünü kabul edin der. Melekler bunu kabul ederler, yalnız aralarından biri (İblis) kendisinin ateşten yaratıldığını, topraktan yaratılan insanından daha üstün olduğu için ona secde etmeyeceğini belirtir. Bu küstahça cevap, bir bakıma isyan olduğu için Allah onu rahmetinden kovar. Kibrine, kovulmuşluğuna, lanetlenmeye iyice kızan Şeytan ile Allah arasında yukarıdaki ayetlerdeki diyalog yaşanır. Bu diyalogda, özellikle şu son dönemde yaşanan olayların açıklamasını bulabiliriz.

    Ayetlerdeki ifadelerden Allah'a ve insana nasıl gayz, kin, nefret, öfke ile gerildiğini anlayabilirsiniz. Bu kinin bir sebebi de kıskançlıktır. Şeytan, ilahi rahmetten kovulma ve lanetlenmesinden insanı ve buna meydan veren Allah'ı sorumlu tutar. Bu yüzden insana hep hasetle, Allah'a da kinle bakar. Bu iki duyguyu ileride çok kullanacaktır.

    Allah'a öfkeyle, madem sen onu benden üstün tuttun, insanı yeryüzünde kendine temsilci olarak atadın, bak ben de onlara neler yapıyorum diye yukarıdakileri sıralar. Lakin çok zekidir, Allah'ın izni olmadan hiç bir şey yapamayacağının da farkındadır. Bu yüzden önce "Bana bir süreliğine izin ver de neler yapabileceğimi göstereyim" diyerek mühlet ister. Allah da ona kıyamete kadar süre verir. İşte bu mühleti kopardıktan sonra tasarılarını sıralar. Burada akıllara, bu kadar kötülük peşinde koşan ve yapmak istediği korkunç şeyleri açıkça belirten bir lanetliye Allah'ın neden mühlet verdiği sorusu takılabilir. Bunun cevabı imtihan... Hani "Ben sizin rabbiniz değil miyim" sorusuna insan "evet" cevabı vermişti ya, işte bu Allah ile insan arasındaki bir sözleşme, ahitleşme idi, böylece insan yeryüzünde Allah'ın halifesi/temsilcisi görevine atandı. Bu görevini nasıl yaptığına dair kendisine verilen bir beden ve ömürle imtihan edilecek. İmtihan kolay değildir, zorlaştırıcı etkenler, kazık sorular, çeldiricilerle doludur. İşte Şeytan bizim imtihanımızdaki bütün olumsuzlukları üzerinde toplayan 'şey'dir. Allah bu yüzden kıyamete kadar geçerli mühlet vermiştir. Şüphesiz daha başka hikmetleri de olabilir, orasını ancak Allah bilir.

    Şeytanın sözlerinden nasıl tanrılık tasladığını farketmişsinizdir. Allah ona verdiği mühletle birlikte onu bazı izafi güçlerle de donatmıştır. Şimdi insan halifelik vazifesini hakkıyla icra ettiğinde ne kadar kıymetli bir varlık olduğunu anlarsın. Aksine yapamadığı zaman da çerçöp olacağını kıyasla. Yani insanda hem elmas olma potansiyeli var, hem de kömür... Bu potansiyel nasıl açığa çıkacak?  Öyle imtihanlardan geçeceksin ki, sonuçta doğrularla yanlışların değerlendirilip ne olduğun anlaşılacak. Burada imtihan aygıtın/aparatın şeytan oluyor. Elbette büyük bir sınavın aracı da donanımlı bir aygıt olmalıdır. Bu yüzden şeytanın hızlı hareket, maddeye nüfuz, kılcallara girme, nöronları etkileme, toplumların karar alma mekanizmalarını ele geçirme, eşsiz bir propaganda vs bir sürü gücü vardır. Bu yüzden tanrı gibi davranır ve kandırdığı insanlara tanrılığını kabul ettirir.

    Bu yüzden Hz İbrahim "Babacığım! Sakın şeytana tapma, çünkü şeytan Rahman'a baş kaldırmıştır" (Meryem-44) diye adeta yalvarır. Bir peygamber, babasına neden böyle desin, demek ki şeytana tapıyordu, veya o dönemde yaygın bir satanizm tehlikesi vardı. İnsanlık tarihi boyunca hep var olmuş bu tehlike. Verdiğim diyalogun devamı Kuran'da değişik surelere serpiştirilmiş. Diyor ki şeytan, "Sen insanı methediyorsun, ama ben onu öyle yoldan çıkaracağım ki onları bu bahsettiğin özellikte bulmayacaksın, nasıl aşağılık iğrenç yaratıklara dönüştüğünü göreceksin" buna benzer şeyler söylüyor... Herif dediğini yapmış ve her devirde kendine kulluk edecek insanlar bulmuş. Böyle bir din bile kurmuş, satanist mabetleri, ibadetleri, ayinleri, kurbanları ve başka iğrenç ritüelleri oluşturmuş.

    Kıyamete kadar gerçekleştirmeyi vadettiği şeytanca projelerini ele alalım. Evvela insanları saptıracağını söylüyor ve bunu kesinlik ifade eden sözlerle anlatıyor. O kadar kendinden emin yani. İnsan hayatı bir yolculuktur, bu yolculukta (ömrün her aşamasında) yolumuzu keseceğini, tuzaklar kuracağını, yanlış yönlendireceğini, kötüyü iyi, yanlışı doğru, çirkini güzel göstererek bizi hep saptıracağını ilan ediyor. Hani imtihan demiştik ya, burada biraz kader konusu da devreye giriyor. Kuantum fiziğiyle ilgilenenler hayatımızın seçimlerden ibaret olduğunu bilirler. The Matrix'te kırmızı-mavi hap gibi önümüze sürekli seçenekler sunulur. Bizim tercihimize göre de Allah sürekli bizim geleceğimizi yaratarak inşa eder. Sonra bir seçim/yol ayrımı daha, bir daha, bir daha... Hayatımız hep böyle yolların çatallaştığı kavşaklara uğrar, biz de hangi yoldan gideceğimizi cüzi irademizle seçeriz. Hayat ve kader kısaca bu...

