28 Ağustos 2026

İşgalden Kurtuluşa Eğret

 
    “Büyük Taarruz 26 Ağustos 1922’de başladı, 27’sinde Afyon kurtarıldı, 30 Ağustos Dumlupınar Meydan Muharebesi ile Yunanlar kesin olarak mağlup edildi. Bundan sonra iki ordu arasında kaçma-kovalama yaşandı ve 9 Eylül’de Yunan İzmir’de denize döküldüğü gün taarruz da bitmiş oldu.”

    İlk, orta, lise ve üniversite öğretimlerinden geçmiş ortalama bir yurttaşımızın Kurtuluş savaşı ve Büyük Taarruz hakkındaki bilgisi bu kadardır. Biz Anıtkayalılar buna fazladan 28 Ağustos kurtuluş şenlikleri dolayısıyla o gün yaşananları ekleyebiliriz. Fakat o güne dair iki bilgi kaynağımız da sorunludur.

    Eğret’in işgali ve kurtuluşuyla ilgili ilk bilgileri büyüklerimizden dinledik. Sonraki kaynağımız ise, Üyük’te kurtuluş töreninde konuşma yapan subay idi. Her sene bu törenlerde, 28 Ağustos 1922 günü bu bölgede yaşananlar anlatılır, lakin biz bu anlatımdan hiçbir şey anlamazdık. Hatta dinlemezdik bile… Çünkü resmi törende, resmi bir konuşmacı, resmi bir dil ve sert bir üslupla konuşursa onu kimse dinlemez; ama sonunda herkes alkışlar… Biz de öyle yapıyorduk… Diğer yandan büyüklerimizden dinlediklerimizi ise hep bir efsane-masal-destan buğusunda anladık. Bu olayları gerçek dünyamızda, gerçek bir zemine oturtamadık.  Elimizde okulda öğrendiklerimiz ve büyüklerimizin anlattıklarından başka bir şey yoktu…

    Coğrafi olarak da Büyük Taarruz öğretisinde gedikler vardı. 27-30 Ağustos arasında kalan üç gün es geçildiğine göre, bu zaman dilimine bağlı mekanlara da değinilmiyordu. Yani bu durumda coğrafi gedik de kaçınılmaz oluyordu.

    Şimdi bakalım;
26 Ağustos – Taarruz başladı – Kocatepe
27 Ağustos – şehir kurtarıldı – Afyon
30 Ağustos – Başkomutanlık Meydan Muharebesi – Dumlupınar
9 Eylül – Düşman denize döküldü – İzmir
Genel taarruz anlatımında 28-29 Ağustos’a yer verilmediği için o günlere bağlı mekanlar da anlatılmıyor, bilinmiyordu. O mekan Eğret köyü ve çevresidir.

    Büyük Taarruz veya Kurtuluş Savaşı hususunda kendisine hakkıyla yer verilmeyen 28-29 Ağustos 1922 olayları ile bu olayların yaşandığı coğrafyanın bir şekilde incelenmesi gerekiyordu. Böylece sözünü ettiğim tarihi gedik kapatılmış olacaktı.

    Tarihçi veya araştırmacı değilim, bu benim yapabileceğim bir iş değil, lakin ehil biri çıkmayınca iş başa düştü gibi oldu. En azından ucundan başlamış olurduk. Bunun yolu belliydi; eldeki iki kaynağı, yani resmi anlatı ile büyüklerimizden duyduklarımızı birleştirmek… İkisi harmanlanınca tarihin eksik kısmı yamanmış olacaktı.

    Açık kaynakları taradım. Eğret köyünün işgali ve kurtuluşu arasındaki yaklaşık bir buçuk yıllık dönemle ilgili olduğunu düşündüğüm her bilgiyi aldım. Bunları kronolojik sıraladım, kesin tarih vermeyen bilgilerin tahmini/mantıki yerini belirledim. Ortaya devasa bilgi yığını çıktı. “Milli Mücadelede Eğret Günlüğü” başlığıyla blogda yayınladığım bu dizi, on seriyi buldu. Gerçi tarih sırasına göre dizdim, ama işlenmeyince ham bilgi olmaktan öteye geçmemişti.

    Özellikle harp raporları ve komutan hatıralarını tararken çok mühim bilgiler bulduğumu fark ettim. Çünkü kaleme alanlar bilmese de orada yazılan bazı olaylarla büyüklerimizden dinlediklerimiz örtüşüyordu. Tam örtüşmeyenlerde ise birbirini tamamlayan çok ayrıntı vardı. Şimdi bu iki kaynak birleştirilerek Büyük Taarruzun (bizce) eksik kalan 28-29 Ağustos 1922 kısmı yeniden ele alınabilirdi… Müsait bir zamanda böyle bir yazı yazayım, diye başka meşgalelere devam ettim. O müsait zaman hiç gelmedi...

    Geçen yıl ilk serbest dağ yürüyüşünde İlbulak dağlarında Almalı’ya kadar yürümüştük, ikincisinde Resulbaba’ya uzandık. Sonra Bahçecik tarafıyla devam etti. İlk yürüyüşte tepeden Eğret’e doğru baktığımda, açık kaynak taramasıyla ulaştığım bütün bilgiler zihnime hücum etti. Her bilgi kırıntısı, coğrafi olarak bir dereyle tepeyle kendi kendine irtibatlandı. İşte şuradan şunlar gitti, burada pusu kuruldu, ötede siper var, beride top patladı vb bir sürü şey…

    İlk gezide, Büyük Taarruzun gedikte kalmış iki gününü gözümün önüne getirip, ayaklarımın altında uzanan Eğret ovasında tekrar canlandırdım. Bu ruh hali birkaç saat sürdü… O güne dair yazdığım yazıda şu minvalde sözler bulunduğunu hatırlıyorum: “Şimdiki aklım ve imkanlarım olsa Anıtkaya, Olucak, Yenice, Bayramgazi, Çatalçeşme ve Saadet köyü çocuklarını bu dağlara çıkarıp, geçmişte yaşananları yer yer, nokta nokta gösterir anlatırdım.” Yine o yazıda İlbulak dağlarının tarih turizmine kazandırılması gerektiğinden de söz etmiştim.

    Bu yılki dağ yürüyüşlerine bizim kızlarla başladık. İlgiyle dinlediklerini görünce, tarihi olayları yine yer göstererek anlatmaktan kendimi alamadım. Dağ yürüyüşü birden tarih gezisine dönüşüverdi. Kendi memleketleriyle ilgili ilk defa duyduğu bilgiler, bizimkileri heyecanlandırdı. Bunları mümkün oldukça çok kişiye anlatmak gerektiğini söylüyorlardı. Böylece dağda video çekerek anlatım metodu üç ay önce o gün başlamış oldu.

    Hedefimiz Ağustos sonuna kadar “İşgalden Kurtuluşa Eğret” başlıklı video serisini tamamlamaktı. Öyle planladık ve o plana göre çekimleri sürdürdük. Çoğul kip kullandığıma bakmayın ekseri bu işleri tek başıma yaptım. Tabi tarihçi olmadığımız kadar gazeteci ve televizyoncu da değildik; bir sürü aksaklık çıktı. Videolar ses ve görüntü bakımından çok kusurluydu. Ben de bunun farkındaydım, ama imkanlar bu kadar…

    Videolar hakkında şikayetler çoğalınca, izleyemeyenler bari okusun diye deşifre etmeye başladım. Bu konuda da epey yol aldıktan sonra bir şey fark ettim; hani müsait bir vakte ertelediğim iki kaynağı harmanlayarak yeniden yazma fikri vardı ya, işte videolarla aslında onu yapıyorum. Bir farkla, yazı dili yerine konuşma diline başvurmuşuz. Olsun, videoların deşifresiyle o yazı yazılmış oluyordu…

    Deşifre konusunda üslubu aynen korumaya, nasıl konuştuysam onu yazıya geçirmeye, yani sohbeti değiştirmemeye özen gösterdim. Bunun için devrik cümle, anlatım bozukluğu vb kusurları bile düzeltmedim. Yalnız dil sürçmesi, hatırlayamama yahut yanlış hatırlama gibi sebeplere bağlı bilgi yanlışlarını düzelttim. Bunun dışındaki sohbet üslubunu korudum.

    Sonuç olarak soğuk-resmi anlatıyla sıcak-samimi yerel rivayetleri birleştirip Eğret tarihi hususunda mühim bir harmanlama yapıldığını düşünüyorum. Ayrıca Büyük Taarruzun sisli buğulu iki gününün biraz olsun netleştiğini, İlbulak Dağlarıyla Eğret Platosunun tarih içindeki öneminin ortaya konulduğunu düşünüyorum.

                                                           İbrahim Varlı, 28 Ağustos 2026, Afyonkarahisar

 

 

            İlbulak Dağları


    İlbulak dağları tarih içinde sürekli stratejik öneme sahip olmuş. Kuzeybatıdan güneydoğuya uzanan bir hilal biçiminde küçük bir sıradağ olarak düşünebiliriz İlbulak'ı. Çevresindeki köylüler tarafından "İblak" diye bilinir ve öyle söylenir. Kuzeydeki ucunda Beşkarış köyü, güneydeki ucunda ise Resulbaba tepesi bulunuyor.

    Kurtuluş Savaşı ve Büyük Taarruzda İlbulak büyük çarpışmalara sahne olmuş. Bunların hepsini anlatacağız, önce bu bölge ve Eğret'in nasıl işgal edildiğinden bahsedelim.

    İşgalci ilk birlikler1921 yılının Mart ayı sonunda Olucak üzerinden Eğret ovasına iniyorlar. Yani İlbulak'ın o kesiminden... Bir tümen kadar olduğu düşünülen bu birlik Yenice ile Eğret arasına konuyor. Burası Üyükyolu-Bağlar mevkii olarak düşünülebilir. Buraya konan tümenden yaklaşık iki alay Eğret'e gönderiliyor.

    Aynı gün belki aynı saatlerde, İlbulak sırtları ve güneyinden Afyon'a doğru düşman ilerleyişi var. Güneyden gidenler Afyon'u işgal edecekler. İlbulak'ın tepelerinden gidenler ise Çatalçeşme'yi aşıp Bayramgazi'ye vardıklarında oradan kuzeye kıvrılıyorlar, yani Eğret'e doğru...

    İşte o güne dair, köylülerin anlattığı, büyüklerimizden duyduğumuz bazı olaylar var. Onların üçünden bahsedeceğim.

    İlki, Körhoca (İbrahim Varlı) dedemin değirmenden gelirken işgalcileri görmesidir. O vakit değirmenler Araplı'da... Oradaki değirmenlerin birinden geliyormuş. Dedem o zaman 13-14 yaşlarında... Düşmanın Eğret'e doğru ilerlediğini görünce telaşlanıyor.

    İkinci olay Tatıresil (Resul Omak)ın başına gelmiş. O da Yunan'ın gelişine Söğütcük'te yakalanıyor, bunu ayrıca anlatırız... Üçüncüsü ise Macurali (Ali Öncül) dedemden... O sırada 7-8 yaşlarında bulunan dedem Gatçayır'da kaz güdüyormuş... 

    Yani İlbulak dağları Eğret'in işgali hususunda önemli bir noktadır. Hem Olucak yönünden gelenler, hem Bayramgazi tarafından gelenler bu dağları kullanmışlar. İlbulak'ın önemli olmasını sağlayan hususlardan biri budur.

            Top Atışıyla Sürüyü Dağıtmış  

    Şimdi Tatıresil'in yaşadığı olayı biraz açalım. Kendisi 1909 doğumlu olup Yunan geldiğinde 12 yaşındadır. Mal çokluğundan veya adam yokluğundan çoban tutmuşlar. Artık o çobana yahut sürünün başında kim varsa ona yardım etmesi için bunu gönderiyorlar. Belki gavurun geleceğini haber aldılar da o yüzden hemen sürünün getirilmesini istediler... Fasılüyük-Çatalüyük taraflarındaymış koyun... Sürü de çok kalabalık, bir ucu Gocacami yanındaki eve girerken diğer ucu daha Söğütcük'te, şimdiki caminin yanında filan olurmuş... Her neyse, sürüyü Çatalüyük'ten sürmüşler köye doğru, Söğütcük'teki harmanyeri yahut hendek arasına geldiklerinde düşman ateşine maruz kalmışlar. Tatıresil'in yorumuna göre kaldırdığı tozdan dolayı Bağlar mevkiinde bulunan düşman sürünün yerini tespit ederek oradan top atışı yapmış ve böylece sürüyü dağıtmış. Bunlar zor bela dağılan sürüyü toplamışlar. Bu sırada Afyon tarafından, Kepezler yönünden gelen bir Türk süvarisi görmüşler. Büyük bir ihtimalle Bayramgazi tarafından gelmekte olan Yunan birliklerinden dolayı o da kuzeye yönelmişti. Belki de haberci bir atlıydı, bilemiyoruz... Bunların sürüyle uğraştıklarını görünce elini sallayarak İhsaniye yönünde çekip gitmiş. Tatıresil onun bu hareketini 'Bu koyunları topluyorsunuz, ama onların başına neler geleceğini, sürünün kimlere kalacağını bir bilseniz...' manasında yorumlamış...

    Yunan'ın köye girdiği günle ilgili Tatıresil'den nakledilen bu... Bir de Macurali dedemin anlattığına bakalım. Ali Dedem Mart 1921'de Gatçayır'da kaz güdebilecek kadar yetişkindir. O gün kaz, vıdik güdüyor. Köyden doğru telaşlı telaşlı Gabasakal'ın geldiğini görmüş. Bu adam Omarcıkların Şoför Halil İbrahim Sağlam'ın babasıdır, arabayı koşmuş telaşlı telaşlı geliyor. Tam dedemin yanına gelince 'Len çocuk topla kazlarını evine git, Gavur geliyo!' diye bağırmış. Dedem şaşırmış, adamın dediğine anlam verememiş ve madem gavur geliyorsa kendisinin nereye gittiğini sormuş. Gabasakal da Kötayolu'ndaki çapacıları getirmeye gittiğini söylemiş. Dedem bundan sonra ikna olup eve dönmüş.


            Eğret İki Kere İşgal edildi

            Bütün bunlar Yunan'ın geldiğinin ilk gününe dair anlatılanlar. Ertesi günü için bambaşka bir anlatı var. Eğretlilere duyuru yapıyorlar ki, herkes ne kadar hayvanı varsa hepsini Sığıreğleği'ne getirsin.  Gocacami'nin yanındaki Sığıreğleği'ne, o zaman en büyük meydan orasıymış. Sabahleyin herkes malını maşadını getiriyor, öküz, inek, dana, manda, koyun kuzu ne varsa... Herkesin nesi var nesi yoksa kayda geçiriyorlar. Senin neyin var, bir çift öküz, yedi tane manda, şu kadar koyun... Bütün malların dökümünü çıkardıktan sonra, hadi götürün diyorlar... Bazıları Gavurun mallarına el koymadığına seviniyor. Tabi daha sonra başlarına geleceklerden haberleri yok...

    Bunlar işgalin ilk günlerinden, Mart 1921 sonlarından... Bundan üç ay sonra Temmuz başlarında aynı olaylar bir kere daha yaşanıyor. Bu ikinci işgal olayıdır. İlkinde işgal edildi mi edilmedi mi belli değil, Eskişehir'e doğru çektiler gittilerdi. Eskişehir-Kütahya savaşları yapıldı, en son Dumlupınar'daki savaşta Yunan galip gelince bizim Türkler geri çekilmek zorunda kaldılar. Çekilirken yine İlbulak dağları üzerinden geçtiler. Türklerin ardından Yunan da tekrar bu tarafa geliyor. İşte bu geliş yine Mart sonundaki ilk gelişi gibi oluyor. Yine Olucak gediğinden Eğret istikametine doğru kalabalık bir birlik yürüyüşü var. Ve yine İlbulak ve güneyinden yürürken Bayramgazi hizasından kuzeye yani Eğret'e doğru bir yürüyüş var. Her şey ilk işgalin tekrarı gibi yeniden yaşanıyor. Böyle olunca yukarıda anlattığımız, Eğret işgalinin ilk gününde yaşanan olaylar diye bahsettiklerimiz Mart sonunda mı yoksa Temmuz'da mı yaşandı, belirsizleşiyor.

    Macurali dedemin Gatçayır'da kaz güttüğü ve Gabasakal'ın çapacılara gittiği olay büyük ihtimal Mart sonuna denk gelen ilk işgalde yaşanmıştır. Çünkü bir asır evvel Eğret'te çapası yapılan sadece haşhaş ekimi vardı. Haşhaş çapası tam da Mart-Nisan döneminde yapılır. Haziranda, hele hele Temmuzda çapa olmaz... Körhoca dedemin değirmenden gelmesi ve Tatıresil'in koyun olayları iki işgalde de yaşanmış olabilir, Mart, Haziran veya Temmuz'da olduğuna dair kesin bir şey söylenemez. 


            Köylü Sinmiş, Kimseye Güvenmiyor

            İki işgalin ortak noktalarından biri de Yunan'ın Eğret'te kalmayıp Eskişehir'e doğru çekip gitmesidir. İkinci işgalden sonra da durmamış ve yine aynı tarafa yönelmiş. Zaten bir müddet sonra Sakarya Savaşı başlayacak, ihtimal o savaşa doğru gidiş bu... Sakarya savaşı sonuna kadar Eğret'in işgali konusunda bir netlik bulunmuyor. Burada Türkler mi hakimdi, Yunan mı hakimdi, yoksa ikisinin de hakimiyeti yok muydu, bu konuda bir boşluk var.  Boşluk var, ama Eğretlilerde de müthiş bir korku var. Bu korkunun sebeplerine de geleceğiz... Kısaca ilk işgalden Sakarya Savaşına kadarki beş aylık dönemde, başka yerlerde de öyleymiştir, Eğret civarında boşluk var. Bu hakimiyet boşluğu... Ne Yunan askeri var buralarda, ne de Türk hakim, çünkü Türk askerleri de yok... Fakat Yunan'ın ilk günlerde, geçip giderken yaptığı zulümler halkı müthiş tedirgin ediyor. O tedirginlikten dolayı Türk askerine de güvenmiyorlar. Çünkü gelen Türk askeri midir, çete midir bilmiyorlar, kimseye güvenmiyorlardı...

    Eğret'in ikinci işgalinden bir müddet sonra, Temmuz 1921 sonları gibi Süvari tümeninden bir rapor var. Henüz daha Sakarya savaşının hazırlıkları yapılıyor iki tarafça... Rapor Emirdağ'dan yazılmış. Buna göre 19-20 Temmuz gecesinde düşmanın ardını kontrol etmesi amacıyla bir keşif kolu çıkarılmış. Yunan'ın gerisinde ne kadar gücü var, ne kadarını bırakmış ve geçtiği yerlerdeki genel durum nedir, gibi sorulara cevap bulma amacındalar. Görünmemek için de geceleri yol alacaklar... İstikametleri; Döğer, Susuzosmaniye, Eğret, Olucak, Başkimse, Sinanpaşa... Güneyden dolaşarak tekrar Emirdağ'a dönecekler. Raporda belirtildiğine göre, ayrım yapmaksızın bütün köylerde ahali korkmuş, sinmiş, pusmuş vaziyette... Psikolojik olarak büyük bir yıkım yaşamışlar, her şeye ve herkese karşı güvensizler... 

    Örneklerle açıklanmış köylülerin bu durumu. Mesela bütün köylerde kendilerine kılavuz verilmediğinden yakınılıyor. Gitmek istedikleri yöne doğru yol gösterme, yol tarifi gibi hususlarda hiç yardımcı olmamışlar. Eğret'e geldiklerinde Olucak yolunu gösterecek kimse bulamıyorlar. Kapılar açılmamış, yumruklamalarına rağmen kimse dışarı çıkmamış. Nihayet birini bulmuşlar, o da Olucak'a götürüyorum diye Osmanköy'e götürüp bırakmış. Orada da bütün zorlamalara rağmen kimse Olucak yolunu göstermek istememiş, rica minnet birinin sayesinde nihayet Olucak'a varabilmişler. 

    Burada asıl vurgulanmak istenen şu, işgal yaşamış köylerde müthiş bir psikolojik bozukluk var, güvensizlik var. Karşılarındaki Türk askeri de olsa, ona bile güvenmiyorlar. Bunun sebebi, köylülerin işgal sırasında yaşadıkları olabilir. Daha sonraki raporlarda bu yönde uyarılarda bulunulacak. Bir başka husus, geçilip gidilen bu yerlerde işgal kuvvetlerinin kayda değer miktarda birliği yoktur, fakat tamamen de boş bırakılmamıştır. Buradayız, bir yere gitmedik dercesine devriyeler çıkaracak kadar asker bulunduruyorlar. Bunların orduları yokken bile halka zulme devam ettikleri anlaşılıyor. 

    Bundan şunu da çıkarabiliriz; Afyon 28 Mart'ta ilk işgale uğramış, kısa bir süre sonra da kurtarılmıştı. İkinci işgal tarihi olan 12 Temmuza kadar bizde kaldı. Bu yüzden Afyon'un toplam işgal edildiği süre 14 ay kadar diye hesaplanır. İlk ve ikinci işgal tarihleri aynı olmasına rağmen Eğret'in durumu Afyon'dan farklıdır. Çünkü ilk işgalden sonra Eğret hiç kurtarılmamış, 28 Ağustos 1922'ye kadar yaklaşık bir buçuk sene sürekli işgale maruzdur.


            Erzak istemeyin, Bir De Biz Yük Olmayalım

            Her iki işgalde de 'Eskişehir'e doğru çekip gittiler' diyoruz ya, bu normal ve masum bir çekip gitme değil tabi. Mesela hayvanların dökümünü yaptılar sonra evlerine yolladılar demiştik, bu o kadar basit değil. Bir rivayete göre hemen ertesi günden başlıyorlar, 'Falanca kişi, senin bir tane öküz vardı, getir bakalım onu.' Ertesi gün 'Senin şu ineği getir.' Daha sonra 'Yirmi tane sen koyun getir' filan derken, köyün bütün hayvan varlığına musallat oluyorlar. Hemen ertesi günü olan şu mesela, Macur Ali dedemden naklen: Arap Osman'ın öküzü getirmelerini istiyorlar. Dedem onda evlatlık ya, 'Ali, getir oğlum şu öküzü' diyor. Öküzü götürüyorlar, dedemi de bırakmıyorlar. Güzelce yıktırıyorlar, tutturup kesiyorlar. Bu arada derisini yüzerken, içini paklarken filan hep yanlarında tutup hizmet ettiriyorlar. İş bitince haydi git deyip bırakıyorlar. Kendi malından bir lokma da vermiyorlar tabi. Böyle böyle köyün bütün hayvanlarını yemeye başlıyorlar. 

    Bütün bunları hemen birinci veya ikinci işgalden sonra mı yapmaya başladılar, yahut hangisinde yaptılar, o konuda bir netlik yok. Daha sonra anlatacağım üçüncü bir gelişleri var, acaba o zaman mı yaşandı bu olay, pek belli değil. Fakat kesin olan şu ki, Eskişehir'e doğru gidişler masum bir gidiş değil. Her türlü melaneti işleyip de gidiyorlar. Ne yapıyorlar mesela?...

    4 Ağustos 1921 tarihini taşıyan bir rapor var. 2. Süvari tümenine mensup bir binbaşı, düşman gerilerine yaptığı bir keşfi raporlandırmış. Orada diyor ki, bütün köyleri sayıyor, özellikle Eğret için söylediği şu: Eğret'te çok büyük mezalim yapılmış, köyün büyük bir bölümü yakılmış, ahalinin bütün mal varlığına el konulmuş, hatta yiygi olarak ayırdığı denesine, ununa, bulguruna filan da el konulmuştur. Raporun sonunda uyarı olarak diyor ki, halk çok kötü durumda, sakın oralara gidecek birliğimiz olursa erzağını da yanında götürsünler, kendilerinin ve atlarının yiyeceğini, yemini yanlarında götürsünler, hayvanlarımız ve kendimiz için erzak isteyerek bir de onlara biz yük olmayalım. Yani daha 1921 yılının yazından itibaren Eğret'in ganını iliğini kurutmaya başlamışlar. 


            Beş Köyün Muhtarı Yunanı Yunana Şikayet Ediyor

            Sakarya savaşı Ağustos-Eylül 1921'de yapıldıktan sonra Haymana'dan, Ankara'dan, Polatlı'dan kaçıp gelen yenilmiş Yunanlar, önceden işgal ettikleri yerlerde kışı geçirmek üzere oralara konuşlandılar. Bunların yığınak yaptıkları en önemli yer Eğret bölgesidir. Daha doğrusu Döğer'den Eğret'e kadar olan bölge diyelim. Ekim ayından itibaren buralara yerleştiler. 

    Eğret'e en son 7. Yunan ihtiyat tümeninin yerleştiği söyleniyor. Bundan önce 13. tümenin bir müddet kaldığı belirtilmiş. Çektikleri fotoğraflardan filan bu anlaşılıyor. 

    Bir de Ekim ayına ait çok önemli bir belge var. Bu belgeye göre 13. Tümen komutan ve yetkilileri beş köyün imam ve muhtarı tarafından şikayet ediliyorlar. Olay şöyle gelişiyor. Hani bunlar Mart sonundan itibaren bölgeyi işgal etmişlerdi ya, oralarda köylünün bütün mallarına mülklerine el koyuyorlar. 

    Hayvanlara nasıl el konulduğunu daha önce söylemiştim. Yine 4 Ağustos tarihli rapora göre Eğretlilerin her türlü erzağına da el konulduğunu Türk komutan raporlamıştı. Şimdi anlaşılıyor ki birinci ve ikinci işgal sırasında yaptıkları zulümlerden biri her türlü mal mülk ve erzağa el koymaktır. İşte Ekim 1921'de Sakarya savaşından sonra Türk köylülerin bölgedeki işgalci komutanları İzmir Yunan Yüksek Komiserliğine şikayet etmelerinin sebebi de bu. 

    Beş köy; Eğret, Susuzosmaniye, Cumalı, Osmanköy ve Olucak... Bu beş köy, işgal altındaki Afyon'un Türk yetkilisine şikayetlerini yapıyorlar. Dilekçenin orijinalini Esra Özsüer hanımın konferansı ve kitabından öğrenmiştik. Sonra bu orijinal belge ve eklerini Selami Kurt bey ortaya çıkardı, okudu, çözümledikten sonra bize de göndermişti. Orada şöyle diyor Türk köylüler: Yunanlılar bizim her şeyimize el koydular. Hayvanlarımıza, yiygilik buğdayımıza, hayvanlarımızın yemine... Yetmedi, bu sene ekmemiz gereken tohumumuza el koydular. Eğer ekecek tohum da bulamazsak gelecek sene aç kalmamız kesindir. Bunun bir çaresine bakılmasını istiyoruz. Bir de Gazlıgöl'deki demiryolu yakından geçtiği için trenden firar eden kaçak Yunan askerleri de kırda bayırdaki mal maşadımıza saldırıyorlar, can güvenliğimiz de bulunmuyor. Bunların da dikkate alınarak mağduriyetimizin giderilmesi... diye dilekçe yazıyorlar. Türk yetkili dilekçeyi Afyon Yunan Komiserliğine havale ediyor. Onlar da İzmir'e bildiriyorlar. Tabi Yunanca'ya çeviriyor, daktilo ediyor ve üstyazı ile gönderiyorlar... Elbette tedbir filan alınmayacak, ne tedbiri alacaklar... Bütün böyle dilekçeleri toplayıp İzmir'deki Başkomiser, Atina'yı uyarıcı yazılar yazıyor, mealen diyor ki, bak böyle yanlış hareketler var, Türk köylüsü ile iyi geçinmezseniz Küçük Asya'da kalıcı olamazsınız...


            Gavur Buñar’a mı Geldi

            İşte Ekim 1921'de Yunanlar tekrar Eğret'e gelince durum bu idi. Bu, Yunanların Eğret'e üçüncü gelişidir. Üçüncü geliş nasıl oldu, biraz da onu inceleyelim.

    Hatırlanacağı üzere ilk işgal 28 Martta idi. İkincisi 12 Temmuz... Üçüncüsüne kesin bir tarih yok, ama harmandan kalkınca deniliyor, Eylül sonu ve Ekim başı gibi tahmin ediliyor. Çünkü bu geliş onların Sakarya savaşında yenilmeleri üzerine geri çekilme biçiminde gerçekleşmiş. Bu geliş sonucunda köy tamamen işgal edildiği için Eğretlilerce hep kesin işgal tarihi olarak algılanmış. Bu yüzden diyorlar ki "Yunan Eğret'e Söğütcük'ten geldi." Aslında bu yanlış değildir ve olması gerekendir. Çünkü Ankara-Eskişehir tarafından kaçan düşman elbette Eğret'e doğudan, yani Söğütcük tarafından gelecektir. Yunan'ın köye bu taraftan geldiği yanlış değildir. Yanlış olan bunun ilk geliş olarak düşünülmesidir. İlk iki gelişin Olucak üzerinden ve Bayramgazi tarafından olduğunu defalarca söyledik. Hatta güneyde Bayramgazi tarafından gelişe çokça şahit olunmuş, hafızalarda yer etmiş bu. Bunar'ın yanından gelindiği için, adeta atasözü haline gelmiş "Gavur Bunar'a mı geldi" sözü var. Bu acele etmeye gerek yok, bahsedilen şey için daha var anlamında bir sözdür. Bu durumu anlatmak için "Yav niye acele ediyorsun, Gavur Bunar'a mı geldi, o kadar sıkışık mıyız" manasında söyleniyor. 

    Gavur Bunar'a mı geldi, sözü birinci ve ikinci işgali ve işgal yönünü anlattığı gibi, Yonan Söğütcük'ten geldi sözü de üçüncü ve son işgali ifade ediyor.


            Kadınlar, Çocuklar Ve Yaşlılar

            Yunan 1921 yılının Ekim ayında Eğret'e temelli olarak geldiğindeki köylünün genel durumu nasıldı, onu tespit edelim. Eğret halkı o sırada ihtiyar erkekler, kadınlar ve çocuklardan oluşuyordu. Erkeklerde ihtiyar dediklerim askerlik çağının üzerinde olanlar, çocuk dediklerim de henüz askerlik çağına gelmemiş olanlardı. Bunun dışında kalan, yani askerlik çağında olanlar, tabi olarak askerdeydiler. Aslında Eğretli askerlerin sayısı da fazla değildi, sebebini izah edeceğim.

    Sebep Osmanlı askerlik sistemi... 1910-1920 arasındaki on yıllık Trablusgarp, Balkan ve  Dünya savaşı döneminde, benim tespit edebildiğim kadarıyla, Eğret'ten 250'den fazla savaşa katılan asker var. 200-300 arasında dersek daha doğru olur, ama 200'den kesinlikle fazla... Bunların en az 200'ü bir daha Eğret'e dönememiş, şehit olmuşlar. Ancak tespit edebildiğim 50 civarında gazi var, cihan harbi gazisi... Dönebilen gazilerin bir kısmı da sonraki Kurtuluş savaşında şehit oluyorlar.

    Bu meseleyi anlayabilmek için redif askerlik sistemini incelemek gerekir. Osmanlı'da askerlik bir vergi çeşididir, vatan borcudur yani. Uygulama şöyleydi. Tespit edilen miktarda askeri her sene o köy devlete vermek zorundaydı. Bunu voyvodalar, müsellemler veya o dönemde görevlilerin adı her neyse onlar tarafından miktar belirleniyordu. Araştırmalarım sonucunda ulaştığım rakam, Eğret'in 1,5 nefer vergi ödediği yönünde. Bu bazen 1 nefere düşüyor, bazen 2 nefere çıkıyor, ama 2 asır kadar ortalama 1,5 nefer vergi yazılmış. Bunun sayısal karşılığını söyleyeyim, 1,5 nefer ortalama 20-30 asker demektir. Yani her sene Eğret'ten bu kadar asker çıkıyordu. Çok büyük bir rakam...

    Temel askerlik dört yıldı. Temel askerlikten sonra biraz daha esnetilmiş olan rediflik dönemi başlıyordu ki bu da dört yıl. Esnetildiği için bu dönemin ertelenmesi ve sık kullanılan  izinlerle uzaması söz konusuydu. Rediflik dönemi ekseri 6 veya 8 yıla kadar uzadığı olurdu. Böylece bir kişinin askerliği en az sekiz, en fazla 12 yıl sürebilirdi. Büyüklerinizden cihan harbinde10 yıl, 12 yıl askerlik yaptıklarını çok duymuşsunuzdur. Askerlik normalde bu kadar uzundu, cihan harbi dönemine has bir durum değildi bu. Tanzimata kadar bu sistem devam etti, Tanzimat'tan sonra da fiili olarak devam etti. Ne zamana kadar, Cumhuriyete kadar... 

    İşte 1910-1920 arasındaki yoğun harpler döneminde Eğret'ten de 200'ün üzerinde asker çıkıyor. Bir de bu dönemde defalarca seferberlik ilan ediliyor. Seferberlik, bütün kural kaidenin ortadan kalktığı harp dönemi demek. Burada artık olağanüstü bir durum var, eli silah tutan herkes cepheye koşacak. İşte bu yüzden o dönemde, özellikle 1. Dünya savaşı sırasında, özellikle Çanakkale cephesinde duymuşsunuzdur, 15 yaşında asker de vardır, 35 yaşında asker de vardır. Bunun sebebi, dediğim gibi... Diyelim ki Trablusgarp savaşında 1911'de seferberlik ilan edildi. O sırada terhisler durduruluyor, askerliğin hangi safhasındaysan uzuyor, bir de yeni askerler geliyor. Böyle böyle asker birikiyor. Çünkü oluk oluk kan akıyor, giden geri gelmiyor ki zaten. Bakın Eğret'ten 250 civarı asker gidiyor, bunların ancak 50'si geri dönebiliyor. Yüzde sekseni şehit. Bir de bunlar benim tespit edebildiklerim, düşünün gerisini... 

    1921'deki Eğret köyünün insan durumu böyleydi. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar... Bundan sonra anlatacaklarımı bu gerçeğe göre değerlendirirsek daha doğru bir sonuca varırız.


            Cenazeyi Kaldıracak Kimse Yoktu, Kadınlar Defnetti

            Nüfus durumunu yansıtması açısından duyduğum bir olayı anlatayım. Yıl kaç bilmiyorum, işgal sırasında bir cenaze oluyor. İmam var, ama imamdan başka cenazeyi kaldıracak erkek yok. Geriye kalanlar çocuk ve kadınlar. Ölen kişinin ve imamın kim olduğu da söylenmişti, şimdi hatırlayamadım (Ölen Gödec Ahmet, imam da Terlemezoğlu Yusuf.) Düşünebiliyor musunuz, namaz kılabilecek yaşta erkek yok, defin yapabilecek yaş ve güçte erkek yok. İmam cenazeyi kadınlarla kaldırıyor. Yaşlı da olsa erkeklerin tamamı angaryaya götürülmüş olabilir o sırada. Eğret'in genel durumunu yansıtması bakımından ilginç bir olay...

    Bazı fotoğraflarda da görülüyor, ileride bahsederiz bundan. Hacienesti'nin Eğret ziyareti var, halkı toplamışlar, ortalama 60-70 kişi sayabildim, güya hoşgeldin diye Hacienesti'yi karşılatıyorlar. Karşılama komitesi diyelim, kendilerince öyle bir şey hazırlıyorlar... Oraya dizdikleri 60-70 kişinin içinde bir tane genç yok, hepsi beli bükülmüş ihtiyarlar. Bunun sebebini söyledim, eli silah tutacak durumdakiler askerde. O askerlerin bir kısmı da cihan harbinden sağ çıkabilenlerdi. Nüfus yapısı bakımından Eğret'in durumu böyleydi.

    Okuduklarımızdan, duyduklarımızdan, fotoğraflarda gördüklerimizden tespit edebildiğimiz kadarıyla işgalciler Eğret köyünün her tarafına dağılmışlar. Gocacami çevresi merkez olmak üzere komutan karargahları genellikle o civardan seçilmiş. Köyün en güzel, en konforlu ve kullanışlı binalarını seçiyorlar tabi komutanlar. Tümen komutanı olan albayın Çakırların eve yerleştiğine dair bir bilgi var. Galiba orası zamanın yeni evlerinden birisiymiş.

    Gocacami hastane olarak düzenlenmiş. Sakarya yaralılarının burada tedavi edildiği belirtiliyor. Cami yakınındaki bazı evlerde ve camiye bitişik medrese binalarında da tedaviler yapılıyor ve çoğunlukla oraları klinik olarak kullanıyorlar. Hassönlerin ev civarında çocuklara aşı yaptıklarına dair bir kaç fotoğraf var. Han yemekhane olarak kullanılıyor, ama zannederim bu subay yemekhanesi, restoran yani... Cumacamisini bazıları depo, bazıları da yine hastane olduğunu söylüyor. Hatta buranın ameliyathane olduğu kan, irin ve benzeri şeylerin lekelerini caminin duvarlarında uzun süre gördüklerini söyleyenler var.


            Tarlaya Gitmek İçin İzin Belgesi Gerekiyordu

            İşgal köy içiyle sınırlı kalmadı. Köy her tarafıyla işgal edildikten sonra, köye yakın yerler, mesela Söğütaltı dediğimiz yerlere çadırlar kurularak kontrol altına alındılar. Bunun gibi köye yakın mevkilerden Üyük'te, şimdi İlkokulun bulunduğu yerin karşılarında, harmanyerlerinde çadırlar kurulduğunu biliyoruz. Hatta harmanyerinde, şimdi Ortaokulun bulunduğu yer civarında telsiz istasyonu kurulduğunu raporlardan öğreniyoruz. Yine o harmanyerlerinde çeşitli sportif faaliyetler yapılıyor. Ayrıca spor faaliyetlerinin yapıldığı bir başka mekan da eski Ortaokulun bulunduğu yer. Orada bulunan açık alana ilkel jimnastik aletleri filan yapmışlar. Az ötede Yörüğoğluların Metin'in ev yeri o zamanlar boş, oraya da çadırlar filan kurmuşlar. 

    Yani köy yakın çevresinden başlanarak dalga dalga arazi de kontrol altına alınmış. Araziden ayrılışlar, köye geliş gidişler, giriş çıkışlar sürekli kontrollü. Mesela tarlaya gideceksin, çifte gideceksin veya öküz gütmeye gideceksin, bir vesika veriyorlar onunla çıkabiliyorsun köyden. Şu dağa gelebilmek için vesika lazım, izin alman lazım. Böyle bir kontrol var. Sadece köy içini değil, çıkardıkları devriyelerle bütün araziyi gözleyip kontrol ediyorlar.

    Bu dağı (İlbulak) da kontrol etmişler. Mesela ilerideki açık alana Gavuryatağı deniliyor. Böyle adlandırılmasının sebebi önemli miktarda Yunan birliğinin ordugahı olmasıdır. Hemen ilerisinde de Dunuzağılı denilen bir yer var, orayı da Gavuryatağı ile ilişkilendiriyorlar. Almalı'nın altlarındaki açık alanlarda çadır kurduklarına dair fotoğraflar var. Resulbaba'nın altında İnceburun'un doğu yüzünde eğlendiklerini gösteren fotoğraf var. Gerçi o fotoğrafı kaçarlarken çekilmiş diye yorumlayanlar da bulunuyor. Ama işgal süresince bu dağ ve koca Eğret platosunu kontrol altında tutmuşlar. 

    Hatta sağa sola devriyeler göndermenin yanında Susuzosmaniye, Cumalı ve Yenice'ye de bir miktar asker gönderildiği, sürekli o birliklerin oralarda tutulduğu, zaman zaman yerlerinin değiştirildiğine dair bilgiler var. 

    Hatta hatırlarsanız, beş köyün imam ve muhtarları birlik olup dilekçe yazmışlardı ya, o dilekçenin içinde dikkat çekicidir, Yenice'nin adı geçmiyor. Osmanköy, Susuzosmaniye, Cumalı, Olucak ve Eğret var, ama Yenice yok. Birlik gönderilen köylerin içinde de Olucak sayılmıyor. Yani Olucak'ın geçtiği yerde Yenice'nin, Yenice'nin anıldığı yerde de Olucak ismi geçmiyor. Bundan şuna varılabilir, o sırada Olucak ile Yenice idari olarak birlikte değerlendirilme ihtimali var. İki köy birlikte yönetiliyordu diye bir kanaat oluştu bende. Buna dayanak olan bir husus var, malum toplu dilekçede Yenice'den bahsedilmiyor ama, Olucak Muhtarı imza yerinde şu isim açılmış: Çerkez Mustafa... Ben bundan yola çıkarak o kanaate vardım işte. Demek ki muhtarlığı sırayla götürüyorlardı, o sırada iki köyün muhtarlığına bakan kişi de Yenice'den Mustafa adlı biriydi ve Olucak Muhtarı diye mührünü bastı. 

