23 Nisan 2026

Üyükyolu

     
    Mezarlığın önünden sağa kıvrılıp  petrolun arkasından dolandınız ve asfaltı paralel takip ederek şimdi  mizahi bir anı olarak sadece kapısı kalan Güdükahmet'in samanlık hizasına geldiniz. Tam orada yolun üçe ayrıldığını görürsünüz.

    Eskiden de böyleydi, tam orada her biri başka bir tarafa yönelerek üç kola ayrılırdı yol... Yalnız buraya gelene kadar labirent bulmaca çözer gibi oradan oraya kıvrılmazdı. Gatçayır yolunu batıya doğru dümdüz takip ettiğinizde buraya ulaşırdınız. Özel bir gayret istemezdi, koşum hayvanlarını serbest bıraksanız onlar bile mecburen buraya gelirlerdi. 

    Fakat hatırladığım kadarıyla 70'lerde Gatçayır'a Karayolları şantiyesi kurulunca yol kesintiye uğramıştı. Çünkü tam da yolun batıya doğru aştığı bayırın ortasındaydı yapılan binalar. Neyse ki kesinti kısa sürdü de büro binasının ardından geçmek üzere yeni bir yol verdiler. Tatlı rampayla orayı dolaşıp derede eski yola kavuşulurdu. O yıllarda deredeki serenli kuyu kullanılabiliyor ve henüz o kısmına gelinmemiş olan şimdiki karayolunun bulunduğu yer çok rahat geçilebiliyordu. Zaten orayı geçtiğinde seni Güdükmehmet'in bağ karşılar, yani yolun üçe ayrıldığı nokta...

    Yolların sola ayrılan birincisi, bilemedin yüz metre sonra koca bir badem ağacını yalayıp doksan derecelik iki zikzak yapar ve ötesinde hiç eğilip bükülmeden yoluna devam eder. Sürekli batıya doğru bu düzgün yolun başı ve sonu hep Gabarçukuru'dur...

    Ayrım noktasının ikincisi, yani ortadaki Bağlar yoludur. Çünkü Güdükmehmet'inkinden başlayarak ilerideki tepenin hemen ardına kadarki bölgede eski Eğret bağlarının bir bölümü bulunuyordu. Zaten o tepenin deresinde Hacahmedinguyu, diğer deresinde ise Gambırarifinguyu var. Orada yol çatallaşıp biri Gocadere'ye uzanıyor.

    Gelelim asıl konumuz olan üçüncü yola... Diğer ikisinin aksine bu yol varıp bir yerde erimiyor, gidiyor da gidiyor... Ben ötesine geçmedim ve şimdi nasıldır bilmiyorum, ama eskiden Çerkez (Yenice)yi aştıktan sonra daha yola devam edermiş...

    Yenice'ye yakın olan kısmındaki mevkilere genelde Çergezgırı diyorlar, fakat bu yolun çevresindeki tarlalar tarif edilirken Üyükyolu diye adlandırılıyor. Demek ki bu mevki adını yoldan almış. Eskiden beri bu böyle... Çocukluğumda bu ismi duyup sağda solda boşuna üyük arar bulamaz ve bunu eskilerin tuhaflığına yorardım. Öyle ya; Üyük nereee, Üyükyolu nere... 

    Çocukluğumda kapattığım bu tuhaf isimlendirme mevzusunu bir kaç yıl önce tekrar gündeme getirdim. Yeri geldi, arazileri konuşurken Hacapo (Abdullah Erdem) abiye sormuştum. Üyük ile Üyükyolu'nun ne alakası vardı?

    - "Ha! Sen bilmiyoñ mu?" diye cahilliğimden zevklenerek biraz naza çekti ve sonra basitçe anlattı. Beşkarış'ın eski adı Üyük imiş ve bu yol o köye çıkarmış... Tabii ya, nasıl düşünemedim ben bunu. O köyün adı 'Beşkarışhöyük' olarak geçtiği bir sürü belge okuduğum halde böyle bir ihtimal nasıl aklıma gelmez. Bir de şimdi üzerinde şehitlik bulunan Üyük ile yolu ilişkilendiriyor, eskilerin de böyle düşündüğünü sanarak onları tuhaf buluyordum... Vay be!.. 

