21 Mart 2026

Canını Sevdiğim


    Tabiat olaylarına gizli bir kutsallık atfeder eski kuşak Anıtkayalılar. Bu yüzden en basitine bile ölçülü bir tavır takınır, saygıda kusur etmezler.  Tabi bu saygı da tam kıvamındadır, aşırılıktan uzak, olması gerektiği kadar...

    Bizim köylülerin biraz sonra ayrıntısına ineceğim bu incelikli tavrı elbette belli bir zihniyetin dışa vurumudur ve Türk insanının genel özelliğini gösterir. Oysa bu karşılaştırmayı yapmama sebep olan ve Amerika merkezli filmlerde gözlemlediğimiz Batılı insan tipinin tavrı çok daha hoyratça ve terbiyesizcedir. Bunu her filmde duyabileceğiniz 'lanet olsun!' sözünden anlayabilirsiniz.

    Kendilerince en hafif bu küfür sözünü dillerinden düşürmüyorlar, olur olmaz her şeye savuruyorlar. "Lanet çamur, lanet toprak, lanet olasıca karıncalar, lanet güneş, lanet bulut, lanet fırtına, lanet dalga..." daha aklınıza gelen her şeye böyleler... Musibete de küfür, güzelliği de; kötülüğe de küfür, iyiliğe de; hastalığa sağlığa, derde ilaca, büyüğe küçüğe, ferahlığa sıkıntıya, krize kurtuluşa, her şeye...

    Yarım asır önce çocukluk dönemimizde hayat tabiatla çok daha fazla içli dışlıydı, ya da bize öyle gelirdi. Bu yüzden insanların doğal varlık ve olaylara karşı tavrını daha iyi gözlemlerdim. Mesela yolma tarlasında bunaltıcı sıcağa karşı hafif de olsa bir esintiden medet beklerlerdi. Hafif belini doğrultup alnındaki teri silerken;

    - "Canını sevdiğim, heç de esmedi" diye iç geçirir, ama katiyen bir türlü esmeyen rüzgara kızmazlardı. İkindiye doğru nazenin bir gelin gibi teşrif ettiğinde ise aynı olgunlukla sevinir;

    - "Canını sevdiğim ne güzel esdi" diye adeta onu alkışlarlardı. Varlığında da, yokluğunda da rüzgara kötü söz söyleyene rastlamadım. Sap yüklerken rüzgar istenmez, aksine rüzgarsız harman savurulmaz... Böyle durumlarda olsa da olmasa da, rüzgara katiyen hakaret edilmez; o, her zaman 'canını sevdiğim'dir...

    Bu durum diğer tabiat olayları için de geçerlidir. Örneğin yağmur... Berekettir yağmur, yağmazsa ekin biter mi... Lakin harman zamanı yağması istenmez, aynı şekilde baharda aşırı yağması da zararlıdır. Sele dönüşür ekini yatırır, boğar. Uzun süre güneş açmaz, sürekli yağışlı geçerse ekin hastalanır. Bütün bunlar olurken, yani yağması veya durması beklenirken yağmura katiyyen hor bakılmaz. Hep hürmet edilir 'canını sevdiğim'e...

    Bunlara saygıda da aşırıya kaçılmaz. Aşırı saygı inanç zaafiyetidir çünkü. Güneşe, ateşe, suya, kara, borana tapınmaya vardırılmaz iş... Sevgi de saygı da kararındadır...

    Kar, kırağı, fırtına, dolu vs. hepsi için durum aynıdır. Bunlara saygı gösterilmesi, açık açık sevilmesi ve bu sevginin 'canını sevdiğim' sözüyle gösterilmesi zihniyetle alakalıdır dedik. Bizim insanımız her şeyin Allah'tan olduğuna inanır. Yağış da kuraklık da, çiçeği don vursa da vurmasa da, kırağı düşse de düşmese de, ülker vursa, sel bassa, ambar ambar dene kaldırılsa hepsinin kaynağı Bir Allah... Bu tevhid inancına göre her bir yağmur tanesini indiren her bir melek, Bir Allah'ın emriyle bu vazifeyi deruhte eder. İşte bu yüzden yağsa da yağmasa da yağmura edeceği laf, doğrudan Allah'a yönelmektedir. O halde yağmur hep 'canını sevdiğim'dir. Esse de dursa da, yel; düşse de düşmese de, kırağı; kararsa da ağarsa da, bulut; açsa da açmasa da güneş; yağsa da yağmasa da, kar; hepsi, hepsi 'canını sevdiğim...'