    Sonuç olarak Eğret'le birlikte, Eğret'in geniş arazisiyle birlikte çevre köyler de Eğret'i işgal eden tümen tarafından kontrol altında tutuluyor. Düz bir kontrol değil tabi ki, bu sırada çok zulümler yapılmış, onları da örneklendireceğiz. Şimdilik ilk işgal sırasındaki vaziyeti coğrafi, fiziki ve nüfusla ilgili olarak böylece belirlemiş olalım.


            Bütün Ağaçlar Kabaklandı

            İşgalin ilk günlerinde bütün ağaçları kestirdiler. Bütün ağaçları derken, Eğret'te nerede var ağaç? Aynen şimdi olduğu gibi, hani Bunar'dan çıkan Eğret çayı vardı ya, Eğret deresi, şimdi akmıyor gerçi kurudu, o Eğret deresinin geçtiği yerler hep yemyeşildir. Ta eskiden beri atalarımız çayın geçtiği yerlere hiç bir şey dikemiyorsa söğüt dikmiş, kavak dikmiş. Zaten o mevkilere Söğütaltı deniliyor. Bunar'dan başlayarak ta Çayırlar'a kadar çay güzergahı hep ağaçlıktır. Hala da öyledir de kurumaya başladı, Bunar'ın kurumasına bağlı olarak. Gavur geldiğinde 1921 yılında da öyleymiş, belki şimdikinden daha yeşildi o zaman. Bir de Eğret çayının yatağı ıslah edilmediği için aktığı yerler geniş çayır, şimdiki gibi bahçe değil. Kenarlar ağaçlık, çevresi çayır... 

    İşgalin ilk günlerinde bu ağaçların hepsini kabaklatıyorlar, bütün dallarını kesiyorlar. Düşünün, Bunar'dan başlayarak kestirebildikleri yere kadar... Ben Atmezarı'na kadarki kısmı görebildim fotoğraflardan, bütün ağaçları kestiriyorlar. 

    Kestiriyorlar da ne yapacaklar bunları? Eski belediye arkasında Kelahmetlerin, Bidakgelerin belki Sarasanların evin bulunduğu bölgede yapılaşma yok o zaman, oradaki açık alanı at barınağı olarak çevirmişler. Döşmelerle gerip çatmışlar. Üstünü de çardak gibi söğütlerin dallarıyla çalı çırpıyla kapatmışlar. Ağaçları kullandıkları yer olarak bildiğimiz orası var. Daha başka ne lazımsa yapmışlar, belki oraya köprü, buraya şu bu filan n'ettilerse.... Kalanını da yakacak olarak kullanmışlar. 

    Sonuçta bütün ağaçlar kesiliyor. Ben size şöyle anlatayım; Mesela Daşlıtarla'dan bir fotoğraf çekmişler, o fotoğraftan eski kabristanın kabir taşlarını say, o kadar net. Üyük'ten bir fotoğraf çekmişler. Köy çok net görülüyor, bütün hatları ve binalarıyla hemen hemen. Hadi yüksekte olduğu için köy görülebilir diyelim, şimdi Nail Sağlam'ın samanlık gibi çevirdiği brandanın yanlarına yayılması için bir beygir çakılmış. O hayvan bütün ayrıntılarıyla fotoğrafta görülebiliyor. Yine eski belediyenin köşe diyebileceğimiz yerden çekilmiş bir fotoğrafta Akkaya'daki atlılar çok net görülebiliyor, dağın silueti filan...

    Dediğim üç yerden aynı açıyla aynı yerlerin görüntüsünü alayım dedim, mümkün olmadı. O görüntüyü elde edemiyorum, neden? Aradaki ağaçlar perde olup arkasını göstermiyor. O zaman da ağaçlar vardı ve bugünkünden belki daha fazlaydı, onların çektiği fotoğraflarda dediğim yerler nasıl net görünüyordu. Çünkü ağaçların dalları yoktu, hepsi kabak, sadece gövde kalmış. Öyle olunca istediğin yeri çok rahat görebiliyordun. 

    En küçüğünden en büyüğüne ağaçları nasıl kestikleri anlaşılsın diye bu örneği verdim. Eğret çevresinde hiç ağaç bırakmamışlar. Başka? Kırdaki ahlat alıç azatlarını kesip kesmediklerini bilmiyorum, belki uzak diye onları kesmemişlerdir. Ama şu dağın, şu İlbulak dağının odununu neredeyse bitirmişler. Bu meşeler ki çevredeki bütün köylülerin yakacak ihtiyacını asırlardır karşıladı. Bir senede nasıl bitirdiler bu dağı hayret. Sadece bir kış geçiriyorlar, yine fotoğraflardan gözlemlediğim kadarıyla evlerin avluları paltalık meşe yığınlarıyla dolu. Dandır'dan, Hacıbeyli'den ve başka çevre köylerden getirdikleri angaryacılara ne kadar meşe varsa kestirmişler. Bu meşe yüklü İlbulak dağı neredeyse cıscıbıl kalmış onlar giderken, öylesine hor kullanmışlar. Bunların zulmü sadece insanlara değil, hayvanlara değil... Varlıkları tabiata da zarar... Öyle bir tahribat, insanlık tahribatı...


            Herkes Karakterinin Gereğini Yapar, Gavur da Gavurluğunu

            Ben buraları anlatıyorum, İlbulak'ı, Eğret ve çevresini anlatıyorum. Burada bunu, şurada şunu yapmışlar filan diyorum da, zulüm buralara has değil, sadece burada yapılmıyor. Geldikleri, geçtikleri yerlerde hep yapmışlar, belki buradakinin fazlasını yapmışlar. 15 Mayıs 1919'dan 28 Mart 1921'e kadar iki yıl var. İki yılda İzmir'den bu tarafa işgal ettikleri bütün Ege'de aynı şeyi yapıyorlar. Aynı pislikleri yapıyorlar. Aynı zulmü irtikap ediyorlar.

    Gelelim buraya. Sakarya savaşı sonrasında ihtiyat kolordusunu getirip bu bölgeye yığmışlardı. Eğret ve çevresindeki sadece bir tümendir, en son yerleşen 7. Tümen... Eğret'le birlikte İlbulak dağı, çevresindeki Susuzosmaniye, Cumalı, Yenice ve Olucak köylerini de kontrol altında tutuyor. Eğret platosu dediğimiz bu geniş mevkiyi 7. Tümenle kontrol ediyorlar. Ama 2. Kolordu 7. Tümenden ibaret değil, ondan başka üç tümen daha var. Bunlardan biri 5. Tümen Kazuçuran/Kazuçtu denilen Gazlıgöl'ün daha doğusunda; 9. Tümen Döğer'de, 13. Tümen ise Ablak'ta yerleşmişti. 

    Bu bölgede dört tümenden oluşan bir Kolordu yayılmış bulunuyordu. Eğret ve çevresinde neler yapmışlarsa; tabiat katliamı olsun, hayvan katliamı olsun, insan katliamı olsun her türlü vahşeti saydığımız diğer yerlerde de yapıyorlar. Nasıl işgal ede ede geldikleri her yerde zulmettilerse, ihtiyat kolordusunun yayıldığı bu bölgede de aynısını yaptılar. Karargahların bulunduğu Eğret, Döğer, Ablak, Kazuçuran'da değil; tümenlerin yayıldığı çevre köylerin tamamında zulümlerini sergilediler. Cinayetleri, denaetleri, şenaetleri her yerde işlediler. Kolordunun yayıldığı bölgede böyle de, diğer yerlerde farklı mı? Hayır, ayak bastıkları her yeri kurutuyorlar, belki daha fazlasını yapıyorlar. 

    Peki bütün bunları neden yapıyorlar? Çok sebebi var da, birinci ve en başta gelen sebebi gavur olmaları... Tıynıyetlerinin gereği yani... Gavur gavurluğunu yapacak, herkes karakterinin gereğini yapar ya, Gavur da gavurluğunun gereğini yapacak. 

    Buraya neden geldiler, Türkleri ait oldukları yere göndermek için; Anadolu'yu, onlar Küçük Asya diyorlardı, tekrar fethetmek için; başta İstanbul olmak üzere... Bu amaçla gelenler elbette buna uygun davranıp tabiatlarının gereğini yapacaktı. Oysa savaşıyorsun, savaşa geldin, fethe geldin; e savaşın da bir raconu, kendine göre hukuku vardır. Askerle savaşacaksın, orduyla savaşacaksın, sivillerle savaşmayacaksın. 

    Sivillere dokunmayacaksın bile. Siviller kimlerdir, asker olmayan herkes sivildir. Sen çocuklara dokundun, kadınlara dokundun, ihtiyarlara dokundun. Eğret'te yaptığın, başka yerlerde yaptığın bu değil mi... Hayvanları katlettin... Milletin erzağına el koyduğun yetmiyormuş gibi yaktın, yıktın. Tahrip ettin, ormanı tahrip ettin. Köyün bütün ağaçlarını kestin, yetmedi dağı kuruttun. Tabiata kastettin... Bütün bunlar insanlık dışı şeyler... Yunan gavurluğunun gereğini yapıyordu ama, bir bakıma yaptığı şeyler de, inancı ve gavurluğu bir yana, insanlık dışı şeylerdi. Yaptıklarına bakarsak Yunanlar, adeta insanlıktan sıyrılmış, insanlıktan istifa etmiş gibiydi...


            Korku

            Bu kadar zulmün bir diğer sebebi de korku... Korkuyorlardı. Söyledik işte, Eğret'te ve bütün köylerde kalanlar çocuklar, kadınlar ve ihtiyarlardan ibaretti. Onların nesinden korkuyorlardı? Niye bu kadar korkuyorlardı da izinsiz dışarı çıkarmıyorlar, tarlaya, dağa, kıra bayıra bile vesikasız göndermiyorlardı? Niye en ufak bir çıtırtıdan nem kapıyorlar? Küçük bahanelerle dövüyorlar, sövüyorlar, öldürüyorlardı, neden? Bu korkunun sebebi neydi? Sakarya savaşından dönüp gelmişsin, buraya yerleşmişsin. Bölgeyi sığınak olarak bulmuşsun. Türklerden kurtulmuşsun. Niye hala korku içindesin? 

    Korkmakta haklıydılar. Asıl korkuları Sakarya'da yedikleri darbenin daha fazlasını beklemeleriydi. Korkmalarının ve hep tetikte olmalarının sebebi buydu. Kısacası Türklerden büyük bir hücum, saldırı, taarruz bekliyorlardı. 

    Bu saldırıyı aslında Ekim 1921'de bekliyorlardı. Sakarya'nın hemen bitiminde, hatta daha bitmeden bir taarruzu iki taraf da bekliyordu. Daha Yunan buralara gelmeden o taarruz bekleniyordu. Aslında Türk ordusunun da niyeti öyleydi, M. Kemal Paşa'nın da aklına gelmemiş değildi bu... Fakat komuta kademesiyle yaptığı istişare sonucunda bu büyük taarruzu ertelemeye karar verdiler. Hatta Büyük taarruzun ilk hali olan Sad Harekatını bile hazırlamışlardı. Ama bunu ertelemek durumunda kaldılar, yani Büyük Taarruz hemen 1921 sonbaharına planlanmıştı. Fakat önümüz kış, asker yorgun, donanım eksikliği var, bu arada ordunun yeniden düzenlenmesi gerekiyor, güç kuvvet toplamamız gerekiyor, kış çıkınca yapalım taarruzu, fikri ağırlık kazandı ve ertelediler.

    Türklerin taarruzu ertelediğinden Yunan tarafının haberi yoktu. Onlar, Türkler her an taarruz edecek tedirginliğiyle bekliyorlardı, korku içindeydiler. Sağa sola, yaşlılara, kadınlara, çocuklara musallat olmalarının, onlara höt zöt çekmelerinin, zulmetmelerinin sebebi bu idi. 

    Biraz da Eğretlilerin Türk ordusuna haber uçurma ihtimalinden korkuyorlardı. İstihbarattan korkuyorlardı. Kendi hallerinin Türk tarafına iletilmesini istemiyorlardı. Oysa Türklerin senin içini bilmeye ihtiyacı yok ki. Senin Türk tarafından alacağın bilgiye ihtiyacın var. Mesela ne zaman taarruz edecekler bilgisine ihtiyacın var. Nereden taarruz edecekler bilgisine ihtiyacın var. Türklerin gücü ne kadar bilgisine ihtiyacın var. İstihbarata senin ihtiyacın var yani. Türklerin, yav Eğret'teki 7. Tümenin durumu nedir, psikolojisi nedir, ne yiyip içiyor, ne kadar zulmediyordur gibi bilgilere ihtiyacı yok ki. 

    Yine de Yunanlar, Türk ordusunun ajanlar vasıtasıyla Eğret'ten haber almasından çekiniyordu. Korktuğu için giriş çıkışları, köye giriş çıkışları, araziye gidiş gelişleri, çevredeki her türlü hareketliliği kontrol etmek istiyorlardı. Bu yüzden vesikasız, izinsiz kimseyi köyden dışarı çıkarmıyordu. Peki bütün bunlara rağmen Yunan'ın korktuğu istihbarat çalışmaları var mıydı? Olabilir, bazı örnekler vereceğiz.


            Konyalı Esir Casus muydu?

            Sakarya sonrası kesin işgal döneminde köy iç yerleşimini nasıl yaptıklarını anlatmıştım. İki camiyi hastaneye çevirmiş, Gocacami bitişiğindeki eklentileri klinik olarak kullanmış, Cumacamisi bazen depo bazen ameliyathane olmuş. At barınağı var, tam yeri bilinmeyen mahkemeleri var askeri mahkeme tabi. Han yemekhane, subay yemekhanesi... Sonra göz koydukları güzel binalar subay konutu olmuş. Birçok evin avlusunda yemekler pişirmişler, birden fazla mutfak var yani... 

    Tümen Komutanının ikameti için Çakırların ev seçilmişti. Burası sadece konut değil Albayın ofisi, karargahı olarak da düşünülmelidir. İşte burası ile ilgili bir olay anlatılıyor. Sakarya'da esir aldıkları bir Türk'ü yanlarında Eğret'e kadar getirmişler. Önceden biliyor muydu, yoksa bu arada mı öğrendi belli değil, bu Türk Yunanca biliyormuş. Bu özelliğinden dolayı Eğretlilerle iletişim kurmada yardımcı olsun diye onu tercüman olarak kullanıyor, Albay emireri gibi hep yakınlarında tutuyormuş. Bu yüzden sürekli Çakırların ev yakınlarında bulunuyor. Adını öğrenemedik, Konyalı bir Türk bu... Sürekli karar alıcılara yakın olduğu için bazı bilgilere vakıf oluyor. Telsizle alınan emirleri biliyor, bazen subayların aralarındaki konuşmalara kulak misafiri oluyor. Kısacası Yunan ordusu, özellikle  7. Tümen hakkında çok şey biliyor. Belki isteyerek belki tesadüfen elde etti o bilgileri, belli değil... Bunları bazı kanallarla birilerine aktardığına dair kuvvetli bir kanaat ve rivayet var. En son verdiği bilgi, Yunanların buradan yakında gideceklerine dair oluyor. Sanırım 23-24 Ağustos 1922 günlerinde söylemiş bunu. Tabi Tümen 25 Ağustos günü giderken o gitmiyor, bir şekilde fırtıyor yanlarından. 

    Bu Konyalı esir Türk'ün istihbaratçı olduğuna yönelik güçlü bir kanaat oluştu. Bilgileri Türk tarafına nasıl ulaştırıyordu? Bu sorunun cevabı gelecek...


            Halil Çavuş’un Şehadeti

            Laf istihbarata gelmişken, burada Müdüroğluların Halil Çavuş hikayesini hatırlamak gerekir. Halil Çavuş, Müdüroğlu Mehmet Ali Eşiyok'un abisidir. O vakitler bunlara Müdüroğlular değil Mollaahmetler deniliyor, Mollahmetlerin Halil Çavuş... Halil Çavuş Çanakkale gazisidir, zaten çavuşluk rütbe ve lakabını orada almış. Belki öncesi de vardır, Balkan savaşlarına da katılmıştır, ama buna ihtimal vermiyorum. Ama 1. Dünya savaşında Çanakkale cephesinde olduğuna dair resmi belge var. 

    1. Dünya savaşının bitiminde Eğret'e dönüyor. Fakat daha önce bahsettiğim askerlik sistemine göre askerliği bitmiş değildir, rediflik dönemi duruyor. Bu arada Halil Çavuş evleniyor, hatta işgal sırasında bir çocuğu da doğuyor. Mütarekede her ne kadar ordu dağıtılmış da olsa Milli Mücadele başlayınca o da askerliğine kaldığı yerden devam ediyor. Onun hikayesi anlatılırken olayın bu kısmına pek dikkat çekilmez, ama o sırada Halil Çavuş hala askerdir.

    Bu olayı ilk defa Selami Kurt'un yazısından okuyup öğrenmiştik, sonra bir kaç farklı versiyonunu başka kaynaklardan da dinledim. Hepsinin temeli şu: Halil Çavuş köye girmek istiyor, yanındakilere diyor ki "Ben şimdi köye böylece girersem Yunan beni tanır, beni iyi bilir başka cephelerden, ben onlarla çok savaştım, beni tanıdıkları için köye girmeme izin vermezler. Onun için kadın kılığında gireyim." diye evlerine haber yolluyor. Şalvar, fistan, yazma, örtme filan yollayın diye... İstedikleri geliyor. Bir rivayete göre Söğütaltı'na getiriyorlar, başka bir rivayette Topraklık'taki kuytuda kadın elbiselerini giyinerek yanında diğer kadınlar olduğu halde köye giriyor. Mezerböğrü'nden çıkarken Yunan askerleri şüpheleniyorlar. Artık boyundan posundan mı, yürüyüşünden mi neden şüphelendilerse. Belki de vesika sormuşlardır... Örtmenin altındakinin, şalvarın içindekinin kadın olmadığını belirtip baliguli baliguli işaretlerle örtmeyi açmasını istiyorlar. Açmıyor bu, sonra zorla açıyorlar. Hatta süngüyle açtıkları filan söylenir. Baksalar ki içindeki Halil Çavuş... Bunu çok fena dövüyorlar. Hınçlarını alamayıp arabanın arkasına bağlıyorlar. Araba dediğim otomobil yani, veya kamyon, yahut cip... Arkasına bağlıyor ve sürüyüp götürüyorlar. Gatçayır'dan geçiyor, Bağlar'ın ardından aşana kadar sürüyüp götürdükleri köyden görülebiliyor. Hatta boynundaki yazma kırmızıymış da onun bile köyden farkedilebildiği anlatılanlar arasında... Tabi arkadan bağrış çağrış, amanın etmeyin dutmayın da kim dinler... Nereye kadar götürüyorlar arabanın arkasında sürüye sürüye, Olucak yakınlarında bir yere kadar... Oraya vardığında sağ mıydı, ölü müydü bilinmiyor. Ama bununla yetinmeyip yakıyorlar... 

    O öldürüp yaktıkları yere Olucaklılar Eğretli Oğlan Mezarı derlermiş. Görmedim de görmek istiyorum orayı... Halil Çavuş orada şehit ediliyor. Halil Çavuş olayında dikkat çekilmesi gereken bazı noktalar var, onlar istihbarat konusuna bağlanabilir.


            Hacıların Kel Ali: Ölünüzün de, Dirinizin de…

            Başka bir olayı daha anlatayım. Gavur Ali derlermiş, Kel Ali derlermiş, en sonunda Dindin Dede lakabıyla ünlenmiş. Hacıların Kel Ali bu, Ali Azbay... O yıllarda 17-18 yaşlarında tam delikanlı... Söylediklerine göre çok güçlüymüş, 'cassur' diyorlar... 

    İşgal sırasında vesikasını alarak buralarda öküz gütmeye geliyorlar dağa... Malları burada doyurduktan sonra tarlalara çifte gidiyorlar. Dağ geniş tabi, tarla hangi mevkideyse dağın tarlaya yakın yerlerinde öküzleri güdüyorlar. İşgalcilerin dağın bazı noktalarına asker yerleştirdiğini daha önce söylemiştim. Almalı önlerinde, Gavuryatağı'nda filan hep Yunanlar var.

    Bir gün Kel Ali ve yanında iki çocuk, belki daha fazla çocuk var da bu ikisini hatırlıyorlar, iki çocuk daha var. Birisi Hakkıların Kadir, ki Kahveci Kadir Yırgal'ın dedesidir; diğeri de Amcaların Hayta Mahmut Özdemir... Bunlar Kel Ali'ye göre daha küçükler, Kadir 13-14 Mahmut da 10-11 yaşlarında filan... 

    Burada mal güderlerken bir Türk uçağı geçiyor. Sürekli geçermiş o zaman köyün üzerinde olsun, arazide olsun, dağda olsun keşif ve gözetleme mahiyetinde uçuşlar yapıyorlarmış. O gün nasıl olduysa bizim keşif uçağı düşman birliklerini açıkta görünce bir kaç tane bomba sallamış. Böyle olunca Yunan'da bir panik tabi... Ölüler ve yaralılar var. Ölüler tamam ama, yaralıların hastaneye yetiştirilmesi lazım Gocacami'ye... Bunları da tutmuşlar sedyelere koydukları yaralıları bizim bu çocuklara taşıtmak istiyorlar. Aşağı doğru götürürken sedyeleri, orman kenarında araç bekliyor herhalde ona götürecekler, Hadi hadi diye sürekli dürtüklüyorlar çocukları. Bir iki böyle süngüyle derken... İyice kızmış Ali, biraz da sinirliymiş, zaten cassur hem cesur, cesaretli, güçlü kuvvetli hem de deli dolu anlamına geliyor. Onların sıkıştırmaları karşısında "Eeey! Sizin ölünüzün de dirinizin deee..." diye gürleyip atıyor sedyeyi. Yakınlardan ele geçirdiği bir sağlam meşeyle önüne geleni pataklamaya başlamış.  Böyle böyle beş altı Yunan'ı haklamış. Silahlı askerler bunlar. Onları o sinirle, artık gözü bir şey görmemiş. Vurmuş indirmiş, vurmuş indirmiş... Kendilerine gelip toparlanmışlar, üstüne çullanıp yakalamışlar Ali'yi... Öyle bir dövmüşler ki, çok fena... Öldü diye bırakmışlar... Bırakıp gitmişler, çocukları da işimize yaramaz diye orada bırakmışlar. Onlar gittikten neçe sonra nasıl kendine geldiyse artık...

    Bu olayı anlatanların kendine göre bazı değerlendirmeleri var. Yorum yapıyorlar diyorlar ki, eğer yanındaki çocuklar da işin içine girip Ali'ye yardım etselermiş oradaki gavurların hepsinin hakından gelirlermiş. Öyle değil işte, hangi birini haklayacaksın, bu dağ Gavur dolu. Döv döv bitmiyor, öldür öldür bitmiyor ki... Şu gördüğünüz ovada koca tümen var. Bunların tümenleri bizimkiler gibi değil, bizimkilerin en az üç katı büyüklükte. Her taraf gavur kaynıyor, yani söylendiği gibi o çocuklar yardım etse bile yine de onlarla baş edilemezdi. O iş öyle değil yani...

    Bu olayı niye anlattım, Halil Çavuş olayıyla ilişkilendirildiği için... Halil Çavuş hikayesinin birden fazla versiyonu bulunduğunu söylemiştim, işte bir versiyonunda Kel Ali hikayesiyle birleştiriliyor. Nasıl ilişkilendiriliyor, şöyle:

    Kel Ali'yi dövdükten sonra öldü diye bırakıp gidiyorlar ya, meğer oralarda bir yere gizleniyormuş Halil Çavuş, Gavur gittikten sonra yanlarına geliyor. Hep beraber düşe kalka köye doğru gidiyorlar. Topraklık'a varınca Halil Çavuş "Yav ben köye böyle girersem bunlar beni tanırlar, çünkü ben bunlardan çok öldürdüm, tanıdıkları için köye giremem, bizimkilere söyleyin de bana kadın elbisesi getirsinler o kılıkta gireyim." diye çocuklarla eve haber yolluyor. Böylece o çocukların haber vermesiyle Halil Çavuş olayı gelişiyor. Bu biçiminde iki olayı bağlayanlar var. 

    Halil Çavuş ile çocuklar gerçekten ormanda karşılaşmış olabilirler. Fakat gerek Halil Çavuş olayında, gerekse Kel Ali hikayesinde birbiriyle örtüşmeyen ayrıntılar var. Halil Çavuş olayında onun asker olması hususuna girilmeyip, köydeki sivillerden biriymiş gibi anlatılıyor. Burada Halil Çavuşun köyde ikamet eden Eğretlilerden biri değil, bir asker olduğu ortaya çıkıyor. Öyle olsa kimseyi izinsiz belgesiz köy dışına bırakmıyorlarken Halil Çavuş dağa nasıl izinsiz geldi? Halil Çavuş başka yerlerde çok Yunan öldürdüğü için kendini tanıyacaklarını söylüyor, köyde yaşıyorduysa o zamana kadar nasıl tanıyamadılar? Peki Halil Çavuş nerede çok Yunan öldürdü? Çanakkale'de Yunan yoktu, Balkan savaşında askerlik çağında değildi, nerede öldürdü? Sakarya savaşında... Çünkü o sırada askerdi, savaşa katılıp Yunanlarla çarpıştı. Hala da asker. Sekiz on ay önceki savaşta karşılaştığı düşman bu Yunanlılardı, savaşın hatırası bunlarda hala canlıydı, şimdi görseler hala tanıyacak kadar hafızalarındaydı. Bu yüzden Halil Çavuş köye gizli girmek istedi.


            Eğret’te İstihbarat Savaşları

            Yunanların Sakarya savaşında esir alıp yanlarında getirdikleri ve Çakırların evdeki karargahta hizmetlerinde bulundurdukları Konyalı Türk'ten bahsetmiştim. Bu Türk Eğretlilere zaman zaman bazı bilgiler veriyordu. Hatta verdiği en son bilgi de B. Taarruzdan hemen önceki gün Yunan'ın Eğret'i boşaltacağıydı. 

    Fiili olarak askerliği devam eden, geçmişte Kütahya-Eskişehir savaşlarına, geçtiğimiz yıl Sakarya savaşına katılmış olan Halil Çavuş, Yunan 7. Tümeni Eğret bölgesine konduktan sonra sık sık istihbarat amacıyla Eğret'e görevlendirildi. Bu kesin değil, ben fikrimi söylüyorum, bütün işaretler bunu gösteriyor. Komutanları onu "Hem çoluk çocuğunla hasret gider, hem de işimize yarar bilgileri al getir" diye Eğret'e göreve yolluyorlardı. Bunun için Halil Çavuş tatavıya, varsa bir bilgi bakayım diye rastgele gelip gitmesi söz konusu olamaz. Mutlaka köyden bağlantılı olduğu birileri varmıştır. O bağlantılarından aldığı bilgileri götürüyormuştur. Yani buna benzer bir sistemi olması lazım... Bence o Konyalı Türk de Halil Çavuş'un istihbarat kaynaklarından biriydi. Ondan alınan bilgiler Halil Çavuş'un evine geliyor, oradan alıp gidiyordu Halil Çavuş. Köye gelişleri de bu dağ üzerinden ve kadın kılığında oluyordu. Dağdan iniyor, bir şekilde köye yaklaşıyor, eve haber gönderip urba istiyor ve kılık değiştiriyordu. Tıpkı Kel Ali'nin dayak olayında olduğu gibi. Köyden çıkışta da yine aynı yol tersinden izleniyordu... 

    Kadınlar esvap yumak için izin alıyor. O zaman çamaşırhane anlamında çay yoktu, ama o civarda bir yerde esvap yunan bir yer varmış açık, orada dere kenarında yıkarlarmış. İşte oraya çamaşır yıkamaya gidiyoruz filan derken bütün urbaları yüklenip götürüyorlar, izin kağıdıyla oraya kadar çıkıyorlar. O şekilde oralardaki buluşmalarla Halil Çavuşu köye sokuyorlardı ve köyden çıkarıyorlardı. Son girişi o olay oldu. Zaten hem Kel Ali olayı hem de Halil Çavuş olayı işgalin son günlerine tarihleniyor. Belki Temmuz sonları, Ağustos başları filan...

    O yıllarda meşhur Tokuşlarlı Haydar Ağa'yla ilgili bir olayı kendi köylüsünün mülakatından okumuştum. Diyor ki, taarruzdan on gün önce Haydar Ağa'ya Denizlili birisi geldi. İkisi birlikte her gün dağa çıkıyor, oradan Eğret'teki Yunanları gözlüyorlardı. B. Taarruzdan on gün önce, yani Ağustos 15 gibi, başlayarak her gün bu gözetlemeyi yapmışlar. İşte buralardan bakmışlar. Hem dağda Yunan var demiştim, hem arazide var, hem de Eğret'te çadırlı ordugahlar var. İşte onları gözetlemişler on gün boyunca. 

    Sonuç olarak Eğret'te istihbarat çalışmaları yok değildi. Kel Ali'nin dövülmesi olayında bomba atan uçak o güne mahsus değildi, istihbarat ve keşif amacıyla sürekli uçuyordu buralarda. Türk tarafı çok uçağa sahip değildi, ama düşman ordugahlarını sürekli gözetleyecek kadar uçağı vardı. O uçaklardan Yunan askerinin kafasını karıştırma amaçlı Yunanca yazılmış bildiriler filan da atıyorlardı. 

    Halil Çavuş'u, Kel Ali'yi dövmeler istihbarat çalışmalarıyla ilişkilendirilebilir. Kel Ali'ninki öyle olmasa bile en azından harple, savaşla, askerlikle ilgili diyebilirsin. Ama bütün dövme ve şiddet olayları böyle değildi, çok keyfi dayak olaylarını örneklendirelim.


            Vahşi Ve Ödlek

            İşgal sırasında Eğretlilerin dövülüp darp edilmesiyle ilgili çok fazla örnek var. O kadar ki bu sıradanlaşmış. Bunların bir çoğu da tamamiyle keyfidir, herhangi bir sebep gerekmiyor, gavurluklarından öyle davranıyorlardı. 

    Çok cinayetleri var, öldürdükleri çok Eğretli sayılıyor. Tek kurşunla sıraya dizdikleri beş altı kişiyi birden öldürme olayı anlatılır mesela. Burada mermi sıkıntısından değil, sırf eğlence amacıyla böyle bir yol izlemişler. Omarcıkların Ahmetçavuş ile Gocagulak'ın öldürülmesinde biraz askeri bir mülahaza söz konusu olabilir. Zaten Ahmetçavuş bir ihbar sonucunda yakalanıyor ve çivilenerek, çarmıha gerer gibi şehit ediliyor. Bunları gizli bir direnişi örgütlemek yahut Türkler lehine ajanlık yapmakla suçluyorlar, şehit edilme gerekçesi bu. 

    Bunlar dışındaki diğer cinayet, yaralama ve dayaklar keyfidir. Mesela Patlakların İbram Ağa vardı, Davılcı derlerdi, İbrahim Patlar. O zaman çocuk daha. Kadınlara musallat oluyorlar sürekli, bu yüzden hep gizleniyorlar. Oraya saklanıyorlar, buraya saklanıyorlar, ortalıkta görünmek istemiyorlar. Kadınlara gözcülük edermiş Davılcı. İşte "gavur geliyor saklanın, gitti çıkın; devriye geliyor, jandarma geliyor, oraya saklanın buraya girin; çıkın kimse yok..." filan gibi onları yönlendiriyor. Bunun gözcülük ettiğini farketmişler, resmen kurşun sıkmışlar. Öldürmek için ateşliyorlar silahı. Çocuk bu yav, çocuk... Hatta bilenler söylüyor, ben hiç dikkat etmedim küçüktüm, kolunda o kurşun yarasının izi varmış. 

    Başka bir çocuk dövme olayı var, bunu da Selahattin Atay abiden dinlemiştim. Babası Sakanın Kel Bekir de çocuk o sırada. Hani bunlar bütün mallara el koydular filan ya, dombeyin etini mi sevmiyorlar veya her ne sebeptense onlara pek dakleşmiyorlarmış. Belki de ileşberlikte o hayvanları kullansın diye izin verdiler. Bekir dombeylerini gütmüş mü yoksa suladı da mı geliyordu, bir şekilde evlerine doğru sürüyormuş. Hayvan yanlış yere mi yöneldi n'ettiyse söymüş hayvana. "Gapbe Gavur malı!" veya "Yonan malı!" gibi bir şeyler söylenmiş. Çocuğun ağzından gayrı ihtiyari çıkan bu sözlerdeki Gavur ve Yonan kelimelerini anlamışlar tabi. Sen küfür ettin bize diye öyle bir dövmüşler, öyle dövmüşler ki Bekir'i, Kel Ali'ye ettikleri gibi öldü diye bırakmışlar. Dövenler gittikten sonra bakıyorlar ki çocuk nefes alıyor. Hani koyunları filan katlediyorlar ya, onların atıklarını yığdıkları çöplük gibi bir yer varmış. Ayaklarını, derisini, garnını, bağırsağını filan atıyorlar oraya. İşte oradan bir taze deri, tuluk alıp içine koyuyorlar da öylece yaralarını iyileştirip diriltiyorlar çocuğu...

    Bütün bunlar hep keyfi dayaklar. Sebep yokken, durup dururken, belki eğlence olsun diye, yahut canı öyle istediği için vuruyor kırıyor. Vay sen bana niye güldün, yan baktın, niye şapkan yok vs. bahane arıyorlar dövmek için. 

    Kalabalıkta pek kahramanlar ama ıssız yerde o kadar da cesur değiller ha. Böbülerin Ömer emmi vardı, Müezzinin Ömer diyorlar. Berber Emminin dedesi, Ömer Kabadayı... O sırada 17-18 yaşlarında bulunuyor, çocuk ama dik. Bir de Böbüleri bilirsiniz, güçlü kemikli yapıdalar, o yüzden Kabadayı soyadını almışlar. Ömer emmi de öyleymiş. Hangi tarladaysa çift sürüyormuş. Karşıdan iki Yunan askeri devriyesi görünmüş, laf ata ata yaklaşıyorlar... Kavgaya geliyorlar belli... Ömer Emmi de biraz diklenmiş galiba... Onun çetin ceviz olduğunu anlayınca yanlaya yanlaya çark edip uzaklaşmışlar. Hakından gelemeyeceklerini, baş edemeyeceklerini anlayınca çekip gitmişler. Yanına bile yaklaşamamışlar. Oysa hem iki kişler hem de silahlılar. Ömer Emminin elinde silah olarak sadece örendiresi var, hesap edin bunların ne kadar ödlek olduğunu...


            Sen Hiç Kuzu Çevirdin mi?

            Biz Yunanları anlatırken biraz işi askeri boyutuyla ele almaya çalışıyoruz. Bu ne derece doğru bilmiyorum. Çünkü Yunanların yaptıklarıyla, fiilleriyle askerlikle bağdaşır bir tarafı görülmüyordu. Bir defa onlar Küçük Asya dedikleri Anadolu'yu fethetmek için gelmişlerdi akıllarısıra. Tabi üst kademenin niyeti böyleydi ama; eratın, askerlerin hiç de öyle keyfiyette, kalitede olmadıkları verdiğimiz örneklerle anlaşılmıştır. 

    Aslında Yunan komuta kademesi de erattan pek farklı değildi. Çünkü onların verdiği emir ve tanıdığı serbestlik sayesinde bu cinayetler işleniyordu. Bir takım canavarlıklardan, cinayetlerden, tacizlerden, tecavüzlerden, alçaklıklardan ana hatlarıyla bahsettik, ayrıntıya pek girmedik. Ama bunlar dediğim gibi, askeri idarenin emriyle yapılan şeylerdi. Kısaca tekrar etmek gerekirse, tıyniyetleri bozuktu, karakterlerinin gereğini yapıyorlardı. 

    Mesela dedik ki bütün hayvanata el konulmuş. Hayvan varlığına el konulmuş, sonra sırası geldikçe çağırmaya başlamışlar. Önce tespit etmişler kimde ne kadar hayvan varsa, sonra bunları yemek için sıraya koymuşlar. Vakti geleni çağırmışlar; öküzünü getir, koyununu getir, şunu getir bunu getir filan diye peyderpey yiyorlar. 

    Öyle noktaya gelmişler ki, bir kaç kaynaktan duymuştum bunu, Tatıresil'den naklediliyor. Hassönlerin sürü ne kadar kalabalık olduğunu örnekle açıklamıştık. Bir ucu Söğütcük'te bir ucu Gocacami yanındaki evlerinde diye... Bu sürü işgalin son günlerinde tamamen tükenmiş. Hatta emmisine dede dermiş Tatıresil, Hacı Efe emmisine... Oturmuş dizinin dibine ağlamaklı, belki de ağlıyordu, 'Dede bu Gavurlar koyunumuzu da bitirdiler, ne kadar büyük sürümüz vardı' filan diye ağlarken Hacı efe demiş ki; 'Ağlama oğlum, bu nalet Gavur yeter ki gitsin, ben yine alırım koyunu...' Dediğini etmiş de, lakin mevzu o değil. Köyün bütün sürülerini, koyunlarını bitirmişler. Bunu sistemli olarak yapıyorlardı. Askere, erata yedirmek için, kesiyorlardı yiyorlardı, kesiyorlardı yiyorlardı... 

    Bir de bunun dışında komutadan habersiz hırsızlık vakaları vardı. Hayvan hırsızlıkları... Nasıl, mesela iki jandarmayı devriyeye çıkarmışsın, arazide dolaşıyor. Bilmem hangi mevkide koyun sürüsüne denk geldi, zaten bütün sürüler artık onların sen çobanlık yapıyorsun. Sürüden bir tane kafalarına göre kesip yiyorlar, pişirip yiyorlar. 

    Bir sürü koyun çevirme fotoğrafları var. Onların hepsi bizim köyün koyunları, acımamışlar çevirmişler çevirmişler yemişler. Kazığa takmışlar, çevirme yapmış yemişler. Bir iki tane değil, on onbeş tane ateşin közün üzerine sıralamışlar. Şimdi bir kıyas yapalım. Yirmi otuz yıldır bizim köyün piknik alışkanlığı var, fırsat buldukça dağa gelir, buralarda piknik yaparlar. Siz gördünüz mü bilmiyorum, ben hiç tanık olmadım, kimse bir koyunu çevirip de yiyemez. Kendi malı olsa da yiyemez, satın alıp yeme zaten yok. Ama işgalciler acımamışlar, gözünün yaşına bakmamışlar...

    Bir de ferdi hırsızlıklar var. Misal adam koyunu tutup yiyor... Başka? Eve geliyor, senin evine gelip istiyor resmen, şunu ver bunu ver... Hiç bir şey yoksa kümesten tavuk tutup gidiyor, şurda çiğ çiğ yiyen de var, pişirip yiyen de var...

    Yine bir örnek... Kırda bir öküzü çalıyor, alıyor götürüyor herif. Sen sanıyorsun ki sırası geldi, üstleri istedi götürüyorlar. Hayır, o zaman çeteler de çok, Yunanla işbirliği yapan Rum, Ermeni hatta Çerkez çeteler var, onlardan birisine okutuyor ucuz pahalı...  Alacağını alıyor üç beş kuruş neyse. onlar da götürüyor falanca köyde birine satıyorlar. Bir mahkeme kararında okumuştum, Cavaların atası Deli Cava derlermiş Ahmet Er... Bunun bir öküzü kayboluyor, öküzün teki... Gavur alıp yemiştir diye ardını aramıyor pek. Neyse, Gavur gittikten tam bir sene sonra 1923 yazında öküzüne Kütahya'nın Çalköy pazarında rastlıyor. Mahkemeye veriyor bu öküz benim diye, herhalde mahkeme sulh ediyor bunları, bir birbuçuk yıllık yem parası karşılığında... Böyle hırsızlıklar çoktu, başkaları da var...


            Asker Değil Hırsız

            Aslında adi hırsız bunlar. Kadınların kolundaki bileziklere, boynundaki altınlara, kulağındaki küpelere... Zaten onların bu huyunu öğrendikten sonra kimse öyle takı takmıyor. Zaten milletin pek yok da, olan da takmıyor yani. Tekmeliyorlar kapıyı, giriyorlar eve, para istiyorlar veya değerli ne varsa. Böyle hırsızlar... 

    Hatta bunların askeri bir torbası oluyor, çantası; onun haricinde hırsızlık için özel torba taşıyorlar yanlarında. Değerli ne gaspettilerse atıyorlar içine. Bulduklarını atıyorlar, bulduklarını atıyorlar. Sen öyle sanırsın ki bunlar buraya para kazanmaya gelmişler. Zaten bazıları hatıralarında açık açık yazmış böyle olduğunu. Buraya para kazanmak için geldiklerini, maaşları düzenli yatmadığı için huzursuzluk çıktığını, bunu telafi etmek için de Türkleri yağmaladıklarını özellikle yazmışlar.