    İşte şeytanın yaptığı bu kader-denk noktalarında, yol ayrımında, tercih zamanında karşımıza çıkıp bizi yanlış tarafa yönlendirmektir. 'onları kesinlikle saptıracağım' dediği şey budur. Burada kendisine geçici olarak verilen güçleri de devreye sokarak bunu başarır. O güçler 'zayıf' insanı çok etkiler. Gerçekten insanın bazı zaaf noktaları vardır ve şeytan onu iyi etüd etmiş, dersine iyi çalışmış, herkesin zayıf noktasından yakalamasını iyi biliyor. Para vaad ediyor, makam vaad ediyor, çiftçiyse tarla vaad ediyor, siyasetçiyse iktidar vaad ediyor, topluluğa devlet vaad ediyor, tanınmayı isteyene şöhret, kindara vahşet, açgözlüye servet vaad ediyor, yani herkesi bir yerinden yakalamayı biliyor. Bir kere yakaladığı zaman da artık onu kendisine esir ediyor. Allah'ın kendi temsilcisi olarak görevlendirdiği insan, artık şeytanın distrübitörü, santrali, askeri haline geliyor, resmen satanist oluyor.

    Kendi kendine gayzla yemin ettiği şeylerden biri de, insanlara hayvanlarının kulaklarını yarmalarını emredeceğine dairdir. İnsanlık tarihi boyunca bunu da gerçekleştirmiş. Dünyanın çeşitli yerlerinde bazı hayvanların putlaştırıldığı veya en azından putlara kurban etmek üzere ayrılıp onlara kutsallık izafe edildiği belirtiliyor. Putperes insanlar kurban ayırdıkları bu hayvanları kulaklarını yarıp dilerek işaretlerlermiş. Ayrıca bu hayvanların toplum içinde dokunulmazlığı da bulunurmuş. Hemen bütün tefsirciler kulak dildirme yeminini bu şekilde yorumlamışlar. Fakat yeni bilgilere göre, kobay hayvanlar üzerinde yapılan genetik/DNA deneyleri hep kulak derisinde gerçekleştiriliyormuş. Hassas yapısı sebebiyle  bu işleme en uygun organın kulak olduğunu söylüyorlar. Yani hayvanın kulağı kesilerek oradan doku alınıyor.  Bu bilgi, ayetin devamındaki ifadeler birlikte ele alındığında daha bir anlam kazanıyor. Şeytan devam yemininde 'onlara emredeceğim Allah'ın yaratışını değiştirecekler' diyor.

    Burada çok kapsamlı bir değişiklikten söz edildiğini anlayabiliriz. Allah'ın yaratışı sayısız varlık üzerinde tecelli edip durmaktadır. Bir de kainat ve özellikle dünyadaki varlıklarda, ya da doğada diyelim, ilahi ve tabii bir işleyiş vardır. Bahsedilen değişiklik bu doğal işleyişle ilgilidir ve varlık alemindeki bütün dengeyi alt üst edecek biçimde... Bakın içinde neler var, bazı şeyleri hatırlatayım. Ozon tabakasındaki delik olayını hatırlarsınız, kloro floro karbon muydu ne, dünyadan salınan bu kimyasalın ozonu deldiğini böylece koruyucu kalkanımızı kaybettiğimizi söyledi bilim adamları. Ardından küresel ısınma, buzulların erimesi, kuraklık, yüzey sularının çekilmesi, enerji ve su sıkıntısı, tahıl krizi, kirlilik, yangınlar, seller, depremler... Bunlar hep tabiatın doğal işleyişini değiştirme kaynaklı. Dediğine göre bu değişiklik fikrini insana şeytan fısıldamış.

    Bilim adamlarının dediğine göre insanlık tarihi boyunca yerel ve küresel ölçekli bütün helak ve tufanlar öncesinde mutlaka dünyada böyle insanın müdahalesiyle gerçekleşen değişiklikler olmuş. Yaratılış ve dengedeki dejenerasyon neticesinde yıkım gerçekleşmiş. Lut kavmindeki denge bozukluğu malum sapıklıkla birleşiyor, Medyen'de ticari hilekarlık, Semud'da ıslahçılara düşmanlık ve garibanlara zulüm ve sair... Bütün bunları insana yaptıran malum merkez... Bugüne geldiğimizde yaratılıştaki ana denge eksenini bozma işleminin daha şiddetlisini görüyoruz. En basitinden insan yaratılışına müdahaleyi ele alalım.

    Bazı ülkelerde hemcinsiyle evlenmek yasal hale getirilmiş. ABD'de seçimler öncesinde bu husus çok tartışılmıştı. Hollywood'un öncülük ettiği filmlerde bu durum çok normalmiş gibi dünyanın gözüne sokuluyor. Bizde çok izlendiği söylenen bir yemek programında katılımcılar arasında mutlaka böyle bir tipe yer veriliyor. Kadınlar erkeğe, erkekler kadınlara özendiriliyor her fırsatta. Bu insan tabiatına müdahale değil midir... Daha mühim bir tehlike, dijitalleşme... yapay zeka salgını... Bu gidişle insan düşünme yetisini kaybedecek. Ruhunu etkileyemeyeceğini anlayınca bari insanı bedenen etkisiz hale getireyim, diye plan yapmışa benziyor. Kandırdığı bazı uşaklarının dillendirdiğine göre nihai planları şu imiş: İnsan bedenini koflaştırırsak Tanrı dünyada tecelli edecek şey bulamazsa (çünkü en mükemmel projesi olan insanı etkisizleştirmiş olacağız) dünyadaki hakimiyetini kaybeder. Kıyameti de koparamayacağı için hem dünya ebediyyen bize kalır, hem de cehennemi boylamaktan kurtuluruz... Gülmeyin, Kabalacılarda, Evanjeliklerde ve tabi ki Satanistlerde benzeri düşünceler çok revaçta...

