İlk,
orta, lise ve üniversite öğretimlerinden geçmiş ortalama bir yurttaşımızın Kurtuluş
savaşı ve Büyük Taarruz hakkındaki bilgisi bu kadardır. Biz Anıtkayalılar buna
fazladan 28 Ağustos kurtuluş şenlikleri dolayısıyla o gün yaşananları
ekleyebiliriz. Fakat o güne dair iki bilgi kaynağımız da sorunludur.
Eğret’in
işgali ve kurtuluşuyla ilgili ilk bilgileri büyüklerimizden dinledik. Sonraki
kaynağımız ise, Üyük’te kurtuluş töreninde konuşma yapan subay idi. Her sene bu
törenlerde, 28 Ağustos 1922 günü bu bölgede yaşananlar anlatılır, lakin biz bu
anlatımdan hiçbir şey anlamazdık. Hatta dinlemezdik bile… Çünkü resmi törende,
resmi bir konuşmacı, resmi bir dil ve sert bir üslupla konuşursa onu kimse
dinlemez; ama sonunda herkes alkışlar… Biz de öyle yapıyorduk… Diğer yandan
büyüklerimizden dinlediklerimizi ise hep bir efsane-masal-destan buğusunda
anladık. Bu olayları gerçek dünyamızda, gerçek bir zemine oturtamadık. Elimizde okulda öğrendiklerimiz ve
büyüklerimizin anlattıklarından başka bir şey yoktu…
Coğrafi
olarak da Büyük Taarruz öğretisinde gedikler vardı. 27-30 Ağustos arasında
kalan üç gün es geçildiğine göre, bu zaman dilimine bağlı mekanlara da
değinilmiyordu. Yani bu durumda coğrafi gedik de kaçınılmaz oluyordu.
Büyük
Taarruz veya Kurtuluş Savaşı hususunda kendisine hakkıyla yer verilmeyen 28-29
Ağustos 1922 olayları ile bu olayların yaşandığı coğrafyanın bir şekilde
incelenmesi gerekiyordu. Böylece sözünü ettiğim tarihi gedik kapatılmış
olacaktı.
Tarihçi
veya araştırmacı değilim, bu benim yapabileceğim bir iş değil, lakin ehil biri
çıkmayınca iş başa düştü gibi oldu. En azından ucundan başlamış olurduk. Bunun
yolu belliydi; eldeki iki kaynağı, yani resmi anlatı ile büyüklerimizden
duyduklarımızı birleştirmek… İkisi harmanlanınca tarihin eksik kısmı yamanmış
olacaktı.
Açık
kaynakları taradım. Eğret köyünün işgali ve kurtuluşu arasındaki yaklaşık bir
buçuk yıllık dönemle ilgili olduğunu düşündüğüm her bilgiyi aldım. Bunları
kronolojik sıraladım, kesin tarih vermeyen bilgilerin tahmini/mantıki yerini
belirledim. Ortaya devasa bilgi yığını çıktı. “Milli Mücadelede Eğret Günlüğü”
başlığıyla blogda yayınladığım bu dizi, on seriyi buldu. Gerçi tarih sırasına
göre dizdim, ama işlenmeyince ham bilgi olmaktan öteye geçmemişti.
Özellikle
harp raporları ve komutan hatıralarını tararken çok mühim bilgiler bulduğumu
fark ettim. Çünkü kaleme alanlar bilmese de orada yazılan bazı olaylarla
büyüklerimizden dinlediklerimiz örtüşüyordu. Tam örtüşmeyenlerde ise birbirini
tamamlayan çok ayrıntı vardı. Şimdi bu iki kaynak birleştirilerek Büyük
Taarruzun (bizce) eksik kalan 28-29 Ağustos 1922 kısmı yeniden ele
alınabilirdi… Müsait bir zamanda böyle bir yazı yazayım, diye başka meşgalelere
devam ettim. O müsait zaman hiç gelmedi...
Geçen
yıl ilk serbest dağ yürüyüşünde İlbulak dağlarında Almalı’ya kadar yürümüştük,
ikincisinde Resulbaba’ya uzandık. Sonra Bahçecik tarafıyla devam etti. İlk
yürüyüşte tepeden Eğret’e doğru baktığımda, açık kaynak taramasıyla ulaştığım
bütün bilgiler zihnime hücum etti. Her bilgi kırıntısı, coğrafi olarak bir
dereyle tepeyle kendi kendine irtibatlandı. İşte şuradan şunlar gitti, burada
pusu kuruldu, ötede siper var, beride top patladı vb bir sürü şey…
İlk
gezide, Büyük Taarruzun gedikte kalmış iki gününü gözümün önüne getirip,
ayaklarımın altında uzanan Eğret ovasında tekrar canlandırdım. Bu ruh hali
birkaç saat sürdü… O güne dair yazdığım yazıda şu minvalde sözler bulunduğunu
hatırlıyorum: “Şimdiki aklım ve imkanlarım olsa Anıtkaya, Olucak, Yenice,
Bayramgazi, Çatalçeşme ve Saadet köyü çocuklarını bu dağlara çıkarıp, geçmişte
yaşananları yer yer, nokta nokta gösterir anlatırdım.” Yine o yazıda İlbulak
dağlarının tarih turizmine kazandırılması gerektiğinden de söz etmiştim.
Bu
yılki dağ yürüyüşlerine bizim kızlarla başladık. İlgiyle dinlediklerini
görünce, tarihi olayları yine yer göstererek anlatmaktan kendimi alamadım. Dağ
yürüyüşü birden tarih gezisine dönüşüverdi. Kendi memleketleriyle ilgili ilk
defa duyduğu bilgiler, bizimkileri heyecanlandırdı. Bunları mümkün oldukça çok
kişiye anlatmak gerektiğini söylüyorlardı. Böylece dağda video çekerek anlatım
metodu üç ay önce o gün başlamış oldu.
Hedefimiz
Ağustos sonuna kadar “İşgalden Kurtuluşa Eğret” başlıklı video serisini
tamamlamaktı. Öyle planladık ve o plana göre çekimleri sürdürdük. Çoğul kip
kullandığıma bakmayın ekseri bu işleri tek başıma yaptım. Tabi tarihçi
olmadığımız kadar gazeteci ve televizyoncu da değildik; bir sürü aksaklık çıktı.
Videolar ses ve görüntü bakımından çok kusurluydu. Ben de bunun farkındaydım,
ama imkanlar bu kadar…
Videolar
hakkında şikayetler çoğalınca, izleyemeyenler bari okusun diye deşifre etmeye
başladım. Bu konuda da epey yol aldıktan sonra bir şey fark ettim; hani müsait
bir vakte ertelediğim iki kaynağı harmanlayarak yeniden yazma fikri vardı ya,
işte videolarla aslında onu yapıyorum. Bir farkla, yazı dili yerine konuşma
diline başvurmuşuz. Olsun, videoların deşifresiyle o yazı yazılmış oluyordu…
Deşifre
konusunda üslubu aynen korumaya, nasıl konuştuysam onu yazıya geçirmeye, yani
sohbeti değiştirmemeye özen gösterdim. Bunun için devrik cümle, anlatım
bozukluğu vb kusurları bile düzeltmedim. Yalnız dil sürçmesi, hatırlayamama
yahut yanlış hatırlama gibi sebeplere bağlı bilgi yanlışlarını düzelttim. Bunun
dışındaki sohbet üslubunu korudum.
Sonuç
olarak soğuk-resmi anlatıyla sıcak-samimi yerel rivayetleri birleştirip Eğret
tarihi hususunda mühim bir harmanlama yapıldığını düşünüyorum. Ayrıca Büyük
Taarruzun sisli buğulu iki gününün biraz olsun netleştiğini, İlbulak Dağlarıyla
Eğret Platosunun tarih içindeki öneminin ortaya konulduğunu düşünüyorum.
İbrahim
Varlı, 28 Ağustos 2026, Afyonkarahisar
İlbulak Dağları
İlbulak dağları tarih içinde sürekli stratejik öneme sahip olmuş. Kuzeybatıdan güneydoğuya uzanan bir hilal biçiminde küçük bir sıradağ olarak düşünebiliriz İlbulak'ı. Çevresindeki köylüler tarafından "İblak" diye bilinir ve öyle söylenir. Kuzeydeki ucunda Beşkarış köyü, güneydeki ucunda ise Resulbaba tepesi bulunuyor.
Kurtuluş Savaşı ve Büyük Taarruzda İlbulak büyük çarpışmalara sahne olmuş. Bunların hepsini anlatacağız, önce bu bölge ve Eğret'in nasıl işgal edildiğinden bahsedelim.
İşgalci ilk birlikler1921 yılının Mart ayı sonunda Olucak üzerinden Eğret ovasına iniyorlar. Yani İlbulak'ın o kesiminden... Bir tümen kadar olduğu düşünülen bu birlik Yenice ile Eğret arasına konuyor. Burası Üyükyolu-Bağlar mevkii olarak düşünülebilir. Buraya konan tümenden yaklaşık iki alay Eğret'e gönderiliyor.
Aynı gün belki aynı saatlerde, İlbulak sırtları ve güneyinden Afyon'a doğru düşman ilerleyişi var. Güneyden gidenler Afyon'u işgal edecekler. İlbulak'ın tepelerinden gidenler ise Çatalçeşme'yi aşıp Bayramgazi'ye vardıklarında oradan kuzeye kıvrılıyorlar, yani Eğret'e doğru...
İşte o güne dair, köylülerin anlattığı, büyüklerimizden duyduğumuz bazı olaylar var. Onların üçünden bahsedeceğim.
İlki, Körhoca (İbrahim Varlı) dedemin değirmenden gelirken işgalcileri görmesidir. O vakit değirmenler Araplı'da... Oradaki değirmenlerin birinden geliyormuş. Dedem o zaman 13-14 yaşlarında... Düşmanın Eğret'e doğru ilerlediğini görünce telaşlanıyor.
İkinci olay Tatıresil (Resul Omak)ın başına gelmiş. O da Yunan'ın gelişine Söğütcük'te yakalanıyor, bunu ayrıca anlatırız... Üçüncüsü ise Macurali (Ali Öncül) dedemden... O sırada 7-8 yaşlarında bulunan dedem Gatçayır'da kaz güdüyormuş...
Yani İlbulak dağları Eğret'in işgali hususunda önemli bir noktadır. Hem Olucak yönünden gelenler, hem Bayramgazi tarafından gelenler bu dağları kullanmışlar. İlbulak'ın önemli olmasını sağlayan hususlardan biri budur.
Top Atışıyla Sürüyü Dağıtmış
Şimdi Tatıresil'in yaşadığı olayı biraz açalım. Kendisi 1909 doğumlu olup Yunan geldiğinde 12 yaşındadır. Mal çokluğundan veya adam yokluğundan çoban tutmuşlar. Artık o çobana yahut sürünün başında kim varsa ona yardım etmesi için bunu gönderiyorlar. Belki gavurun geleceğini haber aldılar da o yüzden hemen sürünün getirilmesini istediler... Fasılüyük-Çatalüyük taraflarındaymış koyun... Sürü de çok kalabalık, bir ucu Gocacami yanındaki eve girerken diğer ucu daha Söğütcük'te, şimdiki caminin yanında filan olurmuş... Her neyse, sürüyü Çatalüyük'ten sürmüşler köye doğru, Söğütcük'teki harmanyeri yahut hendek arasına geldiklerinde düşman ateşine maruz kalmışlar. Tatıresil'in yorumuna göre kaldırdığı tozdan dolayı Bağlar mevkiinde bulunan düşman sürünün yerini tespit ederek oradan top atışı yapmış ve böylece sürüyü dağıtmış. Bunlar zor bela dağılan sürüyü toplamışlar. Bu sırada Afyon tarafından, Kepezler yönünden gelen bir Türk süvarisi görmüşler. Büyük bir ihtimalle Bayramgazi tarafından gelmekte olan Yunan birliklerinden dolayı o da kuzeye yönelmişti. Belki de haberci bir atlıydı, bilemiyoruz... Bunların sürüyle uğraştıklarını görünce elini sallayarak İhsaniye yönünde çekip gitmiş. Tatıresil onun bu hareketini 'Bu koyunları topluyorsunuz, ama onların başına neler geleceğini, sürünün kimlere kalacağını bir bilseniz...' manasında yorumlamış...
Yunan'ın köye girdiği günle ilgili Tatıresil'den nakledilen bu... Bir de Macurali dedemin anlattığına bakalım. Ali Dedem Mart 1921'de Gatçayır'da kaz güdebilecek kadar yetişkindir. O gün kaz, vıdik güdüyor. Köyden doğru telaşlı telaşlı Gabasakal'ın geldiğini görmüş. Bu adam Omarcıkların Şoför Halil İbrahim Sağlam'ın babasıdır, arabayı koşmuş telaşlı telaşlı geliyor. Tam dedemin yanına gelince 'Len çocuk topla kazlarını evine git, Gavur geliyo!' diye bağırmış. Dedem şaşırmış, adamın dediğine anlam verememiş ve madem gavur geliyorsa kendisinin nereye gittiğini sormuş. Gabasakal da Kötayolu'ndaki çapacıları getirmeye gittiğini söylemiş. Dedem bundan sonra ikna olup eve dönmüş.
Eğret
İki Kere İşgal edildi
Bütün bunlar Yunan'ın geldiğinin ilk gününe dair
anlatılanlar. Ertesi günü için bambaşka bir anlatı var. Eğretlilere duyuru
yapıyorlar ki, herkes ne kadar hayvanı varsa hepsini Sığıreğleği'ne
getirsin. Gocacami'nin yanındaki Sığıreğleği'ne, o zaman en büyük meydan
orasıymış. Sabahleyin herkes malını maşadını getiriyor, öküz, inek, dana,
manda, koyun kuzu ne varsa... Herkesin nesi var nesi yoksa kayda geçiriyorlar.
Senin neyin var, bir çift öküz, yedi tane manda, şu kadar koyun... Bütün
malların dökümünü çıkardıktan sonra, hadi götürün diyorlar... Bazıları Gavurun
mallarına el koymadığına seviniyor. Tabi daha sonra başlarına geleceklerden
haberleri yok...
Bunlar işgalin ilk
günlerinden, Mart 1921 sonlarından... Bundan üç ay sonra Temmuz başlarında aynı
olaylar bir kere daha yaşanıyor. Bu ikinci işgal olayıdır. İlkinde işgal edildi
mi edilmedi mi belli değil, Eskişehir'e doğru çektiler gittilerdi.
Eskişehir-Kütahya savaşları yapıldı, en son Dumlupınar'daki savaşta Yunan galip
gelince bizim Türkler geri çekilmek zorunda kaldılar. Çekilirken yine İlbulak
dağları üzerinden geçtiler. Türklerin ardından Yunan da tekrar bu tarafa
geliyor. İşte bu geliş yine Mart sonundaki ilk gelişi gibi oluyor. Yine Olucak
gediğinden Eğret istikametine doğru kalabalık bir birlik yürüyüşü var. Ve yine
İlbulak ve güneyinden yürürken Bayramgazi hizasından kuzeye yani Eğret'e doğru
bir yürüyüş var. Her şey ilk işgalin tekrarı gibi yeniden yaşanıyor. Böyle
olunca yukarıda anlattığımız, Eğret işgalinin ilk gününde yaşanan olaylar diye
bahsettiklerimiz Mart sonunda mı yoksa Temmuz'da mı yaşandı, belirsizleşiyor.
Macurali dedemin
Gatçayır'da kaz güttüğü ve Gabasakal'ın çapacılara gittiği olay büyük ihtimal
Mart sonuna denk gelen ilk işgalde yaşanmıştır. Çünkü bir asır evvel Eğret'te
çapası yapılan sadece haşhaş ekimi vardı. Haşhaş çapası tam da Mart-Nisan
döneminde yapılır. Haziranda, hele hele Temmuzda çapa olmaz... Körhoca dedemin
değirmenden gelmesi ve Tatıresil'in koyun olayları iki işgalde de yaşanmış
olabilir, Mart, Haziran veya Temmuz'da olduğuna dair kesin bir şey
söylenemez.
Köylü Sinmiş, Kimseye Güvenmiyor
İki işgalin ortak noktalarından biri de Yunan'ın Eğret'te
kalmayıp Eskişehir'e doğru çekip gitmesidir. İkinci işgalden sonra da durmamış
ve yine aynı tarafa yönelmiş. Zaten bir müddet sonra Sakarya Savaşı başlayacak,
ihtimal o savaşa doğru gidiş bu... Sakarya savaşı sonuna kadar Eğret'in işgali
konusunda bir netlik bulunmuyor. Burada Türkler mi hakimdi, Yunan mı hakimdi,
yoksa ikisinin de hakimiyeti yok muydu, bu konuda bir boşluk var. Boşluk
var, ama Eğretlilerde de müthiş bir korku var. Bu korkunun sebeplerine de
geleceğiz... Kısaca ilk işgalden Sakarya Savaşına kadarki beş aylık dönemde,
başka yerlerde de öyleymiştir, Eğret civarında boşluk var. Bu hakimiyet
boşluğu... Ne Yunan askeri var buralarda, ne de Türk hakim, çünkü Türk
askerleri de yok... Fakat Yunan'ın ilk günlerde, geçip giderken yaptığı zulümler
halkı müthiş tedirgin ediyor. O tedirginlikten dolayı Türk askerine de
güvenmiyorlar. Çünkü gelen Türk askeri midir, çete midir bilmiyorlar, kimseye
güvenmiyorlardı...
Eğret'in ikinci işgalinden
bir müddet sonra, Temmuz 1921 sonları gibi Süvari tümeninden bir rapor var.
Henüz daha Sakarya savaşının hazırlıkları yapılıyor iki tarafça... Rapor
Emirdağ'dan yazılmış. Buna göre 19-20 Temmuz gecesinde düşmanın ardını kontrol
etmesi amacıyla bir keşif kolu çıkarılmış. Yunan'ın gerisinde ne kadar gücü
var, ne kadarını bırakmış ve geçtiği yerlerdeki genel durum nedir, gibi
sorulara cevap bulma amacındalar. Görünmemek için de geceleri yol alacaklar...
İstikametleri; Döğer, Susuzosmaniye, Eğret, Olucak, Başkimse, Sinanpaşa...
Güneyden dolaşarak tekrar Emirdağ'a dönecekler. Raporda belirtildiğine göre,
ayrım yapmaksızın bütün köylerde ahali korkmuş, sinmiş, pusmuş vaziyette...
Psikolojik olarak büyük bir yıkım yaşamışlar, her şeye ve herkese karşı
güvensizler...
Örneklerle açıklanmış
köylülerin bu durumu. Mesela bütün köylerde kendilerine kılavuz verilmediğinden
yakınılıyor. Gitmek istedikleri yöne doğru yol gösterme, yol tarifi gibi
hususlarda hiç yardımcı olmamışlar. Eğret'e geldiklerinde Olucak yolunu
gösterecek kimse bulamıyorlar. Kapılar açılmamış, yumruklamalarına rağmen kimse
dışarı çıkmamış. Nihayet birini bulmuşlar, o da Olucak'a götürüyorum diye
Osmanköy'e götürüp bırakmış. Orada da bütün zorlamalara rağmen kimse Olucak
yolunu göstermek istememiş, rica minnet birinin sayesinde nihayet Olucak'a
varabilmişler.
Burada asıl vurgulanmak
istenen şu, işgal yaşamış köylerde müthiş bir psikolojik bozukluk var,
güvensizlik var. Karşılarındaki Türk askeri de olsa, ona bile güvenmiyorlar.
Bunun sebebi, köylülerin işgal sırasında yaşadıkları olabilir. Daha sonraki
raporlarda bu yönde uyarılarda bulunulacak. Bir başka husus, geçilip gidilen bu
yerlerde işgal kuvvetlerinin kayda değer miktarda birliği yoktur, fakat tamamen
de boş bırakılmamıştır. Buradayız, bir yere gitmedik dercesine devriyeler
çıkaracak kadar asker bulunduruyorlar. Bunların orduları yokken bile halka
zulme devam ettikleri anlaşılıyor.
Bundan şunu da
çıkarabiliriz; Afyon 28 Mart'ta ilk işgale uğramış, kısa bir süre sonra da
kurtarılmıştı. İkinci işgal tarihi olan 12 Temmuza kadar bizde kaldı. Bu yüzden
Afyon'un toplam işgal edildiği süre 14 ay kadar diye hesaplanır. İlk ve ikinci
işgal tarihleri aynı olmasına rağmen Eğret'in durumu Afyon'dan farklıdır. Çünkü
ilk işgalden sonra Eğret hiç kurtarılmamış, 28 Ağustos 1922'ye kadar yaklaşık
bir buçuk sene sürekli işgale maruzdur.
Erzak istemeyin, Bir De Biz Yük Olmayalım
Her iki işgalde de 'Eskişehir'e doğru çekip gittiler'
diyoruz ya, bu normal ve masum bir çekip gitme değil tabi. Mesela hayvanların
dökümünü yaptılar sonra evlerine yolladılar demiştik, bu o kadar basit değil.
Bir rivayete göre hemen ertesi günden başlıyorlar, 'Falanca kişi, senin bir
tane öküz vardı, getir bakalım onu.' Ertesi gün 'Senin şu ineği getir.' Daha
sonra 'Yirmi tane sen koyun getir' filan derken, köyün bütün hayvan varlığına
musallat oluyorlar. Hemen ertesi günü olan şu mesela, Macur Ali dedemden
naklen: Arap Osman'ın öküzü getirmelerini istiyorlar. Dedem onda evlatlık ya,
'Ali, getir oğlum şu öküzü' diyor. Öküzü götürüyorlar, dedemi de bırakmıyorlar.
Güzelce yıktırıyorlar, tutturup kesiyorlar. Bu arada derisini yüzerken, içini
paklarken filan hep yanlarında tutup hizmet ettiriyorlar. İş bitince haydi git
deyip bırakıyorlar. Kendi malından bir lokma da vermiyorlar tabi. Böyle böyle
köyün bütün hayvanlarını yemeye başlıyorlar.
Bütün bunları hemen
birinci veya ikinci işgalden sonra mı yapmaya başladılar, yahut hangisinde
yaptılar, o konuda bir netlik yok. Daha sonra anlatacağım üçüncü bir gelişleri
var, acaba o zaman mı yaşandı bu olay, pek belli değil. Fakat kesin olan şu ki,
Eskişehir'e doğru gidişler masum bir gidiş değil. Her türlü melaneti işleyip de
gidiyorlar. Ne yapıyorlar mesela?...
4 Ağustos 1921 tarihini
taşıyan bir rapor var. 2. Süvari tümenine mensup bir binbaşı, düşman gerilerine
yaptığı bir keşfi raporlandırmış. Orada diyor ki, bütün köyleri sayıyor,
özellikle Eğret için söylediği şu: Eğret'te çok büyük mezalim yapılmış, köyün
büyük bir bölümü yakılmış, ahalinin bütün mal varlığına el konulmuş, hatta
yiygi olarak ayırdığı denesine, ununa, bulguruna filan da el konulmuştur. Raporun
sonunda uyarı olarak diyor ki, halk çok kötü durumda, sakın oralara gidecek
birliğimiz olursa erzağını da yanında götürsünler, kendilerinin ve atlarının
yiyeceğini, yemini yanlarında götürsünler, hayvanlarımız ve kendimiz için erzak
isteyerek bir de onlara biz yük olmayalım. Yani daha 1921 yılının yazından
itibaren Eğret'in ganını iliğini kurutmaya başlamışlar.
Beş Köyün Muhtarı Yunanı Yunana Şikayet Ediyor
Sakarya savaşı Ağustos-Eylül 1921'de yapıldıktan sonra
Haymana'dan, Ankara'dan, Polatlı'dan kaçıp gelen yenilmiş Yunanlar, önceden
işgal ettikleri yerlerde kışı geçirmek üzere oralara konuşlandılar. Bunların
yığınak yaptıkları en önemli yer Eğret bölgesidir. Daha doğrusu Döğer'den
Eğret'e kadar olan bölge diyelim. Ekim ayından itibaren buralara yerleştiler.
Eğret'e en son 7. Yunan
ihtiyat tümeninin yerleştiği söyleniyor. Bundan önce 13. tümenin bir müddet
kaldığı belirtilmiş. Çektikleri fotoğraflardan filan bu anlaşılıyor.
Bir de Ekim ayına ait
çok önemli bir belge var. Bu belgeye göre 13. Tümen komutan ve yetkilileri beş
köyün imam ve muhtarı tarafından şikayet ediliyorlar. Olay şöyle gelişiyor.
Hani bunlar Mart sonundan itibaren bölgeyi işgal etmişlerdi ya, oralarda
köylünün bütün mallarına mülklerine el koyuyorlar.
Hayvanlara nasıl el
konulduğunu daha önce söylemiştim. Yine 4 Ağustos tarihli rapora göre
Eğretlilerin her türlü erzağına da el konulduğunu Türk komutan raporlamıştı.
Şimdi anlaşılıyor ki birinci ve ikinci işgal sırasında yaptıkları zulümlerden
biri her türlü mal mülk ve erzağa el koymaktır. İşte Ekim 1921'de Sakarya
savaşından sonra Türk köylülerin bölgedeki işgalci komutanları İzmir Yunan
Yüksek Komiserliğine şikayet etmelerinin sebebi de bu.
Beş köy; Eğret, Susuzosmaniye, Cumalı, Osmanköy ve Olucak... Bu beş köy, işgal altındaki Afyon'un Türk yetkilisine şikayetlerini yapıyorlar. Dilekçenin orijinalini Esra Özsüer hanımın konferansı ve kitabından öğrenmiştik. Sonra bu orijinal belge ve eklerini Selami Kurt bey ortaya çıkardı, okudu, çözümledikten sonra bize de göndermişti. Orada şöyle diyor Türk köylüler: Yunanlılar bizim her şeyimize el koydular. Hayvanlarımıza, yiygilik buğdayımıza, hayvanlarımızın yemine... Yetmedi, bu sene ekmemiz gereken tohumumuza el koydular. Eğer ekecek tohum da bulamazsak gelecek sene aç kalmamız kesindir. Bunun bir çaresine bakılmasını istiyoruz. Bir de Gazlıgöl'deki demiryolu yakından geçtiği için trenden firar eden kaçak Yunan askerleri de kırda bayırdaki mal maşadımıza saldırıyorlar, can güvenliğimiz de bulunmuyor. Bunların da dikkate alınarak mağduriyetimizin giderilmesi... diye dilekçe yazıyorlar. Türk yetkili dilekçeyi Afyon Yunan Komiserliğine havale ediyor. Onlar da İzmir'e bildiriyorlar. Tabi Yunanca'ya çeviriyor, daktilo ediyor ve üstyazı ile gönderiyorlar... Elbette tedbir filan alınmayacak, ne tedbiri alacaklar... Bütün böyle dilekçeleri toplayıp İzmir'deki Başkomiser, Atina'yı uyarıcı yazılar yazıyor, mealen diyor ki, bak böyle yanlış hareketler var, Türk köylüsü ile iyi geçinmezseniz Küçük Asya'da kalıcı olamazsınız...
Gavur
Buñar’a mı Geldi
İşte Ekim 1921'de Yunanlar tekrar Eğret'e gelince durum
bu idi. Bu, Yunanların Eğret'e üçüncü gelişidir. Üçüncü geliş nasıl oldu, biraz
da onu inceleyelim.
Hatırlanacağı üzere ilk
işgal 28 Martta idi. İkincisi 12 Temmuz... Üçüncüsüne kesin bir tarih yok, ama harmandan kalkınca deniliyor, Eylül sonu ve Ekim başı gibi tahmin ediliyor. Çünkü bu geliş onların Sakarya
savaşında yenilmeleri üzerine geri çekilme biçiminde gerçekleşmiş. Bu geliş
sonucunda köy tamamen işgal edildiği için Eğretlilerce hep kesin işgal tarihi
olarak algılanmış. Bu yüzden diyorlar ki "Yunan Eğret'e Söğütcük'ten
geldi." Aslında bu yanlış değildir ve olması gerekendir. Çünkü
Ankara-Eskişehir tarafından kaçan düşman elbette Eğret'e doğudan, yani Söğütcük
tarafından gelecektir. Yunan'ın köye bu taraftan geldiği yanlış değildir.
Yanlış olan bunun ilk geliş olarak düşünülmesidir. İlk iki gelişin Olucak
üzerinden ve Bayramgazi tarafından olduğunu defalarca söyledik. Hatta güneyde
Bayramgazi tarafından gelişe çokça şahit olunmuş, hafızalarda yer etmiş bu.
Bunar'ın yanından gelindiği için, adeta atasözü haline gelmiş "Gavur
Bunar'a mı geldi" sözü var. Bu acele etmeye gerek yok, bahsedilen şey için
daha var anlamında bir sözdür. Bu durumu anlatmak için "Yav niye acele
ediyorsun, Gavur Bunar'a mı geldi, o kadar sıkışık mıyız" manasında
söyleniyor.
Gavur Bunar'a mı geldi,
sözü birinci ve ikinci işgali ve işgal yönünü anlattığı gibi, Yonan
Söğütcük'ten geldi sözü de üçüncü ve son işgali ifade ediyor.
Kadınlar,
Çocuklar Ve Yaşlılar
Yunan 1921 yılının Ekim ayında Eğret'e temelli olarak
geldiğindeki köylünün genel durumu nasıldı, onu tespit edelim. Eğret halkı o
sırada ihtiyar erkekler, kadınlar ve çocuklardan oluşuyordu. Erkeklerde ihtiyar
dediklerim askerlik çağının üzerinde olanlar, çocuk dediklerim de henüz
askerlik çağına gelmemiş olanlardı. Bunun dışında kalan, yani askerlik çağında
olanlar, tabi olarak askerdeydiler. Aslında Eğretli askerlerin sayısı da fazla
değildi, sebebini izah edeceğim.
Sebep Osmanlı askerlik
sistemi... 1910-1920 arasındaki on yıllık Trablusgarp, Balkan ve Dünya
savaşı döneminde, benim tespit edebildiğim kadarıyla, Eğret'ten 250'den fazla
savaşa katılan asker var. 200-300 arasında dersek daha doğru olur, ama 200'den
kesinlikle fazla... Bunların en az 200'ü bir daha Eğret'e dönememiş, şehit
olmuşlar. Ancak tespit edebildiğim 50 civarında gazi var, cihan harbi gazisi...
Dönebilen gazilerin bir kısmı da sonraki Kurtuluş savaşında şehit oluyorlar.
Bu meseleyi anlayabilmek
için redif askerlik sistemini incelemek gerekir. Osmanlı'da askerlik bir vergi
çeşididir, vatan borcudur yani. Uygulama şöyleydi. Tespit edilen miktarda
askeri her sene o köy devlete vermek zorundaydı. Bunu voyvodalar, müsellemler
veya o dönemde görevlilerin adı her neyse onlar tarafından miktar
belirleniyordu. Araştırmalarım sonucunda ulaştığım rakam, Eğret'in 1,5 nefer
vergi ödediği yönünde. Bu bazen 1 nefere düşüyor, bazen 2 nefere çıkıyor, ama 2
asır kadar ortalama 1,5 nefer vergi yazılmış. Bunun sayısal karşılığını
söyleyeyim, 1,5 nefer ortalama 20-30 asker demektir. Yani her sene Eğret'ten bu
kadar asker çıkıyordu. Çok büyük bir rakam...
Temel askerlik dört
yıldı. Temel askerlikten sonra biraz daha esnetilmiş olan rediflik dönemi
başlıyordu ki bu da dört yıl. Esnetildiği için bu dönemin ertelenmesi ve sık
kullanılan izinlerle uzaması söz konusuydu. Rediflik dönemi ekseri 6 veya
8 yıla kadar uzadığı olurdu. Böylece bir kişinin askerliği en az sekiz, en
fazla 12 yıl sürebilirdi. Büyüklerinizden cihan harbinde10 yıl, 12 yıl askerlik
yaptıklarını çok duymuşsunuzdur. Askerlik normalde bu kadar uzundu, cihan
harbi dönemine has bir durum değildi bu. Tanzimata kadar bu sistem devam
etti, Tanzimat'tan sonra da fiili olarak devam etti. Ne zamana kadar,
Cumhuriyete kadar...
İşte 1910-1920
arasındaki yoğun harpler döneminde Eğret'ten de 200'ün üzerinde asker çıkıyor.
Bir de bu dönemde defalarca seferberlik ilan ediliyor. Seferberlik, bütün kural
kaidenin ortadan kalktığı harp dönemi demek. Burada artık olağanüstü bir durum
var, eli silah tutan herkes cepheye koşacak. İşte bu yüzden o dönemde,
özellikle 1. Dünya savaşı sırasında, özellikle Çanakkale cephesinde
duymuşsunuzdur, 15 yaşında asker de vardır, 35 yaşında asker de vardır. Bunun
sebebi, dediğim gibi... Diyelim ki Trablusgarp savaşında 1911'de seferberlik
ilan edildi. O sırada terhisler durduruluyor, askerliğin hangi safhasındaysan
uzuyor, bir de yeni askerler geliyor. Böyle böyle asker birikiyor. Çünkü oluk
oluk kan akıyor, giden geri gelmiyor ki zaten. Bakın Eğret'ten 250 civarı asker
gidiyor, bunların ancak 50'si geri dönebiliyor. Yüzde sekseni şehit. Bir de
bunlar benim tespit edebildiklerim, düşünün gerisini...
1921'deki Eğret köyünün
insan durumu böyleydi. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar... Bundan sonra
anlatacaklarımı bu gerçeğe göre değerlendirirsek daha doğru bir sonuca varırız.
Cenazeyi
Kaldıracak Kimse Yoktu, Kadınlar Defnetti
Nüfus durumunu yansıtması açısından duyduğum bir olayı
anlatayım. Yıl kaç bilmiyorum, işgal sırasında bir cenaze oluyor. İmam var, ama
imamdan başka cenazeyi kaldıracak erkek yok. Geriye kalanlar çocuk ve kadınlar.
Ölen kişinin ve imamın kim olduğu da söylenmişti, şimdi hatırlayamadım (Ölen
Gödec Ahmet, imam da Terlemezoğlu Yusuf.) Düşünebiliyor musunuz, namaz
kılabilecek yaşta erkek yok, defin yapabilecek yaş ve güçte erkek yok. İmam
cenazeyi kadınlarla kaldırıyor. Yaşlı da olsa erkeklerin tamamı angaryaya
götürülmüş olabilir o sırada. Eğret'in genel durumunu yansıtması bakımından
ilginç bir olay...
Bazı fotoğraflarda da
görülüyor, ileride bahsederiz bundan. Hacienesti'nin Eğret ziyareti var, halkı
toplamışlar, ortalama 60-70 kişi sayabildim, güya hoşgeldin diye Hacienesti'yi
karşılatıyorlar. Karşılama komitesi diyelim, kendilerince öyle bir şey
hazırlıyorlar... Oraya dizdikleri 60-70 kişinin içinde bir tane genç yok, hepsi
beli bükülmüş ihtiyarlar. Bunun sebebini söyledim, eli silah tutacak
durumdakiler askerde. O askerlerin bir kısmı da cihan harbinden sağ
çıkabilenlerdi. Nüfus yapısı bakımından Eğret'in durumu böyleydi.
Okuduklarımızdan,
duyduklarımızdan, fotoğraflarda gördüklerimizden tespit edebildiğimiz kadarıyla
işgalciler Eğret köyünün her tarafına dağılmışlar. Gocacami çevresi merkez
olmak üzere komutan karargahları genellikle o civardan seçilmiş. Köyün en
güzel, en konforlu ve kullanışlı binalarını seçiyorlar tabi komutanlar. Tümen
komutanı olan albayın Çakırların eve yerleştiğine dair bir bilgi var. Galiba
orası zamanın yeni evlerinden birisiymiş.
Gocacami hastane olarak
düzenlenmiş. Sakarya yaralılarının burada tedavi edildiği belirtiliyor. Cami
yakınındaki bazı evlerde ve camiye bitişik medrese binalarında da tedaviler
yapılıyor ve çoğunlukla oraları klinik olarak kullanıyorlar. Hassönlerin ev
civarında çocuklara aşı yaptıklarına dair bir kaç fotoğraf var. Han yemekhane
olarak kullanılıyor, ama zannederim bu subay yemekhanesi, restoran yani...
Cumacamisini bazıları depo, bazıları da yine hastane olduğunu söylüyor. Hatta
buranın ameliyathane olduğu kan, irin ve benzeri şeylerin lekelerini caminin
duvarlarında uzun süre gördüklerini söyleyenler var.
Tarlaya
Gitmek İçin İzin Belgesi Gerekiyordu
İşgal köy içiyle sınırlı kalmadı. Köy her tarafıyla işgal
edildikten sonra, köye yakın yerler, mesela Söğütaltı dediğimiz yerlere
çadırlar kurularak kontrol altına alındılar. Bunun gibi köye yakın mevkilerden
Üyük'te, şimdi İlkokulun bulunduğu yerin karşılarında, harmanyerlerinde
çadırlar kurulduğunu biliyoruz. Hatta harmanyerinde, şimdi Ortaokulun bulunduğu
yer civarında telsiz istasyonu kurulduğunu raporlardan öğreniyoruz. Yine o
harmanyerlerinde çeşitli sportif faaliyetler yapılıyor. Ayrıca spor faaliyetlerinin yapıldığı bir başka mekan da eski Ortaokulun bulunduğu yer.
Orada bulunan açık alana ilkel jimnastik aletleri filan yapmışlar. Az ötede
Yörüğoğluların Metin'in ev yeri o zamanlar boş, oraya da çadırlar filan
kurmuşlar.
Yani köy yakın
çevresinden başlanarak dalga dalga arazi de kontrol altına alınmış. Araziden
ayrılışlar, köye geliş gidişler, giriş çıkışlar sürekli kontrollü. Mesela
tarlaya gideceksin, çifte gideceksin veya öküz gütmeye gideceksin, bir vesika
veriyorlar onunla çıkabiliyorsun köyden. Şu dağa gelebilmek için vesika lazım,
izin alman lazım. Böyle bir kontrol var. Sadece köy içini değil, çıkardıkları
devriyelerle bütün araziyi gözleyip kontrol ediyorlar.
Bu dağı (İlbulak) da
kontrol etmişler. Mesela ilerideki açık alana Gavuryatağı deniliyor. Böyle adlandırılmasının
sebebi önemli miktarda Yunan birliğinin ordugahı olmasıdır. Hemen ilerisinde de
Dunuzağılı denilen bir yer var, orayı da Gavuryatağı ile ilişkilendiriyorlar.
Almalı'nın altlarındaki açık alanlarda çadır kurduklarına dair fotoğraflar var.
Resulbaba'nın altında İnceburun'un doğu yüzünde eğlendiklerini gösteren
fotoğraf var. Gerçi o fotoğrafı kaçarlarken çekilmiş diye yorumlayanlar da
bulunuyor. Ama işgal süresince bu dağ ve koca Eğret platosunu kontrol altında
tutmuşlar.
Hatta sağa sola devriyeler
göndermenin yanında Susuzosmaniye, Cumalı ve Yenice'ye de bir miktar asker
gönderildiği, sürekli o birliklerin oralarda tutulduğu, zaman zaman yerlerinin
değiştirildiğine dair bilgiler var.
Hatta hatırlarsanız, beş
köyün imam ve muhtarları birlik olup dilekçe yazmışlardı ya, o dilekçenin
içinde dikkat çekicidir, Yenice'nin adı geçmiyor. Osmanköy, Susuzosmaniye,
Cumalı, Olucak ve Eğret var, ama Yenice yok. Birlik gönderilen köylerin içinde
de Olucak sayılmıyor. Yani Olucak'ın geçtiği yerde Yenice'nin, Yenice'nin
anıldığı yerde de Olucak ismi geçmiyor. Bundan şuna varılabilir, o sırada
Olucak ile Yenice idari olarak birlikte değerlendirilme ihtimali var. İki köy
birlikte yönetiliyordu diye bir kanaat oluştu bende. Buna dayanak olan bir
husus var, malum toplu dilekçede Yenice'den bahsedilmiyor ama, Olucak Muhtarı
imza yerinde şu isim açılmış: Çerkez Mustafa... Ben bundan yola çıkarak o
kanaate vardım işte. Demek ki muhtarlığı sırayla götürüyorlardı, o sırada iki
köyün muhtarlığına bakan kişi de Yenice'den Mustafa adlı biriydi ve Olucak
Muhtarı diye mührünü bastı.
Sonuç olarak Eğret'le
birlikte, Eğret'in geniş arazisiyle birlikte çevre köyler de Eğret'i işgal eden tümen tarafından kontrol altında tutuluyor. Düz bir kontrol değil tabi ki,
bu sırada çok zulümler yapılmış, onları da örneklendireceğiz. Şimdilik ilk
işgal sırasındaki vaziyeti coğrafi, fiziki ve nüfusla ilgili olarak böylece
belirlemiş olalım.
