08 Nisan 2026

Çoğu Kırda Kalır

     
    Dün hava çok güzeldi, tam bahar... Bugün de öyle olacağını, sonraki günlerde bir kaç günlük soğuk, kar, doñlu bir uyarı da hazır önümüzdeyken bugün kıra çıkmayı kararlaştırmıştık. Niyetimiz toklubaşı kazmaktı.

    Senelerdir uygulanan köy arazisini nadas-ekin olarak ikiye bölme doğal takvimine göre bu yıl Gocagır tarafı ekin, diğer taraf ise nadasmış. Şimdiye kadar bu otu hep ekin tarafından kazdık, bu hesaba göre Gocagır tarafına gitmek lazım. Yalnız gittiğim zamanlar hemen Söğütcük ile Gavasguyusu arasındaki tepeleri dolaşır, yükümü tutardım. Duydum ki oralarda çok koyun dolaştırılmış, onlar da çok sever bu otu... Ayrıca bu sene toklubaşı bakımından Gocagır'ın dibi, yani Ağren-Gağren taraflarını çok methediyorlar. Genellikle oralara gidiyorlarmış. Bilmediğim yerlerde dolaşmak istemedim. Varsın nadas olsun, geçen yıllarda gezdiğimiz yerlere bakalım, varsa kazarız yoksa yürüyüş yapmış oluruz diye düşündük.

    Toklubaşı için önceki yıllarda bu tarafa çok geldik, bu gelişlerde araziyi bilen Dayım vardı. Genellikle şöyleydi rutinimiz; Gambırarifinguyu dibindeki düzlüğe parkediyor, suyumuzu, bıçak ve çuvalımızı alıp karşı bayırı aşıyor, Göğemdere midir Gocadere mi, oradan çuvalları doldurup dönüyoruz. Bu arada Dayım çocukluğunda buralarda yaşadıklarını anlatır, mevkileri tarif eder, sorularımı cevaplayarak iş ve sohbeti sıkıcılıktan çıkarırdı...

    Dayım yoktu, ama aynı yolu izlemeye karar verdik. Fakat daha Güdükahmedin bağ denginde çamura saplanayazdık. Evvelki gün yağış çok şiddetliydi, belliydi çamur olacağı... Allahtan kuyuya varana kadar bir kaç yerde kaymanın dışında bir şey olmadı. Suyumuzu çuvallarımızı alıp, çok iyi bildiğim güzergaha düştük. Çaprazlama bayırı kavrayınca karşımıza çıkacak gırañdan itibaren bir iki toklubaşı karşımıza çıkardı, dereye inene kadar böyle tek tük kazar, varacağımız yerde de bulacağımızı bulurduk. Yani tahminen böyle olması lazımdı...

    Umduğum yerlerde hiç ot bulamadığımız gibi, gırañda o güne kadar görmediğim bir tulumba karşıladı bizi. Hayret, yeni mi yapılmıştı acaba... Neyse ki artık işaretimiz olan deredeki göğem topluluğu göründü, ne bulacaksak oradan bulacağız. Zaten o göğemlere kadar bir şey kazamadık. İşin garibi, hedefimizdeki tarlada da hiç toklubaşı yoktu. Daha doğrusu hedef tarlada bir gariplik var, böyle değildi buralar... Daha yukarıda çok kalaba bir göğem ormanı, fark edilmeyecek kadar az değil, bunca yıldır nasıl göremedik! Üstelik o mini göğem ormanının hemen sırtında deve hörgücü gibi ikiye yarılmış bir tepecik ve onun çevresinde de koca koca kayalar var... 

    İster istemez o tarafa yöneldim. Yaklaştıkça yanlış yere geldiğimizi düşünmeye başladım. Tamam da nere burası? Aynı yönde aynı güzergahı izlediğimiz halde, önceki yıllarda neden buralara yaklaşmadık bile? Neler oluyor, yoksa tersim mi devrildi? Deve hörgücünü sağdan soldan fotoğraflarken her tarafın kazılmış, koca koca doğal kayaların yığılmış olduğunu fark etmemek imkansız. Belki de burası adını duyup da merak ettiğim tarihi merkezlerden biridir, kim bilir...

    Hörgücü doğudan incelemek için o yana geçince birden manzara tanıdık geldi. Tanıdıktı, ama yine de o mahallin kimliğinde netlik yoktu. Tamam bu düzlük şurası, tepe de şu, diyemiyorum... Eski kuyu gövdesine tulumba eklenmiş, eski aharların üstüne ekleme beton dökülmüş, yanda antik kalıntı olduğu çok belli bir yalak... Artık bu taraftan hörgüç görüntüsünün kaybolduğu tepeye şu ayrıntılar eşliğinde bakınca kafama dank etti, burası Çatalınguyu Höyük idi... İyi de Çatalınguyu nerede? Dört yıl önce çatal direği hala yerindeydi, o nereye gitti? Aradım, kökünü buldum; testere izleri besbelli, kesmişler. Kuyunun  diğer aksamını da tamir etmişler. Benim orayı tanıyamayışımın birinci sebebi bu direğin yokluğudur. Ne kadar uzaktan bakarsam bakayım, o direği gördüğümde mutlaka tanırdım, fotoğrafını onlarca yazıda kullandım... Tepeyi ve mevkiyi tanıyamayışımın diğer sebebi de ilk defa başka bir yönden bakışımdır. Zaten kuzeyden başka hangi yönden bakarsanız bakın deve hörgücünü göremezsiniz...