    Böyle adi hırsızlar, çapulcular yani... Biz askerlikten, harptan bahsediyoruz ya; bunların öyle zannedildiği gibi kutsal askerlikti, Anadolu'yu şöyle fethedeceğiz filan gibi bir dertleri yok. Sırf para için buraya gelmişler, ganimet topluyorlar, tek amaçları bu gibi... Kaçarlarken bunu iyice belli ediyorlar. Bunların cephane torbası gibi çantaları var, içindekileri döküp çaldıklarıyla dolduruyorlar, para olsun altın olsun, öyle kıymetli şeylerle... Onların derdine düşüyorlar, adamların gayesine bak. 

    Sık sık duyarsınız definecilerden, bu işin meraklılarından, şuraya gömmüş buraya gömmüş diye... Onlar tamamen defineci efsanesi değildir, gerçekliği vardır. Adam kaçarken Türklerle savaşmak yerine, canını kurtarmak yerine, canından önce çaldıklarını kurtarmanın derdine düşüyor. Mesela baktı buradan kurtuluş yok, Türklere esir düşecek, bari diyor bunu kurtarayım. Belli bir yere, efendim şu çeşmenin yirmi metre yukarısı, bilmemneyin yanı, baktı orada bir taş var yanına gömüyor mesela. Tekrar geleceğini düşünüyor, geldiğimde bunu çıkarırım diyor. Böyle işaretlerle gelip orayı burayı kazanları görürsünüz, bu dağların yukarısında bile var yani, orayı kazmışlar burayı kazmışlar... Bu kazılanların hepsi antik çağ kalıntılarıyla ilgili değil, Yunan'ın kaçarken sakladıklarını arayanlar da kazıyor. Bunların gömdükleri, sakladıkları ne kadar gerçek bilmiyorum; ama hırsızlıkları gerçek...

    Sistemli hırsızlıkları da var, bırak böyle bireysel küçük hırsızlıkları, daha büyükleri var. Mesela Döğer ve Ablak'taki tümenler kaçış sırasında çaldıkları şeyleri özel kağnılara katırlara yükletmişler. Sürücü olarak dah desin diye, kağnıları yedsin diye, bizim buralardan köylülerden adamları zorlamışlar. Angaryacı olarak götürüyorlar, sürücü angaryacı... Yani kaçarken bile bu puştluğu yapıyorlar. İçlerinde bizim köylüler de varmış herhalde, etraftan topladıkları bu angaryacıları Dumlupınar'da bırakıyorlar. Yenildiklerini anladıktan sonra... Adamlar kaçarken bile hırsızlığın peşindeler...

    Ondan önce hanın çift başlı kartal meselesi var. Onun gibi daha bir sürü tarihi eser var, onlar artık büyük hırsızlık oluyor. Büyük ihtimalle komutanları yapmıştır onları... Trenle filan kaçırıyorlar... Yani diyeceğim, bunlar asker ordu filan değil;  bunlar adi hırsızdır, evet adi hırsızdır...


            Nereden ve Ne Zaman?

            Yunan bütün bu eziyetleri tıyniyetlerinin gereği, fakat bazı korkularını da yenebilmek için, endişelerine cevap bulabilmek için de yapıyordu. En büyük endişeleri, daha önce bahsettiğim gibi bekledikleri büyük taarruzdu. Taarruzun planları ta 1921 Ekim ayından itibaren yapılmıştı. Fakat bazı sebepler yüzünden ertelendi. Bu ertelemeden Yunan'ın haberi olmadığını söylemiştim. Onlar Türklerin her an bir yerlerden hücuma geçeceğinden korkuyorlardı. İstihbarat çalışmalarının, köyü ve köylüyü kontrol altına almalarının, her şeye rağmen köye giriş çıkışlara ve istihbarat çalışmalarına engel olamamaları üzerine işkenceler, tecavüzler, insanlık dışı şeyler yapmalarının sebebi bu idi. Büyük taarruzu bilmemeleri, ne zaman yapılacağı konusunda fikirlerinin olmaması, nereden yapılacağı hususunda bir bilgi elde edememeleri... 

    Aslında 1922'de kış çıktıktan sonra her an bir taarruz bekliyorlardı. Bahardan itibaren her an Türklerin hücumunu bekliyorlardı. Yani büyük taarruz dediğimiz şeyi 1922 baharında bekliyorlardı. Bekleniyordu ama; bir şeyin olacağını bilip de ayrıntısından haberdar olmamak onları yiyip bitiriyordu. İki şey: Türkler nereden saldıracak ve ne zaman saldıracak? Bu iki sorunun cevabını bulamadıkça hayvanlaşıyorlardı. 

    Sorguladıkları, baskıya aldıkları, işkence ettikleri, öldürdükleri Türklerden bu bilgileri de almaları mümkün değildi. Ama bilmiyorlardı, bir umut almaya çalışıyorlardı. Uçakların keşif uçuşları, Haydar Ağa gibi kimselerin bu dağın tepelerinden Eğret'i gözlemeleri, yabancıların Eğret'e giriş çıkışına engel olamamaları filan kudurtuyordu bunları. Bir de üstelik hiç bir bilgi elde edemiyorlar. Türklerin istihbarat çalışmalarına engel olamadıkları gibi, kendileri Türkler hakkında bilgi edinemiyorlar. Evet Türkler taarruza geçecek, fakat bunun nasılını niçinini öğrenemiyorsun. 

    Aslında öğrenmeleri de mümkün değildi, çünkü Başkomutan M. Kemal Paşa ve dar dairedeki arkadaşları, belki bir kaç kişi, bunun planlamasını yapıyorlar, ama başka kimseye de söylemiyorlardı. Her şey büyük bir gizlilik içinde yürütülüyor, kimseye sır verilmiyordu. Hatta tarruzun planları her şey yapılıp bittiği halde Milli Savunma Bakanının bile haberi yoktu. Gizliliğin derecesi bu. E Türkler bilmiyor, sen Yunan olarak nereden bileceksin bunu, mümkün değil onlar da bilemiyorlardı. 

    Gizlilikten başka M. Kemal Paşa'nın her an her yerden taarruz edilecekmiş izlenimi vermesi de önemlidir. Diyelim ki Eğret sürekli gözleniyor, dağ bombalanıyor, gözcüler gelip gidiyor, casuslar yakalanıyor, Halil Çavuş'tu şuydu buydu filan derken, "Ha demek ki buradan saldıracaklar" diye düşünüyorlar... Yahut Kazuçuran taraflarında, Döğer taraflarında değişik hareketlilikler oluşturuluyor, oradaki Yunan "Demek ki buradan saldıracaklar" diyor.  Afyon zaten malum, oradan da saldırabilirler... Hatta Kocaeli grubunda bile sürekli yanıltıcı hareketlenmeler sergileniyordu. Mesela yeni tümenler oluşturuluyor, ama adı var kendi yok, veya göstermelik bir kaç tabur askeri oradan oraya sevkedip duruyorlardı. Yunan da diyor ki, "bu kadar asker yığdılar, hücum buradan..." Bütün bu yapılanları görünce Yunan komutası Türkler her yerden taarruz edebilir düşüncesine kapılıyordu. Taarruz ve savaş burada da olabilir, Afyon'da da olabilir, Döğer'de, İzmit'te, Eskişehir'de her yerde olabilir... Peki hiç tedbir almadılar mı, veya taarruza hazırlık yapamadılar mı?


            Hacienesti’nin Eğret Ziyareti

            Bu arada 1922 yılının bahar sonunda yaz başlangıcında Yunan ordusunda revizyona gidildi. Başkomutan değişti Hacienesti başkomutan yapıldı. O da kafasına göre kadrosunu belirliyor, bütün üst düzey komutanları değiştiriyor. Mesela Eğret'teki tümenin komutanlığına da, zannederim, Kurupapulos getiriliyor. Hacienesti atandıktan hemen sonra, ki onun karargahı İzmir'de, cephedeki askerlere moral vermek için geziye çıkıyor. 1. ve 2. Kolordunun tümenlerini ziyaret ediyor. 

    2. Kolordu ihtiyat olarak düzenlenmişti. Dört tümeni var, Eğret'teki 7. Tümen bunlardan birisi. Diğerleri Döğer, Ablak ve Kazuçuran'da... Ziyaretinde bu birliklerin hepsine uğruyor.  Biraz denetleme, biraz ziyaret gibi bir şey... İlginçtir, mesela Afyon ziyaretinde, şehirde şehir merkezinde denetleme yaptığına dair fotoğraf görmedim. Başka yerlerde de aynı, hep arazideki birliklerde askerlerle muhatap olmuş. Sadece köyde ve köylülerle muhatap olduğuyla ilgili fotoğraf Eğret'te var. 

    Eğret ziyaretinde ordularını, birliklerini teftiş ettikten sonra köy içine girmiş, orada erkekleri toplamış. Daha önce o fotoğraftan bahsetmiştim, orada 50-60 Eğretli ihtiyar saymıştım. Bir meydan ambarının önünde toplamışlar Eğretlileri, hangi meydan ambarı bilmiyorum. Yörüğoğluların ambar olabilir diyenler var, Gobakların diyenler var... Köylüleri yığmışlar oraya, Hacienesti'ye güya hoşgeldin dedirtiyorlar. Sıraya dizmişler, o da otomobilinden inmiş gelmiş halkla selamlaşıyor güya... Ne kadar zorlama bir fotoğraf olduğu belli...

    Orada bir köpek dikkatimi çekmişti, onların her fotoğrafında bir köpek var da... Acaba Konstantin bu mu diye bir yazı yazmıştım. Yeri gelmişken onu da anlatayım. Ordugahlarda kışlada her birliğin bir köpeği olur. Askerlerin artığıyla beslenirler, besilidirler, torpilli köpeklerdir kısaca. Eğret'teki Yunan tümeninin de meşhur bir köpeği var, besili iyi bakımlı bir köpekmiş. Adını da Konstantin koymuşlar, krallarının adını vermişler. Bir de zayıf köpek var, köy içinde uyuz bir şey... Sanki sahibi ne yiyor da köpek ne yesin, elbette zayıf olacak... Ona da Kemal adını vermişler, Mustafa Kemal'den korkuyor ve nefret ediyorlar ya, o yüzden... Bunları sık sık boğuştururlarmış, tabi ki Konstantin'in yeneceği besbelli... Ondan sonra kendi kendilerine böbürlenirlermiş "Bak bizimki sizinkini yendi" falan filan diye... Hacienesti'nin ziyaret fotoğrafında görülen köpek acaba Konstantin miydi konulu yazıyı bu münasebetle yazmıştım...

    Hacienesti'nin ziyaret sebeplerinden biri de askerine moral vermekti. Eğret ve 7. tümen ziyareti bu kapsamda yapılıyor. Daha önemlisi, o sıralarda her an taarruz olabilir diye, şu dağların Resulbaba tepesinden başlayarak siperler kazıyorlar. Hani buralardan da taarruz gelebilir düşüncesi vardı ya, buna önlem olarak bu siperler kazılıyor. Direnek noktaları hazırlanıyor. Resulbaba tepesinden başlayarak, tepeye dairesel biçimde siper kazıyorlar. Ondan sonra Köprülü mevkisine giriyorlar, Çatkuyu mevkisine giriyorlar. O siperler Düzağaç dengine kadar devam etmiş. Bütün bunlar hep Türkler buradan da taarruz edebilir korkusuyla hazırlanmış mevziler. 

    Oralarda siper kazmak çok zor. Çok zor ama, herifler kendileri kazmıyor ki, hazır bedava ameleler var. Angarya köylerden topla gel, bizim köyden de getirmişler. Çevre köylerden Dandır'dan, Bayramgazi'den, Köprülü'den, nereden buldularsa bütün erkekleri getiriyorlar, buralarda çalıştırıyorlar. 

    Böyle hazırlıklar yapmışlar, ama yavaş yavaş Büyük Taarruza doğru gidiyoruz. Yalnız iş uzadıkça Yunanların psikolojisi bozulmaya da başlamış. Bunlar yoksa taarruz etmeyecekler mi, gibi değişik düşünceler... Hani baharda bekliyorlardı, kış geçti, bahar geçti, yaz geldi hala bir hareket yok Türklerde... Ulan bunlar yapmayacaklar mı yoksa... Ya yaparlarsa... Çok değişik duygular içindeler...


            Kendi Ordusundan Hacienesti’ye Protesto

            Haziran başlarında, galiba 12'sinde Hacienesti'nin hem Eğret ziyaretinde hem de Afyon'dan başlayarak gittiği diğer birlik ziyaretlerinde karşılaştığı bir şey var. 11 Haziran'da Afyon'da başlayıp daha sonra gittiği her birlikte askerler slogan atar gibi bağırarak terhis istediklerini, Küçük Asya/Anadolu'da işlerinin olmadığını ifade eden memnuniyetsizlik gösterisi yapmışlar. Her gittiği yerde bu protestolarla karşılaşmış. Benim tahminim Eğret'te de kendi askerlerince protesto edildi, bunun üzerine moral bulsun diye Eğret halkını topladılar. Nasıl olsa bunlar seslerini çıkaramazlar diye düşünmüş olabilirler. 

    Hayret bir şey; Hacienesti Başkomutan olarak ordusuna moral vermek üzere ziyarete çıkıyor, moral vermek istediği ordusu onun moralini bozuyor. Her gittiği yerde bu böyle... Bu ziyaretten sonra İzmir'e dönen Hacienesti, oradan bir daha ayrılmayacak ve taarruzun sonuna kadar orada kalacaktır. Onun taarruz sırasında bile cepheye gelmemesinin birinci sebebi bu ilk ziyaretinde yediği protestolar olabilir.

    Bundan şunu da çıkarabiliriz, Yunan ordusunda genel bir memnuniyetsizlik vardı, bıkkınlık vardı, bezginlik vardı. Psikolojileri bozulmuştu yani. Hani komuta kademesinde taarruz buradan mı gelecek şuradan mı gelecek paranoyası vardı; ne zaman yapılacak, yapılmayacak mı, Türkler vaz mı geçtiler gibi ta Ekim 1921'den beri beklenti içindeydiler. Bu durumun uzaması onların ruh halini iyice bozuyordu.

    Yunanlar böyle de, Türk tarafına bakalım hep Yunanlardan bahsediyoruz. Yunanlardan bahsediyoruz, çünkü bizim anlattığımız hikayenin merkezinde Eğret var. Eğret de işgal altında olduğuna göre elbette biraz işgalcilerin penceresinden bakıyoruz olaya... 

    Daha önce bahsettiğimiz gibi Türkler Eğret üzerinde çeşitli istihbarat faaliyetlerinde bulunuyorlardı. Gerek havadan gerek karadan, gerek dağdan gerek yoldan, kırdan bayırdan giriş çıkışlar vardı. Bu istihbarat faaliyetleri nasıl değerlendirildi, ona bakmak lazım. Mutlaka bilgiler sızdırılıyordu da, bu sızdırılan bilgiler veya Türklerin elde ettiği bilgiler acaba nasıl değerlendirildi, biraz buna bakalım.

    Bunun için Sakarya dönüşü ilk işgal günlerine dönmek gerekebilir. Olay aslında şöyle gelişti, ben hep 7. Tümen Eğret ve çevresine yerleşti diyorum ya, başlangıçta bu böyle değildi aslında. Sakarya'da yenilip geriye döndüklerinde Eğret'e bir süreliğine 13. Tümenleri yerleşti, Ablak bölgesi boştu. 7. Tümen ise trenle biraz daha batıya doğru gönderildi. Uşak cephesine, fakat Uşak ve Banaz'a varmadı da Dumlupınar civarında eğlendi. Ne kadar, bir iki ay filan... O bir iki ay boyunca 13. Tümen Eğret'teydi. Yunan o sırada Türklerin nereden saldıracağını kestiremediği için sürekli birliklerin yerini değiştirip duruyorlardı. Baktılar ki saldırı Uşak tarafından gelecek değil, iyisi mi bu tümeni biraz daha doğuya çekelim dediler ve Aralık 1921, Ocak 1922 gibi 13. Tümeni Ablak'a alıp, onun boşalttığı Eğret'e de 7. Tümeni yerleştirdiler. 

    Türkler sürekli uçakla veya başka araçlarla Yunanları istihbarat amaçlı gözleyip duruyorlardı, hatırlayacaksınız. İşte yukarıda anlattığım tümenler arası yer değişikliği haberini de hemen öğrendiler. 2. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa bu önemli bilgiyi Cephe Kumandanı İsmet Paşa'ya raporladı. Dedi ki "Döğer-Eğret arasında bir hareketlilik var. Bu hareketlilik Yunanlıların bu bölgeden bir taarruz planladıklarına yorulabilir." Bir ihtimal olarak Şevki Paşa'nın bildirdiği Yunan taarruz bilgisi, evhamlı İsmet Paşa tarafından kesin taarruz bilgisiymiş gibi algılandı. Yunanlar buralardan kesin olarak taarruz edeceklermiş gibi, ordusunun birliklerine sen oraya git, sen şuraya git, olmadı sen buraya gel falan filan gibi tedbirler aldırmaya başladı. 

    İsmet Paşa'ya karşı çıkacak, yahut "Öyle değil, Yunanların taarruz edecek gücü filan yok, onlar asıl bizden taarruz bekliyorlar" diye doğruyu gösterecek bir adam, bir kumandan, bir istişare arkadaşı bulunmadığı için Türk ordusu boşu boşuna yorulup yıpranmaya başladı. Ne kadar sürdü bu, ta Ocak 1922'den Mayıs Hazirana kadar boşu boşuna telaşa sokuldu ordu.  Düşünün Yunanlar kendi içinde telaş ve panik yaşıyor Türkler ne zaman ve nereden saldıracak diye. Buna karşılık bizimkiler de yanlış istihbarat değerlendirmesi sonucu Yunanlar saldıracak diye telaşa sokuluyor...

    Yani iki taraflı bir karışıklık var. Biz adım adım Büyük Taarruza giderken Yunanların kendi içindeki karışıklığı söylüyoruz; ama Türk tarafı da güllük gülistanlık değildi yani. Fakat artık vakit yaklaşıyor, taarruz planları başladı...


            Gizlilik İçinde Plan Güncellendi

            Mustafa Kemal Paşa Yunan Başkomutan Hacienesti gibi değildi, İzmir'e gittikten sonra bir daha cepheye dönmemezlik etmedi. Gerçi Ankara'daydı, ama bir bakıyorsun orada, bir bakıyorsun burada, ona belli olmuyordu. Sürekli cepheyi de dolaşıyordu. 

    İlk zamanlar İsmet Paşa'nın evhamlı hallerinde pek oralı olmadı. Onu frenleme yoluna gitmedi, ta ki Haziran geçti, Temmuz başlarında Cephe karargahının bulunduğu Akşehir'de toplandılar. O sıralarda Akşehir'de, Ilgın'da hep toplantılar yapıyorlar. Aslında amaç Büyük Taarruzun planlarını yapmak... Bu arada İsmet Paşa'nın Yunanlar saldıracak düşüncesiyle orduyu sağa sola sevk edişleri vardı ya, M. Kemal Paşa en sonunda İsmet Paşa'yı, (hal diliyle tam böyle dememiştir de) "Yav bırak bu işleri İsmet, Yunanın saldıracak gücü mü var, biz işimize bakalım, şu taarruz planlarını yapalım" diye bu dönemde durdurduğu anlaşılıyor.

    Başkomutan yakın arkadaşlarını Akşehir'de, Ilgın'da sürekli toplayarak, bu toplantılarda önceden Sad Planı diye hazırlanan büyük taarruz planlarını arşivden çıkardılar, tekrar ele almaya başladılar. Güncellenen taarruz planına göre saldırı 15 Ağustos'ta başlayacaktı. Fakat çeşitli sebeplerle bunu on gün sonraya ertelemek zorunda kaldılar. Defalarca da vurguladığımız gibi alınan bu kararlardan, oradakiler dışında kimsenin haberi olmuyordu. Yani taarruza karar veriliyor, sonra bu karar iptal edilerek tarih değiştiriliyor,  bütün bunlardan kimsenin haberi yok. Her şey çok gizli yürütülüyor. 

    Bundan amaç, Yunanlar duymasın. Dar dairede alınıyor kararlar, en yakınlarına bile haber vermiyorlar. Beş, bilemedin on kişi biliyor. Hem gizliliğe riayet ediyorlar, hem de ordunun içinde, Batı cephesinin her kısmında, her bölümünde sanki taarruz buradan yapılacakmış havasını özellikle vermeye çalışıyorlardı. Şüphesiz bu Yunanların kafasını karıştırmak içindi. Nitekim bunda başarılı oldular; ne alınan taarruz kararlarından, ne tarih değişikliklerinden, ne sahadaki taktiksel oyalama hareketlerinden, kısaca işin aslından Yunanlar hiç bir zaman haberdar olamadılar.

    15 Ağustos'a kararlaştırılıp da on gün sonra 26'sına ertelenen taarruz kararından da karşı tarafın haberi yoktu. Nasıl olsun ki, beş on kişi haricinde Türkler bile bilmiyordu bunu. Yunanlar hala işte taarruz Eskişehir tarafından da gelebilir, Kocaeli tarafından da gelebilir, Afyon'dan da hücum edebilirler düşüncesindeydiler. Kafaları böyle olmasına rağmen onlar da kendilerine göre tedbir alıyorlardı, am bu tedbirler bir bilgiye dayanmıyordu. Tamamen tahminlere göre hareket ediyorlardı. 

    Bir de Hacienesti'nin sürekli İzmir'de bulunması onların sağlıklı yönlendirilmesine engel oluyordu. Yüzlerce kilometre uzakta olan birisi cepheden sağlıklı bilgi alıp da isabetli şekilde muharebe yönetebilir mi. Haliyle onların verdiği kararlar hep tatavıya, izlediği yol da rastgele oluyordu. 

    Artık yavaş yavaş taarruza geliyoruz. Taarruz öncesinde M. Kemal Paşa yine gizliden Ankara'dan ayrılıp Akşehir-Çay bölgesine geldi. Bu arada Ankara'da özellikle İngiliz basınının yanlış yönlendirilmesi amacıyla (İngiliz gazetecilerin Yunan'a bilgi aktardığına inanılıyordu) Paşa'nın yarın sabah çay partisi vereceği bilgisi yayıldı. Ankara'dan ayrıldığının bilinmesi istenmiyordu, hala buradaymış izlenimi verildi. Herkes sabah  kahvaltılı basın toplantısına hazırlanırken, Paşa çoktan cepheye varmıştı bile. Her şey böyle gizlilik içinde yürütülüyordu. 

    Bu arada Yunan tarafı da mahiyetinden emin olmadığı taarruza yönelik bazı karar ve tedbirler alıyorlardı. Tatavıya da olsa...  Bakalım hangi tedbirler bunlar...


            Büyük Taarruz Öncesi Eğret Boşaltıldı

            Türklerin taarruzuna karşı bilmeden aldıkları tedbirlerden belki de en mühimi Eğret'teki 7. Tümenin Balmahmut'a kaydırılmasıdır. Bu tedbiri nasıl bilmeden, farkında olmadan aldılar? Aslında buna tam bilmeden demeyelim de... 

    Afyon'daki General Trikopis, uzun zamandan beri Hacienesti'den kendi ordusunu ihtiyat birliklerinden takviye etmek için izin istiyordu. Yani ihtiyattaki birliklerin bir kısmının Afyon'daki 1. Kolordu sahasına gelerek kendisini desteklemesiydi istediği. Ama Hacienesti İzmir'den Afyon'daki gerçekleri kavrayacak kadar ileri ve uzakgörüşlü biri değildi, o kadar da değil... Bir türlü buna izin vermiyordu. Trkopis'in ısrarlarıyla nihayet 7. Tümenin sevkine onay çıktı. İşte 25 Ağustos 1922 günü Eğret ve çevresinde yerleşik 7. Tümen böylece Balmahmut'a gönderildi. 

    Tümenin kaydırılması olayı, bu gece Türklerin taarruz başlatacaklarına karşı bir tedbir olarak gerçekleşmedi. Çünkü Yunanların kısa bir süre sonra başlayacak taarruzdan haberleri yoktu. Bu uzun zamandır Trikopis'in istediği bir şeydi, yeni onaylandığı için bugüne denk geldi. Yarın 26 Ağustos'ta taarruz başlayacağını bildiği filan yoktu, bilse balo ile filan oyalanır mı...

    Evet, 25 Ağustos gecesi, yani Eğret'ten Balmahmut'a tümen kaydırdığı günün akşamında Afyon'da bir balo düzenledi. Onların baloları malum karılı kızlı, dans, müzik, eğlence falan filan... Güya askerlerine moral vermek için bunu yapmıştı. Ertesi gün taarruz bekleyen birisi hiç balo verir mi... Bilmiyordu, bundan haberi yoktu. uzun zamandan beri Eğret'teki Tümeni Sinanpaşa ovasından Afyon birliklerini desteklemek maksadıyla oraya çekmeyi planlıyordu, düşünüyordu. Buna o gün onay çıktığı için o gün gerçekleştirildi.  

    İşte bu tümen kaydırılması olayı, hani daha önceden bir kaç kaynaktan Eğretlilere verilen tüyolar vardı; Aşçı Dimitri'nin, Bakkal Yorgo'nun, Konyalı esir Türk'ün, Yörüklerin Ahmet'in daha İzmir'deyken tanıdığı Yunan subayın "Yakında buradan ayrılacağız" tüyosu vardı ya, bu bilgi Balmahmut'a gidişle ilgilidir. Yunan bozularak kaçışıyla ilgili değildir. Onların taarruzdan haberi yoktu ki yakında kaçacaklarını bilsinler. Taarruzun yeri ve zamanı zaten uzun zamandır aradıkları bilgiydi. Bilseler niye arasınlar ki... 

    Yedinci Tümenin Eğret'ten ayrılışını da bütün olarak düşünmemek lazım. Tümenin tamamını alıp gitmiyorlar. Bir defa köyde artçılarını, jandarmalarını bırakıyorlar. Bir de çevre köylere saldıkları birlikler vardı Susuzosmaniye, Cumalı ve Yenice'de, tabur bölük filan... Onları da yerlerinde bıraktılar. Bölgeyi büsbütün boşaltmadılar, ancak tümenin büyük bölümünü Balmahmut'a çektiler...

    25 Ağustos'ta 7. Tümenin durumu böyleydi. Kalanların ne olacağını taarruzun ikinci üçüncü gününde göreceğiz.


            İki Ordunun Konumlanışı

            Büyük taarruz planına geçmeden önce iki tarafın güç dengesini ve iki taraf ordularının konumlanışını ya da Yunan ve Türk ordularının nasıl yapılandığını görelim.

    Yunanlar Küçük Asya ordusu adını vermişlerdi. Küçük Asya'nın karargahı İzmir'deydi ve Başkomutan da Hacienesti idi. Ordu üç kolordudan oluşuyordu. 1. Kolordu Afyon merkezi ile doğu, batı ve kuzeyinde yerleşmişti. Kolordu komutanı General Trikopis ve karargahı Afyon'da idi. 2. Kolordu ise Afyon ile Eskişehir arasında daha çok Döğer-Eğret bölgesinde ihtiyatta bulunan dört tümenden oluşuyordu. Komutanı General Diyenis'in karargahı Gazlıgöl'de idi. 3. Kolordu Eskişehir-Bilecik arasında bulunuyor, Koceali Grubu diye de adlandırılıyordu. Bir de bu üç kolordudan bağımsız olarak Uşak-Banaz tarafında bir Süvari Tümenleri vardı. Yunanların ordu yapılanması kısaca böyleydi.

    Gelelim Türk tarafına... Başkomutanı Mustafa Kemal Paşa olan Türk ordusunun Yunan ile savaş halindeki bölümünün adı Batı Cephesi Komutanlığı idi. İsmet Paşa komutasındaki cephenin karargahı Akşehir'de bulunuyordu. Batı Cephesine bağlı iki ordu vardı. 1. Ordu Çay, Bolvadin, Akşehir taraflarında, yani Afyon'un güneydoğusunda idi. Kumandası önce Ali İhsan Paşa'da iken taarruza yakın Sakallı Nurettin Paşa'ya verilmişti ve karargahı Çay'da bulunuyordu. 2. Ordu, Yakup Şevki Paşa komutasında, düşmanın ihtiyattaki II. Kolordusunun tam karşısına, Eskişehir-Afyon arasına yerleştirilmişti. Türklerde 3. ordu yoktu, Yunan'ın Kocaeli grubu tarafına 2. Ordu'nun tümenleri bakıyordu. Bu iki ordumuzun dışında yine cepheye bağlı 5. Süvari Kolordusu kurulmuştu. Bunun komutanı Fahrettin Paşa idi, üç tümenden oluşuyordu, karargahı ise sürekli değişebiliyordu. Genellikle Afyon güney, güneydoğusunda bulunuyordu, ama taarruza yakın güneybatıda Sandıklı civarında idi.

    Büyük taarruzdan önce iki tarafın ordu yapılanması ve konuşlanması bu biçimdeydi. 


            Hedef Düşmanı Kovma Değil, İmha İdi

            Türk ve Yunan ordusunun nicelik ve nitelik bakımından kabaca karşılaştırmasını yapalım.

    Sayı olarak hemen hemen iki ordu bir birine denklerdi. Yunanın Kolordu yapılanmasına karşılık Türklerde ordu şeklindeydi; I. Ordu, II. Ordu gibi, Yunanda I. Kolordu, II. Kolordu biçiminde… Personel sayısına bakılırsa, aslında denklerdi. Bizim ordu ile onların kolordusu sayısal olarak denkti. Ama teknolojik techizat, silah ve mühimmat bakımından Yunanlar üstündü. Kamyon sayısı, makinalı tüfek sayısı, uçak sayısı, otomobil sayısı bakımından çok üstündüler. Türklerin üstün olduğu taraf kılıç sayısıydı mesela…

    Türklerin asıl üstünlük kurduğu alan Süvari Kolordusudur. Fahrettin Paşa komutasındaki Süvari Kolordusunun Büyük Taarruz süresince Türk ordusuna ne büyük avantajlar sağladığını ileride göreceğiz…

    Orduların durumu böyle… İşte bu durumdayken taarruz planı yapılmaya başlandı. Temmuz sonunda, Ağustos başlarında Mustafa Kemal Paşa komutasındaki yakın arkadaşları dar dairede Ekim 1921’de yapılan Sad Planını revize ettiler, yeniden ele aldılar, güncellediler. Son halini verdiler.

    Ana hatlarıyla taarruz şöyle uygulanacaktı: Hücum Afyon’un güneyindeki dağlık bölgeden yapılacak, bu arada ilk ateşe kadar gizliliğe uyulacak, şaşırtmak ve Yunan’ı uyandırmamak amacıyla diğer bölgelerde, Yunan ihtiyatının bulunduğu Afyon Eskişehir arasından da saldırılar yapılacaktı. Amaç, ihtiyattaki Yunan tümenlerinin, asıl saldırı noktası olan Afyon güneybatısındaki kuvvetlere yardıma gitmesine mani olmaktı. Yani iki Yunan kolordusu arasındaki bağı koparmak, daha doğrusu onların irtibat kurmasını engellemek… Birbirlerine yardım etmesinler, böylece taarruz ettiğimiz Yunan kuvvetlerini kuzeye atabilelim. Böylece mümkün olduğunca onları oralarda imha edelim.

    Kuzeyden kastım, üzerinde bulunduğumuz İlbulak dağlarının kuzeyidir. Bu Eğret ovası bölgesinde onları imha etmek… Büyük taarruzun en önemli gayesi Yunan’ı geldiği gibi püskürterek tekrar memleketine göndermek, kovmak değildi. Asıl amaç Yunan’ı imha etmekti. Her görüldüğü yerde imha etmekti. Yoksa memleketine kovduğun zaman, daha önce anlattığım bütün şeneatleri, cinayetleri, alçaklıkları yanına kar kalmış olacaktı. Geldikleri gibi gitmiş olacaklardı. Amaç bu değildi, amaç cezasını kesip imha etmek…

    Peki bu imha nasıl gerçekleşecekti, biraz önce orduların pozisyonunu söyledim. Ordular buralara konuşluyken imha nasıl gerçekleşecekti? Yani senin taarruzu başlatacağın Afyon güneyi, Kalecik tarafları, Kocatepe, Şuhut civarında senin ordun yoktu ki… Türk 1. Ordusu Akşehir, Çay, Bolvadin’deydi, daha aşağılarda Ilgın’a kadar varıyordu. Sen bunları taarruz başlangıç noktasına nasıl getireceksin Yunan’a haber vermeden? Bu biraz da, aslında Büyük taarruzun hazırlık aşamalarının sonu, uygulama aşamasının da başları kabul edilebilir.


            Trikopis Dans Ediyor, Türk Ordusu Son Hazırlıklarda

            Planlanan bu taarruzun uygulamaya geçilebilmesi için asıl saldırı noktasına ordunun sevk edilmesi gerekiyordu. Yığınak gerekiyordu. 100 km, bazen 150 km’deki orduların Şuhut tarafına taşınması gerekiyordu. Ayrıca gerek Kocaeli bölgesinden gerekse Eskişehir bölgesinden alınacak bazı birliklerin de asıl saldırı bölgesine takviye amacıyla sevki gerekiyordu. Oralarda atıl duracaklarına asıl taarruz bölgesinde bulunmalarında fayda vardı.

    Bütün bunların gizlilik içinde yapılması gerekiyordu ve 26 Ağustos’a kadar yetiştirilmeliydi. Eğer Kocatepe taraflarına yığınak yapıldığını sezerlerse senin planlarının hiçbir kıymeti kalmayacaktı. Çünkü sen bütün bunları yaparken, ordunu eşgare bir şekilde Afyon güneyine yığarken Yunan da boş durmayacaktı, Eğret’te, Döğer’de, Ablak’ta bulunan tümenlerini getirip senin karşına yığacaktı tedbir amacıyla. O zaman senin planlarının hiçbir kıymeti kalmıyordu, hatta senin planlarının gerçekleşme ihtimali bile kalmıyordu. Düşmana böyle bir koz vermemek gerekiyordu. Bunun için de yapacağın her şeyin büyük bir gizlilik içinde yapılması lazımdı.

    Yaklaşık yüz bin kişiden bahsediyoruz, yüz bin kişiyi belli bir noktadan başka bir yere taşıyacaksın. Bir de uzak bir mesafe, 100-110 km ileride de var, 150 km ileride de var senin taşıyacağın asker. Havada vızır vızır Yunan uçakları geziyor istihbarat amaçlı. seni gözlüyorlar, Türkler nerede, yerinde duruyor mu, durumunda değişiklik var mı diye sürekli gözlüyorlar. Bunlara hissettirmeden nasıl yapacaksın bu işi. İşte burada Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın zekası devreye giriyor, uzak mesafedeki ordunun nakli on gün boyunca, 14 Ağustos’tan 24 Ağustos’a kadar, sadece geceleri yapılıyor. Tabi önceden nerelere istasyonlar, duraklar kurulacak, çadırlar dikilecek, barınak yapılacaksa onlar belirlendi. Ondan sonra sadece geceleri olmak üzere yürüyüşlerle varış noktasına ilerlendi. Her sabah ve akşamüstü Yunan uçakları geliyordu, bakıyorlardı ki Türklerin durumunda düne göre bir değişiklik yok, çadırlar hala aynı yerinde duruyor, aynı miktarda asker… Halbuki o askerler dünküyle aynı asker değil. Gündüz çadırlarda barınaklarda bekleyen askerler, gece yürüyüşle bir sonraki çadırlı barınaklı istasyona vardı, bu arada boşalttıkları yeri de arkadan aynı sayıda başka birlikler doldurdu. Böyle böyle çok büyük bir kuvvet Şuhut’a taşındı. Bu aşamada gizlilğe o kadar riayet edildi ki gece yürüyüşünde sigara içmek bile yasaktı. Cıngısından Yunan haberdar olur diye…

    24 Ağustos’ta yığınak tamamlandı. Düşman bu yığınaktan ancak o zaman işkillendi, tam olarak anlayamadı da şüphelendi. Yaklaşık 110 bin kişilik bir yığınak yapılmıştı, yanlış teşhisle bunu “Türkler 30 bin kadar askeri taşıdılar” diye raporladılar. Bu yanlış istihbarat Hacienesti’ye bildirildi. Hacienesti o zaman  “Türkler madem 30 bin yığınak yaptıysa siz de madem takviye amaçlı, Eğret’teki 10 bin kişilik 7. Tümeni o tarafa gönderin” dedi. Bu yüzden Eğret’teki birlikler 25 Ağustos’ta Balmahmut’a gönderildi.

    Bir de Türklerin yığınak yaptığı on gün boyunca M. Kemal Paşa’nın özellikle dikkat ettiği bir şey var; biz yığınağı yapıyoruz, ama Yunan’ın bundan haberi var mı yok mu, diye sürekli Yunan ihtiyat kuvvetlerinin gözlenmesini istiyordu. Hatırlarsanız Tokuşlarlı Haydar Ağa’nın yanındaki bir istihbaratçıyla on gün boyunca her gün bu dağlara çıkıp Eğret’i gözlediğini söylemiştik. Öyle anlaşılıyor ki bu izlemelerin gözlemelerin emrini bizzat Başkomutan vermiş. İhtiyatlar gözlensin, onlarda hareketlilik var mı, bizim yığınaktan haberleri var mı yok mu öğrenilsin diye…

    Ancak geç haberleri oluyor. 24’ünde yanlış ve eksik bir bilgiyle haberleri oluyor, o habere binaen ancak Eğret’teki tümeni sevkedebiliyorlar. Bu da çok az, neticeyi etkilemeyecek kadar küçük bir tedbir oluyor… İşte böylece yığınak da tamamlanıyor, 25-26 gecesinde Şuhut’taki birliklerimiz kesin taarruz yeri olan Kocatepe mevzilerine naklediliyorlar. 25-26 gecesinde… Hatırlarsanız o gece, Trikopis Afyon’da balo düzenliyordu. Demek ki Trikopis’in baloda dans ettiği sıralarda bizimkiler de top atışları için son hazırlıklarını yapıyorlardı…


            Şafak Gümbürtüsü

            26 Ağustos 1922 sabahı şafakta Büyük Taarruz başladı. Top atışlarıyla, bütün cephelerde, sadece Kocatepe’de değil, bütün cephelerde top atışları ardı ardına ortalığı gümbürdetti. Mesela İhtiyattaki 2. Yunan Kolordusunun cephesinde, yani Türk 2. Ordusunun cephesinde, Eskişehir Afyon arasında; daha kuzeyde Kocaeli bölgesinde, Sinanpaşa taraflarında Afyon batı bölgesinde… Her taraftan top atışları geliyordu. Bütün Afyon bölgesi olduğu gibi Eğret de bu top atışlarıyla uyandı.

    Yunanlar, aslında uzun zamandır bekledikleri taarruzun şaşkınlığını yaşıyorlardı. Yani hem bekliyorlardı, hem beklemiyorlardı. Bekliyorlardı, zaten Ekim 1921’den beri her iki tarafta da bunun sözü ediliyordu. Ne zaman yapılacak, nereden yapılacak… Bu ne zaman ve nereden karmaşası işte 26 Ağustos 1922’ye kadar devam etti. Yaklaşık 10 ay devam etti bu, işte şimdi cevabını bulmuştu. Nereden yapılacak, ne zaman yapılacak?..

    Gerçi taarruz ne zaman yapılacak sorusu cevabını bulmuştu, işte şimdiydi… Ama nereden sorusu Yunanların kafasında tam olarak cevaplanmış değildi. Çünkü bütün cephelerde hücuma kalktı Türkler. Hücumdan kasıt top atışlarıyla düşman mevzilerini dövüyor… Ama bunların hangisi gerçek hücumdu, bunun anlaşılması biraz uzun sürecek.