Bütün Ağaçlar
Kabaklandı
İşgalin ilk günlerinde bütün ağaçları kestirdiler. Bütün
ağaçları derken, Eğret'te nerede var ağaç? Aynen şimdi olduğu gibi, hani
Bunar'dan çıkan Eğret çayı vardı ya, Eğret deresi, şimdi akmıyor gerçi kurudu,
o Eğret deresinin geçtiği yerler hep yemyeşildir. Ta eskiden beri atalarımız
çayın geçtiği yerlere hiç bir şey dikemiyorsa söğüt dikmiş, kavak dikmiş. Zaten
o mevkilere Söğütaltı deniliyor. Bunar'dan başlayarak ta Çayırlar'a kadar çay
güzergahı hep ağaçlıktır. Hala da öyledir de kurumaya başladı, Bunar'ın
kurumasına bağlı olarak. Gavur geldiğinde 1921 yılında da öyleymiş, belki
şimdikinden daha yeşildi o zaman. Bir de Eğret çayının yatağı ıslah edilmediği
için aktığı yerler geniş çayır, şimdiki gibi bahçe değil. Kenarlar ağaçlık,
çevresi çayır...
İşgalin ilk günlerinde
bu ağaçların hepsini kabaklatıyorlar, bütün dallarını kesiyorlar. Düşünün,
Bunar'dan başlayarak kestirebildikleri yere kadar... Ben Atmezarı'na kadarki
kısmı görebildim fotoğraflardan, bütün ağaçları kestiriyorlar.
Kestiriyorlar da ne
yapacaklar bunları? Eski belediye arkasında Kelahmetlerin, Bidakgelerin belki Sarasanların
evin bulunduğu bölgede yapılaşma yok o zaman, oradaki açık alanı at barınağı
olarak çevirmişler. Döşmelerle gerip çatmışlar. Üstünü de çardak gibi
söğütlerin dallarıyla çalı çırpıyla kapatmışlar. Ağaçları kullandıkları yer
olarak bildiğimiz orası var. Daha başka ne lazımsa yapmışlar, belki oraya
köprü, buraya şu bu filan n'ettilerse.... Kalanını da yakacak olarak
kullanmışlar.
Sonuçta bütün ağaçlar
kesiliyor. Ben size şöyle anlatayım; Mesela Daşlıtarla'dan bir fotoğraf
çekmişler, o fotoğraftan eski kabristanın kabir taşlarını say, o kadar net.
Üyük'ten bir fotoğraf çekmişler. Köy çok net görülüyor, bütün hatları ve
binalarıyla hemen hemen. Hadi yüksekte olduğu için köy görülebilir diyelim,
şimdi Nail Sağlam'ın samanlık gibi çevirdiği brandanın yanlarına yayılması için
bir beygir çakılmış. O hayvan bütün ayrıntılarıyla fotoğrafta görülebiliyor.
Yine eski belediyenin köşe diyebileceğimiz yerden çekilmiş bir fotoğrafta
Akkaya'daki atlılar çok net görülebiliyor, dağın silueti filan...
Dediğim üç yerden aynı
açıyla aynı yerlerin görüntüsünü alayım dedim, mümkün olmadı. O görüntüyü elde
edemiyorum, neden? Aradaki ağaçlar perde olup arkasını göstermiyor. O zaman da
ağaçlar vardı ve bugünkünden belki daha fazlaydı, onların çektiği fotoğraflarda
dediğim yerler nasıl net görünüyordu. Çünkü ağaçların dalları yoktu, hepsi
kabak, sadece gövde kalmış. Öyle olunca istediğin yeri çok rahat
görebiliyordun.
En küçüğünden en
büyüğüne ağaçları nasıl kestikleri anlaşılsın diye bu örneği verdim. Eğret
çevresinde hiç ağaç bırakmamışlar. Başka? Kırdaki ahlat alıç azatlarını kesip
kesmediklerini bilmiyorum, belki uzak diye onları kesmemişlerdir. Ama şu dağın,
şu İlbulak dağının odununu neredeyse bitirmişler. Bu meşeler ki çevredeki bütün
köylülerin yakacak ihtiyacını asırlardır karşıladı. Bir senede nasıl bitirdiler
bu dağı hayret. Sadece bir kış geçiriyorlar, yine fotoğraflardan gözlemlediğim
kadarıyla evlerin avluları paltalık meşe yığınlarıyla dolu. Dandır'dan,
Hacıbeyli'den ve başka çevre köylerden getirdikleri angaryacılara ne kadar meşe
varsa kestirmişler. Bu meşe yüklü İlbulak dağı neredeyse cıscıbıl kalmış onlar
giderken, öylesine hor kullanmışlar. Bunların zulmü sadece insanlara
değil, hayvanlara değil... Varlıkları tabiata da zarar... Öyle bir tahribat,
insanlık tahribatı...
Herkes
Karakterinin Gereğini Yapar, Gavur da Gavurluğunu
Ben buraları anlatıyorum, İlbulak'ı, Eğret ve çevresini
anlatıyorum. Burada bunu, şurada şunu yapmışlar filan diyorum da, zulüm
buralara has değil, sadece burada yapılmıyor. Geldikleri, geçtikleri yerlerde
hep yapmışlar, belki buradakinin fazlasını yapmışlar. 15 Mayıs 1919'dan 28 Mart
1921'e kadar iki yıl var. İki yılda İzmir'den bu tarafa işgal ettikleri bütün
Ege'de aynı şeyi yapıyorlar. Aynı pislikleri yapıyorlar. Aynı zulmü irtikap ediyorlar.
Gelelim buraya. Sakarya
savaşı sonrasında ihtiyat kolordusunu getirip bu bölgeye yığmışlardı. Eğret ve
çevresindeki sadece bir tümendir, en son yerleşen 7. Tümen... Eğret'le birlikte
İlbulak dağı, çevresindeki Susuzosmaniye, Cumalı, Yenice ve Olucak köylerini de
kontrol altında tutuyor. Eğret platosu dediğimiz bu geniş mevkiyi 7. Tümenle
kontrol ediyorlar. Ama 2. Kolordu 7. Tümenden ibaret değil, ondan başka üç
tümen daha var. Bunlardan biri 5. Tümen Kazuçuran/Kazuçtu denilen Gazlıgöl'ün
daha doğusunda; 9. Tümen Döğer'de, 13. Tümen ise Ablak'ta yerleşmişti.
Bu bölgede dört tümenden
oluşan bir Kolordu yayılmış bulunuyordu. Eğret ve çevresinde neler yapmışlarsa;
tabiat katliamı olsun, hayvan katliamı olsun, insan katliamı olsun her türlü
vahşeti saydığımız diğer yerlerde de yapıyorlar. Nasıl işgal ede ede geldikleri
her yerde zulmettilerse, ihtiyat kolordusunun yayıldığı bu bölgede de aynısını
yaptılar. Karargahların bulunduğu Eğret, Döğer, Ablak, Kazuçuran'da değil;
tümenlerin yayıldığı çevre köylerin tamamında zulümlerini sergilediler.
Cinayetleri, denaetleri, şenaetleri her yerde işlediler. Kolordunun yayıldığı
bölgede böyle de, diğer yerlerde farklı mı? Hayır, ayak bastıkları her yeri
kurutuyorlar, belki daha fazlasını yapıyorlar.
Peki bütün bunları neden
yapıyorlar? Çok sebebi var da, birinci ve en başta gelen sebebi gavur
olmaları... Tıynıyetlerinin gereği yani... Gavur gavurluğunu yapacak, herkes
karakterinin gereğini yapar ya, Gavur da gavurluğunun gereğini yapacak.
Buraya neden geldiler,
Türkleri ait oldukları yere göndermek için; Anadolu'yu, onlar Küçük Asya
diyorlardı, tekrar fethetmek için; başta İstanbul olmak üzere... Bu amaçla
gelenler elbette buna uygun davranıp tabiatlarının gereğini yapacaktı. Oysa
savaşıyorsun, savaşa geldin, fethe geldin; e savaşın da bir raconu, kendine
göre hukuku vardır. Askerle savaşacaksın, orduyla savaşacaksın, sivillerle
savaşmayacaksın.
Sivillere
dokunmayacaksın bile. Siviller kimlerdir, asker olmayan herkes sivildir. Sen
çocuklara dokundun, kadınlara dokundun, ihtiyarlara dokundun. Eğret'te
yaptığın, başka yerlerde yaptığın bu değil mi... Hayvanları katlettin...
Milletin erzağına el koyduğun yetmiyormuş gibi yaktın, yıktın. Tahrip ettin,
ormanı tahrip ettin. Köyün bütün ağaçlarını kestin, yetmedi dağı kuruttun.
Tabiata kastettin... Bütün bunlar insanlık dışı şeyler... Yunan gavurluğunun
gereğini yapıyordu ama, bir bakıma yaptığı şeyler de, inancı ve gavurluğu bir
yana, insanlık dışı şeylerdi. Yaptıklarına bakarsak Yunanlar, adeta insanlıktan
sıyrılmış, insanlıktan istifa etmiş gibiydi...
Korku
Bu kadar zulmün bir diğer sebebi de korku...
Korkuyorlardı. Söyledik işte, Eğret'te ve bütün köylerde kalanlar çocuklar,
kadınlar ve ihtiyarlardan ibaretti. Onların nesinden korkuyorlardı? Niye bu
kadar korkuyorlardı da izinsiz dışarı çıkarmıyorlar, tarlaya, dağa, kıra bayıra
bile vesikasız göndermiyorlardı? Niye en ufak bir çıtırtıdan nem kapıyorlar?
Küçük bahanelerle dövüyorlar, sövüyorlar, öldürüyorlardı, neden? Bu
korkunun sebebi neydi? Sakarya savaşından dönüp gelmişsin, buraya yerleşmişsin.
Bölgeyi sığınak olarak bulmuşsun. Türklerden kurtulmuşsun. Niye hala korku
içindesin?
Korkmakta haklıydılar.
Asıl korkuları Sakarya'da yedikleri darbenin daha fazlasını beklemeleriydi.
Korkmalarının ve hep tetikte olmalarının sebebi buydu. Kısacası Türklerden
büyük bir hücum, saldırı, taarruz bekliyorlardı.
Bu saldırıyı aslında
Ekim 1921'de bekliyorlardı. Sakarya'nın hemen bitiminde, hatta daha bitmeden
bir taarruzu iki taraf da bekliyordu. Daha Yunan buralara gelmeden o taarruz
bekleniyordu. Aslında Türk ordusunun da niyeti öyleydi, M. Kemal Paşa'nın da
aklına gelmemiş değildi bu... Fakat komuta kademesiyle yaptığı istişare
sonucunda bu büyük taarruzu ertelemeye karar verdiler. Hatta Büyük taarruzun
ilk hali olan Sad Harekatını bile hazırlamışlardı. Ama bunu ertelemek durumunda
kaldılar, yani Büyük Taarruz hemen 1921 sonbaharına planlanmıştı. Fakat önümüz
kış, asker yorgun, donanım eksikliği var, bu arada ordunun yeniden düzenlenmesi
gerekiyor, güç kuvvet toplamamız gerekiyor, kış çıkınca yapalım taarruzu, fikri
ağırlık kazandı ve ertelediler.
Türklerin taarruzu
ertelediğinden Yunan tarafının haberi yoktu. Onlar, Türkler her an taarruz
edecek tedirginliğiyle bekliyorlardı, korku içindeydiler. Sağa sola, yaşlılara,
kadınlara, çocuklara musallat olmalarının, onlara höt zöt çekmelerinin,
zulmetmelerinin sebebi bu idi.
Biraz da Eğretlilerin
Türk ordusuna haber uçurma ihtimalinden korkuyorlardı. İstihbarattan
korkuyorlardı. Kendi hallerinin Türk tarafına iletilmesini istemiyorlardı. Oysa
Türklerin senin içini bilmeye ihtiyacı yok ki. Senin Türk tarafından alacağın
bilgiye ihtiyacın var. Mesela ne zaman taarruz edecekler bilgisine ihtiyacın
var. Nereden taarruz edecekler bilgisine ihtiyacın var. Türklerin gücü ne kadar
bilgisine ihtiyacın var. İstihbarata senin ihtiyacın var yani. Türklerin, yav
Eğret'teki 7. Tümenin durumu nedir, psikolojisi nedir, ne yiyip içiyor, ne
kadar zulmediyordur gibi bilgilere ihtiyacı yok ki.
Yine de Yunanlar, Türk
ordusunun ajanlar vasıtasıyla Eğret'ten haber almasından çekiniyordu. Korktuğu
için giriş çıkışları, köye giriş çıkışları, araziye gidiş gelişleri, çevredeki
her türlü hareketliliği kontrol etmek istiyorlardı. Bu yüzden vesikasız,
izinsiz kimseyi köyden dışarı çıkarmıyordu. Peki bütün bunlara rağmen Yunan'ın
korktuğu istihbarat çalışmaları var mıydı? Olabilir, bazı örnekler vereceğiz.
Konyalı Esir Casus
muydu?
Sakarya sonrası kesin işgal döneminde köy iç yerleşimini
nasıl yaptıklarını anlatmıştım. İki camiyi hastaneye çevirmiş, Gocacami
bitişiğindeki eklentileri klinik olarak kullanmış, Cumacamisi bazen depo bazen
ameliyathane olmuş. At barınağı var, tam yeri bilinmeyen mahkemeleri var askeri
mahkeme tabi. Han yemekhane, subay yemekhanesi... Sonra göz koydukları güzel
binalar subay konutu olmuş. Birçok evin avlusunda yemekler pişirmişler, birden
fazla mutfak var yani...
Tümen Komutanının
ikameti için Çakırların ev seçilmişti. Burası sadece konut değil Albayın ofisi,
karargahı olarak da düşünülmelidir. İşte burası ile ilgili bir olay
anlatılıyor. Sakarya'da esir aldıkları bir Türk'ü yanlarında Eğret'e kadar
getirmişler. Önceden biliyor muydu, yoksa bu arada mı öğrendi belli değil, bu
Türk Yunanca biliyormuş. Bu özelliğinden dolayı Eğretlilerle iletişim kurmada
yardımcı olsun diye onu tercüman olarak kullanıyor, Albay emireri gibi hep
yakınlarında tutuyormuş. Bu yüzden sürekli Çakırların ev yakınlarında
bulunuyor. Adını öğrenemedik, Konyalı bir Türk bu... Sürekli karar alıcılara
yakın olduğu için bazı bilgilere vakıf oluyor. Telsizle alınan emirleri biliyor,
bazen subayların aralarındaki konuşmalara kulak misafiri oluyor. Kısacası Yunan
ordusu, özellikle 7. Tümen hakkında çok şey biliyor. Belki isteyerek
belki tesadüfen elde etti o bilgileri, belli değil... Bunları bazı kanallarla
birilerine aktardığına dair kuvvetli bir kanaat ve rivayet var. En son verdiği
bilgi, Yunanların buradan yakında gideceklerine dair oluyor. Sanırım 23-24
Ağustos 1922 günlerinde söylemiş bunu. Tabi Tümen 25 Ağustos günü giderken o
gitmiyor, bir şekilde fırtıyor yanlarından.
Bu Konyalı esir Türk'ün
istihbaratçı olduğuna yönelik güçlü bir kanaat oluştu. Bilgileri Türk tarafına
nasıl ulaştırıyordu? Bu sorunun cevabı gelecek...
Halil
Çavuş’un Şehadeti
Laf istihbarata gelmişken, burada Müdüroğluların Halil
Çavuş hikayesini hatırlamak gerekir. Halil Çavuş, Müdüroğlu Mehmet Ali
Eşiyok'un abisidir. O vakitler bunlara Müdüroğlular değil Mollaahmetler
deniliyor, Mollahmetlerin Halil Çavuş... Halil Çavuş Çanakkale gazisidir, zaten
çavuşluk rütbe ve lakabını orada almış. Belki öncesi de vardır, Balkan
savaşlarına da katılmıştır, ama buna ihtimal vermiyorum. Ama 1. Dünya savaşında
Çanakkale cephesinde olduğuna dair resmi belge var.
1. Dünya savaşının
bitiminde Eğret'e dönüyor. Fakat daha önce bahsettiğim askerlik sistemine göre
askerliği bitmiş değildir, rediflik dönemi duruyor. Bu arada Halil Çavuş
evleniyor, hatta işgal sırasında bir çocuğu da doğuyor. Mütarekede her ne kadar
ordu dağıtılmış da olsa Milli Mücadele başlayınca o da askerliğine kaldığı
yerden devam ediyor. Onun hikayesi anlatılırken olayın bu kısmına pek dikkat
çekilmez, ama o sırada Halil Çavuş hala askerdir.
Bu olayı ilk defa Selami
Kurt'un yazısından okuyup öğrenmiştik, sonra bir kaç farklı versiyonunu başka
kaynaklardan da dinledim. Hepsinin temeli şu: Halil Çavuş köye girmek istiyor,
yanındakilere diyor ki "Ben şimdi köye böylece girersem Yunan beni tanır,
beni iyi bilir başka cephelerden, ben onlarla çok savaştım, beni tanıdıkları
için köye girmeme izin vermezler. Onun için kadın kılığında gireyim." diye
evlerine haber yolluyor. Şalvar, fistan, yazma, örtme filan yollayın diye...
İstedikleri geliyor. Bir rivayete göre Söğütaltı'na getiriyorlar, başka bir
rivayette Topraklık'taki kuytuda kadın elbiselerini giyinerek yanında diğer
kadınlar olduğu halde köye giriyor. Mezerböğrü'nden çıkarken Yunan askerleri
şüpheleniyorlar. Artık boyundan posundan mı, yürüyüşünden mi neden
şüphelendilerse. Belki de vesika sormuşlardır... Örtmenin altındakinin,
şalvarın içindekinin kadın olmadığını belirtip baliguli baliguli işaretlerle
örtmeyi açmasını istiyorlar. Açmıyor bu, sonra zorla açıyorlar. Hatta süngüyle
açtıkları filan söylenir. Baksalar ki içindeki Halil Çavuş... Bunu çok fena
dövüyorlar. Hınçlarını alamayıp arabanın arkasına bağlıyorlar. Araba dediğim
otomobil yani, veya kamyon, yahut cip... Arkasına bağlıyor ve sürüyüp
götürüyorlar. Gatçayır'dan geçiyor, Bağlar'ın ardından aşana kadar sürüyüp
götürdükleri köyden görülebiliyor. Hatta boynundaki yazma kırmızıymış da onun
bile köyden farkedilebildiği anlatılanlar arasında... Tabi arkadan bağrış
çağrış, amanın etmeyin dutmayın da kim dinler... Nereye kadar götürüyorlar
arabanın arkasında sürüye sürüye, Olucak yakınlarında bir yere kadar... Oraya
vardığında sağ mıydı, ölü müydü bilinmiyor. Ama bununla yetinmeyip
yakıyorlar...
O öldürüp yaktıkları
yere Olucaklılar Eğretli Oğlan Mezarı derlermiş. Görmedim de görmek istiyorum
orayı... Halil Çavuş orada şehit ediliyor. Halil Çavuş olayında dikkat
çekilmesi gereken bazı noktalar var, onlar istihbarat konusuna bağlanabilir.
Hacıların
Kel Ali: Ölünüzün de, Dirinizin de…
Başka bir olayı daha anlatayım. Gavur Ali derlermiş, Kel
Ali derlermiş, en sonunda Dindin Dede lakabıyla ünlenmiş. Hacıların Kel
Ali bu, Ali Azbay... O yıllarda 17-18 yaşlarında tam delikanlı...
Söylediklerine göre çok güçlüymüş, 'cassur' diyorlar...
İşgal sırasında
vesikasını alarak buralarda öküz gütmeye geliyorlar dağa... Malları burada
doyurduktan sonra tarlalara çifte gidiyorlar. Dağ geniş tabi, tarla hangi
mevkideyse dağın tarlaya yakın yerlerinde öküzleri güdüyorlar. İşgalcilerin dağın bazı noktalarına asker yerleştirdiğini daha önce söylemiştim. Almalı
önlerinde, Gavuryatağı'nda filan hep Yunanlar var.
Bir gün Kel Ali ve
yanında iki çocuk, belki daha fazla çocuk var da bu ikisini hatırlıyorlar, iki
çocuk daha var. Birisi Hakkıların Kadir, ki Kahveci Kadir Yırgal'ın dedesidir;
diğeri de Amcaların Hayta Mahmut Özdemir... Bunlar Kel Ali'ye göre daha
küçükler, Kadir 13-14 Mahmut da 10-11 yaşlarında filan...
Burada mal güderlerken
bir Türk uçağı geçiyor. Sürekli geçermiş o zaman köyün üzerinde olsun, arazide
olsun, dağda olsun keşif ve gözetleme mahiyetinde uçuşlar yapıyorlarmış. O gün
nasıl olduysa bizim keşif uçağı düşman birliklerini açıkta görünce bir kaç tane
bomba sallamış. Böyle olunca Yunan'da bir panik tabi... Ölüler ve yaralılar
var. Ölüler tamam ama, yaralıların hastaneye yetiştirilmesi lazım
Gocacami'ye... Bunları da tutmuşlar sedyelere koydukları yaralıları bizim bu
çocuklara taşıtmak istiyorlar. Aşağı doğru götürürken sedyeleri, orman
kenarında araç bekliyor herhalde ona götürecekler, Hadi hadi diye sürekli
dürtüklüyorlar çocukları. Bir iki böyle süngüyle derken... İyice kızmış Ali,
biraz da sinirliymiş, zaten cassur hem cesur, cesaretli, güçlü kuvvetli hem de
deli dolu anlamına geliyor. Onların sıkıştırmaları karşısında "Eeey! Sizin
ölünüzün de dirinizin deee..." diye gürleyip atıyor sedyeyi. Yakınlardan
ele geçirdiği bir sağlam meşeyle önüne geleni pataklamaya başlamış. Böyle
böyle beş altı Yunan'ı haklamış. Silahlı askerler bunlar. Onları o sinirle,
artık gözü bir şey görmemiş. Vurmuş indirmiş, vurmuş indirmiş... Kendilerine
gelip toparlanmışlar, üstüne çullanıp yakalamışlar Ali'yi... Öyle bir dövmüşler
ki, çok fena... Öldü diye bırakmışlar... Bırakıp gitmişler, çocukları da
işimize yaramaz diye orada bırakmışlar. Onlar gittikten neçe sonra nasıl
kendine geldiyse artık...
Bu olayı anlatanların
kendine göre bazı değerlendirmeleri var. Yorum yapıyorlar diyorlar ki, eğer
yanındaki çocuklar da işin içine girip Ali'ye yardım etselermiş oradaki
gavurların hepsinin hakından gelirlermiş. Öyle değil işte, hangi birini
haklayacaksın, bu dağ Gavur dolu. Döv döv bitmiyor, öldür öldür bitmiyor ki...
Şu gördüğünüz ovada koca tümen var. Bunların tümenleri bizimkiler gibi değil,
bizimkilerin en az üç katı büyüklükte. Her taraf gavur kaynıyor, yani
söylendiği gibi o çocuklar yardım etse bile yine de onlarla baş edilemezdi. O
iş öyle değil yani...
Bu olayı niye anlattım,
Halil Çavuş olayıyla ilişkilendirildiği için... Halil Çavuş hikayesinin birden
fazla versiyonu bulunduğunu söylemiştim, işte bir versiyonunda Kel Ali
hikayesiyle birleştiriliyor. Nasıl ilişkilendiriliyor, şöyle:
Kel Ali'yi dövdükten
sonra öldü diye bırakıp gidiyorlar ya, meğer oralarda bir yere gizleniyormuş
Halil Çavuş, Gavur gittikten sonra yanlarına geliyor. Hep beraber düşe kalka
köye doğru gidiyorlar. Topraklık'a varınca Halil Çavuş "Yav ben köye böyle
girersem bunlar beni tanırlar, çünkü ben bunlardan çok öldürdüm, tanıdıkları
için köye giremem, bizimkilere söyleyin de bana kadın elbisesi getirsinler o
kılıkta gireyim." diye çocuklarla eve haber yolluyor. Böylece o çocukların
haber vermesiyle Halil Çavuş olayı gelişiyor. Bu biçiminde iki olayı
bağlayanlar var.
Halil Çavuş ile çocuklar
gerçekten ormanda karşılaşmış olabilirler. Fakat gerek Halil Çavuş olayında,
gerekse Kel Ali hikayesinde birbiriyle örtüşmeyen ayrıntılar var. Halil Çavuş
olayında onun asker olması hususuna girilmeyip, köydeki sivillerden biriymiş
gibi anlatılıyor. Burada Halil Çavuşun köyde ikamet eden Eğretlilerden biri
değil, bir asker olduğu ortaya çıkıyor. Öyle olsa kimseyi izinsiz belgesiz köy
dışına bırakmıyorlarken Halil Çavuş dağa nasıl izinsiz geldi? Halil Çavuş başka
yerlerde çok Yunan öldürdüğü için kendini tanıyacaklarını söylüyor, köyde
yaşıyorduysa o zamana kadar nasıl tanıyamadılar? Peki Halil Çavuş nerede çok
Yunan öldürdü? Çanakkale'de Yunan yoktu, Balkan savaşında askerlik çağında
değildi, nerede öldürdü? Sakarya savaşında... Çünkü o sırada askerdi, savaşa
katılıp Yunanlarla çarpıştı. Hala da asker. Sekiz on ay önceki savaşta karşılaştığı
düşman bu Yunanlılardı, savaşın hatırası bunlarda hala canlıydı, şimdi görseler
hala tanıyacak kadar hafızalarındaydı. Bu yüzden Halil Çavuş köye gizli girmek
istedi.
Eğret’te
İstihbarat Savaşları
Yunanların Sakarya savaşında esir alıp yanlarında getirdikleri
ve Çakırların evdeki karargahta hizmetlerinde bulundurdukları Konyalı Türk'ten
bahsetmiştim. Bu Türk Eğretlilere zaman zaman bazı bilgiler veriyordu. Hatta
verdiği en son bilgi de B. Taarruzdan hemen önceki gün Yunan'ın Eğret'i
boşaltacağıydı.
Fiili olarak askerliği
devam eden, geçmişte Kütahya-Eskişehir savaşlarına, geçtiğimiz yıl Sakarya
savaşına katılmış olan Halil Çavuş, Yunan 7. Tümeni Eğret bölgesine konduktan
sonra sık sık istihbarat amacıyla Eğret'e görevlendirildi. Bu kesin değil, ben fikrimi
söylüyorum, bütün işaretler bunu gösteriyor. Komutanları onu "Hem çoluk
çocuğunla hasret gider, hem de işimize yarar bilgileri al getir" diye Eğret'e
göreve yolluyorlardı. Bunun için Halil Çavuş tatavıya, varsa bir bilgi bakayım
diye rastgele gelip gitmesi söz konusu olamaz. Mutlaka köyden bağlantılı olduğu
birileri varmıştır. O bağlantılarından aldığı bilgileri götürüyormuştur.
Yani buna benzer bir sistemi olması lazım... Bence o Konyalı Türk de Halil
Çavuş'un istihbarat kaynaklarından biriydi. Ondan alınan bilgiler Halil
Çavuş'un evine geliyor, oradan alıp gidiyordu Halil Çavuş. Köye gelişleri de bu
dağ üzerinden ve kadın kılığında oluyordu. Dağdan iniyor, bir şekilde köye
yaklaşıyor, eve haber gönderip urba istiyor ve kılık değiştiriyordu. Tıpkı Kel
Ali'nin dayak olayında olduğu gibi. Köyden çıkışta da yine aynı yol tersinden
izleniyordu...
Kadınlar esvap yumak
için izin alıyor. O zaman çamaşırhane anlamında çay yoktu, ama o civarda bir
yerde esvap yunan bir yer varmış açık, orada dere kenarında yıkarlarmış. İşte
oraya çamaşır yıkamaya gidiyoruz filan derken bütün urbaları yüklenip
götürüyorlar, izin kağıdıyla oraya kadar çıkıyorlar. O şekilde oralardaki
buluşmalarla Halil Çavuşu köye sokuyorlardı ve köyden çıkarıyorlardı. Son
girişi o olay oldu. Zaten hem Kel Ali olayı hem de Halil Çavuş olayı işgalin
son günlerine tarihleniyor. Belki Temmuz sonları, Ağustos başları filan...
O yıllarda meşhur
Tokuşlarlı Haydar Ağa'yla ilgili bir olayı kendi köylüsünün mülakatından
okumuştum. Diyor ki, taarruzdan on gün önce Haydar Ağa'ya Denizlili birisi
geldi. İkisi birlikte her gün dağa çıkıyor, oradan Eğret'teki Yunanları
gözlüyorlardı. B. Taarruzdan on gün önce, yani Ağustos 15 gibi, başlayarak her
gün bu gözetlemeyi yapmışlar. İşte buralardan bakmışlar. Hem dağda Yunan var
demiştim, hem arazide var, hem de Eğret'te çadırlı ordugahlar var. İşte onları
gözetlemişler on gün boyunca.
Sonuç olarak Eğret'te istihbarat çalışmaları yok değildi. Kel Ali'nin dövülmesi olayında bomba atan uçak o güne mahsus değildi, istihbarat ve keşif amacıyla sürekli uçuyordu buralarda. Türk tarafı çok uçağa sahip değildi, ama düşman ordugahlarını sürekli gözetleyecek kadar uçağı vardı. O uçaklardan Yunan askerinin kafasını karıştırma amaçlı Yunanca yazılmış bildiriler filan da atıyorlardı.
Halil Çavuş'u, Kel Ali'yi dövmeler istihbarat çalışmalarıyla ilişkilendirilebilir. Kel Ali'ninki öyle olmasa bile en azından harple, savaşla, askerlikle ilgili diyebilirsin. Ama bütün dövme ve şiddet olayları böyle değildi, çok keyfi dayak olaylarını örneklendirelim.
Vahşi
Ve Ödlek
İşgal sırasında Eğretlilerin dövülüp darp edilmesiyle
ilgili çok fazla örnek var. O kadar ki bu sıradanlaşmış. Bunların bir çoğu da
tamamiyle keyfidir, herhangi bir sebep gerekmiyor, gavurluklarından öyle
davranıyorlardı.
Çok cinayetleri var,
öldürdükleri çok Eğretli sayılıyor. Tek kurşunla sıraya dizdikleri beş altı
kişiyi birden öldürme olayı anlatılır mesela. Burada mermi sıkıntısından değil,
sırf eğlence amacıyla böyle bir yol izlemişler. Omarcıkların Ahmetçavuş ile Gocagulak'ın
öldürülmesinde biraz askeri bir mülahaza söz konusu olabilir. Zaten Ahmetçavuş
bir ihbar sonucunda yakalanıyor ve çivilenerek, çarmıha gerer gibi şehit
ediliyor. Bunları gizli bir direnişi örgütlemek yahut Türkler lehine ajanlık
yapmakla suçluyorlar, şehit edilme gerekçesi bu.
Bunlar dışındaki diğer
cinayet, yaralama ve dayaklar keyfidir. Mesela Patlakların İbram Ağa vardı,
Davılcı derlerdi, İbrahim Patlar. O zaman çocuk daha. Kadınlara musallat
oluyorlar sürekli, bu yüzden hep gizleniyorlar. Oraya saklanıyorlar, buraya
saklanıyorlar, ortalıkta görünmek istemiyorlar. Kadınlara gözcülük edermiş
Davılcı. İşte "gavur geliyor saklanın, gitti çıkın; devriye geliyor,
jandarma geliyor, oraya saklanın buraya girin; çıkın kimse yok..." filan
gibi onları yönlendiriyor. Bunun gözcülük ettiğini farketmişler, resmen kurşun
sıkmışlar. Öldürmek için ateşliyorlar silahı. Çocuk bu yav, çocuk... Hatta
bilenler söylüyor, ben hiç dikkat etmedim küçüktüm, kolunda o kurşun yarasının
izi varmış.
Başka bir çocuk dövme
olayı var, bunu da Selahattin Atay abiden dinlemiştim. Babası Sakanın Kel Bekir
de çocuk o sırada. Hani bunlar bütün mallara el koydular filan ya, dombeyin
etini mi sevmiyorlar veya her ne sebeptense onlara pek dakleşmiyorlarmış. Belki
de ileşberlikte o hayvanları kullansın diye izin verdiler. Bekir dombeylerini
gütmüş mü yoksa suladı da mı geliyordu, bir şekilde evlerine doğru sürüyormuş.
Hayvan yanlış yere mi yöneldi n'ettiyse söymüş hayvana. "Gapbe Gavur
malı!" veya "Yonan malı!" gibi bir şeyler söylenmiş. Çocuğun
ağzından gayrı ihtiyari çıkan bu sözlerdeki Gavur ve Yonan kelimelerini
anlamışlar tabi. Sen küfür ettin bize diye öyle bir dövmüşler, öyle dövmüşler
ki Bekir'i, Kel Ali'ye ettikleri gibi öldü diye bırakmışlar. Dövenler gittikten
sonra bakıyorlar ki çocuk nefes alıyor. Hani koyunları filan katlediyorlar ya,
onların atıklarını yığdıkları çöplük gibi bir yer varmış. Ayaklarını, derisini,
garnını, bağırsağını filan atıyorlar oraya. İşte oradan bir taze deri, tuluk
alıp içine koyuyorlar da öylece yaralarını iyileştirip diriltiyorlar çocuğu...
Bütün bunlar hep keyfi
dayaklar. Sebep yokken, durup dururken, belki eğlence olsun diye, yahut canı
öyle istediği için vuruyor kırıyor. Vay sen bana niye güldün, yan baktın, niye
şapkan yok vs. bahane arıyorlar dövmek için.
Kalabalıkta pek
kahramanlar ama ıssız yerde o kadar da cesur değiller ha. Böbülerin Ömer emmi
vardı, Müezzinin Ömer diyorlar. Berber Emminin dedesi, Ömer Kabadayı... O
sırada 17-18 yaşlarında bulunuyor, çocuk ama dik. Bir de Böbüleri bilirsiniz, güçlü
kemikli yapıdalar, o yüzden Kabadayı soyadını almışlar. Ömer emmi de öyleymiş.
Hangi tarladaysa çift sürüyormuş. Karşıdan iki Yunan askeri devriyesi görünmüş,
laf ata ata yaklaşıyorlar... Kavgaya geliyorlar belli... Ömer Emmi de biraz
diklenmiş galiba... Onun çetin ceviz olduğunu anlayınca yanlaya yanlaya çark
edip uzaklaşmışlar. Hakından gelemeyeceklerini, baş edemeyeceklerini
anlayınca çekip gitmişler. Yanına bile yaklaşamamışlar. Oysa hem iki kişler hem
de silahlılar. Ömer Emminin elinde silah olarak sadece örendiresi var, hesap
edin bunların ne kadar ödlek olduğunu...
Sen
Hiç Kuzu Çevirdin mi?
Biz Yunanları anlatırken biraz işi askeri boyutuyla ele
almaya çalışıyoruz. Bu ne derece doğru bilmiyorum. Çünkü Yunanların
yaptıklarıyla, fiilleriyle askerlikle bağdaşır bir tarafı görülmüyordu. Bir
defa onlar Küçük Asya dedikleri Anadolu'yu fethetmek için gelmişlerdi
akıllarısıra. Tabi üst kademenin niyeti böyleydi ama; eratın, askerlerin hiç de
öyle keyfiyette, kalitede olmadıkları verdiğimiz örneklerle
anlaşılmıştır.
Aslında Yunan komuta
kademesi de erattan pek farklı değildi. Çünkü onların verdiği emir ve tanıdığı
serbestlik sayesinde bu cinayetler işleniyordu. Bir takım canavarlıklardan,
cinayetlerden, tacizlerden, tecavüzlerden, alçaklıklardan ana hatlarıyla
bahsettik, ayrıntıya pek girmedik. Ama bunlar dediğim gibi, askeri idarenin
emriyle yapılan şeylerdi. Kısaca tekrar etmek gerekirse, tıyniyetleri bozuktu,
karakterlerinin gereğini yapıyorlardı.
Mesela dedik ki bütün
hayvanata el konulmuş. Hayvan varlığına el konulmuş, sonra sırası geldikçe
çağırmaya başlamışlar. Önce tespit etmişler kimde ne kadar hayvan varsa, sonra
bunları yemek için sıraya koymuşlar. Vakti geleni çağırmışlar; öküzünü getir,
koyununu getir, şunu getir bunu getir filan diye peyderpey yiyorlar.
Öyle noktaya gelmişler
ki, bir kaç kaynaktan duymuştum bunu, Tatıresil'den naklediliyor. Hassönlerin
sürü ne kadar kalabalık olduğunu örnekle açıklamıştık. Bir ucu Söğütcük'te bir
ucu Gocacami yanındaki evlerinde diye... Bu sürü işgalin son günlerinde tamamen
tükenmiş. Hatta emmisine dede dermiş Tatıresil, Hacı Efe emmisine... Oturmuş
dizinin dibine ağlamaklı, belki de ağlıyordu, 'Dede bu Gavurlar koyunumuzu da
bitirdiler, ne kadar büyük sürümüz vardı' filan diye ağlarken Hacı efe demiş
ki; 'Ağlama oğlum, bu nalet Gavur yeter ki gitsin, ben yine alırım koyunu...'
Dediğini etmiş de, lakin mevzu o değil. Köyün bütün sürülerini, koyunlarını
bitirmişler. Bunu sistemli olarak yapıyorlardı. Askere, erata yedirmek
için, kesiyorlardı yiyorlardı, kesiyorlardı yiyorlardı...
Bir de bunun dışında
komutadan habersiz hırsızlık vakaları vardı. Hayvan hırsızlıkları... Nasıl,
mesela iki jandarmayı devriyeye çıkarmışsın, arazide dolaşıyor. Bilmem hangi
mevkide koyun sürüsüne denk geldi, zaten bütün sürüler artık onların sen
çobanlık yapıyorsun. Sürüden bir tane kafalarına göre kesip yiyorlar, pişirip
yiyorlar.
Bir sürü koyun çevirme
fotoğrafları var. Onların hepsi bizim köyün koyunları, acımamışlar çevirmişler
çevirmişler yemişler. Kazığa takmışlar, çevirme yapmış yemişler. Bir iki tane
değil, on onbeş tane ateşin közün üzerine sıralamışlar. Şimdi bir kıyas
yapalım. Yirmi otuz yıldır bizim köyün piknik alışkanlığı var, fırsat buldukça
dağa gelir, buralarda piknik yaparlar. Siz gördünüz mü bilmiyorum, ben hiç
tanık olmadım, kimse bir koyunu çevirip de yiyemez. Kendi malı olsa da yiyemez,
satın alıp yeme zaten yok. Ama işgalciler acımamışlar, gözünün yaşına
bakmamışlar...
Bir de ferdi
hırsızlıklar var. Misal adam koyunu tutup yiyor... Başka? Eve geliyor, senin
evine gelip istiyor resmen, şunu ver bunu ver... Hiç bir şey yoksa kümesten
tavuk tutup gidiyor, şurda çiğ çiğ yiyen de var, pişirip yiyen de var...
Yine bir örnek... Kırda
bir öküzü çalıyor, alıyor götürüyor herif. Sen sanıyorsun ki sırası geldi,
üstleri istedi götürüyorlar. Hayır, o zaman çeteler de çok, Yunanla işbirliği
yapan Rum, Ermeni hatta Çerkez çeteler var, onlardan birisine okutuyor ucuz
pahalı... Alacağını alıyor üç beş kuruş neyse. onlar da götürüyor falanca
köyde birine satıyorlar. Bir mahkeme kararında okumuştum, Cavaların atası Deli
Cava derlermiş Ahmet Er... Bunun bir öküzü kayboluyor, öküzün teki... Gavur
alıp yemiştir diye ardını aramıyor pek. Neyse, Gavur gittikten tam bir sene
sonra 1923 yazında öküzüne Kütahya'nın Çalköy pazarında rastlıyor. Mahkemeye
veriyor bu öküz benim diye, herhalde mahkeme sulh ediyor bunları, bir birbuçuk
yıllık yem parası karşılığında... Böyle hırsızlıklar çoktu, başkaları da var...
Asker
Değil Hırsız
Aslında adi hırsız bunlar. Kadınların kolundaki bileziklere,
boynundaki altınlara, kulağındaki küpelere... Zaten onların bu huyunu
öğrendikten sonra kimse öyle takı takmıyor. Zaten milletin pek yok da, olan da
takmıyor yani. Tekmeliyorlar kapıyı, giriyorlar eve, para istiyorlar veya
değerli ne varsa. Böyle hırsızlar...
Hatta bunların askeri
bir torbası oluyor, çantası; onun haricinde hırsızlık için özel torba
taşıyorlar yanlarında. Değerli ne gaspettilerse atıyorlar içine. Bulduklarını
atıyorlar, bulduklarını atıyorlar. Sen öyle sanırsın ki bunlar buraya para kazanmaya
gelmişler. Zaten bazıları hatıralarında açık açık yazmış böyle olduğunu. Buraya
para kazanmak için geldiklerini, maaşları düzenli yatmadığı için huzursuzluk
çıktığını, bunu telafi etmek için de Türkleri yağmaladıklarını özellikle
yazmışlar.
Böyle adi hırsızlar,
çapulcular yani... Biz askerlikten, harptan bahsediyoruz ya; bunların öyle
zannedildiği gibi kutsal askerlikti, Anadolu'yu şöyle fethedeceğiz filan gibi
bir dertleri yok. Sırf para için buraya gelmişler, ganimet topluyorlar, tek
amaçları bu gibi... Kaçarlarken bunu iyice belli ediyorlar. Bunların cephane
torbası gibi çantaları var, içindekileri döküp çaldıklarıyla dolduruyorlar,
para olsun altın olsun, öyle kıymetli şeylerle... Onların derdine düşüyorlar,
adamların gayesine bak.
Sık sık duyarsınız
definecilerden, bu işin meraklılarından, şuraya gömmüş buraya gömmüş diye...