    Bütün bunlara rağmen oranın Çatalınguyu olduğuna yüzde yüz emin olamadım. Yanlış yöne geldiğimiz kesindi ama... Daha kuzeye, Yenice'ye doğru gitmeye karar verdik; aradığımız yer oralarda olmalıydı, biz bu tarafa fazla yanlamışız.. Derken arkamızdan bir traktör belirdi. Bizim Halaoğlu Ahmet... Nohut ekmeye gelmiş. Toklubaşı için geldiğimizi söyledik, arabayı nereye bıraktığımızı sordu. Gambırarif'inguyu'ya dedik...Benim derdimse başka, bu tuhaf mevkinin Çatalınguyu olduğundan şüphem kalmasın istiyorum. Direği  ne zaman kestiklerini sordum, bilmiyormuş. Kendisi de Azatardı yolundan gelmiş. Bu ayrıntıları duyunca Çatalınguyu'dan emin oldum... Şimdi kafamda tek soru işareti buraya nasıl geldiğimizdi. Dur bakalım, bu da açıklığa kavuşur...

    "Bu derede olmaz toklubaşı, şu bayırı aşıp diğer dereye geçerseñiz, añ, gırañ, sürülcek tarla her yerde olur." deyip yeni hedef gösterdi. O da Arif dedenin kuyuya doğru gidiyormuş, bizi götürecek, arabayla yola devam edip ötedeki dereye ineceğiz. Yalnız "Deha, Gambırafinguyu da şura zaten" diye gösterdiği yer içinde bulunduğumuz derenin uzantısıydı. Oysa biz arabayı bir önceki derede bırakmıştık. Bunu söylediğimde "Ha, sen Hacıahmedinguyu'yu diyoñ" dedi. Ses etmedim, cahilliğimi daha fazla ortaya sermenin ne manası var...

    Bayırdaki gıraña varana kadar yanlış kuyuda durduğum için kendime kızdım. Orada önümüze çıkan otların sevinci bu kızgınlığı da unutturdu. Hele uzaktan derede kümelenmiş göğemleri görünce  asıl aradığımız yere ulaştığımızı anladık ve en az bir saatlik boşuna yürüyüşün yorgunluğunu filan unuttuk.

    Bu tarla kimin acaba, ne zaman gelsek çuvallarımızı dolduruyoruz. Yine öyle oldu, iki çıkım çıkınca yükümüzü aldık. Taze ve büyük toklubaşını anlatırken çoğunluk 'şapka gibi' benzetmesi yapılır. Buradaki otlar hep öyle... İki kulak tazeler de var, onlara itibar etmiyoruz. 

    Biz işin ortasındayken poyraz, Yenice'de okunan öğle ezanını getirdi. Saat biri geçmiş, ne kadar çok dolaşmışız yanlış derede... Neyse ki burada çuvalların dolmasına az kaldı... Bu arada çuvalları nasıl taşıyacağımız aklıma geliyor, beni bunun sıkıntısı bastı. "Yeter, çoğu kırda kalır" dedim. Bu sözü Dayımdan duymuştum, o da birinin adını verdiydi, şimdi unuttum. Toplayıcılıkla ilgili bir söz, hırs yapmamayı, yeteri kadarını toplayıp bırakmayı öğütlüyor. Misal ahlat alıç topluyorsun, bedava diye biraz daha biraz daha, sonu gelmiyor... Oysa amarsızlığın lüzümu yok; çünkü ne kadar çok toplarsan topla, onun daha çoğu yine burada kalacak. Yani 'çok' kavramı izafi bir şey, bir türlü ulaşamıyorsun. Çok her zaman kırda kalıyor, senin olmuyor... Mantar toplarken de böyledir, tezek toplarken, yapık toplarken, başşak toplarken de... Elbette ot kazarken de geçerli...

    Ben çoğu kırda kalır diyorum da... Hanım 'şu da pek güzel, aa bu da pek güzel' diyerek kazmaya devam ediyor... Zor bela dönüş yoluna koyulduk. Unutmayalım, arabayı Gambırarifinguyu sanıp  Hacıahmedinguyu'ya bırakmıştık. Yani önümüzde aşılması gereken iki vadi var. Üstelik şu çuvallar başlangıçta 30 kilo ise yolu yarılayınca 70 olur, sonra 80, 90, yüze çıkar; hışırlaşır... Nitekim öyle de oldu. Kah eşşek ölüsü gibi sürükledik, kah sırtımıza aldık. Kaç kere mola verdiğimizi saymadım, hakiki Gambırarifinguyu'da epeyi nefeslendik... 

    Zor bela arabaya ulaştığımızda haşadımız çıkmıştı... Akılsız başın cezasını ayaklar çekermiş. Gambırarifinguyu diye önümüze çıkan ilk kuyuda durmanın cezası bu, daha doğrusu benim çokbilmişliğimin... Üzerinden 24 saat geçti, hala hoşaf gibiyim...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder