04 Mayıs 2026

1931 Tarihli İbraname

 
    Kişiler arasında alacak verecek ilişkisini sona erdiren sözleşmeye ibraname deniliyor. Resmi ve hukuki niteliği bulunan bu sözleşmenin yazılı olmasından başka bazı özellikleri üzerinde bulundurması gerekirmiş.

    Öncelikle borcun bir kısmı veya tamamının ödendiğine dair miktar belirtilmesi, borçlunun bunu ödediği, alacaklının da aldığının açıkça belirtilmesi gerekiyor. Mutlaka tarih belirtilmeli ve şahitler huzurunda imza altına alınmalıdır. Bütün bu şartları taşıyan bir sözleşme imzalandığında alacak verecek hususundaki ilişki temizlenmiş olduğundan bu belgeye ibraname denilmiş. Bir bakıma aklama kağıdı...

    Elimizdeki ibranameye başlık olarak tam ortaya "İbrağname" ibaresi yerleştirilmiş. Metin kısmı ise şöyle: "Eğret Karyesinden Dolaksız oğlu İsmail'de olan alacağımı tedrici olarak aldım. Başkaca alacağım yoktur ve elimde bulunan senedin bir kıymeti olmadığını şahit huzurunda tasdik ederim.." 

    Sağ altta imza kısmı "Afyonkarahisar, Hacı Abit Z. Abidin" ismi yazıldıktan sonra "Abid" diye imzalanmış ve altına 15/7/931 tarihi tarihi atılmış.

    Sol altta çaprazlama "Şahitler" yazılıp altı çizilmiş. Burada üç satır olarak "Eğret İmamı Ali Osman, Muhtar Eyyüp ve H. İbrahim" adlı kişinin imzaları bulunuyor. 

    İmam kurşun kalem, Muhtar ve H.İbrahim kırmızı mürekkepli kalemle imzalamış. İbranamenin diğer bölümleri ise mavi mürekkepli dolmakalemle yazıldığı anlaşılıyor. Dikkat çeken diğer bir özellik ise muntazam elyazısı... Latin harflerine yeni geçildiği düşünüldüğünde bu kadar kısa sürede böyle yazı ister istemez dikkat çekiyor.

    Borçlu olan kişi Dolaksızların İsmail Kırım'dır, daha soyadı uygulaması başlamadığı için sülale adıyla yazılmış. Şu sözleşmeyi imzaladığında 27 yaşında bulunuyor, on yıl kadar sonra, 1942'de vefat edecek. Miktarı yazılmamış, ama kim bilir ne için gidip 'şeherden' borç almış.

    Şahitler üzerinde de durmak lazım. Eğret İmamı Ali Osman için iki ihtimal var; ilki Sağırların Ali Osman Sancak Hoca, diğeri ise Terlemezlerin Ali Osman Terlemez Hoca'dır. Belge düzenlendiğinde Ali Osman Hoca 40, Terlemez Hoca ise 27 yaşında bulunduğu için ben Sağırların Hoca olduğunu düşünüyorum.

    Muhtar Eyüp'te tereddüt yok, Devrimbeşlerin Eyüp Aydın olduğu net. Bir başka belgede 1930 yılının muhtarı olduğunu da okumuştum. Fakat üçüncü şahit H. İbrahim'in kimliği hakkında bir fikir oluşmadı. Aynı kalemle imzaladığına göre aza veya Muhtarın yakını olabilir. Mesela kardeşi Büzükhalil diye bilinen H. İbrahim Aydın, veya kayınbiraderi Omarcıkların Arap diye bilinen H. İbrahim Sağlam, yahut teyzeoğlusu Gobakların Halil İbrahim Kopan... 

    Ayrıca o dönemde Eğret'te yaşadığını tespit ettiğim ve yaşça şahitlik yapabilecek diğer Halil İbrahim'ler: Doğvelinin Halil İbrahim Varlı, Güçcük Gavalcı Halil İbrahim Aracı, Hacınınibram Halil İbrahim Azbay... Son şahit bu isimlerden biri olabilir...