    Sonuç olarak yolların üçüncüsü Üyük yoludur. Mevki olarak düşünürsek Kötayolları, Çerkezgırı,  Gocadere, Hacahmediñguyu ve Bağlar arasında kalan ara bölge Üyükyolu oluyor. Mevkinin ortasından da Üyük yolu geçiyor.

    Yolun kenarında dedemin bir tarlası vardı, dayımla çifte giderdik. Demek ki sonbahardı, ekin ekme dönemi. Yan taraftaki tarlada meyvesi iri ve tatlı alıç azadı var. Benden beklenen eşekleri çevirmek ve buradan alıç toplamak. İki vazifeyi de yapmışımdır mutlaka, fakat oraya dair benim aklımda kalan ikisi de değil, daha başka bir şey...

    Tarlayı sürdükçe cizilerden fişek çıkıyordu. Daha doğrusu kapsül, beş altı santim uzunluğunda makineli veya normal tüfek kapsülleri; biz kısaca fişek derdik. Eşelemeye gerek yoktu toprağı, ciziye düşer gördüğümü alırdım. Ceplerim ellerim dolar, gidip bir yere boşaltır tekrar doldururdum. Uzaklaşan eşşekleri çevirmeye gider veya başka bir sebeple fişek toplamaya ara verir veya bitirirdim. Topladığım fişeklerle oynar mıydım, hayali atış talimi mi yapardım, bazılarını düdük gibi öttürür müydüm; belki hepsi... Ne çok fişek çıkardı. Mutlaka yakındaki başka tarlalarda da aynı şekildeymiştir...

    Bunun sırrına on yıllar sonra erebildim. Okuduğum metinlere göre 27 Ağustos 1922 günü ikindi vakti, Süvari gözcüleri İlbulak'tan araziyi izlediler. Eğret yakınlarında büyük bir çadırlı Yunan ordugahını rapor ettiler. Ertesi sabah Süvari alayı bu ordugaha baskın verdi. 28 Ağustos olayları böylece başlamış oldu. Toparlanana kadar acz içinde kalan düşmana, Yenice'deki birliklerinden yardım yetiştiği askeri metinlerde ayrıntı olarak belirtilir. 

    Tabi metinlerin askeri dilinde olay anlatılırken tam olarak mevki adları kullanılmaz, öyle ya, onlar bizim nerelere ne dediğimizi nereden bilsinler. Şimdi ben küçükken topladığım avuç avuç fişeklerden yola çıkarak anlıyorum ki, sözü edilen Eğret baskını tam da bu Üyükyolu mevkiinde yapılmış. Hem de burası Yenice'ye çok yakın...

    Şu yaşa geldik, eskilerin hiç bir isimlendirmesinin boş ve sebepsiz olmadığını ancak anlayabiliyoruz...



21 Nisan 2026

Serbest Mevzular

 
    Eğretiköy yazılarının kaleme alınması sırasında bazı yazıların sülale, yer, dil, tarih, bir yıla yayılan günlük hayat, portreler, köy odası gibi belirlediğim başlıca kategorilerin hiç birine girmediğini fark ettim. Bir başka açıdan bakıldığında ise bu yazıların birden fazla başlık altında değerlendirilebileceği anlaşılır. İşte böyle yazıları, konusu geniş bir yelpazeye dağıldığı için serbest kategorisinde düşündüm.

    Yazarken kalemimi serbest bıraktığım için bu durumun kaçınılmazlığı ayrı bir gerçek. Başlık adının bununla da ilgisi olabilir. 

    Bir yazıda hem ondan hem bundan bir parça bulunduğu, bakış açısına göre farklı konuların yazısı olarak değerlendirilebileceği, yahut üslup penceresinden bakıldığında birden fazla alana taştığını düşündüğüm yazılar fazladır. 

    Başa koymayı düşündüğüm "Altıncı Şehir, Birinci Köy" böyle yazılardan biridir. Aslında hariçten gazel okuma gibi düşündüğüm yazıların torbasındaydı, ama serbest kategorisinin önsözü olsun istedim.

    Böyle yazıları serbest kategorisine almakla birlikte, bir başka kategori yazılarının listesine de olduğu gibi kaydettim. Aynı yazıyı bir kaç yerde okuyabilirsiniz. Bütün bu sebeplerden ötürü bu sayfanın çapı genişledi, başlık sayısı arttı, liste uzadı...