    Zaten Türk taarruz planının esaslarından biri de bu idi. Bütün cephelerde, bütün bölgelerde düşmanı yerinde tutmak, onların asıl taarruz noktası olan Afyon cephesine yardıma gelmelerine mani olmak. Onları bulundukları yerde oyalamak… Düşman ne olduğunu anlayana kadar asıl taarruz bölgesindeki 1. Yunan Kolordusunun işini bitirmek. Zaten Büyük Taarruz planında asıl amacın memleketine kovalamak değil, düşmanı en kısa sürede imha etmek olduğunu hep söylüyoruz. İşte bu amaca uygun olarak düşman ihtiyatının bulunduğu şu taraftaki, Döğer, Kazuçuran, Gazlıgöl-Ablak’ta üç tümen kalan 2. Kolorduyu yerinde tutmak… Bu taraftaki taarruzun tali amacı da bu idi. Yani kendi dertleriyle uğraşıp Afyon’a yardıma gelmesinler… Güneydeki amaç zaten malum, Yunan’a asıl darbeyi indirmek…

    Taarruzda her şey planlandığı gibi ilerledi. Daha doğrusu İhtiyattaki düşmana yapılan taarruz planlandığı gibi gitti. Üç tümen yerinden kıpırdayamadı. Bu yalancı taarruz o kadar gerçekçiydi ki bir ara Türkler 5. Yunan Tümeninin tuttuğu Kazuçuran’ı ele geçirdiler. Bunun üzerine Kolordu Komutanı Diyenis, Ablak’taki 13. Tümeni yardıma gönderdi. Türklerin amacı tam da bu idi, onlar oralarda oyalansınlar, biz Afyon güneyinde Trikopis’e darbeyi indirelim…

    Bu taraftaki amaç taarruzun ilk günü itibariyle gerçekleşti… Ama güneybatıdaki asıl taarruz cephesinde işler hiç de düşünüldüğü gibi gitmedi. Yunanlar akşama kadar mevzilerini terk etmediler, direndiler. Bunda bir gün önce şuradan çekilen 7. Yunan Tümeninin yardıma gitmiş olmasının etkisi bulunabilir. Yani onun verdiği destekle orada güçlü bir savunma kurmuş olabilirler. En azından Yunan ordusunun sayısını ve niteliğini artırarak birinci gün akşama kadar direnmiş oldular. 26 Ağustos 1922 gününün akşamında Yunan tarafında durum bu idi.

    Türk tarafına gelince… Bu (kuzey ihtiyatı) taraftan endişe yoktu, ama güney Afyon tarafında işler karışıktı. Yine de Türk uçak keşif raporlarına göre, Eğret açısından bakarsak, hani 7. Tümenin ardında orada burada kalan küçük birlikleri vardı ya, bunlardan Eğret, Cumalı ve Yenice’deki çadırlı ordugahlarda değişiklik ve hareketlilik gözlemlenmemiş. Bu bilgi  26 Ağustos ikindisinde yapılan keşif raporundan…

    Birinci gün böyle bitti. İkinci gün çok daha şiddetli olacak. Yani 27 Ağustos 1922’den itibaren bu dağların kuzeyinde Eğret ovasında kıyamet kopacak…


            Trikopis’in İmdat Çığlığına Cevap Yok

            Evet, 27 ağustos’ta işler değişti. Bir gün öncesine, taarruzun ilk gününe dönelim. Afyon’daki 1. Kolordu Komutanı Trikopis’e Başkomutan Hacienesti tarafından bu bölgenin komutası ve savunma taarruzunu idare etme yetkisi ve görevi verilmişti. Buna istinaden şiddetli çarpışmaların yaşandığı ilk günün öğleden sonrasında, Trikopis Diyenis’e elindeki 9. Tümeni Afyon’a yardıma göndermesini istedi. Diyenis ona tam evet demedi, çünkü Başkomutan Hacienesti kendisinden farklı bir şey istemişti. Elindeki üç ihtiyat tümeniyle Bolvadin’e doğru taarruz etmesini emrediyordu. Diyenis cevaben bu taarruzu ancak iki gün sonra yapabileceğini bildirdi. Gerekçesi ordusunun taarruza hazır olmaması, gerekli hazırlığı ancak iki günde tamamlayabileceğiydi. Buna göre taarruz ancak 29 sabahı olabilirdi.

    İşte Trikopis 9. Tümeni tam da bu kargaşa sırasında istemişti. Bu isteğe ilk vakit olumlu baktı, hatta Döğer’de bulunan tümenin bazı birlikleri, aldığı kadar bir trene bindirilmiş, tam hareket edecekken Hacienesti’nin emri gelmişti. Aralarında bahsedilen diyalogdan sonra trenin hareketi durduruldu, böylece 9. Tümenin Afyon’a gitmesi hususu tamamen iptal edildi.

    Yunan yönetiminde böyle bir kargaşa vardı. Hacienesti cepheden yüzlerce km uzaklıkta İzmir’den cephede olanları kavrayamıyordu. Tamam cepheyi idare yetkisini Trikopis’e vermiş, ama burada olanları bilmiyordu, Trikopis’in yaşadığı cehennem hayatından haberi yoktu ki. Türkler bir anda, ansızın saldırmışlar, belki Trikopis balodan kalma sarhoştu yani, düşünün… Şimdi bu çıkmaza çareler arıyor Trikopis… Yav diyor, gönderdiniz 7. Tümeni aldık ama, bunlar yetersiz. İhtiyat Kolordusunun bütün gücünü bana verin, Türklerin asıl saldırısı buradan güneyden. Siz anlamıyorsunuz, Afyon’un güneyinden batıya doğru saldırıyorlar, orada size yapılan hücum oyalama hücumu. Ona kanmayın, ihtiyattaki birliklerinizi bana yetiştirin diye yalvarıyor adeta… Ama emir demiri keser, Diyenis de Başkomutanı dinleyecek tabi ki, o yüzden treni durduruyor… Treni durduruyor ama, ne Hacienesti’nin dediğini yapıp Bolvadin tarafına hücum ediyor, ne de Trikopis’in yardım çığlıklarına cevap veriyor.

    İlk günde, 26 Ağustos’ta gelişen olaylar bunlar… Artık ikinci güne geliyoruz. 27 Ağustos sabahında Yunan ordusunun Afyon cephesindeki süngüsü tamamen düştü. Gerçi Çiğiltepe’de Albay Reşat’a karşı epey direndiler, oralarda zorluk çıkardılar, ama artık cephenin bütününde 27 Ağustos günü Yunan’ın direnci kırıldı. Cephe çöktü, Birlikler topuklamaya başladılar.

    O birlikler de kimler bakın, Eğret'ten giden 7. Tümen vardı, onun komutası altına girdiği Frango’nun 1. Tümeni var. Onlar başta olmak üzere 3. ve 4. Tümeni filan vardı.

    27 Ağustos gününe ait Türklerin sabah uçak keşif raporunda yine dünkünün aynıydı; Yenice, Cumalı ve Eğret’teki çadırlı ordugahta bir değişiklik yok, bölgede hareketlilik gözlenmediğini rapor ettiler.

    Saat 11’e geldiğinde Yunan asıl cephede tamamen bozuldu. Beri tarafta, kuzeyde Diyenis İhtiyatlarına yapılan saldırılarda bir değişiklik yoktu, Türkler oraya zaten yalandan saldırıyorlardı, bu saldırılarla ihtiyatı oyalamayı başardılar. İhtiyat yerinde duruyordu, ama Afyon cephesi çökmek üzereydi. Bunun üzerine saat 11’de Trikopis Afyon’u boşaltma kararı aldı. Yaklaşık 14 aydır işgal altında tutulan ve kendisine karargahlık yapan Afyon’u boşaltmak zorunda kalıyordu. Saat 13’te şehir merkezinde Yunan kalmadı, Trikopis’le birlikte Afyon boşaltıldı.


            Trikopis Karargahını Eğret’e Yolladı, Ama…

            Kendisi Afyon’dan ayrılmadan önce bağlı tümenlerinin tamamına istikamet verdi. Yani ne yapacaklarını, ne tarafa doğru gideceklerini belirledi her birinin. Genellikle şu anda üzerinde bulunduğumuz İlbulak dağlarının güneyinden, Köprülü’nün bulunduğu vadiden batıya doğru ilerlemelerini istemişti. Kendisi de İlbulak üzerinden gidecekti, yalnız karargahını Altıntaş şosesinden kuzeye gönderdi. Bizim susa dediğimiz bu yol o zaman da aynı güzergahtaydı. Karargah o yoldan ilerleyerek Eğret’e ulaşacak, oradan Olucak’a ulaşacak, son olarak Küçükköy (Yıldırımkemal)a ulaşacaktı. Onun planı bu yöndeydi. Tabi bütün bunları Türk topçusunun ortalığı inlettiği o telaşlı zamanında planladığı kadarıyla planlıyor. Yapabildiği kadarıyla yapıyor.

    Karargahını neden beraberinde götürmüyor da Eğret Olucak taraflarından dolaştırıyor derseniz, çünkü bu tarafta Türkler var, özellikle Süvari Kolordusu var. Fahrettin Paşa kumandasındaki süvarilerin bu taraftan önünü keseceğini bildiği için karargahını daha güvenli gördüğü yoldan dolaştırıyor. Küçükköy’ü hedeflemesinin sebebi de oradaki istasyonda trene bindirme ümidiydi. Başarırsa İzmir’e ulaştırırdı. Ya da buralarda tutunmanın yollarını ararım diye düşünüyordu, bilemiyoruz artık orasını.

    Karargahını bu uzun yola yönlendirmesinin bir sebebi de onun kalabalık oluşu ve büyük ölçüde motorlu araçlardan oluşmasıydı. Karargahtan başka yürüyüş kolunda Afyon’daki Yedek Subay Okulu, İstihkam Taburu ve iki tane de hastane bulunuyordu. Bunlar bütün müştemilatıyla kamyonlara yüklenmişlerdi. Tümenlerin yürüyüş istikametinde araçların geçmesine uygun yol yoktu, bunların Küçükköy’e ulaşmasının en kısa yolu Eğret, Olucak üzerinden olabilirdi. Bu yüzden susadan yola koyuldular.

    Tabi hiçbir şey Trikopis’in planladığı gibi gitmeyecek. Çünkü onun birlikleri kaçarken Türkler de boş durmuyordu, bir kovalama harekatı vardı yani. Gerçi o sırada, yani 27 Ağustosun öğle saatlerinde buralarda (Eğret ovasında) Türklerin pek bir faaliyeti yoktu. Ama yine de kaçmakta olan Yunan’ı rahat bırakmıyorlardı.

    Asıl Trikopis’i rahatsız eden bir durum var. Onu iki üç gün boyunca dünyadan koparacak, ordusuyla ve İzmir’le iletişim kuramamasına sebep olacak daha büyük bir dramı var. Telsizini kaybetmesi…


            Kayıp Telsiz

            Trikopis için dram, Türkler için belki şans ya da bir komedi unsuru gibi görülebilecek telsiz olayı şöyle: Afyon’u boşaltırken, göndereceklerini gönderdikten sonra sadece kendisi kalıyor. Tam o sırada telsizini yüklediği kamyonun arızalandığını bildiriyorlar. E diğer kamyonlar ve araçlar da gitmiş… O kamyonu orada bırakıyorlar… Telsizi ne yapacağız? Eskişehir’e gitmekte olan bir tren var, hemen kalkacak. O trenin bir vagonuna yüklüyorlar ve Gazlıgöl’de indirmesini tembihliyorlar. Orada ihtiyat kuvvetleri var ya; Ablak, Döğer hep demiryolu hattı üzerindeler. Herhalde Diyenis veya Kolorduya bağlı birlikler getirir diye düşündü Trikopis.

    Gazlıgöl’de indirmeyi unutuyorlar, Trikopis’in telsiz Eskişehir’e doğru gidiyor. Nereye gittiği belli değil, herhalde Eskişehir’e varmıştır. Nereye gittiği önemli değil, ama bu sebeple Trikopis’in hem kendi ordusuyla, hem Diyenis’in Kolordusuyla hem de İzmir’deki Başkomutanlıkla bağlantısı tamamen kopuyor. Yani düşünün kaçmaktasınız, ordularınızı belli taraflara göndermişsiniz, onlar sizin belli bir istikamet takip edeceğinizi düşünüyorlar; fakat nereye, ne zaman, nasıl vardın, birlikler nerede, ne kadar zayiat var, Türklerle çarpıştılar mı vs hiçbir şeyden haberin yok.

    Böyle böyle, bu halde akşama doğru Araplı’ya geliyor kendi karargahıyla. Araplı boğazını karargahı için güvenli bulmadığından ve yolu olmadığını öğrendiğinden karargahı ve diğer bağlı birliklerini susadan Bayramgazi’ye doğru gönderiyor. Siz diyor güzergahı takip edin, geceyi Bayramgazi’de geçirin, sabah Eğret’e varın, oradan Olucak’a geçin, Küçükköy’de buluşalım diye talimat veriyor. Kendisi İlbulak güneyinden kaçmakta olan birliklerine doğru gidiyor. Ama karargahının yönü kuzey…

    27 Ağustos günü Yunan 1. Kolordusunun bütün birlikleri kaçmakta. Hatta haber alamadığı Diyenis’in 2. Kolordusu da kaçmaya başlamış, özellikle ikindin Eğret’e yakın bir yere çadırlı ordugahını kurmuş 9. Tümeniyle orada bekliyor. Daha dün direniyorlardı, şimdi Afyon tarafı bozulduğunu anlayınca onlarda bu tarafa doğru kaçmaya başlıyor. Arkasından 13. Tümen de, 5. Tümen de aynen bu tarafa yönelecekler.

    Bu arada Türk ordusunun durumu ne? Düşman kaçmaya başladı ya, Yakup Şevki Paşa komutasındaki 2. Türk Ordusu bir emir alıyor 27 Ağustos günü. Cephe Komtanı İsmet Paşa diyor: Yunan her taraftan kaçıyor, siz de takip harekatına başlayın. Takip hattınız Garcamatgırı’ndan Belce’ye kadar olan hattır. Bu hattan düşmanı kovalamaya devam edeceksiniz…

    Yakup Şevki Paşa takip işine çok da taraftar değildi, ama Cephe’den böyle bir emir gelince mecburen onların gösterdiği bu Garcamatgırı-Belce hattından takibe başlayacaklar. Fakat daha oralarda değiller, Gazlıgöl’ün de gerisinde bulunuyor birlikleri. Düşman can havliyle onlardan daha hızlı hareket ediyor.

    Bu arada Cephe Komutanlığından bütün ordulara bir emir daha gidiyor.


            Bu Yol Türk Orduları Arasında Sınırdır

            Cephe Komutanlığının verdiği çok emir var. O emirlerden birisinde 2. Orduya deniliyor ki siz o hattı takip edeceksiniz, 1. Ordu da İlbulak’ın güneyinden kaçmakta olan Yunanları takip edecekler. İki orduya birden verdiği emirde de “İki ordu arasındaki yetki ve sorumluluk sınırı Altıntaş şosesidir. Yolun doğusundan 2. Ordu, batısından 1. Ordu sorumludur. Yol 1. Orduya dahildir.” Daha önce söyledim bahsedilen yol bizim susa dediğimiz yoldur. Bizim köyü yalayıp geçen İstanbul karayoludur, o zaman da hemen hemen aynı yerindeymiş. Bu yol aslında tarihi bir yol… İşte o yolun iki ordu arasında sınır olduğu emri geliyor. Düşmanı takip ve yok etme harekatını buna göre yapmaları isteniyor.

    Cephenin verdiği emirlerden birisi de budur. O yol çok önemli bakın, Trikopis’in karargahı da o yoldan hareket ediyordu… Daha başka olaylar da gerçekleşecek o yolla ilgili, onlara da geleceğiz. Böyle bir emir veriyor Cephe Komutanlığı. Ne zaman, 27 Ağustos günü, yani Afyon’un boşaltıldığı gün oluyor bütün bunlar…

    O gün düşmanın önünü kesmekle görevli Süvari Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa o taraflardaki (Sinanpaşa tarafı) bir sürü operasyonu yaptıktan sonra İlbulak dağlarını keşfetmesi için eleman gönderiyor. Herhalde şuralara filan çıkmışlardır gözcüler.

    Bakın bu İlbulak dağlarının stratejik öneminden bahsetmiştim. Bu dağların bir önemi de her tarafa hakim olmasıdır. Mesela Fahrettin Paşa eleman gönderdi keşfetmeleri için, atlıydı onlar. İlbulak dağlarını bir uçtan diğer uca en fazla yarım saatte kat ederler. Böylece güneydoğuda Afyon ovası ve güneybatıda Sinanpaşa ovası çok net gözlemlenebilir. Öte yandan, ortalama 1500 küsur rakımlı dağların hangi noktasından bakarsanız bakın Eğret platosu ve Altıntaş ovası zaten hep gözünüzün önündedir.

    Paşa’nın gözcü süvarileri işte böyle bir dağa çıktılar etrafı kolaçan etmek için… Zaten Sinanpaşa ovasından geliyor, orada ne olup bittiğini biliyorlar. Afyon tarafından bozulan düşmanın kaçmakta olduğunu da haber almışlardı. Onların gözleyeceği yer Eğret ovasıydı, onu yaptılar. Paşa’ya verdikleri rapor şu idi: “İlbulak dağlarında Yunan yok. Eğret yakınlarında kalabalık çadırlı büyük bir ordugah var.” Sabahki uçak raporunda hiç bundan bahsedilmemişti, demek ki öğleden sonra gelmiş olmalılar.

    Adamlarının keşif raporu üzerine Fahrettin Paşa biraz da inisiyatif aldı. Taarruz planına göre Yunan mümkün olduğu kadar kaçmasına engel olunup, kıstırıldığı yerde imha edilecekti. Buna uygun olarak birliklerini düşmanın kaçmasını engellemeye yönelik her türlü operasyona sokabilirdi. Bu anlamda Yunan’ın demiryolunu kullanarak kuzeye kaçmasına mani olma adına Gazlıgöl Döğer arasında demiryolunu tahrip etme ve ayrıca şu Eğret yakınlarındaki büyük çadırlı ordugaha baskın hücumu gerçekleştirmeyi planladı. Bunu uygulamaları için tümenlerine bir emirname yayınladı.


            Süvarinin Avantajı- Zıp Orada Zıp Burada

            Fahrettin Paşa’nın 27 Ağustos 1922 günü, ikindi sonrası Kolordusuna verdiği emir… Hatırlanacağı üzere Süvari Kolordusu üç tümenden oluşuyordu; 1, 2. ve 14. Tümenler… 1. Tümene dedi ki, sen Balmahmut tarafında yapmakta olduğun işlere devam et. Özellikle bazı Yunan Tümenleri bozgundan ilk kaçan birliklerdi ve kaçış güzergahı tam da 1. süvari Tümeninin görev bölgesiydi. Onun görevi kaçanı durdurmak, oraları süpürmek…

    2. Tümene gelince; siz gece yürüyüşüyle sabah Eğret’e varacak ve orada bulunan ordugahı basacaksınız. Ondan sonra Gazlıgöl’e doğru geçip Gazlıgöl-Döğer arasında uygun bir noktadan demiryolunu bozacaksınız. Ta ki düşman o yolu kullanarak kaçmasın. Yani her şey düşmanın kaçışını engellemek; hem Eğret’teki ordugah baskını, hem de Gazlıgöl’deki demiryolu işinden amaç düşman kaçmasın. Elimizden kaçmasın, hazır buralardayken işini bitirelim, temel gaye bu.

    14. Tümen, sen de arkadan bir yürüyüşle 2. Tümene yetişip Eğret’e aynı anda varacaksınız. Onlara verilen iki görevi birlikte icra edeceksiniz. Bu tümen o sırada en uzakta, en batıda bulunduğundan gecikmesi ve 2. Tümene sonradan katılması öngörülmüştü. Bunlar süvari olduğu için koşturuyorlar atları, mesafeleri çabuk katediyorlar. Zaten süvari Kolordusunun avantajı burada, motorize/mobilize ekip gibi, bir orada bir burada, zıp orda zıp burda…

    Fahrettin Paşa’nın 2. ve 14. Tümenlere verdiği emir budur. Emrin sonuna kendisinin ve karargahının Olucak’ta bulunacağını, görevlerinin tamamlanmasından sonra burada buluşacaklarını da ekledi. Bütün bu emirler nasıl uygulanacak, nasıl uygulanmayacak, plandaki değişiklikler neler, ne umduk ne bulduk... bunların hepsi taarruzun üçüncü gününde, yani 28 Ağustos 1922 gününe damga vuracak olaylardır…


            14. Tümen Neden Gecikti?

            Süvari Kolordusu Komutanı Fahrettin Paşa1922 yılının 27 Ağustos akşama doğru, Kolordusuna verdiği emre göre 1. Tümen Balmahmut tarafındaki işleriyle meşgul olacak, oralardaki Yunanları rahatsız etmeye devam edecekti. 2. Tümen ve ona yardımcı olarak 14. Tümen de sabah Eğret’teki Yunan ordugahını basacak, daha sonra gidip Gazlıgöl-Döğer arasındaki demiryolu hattını tahrip edecekti. Amaç Yunanların demiryolu marifetiyle kuzeye kaçışlarını engellemek, özellikle Eskişehir ile en azından demiryolu irtibatını koparmak. Bu şekilde emrini verdi 14. ve 2. Tümene…

    14. Tümenden başlayalım. Bu tümen o sırada cephenin en batısında yer alıyordu. Atlı süvari oldukları için çok hızlı hareket edebiliyorlar, bu yüzden cephenin en uzak yerine dahi çok kısa bir sürede varabiliyorlardı. Zaten bu yüzden Kolorduya, düşmanın kaçış yönü olacağı düşünülen Afyon’un batısını kontrol etme görevi verilmişti. Tabi asıl görevleri kaçmakta olan düşmanın kaçışını engellemek. Hep söylüyoruz, Büyük Taarruzun zaten kaçmasına fırsat vermeden, düşmanı mümkün olduğu kadar Anadolu içlerinde imha etmekti. Eğret’teki ordugahın basılması ve demiryolunun tahribi görevinin nasıl yerine getirildiğini inceleyeceğiz, biraz geniş olacak bu, 14. Tümenden başladık.

    Bu tümen en batıda yer alıyordu, belki Dumlupınar’a yakın yerlerdeydi. O tarafa kaçmakta olan düşmanın önünü kesmeye çalışıyor, Uşak-Banaz taraflarındaki Yunan birlikleriyle birleşip mevzi tutmalarına mani olmak istiyorlardı. Bu yüzden o kadar uzaktaydılar. Uzakta da olsa 14. Tümen emri aldığında hemen hareket etti. Hareket etti ama, bulundukları yerler dağlıktı, yol yoktu, sarptı. O dağlık alanda biraz ulaşım güçlükle sağlanıyordu, atlı da olsan… Bu yüzden biraz geciktiler.

    Gecikmelerinin asıl sebebi arazi değildi aslında. Asıl sebep büyük bir Yunan birliğiyle karşılaşmalarıdır. Yollarının önüne çok büyük ve kalabalık olduğunu düşündükleri Yunan birliğini fark edince, onlara çatmamak, onlarla dalaşmamak, vakit kaybetmemek için biraz daha yolunu uzaklaştırdı. Dolambaçlı yollardan gitmeye başladı. Daha doğrusu gelmeye başladı, bu tarafa doğru… Çünkü Fahrettin Paşa verdiği emirde “2. Tümen Olucak yoluyla Eğret’e doğru hareket edecek, 14. Tümen de arkasından gelecek. Ben de karargahımı Olucak’a taşıyacağım ve orada bulunacağım. Sabah işinizi bitirdikten sonra Olucak’ta buluşacağız.Ondan sonra duruma göre yeni emirler veririm.” diyordu. İşte bu emri yerine getirmek için, ilerlemekte olan 2. Tümene zamanında yetişebilmek için 14 Tümen, “Yav şu düşmana çatmayayım, şimdi onlarla çarpışırken vakit kaybederiz, Paşa’nın emrine göre hemen Eğret’e ulaşmamız lazım” diye düşmana çatmamak için yolunu değiştirdi. Yolunu biraz daha uzatmış oldu.

    Oysa çatmak istemedikleri düşman, Afyon’un güneybatısından kaçmakta olan 1. ve 7. Tümenlerdi, komutanları da Frango… Özellikle 7. Tümenin adını çok geçiriyoruz, bunun sebebi Eğret’te en çok kalan Yunan birliği olmasıdır. Yine hatırlanacağı gibi, 25 Ağustos günü bu tümen Eğret’ten Balmahmut’a nakledilmişti. Konumuzun merkezini Eğret teşkil ettiğine göre 7. tümen vurgusunu sürekli yapmak durumunda kalıyoruz. 30 Ağustosa kadar sürekli vurgulayacağız. İşte 14. Tümen çatmamak için yolunu değiştirdiği bu birliğe çatsaydı, onunla savaşa tutuşsaydı, belki de 30 Ağustos Dumlupınar Başkomutanlık meydan muharebesine gerek kalmadan, üç gün öncesinde Yunanın hakkından gelinmiş olacaktı. Ama olasılıklarla faraziyelerle olmuyor bu işler… Sonuçta 14. Tümen yolunu değiştirdi…

    Ha yolunu değiştirdi, düşmana çatmadı da başarılı oldu mu? Hayır. Dolambaçlı yollardan dolaştığı için, yolunu daha da uzattığı için plana programa göre çok geç kaldı. Olucak’a sabah saat 04.te varabildi. Oysa Fahrettin Paşa karargahıyla oraya gece yarısında gelmişti. 2. Tümen ise çoktan Eğret’e varmış, baskın için son hazırlıklarını yapmaktaydı belki de, çünkü onlar da saat 05’te hücuma kalkacaklar. Bu yüzden Fahrettin Paşa, geç kalan 14. Tümenin Olucak’ta kalmasını, vereceği diğer görevlere hazır olmasını istedi. Böylece yeniden görevlendirilecektir.

    14. Tümenin 27-28 Ağustos gecesindeki hikayesi böyle… Eğer 2. Tümene zamanında yetişmiş olsaydı, iki tümen yaklaşık 5-6 bin kişi demek olduğundan o kadarlık süvari gücü Eğret’teki Yunan ordugahını duman ederdi. Ama öyle olmuyor işte. Bakalım 2. Tümenin başına neler gelecek…


            Dört Alay Yola Çıktı

            2. Tümen emredildiği şekilde bulunduğu yerden akşam üstü yola çıktı. Onun geldiği yerler, geçtiği yerler de  sarp dağlık bölgeydi. Buna rağmen gece 10-11 gibi Olucak’a varıyorlar. Olucak’ta yollarla ilgili biraz sorup soruşturuyorlar, galiba bir kılavuz da alıyorlar Eğret yolunu göstersin diye… Köylülerden biridir herhalde o kılavuz. Eğret’teki genel durumla ilgili Olucaklılardan bilgi de alıyorlar. Köylülerin dediğine göre 7. Yunan tümeni taarruzdan önce güneye doğru (Balmahmut’a) gitmiş, şu anda Eğret’te sadece jandarmalar varmış. Bunlar da 7. Tümenin bıraktığı artçılar olmalı. Olucaklıların dediğine bakılırsa Eğret köyündeki bu jandarmanın, yakınlardaki çadırlı ordugahla alakası olmayabilir. Zaten uzun zamandır orada bulunan jandarmalardır.

    Bu bilgileri alıp gece karanlığında Olucak’tan yola çıkıyorlar. Yürüyüş kolu biçimindeler ve sıralanış şu şekilde: 2. Tümenin dört alayı ve bir de bataryası var.En önde 13. Alay, ardında 20. Alay, sonraki 4. Alay, onun arkasında 2. Alay ve en sonda Batarya… Bu topçu bataryasının 52 hayvanı var, topları çekip taşıyacak bu hayvanlar at mı, katır mı bilmiyorum; sadece hayvan diye yazmışlar, eşek değildir herhalde… Ne kadar kalabalık bir yürüyüş kolu olduğunu anlamanız için bu sıralamayı ayrıntılı söyledim. Ortalama bir tümenin üç bin mevcudu bulunurdu, bu da o kadarmıştır aşağı yukarı…

    Bu sıralamayla yola çıktılar. Arazi işte böyle, onlar fundalık diyorlar da, fundalık dedikleri şey çalılık… Olucak’tan itibaren hep böyledir, arazi yapısı ve bitki örtüsü bu, meşe çalısı… Şimdi gece; karanlık, ayın ondördü değil, kameri takvime göre ayın başları, Muharremin 4’ü mü 3’ü mü neydi. Yani ay ortalığı aydınlatacak gibi değil, arazi sarp engebeli, bir de böyle çalılık olunca buralarda yolunu çıkarmak, bilmeyen için o kadar da kolay değil. Bütün bu olumsuz şartlar birleşince sıkıntı çıkıyor.

    Allahtan yanlarında bir kılavuz var. Olucaklı bir kılavuz var. Yalnız Olucak’tan bir kılavuz aldıklarına dair sadece bir kaynakta bu bilgiye rastlayabildim. Kılavuz konusu da kesin değil yani…

    İşte bu sıralamada yürüyüş kolu ilerlerken bir yere geliyorlar. 20. Alayın en sonundaki bölük (1. Bölükmüş o) öndekiyle irtibatını koparıyor. Tek sıra halinde birbirlerini takip ederek gidiyorlar ya, nasıl olduysa öndekini kaybediyor, yanlış bir yola sapıyor bu bölük. 4. Alay da onu takip ediyordu ya; böylece 13 ve 20. Alaylar bir tarafa, arkasından gelen 4 ve 2. Alaylarla Batarya başka bir tarafa ayrılıyorlar.

    Şu 2. Tümenin başına gelen şeylere bak. Önce kendisine yardıma gelecek 14. Tümeni kaybetti. Tabi onlar bu Tümenin gelemeyeceğini bilmiyorlar, ama yok yani kaybetti… İkinci olarak kendi içinde iki parçaya ayrıldı. Kim bilir nereye gidecekler.

    Bence Olucak’tan kılavuz alınmadı. Eğer öyle olsaydı, evvela o kopma olmazdı. İkincisi, kopma olsa bile asıl kopan öndeki 13 ve 20. Alaylar Bayramgazi’ye doğru değil, Eğret’e giderdi. Araziyi ve mevkiyi bilen Olucaklı birisi, Eğret’e gitmek isteyenleri niye Bayramgazi’ye doğru götürsün? Yani kılavuz yoktu bence. Bunlar Olucak’ta yolu sordular, tarif üzerine bilebildikleri kadarıyla hareket ettiler. Belki Eğret tarafından gelen ışıklara göre filan yön bulmaya çalışıyorlardı. Ama nasıl olduysa oldu, 2. Tümen ikiye bölündü. Bölünmenin gerçekleştiği yer konusunda bir şey söylenmemiş, kayıtlarda da yok, ama benim bir tahminim var…


            İşte Tümenin Bölündüğü Yer

            2. Tümen alaylarının kopma olayı büyük bir ihtimalle buralarda başladı. Bu yol Olucak’a gidiyor ve zaten Olucak Yolu diye biliniyor. Eskiden beri bu yolun adı öyle… Olucak’tan başlayıp, böyle orman kenarından ilerleyerek Çirçir’e çıkıyor. Tersinden düşünürsek, Çirçir’den başlayıp Olucak’a çıkıyor.

    Kılavuz olsa da olmasa da, dört alaylık 2. Tümen yürüyüş kolu Olucak’tan bu yolu takip ederek çıktı. Tabi o zamanlar şimdi göründüğü gibi yola benzer değilmiştir, daha patikamsı, daha ilkel, çoğunlukla kağnıların geçtiği bir yol olarak düşünmeliyiz. İşte bu yolu takip ediyorlardı, ne de olsa yoldu. (Eğret/Anıtkaya-Olucak arasında daha kısa ve kuzeyden tarlalar içinden geçen bir kır yolu var, ama malum düşman ordugahı o yol üzerinde bulunduğu için muhtemelen orası tercih edilmemiştir.)

    Çalılıktaki bu yolda ilerlerken, Tümen Komutanı Zeki Bey'in dediğine göre, buralarda düşman varlığına işaret edecek hiçbir alamete rastlamamışlar. Yalnız bir yere gelince bir ses işittik, o kadar, diyor. O ses de büyük ihtimalle şu yukarıda Gavuryatağı’ndaki Yunanlardı, veyahut bilmiyorum başka yerlerde kalmış tek tük Yunan da olabilir. Her ne kadar bu gecenin akşama doğru sıralarında Fahrettin Paşa’nın gözcüleri dağda düşman görmediklerini raporlasa da, koca dağda her kovuğa girmiş Yunanı görebilecek değiller. İşte gecenin karanlığında bir noktada işittiği ses, o bir iki Yunan’ın sesi olabilir.

    Bu yolu takip ederek şuraya kadar geldiler. Şunu da ifade edeyim, sadece Tümen Komutanı’nın raporunda geçiyor, diyor ki “Tümen çok yorgun olduğu için bir yere gelince bir saatlik mola verdim. Hem uykularını alıp dinlendiler hem de biz varacağımız yere tam zamanında varalım diye yolculuk süresini ayarladık.” Molaya askerin ne kadar ihtiyacı olduğunu, bu kararı vermekle ne kadar isabet ettiklerini anlamalıyız. Tam iki gün, 48 saat önce verilmişti taarruz emri, o zamandan beri bunlarda uyku dünek yok. At sırtında oradan oraya, oradan oraya… İşte vardıkları yerde on dakika kuş uykusu uyuyabilirlerse uyuyorlar. İşte hazır fırsatını bulmuşken, ortalık da sakinken böyle bir alanda bir saatlik mola vermiş.

    O mola büyük itimal böyle bir yol çatına gelindiğinde, yolun çatallaştığı bir yerde verildi. Burası, şu yükselti Yörük yoludur, yani Çatkuyu yolu. Tabi bu köy bağlantı yolları bir asır önce bu kadar modern değildi, bu kadar geniş değildi, bu kadar büyük ve işlek değildi. İşte şu Olucak yolu ile aynı durumdaymıştır. Ama sonuçta yol yoldur, o zaman da böyle bir yol varmış. Tam olarak buradan geçtiğini de söyleyemeyiz, ama üç aşağı beş yukarı böyle bir yerden geçiyor ve buralarda iki yol kesişiyordu. İşte mola, iki yolun kesiştiği böyle bir yerde verilmiş olmalıdır.

    Burada molayı verdiler. Üç bin kişilik bir tümenden bahsediyoruz, ne kadar uzun bir yürüyüş kolu olduğunu hesap edin. Tümen dur, mola… Tamam bir saatten sonra, hadi kalkın gidiyoruz… 20. Alayın bir bölüğünün önündekilerle irtibatı kopunca arkasındaki iki alay da kopmuş oluyor. İşte kopma böyle bir yerde gerçekleşti. Mola bittikten sonra şu yoldan 13 ve 20. Alaylar devam ettiler bu yoldan Çirçir’e doğru. Kopan 2 ve 4. Alay ise baktılar önde kimse görünmüyor. Ne yapacağız? O daha kıdemliymiş, 4. Alay Komutanı yeni yürüyüş kolunun da komutasını alıyor ve “Bizim görevimiz Eğret’te idi, öndekiler oraya gitmiştir, bu yüzden şu yolu takip ederek Eğret’e gideceğiz” diyerek öteki yolu emrediyor. Sonuçta 2. ve 4. Alaylar Batarya ile birlikte Eğret’e yöneliyorlar. Oysa Eğret’e gittiğini düşündükleri 13 ve 20. Alaylar, Tümen Komutanı ile birlikte daha güneye inen Çirçir yolundaydılar.

    Tabi Çirçir’e gidenlerin nereye gittiklerinden haberi yok, doğru güzergahta olduklarını düşünüyorlar. Eğret’e yönelenler de öndeki alaylardan koptuklarının farkında değiller, güya onlara yetişmek için hızlanmak istiyorlar, lakin Batarya onları yavaşlığa zorluyor. Aynı tümenin iki kolu arasında iletişim de bulunmayınca bu kritik durumu farkedemyorlar. Ne zaman farkına varacaklar? Sabaha karşı Çirçir ve Eğret’e vardıklarında iki taraf başlarına ne geldiğini anlayacaklardır. Bundan sonra her iki yürüyüş kolunu ayrı ayrı inceleyeceğiz.


            Harita Okuyabilmek

            2. Tümen 27-28 ağustos gecesinde Olucak yolu üzerinden gece yürüyüşü esnasında belli bir noktaya gelince ikiye bölündüğünü söylemiştik. Benim size gösterdiğim ve işte burada bölündü diye gösterdiğim yol, orman içinde ilerleyen Olucak yolunu kesen Yörük yoludur. Tümenin orada bölündüğüne dair hiçbir kayıt yok, elde belge de yok. Sadece tahminimizi söylemiştik. Adı üstünde tahmin, orada da olabilir; Eğret’ten çıkıp da Olucak yoluyla kesişen başka yollardan birinde de olabilir. Birkaç tane daha böyle yol var, mesela Yayla yolu, Hassönleringuyu yolu, Gaklık yolu, Ağıllanaltı yolu vs bunların hepsi Olucak yolunu makaslar. Dolayısıyla herhangi birinde bölünmüş olabilir Tümen. Fakat en büyük ihtimal Yörük yolu makasındadır.

    Ayrıca mola meselesi var bir de… Tümen Komutanı bir yerde bir saat kadar mola vererek askerin dinlenmesini sağladığını söylemişti. Bölünmenin mola verilen yerde gerçekleştiği hususu da kesin değildir. Mola ile bölünme yerleri farklı olabilir. Dolayısıyla bunun zamanı da belirsizdir. Mesela geride kalan bölümlere kumanda eden 4. Alay kumandanı moladan hiç söz etmiyor, buna bakılırsa molayı sadece ilk grubun verdiğini de düşünebiliriz. Bizim vardığımız sonuçlar, yaptığımız çıkarımlar ve yorumlamalarımız tamamen tahminidir.

    Her ne olduysa oldu, Tümen ikiye bölündü. Geride kalan bölüm Eğret’e doğru gitti, öndeki iki alaylık bölüm de bu tarafa (Çirçir) doğru geldi.

    Askerlerin, özellikle dağı bilmeyen kimselerin dağda kaybolması normal karşılanmalıdır. Daha önce de söyledik; bir defa gece idi, karanlıktı ve yolu bilmiyorlardı. Ellerinde de bir harita yok, olsa olsa kroki vardır. Krokiyle de nasıl yerini yönünü bulacak da iş göreceksin. O yüzden çalılık içinde bölünme ve kaybolma olayını normal karşılamak lazım. Çünkü buranın insanı bile çok bilmiyorsa, benim başıma geldiği için söylüyorum, ormanın içinde yerini kaybedip nerede olduğunu anlayamaz ve panikleyebilir. kaldı ki onlar buraların yabancısıydılar.

    Hilmi Hoca’nın babası Ali Osman Sancak Hoca varmış. Kurtuluş savaşında askermiş, onun yaşadığı bir olayı naklettiler, Berber Emmim anlatmıştı bana, O da kendisinden mi duydu bilmiyorum. Olay Kurtuluş savaşında yaşanmış ama savaşın hangi safhasında olduğu belirtilmiyor, çok büyük ihtimalle Büyük Taarruzdadır. Gece geliyorlar şu Resulbaba tepesi civarına, Komutan bakıyor ki elindeki harita veya krokiye… Allah Allah diyor kalabalık bir ışık kaynağını göstererek, buralarda böyle bir şehir, bir yerleşim yeri olmayacaktı, neresi acaba bura?.. Ali Osman Hoca “Komutanım ben buralardanım Eğretliyim, orası köy şehir değil, düşman ordugahıdır” diye düzeltiyor da kendilerine göre yeni yol haritası belirliyorlar. Hasılı 2. Tümenin bölünmesini ve yolunu kaybetmesini normal karşılamak gerekiyor.


            Karargah Çirçir’de Ortaya Çıktı

            Nasıl olup bitti orasını bırakalım, 2. Tümen bölündü. Sonra mola verip bir saat kadar dinlendiler, saat 05’te şu ormanın ucundaydılar. Olucak yolu onları buraya kadar getirmişti. Daha önce söylemiştim Olucak yolu buraya çıkıyor, şu Olucak yolu, Çirçir’e çıkıyor, aha Çirçir çeşmesi aşağıda. Burası Afyon-Kütahya karayolu, o zamanki Kütahya şosesi. Bizim susa dediğimiz yol, Eğret’in içinden geçen önemli bir yoldur. Hatırlarsanız bu yol Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa tarafından 1. ve 2. Ordular arasında sorumluluk sınırı olarak belirlenmişti. 2. Ordu öbür tarafta Gazlıgöl tarafından sorumluydu, 1. Ordu da yolun batı yakasından sorumludur artık.

    Tekrar dönelim 2. Tümene… Sabah 05’te şu karşı tepelerde göründü. Ormandan çıktıklarında baktılar ki, bu Oğulbeyi denilen düzlükte yol boyu dizilmiş düşman kolu gördüler. Bir sürü kamyon, askerler filan… Sabah saat 5, biraz alaca karanlık şafak vakti oluyor, onları gördüler. Neye gidiyorlardı bunlar? Her ne kadar bölünmüş olsalar da,  nerede olduklarını bir şekilde anladılar, Fahrettin Paşa’nın verdiği ikinci emir olan Gazlıgöl civarında demiryolunun bozulması görevini ifa etmek üzere o tarafa yönelmişlerdi. Madem kaybolduk, madem bölündük, o halde bu tarafa doğru gidelim dediler. Tümen Komutanı Zeki Bey de başlarında olduğunu unutmayalım.