03 Mayıs 2026

Defter-i Hakani Tapu Kaydı


    Eskiden tapu kayıtlarının tutulduğu kütüğe Defter-i Hakani denirmiş. Devlet sistemi oturdukça bu isim kalıplaşarak 'tapu' karşılığı kullanılmaya başlanmış. Zamanla bu işlere bakan kurumun yerine de Defter-i Hakani binası diyorlar. Yani günümüzün Tapu Kadastro Müdürlüğü gibi... Tapudan ayrı olarak onun yerine geçen bir bakıma tapu sicil kaydını gösteren belgeleri bilirsiniz. İşte bir asırdan daha eskinin bu tapu sicillerini gösteren iki belgeyi görelim.

    Belgenin ortasındaki antette Defter-i Hakani Arazi-yi Emiriye yazıyor. Onun sağında evrak ve kayıt numarası, solunda ise Hudavendigar vilayeti ibaresi bulunuyor. Asıl bilgiler çizelge kısmında.

    Tabi bu tablo da bölümlerden oluşuyor. İlk bölüm genel bilgiler, yani tapuya esas mülkün genel kimlik bilgileri... Liva Karahisar-ı Sahib, Kaza Merkez, Karye Eğret... Köyün adına açıklama olarak "Çatalüyük nam mevki" notu ilave edilmiş. Bundan da anlaşılacağı üzere bu mevkideki bir tarladan söz ediliyor.

    Sonraki bölümde tarlanın sınırları tarif ediliyor. Böylece tam konumu tespit edilmiş. Buna göre bahsedilen tarla "Berber, ... Halil, Molla Ahmed oğlu, Yol" biçiminde çevreleniyor.

    Arazinin nitelik ve niceliğiyle ilgili bilgiler kısmında cinsine "öşürlü tarla" miktarına da "5 dönüm" kaydı düşülmüş.

    Sıradaki bölümler tarlanın sahibiyle ilgili... Önce belgenin verilme sebebi "müceddeden" yani yenileme diye yazılmış. Sonra tarlayı kullanacak kişinin adı geliyor, buraya "Koca Ahmed oğlu İbrahim bin Ahmed" yazmışlar. Bu zat Gocahmetlerin Ahmet Tektaş'ın dedesidir.

    Tarlanın ilgili kişiye nasıl intikal ettiğinin cevabı alt satırda verilmiş; "Pederi Ahmed fevtinden sene 75." Buradan babasının 1859/60'ta vefat ettiği bilgisi de çıkarılabilir. "Uzun boylu sarı sakallı" diye tarif edilen Koca Ahmed 1800 yılında doğmuştu, demek ki atmışına gelince vefat etmiş.

    Tarlanın kıymetine 50 yazmışlar, lira veya kuruş kaydı yok, liradır herhalde... Ayrıca harc, kağıt ve katibiye parası olarak 3-2-1 rakamları yazılmış ve sonrasında "Hiç bir vakitte bundan ziyade bir şey alınmayacaktır" matbu notu bulunuyor.

    En alttaki sonuç ve hüküm kısmı şu manada: "Yukarıda yazılı bir parça tarla için Defterhane-i Amire'den tapu senedi verilene kadar ilgilinin tasarrufuna izin verildiğine işaret eden işbu ilmuhaber düzenlenmiştir. Sene 1280/1864." En altta Sandık Emini ve Katip mühürleriyle belge onaylanmış oluyor.

    İkinci belgemiz de ilkinin aynısı. Yalnız aynı tarla değil, bu sebeple sahibi ve diğer bilgiler değişiyor. sadece farklı olan kısımları yazalım.

    Tarlamız Eğret köyü Gabarçukuru mevkiinde bulunuyor. Ömer oğlu, Mehmet, İsmail adlı kişilerin tarlaları ve yol ile çevrelenmiş 5 dönüm tarla...