    Diğer alanlarda olduğu gibi serbest yazılarda da henüz yazamadıklarım yazdıklarımdan çoktur. Misal mesleklerin, oyunların bazılarını yazamadım. Bunlar elbette yazılacak, sırasını bekliyor. Kalemim düşündüklerimin hızına yetişemiyor. Biraz hızlanınca onlar da yazılacak ve aşağıdaki başlıkların sayısı daha da artacaktır.

    

    Bakkal Yorgo 
    Mevlüt 
    Ekmek Üstü 
    Değnek 
    Kes 
    Keçeaayytt! 
    Angare 
    Top Patladı 
    19 Mayıs 
    Akgalak 
    Enleme 
    Hayret 
    Asker Yolu 
    Geçmişten Günümüze Eğret İdaresi-2 (Cumhuriyet'e kadar)
    Geçmişten Günümüze Eğret İdaresi-4 (Nahiye Merkezinin taşınması) 
    Geçmişten Günümüze Eğret İdaresi-6 (İhsaniye'ye bağlı Eğret Kasabası)
    Geçmişten Günümüze Eğret İdaresi-7 (Belediyelik için halk oylaması)
    Geçmişten Günümüze Eğret İdaresi-9 (Anıtkaya tekrar Afyon'a bağlanıyor)
    Geçmişten Günümüze Eğret İdaresi-13 (Anıtkaya'da belediyelik düştü)
    Geçmişten Günümüze Eğret İdaresi-14 (Sonuç ve tartışma)
    Azat 
    Çalı 
    Yakı Otu 
    Kekik 
    Çay Otu 
    Altın Otu 
    Bırçalak 
    Garımak Yok 
    Biz Saplama 
    Kutu 
    Manne 
    Epdiş 
    Sobi Taşı 



   

16 Nisan 2026

1935 Nakil Vasıta Kaydı


    1922'deki büyük zaferle uzun savaşlar dönemi bitti. Yorgun ve yoksul düşen millet bundan sonra bilhassa ekonomik olarak kendini toparlama derdine düştü. Küresel ekonomik krizin de etkisiyle bu epeyce zorlaşmıştı, Eğret köyünde buna yedi yıl süren kuraklık da eklendi. 

    Neyse ki bu dönem zor bela atlatıldı ve 1930 yılında Eğret'e nahiyelik kuruldu. Bu idari değişiklikle ekonomi ve zirai alanda gelişmeler bu döneme rastlar. 

    Bütün bu gelişmelere rağmen savaşlar döneminde oluşan travma uzun süre atlatılamadı. Zaten 2. Dünya savaşının ayak sesleri de yavaştan işitilmeye başlanmıştı. Millet ve TSK her şeye rağmen savaşa hazır tutulmalıydı.

    Seferberlik durumunda askere nefer alımından başka milletin elindeki her türlü savaş araç gerecine ihtiyaç duyulabilirdi. Bu konuda çeşitli yasal düzenlemeler yapılmış. Mesela 1939 yılında çıkarılan Milli Müdafaa Mükellefiyet Kanunu ve 1940'taki Nizamname var. 

    Ancak bunlar 2. Dünya savaşı sebebiyle yapılan düzenlemeler olduğu anlaşılıyor. Peki öncesinde bu konuda bir şey yapılmamış mıydı? İşte eldeki belge bu sorunun cevabını veriyor.

    Kağıdın üstünde Nakil Vasıtaları Tedarik Komisyonu başlığı var. Ortadaki çizelgeye tespit edilen nakil vasıtalarına ait ayrıntılı bilgiler işlenmiş. Buna göre cansız vasıtaların makineli bölümü boş, araba bölümünde ise 1 tane araba kayıtlı. Canlı vasıtalar kısmında beyaz renkli iki öküz kaydı var. Bu öküzlerin 926 doğumlu oldukları da belirtilmiş.

    Alttaki sonuç bölümü: "Yukarıda yazılı 3 tane nakil vasıtası Eğret köyünden K. Ahmet oğullarından Hüseyin oğlu Ahmet namına yazıldı."

    Metnin hemen altına  25-1-935 tarihi atılmış ve Afyon As. Şb. Müd. tarafından kırmızı kalemle imzalanmış.

    Kocaahmetlerin Ahmet Tektaş'a ait olduğu anlaşılan belgede neden soyisim yazılmadığı hususu akıllara takılabilir. Haziran 1934'te çıkan Soyadı Kanunu ancak 2 Ocak 1935'te yürürlüğe girmişti. Yani şu belgeden yaklaşık üç hafta öncesiydi ve henüz işlerlik kazanmamıştı. Bu yüzden belgenin eski usullere göre düzenlendiği, soy adı yerine sülale adının yazıldığı anlaşılıyor.