Onlar tamamen defineci efsanesi değildir, gerçekliği vardır. Adam kaçarken
Türklerle savaşmak yerine, canını kurtarmak yerine, canından önce çaldıklarını
kurtarmanın derdine düşüyor. Mesela baktı buradan kurtuluş yok, Türklere esir
düşecek, bari diyor bunu kurtarayım. Belli bir yere, efendim şu çeşmenin yirmi
metre yukarısı, bilmemneyin yanı, baktı orada bir taş var yanına gömüyor
mesela. Tekrar geleceğini düşünüyor, geldiğimde bunu çıkarırım diyor. Böyle
işaretlerle gelip orayı burayı kazanları görürsünüz, bu dağların yukarısında
bile var yani, orayı kazmışlar burayı kazmışlar... Bu kazılanların hepsi antik
çağ kalıntılarıyla ilgili değil, Yunan'ın kaçarken sakladıklarını arayanlar da
kazıyor. Bunların gömdükleri, sakladıkları ne kadar gerçek bilmiyorum; ama
hırsızlıkları gerçek...
Sistemli hırsızlıkları
da var, bırak böyle bireysel küçük hırsızlıkları, daha büyükleri var. Mesela
Döğer ve Ablak'taki tümenler kaçış sırasında çaldıkları şeyleri özel kağnılara
katırlara yükletmişler. Sürücü olarak dah desin diye, kağnıları yedsin diye,
bizim buralardan köylülerden adamları zorlamışlar. Angaryacı olarak
götürüyorlar, sürücü angaryacı... Yani kaçarken bile bu puştluğu yapıyorlar. İçlerinde
bizim köylüler de varmış herhalde, etraftan topladıkları bu angaryacıları
Dumlupınar'da bırakıyorlar. Yenildiklerini anladıktan sonra... Adamlar kaçarken
bile hırsızlığın peşindeler...
Ondan önce hanın çift
başlı kartal meselesi var. Onun gibi daha bir sürü tarihi eser var, onlar artık
büyük hırsızlık oluyor. Büyük ihtimalle komutanları yapmıştır onları... Trenle
filan kaçırıyorlar... Yani diyeceğim, bunlar asker ordu filan değil;
bunlar adi hırsızdır, evet adi hırsızdır...
Nereden
ve Ne Zaman?
Yunan bütün bu eziyetleri tıyniyetlerinin gereği, fakat
bazı korkularını da yenebilmek için, endişelerine cevap bulabilmek için de
yapıyordu. En büyük endişeleri, daha önce bahsettiğim gibi bekledikleri büyük
taarruzdu. Taarruzun planları ta 1921 Ekim ayından itibaren yapılmıştı. Fakat
bazı sebepler yüzünden ertelendi. Bu ertelemeden Yunan'ın haberi olmadığını
söylemiştim. Onlar Türklerin her an bir yerlerden hücuma geçeceğinden
korkuyorlardı. İstihbarat çalışmalarının, köyü ve köylüyü kontrol altına almalarının,
her şeye rağmen köye giriş çıkışlara ve istihbarat çalışmalarına engel
olamamaları üzerine işkenceler, tecavüzler, insanlık dışı şeyler yapmalarının
sebebi bu idi. Büyük taarruzu bilmemeleri, ne zaman yapılacağı konusunda
fikirlerinin olmaması, nereden yapılacağı hususunda bir bilgi elde
edememeleri...
Aslında 1922'de kış
çıktıktan sonra her an bir taarruz bekliyorlardı. Bahardan itibaren her an
Türklerin hücumunu bekliyorlardı. Yani büyük taarruz dediğimiz şeyi 1922
baharında bekliyorlardı. Bekleniyordu ama; bir şeyin olacağını bilip de
ayrıntısından haberdar olmamak onları yiyip bitiriyordu. İki şey: Türkler
nereden saldıracak ve ne zaman saldıracak? Bu iki sorunun cevabını bulamadıkça
hayvanlaşıyorlardı.
Sorguladıkları, baskıya
aldıkları, işkence ettikleri, öldürdükleri Türklerden bu bilgileri de almaları
mümkün değildi. Ama bilmiyorlardı, bir umut almaya çalışıyorlardı. Uçakların
keşif uçuşları, Haydar Ağa gibi kimselerin bu dağın tepelerinden Eğret'i
gözlemeleri, yabancıların Eğret'e giriş çıkışına engel olamamaları filan
kudurtuyordu bunları. Bir de üstelik hiç bir bilgi elde edemiyorlar. Türklerin
istihbarat çalışmalarına engel olamadıkları gibi, kendileri Türkler hakkında
bilgi edinemiyorlar. Evet Türkler taarruza geçecek, fakat bunun nasılını niçinini
öğrenemiyorsun.
Aslında öğrenmeleri de
mümkün değildi, çünkü Başkomutan M. Kemal Paşa ve dar dairedeki arkadaşları,
belki bir kaç kişi, bunun planlamasını yapıyorlar, ama başka kimseye de
söylemiyorlardı. Her şey büyük bir gizlilik içinde yürütülüyor, kimseye sır
verilmiyordu. Hatta tarruzun planları her şey yapılıp bittiği halde Milli
Savunma Bakanının bile haberi yoktu. Gizliliğin derecesi bu. E Türkler
bilmiyor, sen Yunan olarak nereden bileceksin bunu, mümkün değil onlar da
bilemiyorlardı.
Gizlilikten başka M.
Kemal Paşa'nın her an her yerden taarruz edilecekmiş izlenimi vermesi de
önemlidir. Diyelim ki Eğret sürekli gözleniyor, dağ bombalanıyor, gözcüler
gelip gidiyor, casuslar yakalanıyor, Halil Çavuş'tu şuydu buydu filan derken,
"Ha demek ki buradan saldıracaklar" diye düşünüyorlar... Yahut
Kazuçuran taraflarında, Döğer taraflarında değişik hareketlilikler
oluşturuluyor, oradaki Yunan "Demek ki buradan saldıracaklar"
diyor. Afyon zaten malum, oradan da saldırabilirler... Hatta Kocaeli
grubunda bile sürekli yanıltıcı hareketlenmeler sergileniyordu. Mesela yeni
tümenler oluşturuluyor, ama adı var kendi yok, veya göstermelik bir kaç tabur
askeri oradan oraya sevkedip duruyorlardı. Yunan da diyor ki, "bu kadar
asker yığdılar, hücum buradan..." Bütün bu yapılanları görünce Yunan
komutası Türkler her yerden taarruz edebilir düşüncesine kapılıyordu. Taarruz
ve savaş burada da olabilir, Afyon'da da olabilir, Döğer'de, İzmit'te,
Eskişehir'de her yerde olabilir... Peki hiç tedbir almadılar mı, veya taarruza
hazırlık yapamadılar mı?
Hacienesti’nin
Eğret Ziyareti
Bu arada 1922 yılının bahar sonunda yaz başlangıcında
Yunan ordusunda revizyona gidildi. Başkomutan değişti Hacienesti başkomutan
yapıldı. O da kafasına göre kadrosunu belirliyor, bütün üst düzey komutanları
değiştiriyor. Mesela Eğret'teki tümenin komutanlığına da, zannederim,
Kurupapulos getiriliyor. Hacienesti atandıktan hemen sonra, ki onun karargahı
İzmir'de, cephedeki askerlere moral vermek için geziye çıkıyor. 1. ve 2.
Kolordunun tümenlerini ziyaret ediyor.
2. Kolordu ihtiyat
olarak düzenlenmişti. Dört tümeni var, Eğret'teki 7. Tümen bunlardan birisi.
Diğerleri Döğer, Ablak ve Kazuçuran'da... Ziyaretinde bu birliklerin hepsine
uğruyor. Biraz denetleme, biraz ziyaret gibi bir şey... İlginçtir, mesela
Afyon ziyaretinde, şehirde şehir merkezinde denetleme yaptığına dair fotoğraf
görmedim. Başka yerlerde de aynı, hep arazideki birliklerde askerlerle muhatap
olmuş. Sadece köyde ve köylülerle muhatap olduğuyla ilgili fotoğraf Eğret'te
var.
Eğret ziyaretinde
ordularını, birliklerini teftiş ettikten sonra köy içine girmiş, orada
erkekleri toplamış. Daha önce o fotoğraftan bahsetmiştim, orada 50-60 Eğretli
ihtiyar saymıştım. Bir meydan ambarının önünde toplamışlar Eğretlileri, hangi
meydan ambarı bilmiyorum. Yörüğoğluların ambar olabilir diyenler var,
Gobakların diyenler var... Köylüleri yığmışlar oraya, Hacienesti'ye güya
hoşgeldin dedirtiyorlar. Sıraya dizmişler, o da otomobilinden inmiş gelmiş
halkla selamlaşıyor güya... Ne kadar zorlama bir fotoğraf olduğu belli...
Orada bir köpek
dikkatimi çekmişti, onların her fotoğrafında bir köpek var da... Acaba
Konstantin bu mu diye bir yazı yazmıştım. Yeri gelmişken onu da anlatayım.
Ordugahlarda kışlada her birliğin bir köpeği olur. Askerlerin artığıyla beslenirler,
besilidirler, torpilli köpeklerdir kısaca. Eğret'teki Yunan tümeninin de meşhur
bir köpeği var, besili iyi bakımlı bir köpekmiş. Adını da Konstantin koymuşlar,
krallarının adını vermişler. Bir de zayıf köpek var, köy içinde uyuz bir şey...
Sanki sahibi ne yiyor da köpek ne yesin, elbette zayıf olacak... Ona da Kemal
adını vermişler, Mustafa Kemal'den korkuyor ve nefret ediyorlar ya, o yüzden...
Bunları sık sık boğuştururlarmış, tabi ki Konstantin'in yeneceği besbelli...
Ondan sonra kendi kendilerine böbürlenirlermiş "Bak bizimki sizinkini
yendi" falan filan diye... Hacienesti'nin ziyaret fotoğrafında görülen
köpek acaba Konstantin miydi konulu yazıyı bu münasebetle yazmıştım...
Hacienesti'nin ziyaret
sebeplerinden biri de askerine moral vermekti. Eğret ve 7. tümen ziyareti bu
kapsamda yapılıyor. Daha önemlisi, o sıralarda her an taarruz olabilir diye, şu
dağların Resulbaba tepesinden başlayarak siperler kazıyorlar. Hani buralardan
da taarruz gelebilir düşüncesi vardı ya, buna önlem olarak bu siperler
kazılıyor. Direnek noktaları hazırlanıyor. Resulbaba tepesinden başlayarak,
tepeye dairesel biçimde siper kazıyorlar. Ondan sonra Köprülü mevkisine
giriyorlar, Çatkuyu mevkisine giriyorlar. O siperler Düzağaç dengine kadar
devam etmiş. Bütün bunlar hep Türkler buradan da taarruz edebilir korkusuyla
hazırlanmış mevziler.
Oralarda siper kazmak
çok zor. Çok zor ama, herifler kendileri kazmıyor ki, hazır bedava ameleler
var. Angarya köylerden topla gel, bizim köyden de getirmişler. Çevre köylerden
Dandır'dan, Bayramgazi'den, Köprülü'den, nereden buldularsa bütün erkekleri
getiriyorlar, buralarda çalıştırıyorlar.
Böyle hazırlıklar
yapmışlar, ama yavaş yavaş Büyük Taarruza doğru gidiyoruz. Yalnız iş uzadıkça
Yunanların psikolojisi bozulmaya da başlamış. Bunlar yoksa taarruz etmeyecekler
mi, gibi değişik düşünceler... Hani baharda bekliyorlardı, kış geçti, bahar
geçti, yaz geldi hala bir hareket yok Türklerde... Ulan bunlar yapmayacaklar mı
yoksa... Ya yaparlarsa... Çok değişik duygular içindeler...
Kendi
Ordusundan Hacienesti’ye Protesto
Haziran başlarında, galiba 12'sinde Hacienesti'nin hem
Eğret ziyaretinde hem de Afyon'dan başlayarak gittiği diğer birlik
ziyaretlerinde karşılaştığı bir şey var. 11 Haziran'da Afyon'da başlayıp daha
sonra gittiği her birlikte askerler slogan atar gibi bağırarak terhis
istediklerini, Küçük Asya/Anadolu'da işlerinin olmadığını ifade eden
memnuniyetsizlik gösterisi yapmışlar. Her gittiği yerde bu protestolarla
karşılaşmış. Benim tahminim Eğret'te de kendi askerlerince protesto edildi,
bunun üzerine moral bulsun diye Eğret halkını topladılar. Nasıl olsa bunlar
seslerini çıkaramazlar diye düşünmüş olabilirler.
Hayret bir şey;
Hacienesti Başkomutan olarak ordusuna moral vermek üzere ziyarete çıkıyor,
moral vermek istediği ordusu onun moralini bozuyor. Her gittiği yerde bu
böyle... Bu ziyaretten sonra İzmir'e dönen Hacienesti, oradan bir daha
ayrılmayacak ve taarruzun sonuna kadar orada kalacaktır. Onun taarruz sırasında
bile cepheye gelmemesinin birinci sebebi bu ilk ziyaretinde yediği protestolar
olabilir.
Bundan şunu da
çıkarabiliriz, Yunan ordusunda genel bir memnuniyetsizlik vardı, bıkkınlık
vardı, bezginlik vardı. Psikolojileri bozulmuştu yani. Hani komuta kademesinde
taarruz buradan mı gelecek şuradan mı gelecek paranoyası vardı; ne zaman
yapılacak, yapılmayacak mı, Türkler vaz mı geçtiler gibi ta Ekim 1921'den beri
beklenti içindeydiler. Bu durumun uzaması onların ruh halini iyice bozuyordu.
Yunanlar böyle de, Türk
tarafına bakalım hep Yunanlardan bahsediyoruz. Yunanlardan bahsediyoruz, çünkü
bizim anlattığımız hikayenin merkezinde Eğret var. Eğret de işgal altında
olduğuna göre elbette biraz işgalcilerin penceresinden bakıyoruz olaya...
Daha önce bahsettiğimiz
gibi Türkler Eğret üzerinde çeşitli istihbarat faaliyetlerinde bulunuyorlardı.
Gerek havadan gerek karadan, gerek dağdan gerek yoldan, kırdan bayırdan giriş
çıkışlar vardı. Bu istihbarat faaliyetleri nasıl değerlendirildi, ona bakmak
lazım. Mutlaka bilgiler sızdırılıyordu da, bu sızdırılan bilgiler veya
Türklerin elde ettiği bilgiler acaba nasıl değerlendirildi, biraz buna bakalım.
Bunun için Sakarya
dönüşü ilk işgal günlerine dönmek gerekebilir. Olay aslında şöyle gelişti, ben
hep 7. Tümen Eğret ve çevresine yerleşti diyorum ya, başlangıçta bu böyle
değildi aslında. Sakarya'da yenilip geriye döndüklerinde Eğret'e bir süreliğine
13. Tümenleri yerleşti, Ablak bölgesi boştu. 7. Tümen ise trenle biraz daha
batıya doğru gönderildi. Uşak cephesine, fakat Uşak ve Banaz'a varmadı da
Dumlupınar civarında eğlendi. Ne kadar, bir iki ay filan... O bir iki ay
boyunca 13. Tümen Eğret'teydi. Yunan o sırada Türklerin nereden saldıracağını
kestiremediği için sürekli birliklerin yerini değiştirip duruyorlardı. Baktılar
ki saldırı Uşak tarafından gelecek değil, iyisi mi bu tümeni biraz daha doğuya
çekelim dediler ve Aralık 1921, Ocak 1922 gibi 13. Tümeni Ablak'a alıp, onun
boşalttığı Eğret'e de 7. Tümeni yerleştirdiler.
Türkler sürekli uçakla
veya başka araçlarla Yunanları istihbarat amaçlı gözleyip duruyorlardı,
hatırlayacaksınız. İşte yukarıda anlattığım tümenler arası yer değişikliği
haberini de hemen öğrendiler. 2. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa bu önemli
bilgiyi Cephe Kumandanı İsmet Paşa'ya raporladı. Dedi ki "Döğer-Eğret
arasında bir hareketlilik var. Bu hareketlilik Yunanlıların bu bölgeden bir
taarruz planladıklarına yorulabilir." Bir ihtimal olarak Şevki Paşa'nın
bildirdiği Yunan taarruz bilgisi, evhamlı İsmet Paşa tarafından kesin taarruz
bilgisiymiş gibi algılandı. Yunanlar buralardan kesin olarak taarruz
edeceklermiş gibi, ordusunun birliklerine sen oraya git, sen şuraya git, olmadı
sen buraya gel falan filan gibi tedbirler aldırmaya başladı.
İsmet Paşa'ya karşı
çıkacak, yahut "Öyle değil, Yunanların taarruz edecek gücü filan yok,
onlar asıl bizden taarruz bekliyorlar" diye doğruyu gösterecek bir adam,
bir kumandan, bir istişare arkadaşı bulunmadığı için Türk ordusu boşu boşuna
yorulup yıpranmaya başladı. Ne kadar sürdü bu, ta Ocak 1922'den Mayıs Hazirana
kadar boşu boşuna telaşa sokuldu ordu. Düşünün Yunanlar kendi içinde telaş
ve panik yaşıyor Türkler ne zaman ve nereden saldıracak diye. Buna karşılık
bizimkiler de yanlış istihbarat değerlendirmesi sonucu Yunanlar saldıracak diye
telaşa sokuluyor...
Yani iki taraflı bir
karışıklık var. Biz adım adım Büyük Taarruza giderken Yunanların kendi içindeki
karışıklığı söylüyoruz; ama Türk tarafı da güllük gülistanlık değildi yani.
Fakat artık vakit yaklaşıyor, taarruz planları başladı...
Gizlilik
İçinde Plan Güncellendi
Mustafa Kemal Paşa Yunan Başkomutan Hacienesti gibi
değildi, İzmir'e gittikten sonra bir daha cepheye dönmemezlik etmedi. Gerçi
Ankara'daydı, ama bir bakıyorsun orada, bir bakıyorsun burada, ona belli
olmuyordu. Sürekli cepheyi de dolaşıyordu.
İlk zamanlar İsmet
Paşa'nın evhamlı hallerinde pek oralı olmadı. Onu frenleme yoluna gitmedi, ta
ki Haziran geçti, Temmuz başlarında Cephe karargahının bulunduğu Akşehir'de
toplandılar. O sıralarda Akşehir'de, Ilgın'da hep toplantılar yapıyorlar.
Aslında amaç Büyük Taarruzun planlarını yapmak... Bu arada İsmet Paşa'nın
Yunanlar saldıracak düşüncesiyle orduyu sağa sola sevk edişleri vardı ya, M.
Kemal Paşa en sonunda İsmet Paşa'yı, (hal diliyle tam böyle dememiştir de)
"Yav bırak bu işleri İsmet, Yunanın saldıracak gücü mü var, biz işimize
bakalım, şu taarruz planlarını yapalım" diye bu dönemde durdurduğu
anlaşılıyor.
Başkomutan yakın
arkadaşlarını Akşehir'de, Ilgın'da sürekli toplayarak, bu toplantılarda önceden
Sad Planı diye hazırlanan büyük taarruz planlarını arşivden çıkardılar, tekrar
ele almaya başladılar. Güncellenen taarruz planına göre saldırı 15 Ağustos'ta
başlayacaktı. Fakat çeşitli sebeplerle bunu on gün sonraya ertelemek zorunda
kaldılar. Defalarca da vurguladığımız gibi alınan bu kararlardan, oradakiler
dışında kimsenin haberi olmuyordu. Yani taarruza karar veriliyor, sonra bu
karar iptal edilerek tarih değiştiriliyor, bütün bunlardan kimsenin
haberi yok. Her şey çok gizli yürütülüyor.
Bundan amaç, Yunanlar
duymasın. Dar dairede alınıyor kararlar, en yakınlarına bile haber vermiyorlar.
Beş, bilemedin on kişi biliyor. Hem gizliliğe riayet ediyorlar, hem de ordunun
içinde, Batı cephesinin her kısmında, her bölümünde sanki taarruz buradan
yapılacakmış havasını özellikle vermeye çalışıyorlardı. Şüphesiz bu Yunanların
kafasını karıştırmak içindi. Nitekim bunda başarılı oldular; ne alınan taarruz
kararlarından, ne tarih değişikliklerinden, ne sahadaki taktiksel oyalama
hareketlerinden, kısaca işin aslından Yunanlar hiç bir zaman haberdar
olamadılar.
15 Ağustos'a
kararlaştırılıp da on gün sonra 26'sına ertelenen taarruz kararından da karşı
tarafın haberi yoktu. Nasıl olsun ki, beş on kişi haricinde Türkler bile
bilmiyordu bunu. Yunanlar hala işte taarruz Eskişehir tarafından da gelebilir,
Kocaeli tarafından da gelebilir, Afyon'dan da hücum edebilirler
düşüncesindeydiler. Kafaları böyle olmasına rağmen onlar da kendilerine göre
tedbir alıyorlardı, am bu tedbirler bir bilgiye dayanmıyordu. Tamamen
tahminlere göre hareket ediyorlardı.
Bir de Hacienesti'nin
sürekli İzmir'de bulunması onların sağlıklı yönlendirilmesine engel oluyordu. Yüzlerce
kilometre uzakta olan birisi cepheden sağlıklı bilgi alıp da isabetli şekilde
muharebe yönetebilir mi. Haliyle onların verdiği kararlar hep tatavıya,
izlediği yol da rastgele oluyordu.
Artık yavaş yavaş
taarruza geliyoruz. Taarruz öncesinde M. Kemal Paşa yine gizliden Ankara'dan
ayrılıp Akşehir-Çay bölgesine geldi. Bu arada Ankara'da özellikle İngiliz
basınının yanlış yönlendirilmesi amacıyla (İngiliz gazetecilerin Yunan'a bilgi
aktardığına inanılıyordu) Paşa'nın yarın sabah çay partisi vereceği bilgisi
yayıldı. Ankara'dan ayrıldığının bilinmesi istenmiyordu, hala buradaymış
izlenimi verildi. Herkes sabah kahvaltılı basın toplantısına
hazırlanırken, Paşa çoktan cepheye varmıştı bile. Her şey böyle gizlilik
içinde yürütülüyordu.
Bu arada Yunan tarafı da
mahiyetinden emin olmadığı taarruza yönelik bazı karar ve tedbirler
alıyorlardı. Tatavıya da olsa... Bakalım hangi tedbirler bunlar...
Büyük
Taarruz Öncesi Eğret Boşaltıldı
Türklerin taarruzuna karşı bilmeden aldıkları
tedbirlerden belki de en mühimi Eğret'teki 7. Tümenin Balmahmut'a
kaydırılmasıdır. Bu tedbiri nasıl bilmeden, farkında olmadan aldılar? Aslında
buna tam bilmeden demeyelim de...
Afyon'daki General
Trikopis, uzun zamandan beri Hacienesti'den kendi ordusunu ihtiyat
birliklerinden takviye etmek için izin istiyordu. Yani ihtiyattaki birliklerin
bir kısmının Afyon'daki 1. Kolordu sahasına gelerek kendisini desteklemesiydi
istediği. Ama Hacienesti İzmir'den Afyon'daki gerçekleri kavrayacak kadar ileri
ve uzakgörüşlü biri değildi, o kadar da değil... Bir türlü buna izin
vermiyordu. Trkopis'in ısrarlarıyla nihayet 7. Tümenin sevkine onay çıktı. İşte
25 Ağustos 1922 günü Eğret ve çevresinde yerleşik 7. Tümen böylece Balmahmut'a
gönderildi.
Tümenin kaydırılması
olayı, bu gece Türklerin taarruz başlatacaklarına karşı bir tedbir olarak
gerçekleşmedi. Çünkü Yunanların kısa bir süre sonra başlayacak taarruzdan
haberleri yoktu. Bu uzun zamandır Trikopis'in istediği bir şeydi, yeni
onaylandığı için bugüne denk geldi. Yarın 26 Ağustos'ta taarruz başlayacağını
bildiği filan yoktu, bilse balo ile filan oyalanır mı...
Evet, 25 Ağustos gecesi,
yani Eğret'ten Balmahmut'a tümen kaydırdığı günün akşamında Afyon'da bir balo
düzenledi. Onların baloları malum karılı kızlı, dans, müzik, eğlence falan
filan... Güya askerlerine moral vermek için bunu yapmıştı. Ertesi gün taarruz
bekleyen birisi hiç balo verir mi... Bilmiyordu, bundan haberi yoktu. uzun
zamandan beri Eğret'teki Tümeni Sinanpaşa ovasından Afyon birliklerini
desteklemek maksadıyla oraya çekmeyi planlıyordu, düşünüyordu. Buna o gün onay
çıktığı için o gün gerçekleştirildi.
İşte bu tümen
kaydırılması olayı, hani daha önceden bir kaç kaynaktan Eğretlilere verilen
tüyolar vardı; Aşçı Dimitri'nin, Bakkal Yorgo'nun, Konyalı esir Türk'ün,
Yörüklerin Ahmet'in daha İzmir'deyken tanıdığı Yunan subayın "Yakında
buradan ayrılacağız" tüyosu vardı ya, bu bilgi Balmahmut'a gidişle
ilgilidir. Yunan bozularak kaçışıyla ilgili değildir. Onların taarruzdan haberi
yoktu ki yakında kaçacaklarını bilsinler. Taarruzun yeri ve zamanı zaten uzun
zamandır aradıkları bilgiydi. Bilseler niye arasınlar ki...
Yedinci Tümenin
Eğret'ten ayrılışını da bütün olarak düşünmemek lazım. Tümenin tamamını alıp
gitmiyorlar. Bir defa köyde artçılarını, jandarmalarını bırakıyorlar. Bir de
çevre köylere saldıkları birlikler vardı Susuzosmaniye, Cumalı ve Yenice'de,
tabur bölük filan... Onları da yerlerinde bıraktılar. Bölgeyi büsbütün
boşaltmadılar, ancak tümenin büyük bölümünü Balmahmut'a çektiler...
25 Ağustos'ta 7. Tümenin
durumu böyleydi. Kalanların ne olacağını taarruzun ikinci üçüncü gününde
göreceğiz.
İki
Ordunun Konumlanışı
Büyük taarruz planına geçmeden önce iki tarafın güç
dengesini ve iki taraf ordularının konumlanışını ya da Yunan ve Türk
ordularının nasıl yapılandığını görelim.
Yunanlar Küçük Asya
ordusu adını vermişlerdi. Küçük Asya'nın karargahı İzmir'deydi ve Başkomutan da
Hacienesti idi. Ordu üç kolordudan oluşuyordu. 1. Kolordu Afyon merkezi ile
doğu, batı ve kuzeyinde yerleşmişti. Kolordu komutanı General Trikopis ve
karargahı Afyon'da idi. 2. Kolordu ise Afyon ile Eskişehir arasında daha
çok Döğer-Eğret bölgesinde ihtiyatta bulunan dört tümenden oluşuyordu. Komutanı
General Diyenis'in karargahı Gazlıgöl'de idi. 3. Kolordu Eskişehir-Bilecik
arasında bulunuyor, Koceali Grubu diye de adlandırılıyordu. Bir de bu üç
kolordudan bağımsız olarak Uşak-Banaz tarafında bir Süvari Tümenleri vardı.
Yunanların ordu yapılanması kısaca böyleydi.
Gelelim Türk tarafına...
Başkomutanı Mustafa Kemal Paşa olan Türk ordusunun Yunan ile savaş halindeki
bölümünün adı Batı Cephesi Komutanlığı idi. İsmet Paşa komutasındaki cephenin
karargahı Akşehir'de bulunuyordu. Batı Cephesine bağlı iki ordu vardı. 1. Ordu
Çay, Bolvadin, Akşehir taraflarında, yani Afyon'un güneydoğusunda idi.
Kumandası önce Ali İhsan Paşa'da iken taarruza yakın Sakallı Nurettin Paşa'ya
verilmişti ve karargahı Çay'da bulunuyordu. 2. Ordu, Yakup Şevki Paşa
komutasında, düşmanın ihtiyattaki II. Kolordusunun tam karşısına,
Eskişehir-Afyon arasına yerleştirilmişti. Türklerde 3. ordu yoktu, Yunan'ın
Kocaeli grubu tarafına 2. Ordu'nun tümenleri bakıyordu. Bu iki ordumuzun
dışında yine cepheye bağlı 5. Süvari Kolordusu kurulmuştu. Bunun komutanı
Fahrettin Paşa idi, üç tümenden oluşuyordu, karargahı ise sürekli
değişebiliyordu. Genellikle Afyon güney, güneydoğusunda bulunuyordu, ama
taarruza yakın güneybatıda Sandıklı civarında idi.
Büyük taarruzdan önce
iki tarafın ordu yapılanması ve konuşlanması bu biçimdeydi.
Hedef
Düşmanı Kovma Değil, İmha İdi
Türk ve Yunan ordusunun nicelik ve nitelik bakımından
kabaca karşılaştırmasını yapalım.
Sayı olarak hemen hemen iki ordu bir birine
denklerdi. Yunanın Kolordu yapılanmasına karşılık Türklerde ordu şeklindeydi;
I. Ordu, II. Ordu gibi, Yunanda I. Kolordu, II. Kolordu biçiminde… Personel
sayısına bakılırsa, aslında denklerdi. Bizim ordu ile onların kolordusu sayısal
olarak denkti. Ama teknolojik techizat, silah ve mühimmat bakımından Yunanlar
üstündü. Kamyon sayısı, makinalı tüfek sayısı, uçak sayısı, otomobil sayısı
bakımından çok üstündüler. Türklerin üstün olduğu taraf kılıç sayısıydı mesela…
Türklerin asıl üstünlük kurduğu alan Süvari
Kolordusudur. Fahrettin Paşa komutasındaki Süvari Kolordusunun Büyük Taarruz
süresince Türk ordusuna ne büyük avantajlar sağladığını ileride göreceğiz…
Orduların durumu böyle… İşte bu durumdayken taarruz
planı yapılmaya başlandı. Temmuz sonunda, Ağustos başlarında Mustafa Kemal Paşa
komutasındaki yakın arkadaşları dar dairede Ekim 1921’de yapılan Sad Planını
revize ettiler, yeniden ele aldılar, güncellediler. Son halini verdiler.
Ana hatlarıyla taarruz şöyle uygulanacaktı: Hücum
Afyon’un güneyindeki dağlık bölgeden yapılacak, bu arada ilk ateşe kadar
gizliliğe uyulacak, şaşırtmak ve Yunan’ı uyandırmamak amacıyla diğer
bölgelerde, Yunan ihtiyatının bulunduğu Afyon Eskişehir arasından da saldırılar
yapılacaktı. Amaç, ihtiyattaki Yunan tümenlerinin, asıl saldırı noktası olan
Afyon güneybatısındaki kuvvetlere yardıma gitmesine mani olmaktı. Yani iki
Yunan kolordusu arasındaki bağı koparmak, daha doğrusu onların irtibat kurmasını
engellemek… Birbirlerine yardım etmesinler, böylece taarruz ettiğimiz Yunan
kuvvetlerini kuzeye atabilelim. Böylece mümkün olduğunca onları oralarda imha
edelim.
Kuzeyden kastım, üzerinde bulunduğumuz İlbulak
dağlarının kuzeyidir. Bu Eğret ovası bölgesinde onları imha etmek… Büyük
taarruzun en önemli gayesi Yunan’ı geldiği gibi püskürterek tekrar memleketine
göndermek, kovmak değildi. Asıl amaç Yunan’ı imha etmekti. Her görüldüğü yerde
imha etmekti. Yoksa memleketine kovduğun zaman, daha önce anlattığım bütün
şeneatleri, cinayetleri, alçaklıkları yanına kar kalmış olacaktı. Geldikleri
gibi gitmiş olacaklardı. Amaç bu değildi, amaç cezasını kesip imha etmek…
Peki bu imha nasıl gerçekleşecekti, biraz önce
orduların pozisyonunu söyledim. Ordular buralara konuşluyken imha nasıl
gerçekleşecekti? Yani senin taarruzu başlatacağın Afyon güneyi, Kalecik
tarafları, Kocatepe, Şuhut civarında senin ordun yoktu ki… Türk 1. Ordusu
Akşehir, Çay, Bolvadin’deydi, daha aşağılarda Ilgın’a kadar varıyordu. Sen
bunları taarruz başlangıç noktasına nasıl getireceksin Yunan’a haber vermeden?
Bu biraz da, aslında Büyük taarruzun hazırlık aşamalarının sonu, uygulama
aşamasının da başları kabul edilebilir.
Trikopis Dans Ediyor, Türk Ordusu Son Hazırlıklarda
Planlanan bu taarruzun uygulamaya
geçilebilmesi için asıl saldırı noktasına ordunun sevk edilmesi gerekiyordu.
Yığınak gerekiyordu. 100 km, bazen 150 km’deki orduların Şuhut tarafına
taşınması gerekiyordu. Ayrıca gerek Kocaeli bölgesinden gerekse Eskişehir
bölgesinden alınacak bazı birliklerin de asıl saldırı bölgesine takviye
amacıyla sevki gerekiyordu. Oralarda atıl duracaklarına asıl taarruz bölgesinde
bulunmalarında fayda vardı.
Bütün
bunların gizlilik içinde yapılması gerekiyordu ve 26 Ağustos’a kadar
yetiştirilmeliydi. Eğer Kocatepe taraflarına yığınak yapıldığını sezerlerse
senin planlarının hiçbir kıymeti kalmayacaktı. Çünkü sen bütün bunları
yaparken, ordunu eşgare bir şekilde Afyon güneyine yığarken Yunan da boş
durmayacaktı, Eğret’te, Döğer’de, Ablak’ta bulunan tümenlerini getirip senin
karşına yığacaktı tedbir amacıyla. O zaman senin planlarının hiçbir kıymeti
kalmıyordu, hatta senin planlarının gerçekleşme ihtimali bile kalmıyordu.
Düşmana böyle bir koz vermemek gerekiyordu. Bunun için de yapacağın her şeyin
büyük bir gizlilik içinde yapılması lazımdı.
Yaklaşık
yüz bin kişiden bahsediyoruz, yüz bin kişiyi belli bir noktadan başka bir yere
taşıyacaksın. Bir de uzak bir mesafe, 100-110 km ileride de var, 150 km ileride
de var senin taşıyacağın asker. Havada vızır vızır Yunan uçakları geziyor
istihbarat amaçlı. seni gözlüyorlar, Türkler nerede, yerinde duruyor mu,
durumunda değişiklik var mı diye sürekli gözlüyorlar. Bunlara hissettirmeden
nasıl yapacaksın bu işi. İşte burada Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın zekası
devreye giriyor, uzak mesafedeki ordunun nakli on gün boyunca, 14 Ağustos’tan
24 Ağustos’a kadar, sadece geceleri yapılıyor. Tabi önceden nerelere
istasyonlar, duraklar kurulacak, çadırlar dikilecek, barınak yapılacaksa onlar
belirlendi. Ondan sonra sadece geceleri olmak üzere yürüyüşlerle varış
noktasına ilerlendi. Her sabah ve akşamüstü Yunan uçakları geliyordu,
bakıyorlardı ki Türklerin durumunda düne göre bir değişiklik yok, çadırlar hala
aynı yerinde duruyor, aynı miktarda asker… Halbuki o askerler dünküyle aynı
asker değil. Gündüz çadırlarda barınaklarda bekleyen askerler, gece yürüyüşle
bir sonraki çadırlı barınaklı istasyona vardı, bu arada boşalttıkları yeri de
arkadan aynı sayıda başka birlikler doldurdu. Böyle böyle çok büyük bir kuvvet Şuhut’a
taşındı. Bu aşamada gizlilğe o kadar riayet edildi ki gece yürüyüşünde sigara
içmek bile yasaktı. Cıngısından Yunan haberdar olur diye…
24
Ağustos’ta yığınak tamamlandı. Düşman bu yığınaktan ancak o zaman işkillendi,
tam olarak anlayamadı da şüphelendi. Yaklaşık 110 bin kişilik bir yığınak
yapılmıştı, yanlış teşhisle bunu “Türkler 30 bin kadar askeri taşıdılar” diye
raporladılar. Bu yanlış istihbarat Hacienesti’ye bildirildi. Hacienesti o
zaman “Türkler madem 30 bin yığınak
yaptıysa siz de madem takviye amaçlı, Eğret’teki 10 bin kişilik 7. Tümeni o
tarafa gönderin” dedi. Bu yüzden Eğret’teki birlikler 25 Ağustos’ta Balmahmut’a
gönderildi.
Bir
de Türklerin yığınak yaptığı on gün boyunca M. Kemal Paşa’nın özellikle dikkat
ettiği bir şey var; biz yığınağı yapıyoruz, ama Yunan’ın bundan haberi var mı
yok mu, diye sürekli Yunan ihtiyat kuvvetlerinin gözlenmesini istiyordu.
Hatırlarsanız Tokuşlarlı Haydar Ağa’nın yanındaki bir istihbaratçıyla on gün
boyunca her gün bu dağlara çıkıp Eğret’i gözlediğini söylemiştik. Öyle anlaşılıyor
ki bu izlemelerin gözlemelerin emrini bizzat Başkomutan vermiş. İhtiyatlar
gözlensin, onlarda hareketlilik var mı, bizim yığınaktan haberleri var mı yok
mu öğrenilsin diye…
Ancak
geç haberleri oluyor. 24’ünde yanlış ve eksik bir bilgiyle haberleri oluyor, o
habere binaen ancak Eğret’teki tümeni sevkedebiliyorlar. Bu da çok az, neticeyi
etkilemeyecek kadar küçük bir tedbir oluyor… İşte böylece yığınak da
tamamlanıyor, 25-26 gecesinde Şuhut’taki birliklerimiz kesin taarruz yeri olan
Kocatepe mevzilerine naklediliyorlar. 25-26 gecesinde… Hatırlarsanız o gece,
Trikopis Afyon’da balo düzenliyordu. Demek ki Trikopis’in baloda dans ettiği
sıralarda bizimkiler de top atışları için son hazırlıklarını yapıyorlardı…
Şafak Gümbürtüsü
26 Ağustos 1922 sabahı şafakta Büyük
Taarruz başladı. Top atışlarıyla, bütün cephelerde, sadece Kocatepe’de değil,
bütün cephelerde top atışları ardı ardına ortalığı gümbürdetti. Mesela
İhtiyattaki 2. Yunan Kolordusunun cephesinde, yani Türk 2. Ordusunun
cephesinde, Eskişehir Afyon arasında; daha kuzeyde Kocaeli bölgesinde,
Sinanpaşa taraflarında Afyon batı bölgesinde… Her taraftan top atışları
geliyordu. Bütün Afyon bölgesi olduğu gibi Eğret de bu top atışlarıyla uyandı.
Yunanlar,
aslında uzun zamandır bekledikleri taarruzun şaşkınlığını yaşıyorlardı. Yani
hem bekliyorlardı, hem beklemiyorlardı. Bekliyorlardı, zaten Ekim 1921’den beri
her iki tarafta da bunun sözü ediliyordu. Ne zaman yapılacak, nereden
yapılacak… Bu ne zaman ve nereden karmaşası işte 26 Ağustos 1922’ye kadar devam
etti. Yaklaşık 10 ay devam etti bu, işte şimdi cevabını bulmuştu. Nereden
yapılacak, ne zaman yapılacak?..
Gerçi
taarruz ne zaman yapılacak sorusu cevabını bulmuştu, işte şimdiydi… Ama nereden
sorusu Yunanların kafasında tam olarak cevaplanmış değildi. Çünkü bütün
cephelerde hücuma kalktı Türkler. Hücumdan kasıt top atışlarıyla düşman
mevzilerini dövüyor… Ama bunların hangisi gerçek hücumdu, bunun anlaşılması
biraz uzun sürecek.
Zaten
Türk taarruz planının esaslarından biri de bu idi. Bütün cephelerde, bütün
bölgelerde düşmanı yerinde tutmak, onların asıl taarruz noktası olan Afyon
cephesine yardıma gelmelerine mani olmak. Onları bulundukları yerde oyalamak…
Düşman ne olduğunu anlayana kadar asıl taarruz bölgesindeki 1. Yunan
Kolordusunun işini bitirmek. Zaten Büyük Taarruz planında asıl amacın
memleketine kovalamak değil, düşmanı en kısa sürede imha etmek olduğunu hep
söylüyoruz. İşte bu amaca uygun olarak düşman ihtiyatının bulunduğu şu
taraftaki, Döğer, Kazuçuran, Gazlıgöl-Ablak’ta üç tümen kalan 2. Kolorduyu
yerinde tutmak… Bu taraftaki taarruzun tali amacı da bu idi. Yani kendi
dertleriyle uğraşıp Afyon’a yardıma gelmesinler… Güneydeki amaç zaten malum,
Yunan’a asıl darbeyi indirmek…
Taarruzda
her şey planlandığı gibi ilerledi. Daha doğrusu İhtiyattaki düşmana yapılan
taarruz planlandığı gibi gitti. Üç tümen yerinden kıpırdayamadı. Bu yalancı
taarruz o kadar gerçekçiydi ki bir ara Türkler 5. Yunan Tümeninin tuttuğu
Kazuçuran’ı ele geçirdiler. Bunun üzerine Kolordu Komutanı Diyenis, Ablak’taki
13. Tümeni yardıma gönderdi. Türklerin amacı tam da bu idi, onlar oralarda
oyalansınlar, biz Afyon güneyinde Trikopis’e darbeyi indirelim…
Bu
taraftaki amaç taarruzun ilk günü itibariyle gerçekleşti… Ama güneybatıdaki
asıl taarruz cephesinde işler hiç de düşünüldüğü gibi gitmedi. Yunanlar akşama
kadar mevzilerini terk etmediler, direndiler. Bunda bir gün önce şuradan
çekilen 7. Yunan Tümeninin yardıma gitmiş olmasının etkisi bulunabilir. Yani
onun verdiği destekle orada güçlü bir savunma kurmuş olabilirler. En azından
Yunan ordusunun sayısını ve niteliğini artırarak birinci gün akşama kadar
direnmiş oldular. 26 Ağustos 1922 gününün akşamında Yunan tarafında durum bu
idi.