    Tabii'yi bozmanın en bilinenleri şüphesiz GDO'lu ürünler... Genetiği bozulmuş ürün diye çevrilen bu kavramda her türlü bitki ve meyvenin genetiğiyle oynama var. Fazla üretim, kaliteli üretim, dayanıklı üretim gibi sloganlarla ortaya çıkan bu uygulama önceleri tohum ıslah gibi masum bir proje diye lanse edildi. Fakat kısa sürede asıl amacın hibrit tohum yoluyla geleneksel ata tohumları bitirerek bütün dünyayı kendilerine muhtaç etme gayesi güttükleri anlaşıldı. Büyük ölçüde başarıya ulaştıklarını kendi ülkemize bakarak anlayabiliriz. Ata tohumlarımızı kaybettik, fide olsun tohum olsun İsrail'e muhtaç duruma geldik. Yetiştirdiklerimizde lezzet kalmadı, bedenimizde sıhhat kalmadı, hastalıkların artmasından şikayetçiyiz. Üstelik devletimiz tarafından ata tohumu kullanılması yasaklandı, arpa buğdayda bile sertifikalı denilen o ithal hibrit tohumları ekmek zorunda çiftçiler. Fatih Çolak diye gariban bir dertli var, sosyal medyadan ata tohumları yaygınlaştıracağım diye çırpınıp duruyor. Küresel tohum çetesi yakında ona kasteder diye korkuyorum. Bütün bunlar şeytanın 'onlara Allah'ın yaratışını bozmalarını emredeceğim' diye ant içmesinin eseridir...

    Geçenlerde bir haber okumuştum, Afyon'da mezar sıkıntısı başlamış. Buna sebep olarak insanın raf ömrünün uzamasını gösteriyorlardı. İnsanın derken, insan cesedinin raf ömründen bahsediyorum. Buna göre bir cenazenin tamamen çürümesi normalde üç yıl idiyse, son yıllarda bu yedi sekiz yıla çıkmış. Yani bir ölü defnedildikten ancak 7 yıl sonra tamamen çürüdüğünden aynı mezara o kadar yıl sonra yeni bir cenaze defnedilebiliyor. Bu yüzden kabir sıkıntısı var... Bunu yediğimiz gıdalardaki katkı maddelerine bağlıyorlar. Misal bir kova yoğurt market rafında hemen bayatlamasın diye kimyasal koruyucu katıyorlar. Yoğurt diye yediğimiz o şeyle birlikte kimyasal koruyucu da vücudumuza giriyor, böylece hücrelerimize kadar işleyerek bizim de raf ömrümüzü artırmış oluyor. Yaratılışı bozma....

    Siz tabii dejenerasyona daha çok örnek bulabilirsiniz. Şeytanın andındaki diğer bir hususa geçelim. 'Onları kuruntulara sokacağım' diyor... Bazı meallerde kuruntu denirken bazılarında, olmayan şeyleri varmış gibi göstermek, yahut gerçekleşmeyecek hayallere, hedeflere yönlendirmek gibi değişik anlamlar verilmiş. Hepsi aynı kapıya çıkar, insana üfürüyor yani, sen şöylesin, böylesin... Buradan İsrailoğullarına geçiş yapabiliriz...

    Yahudilerin genelinin inandığı ve İsrail politikasına yön veren arz-ı mev'ud/vaat edilmiş topraklar kavramı biliniyor. Tahrif edilmiş kutsal kitaplarında yer aldığını iddia ettikleri bu kavrama göre bir bölgeyi Tanrı İsrailoğullarına vaad edip, burası sizin gelin devletinizi kurun demiş. Şimdiki İsrail toprakları ile birlikte Lübnan, Ürdün'ün tamamı ve Suriye, Irak, İran, Türkiye'nin bir bölümünü içine alan bölge vadedilmiş topraklardır. İşte Yahudiler asırlardır vaadedilen bu toprakların kendisine verilmesini beklemekte olup, BM kanalıyla 2.dünya savaşı sonrasında bu yolda ilk adım atılmış, BOP ile de ikinci adım yoldadır. Aslında böyle bir şey olmadığı halde şeytanın saptırmasıyla kutsal kitap bozulmuş, içine böyle bir ayet uydurularak bütün bir millet arz-ı mev'ud gibi bir saçmalığa inandırılmıştır. Uğruna nice kanlar dökülen bu saçmalığın daha korkunç bir boyutu var. Vaadedilmiş topraklar yukarıda sınırlarını çizdiğim bir ortadoğu bölgesinden daha fazlasıdır. Çünkü arz, yerküre yani dünya demek olup Yahudiler aslında Tanrı dünyayı bize verdi, bizden başkasını burada yaşatmayız düşüncesiyle hareket etmekte, kendilerine ait olan dünyayı başkalarıyla paylaşmamak için gerekirse onu ateşe vermekten çekinmeyecek duruma gelmişlerdir. Son dünya olaylarını bu perspektiften okursanız daha yerli yerine oturtursunuz... Şeytanın yahudilere üfürdüğü bu anlayışın daha korkuncu var...

    Yahudilerin geneli, dünya ve insanlığa 'ya benimsin ya toprağın' moduyla bakarken, azınlıkta kalmış Kabalacı mistik bir grubun bakışı daha fanatiktir. Onlara göre Yahudiler İblis DNA'sı taşımaktadır. Evet, kendilerinin iblis soyundan geldiğine inanıyorlar. Bu şeytan uşaklarına göre, nasıl ataları yaratılış itibariyle topraktan yaratılan Adem'den üstün idiyse, Yahudiler de insanlardan üstündür.  Dünyada ancak Yahudilere hizmet etme şartıyla yaşamalarına izin verilebilir. Ayrıca insanları öldürmenin, çocuk bebek demeden katletmenin bir mahzuru da yoktur. Yahudiler, ırkı önemli değil, insan öldürdü diye suçlanamazlar... Şimdi arkadaşlar bu şeytani anlayışa sahip topluluğun son dönemde yaptıklarını nasıl bir mantıki temele oturttuklarını anlamışsınızdır. Filistin katliamına engel olunabildi mi? Gerçekten de şeytanın akıl hocalığında küresel karar mekanizmalarını da ele geçirmişler, istediklerini yapıyorlar.

    Ben sadece Yahudileri örnek verdim, şeytanın olmayan şeyleri vehmettirerek toplulukları nasıl yoldan çıkardığını diğer milletleri düşünerek genişletebilirsiniz. Çünkü o sadece Yahudileri manuple etmiyor, her millette parmağı var. Giriyor aralarına, siz diğer milletlerden üstünsünüz, falancalar size ezelden beri düşman, filancalar sizin atalarınızı katletti; ötekilerine varıyor siz şöyle asil bir ırksınız, falancalara savaş açın, ötekine füze fırlatın, şurayı işgal edin... diyor. Savaşlar çıkarıyor, katliamlar yaptırıyor. Bu yüzden Milletini, ülkesini sevmek ve onu yüceltmek manasına gelen pozitif milliyetçilik hoş karşılanıp teşvik edilmiş. Ancak kendi ırkını diğerlerinden üstün görerek saldırgan bir politika izlemek manasına gelen negatif milliyetçilik hiç bir zaman hoş karşılanmamıştır. Irkçılık diye çevrilebilen ve Nasyonalizm diye adlandırılan bu menfi milliyetçiliğin kısaltılmışı Nazi oluyor. Zannedildiği gibi Naziler sadece Almanya'da değil, her ülkenin nazisi var. Ve malesef nazizm şeytanın yeldirmesiyle oluşup gelişiyor.

    Hazır Yahudilere/İsrailoğullarına gelmişken buradan Epstein olayına geçiş çok kolay, çünkü Epstein Adası merkezinde şekillenen Satanist yapının yöneticeleri Yahudi orijinli. Şeytanın özellikle son dönemdeki oyunlarını bu millet üzerinden hayata geçirmesi ilginçtir.  Bu biraz da Yahudilerde ahiret inancının zayıflığına bağlanıyor. Hatta hiç yok gibi diyorlar.  Bunlara kıyasla Hristiyanlarda daha kuvvetli bir öldükten sonra tekrar dirilme inancı var. Biz müslümanlarda ise, bilindiği gibi imanın şartlarından birisi... Bu yüzden Şeytan tarafından en çok manüple edilen topluluk Museviler. Arzımevud ve iblis soyu gibi sapıklıklar da eklenince resmen Şeytanın elinde oyuncak olmuşlar.

    Ta seri başında ademoğlunun yapı olarak bir takım zaaflar barındırdığını, şeytan onu saptırırken özellikle bu zayıf noktalarına çalıştığını söylemiştik. İnsanın mühim zaaflarından (aslında buna zaaf demek doğru olmayabilir, özellik diyelim) biri de ebediyet arzusudur. Gerçekten fani olduğumuzu bilmemize rağmen her zaman ölmemenin çarelerini ararız. Hepimizde vardır bu sonsuzluk, ölümsüzlük isteği... Bu hususta sadece Yahya Kemal'in beytini hatırlatayım:

    Ölmek kaderde var, yaşayıp köhnemek hazin
    Yok mudur buna bir çare, Ya Rabbelalemin

    Neyse ki basübadelmevt (öldükten sonra tekrar dirilme) sonucunda bizi ebedi bir hayat beklediğini bildiğimiz için bu ölümsüzlük arzusunu bir nebze bastırıyoruz biz. Ya ahiret inancı olmayan Yahudiler ne yapsın? İşte şeytan onları bir de buradan yakalıyor, ve neler yaptırıyor neler...

    Epstein denilen yapıyı sadece pedofil, cinayet, satanist ayin, insan ticareti vb suçlarla tanımlamak ne kadar doğru, veya bu sapık örgütlenmenin suçları bundan mı ibaret? Dün gündüz araçta olduğumdan TRT haberlerini dinlemek zorunda kaldım, 14 bülteninde pedofil fuhuş örgütü diye bahsedildi, 16 bülteninde ise haber olarak bile geçmedi. Kısaca örgüt hakkında bildiklerimizi özetleyelim. Bunlar Ortadoğu ve 3. Dünya ülkelerinden bebekleri ve kız çocuklarını kaçırarak adaya topluyorlar. Irkı milleti önemli değil, zengin ve etkili kimseleri müşteri olarak belirleyip bir şekilde ağlarına düşürüyorlar. Onları her türlü sapık, insanlık dışı etkinliğe teşvik ediyorlar. Kız çocuklarına tecavüz, onları öldürme, etini yeme, şeytana kurban etme ve daha akla hayale gelmedik canavarca şeyler... Amaçları ne? Her etkinliğin yazı, video ve ses kaydını almak suretiyle arşiv düzenlemek, gerektiğinde bunları şantaj amaçlı kullanarak ilgililere dilediğini yaptırmak... Şeytanca değil mi?...