    İstikametleri Gazlıgöl iken, burada Yunan kamyonlarıyla karşılaştılar. Bu Yunan yürüyüş kolu kimdi acaba? Hatırlarsanız dün (27 Ağustos) akşama doğru kaçmakta olan Trikopis Araplı’ya geldiğinde, karargahı için Köprülü yolunun emniyetli olmadığına hükmetmiş, karargahı ve bağlı birliklerinin Bayramgazi’ye gitmesini istemişti. Asıl amaç Eğret, Olucak yollarıyla karargahını Küçükköy’e ulaştırmaktı. Bu birlikler kamyonlardan oluştuğu, motorize olduğu için dağlardan gidemeyecekti ve ayrıca İlbulak’ın güneyinde yolları Fahrettin Paşa’nın süvarileri tutmuştu. Bu yüzden Trikopis bu özel birliklerini böyle dolambaçlı bir güzergaha yönlendirmişti. İşte 2. Tümenin sabah saat 5’te burada (Çirçir) karşılaştığı ordu bunlar idi.

    28 Ağustos 1922, sabah saat 05, Çirçir… Burada iki ordu çatışmaya girdi, bakalım ne yapacaklar…


            Ve İlk Baskın

            Geceyi burada geçiren Yunan birliği sadece Trikopis karargahı değildi, ona bağlı veya başka birlikler de vardı. Bunlar bir istihkam taburu, Afyon’daki yedek subay okulu ve iki de sahra hastanesiydi. Türkler birden hücuma geçince bunlar “Ne oluyoruz” diye kalktılar, añıbeñi oldular… “Buralarda dün bir şey yoktu, hiç Türk yoktu, hatta süvariler batıda diye bizi bu tarafa gönderdiler. Ne oldu da şimdi birden karşılarına bunlar çıktı. Nereden çıktı bu Türkler!..” Şaşırdılar, ne yapacaklarını bilemediler.

    Onların bu şaşkınlığından yararlanarak epeyi zayiat verdirdiler. Ölen öldü, esirler alındı, kamyonlar yakıldı yıkıldı. Bu arada biraz kendilerine gelir gibi oldular, şu karşıda Yataklar denilen kayalıkların üzerine bir Yunan birliği yerleştirilmiş, bu kamyonlu ordugahı desteklemek amacıyla. Ne kadardı bilmiyorum, buradaki karışıklığı görünce onlar da top atışı yapıyorlar. Oradan gelen atış üzerine bizim alaylar geri çekilmeye duruyor.

    Ayrıca şu Belce tarafından bir takım Yunan gücü de destek amacıyla gelmeye başladı. Bunlar kim? Bunlar, sonradan anlaşılacak ki, Kazuçuran’daki 5. Yunan ihtiyat tümeni elemanlarıdır. Demek ki 5. Tümen de kaçıyor. Onlar yardıma geldi. Bir de susadan Eğret tarafından 25-30 tane kamyon tozu dumana katarak geldiği görüldü. Kamyonlar yaklaşınca durdu, içlerinden askerler inip sağa sola yerleşip ateşe başladılar. Bizimkiler de onlara ateşle karşılık verdi, bir çatışma da onlarla çıktı. Nihayet 25-30 kamyonluk yardım kolu da halledildi. Fakat içlerinden  beş altı tanesi güneye Bayramgazi’ye, Araplı’ya doğru kaçmayı başardı. Salaklar nereye kaçıyorsa, millet zaten o taraftan bu tarafa kaçıyor…

    Bakın Yunanlar ne kadar ne yapacaklarını şaşırmış vaziyetteler. Aslında bunlar Eğret’ten 25-30 kamyonluk kol buradaki çatışmaya destek amacıyla gelmişlerdi. Onlar da halledildi. Yaklaşık birbuçuk iki saat bunlar yaşandı burada. İşin sonunda Yunanlar toparlandılar, İlbulak kuzeydoğusundan, Belce tarafından ve Eğret’ten gelen desteklerle toparlandılar, o yüzden bizim iki alay çekilmek zorunda kaldı.

    Fakat çekilirken geriye baktığımızda, işte bu civardaki çatışmalarda yaklaşık yüz civarında Yunan öldürüldü, çok sayıda kamyon tahrip edildi, kullanılamaz hale getirildi, yakıldı. Sanırım 30-40 civarında da esir var. Hatta o esirlerin arasında bir tane de kadın var. O kadın da, hani Trikopis 25 Ağustos gecesinde bir balo vermişti, o balo için gelmiş Afyon’a.. Her şeyiyle kaçarken kadınlarını da yanlarına alıyorlar tabi. Fahrettin Paşa diyecek ki anılarında “Bu kadın başımıza bela oldu, 28 Ağustos gecesinde Altıntaş imamının evine misafir verdik, ertesi gün gelen Fevzi Paşa’nın yanına katarak, al bunu da götür dedik.”

    Esirler alınıyor, epeyi zayiat verdiriliyor. Karargahın planı Eğret’e varıp oradan Olucak üzerinden Küçükköy’e gitmekti ya, Eğret noktasını iptal ediyor ve şuradan kestirmeden Olucak’a doğru yöneliyorlar. Sonradan bunlar diğer birlikleriyle Olucak’ta buluşacaklar.

    Bu arada 2. Tümen Komutanı vazifesini yapmak üzere Gazlıgöl’e doğru hareket etti. Fakat Belce’nin batısındaki tepelerde büyük bir Yunan birliğiyle karşılaştı. Bunlar biraz önce Çirçir’de baskın yiyenlere öncülerini destek olarak gönderen 5. Yunan Tümeninin tamamıydı. Bu Tümen de kaçıyorsa oralarda Yunan kalmamış demektir, o halde tren yolunu tahrip etmeye de hacet yok. Çünkü trenle kuzeye kaçmasından endişe edilecek Yunan yok, diye mantık yürüttü. İnisiyatifiyle Kolordu emrinin iptaline hükmetti ve iki alayını döndürerek tekrar buraya geldi. Burada 20. Alay Komtanına “Siz iki alayla İlbulak sırtlarına doğru gidin, kaçmakta olan Yunanları kontrol ede ede ilerleyin ve Olucak’a gidin. Fahrettin Paşa Olucak’ta buluşacağız dediydi, orada buluşuruz. Eğret’teki alaylar ne yaptılar ben bi onlara bakayım” diyerek kendisi de Eğret’e doğru yöneldi.


            İki Alay Eğret’te Vazıyet Aldı

            Gelelim 2. Tümenin bölünen ikinci grubuna. Hatırlanacağı üzere çalılık içinde Tümen ikiye bölündü, iki alay Çirçir’e doğru, iki alay da Eğret’e doğru gitmişti. Eğret’e doğru gelen 2. ve 4. Alaylar ile Tümen Bataryasının peşindeyiz.

    Bağlar civarında büyük bir Yunan ordugahı saptanmıştı, bölündükten sonra bu iki alay Eğret’e yaklaşırken düşman ordugahından uzak durmaya dikkat etti. Bu yüzden doğrudan Eğret köyüne değil de köyün güneyine doğru yöneldiler. Çünkü köy merkezi ve kuzeyine yönelseler arada düşman ordugahı vardı bu tarafa yöneldiler. Bu taraf neresi? İşte burası Sanayi, şurası Söğütaltı, ağaçlık yerin ucu Buñar, oradan Eğret çayı doğuyor, çayın geçtiği yerler Söğütaltı…

    Eğret çayı o zamanlar ıslah edilmiş bir yatağı olmadığı için, doğal bir yatağa sahip olduğu için sürekli taşkın. Etrafı da sürekli sulak olduğundan ekilip biçilmiyor, çayır. Her taraf çayır. Hatırlayacaksınız bu ağaçlar da gabaklanmıştı, bu yüzden karşı taraf görünebiliyordu. Fakat o anda karşının net görüldüğü söylenemez. Bölünmüş yeni müfrezenin komutasını 4. Alay Komutanı yüklenmişti ve birliği buraya o getirmişti. İşte o Komutan raporuna göre buraya geldiklerinde sabah olmamıştı, hafif karanlıktı ortalık. Ne aydınlık ne karanlık vardı, hani subh-ı kazip derler ya, yalancı sabah, öyle bir aydınlık karanlık…

    İki alaylık ordusunu bu tepelere, bayırlara yerleştirdi, kendisi de karşı tarafı gözlemeye başladı. Karşı taraf dediğimiz, şimdi yerleşim ama o zaman yerleşim değildi, harmanyeriydi oralar. İşte o harmanyerinde karartı şeklinde Yunan askerlerinin gezindiğini filan gördüler. Ortalık biraz daha ağarmaya başlayınca, mesela saat 5 olduğunda, harmanyerinin tepesindeki telsiz istasyonunu net bir biçimde seçebiliyorlardı.

    İşte bu durumda köye de saldırmak istemiyorlardı. Çünkü köyde ne olduğu belli değil. Ne kadar Yunan askeri olduğu belli değil, nerelerde konuşlu olduğu belli değil. Olucaklılar dediler ki “Köyde sadece jandarma var” ama bunlarını sayısı da bilinmiyor. Ayrıca o jandarma iki gün önce giden 7. Tümenden mi kaldı, yoksa şurada konaklayan çadırlı ordugaha mı ait, veyahut bu tarafa gelen başka birliğin askerleri mi… bir şey bilmedikleri için Eğret’e saldırmak istemiyorlardı.

    İkinci çekinceleri, emirlerden biri olmasına rağmen, şuradaki kalabalık ordugaha da saldırmak istemiyorlardı. Çünkü bu kadar küçük bir kuvvetle Eğret’e gelineceği öngörülmemişti. Hesap nasıldı, 2. Tümen bütün olarak gelecek, hemen arkasından 14. Tümen de gelecek, iki tümen en azından 5-6 bin kişilik kuvvetle o saldırıyı gerçekleştireceklerdi. Dolayısıyla iki alaylık, bin kişilik orduyla saldırmak var, altı bin kişiyle saldırmak var… Bu yüzden iki alaylık müfrezenin yeni Komutanı gözü kesmemiş olabilir, bu yüzden saldırmamıştır. İkinci olarak 14. Tümenin gelmesini beklemiş olabilir. Üçüncü olarak koptukları Tümen Komutanının bir şekilde gelip kendisini bulacağını beklemiş olabilir. Dördüncü olarak “Ben bunlara saldırmayayım, diğer emir gereği Gazlıgöl’e gidip demiryolunu tahrip edeyim” diye düşünmüş de olabilir. Yani her şey olabilir, raporunda bunlar açık açık yazılmamış. Ne düşündüğü kaydedilmemiş, sadece şu saatte şuraya vardık, şu saatte şunu yaptık gibi kaba taslak ifadelere yer verilmiş. Ayrıca bu rapor da hemen o gün tutulmuş değil, belki İzmir’in kurtarılmasından sonra düzenlenmiştir, onu da bilmiyoruz.

    Her neyse. İki alaylık birliğin komutanı askerlerini bir şekilde şu tepelere yerleştirdi. Gözlediği şu harmanyerine buralardan saldırmak da istemiyordu. Belki Gazlıgöl’e ulaşmanın bir yolunu arayacaktı, belki de bilemediğimiz başka bir sebeple Buñar’dan aşıp Çorbeciguyusu tarafına gitti. Orada birliklerine bazı operasyonlar yaptıracak…


            Veyislerin Bağdan Baskın Denemesi

            Şimdi Sanayinin de bulunduğu Buñarınüstü denilen tepelere alayların büyük bölümünü yerleştirdikten sonra saat 05 gibi  iki üç bölüğüyle buralara geldi. Burası hep bahsettiğimiz Altıntaş şosesi, yani susa. İki Türk ordusunun sorumluluk sınırını oluşturan yol. 2. Tümenin ilk kısmı Çiçir’de yine bu yol üzerinde ve bu dakikalarda Trikopis karargahını basıyordu.

    2. Tümenin diğer koluyla eşzamanlı olarak, saat 05 gibi bölüklerini karşı tepeye yerleştirdi. Bu tepeler Veyislerin bağlar diye biliniyor, tepelerin bulunduğu gırañlar tamamiyle bağ idi. Hatta arka tarafta daha büyük bir alana yayılan geniş bir bağ olarak düşünelim. İşte bu bağların sol ucuna öncü olarak bir bölüğü, bağın Hacarifinguyu hizasındaki ucuna da 20. Alaydan kopan bölüğü yerleştirdi. Bir bölük de Kepez istikametini kontrol ediyordu.

    Bağların derin kısmı, arka tarafta daha önce söylediğimiz harmanyeri ile çok yakındır birbirine. Bağırsan duyulur yani… Harmanyerinde askerler gözlenmişti zaten. Saat 5 oldu, ortalık ağarmaya başladı. Bu vaziyette bölükler yerleştirildi. askerlerin çok yorgun olduğunu, en az 48 saattir uyumadıklarını hatırlatalım. Bu şekilde özellikle sol uca yerleştirilen askerler karşıya ateşe hazır biçimde uzanmış tetikte bekliyorlar.

    Komutan “Ateş için benim işaretimi bekleyin” diye özellikle belirtmiş. Emir bu... Onlar da sessiz bir şekilde işareti bekliyorlar.


            Elim Varıvedi

            Bu arada Eğret’ten çıkan 25-30 kamyonluk bir kolun hızla güneye doğru kaçtığını gördüler. Tam da buralardan, bu yoldan… Raporda böyle yazıyor, ama siz bu kamyonların nereye niçin gittiğini biliyorsunuz. Çirçir’de baskın yiyen Trikopis karargahına yardıma gidiyorlar.

    Konumuza dönelim, Bağlara mevzilenen ateşe hazır bölük kamyonların geçişinden sonra, harmanyerindeki telsiz istasyonunun aceleyle söküldüğünü görüyorlar. Ne oluyoruz derken, arka taraftan (Mantarlık tarafı) bir tabur kadar Yunan’ın kendilerine doğru gelmekte olduğunu fark ediyorlar. Bu tabur artık hangi Yunan birliğinindir, ilerdeki büyük çadırlı ordugahın mı, yoksa kaçmakta olan başka tümenin bir taburu mudur, mesela geriden 13. Tümen geliyor onlara bağlı bir tabur mudur?... Derken, yine Eğret’ten çıkıp güneybatıya, İlbulak’a doğru ilerleyen iki tabur kadar birlik gördüler. Yani tuhaf bir hareketlilik var ortalıkta…

    Tam o sırada, mevzide sessiz bir şekilde Komutanın işaretini bekleyen askerlerin birisi yanlışlıkla tetiğe dokunuyor. Paat! Silah sesini duyunca harmanyerindeki 20-30 kadar Yunan piyadesi de ateşe başlıyor. Bunun üzerine Komutan, artık bir önemi kalmayan ateş emrini vermek zorunda kalıyor ve ortalığa takırtı diñeliyor. Lakin hücumun baskın özelliği kalmadı. Bir de arkadan gelmekte olan bir taburluk Yunan gücü de ateşle harbe katıldı. Üstelik top atışları başlamıştı. Bunun üzerine bölüklere çekilme emri verildi, Buñarıñüstü'nde mevzilenen alayların asıl gücüyle birleşilecek.

    Burada olayın baskın özelliği kalmamasının sebebi, bir askerin yanlışlıkla silahını ateşlemesidir. Bu dikkatsizliğin, yanlışlıkla tetiğe dokunmanın en büyük sebebi uykusuzluktur. O askerin ifadesine göre bu böyle, çünkü “Elim varıvedi” demiş. Kendisi de ne olduğunu anlayamamış garibin. Büyük bir ihtimalle uyukladı. Uyuklayınca baskın ihtimali kalmadı.

    Zaten Eğret harnanyerine baskın yapılsa ne, yapılmasa ne… Onların asıl işi, tahmin edileceği gibi, asıl Yunan ordugahının bulunduğu Bağlar mevkiidir, oraya gidecekler. Nitekim bölüklerini buralardan toplayıp, orada  Buñarıñüstü'ne yerleştirdiği iki alayıyla birleştikten sonra ordugaha saldırıya geçecek, asıl Eğret baskını orada…


            Böyle Bir Düşman

            Burası Bağlar mevkii. İlbulak dağına dikine uzanan küçük bir tepecik, tam tepe denilemez bayır diyelim. Eskiden Gaymaktekkesi’nden Üyükyolu’na kadar uzanan bu tepeler gırañ olduğu için üzüm bağı dikmişler eskiler, o yüzden bağlar deniliyor. Aslında geniş bir mevkiyi ifade ediyor Bağlar, ileriden şu anki Kütahya karayolundan başlıyor, bu bayırların arkasına kadar devam ediyor. Belki Hacıahmedinguyu’ya kadar varmasa da oraları da içine alan geniş bir mevkiyi ifade ediyor.

    Bir gün önce, 27 Ağustos 1922 günü İlbulak dağından yapılan bir gözlemde Eğret yakınlarında bir kalabalık ordugah tespit edilmişti. İşte o ordugah bu bölgede kuruluydu. Eğret işte, yakın buraya; sonuçta yakınlık uzaklık izafidir, burası da ‘Eğret yakınları’ oluyor.

    2. Tümenin kopan ve arkadan gelen ikinci kısmı, güneydeki Veyislerin Bağlar mevkiinden yapacağı küçük saldırı başarısız olunca oradaki bölüklerini de yanına aldı Kumandan, Buñarıñüsdü’nde mevzilenen 4. ve 2. Alaylarıyla birlikte geldiler buradaki düşmanı basmaya. Fahrettin Paşa’nın birinci emri buydu ya, bu ordugahı basmak… Maksat ne, onların batıya ve kuzeye kaçmasını engellemek. İşte baskının asıl amacı da buna uygun, mümkün olduğu kadar imha et, hiç olmazsa rahatsız et, rahat rahat kaçamasınlar. Diğer ordularla bir araya gelip yeni bir güç oluşturamasınlar, kendilerini sana karşı savunamasınlar. Asıl amaç bu idi…

    Bu amaca uygun olarak verilen emir doğrultusunda iki alaylık gücüyle Kumandan baskına geldi. Onlar bilmiyordu, ama burada ordugah kuran Yunan birliği ihtiyat Kolordusuna bağlı 9. Tümendi. Bu tümen Döğer merkezli bölgede konuşluydu (Karacahmet, İhsaniye gibi köyler dahil), dünkü bozulmaya bağlı olarak kaçmaya başlamışlar ve ikindiye doğru gelip buraya çadırlarını kurmuşlardı. 9. Tümen haricinde, Kolordu Komutanı General Diyenis’in karargahı da bu çadırlı ordugahta bulunuyordu. O yüzden kalabalıktı. Ne kadar kalabalık olduğunu sonradan verilen rakamlardan öğreniyoruz; burada o sırada 12 bin Yunan askeri varmış. Normalde Yunan tümenleri on bin mevcutluydu, bu biraz daha kalabalıkmış.

    Belki şu da olabilir; kalabalık olmasının sebebi, hatırlarsanız 25 Ağustos’ta Eğret’teki 7. Tümen güneye nakledilmişti ama çevredeki bazı birliklerini bırakmıştı, işte onun bıraktığı birlikler bu 9. Tümene katılmış olabilirler. 7. Tümenin Eğret, Yenice, Cumalı gibi köylerde kalan birlikler de sonuçta aynı Kolorduya bağlıydı ve Komutanları da buradaydı. Onları da toplamış olabilirler. Bu yüzden normalden daha kalabalıktı.

    Çok kalabalık olmasından başka 9. Tümenin bir başka özelliği de hiç savaşmamış olmasıydı. Bakın iki gün önce 26 Ağustos sabahında Büyük taarruz başladı, savaşan savaştı çarpışan çarpıştı. Asıl savaş İlbulak güneyinde Sinanpaşa ovasındaydı, bu tarafta İhtiyattaki Yunan tarafında da çarpışmalar vardı; onlara 5. ve 13. Tümenler az çok katılmışlardı. Yani Yunanlar açısından da her cephede bütün birlikler az çok çarpışıyordu, bir tek birlik hariç; o da bu 9. Tümendir. Hiç savaşmadılar, dinçtiler, kalabalıktılar, güçlüydüler, Kolordu Kumandanları da başlarındaydı. Peki böyle bir orduya kim saldıracak, baskını kim yapacak?


            Yorgun Süvariler

            Bu kalabalık, bu nitelikli, bu güçlü, yıpranmamış 9. Tümene saldıran kim? O da biraz önce Veyislerin Bağ’da saldırıyı başaramamış iki alaylık bir kuvvet. İki alay… Yani 2. Tümenin 4. ve 2. Alayları… Bataryayı saymıyorum, onun sebebini de anlatacağım… 12 bin kişi nerede,  bin 200 kişi nerede… Bu çılgın bir saldırıdır hakikaten, ‘Çılgın Türkler’ demişler ya, burada o devreye giriyor. Bir de Selami Hoca’nın bir tabiri vardı, intihar saldırısı diyor. Gerçekten Eğret baskını bu anlamda bir intihar saldırısıdır. Yani şu bölgeye yayılmış 12 bin kişilik hiç savaşmamış, yıpranmamış, yorulmamış bir güce karşı; bin ikiyüz kişilik belki aç, ama uykusuz olduğu kesin, yorgun olduğu kesin 48 saattir çarpışıyor çünkü, böyle küçük bir süvari kuvvetinin saldırmasına başka ne denir bilmiyorum yani, gerçekten bir intihar saldırısı…

    Nasıl oluyor, işte geliyorlar Veyislerin bağdan bu tarafa.  Daha düşman ordugahı uyanmadı belki de… Baskın zaten böyle olur, habersiz bir şekilde, ansızın… Öyle bir saldırıyorlar ki; kurşun atıyorlar, kılıç çekiyorlar, top atışı pek olmuyor, ama düşman kendine gelene kadar epeyi bir zayiat verdiriyorlar. Müthiş bir karışıklık çıkarıyorlar. Düşman kendine geliyor, onlar da ateşe başlıyorlar. Ama o ilk şoku üzerlerinden atamıyorlar…

    Şokun sebebi ne? Beklememek. Böyle bir baskın beklememek… Bu yüzden şok oluyorlar. Neden beklemiyorlar? Asıl çarpışma İlbulak dağlarının güneyinde ya, kuzeyde bir şey yok. Daha gerilerde yalandan bir saldırı var. Türklerin bütün hücum gücü de  güneyde. Bu tarafta 2. Türk Ordusunun saldırısında zaten ilk planda Yunan ihtiyat Kolordusunun 5. ve 13. Tümenleri var. Yani 9. Tümene gelene kadar ohoo, mümkün değil yetişmeleri. Peki Türklerin Süvari Kolordusu nerede? Duyduklarına göre süvariler Sinanpaşa ovasını tutuyormuş… Burada kendilerini çok rahat hissediyorlar, o yüzden böyle bir saldırı beklemiyorlar. Ama beklenmedik bu baskın karşısında afallıyorlar, kendini toparlayana kadar epeyce zayiat veriyorlar. Bizde de zayiat vardır mutlaka, ama kale alınacak kadar değil. Asıl iş düşmanın dağılmasında…

    Bu arada Yenice’de bulunan ordularından yardım geliyor. Yenice’deki bu kuvvetler hangi Yunan birliğine mensuptu bilmiyorum, 7. Tümenden de kalmış olabilir yahut 9. Tümenin bir alayı oraya gitmiş olabilir. Neticede oradan 9. Tümenin yardımına koşuyorlar. Zaten baskın yiyenler de ateşe başlamıştı, böylece bizimkiler çekilmek zorunda kalıyorlar. Şu arka taraftaki Yenice üzerinden, kuzeydoğu yönünden dolanarak Olucak’a varmak üzere çekilmeye başlıyorlar.

    Tam alaylar çekilmeye başladığı sırada, 2. Tümen Komutanı Zeki Bey geliyor. Hatırlanacağı üzere O da Çirçir’de yapacağını yaptıktan sonra 20. ve 13. alayları İlbulak üzerinden Olucak’a sevk ederek kendisi Eğret’e yönelmişti. İşte maiyetiyle birlikte buraya geldiğinde saat 9.30 idi ve burada baskın yapan 4. ve 2. Alayları Olucak’a çekilmeye başlamıştı. Bunu görünce Zeki Bey de onlarla birlikte Olucak’a doğru gidecektir. Bu konu üzerinde biraz daha duracağız.


            Yunanlara Göre Eğret Baskını

            Eğret baskını, önemi ve sonuca etkisi bakımından tam anlatılamamış, hatta sadece bizler tarafından değil, baskını yapan ve baskın yiyen taraflarca da tam anlaşılamamış. Biraz bundan bahsetmek lazım belki.

    Olay nedir? Bin 200 kişilik iki süvari alayı, 12 bin kişilik Yunan 9. Tümenini ve Kolordu karargahını basmıştır. Olayın özü bu. Genel olarak Eğret’in batısındaki Bağlar mevkii ve onu çevreleyen geniş alanda yaşanmıştır. Baskını yapan 2. Süvari Tümeninden kopmuş 4. ve 2. Alaylardır. Bu alaylar 4. Alay Komutanının emrinde olarak baskını düzenlemişler.

    Çok fazla zayiat verdirilmemesine, ölü yaralı ve esir alma anlamında çok büyük bir zafer denilememesine rağmen neticesi itibariyle çok önemli olduğu için bu baskın üzerinde tarihçiler ve komutanlar fazlaca durmaktadırlar. Neticesi nedir? Neticesi Yunan ihtiyat kuvvetlerinin hareketini yavaşlatmışlardır. Kaçışını durdurmuşlardır. Bir anda Olucak’a varacaklarken, akşama doğru ancak ulaşabilmişlerdir. Ayrıca Trikopis ile Diyenis birleştikten sonra o gece (28 Ağustos) hemen hareket etmelerine mani olunmuştur. Bütün bunların sebebi Eğret baskınıdır ve işte bu yüzden önemlidir.

    Bir defa baskın, adı üstünde baskın… Muhatabının haberi olmadan yapılan bir iş. Zaten senin basacağını bilseler, baskını bekleseler hazırlık yaparlar ve bu baskın olmaktan çıkar. Öncelikle Türk süvarilerini oralarda beklemiyorlardı, hem Trikopis hem de Diyenis güçleri. Kaçmakta olan Yunanlar İlbulak dağlarının güneyinde olduğuna göre, onlarla savaşan Suvarilerin de o bölgede olması gerektiğini düşünüyorlardı. Dolayısıyla buralar kaçmak için güvenliydi. Öyle düşündükleri için burayı tercih etmişler, o rahatlıkla hareket ediyorlardı. Onların bu kafa konforunu bozduğu için Eğret baskını önemlidir.

    Baskının iki tarafta da nasıl bir etki bıraktığını, nasıl anlaşılamadığını, algılanamadığını göstermesi açısından Türk ve Yunan tarafından birer örnek vereceğim.

    Türk tarafından 4. Alay Komutanının raporu var. Baskına katılan 4. Süvari Alay Komutanı Yüzbaşı Ali Reşat Bey’in raporu var. Orada baskından bahsederken diyor ki “Düşmanın iki bölüğünün sağa taşkın olarak yayılması ve ayrıca iki piyade taburunun Çerkezköy (Yenice)ye yürümesiyle düşmanın bir alaydan fazla kuvvette bulunduğu anlaşılmıştır.” Bu hareketlerinde düşmanın bir alaydan daha fazla olduğunu o sırada anlamıştık diyor. Bir alaydan daha çok… Türk birlikleri ile Yunan birliklerinin durumunu daha önce söylemiştim; genellikle personel sayısı bakımından Yunan birlikleri Türklerin yaklaşık üç katı büyüklükteydi. Mesela bir Türk tümeni 3 bin ise, Yunan tümeni 9-10 bin kişiden oluşuyordu. Türklerde bir alay 5-6 yüz kişiden oluşuyorsa, Yunanlarda 2 bin kişiydi filan… Böyle olduğunu her iki taraf da biliyor, Türkler daha iyi biliyor. Yunan kuvvetlerinin daha dolgun, sayıca üstün olduğunu biliyorlardı. Burada Ali Reşat bey’in algısı şu; bastığımız Yunanlar bir alaydan az olmadığı kesindi. En azından bizimle aynı kuvvetteydiler… Kiminle savaştığının farkında değil, ne kadar kuvvetli bir Yunanla savaştığının farkında değil. Karşısında koskoca ve dinç bir tümenin bulunduğunun farkında değil. Düşünüyor ki, ha o tarafa iki bölük gitti, bu tarafa bir bölük gitti, şu taraftan da şöyle bir saldırı var, ha demek ki bunlar bir alaydan az değil… Düşünceye bak…

    O zaman böyle düşünmüş de, baskın sırasında böyle düşünmüş, peki bunun böyle olmadığını ne zaman anlamış? Olucak’a vardıktan sonra ya da belki Dumlupınar savaşından sonra buna dediler “Len deli, sen kiminle savaştığını bilmiyorsun. Onlar koca bir tümen idi, 12 bin kişilerdi. Sen ne diyorsun, nasıl bir zafer kazandığının, ne kadar önemli bir iş yaptığının farkında bile değilsin sen.” demişlerdir herhalde…

    Türk tarafından, baskın esnasında düşmanın görüntüsü böyle… Peki düşman tarafından nasıl görülüyordu Eğret baskını? Biraz da ondan bahsedeyim, buna da bir örnek vereceğim.

    Nikos Vasilikos 9. Tümen birliklerinden, yani baskın yiyen tümenin erlerinden biridir. Askerliği boyunca tuttuğu bir günlüğü var. Yaşadıklarını günü gününe yazmış. Belki o gün yazdı, belki birkaç gün sonra yazdı… Öldükten yıllar sonra 1992’de oğul Vasilikos tarafından yayınlanmış bu hatıralar kitap halinde.

    28 Ağustos 1922 gününe dair yazdıklarında diyor ki: “… Karşı tepeyi almış az sayıdaki  ancak çoğunluğu köylülerden oluşan Türklerin açtığı ateşe maruz kalıyoruz…” Karşı tepe dediği Gaymaktekkesi’nden Üyükyolu’na doğru uzanan Bağlar mevki bayırı sanırım. Devam ediyor, “Türkler atlarında ve ayakta ateş ediyorlardı. Bu panik gittikçe düzenimizi bozdu. Buradan çıkmak için herkes koşuşuyordu. Aynı anda yük hayvanları ve arabalar yüklerini atıp atlı ve yaya olarak dört nala panikle kaçıyorlardı. İç burkan ümitsiz bir durum. 300 Türk, 10 bin eri kovaladı. Pek çok top ve makineli tüfek yüklemeye fırsat bulunamadan Türklerin eline geçti. Bir çoğu yaralandı, bir o kadarı da hayatını kaybetti…” diye devam ediyor…

    Burada önemli olan şu, Türkleri beklemiyorlar ya, Türk askerini özellikle süvariyi beklemiyorlardı buralarda. Kendilerince güvenli görüyorlar… Ulan, sabah Türklerin ateşiyle bi uyanıyorlar böyle çadırlı ordugahta… karşılarında tepeyi tutmuş insanlar var. Yaklaşık 300 kişi diyor da, onların bin kişi kadar olduğunu bilmiyor. Bunların Türk süvarisi olabileceğini hafsalası almıyor, bunu kabul etmiyor, algılayamıyor yani bu gerçeği. Çünkü diyor bunlar İlbulak güneyindeydi, buralar güvenliydi, buralarda Türk yoktu. Hemen bir anda, birden burada bitmeleri mümkün değil. Tabi gece yürüyüşünden haberleri yok onların… Bunlar asker olamaz diyor, olsa olsa şu köyden (Eğret’i gösteriyor) gelen köylülerdir bunlar. 300 kadar Türk bizi mahvetti. Çoğunluğu bu köylülerden oluşan 300 kişilik grup bizi mahvetti diyor. 300 kişi, 10 bin kişiyi mahvetti…

    Rakamları ben düzelteyim; 300 değil, bin 200; 10 bin değil, 12 bin; köylü değil, süvari… Bunları algılayamamış… Yunan tarafından bir erin algılayışı böyle. Tabi bu er olduğu için nerede bulunduklarını bilmiyor, kimlerle savaştığını bilmiyor, gerçekleri algılayabilecek kapasitede değil; ama o günkü baskınla ilgili bizzat Fahrettin Altay Paşa’ya Diyenis’in söyledikleri var. Tekrar edelim Diyenis, baskını yiyen 9. Tümeni de içine alan Kolordunun Komutanıdır ve baskın sırasında karargahı ve kendisi de oradadır. 31 Ağustos’ta esir edilecek, esir edildikten sonra Fahrettin Paşa’ya “Senin o süvariler var ya, 28 Ağustos’ta Eğret’te bizi bastılar, perişan ettiler bizi. Ondan sonra kendimize gelemedik.” diyor.

    Bunlar Diyenis’in ifadeleri.. Eğret baskının ne kadar mühim olduğunu gösteren üç örnek sundum. Ek olarak, o günün Küçük Asya Orduları Başkomutan Vekili General Trikopis’e kulak verelim. Hatıralarında Eğret baskınını ‘Eğret Savaşı’ diye tanımlamış…


            Olucak’ta Buluşalım

            2. Tümenin 4. ve 2. Alayları bağlar mevkiinde meşhur Eğret baskınını yaptıktan sonra Yenice üzerinden Olucak’a doğru çekilmeye başladılar. Onların arkasından da Yunan tümeni çekilecektir bu tarafa doğru. Fakat biz 14. Tümene doğru bir dönelim.

    Hatırlanacağı üzere sabah saat 04 gibi Olucak’a gelebilmişti. O sırada 2. Tümenin bölünmüş birinci kısmı Çirçir, ikinci kısmı da Eğret’e ulaşmak üzereydi. Geç kaldıkları için Fahrettin Paşa 14. Tümeni Eğret’e göndermedi, yeni emirler için Olucak’ta beklemesini istedi.

    Eğret’teki ve Çirçir’deki alaylar Diyenis ve Trikopis kuvvetlerine baskın verirken, Fahrettin Paşa 14. Tümene de Olucak’ın güneyindeki Akkaya ve Kozluca tepelerini tutma emri verdi. Çünkü güneyden Yunanlar geliyordu, onların burada durdurulmasını istedi. Tam da 14. Tümenin tuttuğu o mevkilerdeyiz, arkada görülen tepe Akkaya oluyormuş. 14. Tümen buraları tuttu.

    2. ve 4. Alaylar baskından sonra Olucak’a doğru çekilmişti ya, onların Eğret’ten çekildiğini görünce buraları bıraktı, ve onlarla beraber Batak ve Beşkarış taraflarına yöneldiler. Bu Fahrettin Paşa’nın emriydi, çünkü karargahını ve Kolordusunu o taraflara taşımaya karar vermişti. Bu yüzden 4 ve 2. Alaylarla birlikte 14. Tümen de o tarafa yöneldi.

    14. Tümenin burayı tutmasının bir sebebi de Çirçir baskınından dönecek 13. ve 20. Alayların geçişini kolaylaştırmaktı. Hatırlarsanız, 2. Tümen Komutanı Zeki Bey onların dikkatlice İlbulak sırtlarından Olucak’a ulaşmalarını emrettikten sonra kendisi Eğret’teki Alaylarına gitmişti. 14. Tümenin tuttuğu bu tepeleri bırakarak 2 ve 4. Alaylarla birlikte kuzeye çekilmesinin altında bir yanlış anlama yatıyor. Suphi Bey Olucak’a ulaşan 2 ve 4. Alayların 2. Tümenin tamamı olduğunu düşündü, çünkü Tümen Komutanı Zeki Bey de oradaydı. 2. Tümen çekildiğine göre buraları tutmanın bir anlamı kalmadı diyerek mevziyi terk etti ve emredildiği gibi Beşkarış’a yöneldi. Lakin 14. Tümenin terk ettiği tepeleri Yunanlar hemen tuttu. Güneyden akın akın Yunanlar geliyordu ya, onlar buraya yerleştiler.

    Diğer yandan 2. Tümen Komutanı 13 ve 20. Alaylarını sevk ederken son sözü “Olucak’ta buluşalım” olmuştu. Zira Fahrettin Paşa’nın dün akşamki emri de bu yöndeydi, Olucak’ta buluşmak… Şimdi Bağlar mevkiinde bir çarpışma var, Çirçir’de bir çarpışma var, aynı tümenin bu birlikleri birbirinden ve ne olup bittiğinden habersizler. Bir de 14. tümenin kendilerine yardıma geleceğini düşünüyorlar Eğret’e, onun da Olucak’ta bulunduğundan haberleri yok. Oysa 14. Tümen Olucak’ta kaldı, 13 ve 20. Alayların geçişini kolaylaştırmak için buraları tuttu. Sonra terk etti. Bütün bunlardan 13 ve 20’nin haberi yok… Kolordu Karargahının Beşkarış’a taşındığını da bilmiyorlar.Ayrıca 14. Tümeni bilmiyorlardı ama bir şekilde buraların Türklerin elinde olduğunu düşünüyorlardı, Yunanın yerleştiğinden de haberleri yok.

    İlbulak sırtını takip ederek Olucak’a gelen 13 ve 20. Alaylar bütün bunlardan habersiz olduğundan Olucak’a normal yoldan, güneydoğudan girmeye çalıştı. Olucak’a yaklaştıklarında köyün doğusundan gelen top atışlarına maruz kaldılar. Bunlar Bağlar’da baskın yiyen Yunan Tümeniydi ve Yenice güneyi, Olucak doğusuna kadar gelmişlerdi. Bizim alaylar bu ateşten kurtulmak için mecburen Olucak’ın daha güney, güneybatısına yöneldiler. İşte yöneldikleri o yer, burasıdır.


            200 Süvari Dörtnala Cennete Kanatlandı

            Geldiler buraya. Olucak’a giremeyeceklerini anlayınca mecburen güneyden dolaşalım dediler… Bu taraftan geldiler… Bakın burada hala Türklerin olduğunu zannediyorlar, en azından Yunan yoktur diye düşünüyorlar. Bu yüzden rahat bir şekilde geliyorlar…

    Şuraya bir indiler ki, şu dereye… İşte kıyamet o zaman koptu. Çünkü batıdaki karşı tepeler ve kuzeydeki arka tepeler tamamen pusu kurmuş düşmanla doluydu. Özellikle karşı tepelerde makinalı tüfek, top… ellerinde ne kadar silah varsa hepsiyle ateşe başladılar. Hiç beklemedikleri bu ateş karşısında bizim iki süvari alayı… kılıçları çektiler de… ne olacak kılıçla… Her taraftan cehennem gibi mermi yağıyor… Özellikle 13. Alay hücuma kalkmayı düşündüler, yararak şuradan geçmeyi düşündüler o da mümkün olmadı. O kadar top atışı, makineli tüfek atışına, yaylım ateşine karşı nasıl kurtulacaksın… O hücumdan da vazgeçtiler… En sonunda şu taraftan biraz daha güneye, güneydeki girişe dönerek çapraz ateşten kurtuldular ve daha gerilerdeki Türk birliklerine kavuştular. Bir kısmı da biraz daha batıya doğru aşıp oradan dolaşarak buradan kurtuldular.

    Fakat burada çok büyük kayıplar verdiler. İki yüz civarında şehit var. Hani Anıtkaya şehitliğinin bağrındaki adları yazılı şehitlerimiz var ya, başta Galip Binbaşı olmak üzere, 13. Alay Komutanı idi Binbaşı Galip, o da şehitler arasındaydı. İkiyüz civarında şehidimiz var bu derede… Bunların isimleri bilinmiyor, isimleri bilinenler 15-20 kadar filan… Kayıplara şu kadar kılıç, şu kadar tüfek, şu kadar at, bu kadar hayvan diye bütün kayıpların dökümünü vermişler; ama bunlar kayıp sayılmaz, asıl kayıp 200 şehittir…

    Net rakam olarak 195, yanlış hatırlamıyorsam, bu kadar şehit gösteriliyor. Fakat gerçek rakamın 200 üzerinde olduğuna dair bir kanaat oluşmuş. Bu derede 200’den fazla şehidimiz var.

    Bundan sonra 13 ve 20. alaydan kendini kurtarabilenler, şu arkadan dolaşarak yine Beşkarış, Batak istikametine varacaklar, orada bitkin durumdaki bu 2. Tümene dört alayıyla birlikte Fahrettin Paşa “Siz bugün biraz dinlenin” diyecektir. Hangi gün? 28 Ağustos 1922 günü akşama kadar istirahat edin diyecektir. Ne kadar, işte bu da 5-6 saat eder.