Türk
tarafına gelince… Bu (kuzey ihtiyatı) taraftan endişe yoktu, ama güney Afyon
tarafında işler karışıktı. Yine de Türk uçak keşif raporlarına göre, Eğret
açısından bakarsak, hani 7. Tümenin ardında orada burada kalan küçük birlikleri
vardı ya, bunlardan Eğret, Cumalı ve Yenice’deki çadırlı ordugahlarda
değişiklik ve hareketlilik gözlemlenmemiş. Bu bilgi 26 Ağustos ikindisinde yapılan keşif
raporundan…
Birinci
gün böyle bitti. İkinci gün çok daha şiddetli olacak. Yani 27 Ağustos 1922’den
itibaren bu dağların kuzeyinde Eğret ovasında kıyamet kopacak…
Trikopis’in İmdat Çığlığına Cevap Yok
Evet, 27 ağustos’ta işler değişti.
Bir gün öncesine, taarruzun ilk gününe dönelim. Afyon’daki 1. Kolordu Komutanı
Trikopis’e Başkomutan Hacienesti tarafından bu bölgenin komutası ve savunma
taarruzunu idare etme yetkisi ve görevi verilmişti. Buna istinaden şiddetli
çarpışmaların yaşandığı ilk günün öğleden sonrasında, Trikopis Diyenis’e
elindeki 9. Tümeni Afyon’a yardıma göndermesini istedi. Diyenis ona tam evet
demedi, çünkü Başkomutan Hacienesti kendisinden farklı bir şey istemişti.
Elindeki üç ihtiyat tümeniyle Bolvadin’e doğru taarruz etmesini emrediyordu.
Diyenis cevaben bu taarruzu ancak iki gün sonra yapabileceğini bildirdi.
Gerekçesi ordusunun taarruza hazır olmaması, gerekli hazırlığı ancak iki günde
tamamlayabileceğiydi. Buna göre taarruz ancak 29 sabahı olabilirdi.
İşte
Trikopis 9. Tümeni tam da bu kargaşa sırasında istemişti. Bu isteğe ilk vakit
olumlu baktı, hatta Döğer’de bulunan tümenin bazı birlikleri, aldığı kadar bir
trene bindirilmiş, tam hareket edecekken Hacienesti’nin emri gelmişti.
Aralarında bahsedilen diyalogdan sonra trenin hareketi durduruldu, böylece 9.
Tümenin Afyon’a gitmesi hususu tamamen iptal edildi.
Yunan
yönetiminde böyle bir kargaşa vardı. Hacienesti cepheden yüzlerce km uzaklıkta İzmir’den
cephede olanları kavrayamıyordu. Tamam cepheyi idare yetkisini Trikopis’e
vermiş, ama burada olanları bilmiyordu, Trikopis’in yaşadığı cehennem
hayatından haberi yoktu ki. Türkler bir anda, ansızın saldırmışlar, belki
Trikopis balodan kalma sarhoştu yani, düşünün… Şimdi bu çıkmaza çareler arıyor
Trikopis… Yav diyor, gönderdiniz 7. Tümeni aldık ama, bunlar yetersiz. İhtiyat
Kolordusunun bütün gücünü bana verin, Türklerin asıl saldırısı buradan
güneyden. Siz anlamıyorsunuz, Afyon’un güneyinden batıya doğru saldırıyorlar,
orada size yapılan hücum oyalama hücumu. Ona kanmayın, ihtiyattaki
birliklerinizi bana yetiştirin diye yalvarıyor adeta… Ama emir demiri keser,
Diyenis de Başkomutanı dinleyecek tabi ki, o yüzden treni durduruyor… Treni
durduruyor ama, ne Hacienesti’nin dediğini yapıp Bolvadin tarafına hücum
ediyor, ne de Trikopis’in yardım çığlıklarına cevap veriyor.
İlk
günde, 26 Ağustos’ta gelişen olaylar bunlar… Artık ikinci güne geliyoruz. 27
Ağustos sabahında Yunan ordusunun Afyon cephesindeki süngüsü tamamen düştü.
Gerçi Çiğiltepe’de Albay Reşat’a karşı epey direndiler, oralarda zorluk
çıkardılar, ama artık cephenin bütününde 27 Ağustos günü Yunan’ın direnci
kırıldı. Cephe çöktü, Birlikler topuklamaya başladılar.
O
birlikler de kimler bakın, Eğret'ten giden 7. Tümen vardı, onun komutası altına
girdiği Frango’nun 1. Tümeni var. Onlar başta olmak üzere 3. ve 4. Tümeni filan
vardı.
27
Ağustos gününe ait Türklerin sabah uçak keşif raporunda yine dünkünün aynıydı;
Yenice, Cumalı ve Eğret’teki çadırlı ordugahta bir değişiklik yok, bölgede
hareketlilik gözlenmediğini rapor ettiler.
Saat
11’e geldiğinde Yunan asıl cephede tamamen bozuldu. Beri tarafta, kuzeyde
Diyenis İhtiyatlarına yapılan saldırılarda bir değişiklik yoktu, Türkler oraya
zaten yalandan saldırıyorlardı, bu saldırılarla ihtiyatı oyalamayı başardılar.
İhtiyat yerinde duruyordu, ama Afyon cephesi çökmek üzereydi. Bunun üzerine
saat 11’de Trikopis Afyon’u boşaltma kararı aldı. Yaklaşık 14 aydır işgal
altında tutulan ve kendisine karargahlık yapan Afyon’u boşaltmak zorunda
kalıyordu. Saat 13’te şehir merkezinde Yunan kalmadı, Trikopis’le birlikte
Afyon boşaltıldı.
Trikopis Karargahını Eğret’e Yolladı, Ama…
Kendisi Afyon’dan ayrılmadan önce
bağlı tümenlerinin tamamına istikamet verdi. Yani ne yapacaklarını, ne tarafa
doğru gideceklerini belirledi her birinin. Genellikle şu anda üzerinde
bulunduğumuz İlbulak dağlarının güneyinden, Köprülü’nün bulunduğu vadiden
batıya doğru ilerlemelerini istemişti. Kendisi de İlbulak üzerinden gidecekti,
yalnız karargahını Altıntaş şosesinden kuzeye gönderdi. Bizim susa dediğimiz bu
yol o zaman da aynı güzergahtaydı. Karargah o yoldan ilerleyerek Eğret’e
ulaşacak, oradan Olucak’a ulaşacak, son olarak Küçükköy (Yıldırımkemal)a
ulaşacaktı. Onun planı bu yöndeydi. Tabi bütün bunları Türk topçusunun ortalığı
inlettiği o telaşlı zamanında planladığı kadarıyla planlıyor. Yapabildiği
kadarıyla yapıyor.
Karargahını
neden beraberinde götürmüyor da Eğret Olucak taraflarından dolaştırıyor
derseniz, çünkü bu tarafta Türkler var, özellikle Süvari Kolordusu var.
Fahrettin Paşa kumandasındaki süvarilerin bu taraftan önünü keseceğini bildiği
için karargahını daha güvenli gördüğü yoldan dolaştırıyor. Küçükköy’ü
hedeflemesinin sebebi de oradaki istasyonda trene bindirme ümidiydi. Başarırsa
İzmir’e ulaştırırdı. Ya da buralarda tutunmanın yollarını ararım diye
düşünüyordu, bilemiyoruz artık orasını.
Karargahını
bu uzun yola yönlendirmesinin bir sebebi de onun kalabalık oluşu ve büyük
ölçüde motorlu araçlardan oluşmasıydı. Karargahtan başka yürüyüş kolunda
Afyon’daki Yedek Subay Okulu, İstihkam Taburu ve iki tane de hastane
bulunuyordu. Bunlar bütün müştemilatıyla kamyonlara yüklenmişlerdi. Tümenlerin
yürüyüş istikametinde araçların geçmesine uygun yol yoktu, bunların Küçükköy’e
ulaşmasının en kısa yolu Eğret, Olucak üzerinden olabilirdi. Bu yüzden susadan
yola koyuldular.
Tabi
hiçbir şey Trikopis’in planladığı gibi gitmeyecek. Çünkü onun birlikleri
kaçarken Türkler de boş durmuyordu, bir kovalama harekatı vardı yani. Gerçi o
sırada, yani 27 Ağustosun öğle saatlerinde buralarda (Eğret ovasında) Türklerin
pek bir faaliyeti yoktu. Ama yine de kaçmakta olan Yunan’ı rahat
bırakmıyorlardı.
Asıl
Trikopis’i rahatsız eden bir durum var. Onu iki üç gün boyunca dünyadan
koparacak, ordusuyla ve İzmir’le iletişim kuramamasına sebep olacak daha büyük
bir dramı var. Telsizini kaybetmesi…
Kayıp Telsiz
Trikopis için dram, Türkler için
belki şans ya da bir komedi unsuru gibi görülebilecek telsiz olayı şöyle:
Afyon’u boşaltırken, göndereceklerini gönderdikten sonra sadece kendisi
kalıyor. Tam o sırada telsizini yüklediği kamyonun arızalandığını
bildiriyorlar. E diğer kamyonlar ve araçlar da gitmiş… O kamyonu orada
bırakıyorlar… Telsizi ne yapacağız? Eskişehir’e gitmekte olan bir tren var,
hemen kalkacak. O trenin bir vagonuna yüklüyorlar ve Gazlıgöl’de indirmesini
tembihliyorlar. Orada ihtiyat kuvvetleri var ya; Ablak, Döğer hep demiryolu
hattı üzerindeler. Herhalde Diyenis veya Kolorduya bağlı birlikler getirir diye
düşündü Trikopis.
Gazlıgöl’de
indirmeyi unutuyorlar, Trikopis’in telsiz Eskişehir’e doğru gidiyor. Nereye
gittiği belli değil, herhalde Eskişehir’e varmıştır. Nereye gittiği önemli
değil, ama bu sebeple Trikopis’in hem kendi ordusuyla, hem Diyenis’in
Kolordusuyla hem de İzmir’deki Başkomutanlıkla bağlantısı tamamen kopuyor. Yani
düşünün kaçmaktasınız, ordularınızı belli taraflara göndermişsiniz, onlar sizin
belli bir istikamet takip edeceğinizi düşünüyorlar; fakat nereye, ne zaman,
nasıl vardın, birlikler nerede, ne kadar zayiat var, Türklerle çarpıştılar mı
vs hiçbir şeyden haberin yok.
Böyle
böyle, bu halde akşama doğru Araplı’ya geliyor kendi karargahıyla. Araplı
boğazını karargahı için güvenli bulmadığından ve yolu olmadığını öğrendiğinden
karargahı ve diğer bağlı birliklerini susadan Bayramgazi’ye doğru gönderiyor.
Siz diyor güzergahı takip edin, geceyi Bayramgazi’de geçirin, sabah Eğret’e
varın, oradan Olucak’a geçin, Küçükköy’de buluşalım diye talimat veriyor.
Kendisi İlbulak güneyinden kaçmakta olan birliklerine doğru gidiyor. Ama
karargahının yönü kuzey…
27
Ağustos günü Yunan 1. Kolordusunun bütün birlikleri kaçmakta. Hatta haber
alamadığı Diyenis’in 2. Kolordusu da kaçmaya başlamış, özellikle ikindin
Eğret’e yakın bir yere çadırlı ordugahını kurmuş 9. Tümeniyle orada bekliyor.
Daha dün direniyorlardı, şimdi Afyon tarafı bozulduğunu anlayınca onlarda bu
tarafa doğru kaçmaya başlıyor. Arkasından 13. Tümen de, 5. Tümen de aynen bu
tarafa yönelecekler.
Bu
arada Türk ordusunun durumu ne? Düşman kaçmaya başladı ya, Yakup Şevki Paşa
komutasındaki 2. Türk Ordusu bir emir alıyor 27 Ağustos günü. Cephe Komtanı
İsmet Paşa diyor: Yunan her taraftan kaçıyor, siz de takip harekatına başlayın.
Takip hattınız Garcamatgırı’ndan Belce’ye kadar olan hattır. Bu hattan düşmanı
kovalamaya devam edeceksiniz…
Yakup
Şevki Paşa takip işine çok da taraftar değildi, ama Cephe’den böyle bir emir
gelince mecburen onların gösterdiği bu Garcamatgırı-Belce hattından takibe
başlayacaklar. Fakat daha oralarda değiller, Gazlıgöl’ün de gerisinde bulunuyor
birlikleri. Düşman can havliyle onlardan daha hızlı hareket ediyor.
Bu
arada Cephe Komutanlığından bütün ordulara bir emir daha gidiyor.
Bu Yol Türk Orduları Arasında Sınırdır
Cephe Komutanlığının verdiği çok
emir var. O emirlerden birisinde 2. Orduya deniliyor ki siz o hattı takip
edeceksiniz, 1. Ordu da İlbulak’ın güneyinden kaçmakta olan Yunanları takip
edecekler. İki orduya birden verdiği emirde de “İki ordu arasındaki yetki ve
sorumluluk sınırı Altıntaş şosesidir. Yolun doğusundan 2. Ordu, batısından 1.
Ordu sorumludur. Yol 1. Orduya dahildir.” Daha önce söyledim bahsedilen yol
bizim susa dediğimiz yoldur. Bizim köyü yalayıp geçen İstanbul karayoludur, o
zaman da hemen hemen aynı yerindeymiş. Bu yol aslında tarihi bir yol… İşte o
yolun iki ordu arasında sınır olduğu emri geliyor. Düşmanı takip ve yok etme
harekatını buna göre yapmaları isteniyor.
Cephenin
verdiği emirlerden birisi de budur. O yol çok önemli bakın, Trikopis’in
karargahı da o yoldan hareket ediyordu… Daha başka olaylar da gerçekleşecek o
yolla ilgili, onlara da geleceğiz. Böyle bir emir veriyor Cephe Komutanlığı. Ne
zaman, 27 Ağustos günü, yani Afyon’un boşaltıldığı gün oluyor bütün bunlar…
O
gün düşmanın önünü kesmekle görevli Süvari Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa o
taraflardaki (Sinanpaşa tarafı) bir sürü operasyonu yaptıktan sonra İlbulak
dağlarını keşfetmesi için eleman gönderiyor. Herhalde şuralara filan
çıkmışlardır gözcüler.
Bakın
bu İlbulak dağlarının stratejik öneminden bahsetmiştim. Bu dağların bir önemi
de her tarafa hakim olmasıdır. Mesela Fahrettin Paşa eleman gönderdi
keşfetmeleri için, atlıydı onlar. İlbulak dağlarını bir uçtan diğer uca en
fazla yarım saatte kat ederler. Böylece güneydoğuda Afyon ovası ve güneybatıda
Sinanpaşa ovası çok net gözlemlenebilir. Öte yandan, ortalama 1500 küsur
rakımlı dağların hangi noktasından bakarsanız bakın Eğret platosu ve Altıntaş
ovası zaten hep gözünüzün önündedir.
Paşa’nın
gözcü süvarileri işte böyle bir dağa çıktılar etrafı kolaçan etmek için… Zaten
Sinanpaşa ovasından geliyor, orada ne olup bittiğini biliyorlar. Afyon
tarafından bozulan düşmanın kaçmakta olduğunu da haber almışlardı. Onların
gözleyeceği yer Eğret ovasıydı, onu yaptılar. Paşa’ya verdikleri rapor şu idi:
“İlbulak dağlarında Yunan yok. Eğret yakınlarında kalabalık çadırlı büyük bir
ordugah var.” Sabahki uçak raporunda hiç bundan bahsedilmemişti, demek ki
öğleden sonra gelmiş olmalılar.
Adamlarının
keşif raporu üzerine Fahrettin Paşa biraz da inisiyatif aldı. Taarruz planına
göre Yunan mümkün olduğu kadar kaçmasına engel olunup, kıstırıldığı yerde imha
edilecekti. Buna uygun olarak birliklerini düşmanın kaçmasını engellemeye
yönelik her türlü operasyona sokabilirdi. Bu anlamda Yunan’ın demiryolunu
kullanarak kuzeye kaçmasına mani olma adına Gazlıgöl Döğer arasında demiryolunu
tahrip etme ve ayrıca şu Eğret yakınlarındaki büyük çadırlı ordugaha baskın
hücumu gerçekleştirmeyi planladı. Bunu uygulamaları için tümenlerine bir
emirname yayınladı.
Süvarinin Avantajı- Zıp Orada Zıp Burada
Fahrettin Paşa’nın 27 Ağustos 1922
günü, ikindi sonrası Kolordusuna verdiği emir… Hatırlanacağı üzere Süvari
Kolordusu üç tümenden oluşuyordu; 1, 2. ve 14. Tümenler… 1. Tümene dedi ki, sen
Balmahmut tarafında yapmakta olduğun işlere devam et. Özellikle bazı Yunan
Tümenleri bozgundan ilk kaçan birliklerdi ve kaçış güzergahı tam da 1. süvari
Tümeninin görev bölgesiydi. Onun görevi kaçanı durdurmak, oraları süpürmek…
2.
Tümene gelince; siz gece yürüyüşüyle sabah Eğret’e varacak ve orada bulunan
ordugahı basacaksınız. Ondan sonra Gazlıgöl’e doğru geçip Gazlıgöl-Döğer
arasında uygun bir noktadan demiryolunu bozacaksınız. Ta ki düşman o yolu
kullanarak kaçmasın. Yani her şey düşmanın kaçışını engellemek; hem Eğret’teki
ordugah baskını, hem de Gazlıgöl’deki demiryolu işinden amaç düşman kaçmasın.
Elimizden kaçmasın, hazır buralardayken işini bitirelim, temel gaye bu.
14.
Tümen, sen de arkadan bir yürüyüşle 2. Tümene yetişip Eğret’e aynı anda
varacaksınız. Onlara verilen iki görevi birlikte icra edeceksiniz. Bu tümen o
sırada en uzakta, en batıda bulunduğundan gecikmesi ve 2. Tümene sonradan
katılması öngörülmüştü. Bunlar süvari olduğu için koşturuyorlar atları,
mesafeleri çabuk katediyorlar. Zaten süvari Kolordusunun avantajı burada,
motorize/mobilize ekip gibi, bir orada bir burada, zıp orda zıp burda…
Fahrettin
Paşa’nın 2. ve 14. Tümenlere verdiği emir budur. Emrin sonuna kendisinin ve
karargahının Olucak’ta bulunacağını, görevlerinin tamamlanmasından sonra burada
buluşacaklarını da ekledi. Bütün bu emirler nasıl uygulanacak, nasıl
uygulanmayacak, plandaki değişiklikler neler, ne umduk ne bulduk... bunların
hepsi taarruzun üçüncü gününde, yani 28 Ağustos 1922 gününe damga vuracak
olaylardır…
14. Tümen Neden Gecikti?
Süvari Kolordusu Komutanı Fahrettin
Paşa1922 yılının 27 Ağustos akşama doğru, Kolordusuna verdiği emre göre 1.
Tümen Balmahmut tarafındaki işleriyle meşgul olacak, oralardaki Yunanları
rahatsız etmeye devam edecekti. 2. Tümen ve ona yardımcı olarak 14. Tümen de
sabah Eğret’teki Yunan ordugahını basacak, daha sonra gidip Gazlıgöl-Döğer
arasındaki demiryolu hattını tahrip edecekti. Amaç Yunanların demiryolu marifetiyle
kuzeye kaçışlarını engellemek, özellikle Eskişehir ile en azından demiryolu
irtibatını koparmak. Bu şekilde emrini verdi 14. ve 2. Tümene…
14.
Tümenden başlayalım. Bu tümen o sırada cephenin en batısında yer alıyordu. Atlı
süvari oldukları için çok hızlı hareket edebiliyorlar, bu yüzden cephenin en
uzak yerine dahi çok kısa bir sürede varabiliyorlardı. Zaten bu yüzden
Kolorduya, düşmanın kaçış yönü olacağı düşünülen Afyon’un batısını kontrol etme
görevi verilmişti. Tabi asıl görevleri kaçmakta olan düşmanın kaçışını
engellemek. Hep söylüyoruz, Büyük Taarruzun zaten kaçmasına fırsat vermeden,
düşmanı mümkün olduğu kadar Anadolu içlerinde imha etmekti. Eğret’teki
ordugahın basılması ve demiryolunun tahribi görevinin nasıl yerine
getirildiğini inceleyeceğiz, biraz geniş olacak bu, 14. Tümenden başladık.
Bu
tümen en batıda yer alıyordu, belki Dumlupınar’a yakın yerlerdeydi. O tarafa
kaçmakta olan düşmanın önünü kesmeye çalışıyor, Uşak-Banaz taraflarındaki Yunan
birlikleriyle birleşip mevzi tutmalarına mani olmak istiyorlardı. Bu yüzden o
kadar uzaktaydılar. Uzakta da olsa 14. Tümen emri aldığında hemen hareket etti.
Hareket etti ama, bulundukları yerler dağlıktı, yol yoktu, sarptı. O dağlık
alanda biraz ulaşım güçlükle sağlanıyordu, atlı da olsan… Bu yüzden biraz
geciktiler.
Gecikmelerinin
asıl sebebi arazi değildi aslında. Asıl sebep büyük bir Yunan birliğiyle
karşılaşmalarıdır. Yollarının önüne çok büyük ve kalabalık olduğunu
düşündükleri Yunan birliğini fark edince, onlara çatmamak, onlarla dalaşmamak, vakit
kaybetmemek için biraz daha yolunu uzaklaştırdı. Dolambaçlı yollardan gitmeye
başladı. Daha doğrusu gelmeye başladı, bu tarafa doğru… Çünkü Fahrettin Paşa
verdiği emirde “2. Tümen Olucak yoluyla Eğret’e doğru hareket edecek, 14. Tümen
de arkasından gelecek. Ben de karargahımı Olucak’a taşıyacağım ve orada
bulunacağım. Sabah işinizi bitirdikten sonra Olucak’ta buluşacağız.Ondan sonra
duruma göre yeni emirler veririm.” diyordu. İşte bu emri yerine getirmek için,
ilerlemekte olan 2. Tümene zamanında yetişebilmek için 14 Tümen, “Yav şu
düşmana çatmayayım, şimdi onlarla çarpışırken vakit kaybederiz, Paşa’nın emrine
göre hemen Eğret’e ulaşmamız lazım” diye düşmana çatmamak için yolunu
değiştirdi. Yolunu biraz daha uzatmış oldu.
Oysa
çatmak istemedikleri düşman, Afyon’un güneybatısından kaçmakta olan 1. ve 7.
Tümenlerdi, komutanları da Frango… Özellikle 7. Tümenin adını çok geçiriyoruz,
bunun sebebi Eğret’te en çok kalan Yunan birliği olmasıdır. Yine hatırlanacağı
gibi, 25 Ağustos günü bu tümen Eğret’ten Balmahmut’a nakledilmişti. Konumuzun
merkezini Eğret teşkil ettiğine göre 7. tümen vurgusunu sürekli yapmak
durumunda kalıyoruz. 30 Ağustosa kadar sürekli vurgulayacağız. İşte 14. Tümen
çatmamak için yolunu değiştirdiği bu birliğe çatsaydı, onunla savaşa tutuşsaydı,
belki de 30 Ağustos Dumlupınar Başkomutanlık meydan muharebesine gerek
kalmadan, üç gün öncesinde Yunanın hakkından gelinmiş olacaktı. Ama olasılıklarla
faraziyelerle olmuyor bu işler… Sonuçta 14. Tümen yolunu değiştirdi…
Ha
yolunu değiştirdi, düşmana çatmadı da başarılı oldu mu? Hayır. Dolambaçlı
yollardan dolaştığı için, yolunu daha da uzattığı için plana programa göre çok
geç kaldı. Olucak’a sabah saat 04.te varabildi. Oysa Fahrettin Paşa karargahıyla
oraya gece yarısında gelmişti. 2. Tümen ise çoktan Eğret’e varmış, baskın için
son hazırlıklarını yapmaktaydı belki de, çünkü onlar da saat 05’te hücuma
kalkacaklar. Bu yüzden Fahrettin Paşa, geç kalan 14. Tümenin Olucak’ta
kalmasını, vereceği diğer görevlere hazır olmasını istedi. Böylece yeniden görevlendirilecektir.
14.
Tümenin 27-28 Ağustos gecesindeki hikayesi böyle… Eğer 2. Tümene zamanında
yetişmiş olsaydı, iki tümen yaklaşık 5-6 bin kişi demek olduğundan o kadarlık
süvari gücü Eğret’teki Yunan ordugahını duman ederdi. Ama öyle olmuyor işte.
Bakalım 2. Tümenin başına neler gelecek…
Dört Alay Yola Çıktı
2. Tümen emredildiği şekilde
bulunduğu yerden akşam üstü yola çıktı. Onun geldiği yerler, geçtiği yerler
de sarp dağlık bölgeydi. Buna rağmen
gece 10-11 gibi Olucak’a varıyorlar. Olucak’ta yollarla ilgili biraz sorup
soruşturuyorlar, galiba bir kılavuz da alıyorlar Eğret yolunu göstersin diye…
Köylülerden biridir herhalde o kılavuz. Eğret’teki genel durumla ilgili
Olucaklılardan bilgi de alıyorlar. Köylülerin dediğine göre 7. Yunan tümeni
taarruzdan önce güneye doğru (Balmahmut’a) gitmiş, şu anda Eğret’te sadece
jandarmalar varmış. Bunlar da 7. Tümenin bıraktığı artçılar olmalı.
Olucaklıların dediğine bakılırsa Eğret köyündeki bu jandarmanın, yakınlardaki
çadırlı ordugahla alakası olmayabilir. Zaten uzun zamandır orada bulunan
jandarmalardır.
Bu
bilgileri alıp gece karanlığında Olucak’tan yola çıkıyorlar. Yürüyüş kolu
biçimindeler ve sıralanış şu şekilde: 2. Tümenin dört alayı ve bir de bataryası
var.En önde 13. Alay, ardında 20. Alay, sonraki 4. Alay, onun arkasında 2. Alay
ve en sonda Batarya… Bu topçu bataryasının 52 hayvanı var, topları çekip
taşıyacak bu hayvanlar at mı, katır mı bilmiyorum; sadece hayvan diye
yazmışlar, eşek değildir herhalde… Ne kadar kalabalık bir yürüyüş kolu olduğunu
anlamanız için bu sıralamayı ayrıntılı söyledim. Ortalama bir tümenin üç bin
mevcudu bulunurdu, bu da o kadarmıştır aşağı yukarı…
Bu
sıralamayla yola çıktılar. Arazi işte böyle, onlar fundalık diyorlar da,
fundalık dedikleri şey çalılık… Olucak’tan itibaren hep böyledir, arazi yapısı
ve bitki örtüsü bu, meşe çalısı… Şimdi gece; karanlık, ayın ondördü değil,
kameri takvime göre ayın başları, Muharremin 4’ü mü 3’ü mü neydi. Yani ay
ortalığı aydınlatacak gibi değil, arazi sarp engebeli, bir de böyle çalılık olunca
buralarda yolunu çıkarmak, bilmeyen için o kadar da kolay değil. Bütün bu
olumsuz şartlar birleşince sıkıntı çıkıyor.
Allahtan
yanlarında bir kılavuz var. Olucaklı bir kılavuz var. Yalnız Olucak’tan bir
kılavuz aldıklarına dair sadece bir kaynakta bu bilgiye rastlayabildim. Kılavuz
konusu da kesin değil yani…
İşte
bu sıralamada yürüyüş kolu ilerlerken bir yere geliyorlar. 20. Alayın en
sonundaki bölük (1. Bölükmüş o) öndekiyle irtibatını koparıyor. Tek sıra
halinde birbirlerini takip ederek gidiyorlar ya, nasıl olduysa öndekini
kaybediyor, yanlış bir yola sapıyor bu bölük. 4. Alay da onu takip ediyordu ya;
böylece 13 ve 20. Alaylar bir tarafa, arkasından gelen 4 ve 2. Alaylarla
Batarya başka bir tarafa ayrılıyorlar.
Şu
2. Tümenin başına gelen şeylere bak. Önce kendisine yardıma gelecek 14. Tümeni
kaybetti. Tabi onlar bu Tümenin gelemeyeceğini bilmiyorlar, ama yok yani
kaybetti… İkinci olarak kendi içinde iki parçaya ayrıldı. Kim bilir nereye
gidecekler.
Bence
Olucak’tan kılavuz alınmadı. Eğer öyle olsaydı, evvela o kopma olmazdı.
İkincisi, kopma olsa bile asıl kopan öndeki 13 ve 20. Alaylar Bayramgazi’ye
doğru değil, Eğret’e giderdi. Araziyi ve mevkiyi bilen Olucaklı birisi, Eğret’e
gitmek isteyenleri niye Bayramgazi’ye doğru götürsün? Yani kılavuz yoktu bence.
Bunlar Olucak’ta yolu sordular, tarif üzerine bilebildikleri kadarıyla hareket
ettiler. Belki Eğret tarafından gelen ışıklara göre filan yön bulmaya
çalışıyorlardı. Ama nasıl olduysa oldu, 2. Tümen ikiye bölündü. Bölünmenin
gerçekleştiği yer konusunda bir şey söylenmemiş, kayıtlarda da yok, ama benim
bir tahminim var…
İşte Tümenin Bölündüğü Yer
2. Tümen alaylarının kopma olayı
büyük bir ihtimalle buralarda başladı. Bu yol Olucak’a gidiyor ve zaten Olucak
Yolu diye biliniyor. Eskiden beri bu yolun adı öyle… Olucak’tan başlayıp, böyle
orman kenarından ilerleyerek Çirçir’e çıkıyor. Tersinden düşünürsek, Çirçir’den
başlayıp Olucak’a çıkıyor.
Kılavuz
olsa da olmasa da, dört alaylık 2. Tümen yürüyüş kolu Olucak’tan bu yolu takip
ederek çıktı. Tabi o zamanlar şimdi göründüğü gibi yola benzer değilmiştir,
daha patikamsı, daha ilkel, çoğunlukla kağnıların geçtiği bir yol olarak
düşünmeliyiz. İşte bu yolu takip ediyorlardı, ne de olsa yoldu.
(Eğret/Anıtkaya-Olucak arasında daha kısa ve kuzeyden tarlalar içinden geçen
bir kır yolu var, ama malum düşman ordugahı o yol üzerinde bulunduğu için
muhtemelen orası tercih edilmemiştir.)
Çalılıktaki
bu yolda ilerlerken, Tümen Komutanı Zeki Bey'in dediğine göre, buralarda düşman
varlığına işaret edecek hiçbir alamete rastlamamışlar. Yalnız bir yere gelince
bir ses işittik, o kadar, diyor. O ses de büyük ihtimalle şu yukarıda
Gavuryatağı’ndaki Yunanlardı, veyahut bilmiyorum başka yerlerde kalmış tek tük
Yunan da olabilir. Her ne kadar bu gecenin akşama doğru sıralarında Fahrettin
Paşa’nın gözcüleri dağda düşman görmediklerini raporlasa da, koca dağda her
kovuğa girmiş Yunanı görebilecek değiller. İşte gecenin karanlığında bir
noktada işittiği ses, o bir iki Yunan’ın sesi olabilir.
Bu
yolu takip ederek şuraya kadar geldiler. Şunu da ifade edeyim, sadece Tümen
Komutanı’nın raporunda geçiyor, diyor ki “Tümen çok yorgun olduğu için bir yere
gelince bir saatlik mola verdim. Hem uykularını alıp dinlendiler hem de biz
varacağımız yere tam zamanında varalım diye yolculuk süresini ayarladık.” Molaya
askerin ne kadar ihtiyacı olduğunu, bu kararı vermekle ne kadar isabet
ettiklerini anlamalıyız. Tam iki gün, 48 saat önce verilmişti taarruz emri, o
zamandan beri bunlarda uyku dünek yok. At sırtında oradan oraya, oradan oraya…
İşte vardıkları yerde on dakika kuş uykusu uyuyabilirlerse uyuyorlar. İşte
hazır fırsatını bulmuşken, ortalık da sakinken böyle bir alanda bir saatlik
mola vermiş.
O
mola büyük itimal böyle bir yol çatına gelindiğinde, yolun çatallaştığı bir
yerde verildi. Burası, şu yükselti Yörük yoludur, yani Çatkuyu yolu. Tabi bu
köy bağlantı yolları bir asır önce bu kadar modern değildi, bu kadar geniş
değildi, bu kadar büyük ve işlek değildi. İşte şu Olucak yolu ile aynı
durumdaymıştır. Ama sonuçta yol yoldur, o zaman da böyle bir yol varmış. Tam
olarak buradan geçtiğini de söyleyemeyiz, ama üç aşağı beş yukarı böyle bir
yerden geçiyor ve buralarda iki yol kesişiyordu. İşte mola, iki yolun kesiştiği
böyle bir yerde verilmiş olmalıdır.
Burada
molayı verdiler. Üç bin kişilik bir tümenden bahsediyoruz, ne kadar uzun bir
yürüyüş kolu olduğunu hesap edin. Tümen dur, mola… Tamam bir saatten sonra,
hadi kalkın gidiyoruz… 20. Alayın bir bölüğünün önündekilerle irtibatı kopunca
arkasındaki iki alay da kopmuş oluyor. İşte kopma böyle bir yerde gerçekleşti.
Mola bittikten sonra şu yoldan 13 ve 20. Alaylar devam ettiler bu yoldan
Çirçir’e doğru. Kopan 2 ve 4. Alay ise baktılar önde kimse görünmüyor. Ne
yapacağız? O daha kıdemliymiş, 4. Alay Komutanı yeni yürüyüş kolunun da
komutasını alıyor ve “Bizim görevimiz Eğret’te idi, öndekiler oraya gitmiştir,
bu yüzden şu yolu takip ederek Eğret’e gideceğiz” diyerek öteki yolu emrediyor.
Sonuçta 2. ve 4. Alaylar Batarya ile birlikte Eğret’e yöneliyorlar. Oysa
Eğret’e gittiğini düşündükleri 13 ve 20. Alaylar, Tümen Komutanı ile birlikte
daha güneye inen Çirçir yolundaydılar.
Tabi
Çirçir’e gidenlerin nereye gittiklerinden haberi yok, doğru güzergahta
olduklarını düşünüyorlar. Eğret’e yönelenler de öndeki alaylardan koptuklarının
farkında değiller, güya onlara yetişmek için hızlanmak istiyorlar, lakin
Batarya onları yavaşlığa zorluyor. Aynı tümenin iki kolu arasında iletişim de
bulunmayınca bu kritik durumu farkedemyorlar. Ne zaman farkına varacaklar?
Sabaha karşı Çirçir ve Eğret’e vardıklarında iki taraf başlarına ne geldiğini
anlayacaklardır. Bundan sonra her iki yürüyüş kolunu ayrı ayrı inceleyeceğiz.
Harita Okuyabilmek
2. Tümen 27-28 ağustos gecesinde
Olucak yolu üzerinden gece yürüyüşü esnasında belli bir noktaya gelince ikiye
bölündüğünü söylemiştik. Benim size gösterdiğim ve işte burada bölündü diye
gösterdiğim yol, orman içinde ilerleyen Olucak yolunu kesen Yörük yoludur.
Tümenin orada bölündüğüne dair hiçbir kayıt yok, elde belge de yok. Sadece
tahminimizi söylemiştik. Adı üstünde tahmin, orada da olabilir; Eğret’ten çıkıp
da Olucak yoluyla kesişen başka yollardan birinde de olabilir. Birkaç tane daha
böyle yol var, mesela Yayla yolu, Hassönleringuyu yolu, Gaklık yolu,
Ağıllanaltı yolu vs bunların hepsi Olucak yolunu makaslar. Dolayısıyla herhangi
birinde bölünmüş olabilir Tümen. Fakat en büyük ihtimal Yörük yolu
makasındadır.
Ayrıca
mola meselesi var bir de… Tümen Komutanı bir yerde bir saat kadar mola vererek
askerin dinlenmesini sağladığını söylemişti. Bölünmenin mola verilen yerde
gerçekleştiği hususu da kesin değildir. Mola ile bölünme yerleri farklı
olabilir. Dolayısıyla bunun zamanı da belirsizdir. Mesela geride kalan
bölümlere kumanda eden 4. Alay kumandanı moladan hiç söz etmiyor, buna
bakılırsa molayı sadece ilk grubun verdiğini de düşünebiliriz. Bizim vardığımız
sonuçlar, yaptığımız çıkarımlar ve yorumlamalarımız tamamen tahminidir.
Her
ne olduysa oldu, Tümen ikiye bölündü. Geride kalan bölüm Eğret’e doğru gitti,
öndeki iki alaylık bölüm de bu tarafa (Çirçir) doğru geldi.
Askerlerin,
özellikle dağı bilmeyen kimselerin dağda kaybolması normal karşılanmalıdır.
Daha önce de söyledik; bir defa gece idi, karanlıktı ve yolu bilmiyorlardı. Ellerinde
de bir harita yok, olsa olsa kroki vardır. Krokiyle de nasıl yerini yönünü
bulacak da iş göreceksin. O yüzden çalılık içinde bölünme ve kaybolma olayını
normal karşılamak lazım. Çünkü buranın insanı bile çok bilmiyorsa, benim başıma
geldiği için söylüyorum, ormanın içinde yerini kaybedip nerede olduğunu
anlayamaz ve panikleyebilir. kaldı ki onlar buraların yabancısıydılar.
Hilmi
Hoca’nın babası Ali Osman Sancak Hoca varmış. Kurtuluş savaşında askermiş, onun
yaşadığı bir olayı naklettiler, Berber Emmim anlatmıştı bana, O da kendisinden
mi duydu bilmiyorum. Olay Kurtuluş savaşında yaşanmış ama savaşın hangi safhasında
olduğu belirtilmiyor, çok büyük ihtimalle Büyük Taarruzdadır. Gece geliyorlar
şu Resulbaba tepesi civarına, Komutan bakıyor ki elindeki harita veya krokiye…
Allah Allah diyor kalabalık bir ışık kaynağını göstererek, buralarda böyle bir
şehir, bir yerleşim yeri olmayacaktı, neresi acaba bura?.. Ali Osman Hoca
“Komutanım ben buralardanım Eğretliyim, orası köy şehir değil, düşman
ordugahıdır” diye düzeltiyor da kendilerine göre yeni yol haritası
belirliyorlar. Hasılı 2. Tümenin bölünmesini ve yolunu kaybetmesini normal
karşılamak gerekiyor.
Karargah Çirçir’de Ortaya Çıktı
Nasıl olup bitti orasını bırakalım,
2. Tümen bölündü. Sonra mola verip bir saat kadar dinlendiler, saat 05’te şu
ormanın ucundaydılar. Olucak yolu onları buraya kadar getirmişti. Daha önce
söylemiştim Olucak yolu buraya çıkıyor, şu Olucak yolu, Çirçir’e çıkıyor, aha
Çirçir çeşmesi aşağıda. Burası Afyon-Kütahya karayolu, o zamanki Kütahya
şosesi. Bizim susa dediğimiz yol, Eğret’in içinden geçen önemli bir yoldur.
Hatırlarsanız bu yol Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa tarafından 1. ve 2.
Ordular arasında sorumluluk sınırı olarak belirlenmişti. 2. Ordu öbür tarafta
Gazlıgöl tarafından sorumluydu, 1. Ordu da yolun batı yakasından sorumludur
artık.
Tekrar
dönelim 2. Tümene… Sabah 05’te şu karşı tepelerde göründü. Ormandan
çıktıklarında baktılar ki, bu Oğulbeyi denilen düzlükte yol boyu dizilmiş
düşman kolu gördüler. Bir sürü kamyon, askerler filan… Sabah saat 5, biraz
alaca karanlık şafak vakti oluyor, onları gördüler. Neye gidiyorlardı bunlar?
Her ne kadar bölünmüş olsalar da, nerede
olduklarını bir şekilde anladılar, Fahrettin Paşa’nın verdiği ikinci emir olan
Gazlıgöl civarında demiryolunun bozulması görevini ifa etmek üzere o tarafa
yönelmişlerdi. Madem kaybolduk, madem bölündük, o halde bu tarafa doğru gidelim
dediler. Tümen Komutanı Zeki Bey de başlarında olduğunu unutmayalım.
İstikametleri
Gazlıgöl iken, burada Yunan kamyonlarıyla karşılaştılar. Bu Yunan yürüyüş kolu
kimdi acaba? Hatırlarsanız dün (27 Ağustos) akşama doğru kaçmakta olan Trikopis
Araplı’ya geldiğinde, karargahı için Köprülü yolunun emniyetli olmadığına
hükmetmiş, karargahı ve bağlı birliklerinin Bayramgazi’ye gitmesini istemişti.