    Bebeklere gelelim... Uzmanların söylediğine göre yeni doğan bir bebekten alınan salgı (veya adı her neyse) başka bir vücuda enjekte edildiğinde gençlik veya yaşlanmayı geciktirici etkisi gösteriyormuş. Kaçırdıkları bebeklerden alıyorlar alacaklarını, sonra o bebeği atıyorlar, çöp oluyor çünkü. Zengin, etkili ve yaşlı müşterilerine satıyorlar. Müşteriyi bir müddet idare ediyormuş bu şey, sonra yine lazım, yine lazım... Süreklik gereken bir pazar yani... Bu yüzden sürekli bebek kaçırıyorlar, istenmeyen bebekleri topluyorlar. Elbette bunu batılı ülkelerde yapamazlar, bizim gibi insan hayatının değeri olmadığı ülkeler ise bulunmaz fırsat... Bir özel hastanedeki kayıp bebekler davasını hatırladınız değil mi, sahi ne oldu o dava? Yeni ortaya çıkan bir belgeden Epstein uçağının Türkiye'ye onlarca kez sefer yaptığı öğrenilmiş. Son depremde kaybolan çocukların akıbeti?...

    Şimdilik ölüme çare bulamadılar (hiç bulamayacaklarını bir bilseler)... Hiç olmazsa yaşlanmayı durdurarak ölümü geciktirelim arayışından başka bir şey değil bu bebek ticaret ve cinayetleri... İhtiyar bedene şırınga edilen o şey sonucunda vücudun bazı noktalarında (özellikle yüzde) morluklar ve kararmalar oluyormuş. Pek çok ünlünün böyle fotoğrafları var. Bir seçim günü, ünlü bir politikacının yüzü gözü mosmor bir halde sandığa geldiğini hatırlayın. 'Merdivenden düştü' diye geçiştirildi ve merdivenden düşen adamın gözü niye morarır diye soruşturan bir Allahın kulu çıkmadı...

    Arkadaşlar, Epstein tamamiyle satanist bir örgütlenmedir, bunu yaptıklarından anlayabilirsiniz, hepsi onun taktikleri çünkü... Ancak ben yine de çok ilginç bulduğum bir yazıdan alıntı yaparak bunu sizlerin dikkatine sunmak istiyorum. Yazı dün yayınlandı, bulunduğunuz konumdan erişime kapalı olduğu için göremezsiniz, bu yüzden link yerine alıntı metnini vereceğim.

    "...
    Epstein dosyaları ile birlikte ortaya saçılan bilgiler bize küresel ölçekte örgütlenmiş seytani bir aklı göstermektedir. ABD Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı iki saatlik video kaydındaki çarpıcı diyaloglar, soruları soran kişinin kimliğiyle birlikte okunduğunda çok daha derin bir anlam kazanmaktadır.

    Röportajı yapan kişinin, dönemin en tartışmalı siyasal figürlerinden biri olan Steve Bannon olduğuna inanılıyor. Bu ihtimal, konuşmayı sıradan bir gazetecilik faaliyeti olmaktan çıkarıp, ideolojik, metafizik ve hatta istihbari bir yüzleşmeye dönüştürüyor. Sorulan soru bu yüzden basit bir suç isnadı değildir; doğrudan varlık, kötülük ve iktidar üzerine kurulmuş bir sorgudur:
    - “Sen bizzat şeytan mısın?”
Epstein’ın cevabı ise inkâr değildir. Savunma hiç değildir.
    - “Hayır!” der, “Ama iyi bir aynam var.”

    Bu cümle, masum bir nükte ya da kaçış değildir. Aksine, şeytanla kurulan ilişkinin en çıplak itirafıdır. Çünkü burada Epstein, kendisini şeytan olarak tanımlamaz; daha kötüsünü yapar: Şeytanı yansıtan, onu görünür kılan bir yüzey olduğunu kabul eder.

    Şeytan, klasik teolojide doğrudan ortaya çıkmaz. Baştan çıkarır ama perde arkasında kalır. İnsanı öne sürer, arzuyu sahneye koyar, suçu başkasının eliyle işletir. Epstein’ın “ayna” metaforu tam da bunu söyler. Mesaj nettir: “Ben değilim. Bende görünendir.
    ...”

    Yeter artık içimizi kararttın nerede güzel haber, diyorsunuz... Az daha sabır... Dikkat edilirse şeytan ve onun temsilcisi olmuş insan-şeytanlar kendilerinde hep büyük güç görüyorlar. Epstein'deki küstahlık, İsrail'in benzer davranışları hep şeytanın tipik kibrinin bir benzeri. Başlangıçtan beri 'ben üstünüm, ben güçlüyüm' havalarında. Ve bu kibri ve hasedi yüzünden kovulmuş/lanetlenmişti. Bir de Allah kıyamete kadar kendisine mühlet ve bazı güçler vermişti. Şimdi bu mühlet ve gücü Allah'ın verdiğini unutmuş, sanki kendinden kaynaklanıyormuş gibi böbürlenmesi yok mu... Aynen bu huyu avanelerine de geçmiş. Bak Epistein'e, İsrail'e ve benzerlerine; kimse bize bir şey yapamaz, kimse bize dokunamaz havasındalar. Oysa bakın Allah ne diyor: "O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç kuşkusuz, şeytanın tuzağı çok zayıftır." (Nisa 76)