14 Nisan 2026

Satı-lig Sezon

 
    Sözde bahis ve şike soruşturması başladıktan sonra aklıma gelenleri yazma vakti geldi. Sözde dedim, çünkü bunun gerçekten futbolda arınma ve temizlenme amaçlı yapıldığını düşünmüyorum. Başka büyük bir operasyonun parçası gibi duruyor.

    Hele son dönemde bütün kulüp yetkililerinin, özellikle puan kaybedenlerin federasyondan ve hakemlerden şikayet ettiklerine tanık oluyoruz. Hocasından futbolcusuna, yöneticisinden yorumcusuna bu böyle, şimdiye kadar hiç şaşmadı. Hadi taraftarı ve taraftar yorumcuları anlarım da, özellikle yöneticilerin tepkilerinde bir nokta dikkatimi çekiyor; şikayetçi oldukları kurumların istifasını katiyyen istemiyorlar. Federasyon başkanını, MHK başkanını, PFDK başkanını vb diğer kurul ve başkanlarını istifaya davet eden yönetici gördünüz mü? Taraftarlardan gelen istifa çağrılarının hükmü yok, ben kulüp yöneticilerinin tavrına bakarım. 

    Demek ki aslında Federasyondan da kurullarından da memnunlar; ya puan kaybında can havliyle bağırıyorlar, ya da bağırtılarının sebebi taraftarın gazını alarak onları oyalamak...

    Bence mevzunun özü yöneticilerin yönetememesi, başkanların hiç bir şeyin başı olmaması, yetkisizlik, kısaca ülkemizdeki genel durumun futbol camiasına yansımasıdır.

    Biraz daha açalım. Bilindiği gibi on yıl önce Türkiye'nin yönetim sistemi değişti, Parlamento hükümetinden CB hükümet sistemine geçildi. Kısaca Başkanlık denilse de bunun tek adamlık sistemi olduğu biliniyor. Artık müdüründen valisine, başkanından bakanına bütün yöneticileri CB atıyor. Onlar da sadece CB'ye karşı sorumlular. Bu sistemde onun izni ve rızası ile bulundukları koltuğa oturanlar, yine ancak onun istediği gibi ve onun izin verdiği kadar hareket edebiliyorlar. Misal, arama motorundan sorgulayın, son on yılda özgürce görevinden istifa eden bir yönetici haberi bulamazsınız. Ancak 'Sayın Cumhurbaşkanımızın izniyle görevimden affımı talep ediyorum' diye açıklama yapan bir kaç kişi var... Çünkü bu sistemde istifa etme yetkisi bulunmuyor.

    Tekrar futbola dönelim. Diğer bütün alanlarda olduğu gibi sporu ve futbolu da yeni yönetim sistemi içinde değerlendirmek gerekir. Her ne kadar seçim yapılsa da CB'nın iradesi dışında bir kişinin Federasyon başkanı olması mümkün değil. Haliyle onun yönetim kurulu, hakem kurulu, disiplin kurulu ve daha ne kadar kurul varsa onlar da bu iradenin dışında kalamaz. Böylece oluşan bir federasyonun planlaması, projeleri, yürütülmesi, hasılı bütün işleri de o irade doğrultusunda olacaktır. Her hareketleri, her konuşmaları, her kararları bir hedefe yönelik olmalı... Kendilerine gösterilen hedef dışında yanlış bir iş tutarlarsa anında uyarılırlar, aşağılanırlar, gerekirse rezil edilirler; ama asla istifa edemezler...

    Kulüp yöneticilerinin kimseyi istifaya davet etmemelerinin sebebini anladınız mı? İstifa edemeyeceklerini biliyorlar çünkü. Daha kötüsü istifa etmemeleri gerektiğini biliyorlar. Herkes her şeyin farkında...

    Bu ülkede Federasyon Başkanı, MHK Başkanı, PFDK Başkanı, Kulüpler Birliği Başkanı, kulüp başkanı gibi kavramlar boştur. Yetkileri ve işlerlikleri olmayan başkanlıklardır bunlar. Gerçekte bu ülkede bir tane başkan var, gerisi hikaye...