    Batılıların lanetleyerek tabiata sövgüsü, yahut tabiat olaylarına gereğinden fazla güç vererek onu yüceltmeleri de bir zihniyetin ürünü... İki uçtan da aşırılık var; ifrat ve tefrit, tapınma ve lanetleme...

    'Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.' demişler. Sanırım güzel görüş ve güzel düşünüş Eğret ağzına 'canını sevdiğim' güzel söyleyişi olarak yansıyor. Anıtkayalılar farkında olmasa bile, bütün bunlar hep mutluluğa giden yola döşenmiş taşlar...



10 Mart 2026

Telesimek ve A'raf 176


    Eğret sözlüğünde telesimek sözcüğü "Açlıktan, susuzluktan, uykusuzluk ve bitkinlikten bayılacak duruma gelmek" biçiminde anlamlandırılmış. Buna sıcak etkisiyle bitkin düşme anlamını da eklemek lazım. Yine Eğret ağzında gerçek anlamı haşlamak olan "börtmek" kelimesi, yer yer tam da telesimekle aynı anlama gelebiliyor. Sıcak etkisiyle bunalma, terleme durumunda hem "börtdüm" hem de "telesidim" diyenler var. Benzer şekilde "nezelmek" bitkinlik ve susuzluk bildiriyor. Fakat telesimek sadece sıcak veya yorgunlukla sınırlı değil, daha geniş anlam yelpazesine sahip... Yine bizim köyde çok kullanılan "seselmek" kelimesinin telesimekle anlam ve ses benzerliği de dikkate alınmalıdır. Bu kelime "Yorgunluktan, susuzluktan konuşamayacak duruma gelmek, sesi kesilmek" anlamında kullanılıyor. Görüldüğü üzere hemen hemen aynı anlam...

    Derleme Sözlüğüne bakılırsa telesimek, Türkiye'nin her yerinde kullanılan çok yaygın bir kelime... Yöresel ağızlarda telesmek, telesemek, telesimek, telesinmek, telezimek, televzimek, tenevzimek, tenesirmek gibi çok çeşitli telaffuz biçimlerine bürünmüş, bu da gayet normal. Bu biçim farklılıkları anlamlara da yansımış, ufak tefek değişikliklerle bitkin düşmek, nefes nefese kalmak, susuz kalmak, zayıflamak, acele etmek, ölecek duruma gelmek gibi anlam zenginlikleri kaydedilmiş. Tabi temel anlamın Eğret ağzındaki gibi olduğu çok belli...

    1940'lı yıllarda derlenen sözlerden müteşekkil bu sözlükte isim olarak acele anlamında "telesi" ile ivecen anlamında "telesik" var. Anadolu'nun doğusunda çok dar bir alanda kullanıldığı anlaşılan bu iki kelime telesimek ile bağlantılı gibi duruyor.

    Günümüzde telesimek kelimesi böyle... Resmi dilde kendine yer bulamamış, ama halk ağzında yaygın bir kullanımı var. Önceden nasıldı diye geriye doğru bir arama yaptım, Kamus-ı Türki'de ve Lehçe-i Osmani'de karşıma çıktı: 

    İlkinde "telesimek: (fiil) Kumaş eskiyip telleri meydana çıkmak, tiftiklenmek."; ikincisinde ise "telesimek: Çocuk zayıflayıp erimek" bu kadar... Görüleceği üzere Şemsettin Sami ve Ahmet Vefik Paşa'nın verdikleri anlamlarla bugün çok çeşitli ve yaygın anlamlar pek de uyuşmuyor. Çok garip bir durum...

    Daha eski dönemlerdeki kullanımına rastlama umuduyla Tarama Sözlüğünde aradım. 15. yüzyıla ait bir eserde iki cümlede bu kelimeyi tespit etmişler. Bunların birincisi "Kan çok aktı hayli telesidi", diğeri "Gürz indi yağrınına dokundu, Malikzade hayli telesidi" cümleleridir. Bu iki kullanımdaki anlam da sözlükte "bayılacak hale gelmek" manasıyla verilmiş. Günümüz kullanımına çok yakın...

    Bir de başka lehçe ve şivelerde var mıymış diye araştırdım. Arın Türkçe Etimolojik Sözlük'te telesemek/telesimek var. Genel olarak tezlik, acele, ivedilik, çabukluk, sürat bildiren anlam ve kullanımlar içeriyor. Bitkin düşmek anlamı çok sınırlı, "Öyle dokundu başına ki telesidi" cümlesi oradan... Bir de acele anlamında "telesi" ismini gördüm, galiba Erzurum ve Ahlat'ta tespit edilen bu isimde Azeri etkisi var... 