    Epstein öldüğü veya intihar ettiği açıklandı, ama itirafçı olmasından korktukları için infaz edildiğini düşünenler az değil. Şeytan çocuklarından birini feda etmiş... Buna rağmen belgelerin açıklanmaması için çok engel çıkarıldı. Direnenlerin biri de Trump... Neyse ki oralarda hala hukuk var, Adalet Bakanlığının kararıyla açıklanan belgelerin sadece bir bölümü bile satanist yapıyı dağılma eşiğine getirdi. (Eşiğine getirdi diyorum, Epstein'in ölmediğine inananlar da az değil) Bu kadar kendilerini güçlü gören şeytan uşaklarını Allah ne hale getirdi. Çünkü gerçekte güçleri yok, ta baştan şeytan gücünün kendinden olmadığını, izafi güç olduğunu söylemiştim... Ayrıca yeryüzünde kendine halife atadığı insanoğlunu bu şeytan karşısında yalnız bırakmazdı, bırakmadı bırakmayacak. Allah nurunu tamamlayacak. Yalnız şeytana karşı nasıl durulacağının reçetesi de yine Kuran'da...

    Epstein'in dağılmakta olduğu, şeytanın yenildiği düşüncesine kapılarak gevşekliğe meydan vermemek gerekir. Burada size Şeytan'ın Avukatı adlı filmi hatırlatmak isterim. Son sahnede tuzağı açığa çıkarılarak yenildiği düşünülen Şeytan (Al Pacino), taze bir avukata iş teklifi yaparken görüntülenir. Yani şeytanda tuzak bitmez, bireysel hayatımızda olsun, sosyal hayatımızda olsun sürekli yolumuzun üstüne çukur kazar. Epstein biter, başka bir Epstein bulur, çünkü kendisine kıyamete kadar mühlet verilmiş. Biz ona karşı koyma kılavuzumuzu iyi okuyalım.

    Bu anlamda 'İlim öğrenmek kadın erkek her müslümana farzdır' esasından cesaretle 'Türkçe Kuran'ı hatmetmek kadın erkek her Türk'e farzdır' fetvasını veriyorum. Arapça Kur'an'dan yine dualarımızı okumaya devam edelim, ama hiç olmazsa ömrümüzde bir kere mealini okuyalım. Ki Rabbimiz bizden ne istiyor, bizimle ne konuşuyor, hayatımızın anlamı nedir vb. gibi bir çok soruya cevapla birlikte şeytanla mücadelenin yollarını öğrenelim diyorum, eğer küstahlık kabul etmezseniz...


10 Şubat 2026

Salih İnsan Salih Hoca

 
    Yiğit yüzüne karşı övülmez derler. Gittiğine göre artık bu yazıyı yazmanın mahzuru yok.

    Öyle insanlar vardır, paragraflarca söz sıralasan onu hakkıyla anlatamazsın. Öyleleri de vardır ki tek bir kelime onun üzerine cuk diye oturur. Salih Hoca ikinci gruptakilerdendi. Onu mükemmele yakın anlatan kelime ise doğallık...

    Şüphesiz daha başka sözlere, tabirlere, deyimlere de ihtiyaç duyarsınız onun portresini çıkarmak için. Fakat her cümlenin yargı ögesini ve her paragrafın anafikir cümlesini rahatlıkla doğallığa bağlayabilirsiniz.  

    Bir defa yüzünde hiç eksik olmayan bir tebessümle gezerdi. Bu gülümseme çizgilerini bile isteye oluşturmazdı, yapmacık değil doğuştandı onlar. Sen sanırsın her çocuk gibi ağlayarak değil, gülerek doğmuş; öyle doğuştan, öyle doğal bir tebessüm...

    Şüphesiz bu doğal tebessüm beraberinde iyiliği getiriyordu. Kötülük üreten şargada insanların aksine O, çevresine yaydığı iyilik dalgalarıyla belirirdi. Dalgaları göremez, bilemezdiniz; ama iyilik hissi kendiliğinden ortalığa yayılırdı, belki her gittiği yere onları da götürürdü. İsmiyle müsemma salih bir insandı...

    Azarlarken saygısız ve kırıcı değildi, nasihat ederken üstten bakmazdı. Büyüğüne de küçüğüne de sözünü işletirdi. Adeta her dediğini şırıngayla damla damla, kelime kelime zerk ederdi. 

    Sokakta, odada, kahvedeki günlük konuşmalarında böyle de, sanki hutbelerinde farklı mıydı? Metnin dışına çıkıp irticali konuştuğunda dilci titizliğiyle dikkat kesilirdim. Her seferinde, kurduğu cümlelerin gramer kurallarını nasıl darmadağın ettiğini yakından işittim. Söze başlarkenki mana bütünlüğünü, sonunda kesinlikle sağlayamazdı. Lakin ne kadar tuhaf, işin sonunda her ne anlatmak istiyor idiyse onu hakkıyla ifade etmiş olarak kürsüden inerdi. Anladım ki bunu üslubundaki doğallığa borçludur. Çünkü yanlış kurulmuş cümleleri bağıra çağıra söylerken ne kadar samimi ise, hutbe metnini yanlış ama kendine has vurgu ve tonlamayla okurken de o kadar samimi idi...

    Yaşça bizden büyüktü, buna rağmen hiç büyüklük taslamadı. 1982-83 lise yıllarında zaman zaman evine giderdik. Maksadımız sıcak bir ev ve yemekti, kolay ısınan evinde tarhana çorbası olsun, bulgur pilavı olsun mutlaka bir şeyler pişirirdi. Bir gün bile yüzünü ekşitmedi, memnuniyetsizlik belirtisi göstermedi. Aksine, karnımızı doyurdu, nasihatler etti, Kuran okudu, ders çalışmayı tavsiye etti. Bütün bunları yaparken kendini zorladığını hiç görmedim. Sanki onda her şey doğal akışında ilerlerdi...