Asıl amaç Eğret, Olucak yollarıyla karargahını Küçükköy’e ulaştırmaktı. Bu
birlikler kamyonlardan oluştuğu, motorize olduğu için dağlardan gidemeyecekti
ve ayrıca İlbulak’ın güneyinde yolları Fahrettin Paşa’nın süvarileri tutmuştu.
Bu yüzden Trikopis bu özel birliklerini böyle dolambaçlı bir güzergaha
yönlendirmişti. İşte 2. Tümenin sabah saat 5’te burada (Çirçir) karşılaştığı
ordu bunlar idi.
28
Ağustos 1922, sabah saat 05, Çirçir… Burada iki ordu çatışmaya girdi, bakalım
ne yapacaklar…
Ve İlk Baskın
Geceyi burada geçiren Yunan birliği
sadece Trikopis karargahı değildi, ona bağlı veya başka birlikler de vardı.
Bunlar bir istihkam taburu, Afyon’daki yedek subay okulu ve iki de sahra
hastanesiydi. Türkler birden hücuma geçince bunlar “Ne oluyoruz” diye
kalktılar, añıbeñi oldular… “Buralarda dün bir şey yoktu, hiç Türk yoktu, hatta
süvariler batıda diye bizi bu tarafa gönderdiler. Ne oldu da şimdi birden
karşılarına bunlar çıktı. Nereden çıktı bu Türkler!..” Şaşırdılar, ne
yapacaklarını bilemediler.
Onların
bu şaşkınlığından yararlanarak epeyi zayiat verdirdiler. Ölen öldü, esirler
alındı, kamyonlar yakıldı yıkıldı. Bu arada biraz kendilerine gelir gibi
oldular, şu karşıda Yataklar denilen kayalıkların üzerine bir Yunan birliği
yerleştirilmiş, bu kamyonlu ordugahı desteklemek amacıyla. Ne kadardı
bilmiyorum, buradaki karışıklığı görünce onlar da top atışı yapıyorlar. Oradan
gelen atış üzerine bizim alaylar geri çekilmeye duruyor.
Ayrıca
şu Belce tarafından bir takım Yunan gücü de destek amacıyla gelmeye başladı.
Bunlar kim? Bunlar, sonradan anlaşılacak ki, Kazuçuran’daki 5. Yunan ihtiyat
tümeni elemanlarıdır. Demek ki 5. Tümen de kaçıyor. Onlar yardıma geldi. Bir de
susadan Eğret tarafından 25-30 tane kamyon tozu dumana katarak geldiği görüldü.
Kamyonlar yaklaşınca durdu, içlerinden askerler inip sağa sola yerleşip ateşe
başladılar. Bizimkiler de onlara ateşle karşılık verdi, bir çatışma da onlarla
çıktı. Nihayet 25-30 kamyonluk yardım kolu da halledildi. Fakat içlerinden beş altı tanesi güneye Bayramgazi’ye,
Araplı’ya doğru kaçmayı başardı. Salaklar nereye kaçıyorsa, millet zaten o
taraftan bu tarafa kaçıyor…
Bakın
Yunanlar ne kadar ne yapacaklarını şaşırmış vaziyetteler. Aslında bunlar
Eğret’ten 25-30 kamyonluk kol buradaki çatışmaya destek amacıyla gelmişlerdi.
Onlar da halledildi. Yaklaşık birbuçuk iki saat bunlar yaşandı burada. İşin
sonunda Yunanlar toparlandılar, İlbulak kuzeydoğusundan, Belce tarafından ve
Eğret’ten gelen desteklerle toparlandılar, o yüzden bizim iki alay çekilmek
zorunda kaldı.
Fakat
çekilirken geriye baktığımızda, işte bu civardaki çatışmalarda yaklaşık yüz
civarında Yunan öldürüldü, çok sayıda kamyon tahrip edildi, kullanılamaz hale
getirildi, yakıldı. Sanırım 30-40 civarında da esir var. Hatta o esirlerin
arasında bir tane de kadın var. O kadın da, hani Trikopis 25 Ağustos gecesinde
bir balo vermişti, o balo için gelmiş Afyon’a.. Her şeyiyle kaçarken
kadınlarını da yanlarına alıyorlar tabi. Fahrettin Paşa diyecek ki anılarında
“Bu kadın başımıza bela oldu, 28 Ağustos gecesinde Altıntaş imamının evine
misafir verdik, ertesi gün gelen Fevzi Paşa’nın yanına katarak, al bunu da
götür dedik.”
Esirler
alınıyor, epeyi zayiat verdiriliyor. Karargahın planı Eğret’e varıp oradan
Olucak üzerinden Küçükköy’e gitmekti ya, Eğret noktasını iptal ediyor ve
şuradan kestirmeden Olucak’a doğru yöneliyorlar. Sonradan bunlar diğer
birlikleriyle Olucak’ta buluşacaklar.
Bu
arada 2. Tümen Komutanı vazifesini yapmak üzere Gazlıgöl’e doğru hareket etti.
Fakat Belce’nin batısındaki tepelerde büyük bir Yunan birliğiyle karşılaştı.
Bunlar biraz önce Çirçir’de baskın yiyenlere öncülerini destek olarak gönderen
5. Yunan Tümeninin tamamıydı. Bu Tümen de kaçıyorsa oralarda Yunan kalmamış
demektir, o halde tren yolunu tahrip etmeye de hacet yok. Çünkü trenle kuzeye
kaçmasından endişe edilecek Yunan yok, diye mantık yürüttü. İnisiyatifiyle
Kolordu emrinin iptaline hükmetti ve iki alayını döndürerek tekrar buraya
geldi. Burada 20. Alay Komtanına “Siz iki alayla İlbulak sırtlarına doğru
gidin, kaçmakta olan Yunanları kontrol ede ede ilerleyin ve Olucak’a gidin.
Fahrettin Paşa Olucak’ta buluşacağız dediydi, orada buluşuruz. Eğret’teki
alaylar ne yaptılar ben bi onlara bakayım” diyerek kendisi de Eğret’e doğru
yöneldi.
İki Alay Eğret’te Vazıyet Aldı
Gelelim 2. Tümenin bölünen ikinci
grubuna. Hatırlanacağı üzere çalılık içinde Tümen ikiye bölündü, iki alay
Çirçir’e doğru, iki alay da Eğret’e doğru gitmişti. Eğret’e doğru gelen 2. ve
4. Alaylar ile Tümen Bataryasının peşindeyiz.
Bağlar
civarında büyük bir Yunan ordugahı saptanmıştı, bölündükten sonra bu iki alay
Eğret’e yaklaşırken düşman ordugahından uzak durmaya dikkat etti. Bu yüzden
doğrudan Eğret köyüne değil de köyün güneyine doğru yöneldiler. Çünkü köy
merkezi ve kuzeyine yönelseler arada düşman ordugahı vardı bu tarafa
yöneldiler. Bu taraf neresi? İşte burası Sanayi, şurası Söğütaltı, ağaçlık
yerin ucu Buñar, oradan Eğret çayı doğuyor, çayın geçtiği yerler Söğütaltı…
Eğret
çayı o zamanlar ıslah edilmiş bir yatağı olmadığı için, doğal bir yatağa sahip
olduğu için sürekli taşkın. Etrafı da sürekli sulak olduğundan ekilip
biçilmiyor, çayır. Her taraf çayır. Hatırlayacaksınız bu ağaçlar da
gabaklanmıştı, bu yüzden karşı taraf görünebiliyordu. Fakat o anda karşının net
görüldüğü söylenemez. Bölünmüş yeni müfrezenin komutasını 4. Alay Komutanı
yüklenmişti ve birliği buraya o getirmişti. İşte o Komutan raporuna göre buraya
geldiklerinde sabah olmamıştı, hafif karanlıktı ortalık. Ne aydınlık ne
karanlık vardı, hani subh-ı kazip derler ya, yalancı sabah, öyle bir aydınlık
karanlık…
İki
alaylık ordusunu bu tepelere, bayırlara yerleştirdi, kendisi de karşı tarafı
gözlemeye başladı. Karşı taraf dediğimiz, şimdi yerleşim ama o zaman yerleşim
değildi, harmanyeriydi oralar. İşte o harmanyerinde karartı şeklinde Yunan
askerlerinin gezindiğini filan gördüler. Ortalık biraz daha ağarmaya
başlayınca, mesela saat 5 olduğunda, harmanyerinin tepesindeki telsiz
istasyonunu net bir biçimde seçebiliyorlardı.
İşte
bu durumda köye de saldırmak istemiyorlardı. Çünkü köyde ne olduğu belli değil.
Ne kadar Yunan askeri olduğu belli değil, nerelerde konuşlu olduğu belli değil.
Olucaklılar dediler ki “Köyde sadece jandarma var” ama bunlarını sayısı da
bilinmiyor. Ayrıca o jandarma iki gün önce giden 7. Tümenden mi kaldı, yoksa
şurada konaklayan çadırlı ordugaha mı ait, veyahut bu tarafa gelen başka
birliğin askerleri mi… bir şey bilmedikleri için Eğret’e saldırmak
istemiyorlardı.
İkinci
çekinceleri, emirlerden biri olmasına rağmen, şuradaki kalabalık ordugaha da
saldırmak istemiyorlardı. Çünkü bu kadar küçük bir kuvvetle Eğret’e gelineceği
öngörülmemişti. Hesap nasıldı, 2. Tümen bütün olarak gelecek, hemen arkasından
14. Tümen de gelecek, iki tümen en azından 5-6 bin kişilik kuvvetle o saldırıyı
gerçekleştireceklerdi. Dolayısıyla iki alaylık, bin kişilik orduyla saldırmak
var, altı bin kişiyle saldırmak var… Bu yüzden iki alaylık müfrezenin yeni
Komutanı gözü kesmemiş olabilir, bu yüzden saldırmamıştır. İkinci olarak 14. Tümenin
gelmesini beklemiş olabilir. Üçüncü olarak koptukları Tümen Komutanının bir
şekilde gelip kendisini bulacağını beklemiş olabilir. Dördüncü olarak “Ben
bunlara saldırmayayım, diğer emir gereği Gazlıgöl’e gidip demiryolunu tahrip
edeyim” diye düşünmüş de olabilir. Yani her şey olabilir, raporunda bunlar açık
açık yazılmamış. Ne düşündüğü kaydedilmemiş, sadece şu saatte şuraya vardık, şu
saatte şunu yaptık gibi kaba taslak ifadelere yer verilmiş. Ayrıca bu rapor da
hemen o gün tutulmuş değil, belki İzmir’in kurtarılmasından sonra
düzenlenmiştir, onu da bilmiyoruz.
Her
neyse. İki alaylık birliğin komutanı askerlerini bir şekilde şu tepelere
yerleştirdi. Gözlediği şu harmanyerine buralardan saldırmak da istemiyordu.
Belki Gazlıgöl’e ulaşmanın bir yolunu arayacaktı, belki de bilemediğimiz başka
bir sebeple Buñar’dan aşıp Çorbeciguyusu tarafına gitti. Orada birliklerine
bazı operasyonlar yaptıracak…
Veyislerin Bağdan Baskın Denemesi
Şimdi Sanayinin de bulunduğu
Buñarınüstü denilen tepelere alayların büyük bölümünü yerleştirdikten sonra
saat 05 gibi iki üç bölüğüyle buralara
geldi. Burası hep bahsettiğimiz Altıntaş şosesi, yani susa. İki Türk ordusunun
sorumluluk sınırını oluşturan yol. 2. Tümenin ilk kısmı Çiçir’de yine bu yol
üzerinde ve bu dakikalarda Trikopis karargahını basıyordu.
2.
Tümenin diğer koluyla eşzamanlı olarak, saat 05 gibi bölüklerini karşı tepeye
yerleştirdi. Bu tepeler Veyislerin bağlar diye biliniyor, tepelerin bulunduğu
gırañlar tamamiyle bağ idi. Hatta arka tarafta daha büyük bir alana yayılan
geniş bir bağ olarak düşünelim. İşte bu bağların sol ucuna öncü olarak bir
bölüğü, bağın Hacarifinguyu hizasındaki ucuna da 20. Alaydan kopan bölüğü
yerleştirdi. Bir bölük de Kepez istikametini kontrol ediyordu.
Bağların
derin kısmı, arka tarafta daha önce söylediğimiz harmanyeri ile çok yakındır
birbirine. Bağırsan duyulur yani… Harmanyerinde askerler gözlenmişti zaten.
Saat 5 oldu, ortalık ağarmaya başladı. Bu vaziyette bölükler yerleştirildi.
askerlerin çok yorgun olduğunu, en az 48 saattir uyumadıklarını hatırlatalım.
Bu şekilde özellikle sol uca yerleştirilen askerler karşıya ateşe hazır biçimde
uzanmış tetikte bekliyorlar.
Komutan
“Ateş için benim işaretimi bekleyin” diye özellikle belirtmiş. Emir bu... Onlar
da sessiz bir şekilde işareti bekliyorlar.
Elim Varıvedi
Bu arada Eğret’ten çıkan 25-30
kamyonluk bir kolun hızla güneye doğru kaçtığını gördüler. Tam da buralardan,
bu yoldan… Raporda böyle yazıyor, ama siz bu kamyonların nereye niçin gittiğini
biliyorsunuz. Çirçir’de baskın yiyen Trikopis karargahına yardıma gidiyorlar.
Konumuza
dönelim, Bağlara mevzilenen ateşe hazır bölük kamyonların geçişinden sonra,
harmanyerindeki telsiz istasyonunun aceleyle söküldüğünü görüyorlar. Ne
oluyoruz derken, arka taraftan (Mantarlık tarafı) bir tabur kadar Yunan’ın
kendilerine doğru gelmekte olduğunu fark ediyorlar. Bu tabur artık hangi Yunan
birliğinindir, ilerdeki büyük çadırlı ordugahın mı, yoksa kaçmakta olan başka
tümenin bir taburu mudur, mesela geriden 13. Tümen geliyor onlara bağlı bir
tabur mudur?... Derken, yine Eğret’ten çıkıp güneybatıya, İlbulak’a doğru
ilerleyen iki tabur kadar birlik gördüler. Yani tuhaf bir hareketlilik var
ortalıkta…
Tam
o sırada, mevzide sessiz bir şekilde Komutanın işaretini bekleyen askerlerin
birisi yanlışlıkla tetiğe dokunuyor. Paat! Silah sesini duyunca harmanyerindeki
20-30 kadar Yunan piyadesi de ateşe başlıyor. Bunun üzerine Komutan, artık bir
önemi kalmayan ateş emrini vermek zorunda kalıyor ve ortalığa takırtı
diñeliyor. Lakin hücumun baskın özelliği kalmadı. Bir de arkadan gelmekte olan
bir taburluk Yunan gücü de ateşle harbe katıldı. Üstelik top atışları
başlamıştı. Bunun üzerine bölüklere çekilme emri verildi, Buñarıñüstü'nde
mevzilenen alayların asıl gücüyle birleşilecek.
Burada
olayın baskın özelliği kalmamasının sebebi, bir askerin yanlışlıkla silahını
ateşlemesidir. Bu dikkatsizliğin, yanlışlıkla tetiğe dokunmanın en büyük sebebi
uykusuzluktur. O askerin ifadesine göre bu böyle, çünkü “Elim varıvedi” demiş. Kendisi de ne olduğunu anlayamamış garibin.
Büyük bir ihtimalle uyukladı. Uyuklayınca baskın ihtimali kalmadı.
Zaten
Eğret harnanyerine baskın yapılsa ne, yapılmasa ne… Onların asıl işi, tahmin
edileceği gibi, asıl Yunan ordugahının bulunduğu Bağlar mevkiidir, oraya
gidecekler. Nitekim bölüklerini buralardan toplayıp, orada Buñarıñüstü'ne yerleştirdiği iki alayıyla
birleştikten sonra ordugaha saldırıya geçecek, asıl Eğret baskını orada…
Böyle Bir Düşman
Burası Bağlar mevkii. İlbulak dağına
dikine uzanan küçük bir tepecik, tam tepe denilemez bayır diyelim. Eskiden
Gaymaktekkesi’nden Üyükyolu’na kadar uzanan bu tepeler gırañ olduğu için üzüm
bağı dikmişler eskiler, o yüzden bağlar deniliyor. Aslında geniş bir mevkiyi
ifade ediyor Bağlar, ileriden şu anki Kütahya karayolundan başlıyor, bu
bayırların arkasına kadar devam ediyor. Belki Hacıahmedinguyu’ya kadar varmasa
da oraları da içine alan geniş bir mevkiyi ifade ediyor.
Bir
gün önce, 27 Ağustos 1922 günü İlbulak dağından yapılan bir gözlemde Eğret
yakınlarında bir kalabalık ordugah tespit edilmişti. İşte o ordugah bu bölgede
kuruluydu. Eğret işte, yakın buraya; sonuçta yakınlık uzaklık izafidir, burası
da ‘Eğret yakınları’ oluyor.
2.
Tümenin kopan ve arkadan gelen ikinci kısmı, güneydeki Veyislerin Bağlar
mevkiinden yapacağı küçük saldırı başarısız olunca oradaki bölüklerini de
yanına aldı Kumandan, Buñarıñüsdü’nde mevzilenen 4. ve 2. Alaylarıyla birlikte
geldiler buradaki düşmanı basmaya. Fahrettin Paşa’nın birinci emri buydu ya, bu
ordugahı basmak… Maksat ne, onların batıya ve kuzeye kaçmasını engellemek. İşte
baskının asıl amacı da buna uygun, mümkün olduğu kadar imha et, hiç olmazsa
rahatsız et, rahat rahat kaçamasınlar. Diğer ordularla bir araya gelip yeni bir
güç oluşturamasınlar, kendilerini sana karşı savunamasınlar. Asıl amaç bu idi…
Bu
amaca uygun olarak verilen emir doğrultusunda iki alaylık gücüyle Kumandan
baskına geldi. Onlar bilmiyordu, ama burada ordugah kuran Yunan birliği ihtiyat
Kolordusuna bağlı 9. Tümendi. Bu tümen Döğer merkezli bölgede konuşluydu
(Karacahmet, İhsaniye gibi köyler dahil), dünkü bozulmaya bağlı olarak kaçmaya
başlamışlar ve ikindiye doğru gelip buraya çadırlarını kurmuşlardı. 9. Tümen
haricinde, Kolordu Komutanı General Diyenis’in karargahı da bu çadırlı
ordugahta bulunuyordu. O yüzden kalabalıktı. Ne kadar kalabalık olduğunu
sonradan verilen rakamlardan öğreniyoruz; burada o sırada 12 bin Yunan askeri
varmış. Normalde Yunan tümenleri on bin mevcutluydu, bu biraz daha
kalabalıkmış.
Belki
şu da olabilir; kalabalık olmasının sebebi, hatırlarsanız 25 Ağustos’ta
Eğret’teki 7. Tümen güneye nakledilmişti ama çevredeki bazı birliklerini
bırakmıştı, işte onun bıraktığı birlikler bu 9. Tümene katılmış olabilirler. 7.
Tümenin Eğret, Yenice, Cumalı gibi köylerde kalan birlikler de sonuçta aynı
Kolorduya bağlıydı ve Komutanları da buradaydı. Onları da toplamış olabilirler.
Bu yüzden normalden daha kalabalıktı.
Çok
kalabalık olmasından başka 9. Tümenin bir başka özelliği de hiç savaşmamış
olmasıydı. Bakın iki gün önce 26 Ağustos sabahında Büyük taarruz başladı,
savaşan savaştı çarpışan çarpıştı. Asıl savaş İlbulak güneyinde Sinanpaşa
ovasındaydı, bu tarafta İhtiyattaki Yunan tarafında da çarpışmalar vardı;
onlara 5. ve 13. Tümenler az çok katılmışlardı. Yani Yunanlar açısından da her
cephede bütün birlikler az çok çarpışıyordu, bir tek birlik hariç; o da bu 9.
Tümendir. Hiç savaşmadılar, dinçtiler, kalabalıktılar, güçlüydüler, Kolordu
Kumandanları da başlarındaydı. Peki böyle bir orduya kim saldıracak, baskını
kim yapacak?
Yorgun Süvariler
Bu kalabalık, bu nitelikli, bu
güçlü, yıpranmamış 9. Tümene saldıran kim? O da biraz önce Veyislerin Bağ’da
saldırıyı başaramamış iki alaylık bir kuvvet. İki alay… Yani 2. Tümenin 4. ve
2. Alayları… Bataryayı saymıyorum, onun sebebini de anlatacağım… 12 bin kişi
nerede, bin 200 kişi nerede… Bu çılgın
bir saldırıdır hakikaten, ‘Çılgın Türkler’ demişler ya, burada o devreye
giriyor. Bir de Selami Hoca’nın bir tabiri vardı, intihar saldırısı diyor.
Gerçekten Eğret baskını bu anlamda bir intihar saldırısıdır. Yani şu bölgeye
yayılmış 12 bin kişilik hiç savaşmamış, yıpranmamış, yorulmamış bir güce karşı;
bin ikiyüz kişilik belki aç, ama uykusuz olduğu kesin, yorgun olduğu kesin 48
saattir çarpışıyor çünkü, böyle küçük bir süvari kuvvetinin saldırmasına başka
ne denir bilmiyorum yani, gerçekten bir intihar saldırısı…
Nasıl
oluyor, işte geliyorlar Veyislerin bağdan bu tarafa. Daha düşman ordugahı uyanmadı belki de…
Baskın zaten böyle olur, habersiz bir şekilde, ansızın… Öyle bir saldırıyorlar
ki; kurşun atıyorlar, kılıç çekiyorlar, top atışı pek olmuyor, ama düşman
kendine gelene kadar epeyi bir zayiat verdiriyorlar. Müthiş bir karışıklık
çıkarıyorlar. Düşman kendine geliyor, onlar da ateşe başlıyorlar. Ama o ilk
şoku üzerlerinden atamıyorlar…
Şokun
sebebi ne? Beklememek. Böyle bir baskın beklememek… Bu yüzden şok oluyorlar.
Neden beklemiyorlar? Asıl çarpışma İlbulak dağlarının güneyinde ya, kuzeyde bir
şey yok. Daha gerilerde yalandan bir saldırı var. Türklerin bütün hücum gücü
de güneyde. Bu tarafta 2. Türk Ordusunun
saldırısında zaten ilk planda Yunan ihtiyat Kolordusunun 5. ve 13. Tümenleri
var. Yani 9. Tümene gelene kadar ohoo, mümkün değil yetişmeleri. Peki Türklerin
Süvari Kolordusu nerede? Duyduklarına göre süvariler Sinanpaşa ovasını
tutuyormuş… Burada kendilerini çok rahat hissediyorlar, o yüzden böyle bir saldırı
beklemiyorlar. Ama beklenmedik bu baskın karşısında afallıyorlar, kendini
toparlayana kadar epeyce zayiat veriyorlar. Bizde de zayiat vardır mutlaka, ama
kale alınacak kadar değil. Asıl iş düşmanın dağılmasında…
Bu
arada Yenice’de bulunan ordularından yardım geliyor. Yenice’deki bu kuvvetler
hangi Yunan birliğine mensuptu bilmiyorum, 7. Tümenden de kalmış olabilir yahut
9. Tümenin bir alayı oraya gitmiş olabilir. Neticede oradan 9. Tümenin
yardımına koşuyorlar. Zaten baskın yiyenler de ateşe başlamıştı, böylece
bizimkiler çekilmek zorunda kalıyorlar. Şu arka taraftaki Yenice üzerinden,
kuzeydoğu yönünden dolanarak Olucak’a varmak üzere çekilmeye başlıyorlar.
Tam
alaylar çekilmeye başladığı sırada, 2. Tümen Komutanı Zeki Bey geliyor.
Hatırlanacağı üzere O da Çirçir’de yapacağını yaptıktan sonra 20. ve 13.
alayları İlbulak üzerinden Olucak’a sevk ederek kendisi Eğret’e yönelmişti.
İşte maiyetiyle birlikte buraya geldiğinde saat 9.30 idi ve burada baskın yapan
4. ve 2. Alayları Olucak’a çekilmeye başlamıştı. Bunu görünce Zeki Bey de
onlarla birlikte Olucak’a doğru gidecektir. Bu konu üzerinde biraz daha
duracağız.
Yunanlara Göre Eğret Baskını
Eğret baskını, önemi ve sonuca
etkisi bakımından tam anlatılamamış, hatta sadece bizler tarafından değil,
baskını yapan ve baskın yiyen taraflarca da tam anlaşılamamış. Biraz bundan
bahsetmek lazım belki.
Olay
nedir? Bin 200 kişilik iki süvari alayı, 12 bin kişilik Yunan 9. Tümenini ve
Kolordu karargahını basmıştır. Olayın özü bu. Genel olarak Eğret’in batısındaki
Bağlar mevkii ve onu çevreleyen geniş alanda yaşanmıştır. Baskını yapan 2.
Süvari Tümeninden kopmuş 4. ve 2. Alaylardır. Bu alaylar 4. Alay Komutanının
emrinde olarak baskını düzenlemişler.
Çok
fazla zayiat verdirilmemesine, ölü yaralı ve esir alma anlamında çok büyük bir
zafer denilememesine rağmen neticesi itibariyle çok önemli olduğu için bu
baskın üzerinde tarihçiler ve komutanlar fazlaca durmaktadırlar. Neticesi
nedir? Neticesi Yunan ihtiyat kuvvetlerinin hareketini yavaşlatmışlardır.
Kaçışını durdurmuşlardır. Bir anda Olucak’a varacaklarken, akşama doğru ancak
ulaşabilmişlerdir. Ayrıca Trikopis ile Diyenis birleştikten sonra o gece (28
Ağustos) hemen hareket etmelerine mani olunmuştur. Bütün bunların sebebi Eğret
baskınıdır ve işte bu yüzden önemlidir.
Bir
defa baskın, adı üstünde baskın… Muhatabının haberi olmadan yapılan bir iş.
Zaten senin basacağını bilseler, baskını bekleseler hazırlık yaparlar ve bu
baskın olmaktan çıkar. Öncelikle Türk süvarilerini oralarda beklemiyorlardı,
hem Trikopis hem de Diyenis güçleri. Kaçmakta olan Yunanlar İlbulak dağlarının
güneyinde olduğuna göre, onlarla savaşan Suvarilerin de o bölgede olması
gerektiğini düşünüyorlardı. Dolayısıyla buralar kaçmak için güvenliydi. Öyle
düşündükleri için burayı tercih etmişler, o rahatlıkla hareket ediyorlardı.
Onların bu kafa konforunu bozduğu için Eğret baskını önemlidir.
Baskının
iki tarafta da nasıl bir etki bıraktığını, nasıl anlaşılamadığını,
algılanamadığını göstermesi açısından Türk ve Yunan tarafından birer örnek
vereceğim.
Türk
tarafından 4. Alay Komutanının raporu var. Baskına katılan 4. Süvari Alay
Komutanı Yüzbaşı Ali Reşat Bey’in raporu var. Orada baskından bahsederken diyor
ki “Düşmanın iki bölüğünün sağa taşkın olarak yayılması ve ayrıca iki piyade
taburunun Çerkezköy (Yenice)ye yürümesiyle düşmanın bir alaydan fazla kuvvette
bulunduğu anlaşılmıştır.” Bu hareketlerinde düşmanın bir alaydan daha fazla
olduğunu o sırada anlamıştık diyor. Bir alaydan daha çok… Türk birlikleri ile
Yunan birliklerinin durumunu daha önce söylemiştim; genellikle personel sayısı
bakımından Yunan birlikleri Türklerin yaklaşık üç katı büyüklükteydi. Mesela
bir Türk tümeni 3 bin ise, Yunan tümeni 9-10 bin kişiden oluşuyordu. Türklerde
bir alay 5-6 yüz kişiden oluşuyorsa, Yunanlarda 2 bin kişiydi filan… Böyle
olduğunu her iki taraf da biliyor, Türkler daha iyi biliyor. Yunan
kuvvetlerinin daha dolgun, sayıca üstün olduğunu biliyorlardı. Burada Ali Reşat
bey’in algısı şu; bastığımız Yunanlar bir alaydan az olmadığı kesindi. En
azından bizimle aynı kuvvetteydiler… Kiminle savaştığının farkında değil, ne
kadar kuvvetli bir Yunanla savaştığının farkında değil. Karşısında koskoca ve
dinç bir tümenin bulunduğunun farkında değil. Düşünüyor ki, ha o tarafa iki
bölük gitti, bu tarafa bir bölük gitti, şu taraftan da şöyle bir saldırı var,
ha demek ki bunlar bir alaydan az değil… Düşünceye bak…
O
zaman böyle düşünmüş de, baskın sırasında böyle düşünmüş, peki bunun böyle
olmadığını ne zaman anlamış? Olucak’a vardıktan sonra ya da belki Dumlupınar
savaşından sonra buna dediler “Len deli, sen kiminle savaştığını bilmiyorsun.
Onlar koca bir tümen idi, 12 bin kişilerdi. Sen ne diyorsun, nasıl bir zafer
kazandığının, ne kadar önemli bir iş yaptığının farkında bile değilsin sen.”
demişlerdir herhalde…
Türk
tarafından, baskın esnasında düşmanın görüntüsü böyle… Peki düşman tarafından
nasıl görülüyordu Eğret baskını? Biraz da ondan bahsedeyim, buna da bir örnek
vereceğim.
Nikos
Vasilikos 9. Tümen birliklerinden, yani baskın yiyen tümenin erlerinden
biridir. Askerliği boyunca tuttuğu bir günlüğü var. Yaşadıklarını günü gününe
yazmış. Belki o gün yazdı, belki birkaç gün sonra yazdı… Öldükten yıllar sonra
1992’de oğul Vasilikos tarafından yayınlanmış bu hatıralar kitap halinde.
28
Ağustos 1922 gününe dair yazdıklarında diyor ki: “… Karşı tepeyi almış az
sayıdaki ancak çoğunluğu köylülerden
oluşan Türklerin açtığı ateşe maruz kalıyoruz…” Karşı tepe dediği
Gaymaktekkesi’nden Üyükyolu’na doğru uzanan Bağlar mevki bayırı sanırım. Devam
ediyor, “Türkler atlarında ve ayakta ateş ediyorlardı. Bu panik gittikçe
düzenimizi bozdu. Buradan çıkmak için herkes koşuşuyordu. Aynı anda yük
hayvanları ve arabalar yüklerini atıp atlı ve yaya olarak dört nala panikle
kaçıyorlardı. İç burkan ümitsiz bir durum. 300 Türk, 10 bin eri kovaladı. Pek
çok top ve makineli tüfek yüklemeye fırsat bulunamadan Türklerin eline geçti.
Bir çoğu yaralandı, bir o kadarı da hayatını kaybetti…” diye devam ediyor…
Burada
önemli olan şu, Türkleri beklemiyorlar ya, Türk askerini özellikle süvariyi
beklemiyorlardı buralarda. Kendilerince güvenli görüyorlar… Ulan, sabah
Türklerin ateşiyle bi uyanıyorlar böyle çadırlı ordugahta… karşılarında tepeyi
tutmuş insanlar var. Yaklaşık 300 kişi diyor da, onların bin kişi kadar
olduğunu bilmiyor. Bunların Türk süvarisi olabileceğini hafsalası almıyor, bunu
kabul etmiyor, algılayamıyor yani bu gerçeği. Çünkü diyor bunlar İlbulak
güneyindeydi, buralar güvenliydi, buralarda Türk yoktu. Hemen bir anda, birden
burada bitmeleri mümkün değil. Tabi gece yürüyüşünden haberleri yok onların… Bunlar
asker olamaz diyor, olsa olsa şu köyden (Eğret’i gösteriyor) gelen köylülerdir
bunlar. 300 kadar Türk bizi mahvetti. Çoğunluğu bu köylülerden oluşan 300
kişilik grup bizi mahvetti diyor. 300 kişi, 10 bin kişiyi mahvetti…
Rakamları
ben düzelteyim; 300 değil, bin 200; 10 bin değil, 12 bin; köylü değil, süvari…
Bunları algılayamamış… Yunan tarafından bir erin algılayışı böyle. Tabi bu er
olduğu için nerede bulunduklarını bilmiyor, kimlerle savaştığını bilmiyor,
gerçekleri algılayabilecek kapasitede değil; ama o günkü baskınla ilgili bizzat
Fahrettin Altay Paşa’ya Diyenis’in söyledikleri var. Tekrar edelim Diyenis,
baskını yiyen 9. Tümeni de içine alan Kolordunun Komutanıdır ve baskın
sırasında karargahı ve kendisi de oradadır. 31 Ağustos’ta esir edilecek, esir
edildikten sonra Fahrettin Paşa’ya “Senin o süvariler var ya, 28 Ağustos’ta
Eğret’te bizi bastılar, perişan ettiler bizi. Ondan sonra kendimize gelemedik.”
diyor.
Bunlar
Diyenis’in ifadeleri.. Eğret baskının ne kadar mühim olduğunu gösteren üç örnek
sundum. Ek olarak, o günün Küçük Asya Orduları Başkomutan Vekili General
Trikopis’e kulak verelim. Hatıralarında Eğret baskınını ‘Eğret Savaşı’ diye
tanımlamış…
Olucak’ta Buluşalım
2. Tümenin 4. ve 2. Alayları bağlar
mevkiinde meşhur Eğret baskınını yaptıktan sonra Yenice üzerinden Olucak’a
doğru çekilmeye başladılar. Onların arkasından da Yunan tümeni çekilecektir bu
tarafa doğru. Fakat biz 14. Tümene doğru bir dönelim.
Hatırlanacağı
üzere sabah saat 04 gibi Olucak’a gelebilmişti. O sırada 2. Tümenin bölünmüş
birinci kısmı Çirçir, ikinci kısmı da Eğret’e ulaşmak üzereydi. Geç kaldıkları
için Fahrettin Paşa 14. Tümeni Eğret’e göndermedi, yeni emirler için Olucak’ta
beklemesini istedi.
Eğret’teki
ve Çirçir’deki alaylar Diyenis ve Trikopis kuvvetlerine baskın verirken,
Fahrettin Paşa 14. Tümene de Olucak’ın güneyindeki Akkaya ve Kozluca tepelerini
tutma emri verdi. Çünkü güneyden Yunanlar geliyordu, onların burada
durdurulmasını istedi. Tam da 14. Tümenin tuttuğu o mevkilerdeyiz, arkada
görülen tepe Akkaya oluyormuş. 14. Tümen buraları tuttu.
2.
ve 4. Alaylar baskından sonra Olucak’a doğru çekilmişti ya, onların Eğret’ten
çekildiğini görünce buraları bıraktı, ve onlarla beraber Batak ve Beşkarış
taraflarına yöneldiler. Bu Fahrettin Paşa’nın emriydi, çünkü karargahını ve
Kolordusunu o taraflara taşımaya karar vermişti. Bu yüzden 4 ve 2. Alaylarla
birlikte 14. Tümen de o tarafa yöneldi.
14.
Tümenin burayı tutmasının bir sebebi de Çirçir baskınından dönecek 13. ve 20.
Alayların geçişini kolaylaştırmaktı. Hatırlarsanız, 2. Tümen Komutanı Zeki Bey
onların dikkatlice İlbulak sırtlarından Olucak’a ulaşmalarını emrettikten sonra
kendisi Eğret’teki Alaylarına gitmişti. 14. Tümenin tuttuğu bu tepeleri
bırakarak 2 ve 4. Alaylarla birlikte kuzeye çekilmesinin altında bir yanlış
anlama yatıyor. Suphi Bey Olucak’a ulaşan 2 ve 4. Alayların 2. Tümenin tamamı
olduğunu düşündü, çünkü Tümen Komutanı Zeki Bey de oradaydı. 2. Tümen
çekildiğine göre buraları tutmanın bir anlamı kalmadı diyerek mevziyi terk etti
ve emredildiği gibi Beşkarış’a yöneldi. Lakin 14. Tümenin terk ettiği tepeleri
Yunanlar hemen tuttu. Güneyden akın akın Yunanlar geliyordu ya, onlar buraya
yerleştiler.
Diğer
yandan 2. Tümen Komutanı 13 ve 20. Alaylarını sevk ederken son sözü “Olucak’ta
buluşalım” olmuştu. Zira Fahrettin Paşa’nın dün akşamki emri de bu yöndeydi,
Olucak’ta buluşmak… Şimdi Bağlar mevkiinde bir çarpışma var, Çirçir’de bir
çarpışma var, aynı tümenin bu birlikleri birbirinden ve ne olup bittiğinden
habersizler. Bir de 14. tümenin kendilerine yardıma geleceğini düşünüyorlar
Eğret’e, onun da Olucak’ta bulunduğundan haberleri yok. Oysa 14. Tümen
Olucak’ta kaldı, 13 ve 20. Alayların geçişini kolaylaştırmak için buraları
tuttu. Sonra terk etti. Bütün bunlardan 13 ve 20’nin haberi yok… Kolordu
Karargahının Beşkarış’a taşındığını da bilmiyorlar.Ayrıca 14. Tümeni
bilmiyorlardı ama bir şekilde buraların Türklerin elinde olduğunu
düşünüyorlardı, Yunanın yerleştiğinden de haberleri yok.
İlbulak
sırtını takip ederek Olucak’a gelen 13 ve 20. Alaylar bütün bunlardan habersiz
olduğundan Olucak’a normal yoldan, güneydoğudan girmeye çalıştı. Olucak’a
yaklaştıklarında köyün doğusundan gelen top atışlarına maruz kaldılar. Bunlar
Bağlar’da baskın yiyen Yunan Tümeniydi ve Yenice güneyi, Olucak doğusuna kadar
gelmişlerdi. Bizim alaylar bu ateşten kurtulmak için mecburen Olucak’ın daha
güney, güneybatısına yöneldiler. İşte yöneldikleri o yer, burasıdır.
200 Süvari Dörtnala Cennete Kanatlandı
Geldiler buraya. Olucak’a
giremeyeceklerini anlayınca mecburen güneyden dolaşalım dediler… Bu taraftan
geldiler… Bakın burada hala Türklerin olduğunu zannediyorlar, en azından Yunan
yoktur diye düşünüyorlar. Bu yüzden rahat bir şekilde geliyorlar…
Şuraya
bir indiler ki, şu dereye… İşte kıyamet o zaman koptu. Çünkü batıdaki karşı
tepeler ve kuzeydeki arka tepeler tamamen pusu kurmuş düşmanla doluydu.
Özellikle karşı tepelerde makinalı tüfek, top… ellerinde ne kadar silah varsa
hepsiyle ateşe başladılar. Hiç beklemedikleri bu ateş karşısında bizim iki
süvari alayı… kılıçları çektiler de… ne olacak kılıçla… Her taraftan cehennem
gibi mermi yağıyor… Özellikle 13. Alay hücuma kalkmayı düşündüler, yararak
şuradan geçmeyi düşündüler o da mümkün olmadı. O kadar top atışı, makineli
tüfek atışına, yaylım ateşine karşı nasıl kurtulacaksın… O hücumdan da
vazgeçtiler… En sonunda şu taraftan biraz daha güneye, güneydeki girişe dönerek
çapraz ateşten kurtuldular ve daha gerilerdeki Türk birliklerine kavuştular. Bir
kısmı da biraz daha batıya doğru aşıp oradan dolaşarak buradan kurtuldular.
Fakat
burada çok büyük kayıplar verdiler. İki yüz civarında şehit var. Hani Anıtkaya
şehitliğinin bağrındaki adları yazılı şehitlerimiz var ya, başta Galip Binbaşı
olmak üzere, 13. Alay Komutanı idi Binbaşı Galip, o da şehitler arasındaydı.
İkiyüz civarında şehidimiz var bu derede… Bunların isimleri bilinmiyor,
isimleri bilinenler 15-20 kadar filan… Kayıplara şu kadar kılıç, şu kadar
tüfek, şu kadar at, bu kadar hayvan diye bütün kayıpların dökümünü vermişler;
ama bunlar kayıp sayılmaz, asıl kayıp 200 şehittir…
Net
rakam olarak 195, yanlış hatırlamıyorsam, bu kadar şehit gösteriliyor. Fakat
gerçek rakamın 200 üzerinde olduğuna dair bir kanaat oluşmuş. Bu derede 200’den
fazla şehidimiz var.
Bundan
sonra 13 ve 20. alaydan kendini kurtarabilenler, şu arkadan dolaşarak yine Beşkarış,
Batak istikametine varacaklar, orada bitkin durumdaki bu 2. Tümene dört
alayıyla birlikte Fahrettin Paşa “Siz bugün biraz dinlenin” diyecektir. Hangi
gün? 28 Ağustos 1922 günü akşama kadar istirahat edin diyecektir. Ne kadar,
işte bu da 5-6 saat eder.
Şu
arkadaki Akkaya tepesi aslında pusudaki düşmanın karargahıymış. Bir gün sonra
29 Ağustos günü etraftaki köylüler, çoğunluğu Olucaklıdır tabi, toplanmışlar.
Şehitlerin naaşlarını o tepeye taşımışlar ve oraya defnetmişler. 28 Ağustos
1922 gününün 2. Tümenin gerçek şehitliği orasıdır. Anıtkaya’ya dikilen,
Fahrettin Paşa’nın 1924’te diktirdiği sembolik bir şehitliktir. Gerçek
kabirleri burada… Tabi daha önce anlattığım Çirçir’den Bağlar’a kadar o mevkide
daha çok çarpışmalar var, mutlaka oralarda da şehitler var. Oralardaki
şehitlikleri, defnedildikleri kabirleri de göstereceğim.