    Öyle anlaşılıyor ki bu kelime Türkiye Türkçesi ağızlarında çok yaygınlaşmış, ama başka sahalarda kendine pek yer bulamamış...

    Bütün bu sözlük araştırmalarında telesimek sözcüğünün anlamlarına dair bilgilere erişebildik, kökeniyle ilgili hiç bir şey yok. Ulaşabildiğim Etimolojik sözlüklerde ise zaten kelimeye yer verilmemiş. Belki Türkçe kabul etmedikleri içindir, belki gerçekten bu kelime Türkçe değildir...

    Konuyu değiştiriyorum. Malum mübarek günlerde Kuran'a daha fazla eğiliyoruz. A'raf 176. ayete geldik: "... Artık onun ibret verici hali o köpeğin haline benzer ki, üzerine varsan da dilini uzatır solur, bıraksan da solur..." Burada soluyan köpek örneği verilmesinin hikmetini düşünüyordum. Bu anlamın hangi kelimeyle sağlandığına baktım, "yelhes"

    Biraz araştırdım, kökü لهث (l-h-s) imiş ve hırıltı/nefes/köpeğin yorgunluk ve susuzluktan dilini çıkarıp soluması manalarına geliyormuş. Selami Kurt Hoca'dan bu kökün ayrıca ve yine yorgunluk ve susuzluktan hayvan ve insanın dilini çıkarması anlamlarına geldiğini öğrendim. Burada işin içine insanların da girmiş olması mühimdi... İşte o anda benim kafa telesimek kelimesine intikal etti ve onunla ilgili yukarıda sıraladığım bilgilere ulaşma yolu açıldı...

    Selami Hoca'dan mühim bir bilgi daha aldım, Arapça'da لهث kökünün "yelhes"te olduğu gibi "telhes" biçimi de varmış. Kişi çekimine göre değişen bir durummuş bu... 

    İşte şimdi oldu... Etimolojik açıklaması yapılamayan telesimek kelimesi neden "telhes"ten geliyor olmasın. Kitab'da köpek için kullanılan "yelhes" kelimesi insanlar için de geçerliymiş ve "telhes"in anlamı 'Sen yorgunluktan bitkin düşüyorsun' imiş. Şu halde atalarımız Araplardan duydukları bu kelimeyi yakın anlam içeren 'telesimek' biçiminde Türkçeleştirmiş olamazlar mı... Elbette bu asırlar alan bir süreçtir ve halk ağzında gerçekleşir. Nitekim yukarıda 15. yüzyıla ait metinlerdeki kullanımına Tarama Sözlüğünden örnek gösterilmişti...

    15. yüzyıl deyince aklıma geldi, elimde aynı asrın ilk çeyreğinde telif edilen bir Satırarası Kur'an Tercümesi vardı. Türkiye Türkçesinin ilk tercüme Kuran'ı kabul edilen eserden A'raf 176'ya baktım, nasıl çevirmiş diye: "... Pes anun meseli, it meseli gibidür: Eger hamle eylersen ana, dilin çıkarur; yâ kor-ısan ânı, dilin çıkarur..." 'dil çıkarır' karşılığı verilmiş, 'telesir' denilmemiş. Bu durum, o dönemde henüz kelime Türkçeleşmediğine, yahut müellifin (Muhammed Bin Hamza) elit çevre mensubu olduğuna bağlanabilir...

    Bu ayette neden dili sarkmış köpek örneği verildiği hususunu işin uzmanlarına bırakalım. Belki köpeğin biyolojik yapısıyla ilgili bir gerçeğe işaret vardır, ya da İsra 84'teki tespitle açıklanabilir bir durumdur...


05 Mart 2026

Bir Küp Altını Çöpe Döktük

 
    Hazine Bekçileri serisinden 'Altını Yele Vermek' hikayesi Kelsaleğin oğulları Cemal (Kirli) ve Şaban Azbay kardeşlerin başından geçmişti. Onların çocukken yaşadığına benzer bir olayı Turabilerin Ahmet Külte anlattı, onun ağzından naklediyorum.