    Şu arkadaki Akkaya tepesi aslında pusudaki düşmanın karargahıymış. Bir gün sonra 29 Ağustos günü etraftaki köylüler, çoğunluğu Olucaklıdır tabi, toplanmışlar. Şehitlerin naaşlarını o tepeye taşımışlar ve oraya defnetmişler. 28 Ağustos 1922 gününün 2. Tümenin gerçek şehitliği orasıdır. Anıtkaya’ya dikilen, Fahrettin Paşa’nın 1924’te diktirdiği sembolik bir şehitliktir. Gerçek kabirleri burada… Tabi daha önce anlattığım Çirçir’den Bağlar’a kadar o mevkide daha çok çarpışmalar var, mutlaka oralarda da şehitler var. Oralardaki şehitlikleri, defnedildikleri kabirleri de göstereceğim.

    Olucaklılar bir vefa örneği olarak geçtiğimiz yıl o tepeyi şehitlik olarak düzenlemişler. Basit, sade ve güzel bir şehitlik olmuş. Ben aslında o şehitliği de gösterecektim, hatta çekimi orada yapmayı planlamıştım; ama bugün hava çok rüzgarlı olduğu için gürültüden çekim yapmak kolay olmaz diye bu dereye indik.

    28 ağustos 1922’de 2. Süvari Tümeninin final çarpışması burada oluyor ve iki yüzden fazla şehidimiz burada kendilerini feda ederek cennete koşuyorlar. Allah hepsine gani gani rahmet etsin, kabirleri nur olsun. Buraların bize vatan olmasını sağladılar…


            Isınmak İçin Köy Yakmak: Olucak Yangını

            Olucak’a gelmişken meşhur Olucak yangınını da anlatayım, ondan sonra gidelim dedik. Olucak köyünün eski sokakları buralar. Ucu görünen minarenin denginde Eğret, şu taraf İlbulak dağının uzantısı, Yenice şu istikamette…

    Eğret ile Yenice arasında baskın verilen 9. Tümenle Diyenis’in karargahı yavaş yavaş bizim 2 ve 4. Alayların arkasından Olucak’a doğru ilerlemişti. Az değil, 12 bin kişilik bir kuvvetten bahsediyoruz. Bunların buraya gelmesi de uzun sürdü. Öğle saatlerinde Olucak’a yaklaştılar, bu arada bizim Süvari Kolordusunun karargahı ve kuvvetleri de Olucak’ı boşaltıp Beşkarış’a doğru çekilmeye başlamışlardı. Diyenis kuvvetleri de akşama doğru ancak Olucak’a girebildiler. Dediğim gibi 12 bin kişilik Yunan bu, onların tamamının küçücük köye girmesi mümkün olmaz zaten. Çoğu harmanyerlerini filan tuttular, ileride harmanyerleri var. Bulabildikleri alanlara geçtiler yani…

    Bu arada daha güneyden, yani İlbulak dağları üzerinden kaçmakta olan Trikopis kuvvetleri vardı, onlar da bu taraftan geldiler. Bizzat Trikopis ile Diyenis’in Olucak’ta buluşup buluşmadıklarını bilmiyoruz; ancak ikisinin karargahı da köyde bulunduğu kesindir. Ayrıca ikisinin kuvvetleri, ki birkaç tümendi bunlar, köy civarında toplanmışlardı. Geceyi bu bölgede geçirecekler.

    Fakat geceyi nasıl geçirecekler? Gavur gavurluğunu yapacak yani sonuçta… Büyük ve dehşetli bir yangın var. Olucak yangını şu, o gece köyün tamamını yakıyorlar. Kayıtlara öyle geçmiş ve bizim duyduklarımız da bu yönde… Mübalağa olabilir, ama böyle… Bütün köy yakılır mı? Yakıyorlar işte…

    Bunu daha iyi anlamak için, daha önceden Eğret baskını sırasında günlük tutan bir Yunan askerinden bahsetmiştim, Er Nikos Vasilikos… Günlüğüne Olucak yangınını da yazmış, not etmiş. Tabi Eğret’i Olucak’ı nereden bilsin, köy diyor geçiyor. Bakın o bahis nasıl geçiyor günlüğünde, çok ilginçtir. Diyor ki “Gece yarısında köye vardık.” 12 bin kişilik bir kuvvetin bir kısmı akşam üzeri giriyorsa, bir kısmı da gece yarısı girmiş olabilir… “Hava çok soğuktu.“ Havanın ne kadar soğuk olduğunu siz iyi bilirsiniz, bu bölgede Ağustosun ortasında geceleri kış gelir. Yani gündüz gece sıcaklık farkının belki en yükseğe çıktığı günlerdir bu günler. Ağustosun sonu, 28-29 Ağustosta geceleri kıştır resmen… Vasilikos da öyle diyor; “Çok üşüdük.” Açlık var, susuzluk var, bitkinlik var, Türkler bir taraftan kovalıyor, bu halde gece yarısı köye girdik… Günlüğe devam; “O kadar üşüyorduk ki, birbirimize sokuluyorduk.” Isınmak için birbirlerine sokuluyorlar… Buraya kadar gayet insani şeyler söylüyor değil mi? Ama devam ediyor; “Sonra ısınmak için köyü ateşe verdik.” Espri değil bu bakın, adam resmen ısınmak için Olucak’ı yaktıklarını söylüyor.

    Ben bu olayı anlatan yazının başlığına “Isınmak İçin Köy Yakmak” ifadesini atmıştım. Bu söz Vasilikos’un itirafıdır… Isınmak için köyü yakmak, şu mantığa bakar mısınız… Gerçi mantık aramak da boşuna, bunların hayvandan da aşağı olduğunu daha önce anlatmıştım zaten… Kısacası Olucak’ı cayır cayır yakıyorlar. Çoğu yerde insanlarıyla birlikte… Hatta özellikle camiyi yaktıklarını da söylerler. 28 Ağustos 1922 gecesinde de de böyle bir şeneat işleniyor…

    Hadi bunları erler yaptı diyeceksiniz, e Komutanları da başlarında… Diyenis başlarında, General bu. Trikopis de başlarında, Küçük Asya Ordusunun Başkumandan Vekili… Yunanın bir ve iki numaraları Kumandanları da buradaydı o sırada. Onların gözü önünde yapıyorlar her şeyi. Herkes karakterinin gereğini yapar dedik ya, Gavur da gavurluğunu yapacak. Böyle bir iş yapıyorlar, halt işliyorlar ve bütün köyü yakıyorlar…


            Araplı-Buñar Arası

            Afyonkarahisar-Altıntaş şosesi, yani susa… Tekrar hatırlatalım, burası 27 Ağustos 1922 günü Cephe Komutanlığı tarafından 1. ve 2. Ordunun sorumluluk sınırı olarak emredilmişti. Yine hatırlanacağı üzere ertesi gün 28 Ağustos sabahı 2. Süvari Tümeninin iki alayı tarafından Çirçir’de, yine bu yol üzerinde Trikopis karargahı ve bağlı birliklerine bir baskın verilmişti. Daha sonra ya da aynı vakitlerde, aynı tümenin diğer iki alayınca şu Bağların olduğu yerden Eğret’teki Yunan askerlerine saldırı yapılmak istenmiş, bunda başarılı olunmayınca operasyondan vazgeçilmişti. Ondan sonra o birlikler Bağlar’ın olduğu yerde büyük bir Yunan tümenine baskın düzenlemiş ve onları dağıtmışlardı, oyalamışlardı, büyük zararlar verdirmişlerdi.

    İşte bu yolun üzerinde özellikle 28 Ağustos 1922 günü çok olaylar yaşandığını söylemiştik. Biraz onlardan bahsedeyim.

    2. Tümene mensup ikişer alayın iki farklı yerde gerçekleştirdikleri baskınlardan sonra, ki bu baskınlar 3-4 saat kadar sürmüştü, saat 9.30 gibi Bağlar’daki o meşhur Eğret baskınından sonra alayların işleri bitmişti. 4 ve 2. Alaylar Olucak’a doğru çekilmiş, daha önceden de 13 ve 20. Alaylar İlbulak sırtlarından Olucak’a doğru çekilmeye başlamışlardı. Çirçir’de baskın yiyen Trikopis karargahı ve bağlı birlikleri de Eğret’e uğramaktan vazgeçip kestirimden Olucak’a yönelmişti.

    Bu olaylar yaşanırken Uçak Keşif Raporları gelmeye başladı. Bu raporların ilki saat 8.30’a aitti. Buna göre Araplı boğazından çıkan büyük bir Yunan askeri gücünün, motorlu araçlar da var piyade de var yürüyüş kolunda, bu kolun öncüleri Eğret’in bir km kadar güneyine uzandığını, son ucunun da Araplı’da olduğunu rapor ettiler. Saat 8.30, bu vakitte 2. Tümenin baskınlarından Çirçir’deki bitmişti, Bağlar’dakinin de son anlarıydı. Tekrar edelim, tam bu zamana ait Uçak Keşif Raporuna göre büyük bir Yunan yürüyüş kolunun kuzeye doğru çekilmekte olduğu, bu susa üzerinden çekilmenin gerçekleştiği, çekilme dediği kaçıştır, kaçmakta olan düşmanın önünün Eğret’in bir km kadar güneyinde, ki bu Buñar hizasıdır ve burası da o bahsedilen noktadır, Yunan’ın ardı da hala Araplı’da bulunduğu rapor edilmiş.

    Yunanın öyle bir kaçışı var ki, öyle kalabalık kaçıyorlar ki, bir ucu burada diğer ucu Araplı’da… Araplı buradan ne kadar uzak? 10 km… 10 km uzunluğundaki bir yürüyüş/kaçış kolundan bahsediyoruz. Demek ki bir tümenden fazlası var bu kaçış yolunda. O gün hem İlbulak sırtlarından batıya bir kaçış vardı, hem de bu yoldan kuzeye doğru kaçış vardı. Yine hatırlanacağı üzere sabah saat 06 gibi, güneş doğduktan hemen sonra 25-30 tane kamyon kolu yine bu yoldan geçerek güneye doğru kaçmışlardı. Çirçir’deki baskına yardım edeceklerdi, kurtulabilenler Araplı’ya doğru kaçtı gitti. Hem güneye, hem kuzeye, hem de batıya doğru kaçış var. Yunan ne yaptığını bilmiyor yani, böyle bir kaçış…

    Bir tümenden fazla bir kuvvet bu yoldan kuzeye gidiyor. Sabah 8.30 raporuna göre önü burada, ardı Araplı’da… Yaklaşık üç saat sonra, 11.30’daki rapora göre bunların yürüyüşü devam ediyor ön ucu Süleymanlı boğazında (Osmanköy yakınları), bir ucu da Eğret’te… Aynı yol, aynı 10 km’lik yürüyüş boyu ve kaçış bu şekilde devam ediyor. Kuzeye doğru bu kaçış kolu öğleye yakın Eğret’ten tamamen çıkmış oluyor.

    İşte bu raporları aldıktan sonra Cephe Komutanlığı 1. ve 2. Türk Orduları arasındaki sorumluluk sınırını güncelledi. Hani bir gün önce verilen tebliğde sınır bu susa yolu olarak emredilmişti ya, işte bu sınır kaldırıldı. Artık yeni sınır doğu-batı ekseninde uzanan İlbulak dağlarıdır. İlbulak güneyi 1. Ordunun, kuzeyi 2. Ordunun sorumluluğundadır.


            Her Yöne Kaçış

           Yine Kütahya, Altıntaş şosesi üzerinde, Üyük’teyiz. 11.30’daki Uçak Keşif raporuna göre kuzeye doğru kaçmakta olan Yunan kolunun öncüleri Osmanköy’de, artçıları da Eğret’te bulunuyordu. Herhalde buralarda filanmıştır arka ucu…

    Kısacası kuzeye doğru kaçmakta olan Yunan birlikleri, ihtimal Trikopis tümenlerinden birisiydi, hangisi olduğunu çıkaramayacağım şimdi, öğle üzeri o koldan Eğret’te kimse kalmamıştı. Çekilmişlerdi gidecekleri yere… Nereye gidiyorlardı peki? Osmanköy’ün ilerisinden bir çarkla Olucak istikametine yönelecekler, çünkü kuzeye kaçışlarının imkanı yok artık. Kaçabilirlerse batıya kaçacaklar.

    Yine saat 11.30 Uçak Keşif  Raporuna göre Eğret’e doğru iki koldan gelmekte olan bir Yunan gücü daha vardı. Gazlıgöl tarafından geliyor ve iki koldan Eğret’e yaklaşıyordu. Tahminen Ablak- Gazlıgöl bölgesinde bulunan ihtiyattaki 13. Yunan Tümeni olduğu belirtmiş raporda. Eğret’e doğru iki koldan geliyor. Hatırlanacağı üzere bunlar 7. Tümenden önce Eğret’te iki ay kadar kalan birliktir.

    28 Ağustos 1922 günü, saat 11.30’da Eğret’e bir Tümen daha yaklaşıyordu. Belki öğle üzeri öncüleri girmişti köye. İki koldan denildiğine göre 13. Tümen, Aşağı ve Yukarı Dandır yollarından geliyordu, o halde Eğret’e Söğütcük ve Mantarlık’tan gireceklerdir.

    Her iki Uçak Keşif Raporunda da belirtilmiş bir husus var. Bunlar sadece keşif yapmakla kalmamışlar, hem susadan kuzeye kaçan Yunanlara hem de iki koldan Eğret’e yaklaşmakta olan Yunanlara elden geldiği kadar bomba atmışlar. Oysa bu keşif uçağı, yani küçük pırpır… Öyle olmasına rağmen, demek ki bunlara taşıyabileceği kadar bomba yüklemişler. Özellikle ikinci keşfinde, saat 11.30’daki uçuşunda 200 kilo bomba attığından söz ediyor. Hem bu susa üzerindeki düşmana hem de Dandır’dan yaklaşanlara 200 kilo bomba attığını söylüyor pilot. Atılan bombaların her birinin, yürüyüş kolunun tam merkezine isabet ettiği ve Yunanlara büyük zararlar verdiğini raporda belirtmişler.

    28 Ağustos 1922 günü öğle üzeri Eğret’teki durum budur. Sabah baskın düzenlenen 9. Tümen bizim alayların ardından Olucak’a yöneldi, kaçmaya başladı yani… Çirçir’de baskın yiyen Trikopis Karargahı da Olucak’a yönelmişti. O baskın sırasında Belce tarafından yardım gönderen 5. Yunan Tümeni vardı, onların tamamı da İlbulak’a doğru kaçıştalar. Şu susadan kuzeye doğru kaçmakta olan en az bir tümen var. Eğret’e yaklaşan 13. Tümeni unutmayalım. İlbulak tepesinden ve güneyinden kaçan Trikopis tümenleri var… Yani sizin anlayacağınız 1922 yılının 28 Ağustos günü bu Eğret ovası Yunan için tam bir can pazarına dönüştü. Canlarını kurtarmak için sağa sola kaçışıyorlardı. Başka tanımlaması olamaz bunun…

    Yine bir rapora göre Karacahmet’ten doğru, Susuzosmaniye ve Cumalı üzerinden Eğret’e doğru birkaç alayın yaklaşmakta olduğunu Fahrettin Paşa söylüyor. Onlar Gazlıgöl’den gelmekte olan 13. Tümenin bazı birlikleri olabilir. Tabi tahmin bu… Yani bu tarafa doğru Eğret üzerinden kaçış müthiş bir şekilde devam ediyor.

    Bu arada tekrar bizim 2. Süvari Tümenine dönmemiz gerekecek, anlatacağım…


            Ermeni-Rum Çeteler Cumalı’da Püskürtüldü

          2. Tümeni hatırlayacaksınız, Eğret’teki iki baskını verdikten sonra Olucak’a doğru çekilmişti. 2 ve 4. Alaylar kuzeyden çekilmişti, fakat öğleye doğru 13 ve 20. Alayların başına bir felaket gelmişti. Orada Yunan’ın pususuna düşmüşler, canlarını kurtarabilenler kuzeybatısından dolanarak Olucak kuzeyinde Batak, Efted, Beşkarış taraflarında Kolorduyla toplanmışlardı. Fakat Akkaya’da 200’den fazla şehide mal olmuştu o pusu.

    Beşkarış taraflarına vardıktan sonra Fahrettin Paşa bu bitkin, yorgun, uykusuz, halsiz ve perişan durumdaki 2. Tümene izin verdi, istirahat izni verdi yani. Özellikle 2. Tümenin 48 saattir uykusuz olduğunu sürekli vurgulamıştık. İşte bunu da göz önüne alarak biraz toparlansın, güç kuvvet toplasın diye istirahat verildi.

    Fakat hatırlayacaksınız, 14. tümen onlar kadar, 2. Tümen kadar yıpranmamıştı. O da oralarda çarpışmış, verilen emirleri yerine getirmiş, Yunan’a büyük kayıplar verdirmişti; ama 2. Tümen kadar yorulmamıştı. Bu yüzden Suphi Bey kumandasındaki 14. Tümene Beşkarış taraflarını, daha doğrusu Altıntaş tarafı yahut Eğret’in kuzeyi diyelim, bu bölgeyi kontrol etme görevi verildi. 14. Tümen hakikaten sağa sola akınlar yaptı, nerede düşman var nerede yok onları belirledi, bu susadan kuzeye kaçan kalabalık yürüyüş kolu vardı ya, onları sıkıştırdı, koyun sürer gibi Olucak’a doğru yönlendirdi, daha kuzeye kaçmasını engelledi. Yani 14. tümen o taraflara nizamat vermeye başladı, 28 Ağustosun öğleden sonrasında…

    İşte o sırada veya belki ikindi üzeri ilginç bir olay yaşanıyor. Şu susanın üzerinde 5 km kadar ileride Cumalı köyü var. Cumalı’da 300 kadar atlı eşkıya beliriyor. Bunlar yerli Rum ve Ermenilerden oluşan bir çetedir. 300 kadar atlı toplanmış, güya Olucak’a doğru hücuma geçecekler, harekete başlamışlar yani. Artık Yunanlara yardıma mı gidiyorlar, maksatları neyse… Önceden bahsetmiştim, bu çeteler işgal günlerinde Yunan’a yardakçılık yaptılar, yataklık yaptılar, işbirliği yaptılar onunla, belki Yunan’dan daha fazla zulmettiler Türklere, yerlilere, köylülere… Bizim köylüler de var bunların içinde, çetelerin öldürdüğü köylüleri anlatmıştım. İşte Yunan’ın bozulması onların bozulması demekti, durumun kendi aleyhlerine gittiğini görünce, akılları sıra Yunanlara yardım etmek için Olucak’a doğru atlarını sürmek üzereyken… İşte o 14. Tümen bunlara bir gözüküyor, darmaduman oluyorlar… Ermeni ve Rumlardan müteşekkil 300 kişilik bir çete… Hepsini dağıtıyorlar, Cumalı’dan gerisingeriye dönüp nereye gidiyorsa gidiyorlar artık, buraları terk ediyorlar… Özellikle Olucak tarafındaki Yunanlarla birleşmeleri önleniyor, nereye gidiyorlarsa defolup gidiyorlar…


            Bataryanın Faydasını Göremedik

2. Süvari Tümenine dair unuttuğumuz bir husus var, Tümen Bataryası… Tümenin bölünüşünü anlatırken, yürüyüş kolunun en arkasında bir Batarya bulunduğunu belirtmiştik. Geride kalan 4 ve 2. Alayların en gerisinde yer alıyordu. Tümenin bölünen iki grubunun yaptıklarını, baskınlarını anlattık, ama Batarya’dan söz etmedik. Sonuçta o da Tümene ve bölünmenin ikinci grubuna dahildi, Eğret yakınlarına gelen 4 ve 2. Alaylar müfrezesinin içindeydi, dolayısıyla hem güneydeki Bağlar’da hem de batıdaki Bağlar’da yapılan operasyonlara katılmıştı, ondan da bahsetmek gerek.

    Bataryadan şimdiye kadarki çarpışmalarda söz etmememizin bir sebebi var. 4. Alayın komutanı aynı zamanda müfrezenin de komutanı olmuştu ya, o verdiği raporda aynen şöyle diyor: “Biz Bataryanın bir hayrını görmedik. Başlangıçta bir iki atış yaptı, ondan sonra bize bir faydası olmadı.”

    Bu ifadelerde biraz Bataryaya suçlama var gibi… Durumu anlayabilmek için önce bataryanın ne olduğunu basitçe açıklayalım. 2. Tümenin topçu birliğidir. Topçuların birliklerine bu isim verilirmiş. Mesela piyadede bölük kavramının karşılığı topçularda batarya olurmuş. Ayrıca birkaç parçanın birleşerek yeni bir güç oluşturmasına da batarya denirmiş. Batarya kelimesinin her iki anlamına uygun bir askeri terim bu. Mesela birkaç top birleştirilerek güçlü bir batarya oluşturuluyor, diğer yandan zaten bu bir topçu birliğidir.

    2. Tümenin topçu birliği, yani Bataryası sabah saatlerinde 2 ve 4. alaylarla birlikte, onların peşinde olduğu halde Eğret yakınlarına geldi. Alaylar Buñarınüsdü’ne konuşlandığı sıralarda Batarya da oralardaydı. 4. Alay Komutanının “Batarya pek işimize yaramadı” gibi suçlama kokan ifadelerine karşılık Batarya Komutanına da kulak verirsek olayı daha iyi anlayabiliriz.

    Batarya Komutanı raporunda meramını şu minvalde anlatıyor: Eğret’e yaklaştık, orada çamurlu bir alan vardı. (Eğret çayının oluşturduğu Söğütaltı’ndaki çayırlık alanı kastediyor.) Orada çamura saplandık, topları kurtarmak zor oldu. Zor bela kurtardıktan sonra tam işimize bakacağız derken Yunan’ın top atışına maruz kaldık. Gürültüden ürken hayvanlar kaçıştı. (52 hayvanı vardı bataryanın, bundan 26 topu bulunduğunu çıkarabiliriz.) Karışıklık oluştu, ama topları götürebilmek için onlara ihtiyacımız vardı, 48’ini yakaladık. Topları söküp hayvanlara yüklemeye karar verdik, fakat bu da mümkün olmadı. Kamalarını söktüğümüz topları orada öylece bırakıp 2 ve 4. Alayla birlikte Olucak’a doğru çekildik. (Büyük ihtimal, Sanayinin sağ tarafında Buñarınüsdü denilen yerlerde kaldı bu toplar.)

    Batarya Komutanı raporunda bunları anlatmış. Son paragrafta da diyor ki: “O toplara ancak ertesi günü (29 Ağustos) Eğret kurtarıldıktan sonra gittik. Baktık, bıraktığımız yerde duruyorlar. Ancak düşman bunları ele geçirmiş, yeniden kurmuş, kamaları olmadığını anlayınca bir kaçının namlusunu tahrip etmişler. Aldık Olucak’a doğru çekip götürdük.”

    2. Tümen Bataryasının durumu budur.


            Garadeli’nin Top Atışı

    Gaymaktekkesi’ndeyiz. Önceden söylediğimiz gibi bu tepe Gabarçukuru, Bağlar, daha ötede Üyükyolu’nu içine alan bayırın en güneyi diyelim. Kaymak Baba’nın türbesi olarak kabul edilir burası, bu yüzden köylü buraya Gaymaktekkesi demiş, bu bölgeye de Gaymaktekkesi mevkii deniliyor.

    Buraya gelmemizin sebebi… Arkada gördüğünüz dağlar İlbulak dağları, Olucak’a kadar varıyor, onu da geçiyor hatta. Videolar serisinin başında söylemiştim, Beşkarış’a kadar uzanıyor. 1922 yılının 28 Ağustosuna dair köyde anlatılan, benim birkaç kişiden duyduğum bir olayı nakledeceğim.

    Olayı yaşayan kişi Garadeli tabir edilen Alemdaroğlu Ahmet Kızılyel’dir. Bu zat Yarımçakmak’ın babası, Yıkımcı Osman’ın dedesi, Erol Kızılyel’in dedesidir. Garadeli 1893 doğumlu, o sırada 29 yaşında ve redif askerlik sistemine göre askerliği henüz bitmemiştir. Aslında kendisi 1. Dünya savaşı gazisidir, cihan harbine de katılmış yani…

    Garadeli 1936 yılında vefat etti. Peki biraz sonra anlatacağım olay bize kadar nasıl ulaştı? Olayın kaynağı, birkaç kişiden işittim demiştim ya, onların hepsi de varıp kaynak olarak Güdükmehmet’i, Derviş Mehmet Işılak’ı gösteriyorlar. Güdükmehmet de 1886 doğumludur, Garadeli’den  6-7 yaş daha büyüktü. O da uzun süren askerliğinin cihan harbine denk gelen bölümünü çeşitli cephelerde geçirmiş bir gazidir. Fakat daha kıdemli olduğu için onun askerliği 1. Dünya savaşıyla 1918’de bitmiş. Daha küçük olan Garadeli hala asker, tıpkı daha önce anlattığım Müdüroğluların Halil Çavuş gibi. Halil Çavuş da 1894 doğumluydu, akran sayılırlar yani ve onun da askerliği bitmemişti. Hatırlayacaksınız işgalin son günlerinde Yunanların nasıl işkenceyle şehit ettiklerini… Garadeli olayı Güdükmehmet’e anlatmış. Belki oturup arkadaş olarak dertleşiyorlardı, he ya diyorlardı, yarenlik ediyorlardı, eski günleri anıyorlardı vs. O günlerin birisinde Güdükmehmet’e anlatmış:

    “Birliğimle birlikte İlbulak’a gelmiştik. Topçuydum. Komutanım dedi ki; Ahmet bak bakalım, menziline göre en son nereyi vurabilirisin? Ben de ölçtüm biçtim, hesapladım ve; Komutanım Gaymatekkesi’ni vurabilirim, dedim. “

    Gaymaktekkesi burası. Burada da düşman var. Bu düşman çok kalabalık, dediğim gibi tümenler on bin kişilik… Buradan başlıyor, Gabarçukuru, Bağlar, Üyükyolu, arkada Hacamedinguyu, belki Çerkezgırı’na kadar yayılabiliyor. İşte bu düşmanın Gaymaktekkesi’ndeki ucunu vurabileceğini söylemiş Garadeli. “Tamam o zaman, ateşle” demiş komutan. İlbulak’tan buraya nişan almış ve buradaki düşmanı vurmuş.

    Benim olayı işittiğim kişiler, Garadeli’nin o atışıyla düşmanın bozulup kaçmaya başladığını söylediler. Yani düşmanın bozulmasına ve kaçmasına bir bakıma o isabetli atışın sebep olduğunu yorumluyorlar. En azından hikaye böyle anlatılıyor. Olayı yaşayan, kaynaklık eden ve nakleden mübarek insanlar elbette yalan söyleyecek değiller. Gerçekten Garadeli öyle bir top atışı yapmış olabilir. Düşman o atışla gitmiş olabilir veya dağılmış olabilir, önemli bir atıştır.

    Fakat şurada bir yanlışlık var, bu olay daha önce anlattığım yine buralarda aynı gün yapılan Eğret baskını ile ilişkilendiriliyor. Birkaç saat önce bu bölgede aralarında Kolordu Komutanı Diyenis’in de bulunduğu 9. Tümene Garadeli İlbulak’tan top atışı yaptı, o atıştan sonra tümen dağılarak Olucak’a doğru kaçmaya başladı, biçiminde yorumlanıyor, ya da böyle düşünülüyor. Bu doğru olamaz.

    Bence Garadeli’nin buralarda vurduğu düşman 9. Tümen değil, 13. Tümen idi. 13. Tümeni hatırlayalım, saat 11.30 Uçak Keşif Raporunda Gazlıgöl’den Eğret’e iki koldan ilerleyen yürüyüş kolu bildirilmişti. İşte bunlar onlardır.

    Neden böyle düşünüyorum, açıklayayım. 28 Ağustos Eğret baskını ile bozulan 9. Tümen tamam buralara kadar yayılmıştı ve saat 9.30’da baskın bitmişti. Bizim 2 ve 4. Alaylar Olucak’a çekilirken arkalarından bu 9. Tümen de o tarafa yönelmişti, buralarda duramayacaktır artık. Yani 9. Tümen buralardayken İlbulak dağlarında Türk gücü yoktu. Vardı, ama İlbulak güneyindeki vadideydi ancak. O sırada İlbulak tepeleri ve buraya bakan tarafı Yunan kaynıyordu. Kısaca öğleye kadar İlbulak’ta buralara top atacak Türk kuvveti yoktu.

    İlbulak’a Türkler ne zaman geldi? Ancak öğleden sonra Resulbaba sırtından girerek batıya doğru ilerlemeye başladılar. Yani buradaki düşmanı vurmak için Garadeli’nin pozisyon alması ancak öğleden sonra olabilir. O saatlerde de burada 9. Tümen kalmamıştı… Ama onun boşalttığı yeri, öğle saatlerinde Söğütcük ve Mantarlık’tan Eğret’e giren 13. Tümen bir iki saat içinde doldurmuştu. Garadeli buralara yayılan 13. Tümenin Gaymaktekkesi civarındaki ucunu vurdu. Yalnız tümen bu atışla filan çekilmedi, buraları terk etmedi, hatta o geceyi burada geçirdi, bu bölgede yani… Tabi Garadeli’nin atışıyla biraz menzil dışına çekilmiş olabilir…


            Uzundere’deki Ordugah

    Garadeli’nin İlbulak’tan yaptığı top atışına benzer bir olay daha anlatmışlardı. Sağırların Ali Osman Hoca ile ilgiliydi. Gece oluyor bu hadise… Gece karanlığında İlbulak’ın Resulbaba’nın oralarda bir tepe, adını unuttum şimdi söylemişlerdi, o tepeye çıkmış Türk birlikleri… Oradan araziyi gözlüyorlar. Uzundere’de kalabalık bir ışık topluluğu görmüş Komutan ve orayı köy olarak düşünmüş. Ali Osman Hoca da düzeltmiş bu durumu “Komutanım orası köy değil, ben buralıyım Eğretliyim, oralarda köy yok, orası olsa olsa düşman ordugahıdır” diyor ve ona göre planlamalarını değiştiriyorlar.

    Bu anlatımda Türk birlikleri Resulbaba tepelerinde bulunuyor, bu istikamette mantık yürütelim. 27 akşamında yoklardı, yani 2. Türk Süvari Tümeninin bu tarafa doğru gece yürüyüşüne çıkıp da yolunu kaybettiği akşamdan bahsediyoruz. 27-28 Akşamı bu dağlarda Türk birliği yoktu, hatta kaçışa geçen Yunan birlikleri yavaş yavaş çıkmaya başlamışlardı. Türkler İlbulak dağına ne zaman çıkıyor? Bunu Garadeli’nin olayını yorumlarken de söylemiştik, bu olsa olsa 28 Ağustos akşamı olabilir. Çünkü 28 Ağustos gündüzünde bizim alaylar Çirçir’de ve buralarda düşman ordugahlarına baskınlar yaparken, düşmanın başka tümenleri, kolları da İlbulak’tan kaçıyorlardı. İlbulak’ın hem güneyinden hem de üzerinden olmak üzere yürüyüşe geçmişlerdi. Garadeli’nin top atışından da anlayabildiğimiz kadarıyla, Türk birlikleri İlbulak dağlarına ancak 28 Ağustos öğleden sonra yerleşebildiler. Dolayısıyla Ali Osman Hocaların bulunduğu birlik, eğer Resulbaba tepesi civarından şu yörede bir gözlem yaptıysa, bu ancak 28 Ağustos gecesi olabilir.

    Peki, Uzundere’de gözlemlenen ve kalabalık olduğu sanılan ordugah hangi Yunan birliği idi? Yani 28 Ağustos sabah saatlerinde, kuşlukta 5. Yunan Tümeni Belce’den akıp Çirçir üzerinden dağa doğru gitmeye başlamıştı. Acaba o 5. Tümenin bağlı birliklerinden bir kaçı olabilir mi? Zannetmiyorum, onların tamamının İlbulak sırtlarına yöneldiği belirtilmiş… 

    Büyük ihtimal Gaymaktekkesi, Bağlar bölgesine yerleşmiş bulunan ve 28 Ağustos gecesini oralarda geçirdiği kaydedilen 13. Tümenin bağlı birliklerinden birisi olabilir. Biliyoruz artık bu tümenler ortalama on bin mevcutluydu. 10 bin kişilik bir tümenin konaklama alanı da elbette çok geniş olacaktır. Bir kısmı orada olur, bir kısmı burada olabilir. Ali Osman Hocaların gece Uzundere’de gözlemlediği ordugah büyük ihtimal 13. Tümenin bir iki alayı idi.

    Büyük ihtimal öyleydi, ama başka birlikler de olabilir. Çünkü artık panik halinde kimin ne tarafa kaçtığı, nereye yöneldiği belli değildi. Kuzeye giden de vardı, tam tersine güneye kaçışan da vardı otomobillerle, dağa doğru kaçanlar vardı, doğrudan Olucak’a doğru kaçanlar vardı, Osmanköy’den çark edip tekrar Olucak’a yönelenler vardı. Yani ana baba günü, kimin ne yaptığı belli değil… Onlar da yolunu şaşırmış Yunan birliklerinden birisi olabilirdi…

    28 Ağustos gecesine dair, büyük ihtimal 28 Ağustos gecesine dair böyle bir olay da anlatılıyor.


            Mevziler Üç Günde Aşıldı

    Dört bir yandan kaçışan Yunan orduları, gerek Trikopis’e bağlı 1. Kolordu, gerekse Diyenis’in 2. Kolordusu tümenleri birlikleri sağa sola kaçıştılar. Tekrar edecek olursak;

    Diyenis kuvvetlerinden Eğret’te bulunan 7. Tümenin büyük çoğunluğu zaten taarruz başlamadan bir gün önce 25 Ağustos’ta Balmahmut’a gitmişti. (Onlar 1. Tümen ile birlikte Frango’nun komutasında ilk kaçan birliktir, şimdi Dumlupınar’a varmak üzereler.)

    Ondan sonra Diyenis’in geriye kalan üç tümeninden ilk kaçan 9. Tümen oldu. Daha 27 Ağustos ikindisinde gelip Eğret yakınlarına konmuştu. Diyenis’in kendisinin de bulunduğu bu ordugaha hatırlanacağı üzere 28 sabahı meşhur Eğret baskını yapıldı ve ondan sonra Olucak’a yöneldiler.

    Kazuçuran’daki 5. Tümenin kaçışına ise Çirçir baskını sırasında şahit olmuştuk. Önce bir iki alayla Çirçir’de baskın yiyen kamyon koluna yardıma geldiler, daha sonra Belce üzerinden tümenin tamamı inerek İlbulak sırtlarına yöneldiler. 28 öğleninde İlbulak’ta kaçıştaydılar.

    Diyenis’in son birliği olan 13. Tümen de saat 11.30’da iki koldan Eğret’e doğru yürüyüşteydi.  Köye Söğütcük ve Mantarlık’tan girdi ve öğleden sonra 9. Tümenin terk ettiği Bağlar mevkiine yerleşti, geceyi orada geçirecek. 28 gecesi Uzundere’de gözlemelenen birliğin 13. Tümene bağlı olabileceğini söylemiştik.

    Ayrıca aynı gün sabah saatlerinden başlayıp öğlene kadar süren ve şu susadan devam eden büyük bir yürüyüş kolu vardı, onlar da kuzeye doğru kaçıyorlardı. Bu birlik çok büyük ihtimalle Trikopis’in 1. Kolordusuna bağlı, Afyon’un doğusunda Güzelim dağında konuşlu bulunan 12. Tümendi. Çok büyük ihtimal böyle, birlik adıyla ilgili bir kayıt yok, benim tahminim bu yönde… Dün kaçışa geçtikten ancak 24 saat sonra buralara gelmiş olmalıdır. Ama kuzeye kaçışını sürdürmedi, Osmanköy yakınlarındaki Süleymanboğazı civarından güneybatıya çark ederek Olucak’a yöneldi.

    Bunların hepsi 28 akşamında, şu dağlardan gidenler oradan dolaşıp Gedik mevkiini geçtiler, Olucak’a yöneldiler. Osmanköy’den dönen yine Olucak açıklarına geldi. Baskın yiyen 9. Tümen zaten öğle üzeri varıp Olucak’a dayanmıştı, akşamüstü o da köye girecek. Trikopis’in 4. Tümeni de İlbulak üstünden yürümüştü aynı istikamette. Karargah ve bağlı birlikleri Çirçir’de baskın yedikten sonra kestirimden Olucak’a yöneldiğini hatırlayalım… Yani bu bölgede, Bağlar civarında sadece 13. Tümen kalmıştı. Tekrar ediyorum, Gedik hatta Bahçecik’e kadar olan bölgede 28 gecesinde Yunan kalmamıştı.

    Burada hatıra bir şey geliyor. Önceden konuştuğumuz taarruz hazırlıkları çerçevesinde savunma mevzii olarak bulundukları her yerde 1922 baharından itibaren mevziler kazmaya başlamışlardı, siperler kazıyorlardı, telörgüler çekiyorlardı. Bunların hepsi savunma amaçlıydı.

    Hatırlarsınız, bu mevzilerden biri, Resulbaba tepesinden başlayarak Düzağaç hizasına kadar devam ettirilen İlbulak mevzisiydi. O mevziler hala duruyor, siperlerin kalıntıları hala görülebiliyor. Onları size göstermek için çıkmıştım oraya, çekim de yapacaktım; fakat bu sene Allah çok yağmur verdiği için dağın her yanında, bu arada tepelerde de çok fazla ot oldu. Her taraf çayır gibi. Bu uzun otların arasında siperleri görüntülemek, seçebilmek mümkün olmadı.

    İşte bu gösteremediğim siperleri, buralara da geldi mi bilmiyorum, bir İngiliz Mareşale göstermişler. Her tarafı gezip incelemiş, o direnekleri görünce demiş ki: “Türkler bu savunma mevzilerini 6 ayda aşabilirlerse, 6 günde aşmış gibi kendilerini başarılı saysınlar.” Böyle bir beyanı var, o siperlerin mevzilerin ne kadar sağlam olduğunu güya anlatıyor.

    Şimdi bu iddialı açıklama akıllara geliyor. Bakın tekrar ediyorum, 28 Ağustos gecesi Bahçecik’e kadar, Müdem diyorlar Müdamtepe diyorlar, oralara kadar İlbulak’ta Yunan kalmamıştı. Hepsi Olucak hizasına yığılmıştı. Sadece o mevziye bağlı olmamak kaydıyla Gaymaktekkesi civarında bir tümen vardı. 28 Ağustos gecesinden bahsediyoruz. Taarruz ne zaman başladı? 26 Ağustos… Kaç gün geçti? 26, 27, 28 üç gün… İngiliz Mareşalin, 6 ayda geçerlerse 6 günde geçmiş gibi kendilerini başarılı saysınlar, dediği siperler; bırak altı ayı, bırak altı günü, tam üç günde aşılmış oldu.

    O gün Türkler buraları (İlbulak) ele geçirmişlerdi. Ele geçirdilerdi ki, işte Ali Osman Hoca’nın tepeden gözlemi oldu. Yahut Garadeli’nin İlbulak’tan Gaymaktekkesi’ne doğru bir top atışı söz konusu oldu.


            Sabah Erken Gel, Kaçacağız

    Peki Yunanlar 28 Ağustos gecesi Olucak civarında toplandılar da n’ettiler? İşte anlattık, yaktılar yıktılar, Olucak’ı ateşe verdiler. Sonra sabah saat 04’ten itibaren batıya doğru çekilmeye karar verdiler. Ama sabaha kadar Olucak hizasında beklediler. Diyenis de oradaydı, Trikopis de oradaydı. Trikopis artık bütün kuvvetlere komuta yetkisi verilen Başkomutan Vekiliydi. Sabaha kadar öylece beklediler.

    Tekrar edelim 13. Tümen burada Bağlar civarındaydı, Eğret’e daha yakındı. Ama 13. Tümenle birlikte Olucak bölgesinde tam yedi tümen bulunuyordu. Uzmanlar, tarihçiler, startejistler veya askeri uzmanlar diyorlar ki, eğer Trikopis 28 Ağustos gecesi ordularını o bölgede bekletmeyip de yürüyüşüne devam etseydi, daha ileride mevzi tutup oralarda tutunma yolunu seçseydi durumları daha değişik olabilirdi, akıbetleri değişik olabilirdi. Daha doğrusu sonunda yine yenilirlerdi de, bu kadar kolay pes etmemiş olurlardı.