    Uzun yıllar kendi köyünde, çocukluğunun geçtiği sokaktaki camide görevliydi. Bu şartlarda çalışmanın zorluğunu ben bilirim. Fakat onun zorluğu kolaylaştıran bir özelliği vardı. Sanırım hilm insanı olmasından kaynaklanıyordu ve bu tabiatının bir parçası haline gelmişti.

    O vakitler okul-cami çatışması yaygın bir durumdu. Birlikte çalıştığımız dönemde böyle bir çatışma hiç yaşanmadı. Onu her zaman okul ve eğitimin yanında gördük, zira bu iki müessesenin nihai olarak aynı hedefe hizmet ettiğine inanırdı. Bu anlamda gıyabında kendisinden aydın-imam diye bahsetmişliğim çoktur.

    Okul yeni yapıldığı sıralarda her türlü desteğe ihtiyacımız vardı. Bir cuma sonrası serginin okul için açılmasını ezile büzüle rica ettim. "Sen onu bana bırak' dedi. Hutbe sonunda yukarıda anlattığım doğallıkla kısa bir konuşma yaptı ve bugünkü serginin Diyanet'e değil köyümüzün okuluna toplanacağını özellikle belirtti... O gün toplanan parayla okulun bir çok ihtiyacını karşılamıştık.

    İnanmadığı bir şeyi ona yaptıramazdınız. Misal, merkezden gelen hutbeler kafasına, kalbine yatmadıysa onları törpülerdi. Bazı paragrafları sansürlediğine, hiç okumadığına yakinen şahidim. Fakat bunu kendine has üslubuyla öyle bir yapardı ki cemaatten kimse bunu fark edemezdi. Böylece hem Diyanet'e isyan etmemiş olur, hem de kalbinin sesini dinleyip bildiğini okurdu...

    Aslında o böyle yaparak kendi imanını koruma peşindeydi. Yaptığı sansür inanç eksenli hassas hususlarda, minberden söylediğinde öbür tarafta kendini büyük sorumluluk altına sokabilecek konulardaydı. Bu da onun bütün doğallığıyla birlikte kendini ne kadar hassas bir dengede tutmaya çalıştığını gösterir.

    Emekliliği öncesinde, malum ifritten dönemde bu hassasiyetine bir kaç defa şahit oldum. Cuma hutbelerinde milyonlarca mümine iftira anlamı taşıyan ifadeleri okumaktan imtina etti. Kimseyi tekfir etmedi... Bu yüzden kendisini, ardında gönül rahatlığıyla namaz kılabildiğim bir kaç Diyanet imamından biri bildim. Bu hususu kendisiyle hiç konuşmadık, zannederim hiç kimseyle de konuşmamıştır, öyle de yüce gönüllü bir adam...

    Emekli olduktan sonra bir köylü doğallığıyla ileşberliğine, hayvancılığına devam etti. Ama cemaatinden kopmadı, tebessümünü ve salih insan özelliğini bırakmadı. Dağda, kırda bayırda; odada kahvede çevresine iyilik dalgası yaymayı sürdürdü. İyi, güzel, hayra yönelik işlerde önde; ücrette geride durdu...

    İki gün önce ısrarla odada yapacakları bir etkinliğe davet etmişti. Bazı dünyevi maniler sebebiyle katılamadım. Keşke varsaydım da son kez görüşebilseydik kıymetli Hocam...

    Peygamberimiz "Kardeşinizi yüzüne karşı överek onun boynunu kırmayın" buyurmuş. Biz seni, O'nun (SAV) yanına gönderdikten sonra methediyoruz, dilerim komşu olursunuz.


06 Şubat 2026

Yopyôsul

    
    1930'larda başlayan Öztürkçecilik akımı 1970'lere kadar aralıksız kırk yıl sürdü. Bizim fakülte öğrenciliğimiz bu tartışmaların serpintisine rastlar, o yıllarda iki tarafın da kendine göre dili kullanma karakteri oluşmuştu. 

    Türkçe'yi istila eden yabancı (Arapça ve Farsça) kelimeler hemen dilimizden atılmalı, yerlerine Türkçe kelimeler kullanılmalıdır. Atılan yabancı kelimenin bizde karşılığı yoksa, en eski metinlere inilip bir karşılık bulunabilir, daha da olmadı Türkçe kurallara uygun olarak 'sıfırdan' yeni bir kelime türetilebilir... Akımın başlangıcındaki mantık bu idi. Devlet politikası haline getirildi, Türk Dil Kurumu öncülük etti ve gerçekten onlar, yüzler gruplar halinde yeni sözcükler türetilip kullanıma sunuldu. 

    Dilin doğal akışında bunların büyük çoğunluğu kabul görmedi. Tutmadı, yeşermedi, kök salamadı ve kurudu gitti. Elbette tutulup sevilenler, günlük ve edebi dile otağını serip yerleşenler de oldu. Onları şu paragrafta bile tanımak mümkündür. Yanlış tutanlar oldu, örneğin 'mevzu' yerine 'konu', 'mesele' için 'sorun' getirildi; ne var ki halk günlük hayatta 'sorun değil' diyecekken 'konu değil' diyerek bu iki sözcüğün yerini hala karıştırıyor.