    Belediye varken tarla yollarını filan düzlüyorlardı grayderle. Galiba köye bir grayder hediye ettiydi Karayolları, yahut Hüseyin Külte Karayolları'nın grayderini kullanıyor. Babası Salih bu işin eskisi ve uzmanı olduğundan Hüseyin de graydere biniyor... Mayıs Haziran gibi, Bayramgucağı-İskele yolunu düzleyeceklermiş. Harmenyerine çıktıydım, Hüseyin aradı beni, 

    - "Abe bi durum va..."
    - "Ben seni görüyon Üseyin" dedim. 
    - "Gazmeynen kürek al ge bakam, n'olcek" dedi. Vardım yanına, graydere bindik.
    -"Hayırdır Üseyin?" dedim.
    - "Abe şu aşşağıda grayderin ucu dakıldı, küp gırıldı yani gördüm, emme inip bakmadım, devam etdim yoluma. Dönüşde bakdım, orta yere dökülmüş. Bi gözelcene bak." Eyi, vardık, indik... 

    Tekelinin tarla var orada, önceden biz oradan sarı bir taş kaldırdıydık. Kalınlığı on santim var yok, büyüklüğü ise 70-80 santim kadar, bir metre yok yani, ama iki kişi zor kaldırdıydık, mermer mi neyse, öyle ağır bir taş... Düz bir şey, kapağa benziyor... Ama çok ağır, kurşun gibi... Hüseyin'in dediği yerle bizim bu taş kaldırdığımız yerin aralığı sekiz on adım kadar...

    Gösterdi bana küpü, 20 santim kadar var ağız genişliği... Ağzı bu kadar, karnını ve boyunu düşünün... Yan yatmış vaziyette duruyor, kulağını kırmış grayder... Kırılınca içindeki kül dökülmüş... Baktım, hakikaten kül... İçinde ayrıca bir aşık bir de uzun bir kaval kemiği seçiliyor, bir kaç kemik parçası daha var, kalanı kül... Eşeleyerek çuvala doldurdum. Sağa sola baktım, gözden kaçan bir şey var mı diye, yok... Küpü almadık, orada bıraktık. Külü doldurduğum çuvalı arabaya attık. Külden başka bir şey çıkmayınca önemsemedik, zaten işim de vardı "Ben gidiyon" diye ayrıldım oradan.

    Kül çuvalı ne kadar durdu bilmiyorum, en az bir ay evde koyduğum yerde kalmıştır. Hüseyin Okay petrolda çalışıyordu, ya da orada bekçiydi, sürekli oradaydı yani. Bir gün "Çayı go, geliyon" dedim.  Vardığımda, 
    - "Hayırdır abe, ne o elindeki?" dedi. 
    - "Le, işde o şeyi getdim." diyerek elimdeki kül çuvalını koydum. Amma çok ağırdı, altı yedi kilo vardı. Kafa sonradan çalışıyor bak... Fizikten çıkarmamız lazımdı, kül o kadar ağır olur mu hiç!... Ne külü olursa olsun!... Koyduk bir şeyin üstüne, öylesine baktık inceledik biraz... Çayı içtik, biraz he ya dedik... İçindekileri ayıtladık, şu kemik, şu yanmış, öteki şey olmuş, beriki bişey olmuş... Kendimizce küle dair yorumlar yaptık. Gece saat bir buçuk ikiye kadar filan eğlendik. O da yanımızda durdu öylece, arada baktık karıştırdık filan... Hiç aklımıza başka bir şey gelmiyor...
    - "Üseyin n'etcez bunu?" dedim. 
    - "Le abe n'etcez, baksan ya kül... Ele ne çıkar, bize de bilmenneyi düşer!" diye yazıklandı. Yan tarafta çöp bidonu vardı, şimdi petrol oldu orası... Bidona da değil, yanıbaşına dökmedik de, şöyle dağıtıverdik... İçindeki külden kurtulduktan sonra boş çuvalı aldım, lazım olur diye arabaya koydum...

    Aradan ne kadar zaman geçtiyse... Yeni aldığım masaüstü bilgisayar vardı, boş vaktime denk geldiği bir vakit oturdum başına... Araştırıyorum, define nasıl olur, şu mudur bu mudur derken... Bir makaleye denk geldim, ilgimi çekti. Başlığında "kül karışımı" gibi ifadeler var, uzun bir makaleydi... Meğersem bilinmesin diye altın tozunun içine kül karıştırırlarmış, koyundu köpekti hayvan yakıp filan... Civayla beraber bir şeyler yapınca o altın bildiğin kül şeklini alıyormuş. Hatta makalede külle karıştırılmış bu altının nasıl ayrıştırıldığını filan da anlatıyordu. 