    Hem Yunan kaynakları hem de Türk tarafı bu husus üzerinde çok duruyorlar. Ama Yunanlar açısından düşünülürse, Trikopis de bunu hatıralarında yazmış, onlar açısından düşündüğümüzde yürüyüşlerine devam etmek o kadar da kolay olmayabilirdi. Bir defa panik halindeydiler. Açlardı, susuzlardı, sürekli kaçtıkları için. Bir de korku ve endişe var. Bunları yerli destekçileri Rum ve Ermeniler de terk ettiler. Hatırlayacaksınız 28 Ağustos günü Cumalı’dan hareket etmeye hazır Rum ve Ermenilerden oluşan 300 kişilik çete vardı. Onlar 14. Süvari Tümeni tarafından dağıtılmışlardı. Yani yerli Ermeni ve Rumlardan da destek alamıyorlar, böyle olunca yollarını bulamıyorlardı. Yani gerçek anlamda yollarını bulamıyorlardı. Yollarını kaybediyor, nereye nereden gideceklerini bilemiyorlardı. Nereden alacaklar kılavuzu? Kim yol gösterecek onlara? Yakıp yıktıkları Olucak’tan mı alacaklar, Başkimse’den mi, Eyice’den mi? Her tarafı yıkıyorlardı, her yerde zulümleri vardı, o köylüler size yol mu gösterirler…

    Yunan ordusunun kendi içinde iletişim zafiyeti de bulunuyordu. Telsizle filan sağlıklı irtibat kurulamıyordu. Hepsinden mühimi İzmir’le bağlantıları kopmuştu. Düşünün, İzmir’den emir alamıyorsun, kendi birliklerin arasında iletişim kuramıyorsun… Bir örnek vereyim, işte Gaymaktekkesi’nde 13. Tümen var dedik, kendileri de Olucak’talar. Olucak’tan Gaymaktekkesi’ndeki birlikle haberleşemiyorlar. Ona diyecekler ki ‘Sabah erken gel, kaçacağız,’ ama bunu diyemiyorlar. Anlatacağım, haber geç ulaştığı için sağlıklı bir geri çekilme de gerçekleşmeyecek.

    Yani söylendiği gibi Yunanların planlı ve düzenli bir geri çekilme imkanları da bulunmuyordu, 28 Ağustos gecesi itibariyle. Kısacası Yunanlar için Kader ağlarını örmüştü artık, bunu değiştirmeleri pek mümkün görünmüyordu.


            Organize Kaçış

    29 Ağustos sabahı geri çekilmeleri (kaçış) şöyle oldu. Sabah 04’te Olucak civarında bulunan beş tümenden dördü, birisi Gaymaktekkesi’ndeydi, dört tümen yürüyüşe geçtiler. Ama Olucak’ta bazı birliklerini bıraktılar. Bunlar, dün sabah 13 ve 20. Süvari Alaylarının Çirçir’de bastığı otomobil koluydu. Kolda bulunan birlikleri hatırlayalım; Trikopis Karargahı, Afyon Yedek Subay Okulu, İstihkam Taburu ve iki Hastane… Bu kol baskın yedikten sonra Eğret’e uğramaktan vazgeçip, susadan ayrılarak, kestirimden, şu aradan Olucak’a yönelmişti.

    29 sabahı dört tümen olarak kaçışa geçerlerken geride bıraktıkları birlikler bu otomobil koluydu. Çünkü otomobillerden, kamyonlardan motorlu araçlardan oluştukları için onların geçebileceği yol yoktu. Dağlık arazi zaten, mahsus onları bıraktılar ve dediler ki; “Arkadan 13. Tümen geliyor, onunla birleşin, öyle devam edin…” Artık herkes kendi başının çaresine bakmaya çalışıyor, panik ve telaş o derece yani…

    13. Tümen Eğret’e daha yakın Gaymaktekkesi civarındaydı ya, en uzak birlik olduğundan haber geç ulaşıyor, bu yüzden ancak saat 05’te hareket edebiliyorlar. Olucak’a vardıklarında da saat 07 oluyor. Bakıyorlar ki herkes gitmiş sadece otomobil kolu kalmış. Onlarla birlikte, artık dereden tepeden artık nasıl yol aldılarsa onlar da kaçışa başlıyorlar…

    29 Ağustos sabahında artık, şu Eğret ovasında ve İlbulak dağlarında Yunan bitti. Yunan yok artık, 29 Ağustos sabahı itibariyle, böyle bir durum söz konusuydu. Tabi bizim işimiz onların sadece kaçışıyla ilgili değil, Eğret merkezli o birkaç günlük tarihi anlatmak… Bunun için tekrar 28 Ağustos gününe dönmemiz gerekecek…


            Adımbaşı Şehit

    28 Ağustos’a dönecek olursak… Hatırlanacağı üzere ikiye bölünen 2. Süvari Tümeninin 2 ve 4. Alaylarıyla bataryası Eğret’e yaklaşmış, Söğütaltı civarında biraz eğlenmiş, birliklerini bayıra yerleştirmiş ve birkaç bölükle gelip güneydeki Veyislerin Bağlar denilen mevkiye pusu kurmuş, sipere yatmıştı. Bağlar burası… O dediğim yerde bulunuyoruz. Karşıda görünüyor susa, şu anda kamyon geçen karayolu değil de onun iki üçyüz metre berisinde eski asfalt var, susa yahut Kütahya şosesi dediğimiz yer orası. İşte susadan kaçan otomobilleri filan bu bağdan gözlemişlerdi.

    Burada düşmana bir pusu kuruldu veya harmanyerindeki küçük birliklerden başlayarak Eğret’e doğru bir saldırı planlandı. Biz bu operasyona, iki alay ve bir bataryadan oluşan müfrezeye komuta eden 4. Alay Komutanının raporuna göre değinmiştik. Harmanyerindeki düşmana ateş etmeye başlamışlardı yanlışlıkla, sonra şu Mantarlık-Fasılüyüğü taraflarından iki tabur kadar yardım gelmişti Yunan’a, Kepez tarafından da bir sıkıştırma olmuştu… Bu yüzden buradaki baskından vazgeçtiler, Bağlar’daki büyük düşman ordugahının bulunduğu asıl baskın yerine doğru gittiklerini anlatmıştık.

    Bunları 4. Alay Komutanı’nın raporuna göre konuşmuştuk. (Şimdi aynı olaya başka birinin anlatımını esas alarak bakacağız.)

    Berber Ahmet Kabadayı Emmim askerde yaşadığı bir olayı anlatmıştı. Hatta bunu “Bozkurt Elimden Kaçtı” başlığıyla yazıya dönüştürmüş, biz de blogda yayınlamıştık, merak edenler oraya bakabilirler. Olay şudur:

    Berber Emmim 1971 yılında sanırım, İstanbul Orduevinde berber, subay berberi, yüksek rütbelileri traş ediyor. Oraya sürekli traş olmaya gelen bir emekli asker var, o sırada 80 yaşlarında filan. Baya yaşlı birisi; ama muntazaman belli aralıklarla oraya uğruyor, bir de karşı taraftan veya uzaktan geliyormuş galiba… Emmimin dikkatini çekmiş bu durum, biraz merakından biraz da adama acıdığından “Niye traş için buraya kadar emeniyorsun?” gibisinden sormuş. Bunun üzerine emekli karşı soruyla cevap vermiş “Nerelisin sen?”, Afyonluyum…” Ha, bak demiş, Afyon’un Eğret diye bir köyü var, orada Kurtuluş Savaşında yaşadıklarım var onları anlatınca neden buraya traşa geldiğimi anlarsın.” Emmim kendisinin o köylü, Eğretli olduğunu söyleyince Emekli Albay iyice heyecanlanmış, daha bir şevkle anlatmaya başlamış. Hatta bu sırada Albay’ın iznini alarak diğer berber arkadaşlarını da çağırmış Emmim “Gelin benim köyümü anlatıyor” diye… Adam anlatmaya başlamış, Berber emmim diyor ki “Adamın anlattıklarını kelime kelime hafızama kazıdım.” Hakikaten ben o yazıyı editlerken birkaç defa sordum kendisine bazı ayrıntıları teyit etmek için, kelimesi kelimesine onun söylediklerini bana tekrarlamıştı. Şimdi o Emekli Albay’ın anlattıklarına gelelim…

    Ben o sırada bölük komtanıydım, teğmendim. Köyün 1-2 km güneyinde su birikintisi vardı, göl gibi bir şeydi. (Buñar’ı kastediyor.) Oradan geçtik, Yunan’a pusu kurduk. sonra Yunan’ın arasında kaldık, bölüğümle Yunan’ın arasında kaldık. Birkaç kere hücumla yarma denemesi yaptık, başarılı olamadık. (Başarısızlığın sebebi olarak bir Çavuş ve bir Astsubayın ayak diremesini gösteriyor. Onları ekarte ettikten sonra, vurmuş galiba onları, ancak kurtulduklarını söylüyor.) Onları hallettikten sonra hücumla Yunan’ın arasından çıkıp kurtulduk. Fakat o sırada düşman dört bir yandan yaylım ateşi yapıyordu. 400 kişilik birliğimden geriye 110 kişi kaldı.

    Burada 300’e yakın şehitten söz ediliyor, 300’e yakın şehit… Bu büyük rakam… 2 ve 4. Alaylara mensup şehitler bunlar. Oysa 4. Alay Komutanının raporunda hiç şehitlerden filan bahsedilmemişti. Yani 290 şehit çok fazla, öyle geçiştirilecek gibi değil. Peki raporlara neden yansımadı? Sanırım Bölük Komutanından filan rapor istenmiyordu, en fazla Alay Komutanının raporu alındı, sadece onu görebildik biz. (Sanırım Alay komutanlarından da rapor alınmıyordu, 20. ve 4. Alaylardan rapor istenmesinin sebebi, o sırada Tümen Komutanları başlarında değilken, bölünmüş müfrezeye komuta ettikleri için olabilir.) Bölüklerin başına gelenler raporlaştırılmadığı için de bu olaylar kayıtlara geçmemiş oluyor, herhangi bir kaynaktan okuyamıyoruz.

    Bunları Berber Emmime anlatan kişi o sırada en az 80 yaşında olması lazım, eğer buralarda çarpıştığı sırada Teğmen ise o rütbeye gelmesi için belli bir süre geçmesi lazımdı. Albay olarak emekli olduğuna göre, 1971’de en az 80 yaşında olması lazım…

    Her neyse, bu civarda çok fazla şehit var. Bunlar hesaba katılmıyor, aslında şuralarda attığımız her adımda bunlar aklımızda olması lazım…


            Şehit Kabirleri

    Olucak Akkaya’daki şehitlikte demiştim ki, Eğret bölgesinde de şehitler var, oradaki şehitlikleri, şehitlerin kabirlerinin olduğu yerleri size göstereceğimi söylemiştim.

    Tabi nerede ne kadar şehit verildiğinin dökümü yapılmamış, kaydı tutulmamış. Biz günümüzde bazı işaretlerden yola çıkarak diyoruz ki, ha burada bunlar şehit oldular, şurada şunlar şehit oldular… İşte Olucak’taki Akkaya şehitliği de öyle meydana çıkarılıyor zaten. Bazı işaretlerden, ipuçlarından yola çıkılarak 13 ve 20. Alay şehitlerinin kabirleri burasıdır… Tabi köylülerin şahitliği filan da önemli bu hususta…

    Böyle bir belge yok… İstiklal Savaşında, Kurtuluş Savaşında 12 bin civarında şehidimiz var, ama bu şehitlerin ayrıntılı nerede ve ne zaman şehit oldukları tamamiyle belirlenememiş maalesef. Yine de bahsettiğim ipuçlarının işaretiyle şehitliklerin, Eğret ovasındaki şehit kabirlerinin nerede olduğu az çok çıkarılabiliyor.

    Tabi esas olan şehidin şehit olduğu yere defnedilmesidir. Nerede şehit düştü? İşte Bağların orada, efendim Uzundere’de, Veyislerin bağda, yahut Söğütcük’te, yahut Mantarlık’ta, Gaklık’ta, Dağda… Her neyse, şehit prensip olarak şehit olduğu yere defnedilir. Özünde şehit temiz olduğu için temiz naşıyla yattığı yerleri temizler ve buraları bize ‘cennet vatan’ yapar. Mantık budur ve bugüne kadar yapılagelen de böyle olmuş zaten. 290 civarında Çorbeciguyusu karşısında Veyislerin bağda bulunduğunu söylemiştik.

    250 civarında Olucak Akkaya pususunda  2. Tümenin 13 ve 20. Alaylarına mensup şehitlerimiz var. Bu tümenin bölünen iki alayı da hatırlanacağı üzere Eğret’e gelmişti. Onların bir kısmının Veyislerin bağda şehit olduğunu biraz önce belirttim. Peki Yunan 9. Tümenine asıl baskının yapıldığı şu karşı tepelerdeki çarpışmada düşmana o kadar kayıp verdirilirken bizim şehidimiz olmadı mı hiç? Elbette olmuştur, mutlaka olmuştur ve mutlaka oldu; ama bunun kaydı tutulmamış.

    Fahrettin Paşa 1924 yılında Üyük tepesine şehitliği diktirirken oraya yazmış “Bu civardaki şehitler adına dikilmiştir” diye. Bu civar dediği, merkezinde Eğret köyünün bulunduğu bölgedir, Olucak’ı da içine alır. Eğret ovası veya Eğret platosu, bu geniş alan, geniş ve yüksek düzlük… “Bu civarda şehit olanların anısına dikilmiştir.” demiş ve sanırım 17-18 tanesinin de isimlerini o taşa yazdırmış. O taşa yazılı şehitler içinde 2. Tümenin 13 ve 20. Alaylarına mensup şehitler bulunduğu gibi, 2 ve 4. Alay şehitleri de bulunmaktadır. Peki 2 ve 4. Alaylar nerede çarpıştı? İşte güneydeki Bağlar’da çarpıştı, bu Bağlar’da çarpıştı, Gaymaktekkesi’nde çarpıştı, Üyükyolu’nda çarpıştı. Yani Yenice ile Eğret arasındaki bölgede çarpıştı. Onlar da mutlaka şehit oldukları yere defnedilmişlerdir. Arazi köye uzak olduğu için buna şahitlik edecek kimse bulunmamış bugüne kadar. İşte falancalar şuraya gömüldü, filancalar buraya defnedildi gibi bir bilgi yok.

    Şu civarda, biraz daha köye yakın yerlerde şehit olanların 12 tanesinin Cumacamisi’nin kıblesine defnedildiğine dair gayet yeterli ve geçerli bir şahitliğimiz var. Bu şahidimiz rahmetli Gıvık Şükrü Aydın’dır. O’ndan naklediliyor ve birkaç defa birkaç kişiye bunu böylece söylemiş. Bazı anlattıklarında “on oniki tane” diye hafif belirsizlik ifadesi kullanmış, ama çoğunlukla 12 diye net sayıyı söylemiş. 12 tane şehit, Cumacamisi’nin kıblesine, 28 Ağustos 1922 günü öğleden sonra defnedildi. Bunu kendi gözleriyle gördüğünü, şuralara şehitlerin defnedildiğini Gıvık merhum Şükrü Aydın dede şahit olarak defalarca söylemiş.

    Bazı rivayetlere göre Üyük karşısında bir yerlere şehit defnedilmiş, başka rivayete göre Üyükyolu’nda bir yere defnedilmiş. İşte belgeli ve kuvvetli bir rivayete göre de 12 şehidin kabirleri buradadır, burası bir şehitliktir yani. her ne kadar arazideki diğer şehitlikleri belirleyemesek de 12 şehidin kabirlerinin burada olduğu kesin.

    Şimdi buraya en azından bir bayrak dikilebilir yani. O kadarcık bir şey yapılsa bile, onların burada olduğu, onların varlığı sürekli hatırlanır. Biliyorsunuz, şehitlerin ölmediğine, onların kendilerine has bir hayatla hayatta tutulduklarına, dünyada yaşayanlar gibi olmasa da kendilerine has bir keyfiyette hayatın lezzetine vardıklarına, yani kısacası şehitlerin ölmediğine dair Allah’ın kesin bir sözü var Kuran-ı Kerim’de… Onları hatırlamamız adına şuraya en azından bir bayrak dikilse iyi olur…


            Kafayı Üşütmüş

    28 Ağustos gecesi Eğret ovasında sadece Gaymaktekkesi civarında 13. Tümen kalmıştı. Diğer Yunan kuvvetlerinin tamamı Olucak köyüne yığılmışlardı. 29 Ağustos sabahı bu kuvvetlerin hepsi bu bölgeyi terk edecekler, yani bu koca Eğret platosu Olucak’la birlikte bu plato, bu ova, şu üzerinde bulunduğumuz İlbulak dağları tamamen Yunan’dan arındırılacaktır. Yalnız biz bir gün öncesine, Eğret’in kurtarıldığı 28 Ağustos’a tekrar dönelim ve köyün kurtuluşunu biraz daha ayrıntılı bir şekilde inceleyelim.

    Hatırlanacağı üzere o gün, en son Ablak-Gazlıgöl istikametinden Eğret’e iki koldan yaklaşmakta olan 13. Tümen köye öğle üzeri Söğütcük ve Mantarlık’tan girmiş, Eğret’te fazla eğlenmeden Gaymaktekkesi-Gabarçukuru-Bağlar civarına konmuştu. Geceyi zaten orada geçirmişti, tekrar hatırlatmış olalım.

    Buna şahit olanların anlattığı bazı olaylar var. O günü yaşamışlar ve gördüklerini anlatmışlar, bugüne kadar gelmiş. Bunların birincisi, Yunan kaçarken köy içinde sağa sola ateş ettiğidir. Fakat bu atışların tatavıya olduğu, belli bir hedefi bulunmadığı söyleniyor. Adeta işte biz gidiyoruz ama bakın böyle galip gibi gidiyoruz anlamını taşıyor, yahut kuyruğu dik tutma diyelim, öyle bir havadaymışlar. Sokaklardan geçerken öyle sağa sola ateş ediyorlarmış, ama ateş ettikleri yerde herhangi bir Türk askeri yok. Bunlar kendi kafalarınca hayali düşmana ateş ediyorlar. Bu şekilde köye girmişler ve çıkmışlar. Bu anlatılan Yunan birliği büyük ihtimalle, biraz önce anlattığım Bağlar bölgesine konan 13. Tümen olmalıdır. Yunanın gidişi böyle oldu, tatavıya ateş ediyorlardı, diyorlar.

    Bu birinci anlatımdı, ikincisi ise benim dedemden bizzat duyduğum ve defalarca duyduğum bir çeşme hikayesidir. Bu çeşme Belediyenin önünde, tabi o zaman oralarda bina yoktu orası meydanlıktı,  çeşme de orada bulunuyordu. Yunan bu çeşmenin üç açıdan fotoğrafını da çekmiş, onları yayınlamıştım. O meşhur çeşmede yaşanan bir hadisedir.

    Macur Ali dedemin anlattığına göre, Yunan kaçıp gittikten sonra köyde kalan Yunan askerlerinden birisi, o çeşmenin başında bir kadını dövmeye başlamış. Oraya su doldurmaya gelen Eğretli bir kadını, güğümüyle bardağıyla veya sineğiyle nasıl geldiyse, su doldurmaya gelmiş bir kadın… Orada o kadını denk getirmiş ve dövmeye başlamış…

    Kadınlara özellikle o çeşme başında nasıl eziyet ettiklerini ayrıntılarıyla anlattık, konuştuk, yazdık… İşte o eski günlere mi yosdu, ne yaptı; köy içinde hiç Gavur kalmamış, yani kendi ordusuna mensup hiç arkadaşı kalmamış, hepsi kaçıp gitmişler… En yakınındaki işte Bağlar’da 13. Tümen… Belki bu asker de onlardan kaldı. Belki de, 9. Tümen geçti, 7. Tümen geçti, 5. Tümen uğrayıp uğramadığını bilmiyoruz da, 13. Tümen geçti… Bunlardan herhangi birine mensup olabilir bu asker. Her neyse, bu asker kadına vuruyor, sumsaklıyor, eziyet ediyor yani…

    Dedem her anlatışında özellikle üstüne basa basa “kafayı üşütmüş” derdi, o asker için… Yani aklı başında olan birisi, yapayalnız kaldığı bir yerde bir kadını dövmeye kalkar mı? İnsan düşünür yani, “Len benim arkam yok, bunlar beni denk getirirse ne yaparlar” filan diye… Bunları düşünecek durumda değilmiş, bu yüzden kafayı üşütmüş diyor dedem. Yani onun yaptıklarını bir mantık çerçevesine oturtamıyor, kafayı üşütmüş olmalı diyor.

    İşte böyle kadına eziyet ederken, en sonunda bizden bir süvari yetişiyor. İnip geliyor yukarıdan doğru, dedeme atın yularını veriyor “Dut sen şunu baken” diye… O Yunanı bir güzel dövüyor kendisi. Ondan sonra tutuveriyor, biraz önce dövmeye kalktığı kadına “Vur Ana/Abla! Vur şuna!” diyor, o kadına da bir güzel dövdürüyor. Ondan sonra çekip vuruyor, ve gidiyor…

    Eğret’in kurtarıldığı güne dair bu olayı defalarca anlatmıştır, başkaları da defalarca dinlemiştir dedemden. Büyük ihtimal o Yunan askeri arkadaşları, ordusu gitti bu yalnız kaldı, bir yere sokulup mu kaldı, ne olduysa kalmış köyde… Bunun üzerine kafayı oynattı veyahut da “Ulan ben burada kaldım, bunlara neler neler ettiydik, şimdi benim başıma neler gelecek acaba” filan diye, bunları düşünmekten aklını oynattı. Böyle olur olmaz şeyler yapmaya başladı… Böyle bir olay anlatırdı dedem, 28 Ağustos 1922 gününe dair… Bu olaya tekrar döneceğiz…


            Harman Yangınları

    Yine 28 Ağustos’a dair, bu sefer anlatılan değil de resmi raporlardan yola çıkarak bir iki şey daha söylemek istiyorum.

    Ekim 1922’de sanırım Afyon’daki hükümet görevlilerince yayınlanmış bir raporda, düşman giderken harmanyerlerinde Eğret halkını topladığı ve onlara “İşgal süresince nasıl bizden memnun muydunuz, değil miydiniz?” diye bazı sorular sorup onları sorguya çektikleri, ters ve olumsuz cevap verenleri dövüp, sövüp şiddet uyguladığı, sonra da harmanyerlerini harmanları ateşe verip çekip gittiği yazılmış. Raporda bu şekilde yer alan bir bilgi var.

    Harmanların yakıldığı doğrudur. Eğretliler de anlatıyorlar zaten bunu… Hangi harmanyerlerinin yakıldığı yahut bu olayın hangi harmanyerinde yaşandığı ile bunu yapanların hangi gavur olduğuna dair kesin bir şey yok.

    Harmanyerlerinden başlayalım. Eğret’in her tarafı harmanyeri. Ta eskiden beri kuzeyde Alagır tarafları, kuzeydoğuda Omarcık’a kadar inen alanlık, doğuda Söğütcük ve Arpalık var, güneyde meşhur harmanyerleri Buñar’a hatta Çorbeciguyusu’na kadar uzanıyor. Buralar hep harmanyeri. Batıda Akkaya’da, şimdiki mezarlık olduğu yerler ve Gatçayır, buralar tamamen harmanyeri. Yani köyün dört bir yanı harmanyeridir. O zaman, yüz yıl önce bu harmanyerleri belki daha genişmiştir, sonradan tarlaya çevrilenler olmuştur. Kısaca bu harmanyerlerinin hepsinde yaşanmış olabilir, raporda belirtilen olay.

    Bu cürmü hangi Yunan birliğinin işlediğine gelince… Eğret’ten geçen üç tane tümen var. Bir de 28 Ağustos günü sabahından başlayarak öğleye kadar süren ve susa boyu devam eden Trikopis’e bağlı bir tümenin kuzeye kaçışı da söz konusu. O da bazı harmanyerlerinin yanından geçiyor, onu da hesaba katarsak tam dört tümeninin kaçışı Eğret üzerinden olduğu görülecektir. Bir de 25 Ağustos’a kadar bu köyde bulunan 7. Tümen var, onu da unutmayalım. Bunların hepsinin kaçışı Eğret üzerinden olmuş. Dolayısıyla tam da harman zamanına denk geldiği için bunların hepsi, harmanyerinde halkı toplama ve onlara şiddet uygulama hususunu veya harmanları yakma olayını (bunun içine ekin yakmayı da katabiliriz) beş tümenin tamamı da işlemiş olabilir.

    Bu o kadar önemli bir şey midir? Değil, hepsi de aynı zaten… Bunların harman yakma meselesi geldikleri 1921 yılında da vardı, bir yıl öncesinde de yaşanmıştı, şimdi kaçarlarken de aynısını yaptılar. Yani köyü yakan, işte Olucak yangını, köyü yakan harman yakmaktan çekinir mi! Harmanları da ateşe vermişler. Gidişlerinde böyle ciddi bir olay var, harman yakma olayı…

    Dene yakma olayına, köy yakma olayına gelince, o daha ciddi bir şeydir yani, ondan da bahsedeyim biraz…


            Cemal Hoca’nın Evi Özellikle Yaktılar

    1921 yılının Ağustos ayında yine bir Süvari Tümeni Komutanının düzenlediği rapora dayanarak söylüyorum, daha bir yıl öncesinden Yunanların Eğret’i yaktıklarına dair bir bilgi var. Tabi köyün ne kadarını yaktılar bilmiyoruz, bazı belgelerde tamamı deniliyor, bazı raporlarda büyük bölümü deniliyor, bazılarında da birkaç binanın yakıldığından bahsediliyor. Ama harman yaktıkları kesin.

    Bu bir yıl öncesine 1921’e dair, 1922’de ise Eğret’teki bazı binaların ateşe verildiği ise kesindir. Bir defa Cemal Hoca’nın evinin yakıldığı kesin olarak anlatılır. Bir çok kişiden duyarsınız bunu…

    Cemal Hoca o zaman Eğret imamı idi, bir rivayete göre bu yüzden Eğretli soyadını almış zaten… Evi şimdiki Kantinlerin, Garacanın evin olduğu yerdeymiş. Orayı bir çeşit imam lojmanı gibi yapmışlar, Cemal Hoca orada duruyor. Bu arada imamlık yapmasına da izin verilmiyor ya, işgal altındasın… O sırada belki ondan önce de, bunların aileden gelen bir tüccarlık özelliği var, Cemal Hoca zahirecilik de yapıyormuş. İşte, dene topluyor, onun ticaretini yapıyor. Yunan kaçarken ateşe verdiği yerler arasında onun bu evi de var. Belki onun evini özellikle yaktılar. Çünkü imamlar o sırada, o yıllarda muhtarla birlikte köy idaresinin önemli figürlerinden birisidir. Bu yüzden Cemal Hoca’nın evi özellikle yaktıkları düşünülebilir.

    Bu öyle bir yangın olmuş ki, tüccar olduğu için evinde bulunan deneler de tutuşmuş, o deneler de yanmış. Dediklerine göre 1922’den on yıllar sonra bile, 1930’larda filan yağmur yağdığında (gerçi 1930’a kadar pek yağmamış) 1930’larda yağmur yağdığında, sellerin arasına karışan yanık buğdaylar, Yeñimısdık’ın evin önünden Pazaryeri’ne doğru veyahut da Şaşdımların evin önünden şimdiki Galipbey caddesi dediğimiz ana caddeden (zaten orası sel yolağı şeklindeymiş) oradan yanık buğday taneleri akarmış, selle birlikte… Nasıl bir yangın, nasıl bir kundaklama olduğunu anlayabilesiniz diye söylüyorum bunu. Bu ayrıntıyı eskiler özellikle anlatıyorlar; yıllarca sellerin arasından yanık buğday taneleri akmış.

    Buğday yakmayla ilgili bir şey daha var, onu da anlatmam lazım…


            Öşür Vergilerinin Konulduğu Koca Ambar

    Köylüden alınan vergilerden birisi de öşür/aşar idi. Bu vergi ayni olarak alınıyordu, kaldırdığın mahsulün onda birini devlete veriyorsun. Bu vergi nasıl toplanıyor? İşte vergi memurları var, müsellem diyorlar veya bu görevi kim yüklendiyse onların gözetiminde harmanda çeci çıkardığında gelip onda birini alıyorlar, ancak ondan sonra deneyi götürebiliyorsun evine. Bunlar da aldıkları dene/vergiyi götürüyorlar depoya, ambara döküyorlar. Sonra bunları hükümetin, devletin istediği yere taşıyorlar.

    Eğret’te öşür vergisinin toplandığı büyük bir ambar varmış. Yunan’ın çektiği fotoğraflardan birisinde gördüm de tam yerini belirleyemedim bu ambar tam neredeydi… Çok büyük bir ambar, hangar gibi bir şey… Mesela öyle büyük bir gocagapısı var ki, iki kanadının her birinden bir kamyon girebilir. (Bugünün ölçüsüne göre) aynı anda iki kamyon rahat girebilir, gerçi o gün kamyon yoktu, ama büyüklüğünü anlatabilmek için diyorum, öyle büyük bir ambar düşünün. Burada topluyorlarmış.

    Ayrıca yine mahkemeye intikal eden bir olaydan öğrendiğimize göre, Olucak’ın öşürleri de bu ambara getiriliyormuş. Orada toplandıktan sonra, getiriyorlar Eğret’teki ambarda bekletiyorlar…

    1920 yılının vergisi, Yunan 1921 yılında Eğret’i işgal ettiğinde daha o ambarda bekliyormuş. Ne işi var orada veya Hükümet niye götürmedi buğdayını orada bıraktı?.. Hükümet mi kaldı, devlet mi kaldı… 1918’de savaş bittikten, mütareke de imzalandıktan sonra, hatırlayın 6 ay sonra Yunan 1919’da İzmir’i işgal etti. Yani çatır çatır her yeri tek tek işgal ede ede geliyordu bu tarafa doğru. 1921’de de Eğret’e geldi. Ortalıkta otorite filan kalmamıştı ki, devlet kalmamıştı. Dolayısıyla vergi de orada kaldı, dene de orada kaldı.

    İşte Yunan 1921 yılının 28 Martında Eğret’e geldiğinde bir önceki yılın vergileri o ambarda duruyordu daha. Zaten gelince senin elindeki deneye bile el koymuşlar bütün mallarla birlikte, hiç hazır ambarda gördüğü o deneyi bırakır mı… Ona da el koymuş, sırası vakti geldikçe hayvanlarına yem, kendilerine un olarak oradan kullanıyor. Bu her yerde böyledir, sadece Eğret’e has değildir herhalde, konumuz Eğret olduğu için bunu örnek veriyorum…

    1921’de zaten işgal altındasın, vergi toplama filan yok… Bunları kullanıyor, dilediği gibi kullanıyor, 1922 yılının 28 Ağustosunda kaçarken de ateşe verdikleri binalar içinde o depo da var. Tamamen yanıyor tabi. Bu binalar yandıktan sonra bir işe yaramaz artık, tamamen yıkılıyor. Ambarın yerine de yenisi yapılmıyor. Yenilense veya yeniden yapılsaydı, yahut yakılmamış olsaydı o depo bugüne kadar gelmese bile büyüklerimizden nerede olduğunu işitirdik. Buna dair ben bir şey duymadım.

    İşte o büyük ambarı, büyük heyula gibi ambarı da giderken yakmışlar, içinde kalan giden denesiyle birlikte… Dene yangını ve köy yangını deyince bunu da anmalıyız.


            Çeşmeli Feyzullah, Giritli Ali

    Yunan’ın yaptığı zulmü anlatırken, kaçarken değerli ne gördülerse onları arabalara yüklemişler, atlara katırlara yüklemişler, yanlarında götürmeye çalışmışlar, diye bazı olaylardan bahsetmiştim. O olaylardan birisi Böbülerin Ömer Emmi’nin başına gelmişti. Onun da içinde bulunduğu etraf köylerden topladıkları bazı insanları sürücü, yedici, datdeyici olarak yanlarına alıp götürmüşler, Dumlupınar’da bozulduktan sonra bırakmışlar. Komutanlardan birisi demiş ki, biraz herhalde insaflıymış, insanlık kırıntısı kalmış demek ki “Biz artık bozulduk bunları götüremeyeceğiz, hadi bari siz gidin.” diye bunları salıvermiş. Böyle bir olay anlatmıştım.

    Tabi herkes o Yunan komutan gibi değildi, çoğunluğu tamamiyle insanlığını yitirmişti. Sürücü olarak götürdüklerine dair isme dayalı bazı olaylar var, onları da arz edeyim.

    28 veya 29 Ağustosta, hangi gün olduysa artık, yine buralardan sürücü olarak hayvanları datdesin diye çocukları da almışlar. Böbülerin Ömer emmi o zamanlar 17-18 yaşında varmış, aklı başında birisi yani. Hadi onu normal karşılarız, alırsın götürürsün… Sürücü olarak götürdüklerinden birisi Omarcıkların Feyzullah… O sıralarda 10-11 yaşlarında bulunuyormuş. Bunu almış götürmüşler, Dumlupınar’da filan bırakmamışlar. Dumlupınar’da bozulduktan sonra bile yanlarında götürmüşler, ta Çeşme’de bırakmışlar. Çeşme’de hayvanları, malları gemilere yükleyip kendileri de bindikten sonra ancak bırakmışlar bunları. Çeşme’den Eğret’e artık nasıl geldiyse on yaşındaki çocuk, düşünün…

    O yine on yaşında, onbir yaşında… Olucaklı Ali var, soyismini bilmiyorum, Giritli Ali diyorlarmış. Bakın neden Giritli lakabını almış… Bu da 1914-15 doğumlu, yani yedi sekiz yaşlarında o sırada… Feyzullah’a 10-11 yaşlarında diyorduk ya, bu 7-8 yaşlarında, bunu alıp götürmüşler, Olucak’tan tutmuşlar… Girit’te bırakmışlar. Çeşme’de filan değil, Girit adasında. Oraya kadar götürmüşler. Çocuk nasıl kaçabildiyse, bıraktılar mı artık nasıl olduysa… Belki hükümet filan devreye girmiştir, bilemiyorum artık; bu çocuğun adı böylece Giritli Ali kalıyor. Olucak’ta hala Giritli Ali olarak biliyorlar onu. Yedi sekiz yaşında çocuk… Tabi dönemeyenler de olabilir…

    (Videonun yayınlandığı gün Aziz Sargın, benzer bir olayın Çakal dedesi İbrahim Yet’in başına geldiğini yazdı. Ümmetlerin İbrahim o sırada 11 yaşında… Eyice köyüne vardıklarında arabadan atlayarak bir eve sığınmış. Bu ev köyün hocasının eviymiş. Evin hanımı tehlike geçene, yani Gavur gidene kadar onu saklamış da böylece kurtulmuş.)


            Heybe Gözünde Kurtulan Çocuklar

    Bu olay Arap Şükrü Zenger’den naklediliyor. Benim işittiğim kişi Berber Ahmet Emmi, o kendisinden dinlemiş. Anlattığına göre, Arap Şükrü de o vakitler 11-12 yaşlarında… Bunun bir emmisi var, Mehmet Hoca… Birlikler… Aileler dağılmıyorlardı, birlikte yaşıyorlardı, geniş aile, ataerkil aile tipi… Birlikler ama, Arap Şükrü’nün babası Arapoğlu İbrahim Eğret’te yaşıyor, Mehmet Hoca da, adı üstünde hoca, medrese eğitimi görmüş yani, hoca olduğu için Başkimse’ye imam durmuş. Başkimse imamı o sırada… Çocukları burada mıydı, yanında mıydı bilemiyorum… Yani işgal sırasında ve gavur giderken Başkimse imamıdır Mehmet Hoca… Ayrı ayrı köylerde bulunsalar da işleri ve geçimleri birlik…

    Gavur kaçarken Arap Şükrü, büyük ihtimal 28 Ağustos günü, şu Olcakgırı’nda sığır güdüyormuş. Bunların sekiz on tane sığırı var; inek, dana, buzağı neyse… Haa, ne işi var bunlarda malın, diyeceksiniz. Hani Gavur sıraya koymuştu ya, sırası gelen hayvanı getirtiyor, kesip yiyorlardı. Herhalde bunların sırası gelmemiş, yahut da başka bir sebepten işte, neyse… Arap Şükrü o sırada Olcakgırı’nda bu malları güdüyor… Kaçarlarken diyorlar ki “Getir bakalım, bu mallar bizim. Sen de çobanımızsın, sür!” Yani hem malını gasbediyorlar, hem de sür diyorlar. Arap Şükrü’yü de yanlarında o tarafa doğru götürüyorlar. Demek ki Feyzullah ile hemen hemen akran, o da on oniki yaşlarındaymış, oralarda sığır güttüğüne göre…

    Başkimse’ye vardıklarında, orayı da ateşe veriyorlar, yakıyorlar. Yaktıkları yerlerden birisi de cami, Başkimse camisi… Yangında Arap Şükrü’nün emmisi Mehmet Hoca da yanıyor. Hoca’nın üç çocuğu varmış; büyükleri Selim, ortanca Halise (hatırlayacaksınız Halise, Halimenin Mehmet Kıy eşidir), en küçükleri de Ramazan, yani Düdükçü Ramazan Zenger… O sırada Ramazan yokmuş, ama Halise ile Selim oradalarmış. Tabi bunlar emmiçocuklarından, yani Arap Şükrü’den daha küçükler… Bunlar o köyde mi bulunuyorlardı, yoksa Olcakgırı’nda mal güden Şükrü’nün yanındalardı da birlikte mi Başkimseye geldiler, bunu tam anlayamadım, bu hususta bir karışıklık var. Sonuçta yangın sırasında Başkimse’deler… Şükrü bunları alıp eşek sırtındaki heybenin gözlerine koyuyor, birer tane emmi çocuklarını… O sırada düşman bozuluyor veya bir karışıklık çıkıyor filan derken, bunları oradaki bir hendeğe yuvarlıyor. Kurtulsunlar diye, herhalde canlarını kurtarsınlar diye, düşman öldürmesin diye de olabilir yani. Onları saklıyor bir şekilde, sonra kendisi de Gavurun elinden kurtuluyor, emmi çocuklarını da aldıktan sonra, heybenin gözünde eşekle Eğret’e kadar getiriyor bunları.

    Bu, Arap Şükrü’den nakledilen yaşanmış bir olay. Bir olayın içinde ne kadar zulüm var, ne kadar cinayet var. 28-29 Ağustos 1922 günlerinde kaçarken bile yaptıkları şeylere bakın; yak, yık, öldür, çal, despotluk yap! Neler, neler neler…


            Eğret’i Kim Kurtardı?

    Tekrar 28 Ağustos 1922 gününe dönüyoruz. Dedemden duyduğum, çeşmenin başında çıldırmış, kafayı üşütmüş bir Yunan askerinden bahsetmiştim. Bir süvari yetişiyor, kadına eziyet etmekteyken, gerekli cezayı veriyordu. Burada o süvarinin hangi Türk birliğine mensup olduğunu bulmaya çalışacağız. Nasıl Eğret’ten kaçarken yakıp yıkmaların, dövmelerin sövmelerin, her türlü zulmün hangi Yunan birlikleri tarafından yapıldığını bulmaya çalışmışsak; Eğret’e ilk giren Türk birliğinin, Eğret’i kurtaran kurtuluşu sağlayan da diyebilirsiniz, hangi birlik olduğunu bulmaya çalışmalıyız. Böyle bir bilgi de kafamızı kurcalamalı… (Çeşme başındaki) o askerden başlamamızın sebebi budur.

    Daha başlarken belirtmeliyiz ki, Eğret’e ilk gün, yani 28 Ağustos’ta giren birliklerin çok az olduğu rivayet ediliyor. İşte 20-30 tane atlı olduğu söyleniyor. Şimdi bu 20-30 atlı meselesi, rivayet edenin kendi gördüğü şekildedir mutlaka. Evlerinin önünden geçen Türk askerlerini, gördüğü kadarıyla, öyle tanımlamış olabilir ve öyle anlatmıştır. Başka bir sokaktan geçen Türk atlıları, piyadeleri de olabilir veyahut da köy içine hiç uğramadan geçip giden veya köy dışına, kenarına konan Türk birlikleri olabilir. Dolayısıyla (aslında) daha fazla Türk birliğinin Eğret’e girdiğini düşünebiliriz. Yahut “Eğret’e ilk gün 20-30 kişilik Türk askeri girdi” ifadesi de gerçek olabilir, gerçekten de o kadar bir birlik girmiş olabilir. O zaman çeşmenin başında tek kalmış Yunan’a cezasını veren Türk süvarisi de mutlaka o birliğin askeridir, diye düşünmeliyiz.

    Bunları tartışacağız, fakat hemen şunu da belirtmek lazım ki, 28 Ağustos 1922 günü öğle üzeri son Yunan birliği (13. Tümen) de Eğret’ten geçmişti. Öğle üzeri geçmişti, öğleden sonra da Gaymaktekkesi-Gabarçukuru-Bağlar civarına konmuştu. Geceyi oralarda geçirecektir, daha önce defalarca söyledik bunu, bir daha hatırlatmış olalım. Yani 28 Ağustos 1922 günü öğleden sonra Eğret’te Yunan yoktu. O son kalan Yunan da bahsettiğim şekilde çeşmenin başında halledildi.