Olucaklılar
bir vefa örneği olarak geçtiğimiz yıl o tepeyi şehitlik olarak düzenlemişler.
Basit, sade ve güzel bir şehitlik olmuş. Ben aslında o şehitliği de
gösterecektim, hatta çekimi orada yapmayı planlamıştım; ama bugün hava çok
rüzgarlı olduğu için gürültüden çekim yapmak kolay olmaz diye bu dereye indik.
28
ağustos 1922’de 2. Süvari Tümeninin final çarpışması burada oluyor ve iki yüzden
fazla şehidimiz burada kendilerini feda ederek cennete koşuyorlar. Allah
hepsine gani gani rahmet etsin, kabirleri nur olsun. Buraların bize vatan
olmasını sağladılar…
Isınmak İçin Köy Yakmak: Olucak Yangını
Olucak’a gelmişken meşhur Olucak
yangınını da anlatayım, ondan sonra gidelim dedik. Olucak köyünün eski
sokakları buralar. Ucu görünen minarenin denginde Eğret, şu taraf İlbulak
dağının uzantısı, Yenice şu istikamette…
Eğret
ile Yenice arasında baskın verilen 9. Tümenle Diyenis’in karargahı yavaş yavaş
bizim 2 ve 4. Alayların arkasından Olucak’a doğru ilerlemişti. Az değil, 12 bin
kişilik bir kuvvetten bahsediyoruz. Bunların buraya gelmesi de uzun sürdü. Öğle
saatlerinde Olucak’a yaklaştılar, bu arada bizim Süvari Kolordusunun karargahı
ve kuvvetleri de Olucak’ı boşaltıp Beşkarış’a doğru çekilmeye başlamışlardı.
Diyenis kuvvetleri de akşama doğru ancak Olucak’a girebildiler. Dediğim gibi 12
bin kişilik Yunan bu, onların tamamının küçücük köye girmesi mümkün olmaz
zaten. Çoğu harmanyerlerini filan tuttular, ileride harmanyerleri var. Bulabildikleri
alanlara geçtiler yani…
Bu
arada daha güneyden, yani İlbulak dağları üzerinden kaçmakta olan Trikopis
kuvvetleri vardı, onlar da bu taraftan geldiler. Bizzat Trikopis ile Diyenis’in
Olucak’ta buluşup buluşmadıklarını bilmiyoruz; ancak ikisinin karargahı da
köyde bulunduğu kesindir. Ayrıca ikisinin kuvvetleri, ki birkaç tümendi bunlar,
köy civarında toplanmışlardı. Geceyi bu bölgede geçirecekler.
Fakat
geceyi nasıl geçirecekler? Gavur gavurluğunu yapacak yani sonuçta… Büyük ve
dehşetli bir yangın var. Olucak yangını şu, o gece köyün tamamını yakıyorlar.
Kayıtlara öyle geçmiş ve bizim duyduklarımız da bu yönde… Mübalağa olabilir,
ama böyle… Bütün köy yakılır mı? Yakıyorlar işte…
Bunu
daha iyi anlamak için, daha önceden Eğret baskını sırasında günlük tutan bir
Yunan askerinden bahsetmiştim, Er Nikos Vasilikos… Günlüğüne Olucak yangınını
da yazmış, not etmiş. Tabi Eğret’i Olucak’ı nereden bilsin, köy diyor geçiyor.
Bakın o bahis nasıl geçiyor günlüğünde, çok ilginçtir. Diyor ki “Gece yarısında
köye vardık.” 12 bin kişilik bir kuvvetin bir kısmı akşam üzeri giriyorsa, bir
kısmı da gece yarısı girmiş olabilir… “Hava çok soğuktu.“ Havanın ne kadar
soğuk olduğunu siz iyi bilirsiniz, bu bölgede Ağustosun ortasında geceleri kış
gelir. Yani gündüz gece sıcaklık farkının belki en yükseğe çıktığı günlerdir bu
günler. Ağustosun sonu, 28-29 Ağustosta geceleri kıştır resmen… Vasilikos da
öyle diyor; “Çok üşüdük.” Açlık var, susuzluk var, bitkinlik var, Türkler bir
taraftan kovalıyor, bu halde gece yarısı köye girdik… Günlüğe devam; “O kadar
üşüyorduk ki, birbirimize sokuluyorduk.” Isınmak için birbirlerine
sokuluyorlar… Buraya kadar gayet insani şeyler söylüyor değil mi? Ama devam
ediyor; “Sonra ısınmak için köyü ateşe verdik.” Espri değil bu bakın, adam
resmen ısınmak için Olucak’ı yaktıklarını söylüyor.
Ben
bu olayı anlatan yazının başlığına “Isınmak İçin Köy Yakmak” ifadesini
atmıştım. Bu söz Vasilikos’un itirafıdır… Isınmak için köyü yakmak, şu mantığa
bakar mısınız… Gerçi mantık aramak da boşuna, bunların hayvandan da aşağı
olduğunu daha önce anlatmıştım zaten… Kısacası Olucak’ı cayır cayır yakıyorlar.
Çoğu yerde insanlarıyla birlikte… Hatta özellikle camiyi yaktıklarını da
söylerler. 28 Ağustos 1922 gecesinde de de böyle bir şeneat işleniyor…
Hadi
bunları erler yaptı diyeceksiniz, e Komutanları da başlarında… Diyenis
başlarında, General bu. Trikopis de başlarında, Küçük Asya Ordusunun
Başkumandan Vekili… Yunanın bir ve iki numaraları Kumandanları da buradaydı o
sırada. Onların gözü önünde yapıyorlar her şeyi. Herkes karakterinin gereğini
yapar dedik ya, Gavur da gavurluğunu yapacak. Böyle bir iş yapıyorlar, halt
işliyorlar ve bütün köyü yakıyorlar…
Araplı-Buñar Arası
Afyonkarahisar-Altıntaş şosesi, yani
susa… Tekrar hatırlatalım, burası 27 Ağustos 1922 günü Cephe Komutanlığı
tarafından 1. ve 2. Ordunun sorumluluk sınırı olarak emredilmişti. Yine
hatırlanacağı üzere ertesi gün 28 Ağustos sabahı 2. Süvari Tümeninin iki alayı
tarafından Çirçir’de, yine bu yol üzerinde Trikopis karargahı ve bağlı
birliklerine bir baskın verilmişti. Daha sonra ya da aynı vakitlerde, aynı
tümenin diğer iki alayınca şu Bağların olduğu yerden Eğret’teki Yunan
askerlerine saldırı yapılmak istenmiş, bunda başarılı olunmayınca operasyondan
vazgeçilmişti. Ondan sonra o birlikler Bağlar’ın olduğu yerde büyük bir Yunan
tümenine baskın düzenlemiş ve onları dağıtmışlardı, oyalamışlardı, büyük
zararlar verdirmişlerdi.
İşte
bu yolun üzerinde özellikle 28 Ağustos 1922 günü çok olaylar yaşandığını söylemiştik.
Biraz onlardan bahsedeyim.
2.
Tümene mensup ikişer alayın iki farklı yerde gerçekleştirdikleri baskınlardan
sonra, ki bu baskınlar 3-4 saat kadar sürmüştü, saat 9.30 gibi Bağlar’daki o
meşhur Eğret baskınından sonra alayların işleri bitmişti. 4 ve 2. Alaylar
Olucak’a doğru çekilmiş, daha önceden de 13 ve 20. Alaylar İlbulak sırtlarından
Olucak’a doğru çekilmeye başlamışlardı. Çirçir’de baskın yiyen Trikopis
karargahı ve bağlı birlikleri de Eğret’e uğramaktan vazgeçip kestirimden
Olucak’a yönelmişti.
Bu olaylar yaşanırken Uçak Keşif Raporları
gelmeye başladı. Bu raporların ilki saat 8.30’a aitti. Buna göre Araplı
boğazından çıkan büyük bir Yunan askeri gücünün, motorlu araçlar da var piyade
de var yürüyüş kolunda, bu kolun öncüleri Eğret’in bir km kadar güneyine
uzandığını, son ucunun da Araplı’da olduğunu rapor ettiler. Saat 8.30, bu
vakitte 2. Tümenin baskınlarından Çirçir’deki bitmişti, Bağlar’dakinin de son
anlarıydı. Tekrar edelim, tam bu zamana ait Uçak Keşif Raporuna göre büyük bir
Yunan yürüyüş kolunun kuzeye doğru çekilmekte olduğu, bu susa üzerinden
çekilmenin gerçekleştiği, çekilme dediği kaçıştır, kaçmakta olan düşmanın
önünün Eğret’in bir km kadar güneyinde, ki bu Buñar hizasıdır ve burası da o
bahsedilen noktadır, Yunan’ın ardı da hala Araplı’da bulunduğu rapor edilmiş.
Yunanın öyle bir kaçışı var ki, öyle kalabalık
kaçıyorlar ki, bir ucu burada diğer ucu Araplı’da… Araplı buradan ne kadar
uzak? 10 km… 10 km uzunluğundaki bir yürüyüş/kaçış kolundan bahsediyoruz. Demek
ki bir tümenden fazlası var bu kaçış yolunda. O gün hem İlbulak sırtlarından
batıya bir kaçış vardı, hem de bu yoldan kuzeye doğru kaçış vardı. Yine
hatırlanacağı üzere sabah saat 06 gibi, güneş doğduktan hemen sonra 25-30 tane
kamyon kolu yine bu yoldan geçerek güneye doğru kaçmışlardı. Çirçir’deki
baskına yardım edeceklerdi, kurtulabilenler Araplı’ya doğru kaçtı gitti. Hem
güneye, hem kuzeye, hem de batıya doğru kaçış var. Yunan ne yaptığını bilmiyor
yani, böyle bir kaçış…
Bir tümenden fazla bir kuvvet bu yoldan kuzeye
gidiyor. Sabah 8.30 raporuna göre önü burada, ardı Araplı’da… Yaklaşık üç saat
sonra, 11.30’daki rapora göre bunların yürüyüşü devam ediyor ön ucu Süleymanlı
boğazında (Osmanköy yakınları), bir ucu da Eğret’te… Aynı yol, aynı 10 km’lik
yürüyüş boyu ve kaçış bu şekilde devam ediyor. Kuzeye doğru bu kaçış kolu
öğleye yakın Eğret’ten tamamen çıkmış oluyor.
İşte bu raporları aldıktan sonra Cephe
Komutanlığı 1. ve 2. Türk Orduları arasındaki sorumluluk sınırını güncelledi.
Hani bir gün önce verilen tebliğde sınır bu susa yolu olarak emredilmişti ya,
işte bu sınır kaldırıldı. Artık yeni sınır doğu-batı ekseninde uzanan İlbulak
dağlarıdır. İlbulak güneyi 1. Ordunun, kuzeyi 2. Ordunun sorumluluğundadır.
Her Yöne Kaçış
Yine Kütahya, Altıntaş şosesi üzerinde, Üyük’teyiz. 11.30’daki Uçak
Keşif raporuna göre kuzeye doğru kaçmakta olan Yunan kolunun öncüleri
Osmanköy’de, artçıları da Eğret’te bulunuyordu. Herhalde buralarda filanmıştır
arka ucu…
Kısacası kuzeye doğru kaçmakta olan Yunan
birlikleri, ihtimal Trikopis tümenlerinden birisiydi, hangisi olduğunu
çıkaramayacağım şimdi, öğle üzeri o koldan Eğret’te kimse kalmamıştı.
Çekilmişlerdi gidecekleri yere… Nereye gidiyorlardı peki? Osmanköy’ün
ilerisinden bir çarkla Olucak istikametine yönelecekler, çünkü kuzeye
kaçışlarının imkanı yok artık. Kaçabilirlerse batıya kaçacaklar.
Yine saat 11.30 Uçak Keşif Raporuna göre Eğret’e doğru iki koldan
gelmekte olan bir Yunan gücü daha vardı. Gazlıgöl tarafından geliyor ve iki
koldan Eğret’e yaklaşıyordu. Tahminen Ablak- Gazlıgöl bölgesinde bulunan ihtiyattaki
13. Yunan Tümeni olduğu belirtmiş raporda. Eğret’e doğru iki koldan geliyor.
Hatırlanacağı üzere bunlar 7. Tümenden önce Eğret’te iki ay kadar kalan
birliktir.
28 Ağustos 1922 günü, saat 11.30’da Eğret’e bir
Tümen daha yaklaşıyordu. Belki öğle üzeri öncüleri girmişti köye. İki koldan
denildiğine göre 13. Tümen, Aşağı ve Yukarı Dandır yollarından geliyordu, o
halde Eğret’e Söğütcük ve Mantarlık’tan gireceklerdir.
Her iki Uçak Keşif Raporunda da belirtilmiş bir
husus var. Bunlar sadece keşif yapmakla kalmamışlar, hem susadan kuzeye kaçan
Yunanlara hem de iki koldan Eğret’e yaklaşmakta olan Yunanlara elden geldiği
kadar bomba atmışlar. Oysa bu keşif uçağı, yani küçük pırpır… Öyle olmasına
rağmen, demek ki bunlara taşıyabileceği kadar bomba yüklemişler. Özellikle
ikinci keşfinde, saat 11.30’daki uçuşunda 200 kilo bomba attığından söz ediyor.
Hem bu susa üzerindeki düşmana hem de Dandır’dan yaklaşanlara 200 kilo bomba
attığını söylüyor pilot. Atılan bombaların her birinin, yürüyüş kolunun tam
merkezine isabet ettiği ve Yunanlara büyük zararlar verdiğini raporda
belirtmişler.
28 Ağustos 1922 günü öğle üzeri Eğret’teki durum
budur. Sabah baskın düzenlenen 9. Tümen bizim alayların ardından Olucak’a
yöneldi, kaçmaya başladı yani… Çirçir’de baskın yiyen Trikopis Karargahı da
Olucak’a yönelmişti. O baskın sırasında Belce tarafından yardım gönderen 5.
Yunan Tümeni vardı, onların tamamı da İlbulak’a doğru kaçıştalar. Şu susadan
kuzeye doğru kaçmakta olan en az bir tümen var. Eğret’e yaklaşan 13. Tümeni
unutmayalım. İlbulak tepesinden ve güneyinden kaçan Trikopis tümenleri var…
Yani sizin anlayacağınız 1922 yılının 28 Ağustos günü bu Eğret ovası Yunan için
tam bir can pazarına dönüştü. Canlarını kurtarmak için sağa sola
kaçışıyorlardı. Başka tanımlaması olamaz bunun…
Yine bir rapora göre Karacahmet’ten doğru,
Susuzosmaniye ve Cumalı üzerinden Eğret’e doğru birkaç alayın yaklaşmakta
olduğunu Fahrettin Paşa söylüyor. Onlar Gazlıgöl’den gelmekte olan 13. Tümenin
bazı birlikleri olabilir. Tabi tahmin bu… Yani bu tarafa doğru Eğret üzerinden
kaçış müthiş bir şekilde devam ediyor.
Bu arada tekrar bizim 2. Süvari Tümenine
dönmemiz gerekecek, anlatacağım…
Ermeni-Rum Çeteler Cumalı’da Püskürtüldü
2.
Tümeni hatırlayacaksınız, Eğret’teki iki baskını verdikten sonra Olucak’a doğru
çekilmişti. 2 ve 4. Alaylar kuzeyden çekilmişti, fakat öğleye doğru 13 ve 20.
Alayların başına bir felaket gelmişti. Orada Yunan’ın pususuna düşmüşler,
canlarını kurtarabilenler kuzeybatısından dolanarak Olucak kuzeyinde Batak,
Efted, Beşkarış taraflarında Kolorduyla toplanmışlardı. Fakat Akkaya’da 200’den
fazla şehide mal olmuştu o pusu.
Beşkarış taraflarına vardıktan sonra Fahrettin
Paşa bu bitkin, yorgun, uykusuz, halsiz ve perişan durumdaki 2. Tümene izin
verdi, istirahat izni verdi yani. Özellikle 2. Tümenin 48 saattir uykusuz
olduğunu sürekli vurgulamıştık. İşte bunu da göz önüne alarak biraz
toparlansın, güç kuvvet toplasın diye istirahat verildi.
Fakat hatırlayacaksınız, 14. tümen onlar kadar,
2. Tümen kadar yıpranmamıştı. O da oralarda çarpışmış, verilen emirleri yerine
getirmiş, Yunan’a büyük kayıplar verdirmişti; ama 2. Tümen kadar yorulmamıştı.
Bu yüzden Suphi Bey kumandasındaki 14. Tümene Beşkarış taraflarını, daha
doğrusu Altıntaş tarafı yahut Eğret’in kuzeyi diyelim, bu bölgeyi kontrol etme
görevi verildi. 14. Tümen hakikaten sağa sola akınlar yaptı, nerede düşman var
nerede yok onları belirledi, bu susadan kuzeye kaçan kalabalık yürüyüş kolu
vardı ya, onları sıkıştırdı, koyun sürer gibi Olucak’a doğru yönlendirdi, daha
kuzeye kaçmasını engelledi. Yani 14. tümen o taraflara nizamat vermeye başladı,
28 Ağustosun öğleden sonrasında…
İşte o sırada veya belki ikindi üzeri ilginç bir
olay yaşanıyor. Şu susanın üzerinde 5 km kadar ileride Cumalı köyü var.
Cumalı’da 300 kadar atlı eşkıya beliriyor. Bunlar yerli Rum ve Ermenilerden
oluşan bir çetedir. 300 kadar atlı toplanmış, güya Olucak’a doğru hücuma
geçecekler, harekete başlamışlar yani. Artık Yunanlara yardıma mı gidiyorlar,
maksatları neyse… Önceden bahsetmiştim, bu çeteler işgal günlerinde Yunan’a
yardakçılık yaptılar, yataklık yaptılar, işbirliği yaptılar onunla, belki
Yunan’dan daha fazla zulmettiler Türklere, yerlilere, köylülere… Bizim köylüler
de var bunların içinde, çetelerin öldürdüğü köylüleri anlatmıştım. İşte
Yunan’ın bozulması onların bozulması demekti, durumun kendi aleyhlerine
gittiğini görünce, akılları sıra Yunanlara yardım etmek için Olucak’a doğru
atlarını sürmek üzereyken… İşte o 14. Tümen bunlara bir gözüküyor, darmaduman
oluyorlar… Ermeni ve Rumlardan müteşekkil 300 kişilik bir çete… Hepsini dağıtıyorlar,
Cumalı’dan gerisingeriye dönüp nereye gidiyorsa gidiyorlar artık, buraları terk
ediyorlar… Özellikle Olucak tarafındaki Yunanlarla birleşmeleri önleniyor,
nereye gidiyorlarsa defolup gidiyorlar…
Bataryanın Faydasını Göremedik
2. Süvari Tümenine dair unuttuğumuz bir husus
var, Tümen Bataryası… Tümenin bölünüşünü anlatırken, yürüyüş kolunun en
arkasında bir Batarya bulunduğunu belirtmiştik. Geride kalan 4 ve 2. Alayların
en gerisinde yer alıyordu. Tümenin bölünen iki grubunun yaptıklarını, baskınlarını
anlattık, ama Batarya’dan söz etmedik. Sonuçta o da Tümene ve bölünmenin ikinci
grubuna dahildi, Eğret yakınlarına gelen 4 ve 2. Alaylar müfrezesinin
içindeydi, dolayısıyla hem güneydeki Bağlar’da hem de batıdaki Bağlar’da
yapılan operasyonlara katılmıştı, ondan da bahsetmek gerek.
Bataryadan şimdiye kadarki çarpışmalarda söz
etmememizin bir sebebi var. 4. Alayın komutanı aynı zamanda müfrezenin de
komutanı olmuştu ya, o verdiği raporda aynen şöyle diyor: “Biz Bataryanın bir
hayrını görmedik. Başlangıçta bir iki atış yaptı, ondan sonra bize bir faydası
olmadı.”
Bu ifadelerde biraz Bataryaya suçlama var gibi…
Durumu anlayabilmek için önce bataryanın ne olduğunu basitçe açıklayalım. 2.
Tümenin topçu birliğidir. Topçuların birliklerine bu isim verilirmiş. Mesela
piyadede bölük kavramının karşılığı topçularda batarya olurmuş. Ayrıca birkaç
parçanın birleşerek yeni bir güç oluşturmasına da batarya denirmiş. Batarya
kelimesinin her iki anlamına uygun bir askeri terim bu. Mesela birkaç top
birleştirilerek güçlü bir batarya oluşturuluyor, diğer yandan zaten bu bir
topçu birliğidir.
2. Tümenin topçu birliği, yani Bataryası sabah
saatlerinde 2 ve 4. alaylarla birlikte, onların peşinde olduğu halde Eğret
yakınlarına geldi. Alaylar Buñarınüsdü’ne konuşlandığı sıralarda Batarya da
oralardaydı. 4. Alay Komutanının “Batarya pek işimize yaramadı” gibi suçlama
kokan ifadelerine karşılık Batarya Komutanına da kulak verirsek olayı daha iyi
anlayabiliriz.
Batarya Komutanı raporunda meramını şu minvalde
anlatıyor: Eğret’e yaklaştık, orada çamurlu bir alan vardı. (Eğret çayının
oluşturduğu Söğütaltı’ndaki çayırlık alanı kastediyor.) Orada çamura saplandık,
topları kurtarmak zor oldu. Zor bela kurtardıktan sonra tam işimize bakacağız
derken Yunan’ın top atışına maruz kaldık. Gürültüden ürken hayvanlar kaçıştı.
(52 hayvanı vardı bataryanın, bundan 26 topu bulunduğunu çıkarabiliriz.) Karışıklık
oluştu, ama topları götürebilmek için onlara ihtiyacımız vardı, 48’ini
yakaladık. Topları söküp hayvanlara yüklemeye karar verdik, fakat bu da mümkün
olmadı. Kamalarını söktüğümüz topları orada öylece bırakıp 2 ve 4. Alayla
birlikte Olucak’a doğru çekildik. (Büyük ihtimal, Sanayinin sağ tarafında
Buñarınüsdü denilen yerlerde kaldı bu toplar.)
Batarya Komutanı raporunda bunları anlatmış. Son
paragrafta da diyor ki: “O toplara ancak ertesi günü (29 Ağustos) Eğret
kurtarıldıktan sonra gittik. Baktık, bıraktığımız yerde duruyorlar. Ancak
düşman bunları ele geçirmiş, yeniden kurmuş, kamaları olmadığını anlayınca bir
kaçının namlusunu tahrip etmişler. Aldık Olucak’a doğru çekip götürdük.”
2. Tümen Bataryasının durumu budur.
Garadeli’nin Top Atışı
Gaymaktekkesi’ndeyiz. Önceden söylediğimiz gibi
bu tepe Gabarçukuru, Bağlar, daha ötede Üyükyolu’nu içine alan bayırın en
güneyi diyelim. Kaymak Baba’nın türbesi olarak kabul edilir burası, bu yüzden
köylü buraya Gaymaktekkesi demiş, bu bölgeye de Gaymaktekkesi mevkii deniliyor.
Buraya gelmemizin sebebi… Arkada gördüğünüz
dağlar İlbulak dağları, Olucak’a kadar varıyor, onu da geçiyor hatta. Videolar
serisinin başında söylemiştim, Beşkarış’a kadar uzanıyor. 1922 yılının 28
Ağustosuna dair köyde anlatılan, benim birkaç kişiden duyduğum bir olayı
nakledeceğim.
Olayı yaşayan kişi Garadeli tabir edilen
Alemdaroğlu Ahmet Kızılyel’dir. Bu zat Yarımçakmak’ın babası, Yıkımcı Osman’ın
dedesi, Erol Kızılyel’in dedesidir. Garadeli 1893 doğumlu, o sırada 29 yaşında
ve redif askerlik sistemine göre askerliği henüz bitmemiştir. Aslında kendisi
1. Dünya savaşı gazisidir, cihan harbine de katılmış yani…
Garadeli 1936 yılında vefat etti. Peki biraz
sonra anlatacağım olay bize kadar nasıl ulaştı? Olayın kaynağı, birkaç kişiden
işittim demiştim ya, onların hepsi de varıp kaynak olarak Güdükmehmet’i, Derviş
Mehmet Işılak’ı gösteriyorlar. Güdükmehmet de 1886 doğumludur, Garadeli’den 6-7 yaş daha büyüktü. O da uzun süren
askerliğinin cihan harbine denk gelen bölümünü çeşitli cephelerde geçirmiş bir
gazidir. Fakat daha kıdemli olduğu için onun askerliği 1. Dünya savaşıyla
1918’de bitmiş. Daha küçük olan Garadeli hala asker, tıpkı daha önce anlattığım
Müdüroğluların Halil Çavuş gibi. Halil Çavuş da 1894 doğumluydu, akran
sayılırlar yani ve onun da askerliği bitmemişti. Hatırlayacaksınız işgalin son
günlerinde Yunanların nasıl işkenceyle şehit ettiklerini… Garadeli olayı
Güdükmehmet’e anlatmış. Belki oturup arkadaş olarak dertleşiyorlardı, he ya
diyorlardı, yarenlik ediyorlardı, eski günleri anıyorlardı vs. O günlerin
birisinde Güdükmehmet’e anlatmış:
“Birliğimle birlikte İlbulak’a gelmiştik.
Topçuydum. Komutanım dedi ki; Ahmet bak bakalım, menziline göre en son nereyi
vurabilirisin? Ben de ölçtüm biçtim, hesapladım ve; Komutanım Gaymatekkesi’ni
vurabilirim, dedim. “
Gaymaktekkesi burası. Burada da düşman var. Bu
düşman çok kalabalık, dediğim gibi tümenler on bin kişilik… Buradan başlıyor,
Gabarçukuru, Bağlar, Üyükyolu, arkada Hacamedinguyu, belki Çerkezgırı’na kadar
yayılabiliyor. İşte bu düşmanın Gaymaktekkesi’ndeki ucunu vurabileceğini
söylemiş Garadeli. “Tamam o zaman, ateşle” demiş komutan. İlbulak’tan buraya
nişan almış ve buradaki düşmanı vurmuş.
Benim olayı işittiğim kişiler, Garadeli’nin o
atışıyla düşmanın bozulup kaçmaya başladığını söylediler. Yani düşmanın
bozulmasına ve kaçmasına bir bakıma o isabetli atışın sebep olduğunu
yorumluyorlar. En azından hikaye böyle anlatılıyor. Olayı yaşayan, kaynaklık
eden ve nakleden mübarek insanlar elbette yalan söyleyecek değiller. Gerçekten
Garadeli öyle bir top atışı yapmış olabilir. Düşman o atışla gitmiş olabilir
veya dağılmış olabilir, önemli bir atıştır.
Fakat şurada bir yanlışlık var, bu olay daha önce
anlattığım yine buralarda aynı gün yapılan Eğret baskını ile
ilişkilendiriliyor. Birkaç saat önce bu bölgede aralarında Kolordu Komutanı
Diyenis’in de bulunduğu 9. Tümene Garadeli İlbulak’tan top atışı yaptı, o atıştan
sonra tümen dağılarak Olucak’a doğru kaçmaya başladı, biçiminde yorumlanıyor,
ya da böyle düşünülüyor. Bu doğru olamaz.
Bence Garadeli’nin buralarda vurduğu düşman 9.
Tümen değil, 13. Tümen idi. 13. Tümeni hatırlayalım, saat 11.30 Uçak Keşif
Raporunda Gazlıgöl’den Eğret’e iki koldan ilerleyen yürüyüş kolu bildirilmişti.
İşte bunlar onlardır.
Neden böyle düşünüyorum, açıklayayım. 28 Ağustos
Eğret baskını ile bozulan 9. Tümen tamam buralara kadar yayılmıştı ve saat
9.30’da baskın bitmişti. Bizim 2 ve 4. Alaylar Olucak’a çekilirken arkalarından
bu 9. Tümen de o tarafa yönelmişti, buralarda duramayacaktır artık. Yani 9.
Tümen buralardayken İlbulak dağlarında Türk gücü yoktu. Vardı, ama İlbulak
güneyindeki vadideydi ancak. O sırada İlbulak tepeleri ve buraya bakan tarafı
Yunan kaynıyordu. Kısaca öğleye kadar İlbulak’ta buralara top atacak Türk
kuvveti yoktu.
İlbulak’a Türkler ne zaman geldi? Ancak öğleden
sonra Resulbaba sırtından girerek batıya doğru ilerlemeye başladılar. Yani
buradaki düşmanı vurmak için Garadeli’nin pozisyon alması ancak öğleden sonra
olabilir. O saatlerde de burada 9. Tümen kalmamıştı… Ama onun boşalttığı yeri,
öğle saatlerinde Söğütcük ve Mantarlık’tan Eğret’e giren 13. Tümen bir iki saat
içinde doldurmuştu. Garadeli buralara yayılan 13. Tümenin Gaymaktekkesi
civarındaki ucunu vurdu. Yalnız tümen bu atışla filan çekilmedi, buraları terk
etmedi, hatta o geceyi burada geçirdi, bu bölgede yani… Tabi Garadeli’nin
atışıyla biraz menzil dışına çekilmiş olabilir…
Uzundere’deki Ordugah
Garadeli’nin İlbulak’tan yaptığı top atışına
benzer bir olay daha anlatmışlardı. Sağırların Ali Osman Hoca ile ilgiliydi.
Gece oluyor bu hadise… Gece karanlığında İlbulak’ın Resulbaba’nın oralarda bir
tepe, adını unuttum şimdi söylemişlerdi, o tepeye çıkmış Türk birlikleri…
Oradan araziyi gözlüyorlar. Uzundere’de kalabalık bir ışık topluluğu görmüş
Komutan ve orayı köy olarak düşünmüş. Ali Osman Hoca da düzeltmiş bu durumu
“Komutanım orası köy değil, ben buralıyım Eğretliyim, oralarda köy yok, orası
olsa olsa düşman ordugahıdır” diyor ve ona göre planlamalarını değiştiriyorlar.
Bu anlatımda Türk birlikleri Resulbaba
tepelerinde bulunuyor, bu istikamette mantık yürütelim. 27 akşamında yoklardı,
yani 2. Türk Süvari Tümeninin bu tarafa doğru gece yürüyüşüne çıkıp da yolunu
kaybettiği akşamdan bahsediyoruz. 27-28 Akşamı bu dağlarda Türk birliği yoktu,
hatta kaçışa geçen Yunan birlikleri yavaş yavaş çıkmaya başlamışlardı. Türkler
İlbulak dağına ne zaman çıkıyor? Bunu Garadeli’nin olayını yorumlarken de
söylemiştik, bu olsa olsa 28 Ağustos akşamı olabilir. Çünkü 28 Ağustos gündüzünde
bizim alaylar Çirçir’de ve buralarda düşman ordugahlarına baskınlar yaparken,
düşmanın başka tümenleri, kolları da İlbulak’tan kaçıyorlardı. İlbulak’ın hem
güneyinden hem de üzerinden olmak üzere yürüyüşe geçmişlerdi. Garadeli’nin top
atışından da anlayabildiğimiz kadarıyla, Türk birlikleri İlbulak dağlarına
ancak 28 Ağustos öğleden sonra yerleşebildiler. Dolayısıyla Ali Osman Hocaların
bulunduğu birlik, eğer Resulbaba tepesi civarından şu yörede bir gözlem
yaptıysa, bu ancak 28 Ağustos gecesi olabilir.
Peki, Uzundere’de gözlemlenen ve kalabalık
olduğu sanılan ordugah hangi Yunan birliği idi? Yani 28 Ağustos sabah
saatlerinde, kuşlukta 5. Yunan Tümeni Belce’den akıp Çirçir üzerinden dağa
doğru gitmeye başlamıştı. Acaba o 5. Tümenin bağlı birliklerinden bir kaçı
olabilir mi? Zannetmiyorum, onların tamamının İlbulak sırtlarına yöneldiği
belirtilmiş…
Büyük ihtimal Gaymaktekkesi, Bağlar bölgesine
yerleşmiş bulunan ve 28 Ağustos gecesini oralarda geçirdiği kaydedilen 13.
Tümenin bağlı birliklerinden birisi olabilir. Biliyoruz artık bu tümenler
ortalama on bin mevcutluydu. 10 bin kişilik bir tümenin konaklama alanı da
elbette çok geniş olacaktır. Bir kısmı orada olur, bir kısmı burada olabilir.
Ali Osman Hocaların gece Uzundere’de gözlemlediği ordugah büyük ihtimal 13.
Tümenin bir iki alayı idi.
Büyük ihtimal öyleydi, ama başka birlikler de
olabilir. Çünkü artık panik halinde kimin ne tarafa kaçtığı, nereye yöneldiği
belli değildi. Kuzeye giden de vardı, tam tersine güneye kaçışan da vardı
otomobillerle, dağa doğru kaçanlar vardı, doğrudan Olucak’a doğru kaçanlar
vardı, Osmanköy’den çark edip tekrar Olucak’a yönelenler vardı. Yani ana baba
günü, kimin ne yaptığı belli değil… Onlar da yolunu şaşırmış Yunan
birliklerinden birisi olabilirdi…
28 Ağustos gecesine dair, büyük ihtimal 28
Ağustos gecesine dair böyle bir olay da anlatılıyor.
Mevziler Üç Günde Aşıldı
Dört bir yandan kaçışan Yunan orduları, gerek
Trikopis’e bağlı 1. Kolordu, gerekse Diyenis’in 2. Kolordusu tümenleri
birlikleri sağa sola kaçıştılar. Tekrar edecek olursak;
Diyenis kuvvetlerinden Eğret’te bulunan 7.
Tümenin büyük çoğunluğu zaten taarruz başlamadan bir gün önce 25 Ağustos’ta
Balmahmut’a gitmişti. (Onlar 1. Tümen ile birlikte Frango’nun komutasında ilk
kaçan birliktir, şimdi Dumlupınar’a varmak üzereler.)
Ondan sonra Diyenis’in geriye kalan üç
tümeninden ilk kaçan 9. Tümen oldu. Daha 27 Ağustos ikindisinde gelip Eğret
yakınlarına konmuştu. Diyenis’in kendisinin de bulunduğu bu ordugaha
hatırlanacağı üzere 28 sabahı meşhur Eğret baskını yapıldı ve ondan sonra Olucak’a
yöneldiler.
Kazuçuran’daki 5. Tümenin kaçışına ise Çirçir
baskını sırasında şahit olmuştuk. Önce bir iki alayla Çirçir’de baskın yiyen
kamyon koluna yardıma geldiler, daha sonra Belce üzerinden tümenin tamamı
inerek İlbulak sırtlarına yöneldiler. 28 öğleninde İlbulak’ta kaçıştaydılar.
Diyenis’in son birliği olan 13. Tümen de saat
11.30’da iki koldan Eğret’e doğru yürüyüşteydi.
Köye Söğütcük ve Mantarlık’tan girdi ve öğleden sonra 9. Tümenin terk
ettiği Bağlar mevkiine yerleşti, geceyi orada geçirecek. 28 gecesi Uzundere’de
gözlemelenen birliğin 13. Tümene bağlı olabileceğini söylemiştik.
Ayrıca aynı gün sabah saatlerinden başlayıp
öğlene kadar süren ve şu susadan devam eden büyük bir yürüyüş kolu vardı, onlar
da kuzeye doğru kaçıyorlardı. Bu birlik çok büyük ihtimalle Trikopis’in 1.
Kolordusuna bağlı, Afyon’un doğusunda Güzelim dağında konuşlu bulunan 12.
Tümendi. Çok büyük ihtimal böyle, birlik adıyla ilgili bir kayıt yok, benim
tahminim bu yönde… Dün kaçışa geçtikten ancak 24 saat sonra buralara gelmiş olmalıdır.
Ama kuzeye kaçışını sürdürmedi, Osmanköy yakınlarındaki Süleymanboğazı
civarından güneybatıya çark ederek Olucak’a yöneldi.
Bunların hepsi 28 akşamında, şu dağlardan
gidenler oradan dolaşıp Gedik mevkiini geçtiler, Olucak’a yöneldiler.
Osmanköy’den dönen yine Olucak açıklarına geldi. Baskın yiyen 9. Tümen zaten
öğle üzeri varıp Olucak’a dayanmıştı, akşamüstü o da köye girecek. Trikopis’in
4. Tümeni de İlbulak üstünden yürümüştü aynı istikamette. Karargah ve bağlı
birlikleri Çirçir’de baskın yedikten sonra kestirimden Olucak’a yöneldiğini
hatırlayalım… Yani bu bölgede, Bağlar civarında sadece 13. Tümen kalmıştı.
Tekrar ediyorum, Gedik hatta Bahçecik’e kadar olan bölgede 28 gecesinde Yunan
kalmamıştı.
Burada hatıra bir şey geliyor. Önceden
konuştuğumuz taarruz hazırlıkları çerçevesinde savunma mevzii olarak
bulundukları her yerde 1922 baharından itibaren mevziler kazmaya başlamışlardı,
siperler kazıyorlardı, telörgüler çekiyorlardı. Bunların hepsi savunma
amaçlıydı.
Hatırlarsınız, bu mevzilerden biri, Resulbaba
tepesinden başlayarak Düzağaç hizasına kadar devam ettirilen İlbulak
mevzisiydi. O mevziler hala duruyor, siperlerin kalıntıları hala görülebiliyor.
Onları size göstermek için çıkmıştım oraya, çekim de yapacaktım; fakat bu sene
Allah çok yağmur verdiği için dağın her yanında, bu arada tepelerde de çok
fazla ot oldu. Her taraf çayır gibi. Bu uzun otların arasında siperleri
görüntülemek, seçebilmek mümkün olmadı.
İşte bu gösteremediğim siperleri, buralara da
geldi mi bilmiyorum, bir İngiliz Mareşale göstermişler. Her tarafı gezip
incelemiş, o direnekleri görünce demiş ki: “Türkler bu savunma mevzilerini 6
ayda aşabilirlerse, 6 günde aşmış gibi kendilerini başarılı saysınlar.” Böyle
bir beyanı var, o siperlerin mevzilerin ne kadar sağlam olduğunu güya
anlatıyor.
Şimdi bu iddialı açıklama akıllara geliyor.
Bakın tekrar ediyorum, 28 Ağustos gecesi Bahçecik’e kadar, Müdem diyorlar
Müdamtepe diyorlar, oralara kadar İlbulak’ta Yunan kalmamıştı. Hepsi Olucak
hizasına yığılmıştı. Sadece o mevziye bağlı olmamak kaydıyla Gaymaktekkesi
civarında bir tümen vardı. 28 Ağustos gecesinden bahsediyoruz. Taarruz ne zaman
başladı? 26 Ağustos… Kaç gün geçti? 26, 27, 28 üç gün… İngiliz Mareşalin, 6
ayda geçerlerse 6 günde geçmiş gibi kendilerini başarılı saysınlar, dediği
siperler; bırak altı ayı, bırak altı günü, tam üç günde aşılmış oldu.
O gün Türkler buraları (İlbulak) ele
geçirmişlerdi. Ele geçirdilerdi ki, işte Ali Osman Hoca’nın tepeden gözlemi
oldu. Yahut Garadeli’nin İlbulak’tan Gaymaktekkesi’ne doğru bir top atışı söz
konusu oldu.
Sabah Erken Gel, Kaçacağız
Peki Yunanlar 28 Ağustos gecesi Olucak civarında
toplandılar da n’ettiler? İşte anlattık, yaktılar yıktılar, Olucak’ı ateşe
verdiler. Sonra sabah saat 04’ten itibaren batıya doğru çekilmeye karar
verdiler. Ama sabaha kadar Olucak hizasında beklediler. Diyenis de oradaydı,
Trikopis de oradaydı. Trikopis artık bütün kuvvetlere komuta yetkisi verilen
Başkomutan Vekiliydi. Sabaha kadar öylece beklediler.
Tekrar edelim 13. Tümen burada Bağlar
civarındaydı, Eğret’e daha yakındı. Ama 13. Tümenle birlikte Olucak bölgesinde
tam yedi tümen bulunuyordu. Uzmanlar, tarihçiler, startejistler veya askeri
uzmanlar diyorlar ki, eğer Trikopis 28 Ağustos gecesi ordularını o bölgede
bekletmeyip de yürüyüşüne devam etseydi, daha ileride mevzi tutup oralarda
tutunma yolunu seçseydi durumları daha değişik olabilirdi, akıbetleri değişik
olabilirdi. Daha doğrusu sonunda yine yenilirlerdi de, bu kadar kolay pes
etmemiş olurlardı.