    Akşamına Hüseyin'in yanına geri geldim... Çok sakindir, onun yapısı da öyle... Makaleden öğrendiklerimi anlattım ve "Bizimki böneymiş" dedim.
    - "Le abe, nasip değilmiş, nasip oleydi bişey mahana olurdu" dedi güldü...  Ayağımıza kadar gelen altını otun çöpün arasına, toprağa saçmışız yani...

    Ahmet ile Hüseyin'in altınla hikayesi böyle... Daha kendisinden dinlerken aklıma ilginç bir husus gelmişti, sonradan bunu kendisine de söyledim. Bunların mensubu oldukları Turabiler sülalesi bir asır evvel Külcüler diye biliniyordu. Bu yüzden soyadı uygulamasında ilk olarak bunu çağrıştıran Külçe soyisimini alıyorlar. Nedense sonradan Külte'ye dönüştürmüşler. Neyse, bu husus beklesin biraz... Her ne kadar kökeni Farsça olduğu belirtilse de külçe kelimesini kül ile ilişkilendirenler var. Buna göre külçe altın aslında topak altın demek değil, toz haline getirilerek küle benzetilmiş altın demek oluyor. Başlarından geçen şu olayla orijinal soyisimleri ve onun çağrıştırdıkları arasında garip bağlantı hala bana ilginç gelir...

    Hüseyin ile yaşadıklarının hemen ardından bir hikaye daha anlattı Ahmet Külte. Bu seferki kayınbiraderi rahmetli Gümüş (İbrahim Honça)ya dairdi...

    Bir cuma akşamı rahmetli Gümüş geldi, ertesi gün Ablak'a gideceğini söyledi. Ablak'tan evliydi... Göçüntü (karısına miras kalan) tarlası vardı orada, benim gazayaklarını istemeye gelmiş... Taktı gitti... 

    Beş altı gün sonra getirmiş... O da çok meraklıydı define ve kazı işlerine... Hatta bir kaç vukuatı da vardır bu alanda... Neyse kazayaklarını çıkardık... "Enişde, n'etdim bi bilsen!..." dedi ve anlatmaya başladı...

    - "Heç sorma... Valla kül deye dökdük... Üç dene mezer gazayağına dakıldı... Dakıldı, gazayağını indirdim, motur zorleyince bişey çelindi... İndim... Gapak açılmış belli, ince bi toprak va zaten üstünde... Eşeledim, gaya... İki dene mezer va, yan yana... Bi dene de güçcük va, çocuk mezeri belli... İleride de bi çoban va, ondan saklamam lazım... Böyükleri sağından solundan eşeledim, bişey yok... Güçcüğü eşelerkene çaydanlık gibi bi küp çıkdı. Üsdünü gırdım, bakdım kül... Garışdırdım garışdırdım bişey yok... Çoban da benim tarlanın ucuna doğru geldi, meraklanıyo belli... Bişey olmadığını göstermek için sallayıp sallayıp serpişdirivedim külü tarlaya... Bindim motura, gazayağının ucunnan gerisin geri gapağı kakıvedim toprağa... Bir iki kere gelip gidince dümdüz oldu..." 

    - "Bacanağınan baldız ekmek aş hazırlamış getdile, serdik mendili otduk yidik...  Tarlaya yakın zaten evleri... "Şunu gideken götürün" deye çaydannığa benziyen küpü Gayınolana vedim. "Enişde bu boş değilmişdir" deyince, "Le n'olcek, kül vardı içinde!" dedim... Geç vakde gada tarlada eğlendim. Eve varınca vakit çıkcek deye abdes almeye galkdım. Sarı bi lamba aydınnadıyo ortalığı... Bizim çocukla da kül gabı çaydannığınan oynuyola, orasına burasına bakıyola.. Gızdım "Yav bişey yok işde, yetivesin, bi gıyıya gelin gali" diye kakdırdım... Abdesi alırkan benim gayın "Le enişde, bu altınımış!.." dedi. İşde ozuman içim cızz etdi... Bi de bakdık ki, küpün içinde sıvalı galan toz dımıl dımıl yanıyo... Kül deye tarleye serpdiğim altınımış... Bi de üsdüne oturup ekmek yidik eyi mi!..."

    Rahmetli Gümüş'ün başına da böyle bir şey gelmiş Ablak'ta...  Sohbet nasip kısmet üzerine sürdü gitti. Define işlerinde daha çok hikaye var...