    Eğret’in kurtarıldığı gün, yani 28 Ağustos’ta, Türk süvarileri veya piyadeleri her neyse, ‘Allah! Allah!’ nidalarıyla önüne kattıkları Yunanları kovalamaya başladılar… Böyle bir şey söz konusu değil, böyle bir durum yok. Hani filmlerde gördüğümüz gibi veya hayalimizde canlandırdığımız gibi böyle şeyler akıllara gelmesin. Bir defa bunun gerçekleşebilmesi için o sırada Eğret’te Yunan bulunması lazımdı, biraz önce söylediğim gibi Eğret’te Yunan kalmamıştı. O zaman “köye ilk giren Türk askerleri 20-30 kadardı” sözü biraz daha gerçekçi oluyor, akla yatkın geliyor. Yunan yoksa niye o kadar ordu yürüsün ki…

    Hatırlanacağı üzere 27 Ağustos’ta Batı Cephesi Komutanlığı tarafından iki Türk ordusuna, 1. Ordu ile 2. Ordu arasına yetki sınırı olarak Altıntaş şosesi, bizim susa olarak bildiğimiz yol belirlenmişti. 1. Ordu susanın batı tarafından, bu taraftan sorumlu olacak; 2. Ordu da yolun Gazlıgöl tarafından, yani doğu tarafından sorumlu olacaktı. Bu yetki sınırı belirlenmesi ertesi gün, yani 28 Ağustos’ta değişmişti. Hatırlanacaktır uçak keşif rapaorları gelmişti, o raporlara göre düşmanın pozisyonları belirlendikten sonra Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa tarafından bir emir yayınlandı ki; artık bundan sonra 1. ve 2. Türk Orduları arasındaki sorumluluk sınırı susa değil, İlbulak dağlarıdır. İlbulak dağları burası oluyor. Bilindiği gibi İlbulak dağları güneydoğu-kuzeybatı hattında bir yay çizerek ilerleyen dağ sırasıdır. Bu emre göre, yetki belirlemesine göre, İlbulak dağlarının kuzey tarafı 2. Ordunun sorumluluk alanında, dağların kendisi ve güneyi ise 1. Ordunun sorumluluğundaydı. Bu 28 Ağustosta belirlendi.

    Hem 27 Ağustostaki sınıra göre hem de 28 Ağustos’taki sınıra göre, Eğret her ihtimalde de 2. Ordunun sorumluluk alanına giriyor. O halde Eğret’e ilk giren askerlerin 2. Ordu bünyesinde olması, yani Yakup Şevki Paşa’nın ordusundaki birliklerden olması gerekiyor. Buna göre arayacağız.

    1. Ordu şu taraftan, 2. Ordu bu taraftan sorumlu olacaktır diye, sorumluluk sınırlarından bahsediyoruz ya, burada akla bir husus takılabilir. Günlerdir Süvari Kolordusunun hareketlerinden bahsediyoruz. Çünkü biliyorsunuz, bu civarda Eğret ovasında daha çok onların etkinliği vardı. Mesela 2. Süvari Tümenine emredildi, git sen Eğret’te düşman ordugahını bas, ondan sonra geç Gazlıgöl tarafına demiryolunu tahrip et… Ee, arada sınır olan susa var; hani 1. Ordu bu taraftan, 2. Ordu o taraftan sorumluydu. 2. Süvari Tümeni geldi, Çirçir’de baskın yaptı, Eğret’te baskın yaptı, demiryolu tahribi için susayı da geçti Belce’ye kadar vardı, geri döndüler, hatırlayacaksınız 13. ve 20. Alaylar…

    Bu nasıl oluyor? Şöyle oluyor; Süvari Kolordusu ne 2. Orduya, ne 1. Orduya bağlı bir kuvvet… Süvari Kolordusu doğrudan Batı Cephesi Komutanlığına bağlıydı, yani bir ordu hüviyetindeydi. Belki süvari olduğundandır, bilemiyorum artık. Daha önceleri 1. Ordu bünyesindeyken, taarruz öncesi durumu değiştirildi ve biraz daha bağımsız, serbest hareket edecek şekilde yapılandırıldı. Bu yüzden o sınırlar Süvari Kolordusunu bağlamıyordu yani. Efendim İlbulak dağları sınırmış, yok efendim Eğret’ten geçen susa sınırmış, bunlar Süvari Kolordusunu bağlamıyordu, bu yüzden onlar daha rahat ve esnek hareket ediyorlardı.

    Bu hususları belirttikten sonra artık Eğret’e ilk giren Türk birlikleri hakkındaki düşüncelerimize geçebiliriz. İki ihtimal var, bunları tek tek değerlendireceğiz.


            Garcamatgırı İle Belce Arası

    Eğret’e ilk giren Türk askerlerinin hangi birliğe mensup olduğunu bulmaya çalışıyorduk. İki ihtimalden bahsetmiştim, bunların ilki 61. Tümen olma ihtimalidir.

    61. Tümen Yakup Şevki Paşa’nın 2. Türk Ordusuna bağlı… Bu tümenden daha 27 Ağustosla ilgili 2. Ordunun bir harekat planı münasebetiyle bahsetmiştim. Orada Garcamatgırı’ndan Belce’ye kadarki hat üzerinden özellikle bir takip/süpürme harekatı gibi bir şey, batıya doğru çaprazlama bir harekat planlanmış, ama 27’sinde planlanan bu harekat gecikmeyle 28 Ağustosa sarkmıştır. Bu planlamayla harekat görevi 61. Tümene verilmiş.

    Bir günlük gecikmenin sebebinden bahsedelim biraz. Daha önce belki ucundan azıcık çıtlatmışımdır, 26 Ağustos taarruzun ilk gününden başlamak üzere, 2. Ordu Komutanı Şevki Paşa’nın düşmanı takip konusunda (takip konusu 27 Ağustosta başlar) biraz çekinceli davrandığını söylüyorlar, tarihçiler özellikle bunu belirtiyorlar. Bunun sebebi olarak da düşmanın bütün kuvvetleriyle geri çekilmeye başladığına inanmamış, bu konuya ikna olmamış bulunması gösteriliyor.

    Bunun için takip harekatına, yani kovalama harekatına çok da istekli davranmıyor. İsteksiz değil ama, en azından bu konuda çok seri hareket etmiyor. Hep yavaş kalıyor. Bu yavaşlık 28 hatta 29 Ağustosa kadar filan devam ediyor. Dolayısıyla Yakup Şevki Paşa’nın bu yavaşlığının bir sebebi olarak diyorlar ki, “Hani 28 Ağustos gecesi Trikopis ve Diyenis kuvvetleri Eğret ovasının sonunda Olucak bölgesinde gecelemişlerdi ya, oysa ki daha o zamandan seri hareket edip de takibe o zamandan başlamış olsaydı, gelip bu Eğret ovası bölgesindeki düşmanı daha 28 Ağustos akşamından sıkıştıracak, Dumlupınar’a hacet kalmadan burada işlerini bitirecekti” deniliyor.

    Tabi yorumdur bu, böyle bir yorum var. Ama Yakup Şevki Paşa’nın yavaş hareket ettiği de bir gerçek. İşte 61. Tümenin Garcamatgırı Belce arasındaki hattan süpürme harekatı da 27 gecesine, bir gün öncesine planlanmıştı. Ama bu harekatın ancak 24 saat sonra, 28 Ağustosta gerçekleştiği ve 61. Tümen birliklerinin operasyon çerçevesinde Cumalı, Susuz ve Dandır’ları geçtikten sonra Eğret’e birkaç bölükle girdiği belirtiliyor.

    Fakat Eğret’e giren birliklerin miktarı ve zamanlaması hakkında çok da fazla bilgi yok. Bunları biraz da el yordamıyla, bazı ipuçlarından yararlanarak bulabiliyoruz, bu sonuca varabiliyoruz.

    Daha önce bahsettiğim Eğretlilerin “28 Ağustos’ta köye çok az Türk süvarisi girdi” ifadesi burada yerine oturuyor. Yani gecikmiş 61. Tümen harekatıyla örtüşüyor. Peki Eğret’e ilk giren askerler olarak 61. Tümeni düşünmemiz sadece bu sebeple midir? Yani Garcamatgırı-Belce arasındaki süpürme harekatını 61. Tümen yaptığı için mi sadece, yoksa böyle düşünmemize başka gerekçe var mı? Bu konuda söyleyeceklerimiz var…


            61. Tümen Sancağı Neden Şenliğe Katılıyordu?

    Şenliklerin yapıldığı Üyük anıtı 1924 yılında yaptırılmış Fahrettin Paşa tarafından. Kendi ifadesine göre, Üyük’teki anıt dikildikten sonra Eğretliler ve çevre köylüleri kastederek “… o taraf köylüler her sene yıl dönüm gününde orada toplanarak dua ediyorlar. Süvarilerin cirit oynadıkları söylentisine bu şanlı şehid ruhlarının gülümsediklerine şüphe edilemez.” şeklinde tasvir ediyor. Bu ifadeden anladığımıza göre, kesin yılı belirlenmemekle birlikte, 1924’te Üyük’e anıt dikildikten sonra kutlamalar hemen başlamış gibi görünüyor.

    İlk zamanlarda kutlamaların, anmanın nasıl yapıldığını bilmiyoruz, resmi tören yapılıp yapılmadığını da bilmiyoruz. Ama 1960’larda, belki 50’lerde de, Üyük’teki törenler, bizim şenlik dediğimiz kurtuluş törenleri (ki resmi törendir) daha görkemli, daha gösterişli, daha samimi, daha coşkulu, daha katılımlı, daha kalabalık, her yönüyle daha heyecanlı geçerdi. Bizim çocukluğumuzdakiler bile öyleydi, şimdiki gibi biraz daha sönük ve kuru değildi.

    O yıllardaki katılımlara örnek olarak, ölene kadar Fahrettin Altay Paşa’nın bizzat, her yıl mutlaka geldiği söyleniyor. Geldiğinde vatandaşlarla sohbet ettiği, mevkileri göstere göstere nasıl savaştıklarını, ne mücadele ettiklerini, yaşadıklarını heyecanlı ve gözüyaşlı bir şekilde anlattığını söylüyorlar.

    Yine o zamanlarda Üyük 28 Ağustos şenliğinin ilginç bir katılımcısı daha var; 61. Tümen Sancağı… Törene katılan ve resmi geçit yapan bandocusu var, havacısı var, denizcisi var, karacısı var, jandarması var, bunların flaması, sancağı, bayrağı oluyor. Bunların yanında ayrıca bir de 61. Tümen Sancağının bulunması çok ilginç… Ben bunu duyduğumda, yani sadece tümen sancağı mı geliyordu, yoksa o tümenden yürüyüş için gelen bir bölük de var mıydı diye araştırdım; hayır, sadece sancak geliyormuş. Tümeni de biraz araştırdım, Trakya’da, sanırım Tekirdağ civarında konuşlu bir birlikmiş. Şimdi tugaymış herhalde. Kurtuluş savaşından sonra ordu yeniden yapılandırılırken ve yeni yerlerine konuşlandırılırken 61. Tümeni oraya vermişler. O zamandan beri 61. Tümen, statüsü değişse de oradaymış.

    Tamam da, başka biri değil de neden 61. Tümen sancağı geliyor? Daha yakınlarda sancak yok muydu? Bilmiyorum, Afyon’daki garnizonda sancak varmıştır, yahut daha yakınlarda bir yerde mutlaka bir sancak bulunur yani. Sancak bilindiği gibi birliği temsil eden bir semboldür ve manevi değeri haiz bir semboldür… Bunu merak ettim ve buradan yola çıkarak araştırdım, böylece daha önce söylediğim Büyük Taarruzdaki 61. Tümenle ilgili bulgulara rastladım. Yani şenliğe katılmış olması sebebiyle araştırmaya başlamıştım. Burnumuzun dibindeki başka bir sancak getirilmiyor da, neden ta yüzlerce km ilerideki Trakya’dan getiriliyor tören için? Bunun bir anlamı olmalıdır yani… Anlamı ve önemli bir sebebi olmalıdır…

    Neden özellikle 61. Tümen, diye araştırmaya başlayınca o sonuçlara varmıştım. İşte 61. Tümen 2. Orduya tabi idi, Ordusunun 27 Ağustos 1922’de verdiği görevi ancak 28 Ağustosta yerine getirebilmiş. O görev de Garcamatgırı ile Belce arasındaki hattan batıya doğru düşmanı süpürme harekatıydı. O harekatın içinde öğleden sonra, akşama doğru, belki ikindi üstü filan Eğret’e giriş de vardı. Eğret’e ilk giren süvariler, piyadeler 61. Tümene mensuptu tezini bu yüzden kabul edebiliriz. Çerşmenin yanındaki Yunan’ı cezalandıran süvari de 61. Tümene mensup süvarilerden biri olmalıdır, diye fikir yürütüyoruz.

    Kısaca Eğret’e giren ilk birlik olarak 61. Tümeni düşünmemize ikinci sebep de Üyük şenliklerine bu tümen sancağının katılmış olmasıdır.


    Meclis Muhafız Taburu

    Birinci ihtimal böyle, yani Eğret’e giren ilk Türk birliğinin 61. Tümen askerleri olduğuydu. Buna dair görüşlerimizi söyledikten sonra ikinci ihtimale geçebiliriz. İkinci ihtimal Meclis Muhafız Taburu (MMT)dir. MMT ile ne alakamız var diyebilirsiniz. Önce MMT nedir, önemi ve işleyişi nasıldır, bunun hakkında bir iki şey söyleyeyim.

    MMT, o zaman tabur değildi, Meclis Muhafız Bölüğü olarak TBMM’nin açıldığı 1920 yılında, Nisan ayında hemen teşkil edilmiş. Meclisçe teşkil edilmiş az sayıda, bir bölük sanırım sonra iki üç bölüğe çıkıyor, en sonunda 800-900 mevcuda kadar yükseliyor.

    Bu birliğin görevi Meclis’te asayişi sağlamak, Meclis ve çevresinde diyelim… Başkan ve Meclisin banisi olarak doğrudan Mustafa Kemal Paşa’ya bağlıdır. Daha çok Ankara’da, şehirde düzeni sağlama görevi verilmiştir. Ayrıca yakınlarda bazı ayaklanmaları bastırma görevlerine katıldığı da olmuştur. Ama 1921’deki 2. İnönü savaşı ile birlikte cephedeki savaşlara katılma süreci de başlamış oluyor MMT için. İlk defa 2. İnönü’ye katılmış, orada bazı çarpışmalarda yararlılık göstermiş, daha sonra Kütahya Eskişehir savaşlarında da bulunmuş.

    MMT’nin savaşlara katılımı şöyle oluyordu, hani emri doğrudan M.Kemal Paşa’dan alıyor demiştik ya, cephede bulunduğu zamanlarda daha büyük bir birliğin emrine veriliyordu. Mesela diyorlardı ki, sen falanca tümenin bünyesinde ve emrinde bulunacaksın. Verilen savaş görevleri sırasında böyle çalışıyordu.

    Kütahya-Eskişehir savaşlarından sonra Ağustos 1921’de acilen Ankara’ya çağrılıyor. Ankara’ya çağrılmasının sebebi, şehirde ve Mecliste bir takım karışıklıklar var o sırada. İşte Meclisteki muhalif gruplar filan, bir karışıklık var. Ankara’da M. Kemal Paşa’nın Başkomutan seçilmesiyle birlikte o karışıklıklar da sona eriyor, ortalık sakinleşiyor, ondan sonra hep birlikte Sakarya Savaşı için cepheye gidiyorlar. Eylülde Sakarya savaşı bittikten sonra Ankara’ya dönüyor MMT ve Büyük Taarruz başlayana kadar da Ankara’da kalacaktır. Buradaki görevini ve pozisyonunu söyledik, görevi her ne kadar huzur ve asayişi sağlamak olsa da en birinci görevi Mustafa Kemal Paşa’yı korumaktı.

    Kışı böyle geçiriyor, 1921-22 kışını böyle geçiriyor, sonra Büyük Taarruzla birlikte cepheye geliyor. Taarruzun ilk gününden itibaren bir tümenin emrine veriliyor. 28 Ağustos sabaha karşı saat 04 gibi, emri altında bulunduğu tümenle birlikte Afyon’a giriyor. Hatırlanacaktır, Afyon 27 Ağustos gündüzü Yunanlar tarafından boşaltılmıştı. Tabi giderken şehri öylece bırakmıyorlar, ateşe veriyorlar, yakıyorlar. İşte tümenle birlikte MMT’nin görevi, Afyon’da asayişi sağlamak, yangınları söndürmek, huzur ve sükunu sağlamak. Zaten emrinde bulunduğu Tümen Komutanı da vali vekili olarak atanmış…

    Aynı gece  M. Kemal Paşa ve İsmet Paşa Başkomutanlık ve Cephe karargahlarını Afyon’a taşımışlar, kendileri de şehre girmişlerdi. Yani Başkomutan geldikten bir süre sonra MMT de Afyon’a giriyor. Zaten şehir içi görevinde tecrübeli olduğu için asayiş sağlamak onun işi… Geerçekten sabah saatlerinde, 10 gibi filan huzuru sağlıyorlar, yangınlar sönüyor. Afyon’da hayat normale döndükten sonra, emrinde bulunduğu tümen takip harekatına katılmak üzere Ömer-Gecek hamamları civarında toplanıyorlar. Bundan sonrası hakkında MMT konusunda bir bilgi yok.


            Eğret’te Bulunan Meclis Muhafız Taburunu da Yanına Al

    28  Ağustos öğleden sonrası itibariyle MMT’nin izini kaybettik, ondan sonrasını bilmiyoruz. Bakalım ne zaman ve nerede karşımıza çıkacak.

    Buradan, Mürettep Süvari Tümeni (MST) var yine 2. Orduya, yani Yakup Şevki Paşa’nın ordusuna bağlı bir tümendir bu MST, ama süvari tümeni, atlı yani… Ona geçelim.

    MST 29 Ağustos sabahı saat 05’te Hacıbeyli’dedir. Buraya ne zaman vardığını bilmiyoruz, belki 61. Tümenin süpürme harekatı yaptığı sıralarda, aynı ordu içinde olduklarından onlar da aynı saatlerde, belki 28 Ağustos akşama doğru veya gece gelmiş olabilirler. Onlar da Hacıbeyli’de bulunuyorlardı, sabah 05’te…

    Bu sırada bir emir aldılar, o emre göre Yakup Şevki Paşa diyordu ki “Siz Altıntaş tarafını emniyete alın.” O taraflara gidin diye emir verdi. Bunlar da Altıntaş’a doğru yöneldiler. MST’den bahsediyorum, Hacıbeyli’den Altıntaş’a doğru geçtiler.

    Sonra bir emir daha aldılar, bu seferki 5. Süvari Kolordusundandı. Diyordu ki orada Fahrettin Paşa “Siz Cephe Komutanlığı tarafından bize, Süvari Kolordusu emrine verildiniz. Emrimize girmek üzere geliniz.” Kendi Ordu Komutanından Altıntaş tarafına gitmesi yönünde bir emir almıştı, Fahrettin Paşa’dan da başka bir emir alınca hadi bakalım… Hangisine ne yapacağım diye düşünürken… Bu arada gerçekten de Süvari Kolordusunun emrine verilmiş MST, 1. Ordudan alınmış, Süvari Kolordusuna verilmiş yani. Bunu da İsmet Paşa’nın onayıyla yapıyorlar tabi, fakat emirler çok geç geldiği için, bir de sürekli durum değiştiği için… düşmanın pozisyonunda sürekli değişiklik var, sürekli kaçış ve hareket halindeler… Türklerin pozisyonu da değişiyor… Bir emri yerine getirmeden ikincisi geliyor, senin haberin olmuyor filan… Gerçekten MST, sırf süvari olduğu içindir ve bütün süvariler aynı şekilde hareket etsin diyedir mutlaka, Fahrettin Paşa’nın Süvari Kolordusunun emrine verilmiş. İşte MST tam bunun için, yani Fahrettin Paşa emrini yerine getirmek için harekete geçerken üçüncü bir emir alıyor…

    Bu emir 6 saat önce Batı Cephesinden çıkmış olup, MST’nin eline ancak ulaşmıştır. Altı saat gecikmeyle… İsmet Paşa’nın emri de şu manada: “Başka hiçbir işe bakmaksızın doğrudan Kütahya’ya gidip orayı kurtarınız. Bundan sonra İnönü taraflarına geçerek Eskişehir’den kaçmakta olan düşmanın yolunu kesiniz.” Böyle bir emir veriyor Cephe, başka hiçbir vazifeyle oyalanma git Kütahya’yı kurtar ve sonra da kuzeyden kaçıştaki düşmana yürü…

    Emir böyle… Ben bu emri araştırırken GKB Fevzi Paşa’nın Kurmay Yüzbaşısı sanırım, Cevdet Kerim’in 1925’te basılan kitabına ulaştım. Orada İsmet Paşa’nın emri biraz daha ayrıntılı olarak veriliyor ve diyor ki MST’ye yazdığı emirde “Sen başka hiçbir işe bakma, şu anda Eğret’te bulunan Meclis Muhafız Taburunu da yanına alarak birlikte gidip Kütahya’yı kurtarın. Sonra Eskişehir’den kaçmakta olan Yunan’a doğru yürü.”

    Burada bizi ilgilendiren “Eğret’te bulunan Meclis Muhafız Taburu…” ifadesidir. Biz MMT’nin izini nerede bırakmıştık? 28 Ağustos öğleden sonra Gecek-Ömer kaplıcaları civarında bırakmıştık. Ondan sonrasına dair hiçbir kayıt yok...


            Sadece Mustafa Kemal Paşa’ya Sorumluydular

    28 Ağustos öğleden sonra kaplıcalar civarında kaybettiğimiz MMT, 29 Ağustos sabahı Eğret’te karşımıza çıktı. Çok ilginç… Öyleyse MMT ne zaman geldi Eğret’e? Büyük bir ihtimalle bağlı olduğu 8. Tümenden ayrıldı ve ister Belce tarafından dolaşmış olsun, isterse normal susadan gelmiş olsun, 28 Ağustos günü öğleden sonra belki ikindin civarı Eğret’e geldi. Geceyi Eğret’te geçirdi ve 29 Ağustos sabahı da Eğret’teydi. 29 Ağustos sabahı Eğret’te olduğu kesin ama, bu İsmet Paşa’nın emrinden anlaşılıyor.

    İyi de,  Gecek-Ömer kaplıcalarına kadar emrinde olduğu tümenden ne zaman ayrıldı? Bu büyük ihtimalle Afyon’daki görevleri bittikten sonra gerçekleşti, ta o zaman tümenin emrinden çıkmıştı. Bunu da şundan anlıyoruz, yine Fevzi Paşa’nın bir notuna göre MMT’ye Kütahya’da bir görev verilmiş. Bir vazife deniliyor, sadece vazife… Kütahya’daki vazifesi deniliyor…

    Bu görev de doğrudan Mustafa Kemal Paşa tarafından verilmiş. Aradım taradım, o görevin ne olduğunu bulamadım. Yani söylenildiği gibi, İsmet Paşa’nın emrinde de belirtildiği gibi MMT’nin MST ile birleşerek Kütahya’yı kurtarma gibi bir görevi yok. Onun görevi daha başka bir şey. Kütahya’da bir görevi var, ama ne olduğu belli değil. Fakat İsmet Paşa’nın emrinde birlikte hareket edin deniliyor.

    MMT’nin bir özelliğini daha belirtmek lazım, bunu vurgulamak lazım. Gerçi savaş alanında, cephede bünyesinde bulunduğu birliğin emrine giriyordu, fakat her zaman için bütün emirleri Başkomutan’dan alıyordu. Adı üstünde zaten, bu Meclis Muhafız Taburu… Meclis demek Mustafa Kemal Paşa demek yani, aynı zamanda Meclis Başkanı… Sonradan Başkumandan oldu ama, Başkumandan da olsa o Meclis Muhafız Taburunun asıl görevi Mustafa Kemal Paşa’nın emirlerini yerine getirmek ve onun güvenliğini sağlamak.. Kim olursa olsun, başka kimden gelirse gelsin hiçbir emre boyun eğmeden sadece M.Kemal Paşa’nın emirlerini yerine getiriyordu. M.Kemal Paşa’nın MMT’ye Kütahya’da hangi görevi verdiğini de bilmiyoruz.

    Bu bilgi neden önemli? Bu bilgi, MMT’nin Gecek-Ömer’de diğer birlikler gibi oyalanmayıp kendisine verilen özel emir gereğince hareket ederek yola çıkmış olması gerçeğini bize bildirdiği için önemlidir. Bu sonuca varmamıza sebep olan bu senaryo gereği MMT 28 Ağustos öğleden sonra yola çıkmış olmalıdır. Ha, biz onun Eğret’e geldiğini İsmet Paşa’nın emrinden anlayabiliyoruz. Diyor ki, 29 Ağustos sabahında Eğret’te bulunan MMT’yi de yanına alarak…

    Ben bundan yola çıkarak, MMT’nin Eğret’te en az 24 saat kaldığını söylemiştim, evet bunda da ısrar ediyorum, 24 saat, en az 24 saat kaldı. Çünkü Cephe Komutanı İsmet Paşa’nın emri mutlaka MMT’ye de gelmiş olmalıdır. Ama Eğret’te olduğu İsmet Paşa tarafından bildirilen bu Tabur (ne hikmetse) hareket etmiyor, Eğret’te durmaya devam ediyor. Bunu da yine Komutanların harp raporlarından anlayabiliyoruz.

    Mürettep Tümen tamam dedi, İsmet Paşa’nın gecikmeli emrini aldıktan sonra hemen harekete geçti. Altıntaş’a vardı, Pusan’a vardı, orada iki saat kadar dinlendi, sonra tekrar hareket etti, Kütahya’ya varıp orayı kurtardı. Bütün bunlar olurken, ikindin Altıntaş’a vardığında MMT hala Eğret’te. 29 Ağustos’tan bahsediyoruz, sabah Eğret’te idi, hala Eğret’te… Mürettep Tümen Pusan’a varıyor geceyarısı, orada iki saat mola veriyor, moladan sonra hareket ediyor Muhafız Taburu hala Eğret’te… Ancak bundan sonra Taburun Altıntaş’a yaklaştığı kaydedilmiş. Yani kısacası 29 Ağustos akşama doğru Eğret’ten ayrılıyor MMT, geceyarısında filan Altıntaş’a yaklaşmış. Mürettep Tümenle birleştiler mi, birleşmediler mi belli değil. Mürettep Tümen görevini yapmış, Kütahya’yı kurtarıyor, MMT artık ne zaman vardıysa…

    MMT’nin hareketlerini net olarak takip edemiyoruz. Çünkü hiçbir kimseye bağlı olmadığı için, sadece Mustafa Kemal Paşa’ya sorumlu olduğu için MMT’nin raporları da yok. Sonuçta vermesi gereken hesabı Mustafa Kemal Paşa’ya vereceği için hiç rapor tanzim etmemişler. Bu yüzden Meclis Muhafız Taburunun ne yaptığı, nerede olduğu, ne zaman nereye gittiğini resmi kayıtlardan takip etmek mümkün değil. Ancak böyle ipuçlarından yola çıkarak Eğret’te 24 saat kaldığını söylüyoruz.

    24 saat kaldığına göre, Eğret’e giren ilk Türk birliği Meclis Muhafız Taburu olabilir. Dedemin anlattığı, çeşme başındaki Yunan’a cezasını veren süvari de, sırf süvari olduğu için vurguluyorum, Meclis Muhafız Taburuna mensup olabilir. Tabi bütün bunlar ihtimaldir, kaydı kuydu yok; tezdir, yanlış da olabilir…


            Karargahım Eğret’te, Ben Beşkarış’tayım

    29 Ağustos 1922 günü akşama doğru MMT’nin Eğret’ten ayrıldığını söylemiştik. Bu tabur en az 24 saat Eğret’te kaldı. Bu hususu da hallettikten sonra artık 30 Ağustos’a geçebiliriz. Yalnız 29 Ağustos’ta biraz daha eğlenelim.

    Hatırlnacağı üzere 28 Ağustos günü Eğret ovası-Eğret platosu ne derseniz deyin, bu bölge yani, buralar Yunan kaynıyordu. O günün gecesi, en gerideki düşman şurada, Gaymaktekkesi civarındaki 13. Yunan ihtiyat tümeni olmak üzere Olucak yakınlarında beş Yunan tümeni, başlarında General Trikopis ve Diyenis olmak üzere geceyi buralarda geçirdiler. 29 Ağustos sabahı, en gerideki tümen saat 05’te Gaymaktekkesi’nden hareket etti, böylece 29 Ağustos sabahı saat 07 itibariyle, Olucak da dahil olmak üzere bu bölgede Yunan kalmamıştı. Burayı artık tamamen Türklerin hakimiyetine terk ettiler.

    O gün akşama kadar MMT’nin Eğret’te kaldığını söylemiştik. Çünkü o gün buralar tamamen Türklerin hakimiyetindeydi. İki üç gündür yaşanan hareketlilik bugün de sürdü. 29 Ağustos günkü hareketlilikte neler olduğunu kısaca özetleyeyim.

    Bir defa 29 Ağustos günü MMT akşama kadar Eğret’teydi. Bununla beraber yine aynı gün, tam olarak zamanını bilemiyoruz o belirlenememiş de, Erkan-ı Harbiye Reisi (Genel Kurmay Başkanı) Fevzi Paşa otomobiliyle bizim susadan geçmiş, Altıntaş’a kadar varmış. Bir gün önceki Çirçir baskınındaki esirlerin arasında bir kadından söz etmiştik, o kadını Altıntaş’ta Fevzi Paşa’ya teslim etmişler. Fevzi Paşa o gün susadan geçip gidiyor yani. Büyük ihtimal Eğret’ten geçerken köye de uğramıştır. Zaten onların emriyle Eğret’te bulunan MMT ile de görüşmüş olabilir. Her neyse 29 Ağustos’ta bu oldu. (Pşa ertesi gün yine otomobiliyle susadan Eğret’e kadar gelecek, bu kez ara yoldan Olucak istikametine sapacaktır.)

    Başka? Bir de, bir gün önce şu Söğütaltı çayırlığında çamura saplanıp kalan, toparlayamadıkları için burada bırakıp gitmek zorunda kaldıkları 2. Süvari Tümen bataryasının topları vardı. O topları almaya geldiler. Geldiler, aldılar gittiler. Bu da yine 29 Ağustos günü oldu. 2. Süvari Tümeni bataryası toplarını götürdü. Onların raporuna göre de o gün Eğret tamamen kurtarılmıştı.

    Size daha önce bahsettiğim 2. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa’nın Eğret’e gelişi de bugüne rastlar. O da şöyle oluyor. 29 Ağustos sabahı saat 05’te şu Gaymaktekkesi’ndeki 13. Yunan Tümeni kaçmak üzere hareket ettiği sıralarda, Yakup Şevki Paşa da Doğlat’tan bu tarafa doğru hareket etmişti. Sabah saatlerinde Ayazin’e geldi, öğle üzeri de Eğret’teydi. Yakup Şevki Paşa öğle üzeri Eğret’teydi, öğleden sonra da Beşkarış’a geçecek. Fakat ilginçtir, kendisi Beşkarışa’a geçti, Karargahını burada bıraktı. Kayıtlarda “karargahımın bir kısmını” diyor, “muharebe kısmını Eğret’te bıraktım” diyor. Orada sanırım hatıralarını yeni harflere çevirirken, veya başka bir şekilde yazı aktarılırken aslı “muhabere” olan kelime “muharebe”ye çevrilmiş. Muharebe savaş, harp, çarpışma demek; muhabere ise haberleşme demek. Şevki Paşa karargahının haberleşme/iletişim kısmını (bunun içinde telsiz, telefon, telgraf, ışıklı haberleşme cihazları filan vardı) Eğret’te bırakmış, kendisi Beşkarış’a geçmiş. 30 Ağustos akşama kadar, (ki o gün Dumlupınar Meydan Muharebesi yapılıyor) o zamana kadar Muhabere Karargahı Eğret’te kalacaktır. Bunu bütün yazışmalarında dile getirmiş “Karargahımın muhabere kısmı Eğret’tedir, yazışmalarınızı ona göre yapın” diye bütün birliklerine talimat veriyor, ayrıca Cephe Kumandanlığı ve Başkumandanlığa da bu şekilde rapor veriyor; 2. Ordu Karargahı muhabere kısmının Eğret’te bulunduğunu özellikle belirtiyor. Yani 29 Ağustos’ta Eğret’te bulunan birliklerin arasında Yakup Şevki Paşa’nın karargahı da bulunmaktaydı, en azından karargahının bir kısmı… Ne kadar kaldı? Bir günden daha fazla. Akşama kadar sürüyor, 30 Ağustos akşama doğru Beşkarış’a gidiyorlar onlar da… Bu da 24 saatten fazla ediyor.

    29 Ağustos günü buralar tamamen Türklerin eline geçmişti. Geliyoruz, 30 Ağustos’a…


            Böylesi Gerekiyordu

    Bu anlatımın başlangıcında, hatırlayacaksınız, asıl öne çıkardığım mevzu İlbulak dağlarıydı. Bu dağların tanıtımıyla başladık işe, öneminden bahsettik. Sonra Eğret işgalinin nasıl başladığına geldik, bu işgalin de İlbulak üzerinden yapıldığını, önce 28 Mart 1921 günü Olucak üzerinden gelen bir tümen civarındaki Yunan birliğinin Eğret ile Yenice arasında konduğunu, iki alayını Eğret’e gönderdiğini, böylece Eğret işgalinin başlamış olduğunu söylemiştik. Aynı gün İlbulak dağları üzerinden ve güneyinden aynı şekilde Yunan ilerleyişinin devam ettiğini, o birliklerin bir kısmının Bayramgazi’den kuzeye yönelerek yine Eğret’e geldiklerini, bu iki koldan işgalin hep İlbulak dağları üzerinden olduğunu söylemiştik.

    Aynı işgal hareketi 12 Temmuzda bir daha tekrar oluyor, üç ay kadar sonra tekrar ediyor; yine aynı şekilde gerçekleşiyor bu da, yine Olucak’tan inen bir tümen kadar Yunan Eğret Yenice arasına ordugah kuruyor, yine iki alayını Eğret’e gönderiyordu. Ve yine İlbulak dağları üzerinden ve güneyinden Afyon’a doğru Yunan ilerleyişi devam ediyordu, o birliklerin bir kısmının Bayramgazi hizasından kuzeye, Eğret’e geldiklerini tek tek anlatmıştık.

    Kısacası işgalci Yunanlar Olucak üzerinden gelip Eğret-Yenice arasına kondular, İlbulak üzerinden gelip Bayramgazi’den kuzeye yöneldiler. Dikkat edin hep şu bölge; Bağlar, Gabarçukuru, Gaymaktekkesi bölgesini konaklama/ordugah olarak kullanıyorlar. Ve İlbulak dağlarından geliyorlardı.

    Şimdi gidişlerini hatırlayalım. Aynen gelişleri gibi oldu. Yine burada Eğret-Yenice arasında (Gaymaktekkesi, Gabarçukuru, Bağlar, Üyükyolu bölgesi) kondular, sonra Olucak’a doğru kaçtılar. Yine diğer Yunan tümenleri de İlbulak dağlarını kullandılar, onun üzerinden Olucak’a doğru kaçtılar. Yani nasıl geldilerse öyle gittiler. Geldikleri gibi gittiler de diyebiliriz bir anlamda buna. Fakat nasıl gittiklerini, kaldıkları müddetçe Eğret’te neler yaptıklarını, çok fazla ayrıntıya girmeden anlatmıştım size. Ayrıntıya girmediğim noktalar, özellikle hiç girmediğim hususlar olduğunu fark etmişsinizdir. O konulara hiç girmedim. Buna rağmen ne kadar zulmettikleri sanırım anlaşılmıştır.

    30 Ağustos günü bu zulmü ortaya koyan, yenilgilerinin hem insani hem kaderi boyutunu değerlendiren sözleri var Mustafa Kemal Paşa’nın. Ondan önce, Eğret’ten sürücü/kağnı yedici olarak tutup götürdükleri Feyzullah Sağlam dededen bahsetmiştim, onun Dumlupınar meydanını, savaştaki o Dumlupınar’ın durumunu tasvir eden bir sözü var, onu aktarayım. Bunu odada dinlemişler, kendisinden dinleyen Çilmahmutların Mahmut Omak söyledi, kendi ağzından duymuş. Demiş ki Feyzullah dede: ”Dumlupınar’da derelerden su yerine kan akıyordu.” Siz savaş meydanının vehametini bundan anlayın artık.

    Bu vehameti Mustafa Kemal Paşa görüyor, ortalığın cesetlerle dolup taştığını, dayanılmayacak bir manzara bulunduğunu söylüyor. (M.Kemal Paşa bu konuşmayı 30 Ağustos 1924’te Dumlupınar Savaş meydanında yapmış. Uzun nutuğun ilgili bölümü: “Efendiler, ertesi günü tekrar bu muharebe meydanını dolaştığım zaman, ordumuzun ihraz ettiği zaferin azameti ve buna makabil hasım ordunun duçar edildiği falâketin dehşeti beni çok mütehassis etti. O karşıki sırtların gerisindeki bütün vâdiler, dereler, bütün mahfuz ve mestur yerler bırakılmış toplarla, otomobillerle ve namütenahi teçhizat ve malzeme ile ve bütün bu metrukâtın aralarında yığınlar teşkil eden ölülerle, toplanıp karargâhlarımıza sevkolunmakta, bulunan sürü sürü esir kafileleri hakikaten bir mahşeri andırıyordu…”)

     Bu sözler insani boyutu yansıtıyor. Acıklı bir durum var ortada, binlerce ölü var, bu ölülerin çoğunluğu Yunanlar tabii... İşin bu acıklı ve “mütehassis” edici yönünü söyledikten sonra, başka bir konuşmasında (Mecliste, Dumlupınar meydanında, törende veya herhangi başka bir yerde söylemiş olabilir) “Anadolu’da, işgal ettikleri yerlerde yaptıklarını düşündüğümüzde, bunu Kaderin bir adaleti gibi görmeliyiz” diyor. Tam belki bu kelimelerle söylemiyor, ama mana olarak bunu ifade eden sözler söylüyor. O kelimeler tam olarak aklımda kalmamış, ama aşağı yukarı anlam bu…

    Mustafa Kemal Paşa’nın oto boka söylediği, belki uydurulan sözlerini gündeme getirirler de, bu önemli değerlendirmesini ben ilk defa duydum. Belki Meclis’te Dumlupınar’dan bahsederken söylemiştir, belki gerçekten savaş meydanında, mesela yukarıda aktardığım 1924 nutkunun içinde söylemiştir, belki de başka bir kutlamada söyledi, tam bilmiyorum. Fakat bugüne kadar hiç duymadığım bu sözünü bir kitaptan okudum. Böyle diyor. Evet acınacak mütehassis olunacak bir manzaraydı, üzüntü vericiydi; ama Yunanların işgal ettikleri yerlerde yaptıklarını düşününce, bu Kaderin adaleti olarak görülmelidir, böyle olması gerekiyordu çünkü, diyor. Böyle olması gerekiyordu…

    30 Ağustos 1922 günü Yunan'ın beli Dumlupınar’da kırıldı. Buralarda beklemeselerdi 28 Ağustos günü, gitselerdi belki kaçıp kurtulacaklardı. Ama Kader onları buralarda bekletti, ‘Olucak’ı yakın!” dedi Şeytan onlara, “oraları buraları yakın” dedi, “yıkın” dedi, “dinlenin” dedi, “uyuyun” dedi, “ısının yaktıklarınızla” dedi. Böylece geç kaldılar, erken davransalar belki Dumlupınar’ı tutacaklardı. Orayı bizimkiler tuttu, Yunanlar kuzeye kaçmak zorunda kaldılar. Sonra bizim süvari kuzeyden bu tarafa sürdü. 1. Ordu zaten Dumlupınar’ı tutmuştu, 2. Ordu da bu taraftan gidiyordu, kaçacak bir yerleri kalmadı, Dumlupınar’da oraya sıkıştılar, olan oldu. Ondan sonra canını kurtarabilenler biliyorsunuz, 9 Eylül 1922 günü İzmir’den binebilenler gemilere binerek kaçtılar gittiler…

    Sonuçta geriye böyle acı hikayeler kaldı. Kimden dinlediysem, istisnasız hepsi de “Allah bir daha o günleri göstermesin, öyle bir işgal yaşatmasın” diye, diyeceklerini böyle dualarla bitiriyordu. Biz de buna amin diyelim ve duayı tekrar edelim: Allah bir daha bizlere öyle günleri yaşatmasın, güzel vatanımızı işgal ettirmesin, o acıyı bize bir daha yaşatmasın…