Hem Yunan kaynakları hem de Türk tarafı bu husus
üzerinde çok duruyorlar. Ama Yunanlar açısından düşünülürse, Trikopis de bunu
hatıralarında yazmış, onlar açısından düşündüğümüzde yürüyüşlerine devam etmek
o kadar da kolay olmayabilirdi. Bir defa panik halindeydiler. Açlardı,
susuzlardı, sürekli kaçtıkları için. Bir de korku ve endişe var. Bunları yerli
destekçileri Rum ve Ermeniler de terk ettiler. Hatırlayacaksınız 28 Ağustos
günü Cumalı’dan hareket etmeye hazır Rum ve Ermenilerden oluşan 300 kişilik
çete vardı. Onlar 14. Süvari Tümeni tarafından dağıtılmışlardı. Yani yerli
Ermeni ve Rumlardan da destek alamıyorlar, böyle olunca yollarını
bulamıyorlardı. Yani gerçek anlamda yollarını bulamıyorlardı. Yollarını
kaybediyor, nereye nereden gideceklerini bilemiyorlardı. Nereden alacaklar
kılavuzu? Kim yol gösterecek onlara? Yakıp yıktıkları Olucak’tan mı alacaklar,
Başkimse’den mi, Eyice’den mi? Her tarafı yıkıyorlardı, her yerde zulümleri
vardı, o köylüler size yol mu gösterirler…
Yunan ordusunun kendi içinde iletişim zafiyeti
de bulunuyordu. Telsizle filan sağlıklı irtibat kurulamıyordu. Hepsinden mühimi
İzmir’le bağlantıları kopmuştu. Düşünün, İzmir’den emir alamıyorsun, kendi
birliklerin arasında iletişim kuramıyorsun… Bir örnek vereyim, işte
Gaymaktekkesi’nde 13. Tümen var dedik, kendileri de Olucak’talar. Olucak’tan
Gaymaktekkesi’ndeki birlikle haberleşemiyorlar. Ona diyecekler ki ‘Sabah erken
gel, kaçacağız,’ ama bunu diyemiyorlar. Anlatacağım, haber geç ulaştığı için
sağlıklı bir geri çekilme de gerçekleşmeyecek.
Yani söylendiği gibi Yunanların planlı ve
düzenli bir geri çekilme imkanları da bulunmuyordu, 28 Ağustos gecesi
itibariyle. Kısacası Yunanlar için Kader ağlarını örmüştü artık, bunu
değiştirmeleri pek mümkün görünmüyordu.
Organize Kaçış
29 Ağustos sabahı geri çekilmeleri (kaçış) şöyle
oldu. Sabah 04’te Olucak civarında bulunan beş tümenden dördü, birisi
Gaymaktekkesi’ndeydi, dört tümen yürüyüşe geçtiler. Ama Olucak’ta bazı
birliklerini bıraktılar. Bunlar, dün sabah 13 ve 20. Süvari Alaylarının
Çirçir’de bastığı otomobil koluydu. Kolda bulunan birlikleri hatırlayalım;
Trikopis Karargahı, Afyon Yedek Subay Okulu, İstihkam Taburu ve iki Hastane… Bu
kol baskın yedikten sonra Eğret’e uğramaktan vazgeçip, susadan ayrılarak,
kestirimden, şu aradan Olucak’a yönelmişti.
29 sabahı dört tümen olarak kaçışa geçerlerken
geride bıraktıkları birlikler bu otomobil koluydu. Çünkü otomobillerden,
kamyonlardan motorlu araçlardan oluştukları için onların geçebileceği yol
yoktu. Dağlık arazi zaten, mahsus onları bıraktılar ve dediler ki; “Arkadan 13.
Tümen geliyor, onunla birleşin, öyle devam edin…” Artık herkes kendi başının
çaresine bakmaya çalışıyor, panik ve telaş o derece yani…
13. Tümen Eğret’e daha yakın Gaymaktekkesi
civarındaydı ya, en uzak birlik olduğundan haber geç ulaşıyor, bu yüzden ancak
saat 05’te hareket edebiliyorlar. Olucak’a vardıklarında da saat 07 oluyor.
Bakıyorlar ki herkes gitmiş sadece otomobil kolu kalmış. Onlarla birlikte,
artık dereden tepeden artık nasıl yol aldılarsa onlar da kaçışa başlıyorlar…
29 Ağustos sabahında artık, şu Eğret ovasında ve
İlbulak dağlarında Yunan bitti. Yunan yok artık, 29 Ağustos sabahı itibariyle,
böyle bir durum söz konusuydu. Tabi bizim işimiz onların sadece kaçışıyla
ilgili değil, Eğret merkezli o birkaç günlük tarihi anlatmak… Bunun için tekrar
28 Ağustos gününe dönmemiz gerekecek…
Adımbaşı Şehit
28
Ağustos’a dönecek olursak… Hatırlanacağı üzere ikiye bölünen 2. Süvari
Tümeninin 2 ve 4. Alaylarıyla bataryası Eğret’e yaklaşmış, Söğütaltı civarında
biraz eğlenmiş, birliklerini bayıra yerleştirmiş ve birkaç bölükle gelip güneydeki
Veyislerin Bağlar denilen mevkiye pusu kurmuş, sipere yatmıştı. Bağlar burası…
O dediğim yerde bulunuyoruz. Karşıda görünüyor susa, şu anda kamyon geçen
karayolu değil de onun iki üçyüz metre berisinde eski asfalt var, susa yahut
Kütahya şosesi dediğimiz yer orası. İşte susadan kaçan otomobilleri filan bu
bağdan gözlemişlerdi.
Burada
düşmana bir pusu kuruldu veya harmanyerindeki küçük birliklerden başlayarak
Eğret’e doğru bir saldırı planlandı. Biz bu operasyona, iki alay ve bir
bataryadan oluşan müfrezeye komuta eden 4. Alay Komutanının raporuna göre
değinmiştik. Harmanyerindeki düşmana ateş etmeye başlamışlardı yanlışlıkla,
sonra şu Mantarlık-Fasılüyüğü taraflarından iki tabur kadar yardım gelmişti
Yunan’a, Kepez tarafından da bir sıkıştırma olmuştu… Bu yüzden buradaki
baskından vazgeçtiler, Bağlar’daki büyük düşman ordugahının bulunduğu asıl
baskın yerine doğru gittiklerini anlatmıştık.
Bunları
4. Alay Komutanı’nın raporuna göre konuşmuştuk. (Şimdi aynı olaya başka birinin
anlatımını esas alarak bakacağız.)
Berber
Ahmet Kabadayı Emmim askerde yaşadığı bir olayı anlatmıştı. Hatta bunu “Bozkurt
Elimden Kaçtı” başlığıyla yazıya dönüştürmüş, biz de blogda yayınlamıştık,
merak edenler oraya bakabilirler. Olay şudur:
Berber
Emmim 1971 yılında sanırım, İstanbul Orduevinde berber, subay berberi, yüksek
rütbelileri traş ediyor. Oraya sürekli traş olmaya gelen bir emekli asker var,
o sırada 80 yaşlarında filan. Baya yaşlı birisi; ama muntazaman belli
aralıklarla oraya uğruyor, bir de karşı taraftan veya uzaktan geliyormuş
galiba… Emmimin dikkatini çekmiş bu durum, biraz merakından biraz da adama
acıdığından “Niye traş için buraya kadar emeniyorsun?” gibisinden sormuş. Bunun
üzerine emekli karşı soruyla cevap vermiş “Nerelisin sen?”, Afyonluyum…” Ha,
bak demiş, Afyon’un Eğret diye bir köyü var, orada Kurtuluş Savaşında
yaşadıklarım var onları anlatınca neden buraya traşa geldiğimi anlarsın.” Emmim
kendisinin o köylü, Eğretli olduğunu söyleyince Emekli Albay iyice
heyecanlanmış, daha bir şevkle anlatmaya başlamış. Hatta bu sırada Albay’ın
iznini alarak diğer berber arkadaşlarını da çağırmış Emmim “Gelin benim köyümü
anlatıyor” diye… Adam anlatmaya başlamış, Berber emmim diyor ki “Adamın
anlattıklarını kelime kelime hafızama kazıdım.” Hakikaten ben o yazıyı
editlerken birkaç defa sordum kendisine bazı ayrıntıları teyit etmek için,
kelimesi kelimesine onun söylediklerini bana tekrarlamıştı. Şimdi o Emekli
Albay’ın anlattıklarına gelelim…
Ben
o sırada bölük komtanıydım, teğmendim. Köyün 1-2 km güneyinde su birikintisi
vardı, göl gibi bir şeydi. (Buñar’ı kastediyor.) Oradan geçtik, Yunan’a pusu
kurduk. sonra Yunan’ın arasında kaldık, bölüğümle Yunan’ın arasında kaldık.
Birkaç kere hücumla yarma denemesi yaptık, başarılı olamadık. (Başarısızlığın
sebebi olarak bir Çavuş ve bir Astsubayın ayak diremesini gösteriyor. Onları
ekarte ettikten sonra, vurmuş galiba onları, ancak kurtulduklarını söylüyor.)
Onları hallettikten sonra hücumla Yunan’ın arasından çıkıp kurtulduk. Fakat o
sırada düşman dört bir yandan yaylım ateşi yapıyordu. 400 kişilik birliğimden
geriye 110 kişi kaldı.
Burada
300’e yakın şehitten söz ediliyor, 300’e yakın şehit… Bu büyük rakam… 2 ve 4.
Alaylara mensup şehitler bunlar. Oysa 4. Alay Komutanının raporunda hiç
şehitlerden filan bahsedilmemişti. Yani 290 şehit çok fazla, öyle
geçiştirilecek gibi değil. Peki raporlara neden yansımadı? Sanırım Bölük
Komutanından filan rapor istenmiyordu, en fazla Alay Komutanının raporu alındı,
sadece onu görebildik biz. (Sanırım Alay komutanlarından da rapor alınmıyordu,
20. ve 4. Alaylardan rapor istenmesinin sebebi, o sırada Tümen Komutanları
başlarında değilken, bölünmüş müfrezeye komuta ettikleri için olabilir.)
Bölüklerin başına gelenler raporlaştırılmadığı için de bu olaylar kayıtlara
geçmemiş oluyor, herhangi bir kaynaktan okuyamıyoruz.
Bunları
Berber Emmime anlatan kişi o sırada en az 80 yaşında olması lazım, eğer
buralarda çarpıştığı sırada Teğmen ise o rütbeye gelmesi için belli bir süre
geçmesi lazımdı. Albay olarak emekli olduğuna göre, 1971’de en az 80 yaşında
olması lazım…
Her
neyse, bu civarda çok fazla şehit var. Bunlar hesaba katılmıyor, aslında
şuralarda attığımız her adımda bunlar aklımızda olması lazım…
Şehit Kabirleri
Olucak
Akkaya’daki şehitlikte demiştim ki, Eğret bölgesinde de şehitler var, oradaki
şehitlikleri, şehitlerin kabirlerinin olduğu yerleri size göstereceğimi
söylemiştim.
Tabi
nerede ne kadar şehit verildiğinin dökümü yapılmamış, kaydı tutulmamış. Biz
günümüzde bazı işaretlerden yola çıkarak diyoruz ki, ha burada bunlar şehit
oldular, şurada şunlar şehit oldular… İşte Olucak’taki Akkaya şehitliği de öyle
meydana çıkarılıyor zaten. Bazı işaretlerden, ipuçlarından yola çıkılarak 13 ve
20. Alay şehitlerinin kabirleri burasıdır… Tabi köylülerin şahitliği filan da
önemli bu hususta…
Böyle
bir belge yok… İstiklal Savaşında, Kurtuluş Savaşında 12 bin civarında
şehidimiz var, ama bu şehitlerin ayrıntılı nerede ve ne zaman şehit oldukları
tamamiyle belirlenememiş maalesef. Yine de bahsettiğim ipuçlarının işaretiyle
şehitliklerin, Eğret ovasındaki şehit kabirlerinin nerede olduğu az çok
çıkarılabiliyor.
Tabi
esas olan şehidin şehit olduğu yere defnedilmesidir. Nerede şehit düştü? İşte
Bağların orada, efendim Uzundere’de, Veyislerin bağda, yahut Söğütcük’te, yahut
Mantarlık’ta, Gaklık’ta, Dağda… Her neyse, şehit prensip olarak şehit olduğu
yere defnedilir. Özünde şehit temiz olduğu için temiz naşıyla yattığı yerleri
temizler ve buraları bize ‘cennet vatan’ yapar. Mantık budur ve bugüne kadar
yapılagelen de böyle olmuş zaten. 290 civarında Çorbeciguyusu karşısında
Veyislerin bağda bulunduğunu söylemiştik.
250
civarında Olucak Akkaya pususunda 2.
Tümenin 13 ve 20. Alaylarına mensup şehitlerimiz var. Bu tümenin bölünen iki
alayı da hatırlanacağı üzere Eğret’e gelmişti. Onların bir kısmının Veyislerin
bağda şehit olduğunu biraz önce belirttim. Peki Yunan 9. Tümenine asıl baskının
yapıldığı şu karşı tepelerdeki çarpışmada düşmana o kadar kayıp verdirilirken
bizim şehidimiz olmadı mı hiç? Elbette olmuştur, mutlaka olmuştur ve mutlaka
oldu; ama bunun kaydı tutulmamış.
Fahrettin
Paşa 1924 yılında Üyük tepesine şehitliği diktirirken oraya yazmış “Bu
civardaki şehitler adına dikilmiştir” diye. Bu civar dediği, merkezinde Eğret
köyünün bulunduğu bölgedir, Olucak’ı da içine alır. Eğret ovası veya Eğret
platosu, bu geniş alan, geniş ve yüksek düzlük… “Bu civarda şehit olanların anısına
dikilmiştir.” demiş ve sanırım 17-18 tanesinin de isimlerini o taşa yazdırmış.
O taşa yazılı şehitler içinde 2. Tümenin 13 ve 20. Alaylarına mensup şehitler
bulunduğu gibi, 2 ve 4. Alay şehitleri de bulunmaktadır. Peki 2 ve 4. Alaylar
nerede çarpıştı? İşte güneydeki Bağlar’da çarpıştı, bu Bağlar’da çarpıştı,
Gaymaktekkesi’nde çarpıştı, Üyükyolu’nda çarpıştı. Yani Yenice ile Eğret
arasındaki bölgede çarpıştı. Onlar da mutlaka şehit oldukları yere
defnedilmişlerdir. Arazi köye uzak olduğu için buna şahitlik edecek kimse
bulunmamış bugüne kadar. İşte falancalar şuraya gömüldü, filancalar buraya
defnedildi gibi bir bilgi yok.
Şu
civarda, biraz daha köye yakın yerlerde şehit olanların 12 tanesinin
Cumacamisi’nin kıblesine defnedildiğine dair gayet yeterli ve geçerli bir
şahitliğimiz var. Bu şahidimiz rahmetli Gıvık Şükrü Aydın’dır. O’ndan
naklediliyor ve birkaç defa birkaç kişiye bunu böylece söylemiş. Bazı
anlattıklarında “on oniki tane” diye hafif belirsizlik ifadesi kullanmış, ama
çoğunlukla 12 diye net sayıyı söylemiş. 12 tane şehit, Cumacamisi’nin
kıblesine, 28 Ağustos 1922 günü öğleden sonra defnedildi. Bunu kendi gözleriyle
gördüğünü, şuralara şehitlerin defnedildiğini Gıvık merhum Şükrü Aydın dede
şahit olarak defalarca söylemiş.
Bazı
rivayetlere göre Üyük karşısında bir yerlere şehit defnedilmiş, başka rivayete
göre Üyükyolu’nda bir yere defnedilmiş. İşte belgeli ve kuvvetli bir rivayete
göre de 12 şehidin kabirleri buradadır, burası bir şehitliktir yani. her ne
kadar arazideki diğer şehitlikleri belirleyemesek de 12 şehidin kabirlerinin
burada olduğu kesin.
Şimdi
buraya en azından bir bayrak dikilebilir yani. O kadarcık bir şey yapılsa bile,
onların burada olduğu, onların varlığı sürekli hatırlanır. Biliyorsunuz,
şehitlerin ölmediğine, onların kendilerine has bir hayatla hayatta
tutulduklarına, dünyada yaşayanlar gibi olmasa da kendilerine has bir
keyfiyette hayatın lezzetine vardıklarına, yani kısacası şehitlerin ölmediğine
dair Allah’ın kesin bir sözü var Kuran-ı Kerim’de… Onları hatırlamamız adına şuraya
en azından bir bayrak dikilse iyi olur…
Kafayı Üşütmüş
28
Ağustos gecesi Eğret ovasında sadece Gaymaktekkesi civarında 13. Tümen
kalmıştı. Diğer Yunan kuvvetlerinin tamamı Olucak köyüne yığılmışlardı. 29
Ağustos sabahı bu kuvvetlerin hepsi bu bölgeyi terk edecekler, yani bu koca
Eğret platosu Olucak’la birlikte bu plato, bu ova, şu üzerinde bulunduğumuz
İlbulak dağları tamamen Yunan’dan arındırılacaktır. Yalnız biz bir gün
öncesine, Eğret’in kurtarıldığı 28 Ağustos’a tekrar dönelim ve köyün
kurtuluşunu biraz daha ayrıntılı bir şekilde inceleyelim.
Hatırlanacağı
üzere o gün, en son Ablak-Gazlıgöl istikametinden Eğret’e iki koldan
yaklaşmakta olan 13. Tümen köye öğle üzeri Söğütcük ve Mantarlık’tan girmiş,
Eğret’te fazla eğlenmeden Gaymaktekkesi-Gabarçukuru-Bağlar civarına konmuştu.
Geceyi zaten orada geçirmişti, tekrar hatırlatmış olalım.
Buna
şahit olanların anlattığı bazı olaylar var. O günü yaşamışlar ve gördüklerini
anlatmışlar, bugüne kadar gelmiş. Bunların birincisi, Yunan kaçarken köy içinde
sağa sola ateş ettiğidir. Fakat bu atışların tatavıya olduğu, belli bir hedefi
bulunmadığı söyleniyor. Adeta işte biz gidiyoruz ama bakın böyle galip gibi
gidiyoruz anlamını taşıyor, yahut kuyruğu dik tutma diyelim, öyle bir
havadaymışlar. Sokaklardan geçerken öyle sağa sola ateş ediyorlarmış, ama ateş
ettikleri yerde herhangi bir Türk askeri yok. Bunlar kendi kafalarınca hayali
düşmana ateş ediyorlar. Bu şekilde köye girmişler ve çıkmışlar. Bu anlatılan
Yunan birliği büyük ihtimalle, biraz önce anlattığım Bağlar bölgesine konan 13.
Tümen olmalıdır. Yunanın gidişi böyle oldu, tatavıya ateş ediyorlardı, diyorlar.
Bu
birinci anlatımdı, ikincisi ise benim dedemden bizzat duyduğum ve defalarca
duyduğum bir çeşme hikayesidir. Bu çeşme Belediyenin önünde, tabi o zaman
oralarda bina yoktu orası meydanlıktı,
çeşme de orada bulunuyordu. Yunan bu çeşmenin üç açıdan fotoğrafını da
çekmiş, onları yayınlamıştım. O meşhur çeşmede yaşanan bir hadisedir.
Macur
Ali dedemin anlattığına göre, Yunan kaçıp gittikten sonra köyde kalan Yunan
askerlerinden birisi, o çeşmenin başında bir kadını dövmeye başlamış. Oraya su
doldurmaya gelen Eğretli bir kadını, güğümüyle bardağıyla veya sineğiyle nasıl
geldiyse, su doldurmaya gelmiş bir kadın… Orada o kadını denk getirmiş ve
dövmeye başlamış…
Kadınlara
özellikle o çeşme başında nasıl eziyet ettiklerini ayrıntılarıyla anlattık,
konuştuk, yazdık… İşte o eski günlere mi yosdu, ne yaptı; köy içinde hiç Gavur
kalmamış, yani kendi ordusuna mensup hiç arkadaşı kalmamış, hepsi kaçıp
gitmişler… En yakınındaki işte Bağlar’da 13. Tümen… Belki bu asker de onlardan
kaldı. Belki de, 9. Tümen geçti, 7. Tümen geçti, 5. Tümen uğrayıp uğramadığını
bilmiyoruz da, 13. Tümen geçti… Bunlardan herhangi birine mensup olabilir bu
asker. Her neyse, bu asker kadına vuruyor, sumsaklıyor, eziyet ediyor yani…
Dedem
her anlatışında özellikle üstüne basa basa “kafayı üşütmüş” derdi, o asker
için… Yani aklı başında olan birisi, yapayalnız kaldığı bir yerde bir kadını
dövmeye kalkar mı? İnsan düşünür yani, “Len benim arkam yok, bunlar beni denk
getirirse ne yaparlar” filan diye… Bunları düşünecek durumda değilmiş, bu
yüzden kafayı üşütmüş diyor dedem. Yani onun yaptıklarını bir mantık
çerçevesine oturtamıyor, kafayı üşütmüş olmalı diyor.
İşte
böyle kadına eziyet ederken, en sonunda bizden bir süvari yetişiyor. İnip
geliyor yukarıdan doğru, dedeme atın yularını veriyor “Dut sen şunu baken”
diye… O Yunanı bir güzel dövüyor kendisi. Ondan sonra tutuveriyor, biraz önce
dövmeye kalktığı kadına “Vur Ana/Abla! Vur şuna!” diyor, o kadına da bir güzel
dövdürüyor. Ondan sonra çekip vuruyor, ve gidiyor…
Eğret’in
kurtarıldığı güne dair bu olayı defalarca anlatmıştır, başkaları da defalarca
dinlemiştir dedemden. Büyük ihtimal o Yunan askeri arkadaşları, ordusu gitti bu
yalnız kaldı, bir yere sokulup mu kaldı, ne olduysa kalmış köyde… Bunun üzerine
kafayı oynattı veyahut da “Ulan ben burada kaldım, bunlara neler neler
ettiydik, şimdi benim başıma neler gelecek acaba” filan diye, bunları
düşünmekten aklını oynattı. Böyle olur olmaz şeyler yapmaya başladı… Böyle bir
olay anlatırdı dedem, 28 Ağustos 1922 gününe dair… Bu olaya tekrar döneceğiz…
Harman Yangınları
Yine
28 Ağustos’a dair, bu sefer anlatılan değil de resmi raporlardan yola çıkarak
bir iki şey daha söylemek istiyorum.
Ekim
1922’de sanırım Afyon’daki hükümet görevlilerince yayınlanmış bir raporda,
düşman giderken harmanyerlerinde Eğret halkını topladığı ve onlara “İşgal
süresince nasıl bizden memnun muydunuz, değil miydiniz?” diye bazı sorular
sorup onları sorguya çektikleri, ters ve olumsuz cevap verenleri dövüp, sövüp
şiddet uyguladığı, sonra da harmanyerlerini harmanları ateşe verip çekip
gittiği yazılmış. Raporda bu şekilde yer alan bir bilgi var.
Harmanların
yakıldığı doğrudur. Eğretliler de anlatıyorlar zaten bunu… Hangi
harmanyerlerinin yakıldığı yahut bu olayın hangi harmanyerinde yaşandığı ile
bunu yapanların hangi gavur olduğuna dair kesin bir şey yok.
Harmanyerlerinden
başlayalım. Eğret’in her tarafı harmanyeri. Ta eskiden beri kuzeyde Alagır
tarafları, kuzeydoğuda Omarcık’a kadar inen alanlık, doğuda Söğütcük ve Arpalık
var, güneyde meşhur harmanyerleri Buñar’a hatta Çorbeciguyusu’na kadar
uzanıyor. Buralar hep harmanyeri. Batıda Akkaya’da, şimdiki mezarlık olduğu
yerler ve Gatçayır, buralar tamamen harmanyeri. Yani köyün dört bir yanı
harmanyeridir. O zaman, yüz yıl önce bu harmanyerleri belki daha genişmiştir,
sonradan tarlaya çevrilenler olmuştur. Kısaca bu harmanyerlerinin hepsinde
yaşanmış olabilir, raporda belirtilen olay.
Bu
cürmü hangi Yunan birliğinin işlediğine gelince… Eğret’ten geçen üç tane tümen
var. Bir de 28 Ağustos günü sabahından başlayarak öğleye kadar süren ve susa
boyu devam eden Trikopis’e bağlı bir tümenin kuzeye kaçışı da söz konusu. O da
bazı harmanyerlerinin yanından geçiyor, onu da hesaba katarsak tam dört
tümeninin kaçışı Eğret üzerinden olduğu görülecektir. Bir de 25 Ağustos’a kadar
bu köyde bulunan 7. Tümen var, onu da unutmayalım. Bunların hepsinin kaçışı
Eğret üzerinden olmuş. Dolayısıyla tam da harman zamanına denk geldiği için
bunların hepsi, harmanyerinde halkı toplama ve onlara şiddet uygulama hususunu
veya harmanları yakma olayını (bunun içine ekin yakmayı da katabiliriz) beş
tümenin tamamı da işlemiş olabilir.
Bu
o kadar önemli bir şey midir? Değil, hepsi de aynı zaten… Bunların harman yakma
meselesi geldikleri 1921 yılında da vardı, bir yıl öncesinde de yaşanmıştı,
şimdi kaçarlarken de aynısını yaptılar. Yani köyü yakan, işte Olucak yangını,
köyü yakan harman yakmaktan çekinir mi! Harmanları da ateşe vermişler.
Gidişlerinde böyle ciddi bir olay var, harman yakma olayı…
Dene
yakma olayına, köy yakma olayına gelince, o daha ciddi bir şeydir yani, ondan
da bahsedeyim biraz…
Cemal Hoca’nın Evi Özellikle Yaktılar
1921
yılının Ağustos ayında yine bir Süvari Tümeni Komutanının düzenlediği rapora
dayanarak söylüyorum, daha bir yıl öncesinden Yunanların Eğret’i yaktıklarına
dair bir bilgi var. Tabi köyün ne kadarını yaktılar bilmiyoruz, bazı belgelerde
tamamı deniliyor, bazı raporlarda büyük bölümü deniliyor, bazılarında da birkaç
binanın yakıldığından bahsediliyor. Ama harman yaktıkları kesin.
Bu
bir yıl öncesine 1921’e dair, 1922’de ise Eğret’teki bazı binaların ateşe
verildiği ise kesindir. Bir defa Cemal Hoca’nın evinin yakıldığı kesin olarak
anlatılır. Bir çok kişiden duyarsınız bunu…
Cemal
Hoca o zaman Eğret imamı idi, bir rivayete göre bu yüzden Eğretli soyadını
almış zaten… Evi şimdiki Kantinlerin, Garacanın evin olduğu yerdeymiş. Orayı
bir çeşit imam lojmanı gibi yapmışlar, Cemal Hoca orada duruyor. Bu arada
imamlık yapmasına da izin verilmiyor ya, işgal altındasın… O sırada belki ondan
önce de, bunların aileden gelen bir tüccarlık özelliği var, Cemal Hoca
zahirecilik de yapıyormuş. İşte, dene topluyor, onun ticaretini yapıyor. Yunan
kaçarken ateşe verdiği yerler arasında onun bu evi de var. Belki onun evini
özellikle yaktılar. Çünkü imamlar o sırada, o yıllarda muhtarla birlikte köy
idaresinin önemli figürlerinden birisidir. Bu yüzden Cemal Hoca’nın evi
özellikle yaktıkları düşünülebilir.
Bu
öyle bir yangın olmuş ki, tüccar olduğu için evinde bulunan deneler de
tutuşmuş, o deneler de yanmış. Dediklerine göre 1922’den on yıllar sonra bile,
1930’larda filan yağmur yağdığında (gerçi 1930’a kadar pek yağmamış) 1930’larda
yağmur yağdığında, sellerin arasına karışan yanık buğdaylar, Yeñimısdık’ın evin
önünden Pazaryeri’ne doğru veyahut da Şaşdımların evin önünden şimdiki Galipbey
caddesi dediğimiz ana caddeden (zaten orası sel yolağı şeklindeymiş) oradan
yanık buğday taneleri akarmış, selle birlikte… Nasıl bir yangın, nasıl bir
kundaklama olduğunu anlayabilesiniz diye söylüyorum bunu. Bu ayrıntıyı eskiler
özellikle anlatıyorlar; yıllarca sellerin arasından yanık buğday taneleri
akmış.
Buğday
yakmayla ilgili bir şey daha var, onu da anlatmam lazım…
Öşür Vergilerinin Konulduğu Koca Ambar
Köylüden
alınan vergilerden birisi de öşür/aşar idi. Bu vergi ayni olarak alınıyordu,
kaldırdığın mahsulün onda birini devlete veriyorsun. Bu vergi nasıl toplanıyor?
İşte vergi memurları var, müsellem diyorlar veya bu görevi kim yüklendiyse
onların gözetiminde harmanda çeci çıkardığında gelip onda birini alıyorlar,
ancak ondan sonra deneyi götürebiliyorsun evine. Bunlar da aldıkları
dene/vergiyi götürüyorlar depoya, ambara döküyorlar. Sonra bunları hükümetin,
devletin istediği yere taşıyorlar.
Eğret’te
öşür vergisinin toplandığı büyük bir ambar varmış. Yunan’ın çektiği
fotoğraflardan birisinde gördüm de tam yerini belirleyemedim bu ambar tam
neredeydi… Çok büyük bir ambar, hangar gibi bir şey… Mesela öyle büyük bir
gocagapısı var ki, iki kanadının her birinden bir kamyon girebilir. (Bugünün
ölçüsüne göre) aynı anda iki kamyon rahat girebilir, gerçi o gün kamyon yoktu,
ama büyüklüğünü anlatabilmek için diyorum, öyle büyük bir ambar düşünün. Burada
topluyorlarmış.
Ayrıca
yine mahkemeye intikal eden bir olaydan öğrendiğimize göre, Olucak’ın öşürleri
de bu ambara getiriliyormuş. Orada toplandıktan sonra, getiriyorlar Eğret’teki
ambarda bekletiyorlar…
1920
yılının vergisi, Yunan 1921 yılında Eğret’i işgal ettiğinde daha o ambarda
bekliyormuş. Ne işi var orada veya Hükümet niye götürmedi buğdayını orada
bıraktı?.. Hükümet mi kaldı, devlet mi kaldı… 1918’de savaş bittikten, mütareke
de imzalandıktan sonra, hatırlayın 6 ay sonra Yunan 1919’da İzmir’i işgal etti.
Yani çatır çatır her yeri tek tek işgal ede ede geliyordu bu tarafa doğru.
1921’de de Eğret’e geldi. Ortalıkta otorite filan kalmamıştı ki, devlet
kalmamıştı. Dolayısıyla vergi de orada kaldı, dene de orada kaldı.
İşte
Yunan 1921 yılının 28 Martında Eğret’e geldiğinde bir önceki yılın vergileri o
ambarda duruyordu daha. Zaten gelince senin elindeki deneye bile el koymuşlar
bütün mallarla birlikte, hiç hazır ambarda gördüğü o deneyi bırakır mı… Ona da
el koymuş, sırası vakti geldikçe hayvanlarına yem, kendilerine un olarak oradan
kullanıyor. Bu her yerde böyledir, sadece Eğret’e has değildir herhalde, konumuz
Eğret olduğu için bunu örnek veriyorum…
1921’de
zaten işgal altındasın, vergi toplama filan yok… Bunları kullanıyor, dilediği
gibi kullanıyor, 1922 yılının 28 Ağustosunda kaçarken de ateşe verdikleri
binalar içinde o depo da var. Tamamen yanıyor tabi. Bu binalar yandıktan sonra
bir işe yaramaz artık, tamamen yıkılıyor. Ambarın yerine de yenisi yapılmıyor.
Yenilense veya yeniden yapılsaydı, yahut yakılmamış olsaydı o depo bugüne kadar
gelmese bile büyüklerimizden nerede olduğunu işitirdik. Buna dair ben bir şey
duymadım.
İşte
o büyük ambarı, büyük heyula gibi ambarı da giderken yakmışlar, içinde kalan
giden denesiyle birlikte… Dene yangını ve köy yangını deyince bunu da
anmalıyız.
Çeşmeli Feyzullah, Giritli Ali
Yunan’ın
yaptığı zulmü anlatırken, kaçarken değerli ne gördülerse onları arabalara
yüklemişler, atlara katırlara yüklemişler, yanlarında götürmeye çalışmışlar,
diye bazı olaylardan bahsetmiştim. O olaylardan birisi Böbülerin Ömer Emmi’nin
başına gelmişti. Onun da içinde bulunduğu etraf köylerden topladıkları bazı
insanları sürücü, yedici, datdeyici olarak yanlarına alıp götürmüşler,
Dumlupınar’da bozulduktan sonra bırakmışlar. Komutanlardan birisi demiş ki,
biraz herhalde insaflıymış, insanlık kırıntısı kalmış demek ki “Biz artık
bozulduk bunları götüremeyeceğiz, hadi bari siz gidin.” diye bunları
salıvermiş. Böyle bir olay anlatmıştım.
Tabi
herkes o Yunan komutan gibi değildi, çoğunluğu tamamiyle insanlığını
yitirmişti. Sürücü olarak götürdüklerine dair isme dayalı bazı olaylar var,
onları da arz edeyim.
28
veya 29 Ağustosta, hangi gün olduysa artık, yine buralardan sürücü olarak
hayvanları datdesin diye çocukları da almışlar. Böbülerin Ömer emmi o zamanlar
17-18 yaşında varmış, aklı başında birisi yani. Hadi onu normal karşılarız,
alırsın götürürsün… Sürücü olarak götürdüklerinden birisi Omarcıkların
Feyzullah… O sıralarda 10-11 yaşlarında bulunuyormuş. Bunu almış götürmüşler,
Dumlupınar’da filan bırakmamışlar. Dumlupınar’da bozulduktan sonra bile
yanlarında götürmüşler, ta Çeşme’de bırakmışlar. Çeşme’de hayvanları, malları
gemilere yükleyip kendileri de bindikten sonra ancak bırakmışlar bunları. Çeşme’den
Eğret’e artık nasıl geldiyse on yaşındaki çocuk, düşünün…
O
yine on yaşında, onbir yaşında… Olucaklı Ali var, soyismini bilmiyorum, Giritli
Ali diyorlarmış. Bakın neden Giritli lakabını almış… Bu da 1914-15 doğumlu,
yani yedi sekiz yaşlarında o sırada… Feyzullah’a 10-11 yaşlarında diyorduk ya,
bu 7-8 yaşlarında, bunu alıp götürmüşler, Olucak’tan tutmuşlar… Girit’te
bırakmışlar. Çeşme’de filan değil, Girit adasında. Oraya kadar götürmüşler.
Çocuk nasıl kaçabildiyse, bıraktılar mı artık nasıl olduysa… Belki hükümet
filan devreye girmiştir, bilemiyorum artık; bu çocuğun adı böylece Giritli Ali
kalıyor. Olucak’ta hala Giritli Ali olarak biliyorlar onu. Yedi sekiz yaşında
çocuk… Tabi dönemeyenler de olabilir…
(Videonun
yayınlandığı gün Aziz Sargın, benzer bir olayın Çakal dedesi İbrahim Yet’in
başına geldiğini yazdı. Ümmetlerin İbrahim o sırada 11 yaşında… Eyice köyüne
vardıklarında arabadan atlayarak bir eve sığınmış. Bu ev köyün hocasının
eviymiş. Evin hanımı tehlike geçene, yani Gavur gidene kadar onu saklamış da
böylece kurtulmuş.)
Heybe Gözünde Kurtulan Çocuklar
Bu
olay Arap Şükrü Zenger’den naklediliyor. Benim işittiğim kişi Berber Ahmet
Emmi, o kendisinden dinlemiş. Anlattığına göre, Arap Şükrü de o vakitler 11-12
yaşlarında… Bunun bir emmisi var, Mehmet Hoca… Birlikler… Aileler
dağılmıyorlardı, birlikte yaşıyorlardı, geniş aile, ataerkil aile tipi…
Birlikler ama, Arap Şükrü’nün babası Arapoğlu İbrahim Eğret’te yaşıyor, Mehmet
Hoca da, adı üstünde hoca, medrese eğitimi görmüş yani, hoca olduğu için
Başkimse’ye imam durmuş. Başkimse imamı o sırada… Çocukları burada mıydı,
yanında mıydı bilemiyorum… Yani işgal sırasında ve gavur giderken Başkimse
imamıdır Mehmet Hoca… Ayrı ayrı köylerde bulunsalar da işleri ve geçimleri
birlik…
Gavur
kaçarken Arap Şükrü, büyük ihtimal 28 Ağustos günü, şu Olcakgırı’nda sığır
güdüyormuş. Bunların sekiz on tane sığırı var; inek, dana, buzağı neyse… Haa,
ne işi var bunlarda malın, diyeceksiniz. Hani Gavur sıraya koymuştu ya, sırası
gelen hayvanı getirtiyor, kesip yiyorlardı. Herhalde bunların sırası gelmemiş,
yahut da başka bir sebepten işte, neyse… Arap Şükrü o sırada Olcakgırı’nda bu
malları güdüyor… Kaçarlarken diyorlar ki “Getir bakalım, bu mallar bizim. Sen
de çobanımızsın, sür!” Yani hem malını gasbediyorlar, hem de sür diyorlar. Arap
Şükrü’yü de yanlarında o tarafa doğru götürüyorlar. Demek ki Feyzullah ile
hemen hemen akran, o da on oniki yaşlarındaymış, oralarda sığır güttüğüne göre…
Başkimse’ye
vardıklarında, orayı da ateşe veriyorlar, yakıyorlar. Yaktıkları yerlerden
birisi de cami, Başkimse camisi… Yangında Arap Şükrü’nün emmisi Mehmet Hoca da
yanıyor. Hoca’nın üç çocuğu varmış; büyükleri Selim, ortanca Halise
(hatırlayacaksınız Halise, Halimenin Mehmet Kıy eşidir), en küçükleri de
Ramazan, yani Düdükçü Ramazan Zenger… O sırada Ramazan yokmuş, ama Halise ile
Selim oradalarmış. Tabi bunlar emmiçocuklarından, yani Arap Şükrü’den daha
küçükler… Bunlar o köyde mi bulunuyorlardı, yoksa Olcakgırı’nda mal güden
Şükrü’nün yanındalardı da birlikte mi Başkimseye geldiler, bunu tam
anlayamadım, bu hususta bir karışıklık var. Sonuçta yangın sırasında
Başkimse’deler… Şükrü bunları alıp eşek sırtındaki heybenin gözlerine koyuyor,
birer tane emmi çocuklarını… O sırada düşman bozuluyor veya bir karışıklık
çıkıyor filan derken, bunları oradaki bir hendeğe yuvarlıyor. Kurtulsunlar
diye, herhalde canlarını kurtarsınlar diye, düşman öldürmesin diye de olabilir
yani. Onları saklıyor bir şekilde, sonra kendisi de Gavurun elinden kurtuluyor,
emmi çocuklarını da aldıktan sonra, heybenin gözünde eşekle Eğret’e kadar
getiriyor bunları.
Bu,
Arap Şükrü’den nakledilen yaşanmış bir olay. Bir olayın içinde ne kadar zulüm
var, ne kadar cinayet var. 28-29 Ağustos 1922 günlerinde kaçarken bile
yaptıkları şeylere bakın; yak, yık, öldür, çal, despotluk yap! Neler, neler
neler…
Eğret’i Kim Kurtardı?
Tekrar
28 Ağustos 1922 gününe dönüyoruz. Dedemden duyduğum, çeşmenin başında
çıldırmış, kafayı üşütmüş bir Yunan askerinden bahsetmiştim. Bir süvari
yetişiyor, kadına eziyet etmekteyken, gerekli cezayı veriyordu. Burada o
süvarinin hangi Türk birliğine mensup olduğunu bulmaya çalışacağız. Nasıl
Eğret’ten kaçarken yakıp yıkmaların, dövmelerin sövmelerin, her türlü zulmün
hangi Yunan birlikleri tarafından yapıldığını bulmaya çalışmışsak; Eğret’e ilk
giren Türk birliğinin, Eğret’i kurtaran kurtuluşu sağlayan da diyebilirsiniz,
hangi birlik olduğunu bulmaya çalışmalıyız. Böyle bir bilgi de kafamızı
kurcalamalı… (Çeşme başındaki) o askerden başlamamızın sebebi budur.
Daha
başlarken belirtmeliyiz ki, Eğret’e ilk gün, yani 28 Ağustos’ta giren
birliklerin çok az olduğu rivayet ediliyor. İşte 20-30 tane atlı olduğu
söyleniyor. Şimdi bu 20-30 atlı meselesi, rivayet edenin kendi gördüğü
şekildedir mutlaka. Evlerinin önünden geçen Türk askerlerini, gördüğü kadarıyla,
öyle tanımlamış olabilir ve öyle anlatmıştır. Başka bir sokaktan geçen Türk
atlıları, piyadeleri de olabilir veyahut da köy içine hiç uğramadan geçip giden
veya köy dışına, kenarına konan Türk birlikleri olabilir. Dolayısıyla (aslında)
daha fazla Türk birliğinin Eğret’e girdiğini düşünebiliriz. Yahut “Eğret’e ilk
gün 20-30 kişilik Türk askeri girdi” ifadesi de gerçek olabilir, gerçekten de o
kadar bir birlik girmiş olabilir. O zaman çeşmenin başında tek kalmış Yunan’a
cezasını veren Türk süvarisi de mutlaka o birliğin askeridir, diye
düşünmeliyiz.
Bunları
tartışacağız, fakat hemen şunu da belirtmek lazım ki, 28 Ağustos 1922 günü öğle
üzeri son Yunan birliği (13. Tümen) de Eğret’ten geçmişti. Öğle üzeri geçmişti,
öğleden sonra da Gaymaktekkesi-Gabarçukuru-Bağlar civarına konmuştu. Geceyi
oralarda geçirecektir, daha önce defalarca söyledik bunu, bir daha hatırlatmış
olalım. Yani 28 Ağustos 1922 günü öğleden sonra Eğret’te Yunan yoktu. O son
kalan Yunan da bahsettiğim şekilde çeşmenin başında halledildi.