    Tarlaya tasarruf edecek kişinin adı Karamehmet oğlu Osman diye kaydedilmiş. Bu zat da Çakıriban (İbrahim Ata)nın dedesi, Naymelerin Ramazan Kırbaç dedenin öz amcası oluyor. Gabarçukuru'ndaki bu 5 dönümlük tarla babası Karamehmet oğlu Ali'nin 1859/60'taki vefatı sebebiyle kendisine intikal ediyor. Babasının lakabı Alicik imiş, bu yüzden sülaleye Alicikler/Elcikler de deniliyor...

    Bu ikinci tapu sicil belgesinin düzenlenme tarihi de aynı, yani 1864/65...

    Benimle belgeleri paylaşan kişi Ahmet Sevinç'tir, yani Kocahmetlerin Ahmet Tektaş'ın torunu... Belli ki bütün bunlar Ahmet Tektaş'ın sakladığı evraklardan... Zaten ilk belgenin onun dedesi ve büyük dedesine ait olduğunu belirtmiştik. Dolayısıyla torunu kaynaklı belgelerin ilki böylece açıklanabilir. Ancak ikinci belgenin de aynı kişiden gelmesi kafa karıştırıcıdır. 

    Aliciklerle Gocahmetlerin bildiğim kadarıyla yakınlığı bulunmuyor. Tarlaların tevarüs ettiği Alicik Dede ile Kocahmet Dede'nin aynı yılda vefatı ve şu iki belgenin onların ölümünden beş yıl sonra, aynı yılda düzenlenmiş olması da tuhaf bir benzerlik. Belki belge çıkarılırken biri aldı ve unutuldu, belki de Gabarçukuru'ndaki 5 dönüm tarla satın alındığı için bu tapu kaydı Gocahmetlere geçti; işte burası meçhul...



02 Mayıs 2026

Kuyumantarı; Çukurçanak


    Yaklaşık otuz yıl önce bizim dağın bir bölümünde Orman Müdürlüğü tarafından ağaçlandırma çalışması yapıldı. Meşe çalısından temizlenen alanlık kısımlara bazı çam türleri dikildi. Haliyle o ağaçlar büyüdü orman oldu. Şimdi çam ormanına sahip orman köylülerinin bazı avantajlarını Anıtkayalılar da ufaktan görmeye başladılar. Budanan ağaçlardan çıkan ucuz odun gibi…

    Sık çam ormanının derinliği güneş görmediğinden olsa gerek ot çıkmadığı için özellikle çobanlar tarafından hala benimsenmemiş. Baktığımızda güzel bir görüntü arzetmesine rağmen bu yerel çamlıklar belki de bu yüzden pek sevilmiyor. Her şeye rağmen dağ, orman ve her çeşidiyle ağaç güzel şey…

    Koyu sarıdan açık siyaha, kahverenginin bütün tonlarında tanımlanan bir mantar türü var; kuzugöbeği diye adlandırılan bu kıymetli mantar, çoğunlukla çam ağaçlarının dökülen iğne yaprak gübürleri arasında çıkıyor. Belki de bu yüzden ve rengi sebebiyle ehil olmayan gözlerce fark edilemiyor. Ayrıca nadir bulunduğu için çok kıymetli sayılıyor.

    Kuzugöbeği bizim dağda hiç görülmedi. Gerçi bizde yenen iki mantar türü var. İlki orman içlerinde çıkan koca şapkalı olandır. Buna şapkalı mantar, çayır mantarı, ters mantarı, yeryaran diyenler de var. İkincisi ise ocak mantarı denilen ve tam açılmayıp nispeten küçük kalan mantardır. Yay şeklindeki ocaklarda dizili olarak çıktığından böyle adlandırılmış. Yalnız bu türe yanlışlıkla kuzugöbeği derlerdi. Yukarıda bahsettiğim kuzugöbeği ile alakası yok. Bu iki tür haricinde daha bir sürü mantar çeşidi var, fakat onlar yenmez ve hepsine birden dedemantarı denilir. Zannederim yanlışlıkla bir yerlerde gerçek kuzugöbeği bulunsa, dedemantarı diye bir köşeye atılırdı.