    'Fakir' yerine uydurulan (yeni kelime türetme karşıtları bu uygulamaya 'uydurma', türetilen yeni kelimelere de 'uydurukça' diyerek küçümsüyorlardı) 'yoksul' kelimesi de çok tartışıldı. "Ne yani, 'zengin' yerine de 'varsıl'ı mı kullanacağız!" diyenler çıktı. Her şeye rağmen 'yoksul', Türkçe'de kendine sağlam yer edindi. Öztürkçeciler-Yaşayan Türkçeciler gruplaşmasının ikinci cenahında yer alan Yavuz Bülent Bakiler'in 'Sivas'ta Yoksul Çocuklar' şiirini tam da bu dönemde yazmış olması, 'yoksul' kelimesinin karşı cenahta önünü açan bir etkendir.

    Yoksul dile yerleşti, ama fakir'in saltanatını büsbütün sarsamadı. Atasözlerine, deyimlere kadar işlemiş köklü bir kelimeyi atmak onun bütün kullanımlarını da sürgün etmek manasına geleceğinden, işlem Türkçe'yi fakirleştirecekti. Yaşayan Türkçeciler'in görüşüne göre, kelime atmak yerine yoksula da fakire de sahip çıkarak onların kardeş kardeş yaşamasına izin vermek gerekti. Böylece fakirleşmek şöyle dursun, Türkçe daha da zenginleşmiş olacaktı. 

    Buraya Kasas 24'te Hz Musa'nın "Rabbim, bana indireceğin her hayra muhtacım" yakarışındaki fakir kelimesinden geldik. Ayette fakir, 'başkalarına muhtaç' manasında kullanılmış. Bu başkalarına muhtaç kavramının içine ekonomik yoksullukla birlikte her türlü yoksunluk da giriyor. Nitekim biraz araştırınca gördüm ki, fakir kelimesinin kök anlamı 'omurgası kırık kişi' imiş. Öyle yatalak bir insan gerçekten de hayatını sürdürebilmek için başkalarına muhtaçtır. Ekonomik açıdan zengin bile olsa, bedensel arızası sebebiyle fakir oluyor. Yani fakir kelimesi sadece yoksul demek değildir.

    Bazıları yazılarında, konuşmalarında kendilerinden bahsederken 'ben' demezler, sanki üçüncü bir kişiden söz ediyormuş gibi zamirleri, sıfatları kendi koltuklarına oturturlar. Böyle durumlarda kendine yer verilen en yaygın kelime, zannediyorum 'Fakir'dir... "Fakir, gençliğinde bir miktar şiirle meşgul olmuştum." gibi... Tevazu ifade etmek maksadıyla ortaya çıktığını düşündüğüm bu kullanımda, fakir kelimesinin kök anlamı işareten görülüyor. 'Hint fakiri' kavramında da aynı gizli anlam var...

    Yoksul'a dönecek olursak... Dile kolayca yerleşmiş olması, onun 'uydurukça' değil, eski metinlerin taranmasıyla elde edilen bir sözcük olduğunu gösterir. Nitekim TDK Tarama Sözlüğünde 14.15.16. yüzyıl metinlerinden örnekler var. 

    Ayrıca bu eski Türkçe kelimenin kullanımdan düşmediğine yönelik, edebi metinler dışında başka örneklere de rastlanır. Konya Aşıklar Bayramının gerek Anıt meydanındaki büyük salonda, gerekse bizim okuldaki Erol Güngör salonunda yapılan oturumlarını hatırlıyorum. İlgimiz hep Reyhani, Çobanoğlu, Taşlıova gibi ünlü aşıkların üzerindeyken 'Afyonlu Yoksul Derviş' anonsu dikkatimi çekmiş; hafif kamburu, kırçıl kaytan bıyığı ve bildiğin köylü kasketiyle Şemsettin Kubat'ı orada tanımıştım. Şu haliyle benimsediği mahlası pek uyumluydu. Yıldız aşıklar gece boyu hünerlerini sergilerken, O bir köşede sessizce oturup sıranın kendisine gelmesini beklerdi. Dört yıl boyunca oturuşunda kalkışında hiç bir değişiklik gözlemedim. Zannederim yoksul kelimesi, onun şahsında ilk ve son kez fakir ile eşitlendi.

    Kelimeler üzerine düşünürken mihenk kabul ettiğim başka ölçüm daha var benim: Eğret ağzı... O açıdan gözden geçirdim, bizim köyde yoksul kelimesi kullanıldığını işitmedim. Anlaşılan fakir, Eğret'te makamını devretmek istememiş, hatta yoksul ile yetki paylaşımına bile razı olmamış. Sanırım Anadolu'nun diğer kırsalında da bu böyledir.

    Bununla beraber bu kelime Eğret'te hiç yaşamadı demek doğru olmaz. Hala kullanılmakta olan ikileme biçimi var. Pekiştirme amaçlı eklemeli ikilemeler Türkçe kurallara göre şöyle oluşur: Kelimenin ilk hecesi alınır, sonuna m-p-r-s ünsüzlerinden uygun biri eklenir yahut hece ünsüzle bitiyorsa o ünsüz bunlardan biriyle değiştirilir, en sonunda kelime bütünüyle bir kez daha söylenir. Be-m-beyaz gibi... Aynen bu kurala uygun olarak yoksul kelimesi ikileme yapılmış ve yo-p-yoksul elde edilmiş. Yalnız bizim köydeki çoğu Türkçe kelimenin buraya has söylenişinde olduğu gibi, asıl kelime ortasındaki k yumuşatılarak yopyoğsul, sonra yopyôsul'a dönüştürülmüş. Şimdi halk ağzında hala "Yopyôsul değilsiniz ..." biçimiyle kullanılmaktadır.

    Sonuç olarak, dili rahat bırakmak lazım, bildiği gibi yürüsün. Bak fakir ile yoksul kardeş kardeş yaşayıp gidiyorlar...