Eğret’in
kurtarıldığı gün, yani 28 Ağustos’ta, Türk süvarileri veya piyadeleri her
neyse, ‘Allah! Allah!’ nidalarıyla önüne kattıkları Yunanları kovalamaya
başladılar… Böyle bir şey söz konusu değil, böyle bir durum yok. Hani filmlerde
gördüğümüz gibi veya hayalimizde canlandırdığımız gibi böyle şeyler akıllara
gelmesin. Bir defa bunun gerçekleşebilmesi için o sırada Eğret’te Yunan
bulunması lazımdı, biraz önce söylediğim gibi Eğret’te Yunan kalmamıştı. O
zaman “köye ilk giren Türk askerleri 20-30 kadardı” sözü biraz daha gerçekçi
oluyor, akla yatkın geliyor. Yunan yoksa niye o kadar ordu yürüsün ki…
Hatırlanacağı
üzere 27 Ağustos’ta Batı Cephesi Komutanlığı tarafından iki Türk ordusuna, 1.
Ordu ile 2. Ordu arasına yetki sınırı olarak Altıntaş şosesi, bizim susa olarak
bildiğimiz yol belirlenmişti. 1. Ordu susanın batı tarafından, bu taraftan
sorumlu olacak; 2. Ordu da yolun Gazlıgöl tarafından, yani doğu tarafından
sorumlu olacaktı. Bu yetki sınırı belirlenmesi ertesi gün, yani 28 Ağustos’ta
değişmişti. Hatırlanacaktır uçak keşif rapaorları gelmişti, o raporlara göre düşmanın
pozisyonları belirlendikten sonra Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa tarafından
bir emir yayınlandı ki; artık bundan sonra 1. ve 2. Türk Orduları arasındaki
sorumluluk sınırı susa değil, İlbulak dağlarıdır. İlbulak dağları burası
oluyor. Bilindiği gibi İlbulak dağları güneydoğu-kuzeybatı hattında bir yay
çizerek ilerleyen dağ sırasıdır. Bu emre göre, yetki belirlemesine göre,
İlbulak dağlarının kuzey tarafı 2. Ordunun sorumluluk alanında, dağların
kendisi ve güneyi ise 1. Ordunun sorumluluğundaydı. Bu 28 Ağustosta belirlendi.
Hem
27 Ağustostaki sınıra göre hem de 28 Ağustos’taki sınıra göre, Eğret her
ihtimalde de 2. Ordunun sorumluluk alanına giriyor. O halde Eğret’e ilk giren
askerlerin 2. Ordu bünyesinde olması, yani Yakup Şevki Paşa’nın ordusundaki birliklerden
olması gerekiyor. Buna göre arayacağız.
1.
Ordu şu taraftan, 2. Ordu bu taraftan sorumlu olacaktır diye, sorumluluk
sınırlarından bahsediyoruz ya, burada akla bir husus takılabilir. Günlerdir
Süvari Kolordusunun hareketlerinden bahsediyoruz. Çünkü biliyorsunuz, bu
civarda Eğret ovasında daha çok onların etkinliği vardı. Mesela 2. Süvari
Tümenine emredildi, git sen Eğret’te düşman ordugahını bas, ondan sonra geç
Gazlıgöl tarafına demiryolunu tahrip et… Ee, arada sınır olan susa var; hani 1.
Ordu bu taraftan, 2. Ordu o taraftan sorumluydu. 2. Süvari Tümeni geldi,
Çirçir’de baskın yaptı, Eğret’te baskın yaptı, demiryolu tahribi için susayı da
geçti Belce’ye kadar vardı, geri döndüler, hatırlayacaksınız 13. ve 20.
Alaylar…
Bu
nasıl oluyor? Şöyle oluyor; Süvari Kolordusu ne 2. Orduya, ne 1. Orduya bağlı
bir kuvvet… Süvari Kolordusu doğrudan Batı Cephesi Komutanlığına bağlıydı, yani
bir ordu hüviyetindeydi. Belki süvari olduğundandır, bilemiyorum artık. Daha önceleri
1. Ordu bünyesindeyken, taarruz öncesi durumu değiştirildi ve biraz daha
bağımsız, serbest hareket edecek şekilde yapılandırıldı. Bu yüzden o sınırlar
Süvari Kolordusunu bağlamıyordu yani. Efendim İlbulak dağları sınırmış, yok
efendim Eğret’ten geçen susa sınırmış, bunlar Süvari Kolordusunu bağlamıyordu,
bu yüzden onlar daha rahat ve esnek hareket ediyorlardı.
Bu
hususları belirttikten sonra artık Eğret’e ilk giren Türk birlikleri hakkındaki
düşüncelerimize geçebiliriz. İki ihtimal var, bunları tek tek
değerlendireceğiz.
Garcamatgırı İle Belce Arası
Eğret’e
ilk giren Türk askerlerinin hangi birliğe mensup olduğunu bulmaya çalışıyorduk.
İki ihtimalden bahsetmiştim, bunların ilki 61. Tümen olma ihtimalidir.
61.
Tümen Yakup Şevki Paşa’nın 2. Türk Ordusuna bağlı… Bu tümenden daha 27
Ağustosla ilgili 2. Ordunun bir harekat planı münasebetiyle bahsetmiştim. Orada
Garcamatgırı’ndan Belce’ye kadarki hat üzerinden özellikle bir takip/süpürme
harekatı gibi bir şey, batıya doğru çaprazlama bir harekat planlanmış, ama
27’sinde planlanan bu harekat gecikmeyle 28 Ağustosa sarkmıştır. Bu planlamayla
harekat görevi 61. Tümene verilmiş.
Bir
günlük gecikmenin sebebinden bahsedelim biraz. Daha önce belki ucundan azıcık
çıtlatmışımdır, 26 Ağustos taarruzun ilk gününden başlamak üzere, 2. Ordu
Komutanı Şevki Paşa’nın düşmanı takip konusunda (takip konusu 27 Ağustosta
başlar) biraz çekinceli davrandığını söylüyorlar, tarihçiler özellikle bunu
belirtiyorlar. Bunun sebebi olarak da düşmanın bütün kuvvetleriyle geri
çekilmeye başladığına inanmamış, bu konuya ikna olmamış bulunması gösteriliyor.
Bunun
için takip harekatına, yani kovalama harekatına çok da istekli davranmıyor.
İsteksiz değil ama, en azından bu konuda çok seri hareket etmiyor. Hep yavaş
kalıyor. Bu yavaşlık 28 hatta 29 Ağustosa kadar filan devam ediyor. Dolayısıyla
Yakup Şevki Paşa’nın bu yavaşlığının bir sebebi olarak diyorlar ki, “Hani 28
Ağustos gecesi Trikopis ve Diyenis kuvvetleri Eğret ovasının sonunda Olucak
bölgesinde gecelemişlerdi ya, oysa ki daha o zamandan seri hareket edip de
takibe o zamandan başlamış olsaydı, gelip bu Eğret ovası bölgesindeki düşmanı
daha 28 Ağustos akşamından sıkıştıracak, Dumlupınar’a hacet kalmadan burada
işlerini bitirecekti” deniliyor.
Tabi
yorumdur bu, böyle bir yorum var. Ama Yakup Şevki Paşa’nın yavaş hareket ettiği
de bir gerçek. İşte 61. Tümenin Garcamatgırı Belce arasındaki hattan süpürme
harekatı da 27 gecesine, bir gün öncesine planlanmıştı. Ama bu harekatın ancak
24 saat sonra, 28 Ağustosta gerçekleştiği ve 61. Tümen birliklerinin operasyon
çerçevesinde Cumalı, Susuz ve Dandır’ları geçtikten sonra Eğret’e birkaç
bölükle girdiği belirtiliyor.
Fakat
Eğret’e giren birliklerin miktarı ve zamanlaması hakkında çok da fazla bilgi
yok. Bunları biraz da el yordamıyla, bazı ipuçlarından yararlanarak
bulabiliyoruz, bu sonuca varabiliyoruz.
Daha
önce bahsettiğim Eğretlilerin “28 Ağustos’ta köye çok az Türk süvarisi girdi”
ifadesi burada yerine oturuyor. Yani gecikmiş 61. Tümen harekatıyla örtüşüyor.
Peki Eğret’e ilk giren askerler olarak 61. Tümeni düşünmemiz sadece bu sebeple
midir? Yani Garcamatgırı-Belce arasındaki süpürme harekatını 61. Tümen yaptığı
için mi sadece, yoksa böyle düşünmemize başka gerekçe var mı? Bu konuda
söyleyeceklerimiz var…
61. Tümen Sancağı Neden Şenliğe Katılıyordu?
Şenliklerin yapıldığı Üyük anıtı 1924 yılında yaptırılmış Fahrettin Paşa tarafından. Kendi ifadesine göre, Üyük’teki anıt dikildikten sonra Eğretliler ve çevre köylüleri kastederek “… o taraf köylüler her sene yıl dönüm gününde orada toplanarak dua ediyorlar. Süvarilerin cirit oynadıkları söylentisine bu şanlı şehid ruhlarının gülümsediklerine şüphe edilemez.” şeklinde tasvir ediyor. Bu ifadeden anladığımıza göre, kesin yılı belirlenmemekle birlikte, 1924’te Üyük’e anıt dikildikten sonra kutlamalar hemen başlamış gibi görünüyor.
İlk
zamanlarda kutlamaların, anmanın nasıl yapıldığını bilmiyoruz, resmi tören
yapılıp yapılmadığını da bilmiyoruz. Ama 1960’larda, belki 50’lerde de,
Üyük’teki törenler, bizim şenlik dediğimiz kurtuluş törenleri (ki resmi
törendir) daha görkemli, daha gösterişli, daha samimi, daha coşkulu, daha
katılımlı, daha kalabalık, her yönüyle daha heyecanlı geçerdi. Bizim
çocukluğumuzdakiler bile öyleydi, şimdiki gibi biraz daha sönük ve kuru
değildi.
O
yıllardaki katılımlara örnek olarak, ölene kadar Fahrettin Altay Paşa’nın
bizzat, her yıl mutlaka geldiği söyleniyor. Geldiğinde vatandaşlarla sohbet
ettiği, mevkileri göstere göstere nasıl savaştıklarını, ne mücadele
ettiklerini, yaşadıklarını heyecanlı ve gözüyaşlı bir şekilde anlattığını
söylüyorlar.
Yine
o zamanlarda Üyük 28 Ağustos şenliğinin ilginç bir katılımcısı daha var; 61.
Tümen Sancağı… Törene katılan ve resmi geçit yapan bandocusu var, havacısı var,
denizcisi var, karacısı var, jandarması var, bunların flaması, sancağı, bayrağı
oluyor. Bunların yanında ayrıca bir de 61. Tümen Sancağının bulunması çok
ilginç… Ben bunu duyduğumda, yani sadece tümen sancağı mı geliyordu, yoksa o
tümenden yürüyüş için gelen bir bölük de var mıydı diye araştırdım; hayır,
sadece sancak geliyormuş. Tümeni de biraz araştırdım, Trakya’da, sanırım
Tekirdağ civarında konuşlu bir birlikmiş. Şimdi tugaymış herhalde. Kurtuluş
savaşından sonra ordu yeniden yapılandırılırken ve yeni yerlerine
konuşlandırılırken 61. Tümeni oraya vermişler. O zamandan beri 61. Tümen,
statüsü değişse de oradaymış.
Tamam
da, başka biri değil de neden 61. Tümen sancağı geliyor? Daha yakınlarda sancak
yok muydu? Bilmiyorum, Afyon’daki garnizonda sancak varmıştır, yahut daha
yakınlarda bir yerde mutlaka bir sancak bulunur yani. Sancak bilindiği gibi
birliği temsil eden bir semboldür ve manevi değeri haiz bir semboldür… Bunu
merak ettim ve buradan yola çıkarak araştırdım, böylece daha önce söylediğim
Büyük Taarruzdaki 61. Tümenle ilgili bulgulara rastladım. Yani şenliğe katılmış
olması sebebiyle araştırmaya başlamıştım. Burnumuzun dibindeki başka bir sancak
getirilmiyor da, neden ta yüzlerce km ilerideki Trakya’dan getiriliyor tören
için? Bunun bir anlamı olmalıdır yani… Anlamı ve önemli bir sebebi olmalıdır…
Neden
özellikle 61. Tümen, diye araştırmaya başlayınca o sonuçlara varmıştım. İşte
61. Tümen 2. Orduya tabi idi, Ordusunun 27 Ağustos 1922’de verdiği görevi ancak
28 Ağustosta yerine getirebilmiş. O görev de Garcamatgırı ile Belce arasındaki
hattan batıya doğru düşmanı süpürme harekatıydı. O harekatın içinde öğleden
sonra, akşama doğru, belki ikindi üstü filan Eğret’e giriş de vardı. Eğret’e
ilk giren süvariler, piyadeler 61. Tümene mensuptu tezini bu yüzden kabul
edebiliriz. Çerşmenin yanındaki Yunan’ı cezalandıran süvari de 61. Tümene
mensup süvarilerden biri olmalıdır, diye fikir yürütüyoruz.
Kısaca
Eğret’e giren ilk birlik olarak 61. Tümeni düşünmemize ikinci sebep de Üyük
şenliklerine bu tümen sancağının katılmış olmasıdır.
Meclis Muhafız Taburu
Birinci
ihtimal böyle, yani Eğret’e giren ilk Türk birliğinin 61. Tümen askerleri
olduğuydu. Buna dair görüşlerimizi söyledikten sonra ikinci ihtimale geçebiliriz.
İkinci ihtimal Meclis Muhafız Taburu (MMT)dir. MMT ile ne alakamız var
diyebilirsiniz. Önce MMT nedir, önemi ve işleyişi nasıldır, bunun hakkında bir
iki şey söyleyeyim.
MMT,
o zaman tabur değildi, Meclis Muhafız Bölüğü olarak TBMM’nin açıldığı 1920 yılında,
Nisan ayında hemen teşkil edilmiş. Meclisçe teşkil edilmiş az sayıda, bir bölük
sanırım sonra iki üç bölüğe çıkıyor, en sonunda 800-900 mevcuda kadar
yükseliyor.
Bu
birliğin görevi Meclis’te asayişi sağlamak, Meclis ve çevresinde diyelim…
Başkan ve Meclisin banisi olarak doğrudan Mustafa Kemal Paşa’ya bağlıdır. Daha
çok Ankara’da, şehirde düzeni sağlama görevi verilmiştir. Ayrıca yakınlarda
bazı ayaklanmaları bastırma görevlerine katıldığı da olmuştur. Ama 1921’deki 2.
İnönü savaşı ile birlikte cephedeki savaşlara katılma süreci de başlamış oluyor
MMT için. İlk defa 2. İnönü’ye katılmış, orada bazı çarpışmalarda yararlılık
göstermiş, daha sonra Kütahya Eskişehir savaşlarında da bulunmuş.
MMT’nin
savaşlara katılımı şöyle oluyordu, hani emri doğrudan M.Kemal Paşa’dan alıyor
demiştik ya, cephede bulunduğu zamanlarda daha büyük bir birliğin emrine
veriliyordu. Mesela diyorlardı ki, sen falanca tümenin bünyesinde ve emrinde
bulunacaksın. Verilen savaş görevleri sırasında böyle çalışıyordu.
Kütahya-Eskişehir
savaşlarından sonra Ağustos 1921’de acilen Ankara’ya çağrılıyor. Ankara’ya
çağrılmasının sebebi, şehirde ve Mecliste bir takım karışıklıklar var o sırada.
İşte Meclisteki muhalif gruplar filan, bir karışıklık var. Ankara’da M. Kemal
Paşa’nın Başkomutan seçilmesiyle birlikte o karışıklıklar da sona eriyor,
ortalık sakinleşiyor, ondan sonra hep birlikte Sakarya Savaşı için cepheye
gidiyorlar. Eylülde Sakarya savaşı bittikten sonra Ankara’ya dönüyor MMT ve
Büyük Taarruz başlayana kadar da Ankara’da kalacaktır. Buradaki görevini ve
pozisyonunu söyledik, görevi her ne kadar huzur ve asayişi sağlamak olsa da en
birinci görevi Mustafa Kemal Paşa’yı korumaktı.
Kışı
böyle geçiriyor, 1921-22 kışını böyle geçiriyor, sonra Büyük Taarruzla birlikte
cepheye geliyor. Taarruzun ilk gününden itibaren bir tümenin emrine veriliyor. 28
Ağustos sabaha karşı saat 04 gibi, emri altında bulunduğu tümenle birlikte
Afyon’a giriyor. Hatırlanacaktır, Afyon 27 Ağustos gündüzü Yunanlar tarafından
boşaltılmıştı. Tabi giderken şehri öylece bırakmıyorlar, ateşe veriyorlar,
yakıyorlar. İşte tümenle birlikte MMT’nin görevi, Afyon’da asayişi sağlamak,
yangınları söndürmek, huzur ve sükunu sağlamak. Zaten emrinde bulunduğu Tümen
Komutanı da vali vekili olarak atanmış…
Aynı
gece M. Kemal Paşa ve İsmet Paşa Başkomutanlık ve Cephe karargahlarını
Afyon’a taşımışlar, kendileri de şehre girmişlerdi. Yani Başkomutan geldikten bir süre sonra MMT de Afyon’a giriyor. Zaten şehir içi görevinde tecrübeli
olduğu için asayiş sağlamak onun işi… Geerçekten sabah saatlerinde, 10 gibi
filan huzuru sağlıyorlar, yangınlar sönüyor. Afyon’da hayat normale döndükten
sonra, emrinde bulunduğu tümen takip harekatına katılmak üzere Ömer-Gecek
hamamları civarında toplanıyorlar. Bundan sonrası hakkında MMT konusunda bir
bilgi yok.
Eğret’te Bulunan Meclis Muhafız Taburunu da Yanına Al
28 Ağustos öğleden sonrası itibariyle MMT’nin
izini kaybettik, ondan sonrasını bilmiyoruz. Bakalım ne zaman ve nerede
karşımıza çıkacak.
Buradan,
Mürettep Süvari Tümeni (MST) var yine 2. Orduya, yani Yakup Şevki Paşa’nın
ordusuna bağlı bir tümendir bu MST, ama süvari tümeni, atlı yani… Ona geçelim.
MST
29 Ağustos sabahı saat 05’te Hacıbeyli’dedir. Buraya ne zaman vardığını
bilmiyoruz, belki 61. Tümenin süpürme harekatı yaptığı sıralarda, aynı ordu
içinde olduklarından onlar da aynı saatlerde, belki 28 Ağustos akşama doğru
veya gece gelmiş olabilirler. Onlar da Hacıbeyli’de bulunuyorlardı, sabah
05’te…
Bu
sırada bir emir aldılar, o emre göre Yakup Şevki Paşa diyordu ki “Siz Altıntaş
tarafını emniyete alın.” O taraflara gidin diye emir verdi. Bunlar da
Altıntaş’a doğru yöneldiler. MST’den bahsediyorum, Hacıbeyli’den Altıntaş’a
doğru geçtiler.
Sonra
bir emir daha aldılar, bu seferki 5. Süvari Kolordusundandı. Diyordu ki orada
Fahrettin Paşa “Siz Cephe Komutanlığı tarafından bize, Süvari Kolordusu emrine
verildiniz. Emrimize girmek üzere geliniz.” Kendi Ordu Komutanından Altıntaş
tarafına gitmesi yönünde bir emir almıştı, Fahrettin Paşa’dan da başka bir emir
alınca hadi bakalım… Hangisine ne yapacağım diye düşünürken… Bu arada gerçekten
de Süvari Kolordusunun emrine verilmiş MST, 1. Ordudan alınmış, Süvari
Kolordusuna verilmiş yani. Bunu da İsmet Paşa’nın onayıyla yapıyorlar tabi,
fakat emirler çok geç geldiği için, bir de sürekli durum değiştiği için…
düşmanın pozisyonunda sürekli değişiklik var, sürekli kaçış ve hareket
halindeler… Türklerin pozisyonu da değişiyor… Bir emri yerine getirmeden
ikincisi geliyor, senin haberin olmuyor filan… Gerçekten MST, sırf süvari
olduğu içindir ve bütün süvariler aynı şekilde hareket etsin diyedir mutlaka,
Fahrettin Paşa’nın Süvari Kolordusunun emrine verilmiş. İşte MST tam bunun
için, yani Fahrettin Paşa emrini yerine getirmek için harekete geçerken üçüncü
bir emir alıyor…
Bu
emir 6 saat önce Batı Cephesinden çıkmış olup, MST’nin eline ancak ulaşmıştır. Altı
saat gecikmeyle… İsmet Paşa’nın emri de şu manada: “Başka hiçbir işe
bakmaksızın doğrudan Kütahya’ya gidip orayı kurtarınız. Bundan sonra İnönü
taraflarına geçerek Eskişehir’den kaçmakta olan düşmanın yolunu kesiniz.” Böyle
bir emir veriyor Cephe, başka hiçbir vazifeyle oyalanma git Kütahya’yı kurtar
ve sonra da kuzeyden kaçıştaki düşmana yürü…
Emir
böyle… Ben bu emri araştırırken GKB Fevzi Paşa’nın Kurmay Yüzbaşısı sanırım,
Cevdet Kerim’in 1925’te basılan kitabına ulaştım. Orada İsmet Paşa’nın emri biraz
daha ayrıntılı olarak veriliyor ve diyor ki MST’ye yazdığı emirde “Sen başka
hiçbir işe bakma, şu anda Eğret’te bulunan Meclis Muhafız Taburunu da yanına
alarak birlikte gidip Kütahya’yı kurtarın. Sonra Eskişehir’den kaçmakta olan
Yunan’a doğru yürü.”
Burada
bizi ilgilendiren “Eğret’te bulunan Meclis Muhafız Taburu…” ifadesidir. Biz
MMT’nin izini nerede bırakmıştık? 28 Ağustos öğleden sonra Gecek-Ömer
kaplıcaları civarında bırakmıştık. Ondan sonrasına dair hiçbir kayıt yok...
Sadece Mustafa Kemal Paşa’ya Sorumluydular
28
Ağustos öğleden sonra kaplıcalar civarında kaybettiğimiz MMT, 29 Ağustos sabahı
Eğret’te karşımıza çıktı. Çok ilginç… Öyleyse MMT ne zaman geldi Eğret’e? Büyük
bir ihtimalle bağlı olduğu 8. Tümenden ayrıldı ve ister Belce tarafından
dolaşmış olsun, isterse normal susadan gelmiş olsun, 28 Ağustos günü öğleden
sonra belki ikindin civarı Eğret’e geldi. Geceyi Eğret’te geçirdi ve 29 Ağustos
sabahı da Eğret’teydi. 29 Ağustos sabahı Eğret’te olduğu kesin ama, bu İsmet
Paşa’nın emrinden anlaşılıyor.
İyi
de, Gecek-Ömer kaplıcalarına kadar
emrinde olduğu tümenden ne zaman ayrıldı? Bu büyük ihtimalle Afyon’daki
görevleri bittikten sonra gerçekleşti, ta o zaman tümenin emrinden çıkmıştı.
Bunu da şundan anlıyoruz, yine Fevzi Paşa’nın bir notuna göre MMT’ye Kütahya’da
bir görev verilmiş. Bir vazife deniliyor, sadece vazife… Kütahya’daki vazifesi
deniliyor…
Bu
görev de doğrudan Mustafa Kemal Paşa tarafından verilmiş. Aradım taradım, o
görevin ne olduğunu bulamadım. Yani söylenildiği gibi, İsmet Paşa’nın emrinde
de belirtildiği gibi MMT’nin MST ile birleşerek Kütahya’yı kurtarma gibi bir
görevi yok. Onun görevi daha başka bir şey. Kütahya’da bir görevi var, ama ne
olduğu belli değil. Fakat İsmet Paşa’nın emrinde birlikte hareket edin
deniliyor.
MMT’nin
bir özelliğini daha belirtmek lazım, bunu vurgulamak lazım. Gerçi savaş
alanında, cephede bünyesinde bulunduğu birliğin emrine giriyordu, fakat her
zaman için bütün emirleri Başkomutan’dan alıyordu. Adı üstünde zaten, bu Meclis
Muhafız Taburu… Meclis demek Mustafa Kemal Paşa demek yani, aynı zamanda Meclis
Başkanı… Sonradan Başkumandan oldu ama, Başkumandan da olsa o Meclis Muhafız
Taburunun asıl görevi Mustafa Kemal Paşa’nın emirlerini yerine getirmek ve onun
güvenliğini sağlamak.. Kim olursa olsun, başka kimden gelirse gelsin hiçbir
emre boyun eğmeden sadece M.Kemal Paşa’nın emirlerini yerine getiriyordu.
M.Kemal Paşa’nın MMT’ye Kütahya’da hangi görevi verdiğini de bilmiyoruz.
Bu
bilgi neden önemli? Bu bilgi, MMT’nin Gecek-Ömer’de diğer birlikler gibi
oyalanmayıp kendisine verilen özel emir gereğince hareket ederek yola çıkmış
olması gerçeğini bize bildirdiği için önemlidir. Bu sonuca varmamıza sebep olan
bu senaryo gereği MMT 28 Ağustos öğleden sonra yola çıkmış olmalıdır. Ha, biz
onun Eğret’e geldiğini İsmet Paşa’nın emrinden anlayabiliyoruz. Diyor ki, 29
Ağustos sabahında Eğret’te bulunan MMT’yi de yanına alarak…
Ben
bundan yola çıkarak, MMT’nin Eğret’te en az 24 saat kaldığını söylemiştim, evet
bunda da ısrar ediyorum, 24 saat, en az 24 saat kaldı. Çünkü Cephe Komutanı
İsmet Paşa’nın emri mutlaka MMT’ye de gelmiş olmalıdır. Ama Eğret’te olduğu
İsmet Paşa tarafından bildirilen bu Tabur (ne hikmetse) hareket etmiyor,
Eğret’te durmaya devam ediyor. Bunu da yine Komutanların harp raporlarından
anlayabiliyoruz.
Mürettep
Tümen tamam dedi, İsmet Paşa’nın gecikmeli emrini aldıktan sonra hemen harekete
geçti. Altıntaş’a vardı, Pusan’a vardı, orada iki saat kadar dinlendi, sonra
tekrar hareket etti, Kütahya’ya varıp orayı kurtardı. Bütün bunlar olurken,
ikindin Altıntaş’a vardığında MMT hala Eğret’te. 29 Ağustos’tan bahsediyoruz,
sabah Eğret’te idi, hala Eğret’te… Mürettep Tümen Pusan’a varıyor geceyarısı,
orada iki saat mola veriyor, moladan sonra hareket ediyor Muhafız Taburu hala
Eğret’te… Ancak bundan sonra Taburun Altıntaş’a yaklaştığı kaydedilmiş. Yani
kısacası 29 Ağustos akşama doğru Eğret’ten ayrılıyor MMT, geceyarısında filan
Altıntaş’a yaklaşmış. Mürettep Tümenle birleştiler mi, birleşmediler mi belli
değil. Mürettep Tümen görevini yapmış, Kütahya’yı kurtarıyor, MMT artık ne
zaman vardıysa…
MMT’nin
hareketlerini net olarak takip edemiyoruz. Çünkü hiçbir kimseye bağlı olmadığı
için, sadece Mustafa Kemal Paşa’ya sorumlu olduğu için MMT’nin raporları da
yok. Sonuçta vermesi gereken hesabı Mustafa Kemal Paşa’ya vereceği için hiç
rapor tanzim etmemişler. Bu yüzden Meclis Muhafız Taburunun ne yaptığı, nerede
olduğu, ne zaman nereye gittiğini resmi kayıtlardan takip etmek mümkün değil.
Ancak böyle ipuçlarından yola çıkarak Eğret’te 24 saat kaldığını söylüyoruz.
24
saat kaldığına göre, Eğret’e giren ilk Türk birliği Meclis Muhafız Taburu
olabilir. Dedemin anlattığı, çeşme başındaki Yunan’a cezasını veren süvari de,
sırf süvari olduğu için vurguluyorum, Meclis Muhafız Taburuna mensup olabilir.
Tabi bütün bunlar ihtimaldir, kaydı kuydu yok; tezdir, yanlış da olabilir…
Karargahım Eğret’te, Ben Beşkarış’tayım
29
Ağustos 1922 günü akşama doğru MMT’nin Eğret’ten ayrıldığını söylemiştik. Bu
tabur en az 24 saat Eğret’te kaldı. Bu hususu da hallettikten sonra artık 30
Ağustos’a geçebiliriz. Yalnız 29 Ağustos’ta biraz daha eğlenelim.
Hatırlnacağı
üzere 28 Ağustos günü Eğret ovası-Eğret platosu ne derseniz deyin, bu bölge
yani, buralar Yunan kaynıyordu. O günün gecesi, en gerideki düşman şurada,
Gaymaktekkesi civarındaki 13. Yunan ihtiyat tümeni olmak üzere Olucak
yakınlarında beş Yunan tümeni, başlarında General Trikopis ve Diyenis olmak
üzere geceyi buralarda geçirdiler. 29 Ağustos sabahı, en gerideki tümen saat
05’te Gaymaktekkesi’nden hareket etti, böylece 29 Ağustos sabahı saat 07
itibariyle, Olucak da dahil olmak üzere bu bölgede Yunan kalmamıştı. Burayı
artık tamamen Türklerin hakimiyetine terk ettiler.
O
gün akşama kadar MMT’nin Eğret’te kaldığını söylemiştik. Çünkü o gün buralar
tamamen Türklerin hakimiyetindeydi. İki üç gündür yaşanan hareketlilik bugün de
sürdü. 29 Ağustos günkü hareketlilikte neler olduğunu kısaca özetleyeyim.
Bir
defa 29 Ağustos günü MMT akşama kadar Eğret’teydi. Bununla beraber yine aynı
gün, tam olarak zamanını bilemiyoruz o belirlenememiş de, Erkan-ı Harbiye Reisi
(Genel Kurmay Başkanı) Fevzi Paşa otomobiliyle bizim susadan geçmiş, Altıntaş’a
kadar varmış. Bir gün önceki Çirçir baskınındaki esirlerin arasında bir
kadından söz etmiştik, o kadını Altıntaş’ta Fevzi Paşa’ya teslim etmişler.
Fevzi Paşa o gün susadan geçip gidiyor yani. Büyük ihtimal Eğret’ten geçerken
köye de uğramıştır. Zaten onların emriyle Eğret’te bulunan MMT ile de görüşmüş
olabilir. Her neyse 29 Ağustos’ta bu oldu. (Pşa ertesi gün yine otomobiliyle
susadan Eğret’e kadar gelecek, bu kez ara yoldan Olucak istikametine
sapacaktır.)
Başka?
Bir de, bir gün önce şu Söğütaltı çayırlığında çamura saplanıp kalan,
toparlayamadıkları için burada bırakıp gitmek zorunda kaldıkları 2. Süvari
Tümen bataryasının topları vardı. O topları almaya geldiler. Geldiler, aldılar
gittiler. Bu da yine 29 Ağustos günü oldu. 2. Süvari Tümeni bataryası toplarını
götürdü. Onların raporuna göre de o gün Eğret tamamen kurtarılmıştı.
Size
daha önce bahsettiğim 2. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa’nın Eğret’e gelişi de
bugüne rastlar. O da şöyle oluyor. 29 Ağustos sabahı saat 05’te şu Gaymaktekkesi’ndeki
13. Yunan Tümeni kaçmak üzere hareket ettiği sıralarda, Yakup Şevki Paşa da
Doğlat’tan bu tarafa doğru hareket etmişti. Sabah saatlerinde Ayazin’e geldi,
öğle üzeri de Eğret’teydi. Yakup Şevki Paşa öğle üzeri Eğret’teydi, öğleden
sonra da Beşkarış’a geçecek. Fakat ilginçtir, kendisi Beşkarışa’a geçti,
Karargahını burada bıraktı. Kayıtlarda “karargahımın bir kısmını” diyor,
“muharebe kısmını Eğret’te bıraktım” diyor. Orada sanırım hatıralarını yeni
harflere çevirirken, veya başka bir şekilde yazı aktarılırken aslı “muhabere”
olan kelime “muharebe”ye çevrilmiş. Muharebe savaş, harp, çarpışma demek;
muhabere ise haberleşme demek. Şevki Paşa karargahının haberleşme/iletişim
kısmını (bunun içinde telsiz, telefon, telgraf, ışıklı haberleşme cihazları
filan vardı) Eğret’te bırakmış, kendisi Beşkarış’a geçmiş. 30 Ağustos akşama
kadar, (ki o gün Dumlupınar Meydan Muharebesi yapılıyor) o zamana kadar
Muhabere Karargahı Eğret’te kalacaktır. Bunu bütün yazışmalarında dile getirmiş
“Karargahımın muhabere kısmı Eğret’tedir, yazışmalarınızı ona göre yapın” diye
bütün birliklerine talimat veriyor, ayrıca Cephe Kumandanlığı ve
Başkumandanlığa da bu şekilde rapor veriyor; 2. Ordu Karargahı muhabere
kısmının Eğret’te bulunduğunu özellikle belirtiyor. Yani 29 Ağustos’ta Eğret’te
bulunan birliklerin arasında Yakup Şevki Paşa’nın karargahı da bulunmaktaydı,
en azından karargahının bir kısmı… Ne kadar kaldı? Bir günden daha fazla.
Akşama kadar sürüyor, 30 Ağustos akşama doğru Beşkarış’a gidiyorlar onlar da…
Bu da 24 saatten fazla ediyor.
29
Ağustos günü buralar tamamen Türklerin eline geçmişti. Geliyoruz, 30 Ağustos’a…
Böylesi Gerekiyordu
Bu
anlatımın başlangıcında, hatırlayacaksınız, asıl öne çıkardığım mevzu İlbulak
dağlarıydı. Bu dağların tanıtımıyla başladık işe, öneminden bahsettik. Sonra
Eğret işgalinin nasıl başladığına geldik, bu işgalin de İlbulak üzerinden
yapıldığını, önce 28 Mart 1921 günü Olucak üzerinden gelen bir tümen
civarındaki Yunan birliğinin Eğret ile Yenice arasında konduğunu, iki alayını
Eğret’e gönderdiğini, böylece Eğret işgalinin başlamış olduğunu söylemiştik.
Aynı gün İlbulak dağları üzerinden ve güneyinden aynı şekilde Yunan
ilerleyişinin devam ettiğini, o birliklerin bir kısmının Bayramgazi’den kuzeye
yönelerek yine Eğret’e geldiklerini, bu iki koldan işgalin hep İlbulak dağları
üzerinden olduğunu söylemiştik.
Aynı
işgal hareketi 12 Temmuzda bir daha tekrar oluyor, üç ay kadar sonra tekrar
ediyor; yine aynı şekilde gerçekleşiyor bu da, yine Olucak’tan inen bir tümen
kadar Yunan Eğret Yenice arasına ordugah kuruyor, yine iki alayını Eğret’e
gönderiyordu. Ve yine İlbulak dağları üzerinden ve güneyinden Afyon’a doğru
Yunan ilerleyişi devam ediyordu, o birliklerin bir kısmının Bayramgazi
hizasından kuzeye, Eğret’e geldiklerini tek tek anlatmıştık.
Kısacası
işgalci Yunanlar Olucak üzerinden gelip Eğret-Yenice arasına kondular, İlbulak
üzerinden gelip Bayramgazi’den kuzeye yöneldiler. Dikkat edin hep şu bölge;
Bağlar, Gabarçukuru, Gaymaktekkesi bölgesini konaklama/ordugah olarak
kullanıyorlar. Ve İlbulak dağlarından geliyorlardı.
Şimdi gidişlerini hatırlayalım. Aynen gelişleri
gibi oldu. Yine burada Eğret-Yenice arasında (Gaymaktekkesi, Gabarçukuru,
Bağlar, Üyükyolu bölgesi) kondular, sonra Olucak’a doğru kaçtılar. Yine diğer
Yunan tümenleri de İlbulak dağlarını kullandılar, onun üzerinden Olucak’a doğru
kaçtılar. Yani nasıl geldilerse öyle gittiler. Geldikleri gibi gittiler de
diyebiliriz bir anlamda buna. Fakat nasıl gittiklerini, kaldıkları müddetçe
Eğret’te neler yaptıklarını, çok fazla ayrıntıya girmeden anlatmıştım size.
Ayrıntıya girmediğim noktalar, özellikle hiç girmediğim hususlar olduğunu fark
etmişsinizdir. O konulara hiç girmedim. Buna rağmen ne kadar zulmettikleri
sanırım anlaşılmıştır.
30 Ağustos günü bu zulmü ortaya koyan,
yenilgilerinin hem insani hem kaderi boyutunu değerlendiren sözleri var Mustafa
Kemal Paşa’nın. Ondan önce, Eğret’ten sürücü/kağnı yedici olarak tutup
götürdükleri Feyzullah Sağlam dededen bahsetmiştim, onun Dumlupınar meydanını,
savaştaki o Dumlupınar’ın durumunu tasvir eden bir sözü var, onu aktarayım.
Bunu odada dinlemişler, kendisinden dinleyen Çilmahmutların Mahmut Omak
söyledi, kendi ağzından duymuş. Demiş ki Feyzullah dede: ”Dumlupınar’da
derelerden su yerine kan akıyordu.” Siz savaş meydanının vehametini bundan
anlayın artık.
Bu vehameti Mustafa Kemal Paşa görüyor, ortalığın
cesetlerle dolup taştığını, dayanılmayacak bir manzara bulunduğunu söylüyor. (M.Kemal
Paşa bu konuşmayı 30 Ağustos 1924’te Dumlupınar Savaş meydanında yapmış. Uzun
nutuğun ilgili bölümü: “Efendiler, ertesi günü tekrar bu muharebe meydanını
dolaştığım zaman, ordumuzun ihraz ettiği zaferin azameti ve buna makabil hasım
ordunun duçar edildiği falâketin dehşeti beni çok mütehassis etti. O karşıki
sırtların gerisindeki bütün vâdiler, dereler, bütün mahfuz ve mestur yerler bırakılmış
toplarla, otomobillerle ve namütenahi teçhizat ve malzeme ile ve bütün bu
metrukâtın aralarında yığınlar teşkil eden ölülerle, toplanıp karargâhlarımıza
sevkolunmakta, bulunan sürü sürü esir kafileleri hakikaten bir mahşeri
andırıyordu…”)
Bu sözler
insani boyutu yansıtıyor. Acıklı bir durum var ortada, binlerce ölü var, bu
ölülerin çoğunluğu Yunanlar tabii... İşin bu acıklı ve “mütehassis” edici
yönünü söyledikten sonra, başka bir konuşmasında (Mecliste, Dumlupınar
meydanında, törende veya herhangi başka bir yerde söylemiş olabilir)
“Anadolu’da, işgal ettikleri yerlerde yaptıklarını düşündüğümüzde, bunu Kaderin
bir adaleti gibi görmeliyiz” diyor. Tam belki bu kelimelerle söylemiyor, ama
mana olarak bunu ifade eden sözler söylüyor. O kelimeler tam olarak aklımda
kalmamış, ama aşağı yukarı anlam bu…
Mustafa Kemal Paşa’nın oto boka söylediği, belki
uydurulan sözlerini gündeme getirirler de, bu önemli değerlendirmesini ben ilk
defa duydum. Belki Meclis’te Dumlupınar’dan bahsederken söylemiştir, belki gerçekten
savaş meydanında, mesela yukarıda aktardığım 1924 nutkunun içinde söylemiştir,
belki de başka bir kutlamada söyledi, tam bilmiyorum. Fakat bugüne kadar hiç
duymadığım bu sözünü bir kitaptan okudum. Böyle diyor. Evet acınacak mütehassis
olunacak bir manzaraydı, üzüntü vericiydi; ama Yunanların işgal ettikleri
yerlerde yaptıklarını düşününce, bu Kaderin adaleti olarak görülmelidir, böyle
olması gerekiyordu çünkü, diyor. Böyle olması gerekiyordu…
30 Ağustos 1922 günü Yunan'ın beli Dumlupınar’da
kırıldı. Buralarda beklemeselerdi 28 Ağustos günü, gitselerdi belki kaçıp
kurtulacaklardı. Ama Kader onları buralarda bekletti, ‘Olucak’ı yakın!” dedi
Şeytan onlara, “oraları buraları yakın” dedi, “yıkın” dedi, “dinlenin” dedi,
“uyuyun” dedi, “ısının yaktıklarınızla” dedi. Böylece geç kaldılar, erken
davransalar belki Dumlupınar’ı tutacaklardı. Orayı bizimkiler tuttu, Yunanlar
kuzeye kaçmak zorunda kaldılar. Sonra bizim süvari kuzeyden bu tarafa sürdü. 1.
Ordu zaten Dumlupınar’ı tutmuştu, 2. Ordu da bu taraftan gidiyordu, kaçacak bir
yerleri kalmadı, Dumlupınar’da oraya sıkıştılar, olan oldu. Ondan sonra canını
kurtarabilenler biliyorsunuz, 9 Eylül 1922 günü İzmir’den binebilenler gemilere
binerek kaçtılar gittiler…
Sonuçta geriye böyle acı hikayeler kaldı. Kimden
dinlediysem, istisnasız hepsi de “Allah bir daha o günleri göstermesin, öyle
bir işgal yaşatmasın” diye, diyeceklerini böyle dualarla bitiriyordu. Biz de
buna amin diyelim ve duayı tekrar edelim: Allah bir daha bizlere öyle günleri
yaşatmasın, güzel vatanımızı işgal ettirmesin, o acıyı bize bir daha
yaşatmasın…