    İlbulak tepelerinden her baktığımda her mevsim koyu yeşil rengiyle beliren çamlıklardan kendimi alamam. Hiç girmedim, acaba içinde neler saklıyor. Ağaçlar ne kadar büyüdü, dedikleri gibi taban otsuz mu; ışık, renk, koku ve hava çamlıkta nasıl… Çam altlarının narin mantarı kuzugöbeğine orada rastlayabilir miyiz… Tam da mevsimindeyiz…

    Bazı bölgelerde birilerinin kuzugöbeği bulduğuna dair söylentiler var, yalnız kim nerede ne kadar buldu soruları cevapsız. Belirsiz bir söylenti yani… Yine de kuzugöbeği konusunda benim merakım had safhada, fırsatını bulduğumda bir çamlığa dalacağım.

    Bu fırsat geçen hafta (25 Nisan) çıktı… Çamlıkların Hanyeri yakınındaki ucunda biraz dolaştım. Dediğim gibi hedefimde kuzugöbeği vardı. Bütün dikkatimi soluk iğne yaprak tabakasını vererek rastgele dolaştım. Önceki günlerde kuvvetli yağışların etkisiyle oluşan nem henüz etkisini kaybetmemişti ve çok sık ağaçlar sebebiyle pek güneş görünmüyordu. Yeterince ısınamayan toprakta mantar çıkar mı bilmem… Bulamadım zaten, onca dikkatime rağmen bir şey göremedim. Dedikleri gibi değil sanırım, kuzugöbeği buralarda yok…

    Kuzugöbeği yok, ama çok ilginç bir başka mantar türü gördüm çamlıkta. O güne kadar görmediğim, sosyal medyada filan karşılaşmadığım, varlığından o anda haberdar olduğum acayip bir şeydi bu. Mantar türü olduğu bile şüpheliydi, biraz yakından bakınca buna karar verdim. Elbette bunu keşfeden ben değildim, ama ilk defa gördüğümde isim hakkını kendimde bulup hemen adını koydum; kuyumantarı…

    Buna sebep mantarın biçimidir. Yere kazılmış bir kuyuya benziyordu. Kazılmış ve duvarları çimento şerbetiyle sıvanmış, o kadar pürüzsüz, o kadar yalabık. Mantarın toprak zemin hizasındaki bileziği de doğal biçimde bırakılmış. Şu vaziyeti görünce aklıma gelen tek şey kuyu idi. Bazılarının dibinde yağmur veya sabah çiğinden kalmış birkaç damla su, bu tanımlamayı destekledi; tam bir kuyu manzarası çıktı ortaya, sen buna kuyumantarı demez de ne dersin. 

    Adını koyduktan sonra bunları yakından incelemeye başladım. Her yerdelerdi çünkü, çamlığın her yerinde karşıma çıkıyorlardı, ama hep iğneyaprakların arasında… Kuzugöbeği de böyle değil miydi, kahverengi yaprakların arasında zor fark edilir biçimde…

    Kuyumantarları, bir çay bardağı narinliğiyle duvarını yukarı doğru kabartıyor, ağzı toprakla aynı hizaya gelince büyümesini durduruyordu. Çok dikkatli bakmazsan bazılarını göremiyorsun bile, çünkü kabararak büyüme işi bittiğinde ağzı iğne yapraklarıyla kamufle halde bulunuyor. Kuzugöbeği de gövdesinin büyük kısmını bu iğne yapraklar arasına gizliyor.

    Öğrendiğime göre çoğu diğer türde olduğu gibi kuzugöbeğinden bir tane bulursan, arkadaşlarını arıyorsun. Genelde yakınlarda birkaç tane daha oluyor, bizim ocak dediğimiz şey yani… Aynısı kuyumantarı için de sözkonusu, çoklu bulunuyorlar. Mantarın genel özelliklerinden bu…

    Bir kaçının kökünü aradım, bulamadım. Malum, tozak bile olsa her mantarın kuyruk veya pülçük biçiminde kökü oluyor. Mantarın sapı bu kök üzerine oturuyor ve bizim şapka dediğimiz gövde belki patlama veya bürtleme biçiminde çıkıyor. Kuyumantarı köksüz nasıl çıkıyor acaba? Belki de çamur sebebiyle ben kökünü göremedim…

    Bazılarını, ucu yeni çatlamış fakat tam civciv çıkaracak kadar açılmamış yumurta biçiminde gördüm. Acaba bunlar gelişimini tamamlayamayanlar mıydı? Öyleyse, kuyumantarının çıkması ve büyümesi konusunda başka bir teori bulmak lazım.

    O gün kuzugöbeğini bulamadım, ama adını koyduğum kuyumantarlarıyla vakit geçirdim, onları bol bol fotoğrafladım. Sonraki günlerde fırsatını bulunca sorup soruşturdum, kuyumantarı hakkında bilgi topladım. Elbette bu ismi kimse bilmiyor, biz uydurduk çünkü.

    Elde ettiğim bilgiler: En çok Torosların doğu ucunda, Mersin taraflarında biliniyor. Çukurçanak, çanak, kupa, tas gibi isimlendirmelere de rastlanılıyormuş. Çam ağaçlarının altında yetiştiği, bir ay gibi kısa bir dönemde tazesinin bulunabildiği, kurutularak yıl boyu tüketilebildiği, hem kurusunun hem de tazesinin çok lezzetli olduğu belirtiliyor. Bütün bunlara rağmen şu önemli uyarıyı barındıran Ekşisözlük alıntısını olduğu gibi vermek isterim:

    “Sarcosphaera coronaria – çukurçanak mantarı topraktaki arseniği bünyesinde topladığından bilim çevreleri tarafından ısrarla tüketilmemesi dile getirilir. mantarda bulunan gyromitrin gastrointestinal sistemi (ağız, yutak, yemek borusu, mide, on iki parmak barsağı, ince barsak, kalın barsak, safra kesesi, karaciğer, pankreas) tahriş eder. Kırmızı kan hücrelerinde hasar yaratabilir, bu da erken yaşlanma, kalp-damar hastalıkları, kanser, katarakt, yaşa bağlı bağışıklık sistemindeki zayıflamalar ve sinir sistemindeki dejeneratif rahatsızlıklar gibi yaşla gelişen hastalıklara neden olur. Mantarda bulunan gyromitrin insanlarda ölümcül dozunun, yetişkinler için 20-50 mg /kg ve çocuklar için 10- 30 mg /kg olduğu bildirilmiştir. (Bize bir şey olmuyor biz hep tüketiyoruz, diyenler vücutlarına düşük doz alıp yavaş yavaş kendilerini zehirliyorlar.) Gyromitrine maruz kalmış birinde, ilk 6-12 saat içinde kusma ve sulu ishal başlayacaktır ve bu durum 2-3 güne kadar sürebilir. İleriki zamanlarda tüketime bağlı olarak böbrek fonksiyonlarında rahatsızlıkları ortaya çıkarabilir ve kimse ömrünün sonuna kadar bir mantar yediği için diyalize bağlanmak istemez.”

    Kaç yıllık geçmişi olursa olsun, Anıtkaya için yeni sayılabilecek bu mantar türü karşısında çok dikkatli olmak lazım. Kuzugöbeği maksadıyla çamlıklara dalanlara sözüm; ben tadına bile bakmamıştım, iyi etmişim… Siz de 'dedemantarıdır' deyip geçin...