    Yeri gelmişken kulüp başkanlarını ele alalım. Malum 2011 olayında oğlu aracılığıyla zamanın Başbakanının Fenerbahçe başkanlık seçimlerini etkilemeye çalıştığına yönelik kayıtlar yayınlanmıştı. O günden beri özellikle dört büyük kulüple yakından ilgilenildiği anlaşılıyor. Her alanda 'Tek Başkanlık' söz konusu iken, geniş kitlelere ulaşma açısından çok önemli dört kulübün boş bırakılması zaten söz konusu olamazdı. Federasyon yönetimlerinin belirlenmesi dışında kulüp yönetimleri hususunda da adımlar atılması normaldir. Sadece son dönem başkan davranışlarına bakıldığında bu konuda ne denli başarılı(!) olduklarını anlayabiliriz.

    17-25 Aralık olaylarının hemen sonrasında Fener taraftarının hırsızlığı lanetleyen protestosu olmuştu. Stad çıkışında yüksek volümlü bu sloganlı protesto ve ayrıca stad içindeki daha başka siyasi sloganlar genel gündeme oturmadı, ama sosyal medyada hemen yayıldı. Benzer 'muzır' protestoların  önüne geçmek için futbol taraftarı kontrol edilmeliydi. Bunun için passolig gibi uygulamalara geçildi, fakat asıl önlem, kulüp yönetimini kontrol ederek bütün bu önleyici tedbirleri onlar eliyle almaktı.

    Aziz Yıldırım'ın baskılanması sonucu Fener başkanları ve yönetimlerinin bundan sonra 'çiziden çıkmayacağı' öngörülmüştü, ama bu kulübün kongreleri öngörülemiyordu. Sistem dışından birileri seçilebiliyordu, Saadettin Saran gibi... Neyse ki 'Uyuşturucu' veya 'Bahis-Şike' operasyonları böyle şeyler için icad edilmiş. Başkan hemen ekarte edildi, şimdi fiili başkanlık yapan kişinin yukarının adamı olduğu söyleniyor.

    En ele avuca sığmaz, en bilinçli taraftar grubu olarak 'Çarşı' ilk sırada kabul ediliyordu. Passolig ve diğer tedbirlerle bütün gruplar gibi Çarşı da etkisiz hale getirildi. Bunda BJK yönetimlerinin katkısı gözardı edilemez, zira şimdiye kadar hiç bir Beşiktaş yönetiminin 'aykırı' beyanına rastlanmadı. Yani o eski BJK başkan ve yönetimlerinden eser yok şimdi.

    Trabzon cephesi de hakeza... Şimdiki Federasyon Başkanı TS başkanlığı yaptığı dönemde pek esti gürlediydi, o zamanki Federasyon ve kurullarına etmediğini, demediğini bırakmadıydı. Federasyonun başına getirildikten sonra hepsini unuttu. TS kulüp başkanı aynı zamanda Kulüpler Birliği Başkanı... Ne yapıyor derseniz, Federasyonla pek bir uyumlular, yukarının izin verdiği ölçüde konuşuyor, aynı ölçüde susuyorlar. 

    Galatasaray'a gelince... Son dönemde ve geneldeki kupa sayısı bakımından en çok konuşulan kulüp... Zaman zaman yönetim, Federasyon başkanıyla karşılıklı atarlanıyorlar, ama ne hikmetse bir noktaya gelince kavga tıkanıyor. Bundan da anlaşılıyor ki yaptıkları cingen gavgası... 

    E. Toroğlu geçenlerde bir iddiada bulundu. GS Başkanı Federasyon Başkanına "Biz bu sene şampiyon olmaya mecburuz, durum çok kötü, bize yardımcı ol destek çık" deyesiymiş. Tabi mahkemede bunun duyuma dayandığını, elinde belge olmadığını söyledi. Ayrıca Federasyon Başkanı da kendisine destek çıkmayınca Toroğlu zor duruma düştü. Sonuçta herkes anlayacağı kadarıyla bir şeyler anladı. Benim anladığım, kulüp başkanları ile federasyon arasında buna benzer şeyler dönüyor. Arada sırada baskın yapar gibi Federasyona çıkarma yapmalar, parti başkanlarını ziyaretler, Savcılara, Bakanlara forma hediyeleri vs. imdat çağrısından başka nasıl açıklanır... Tabi bunlar boşuna, planlamanın nasıl ve nerede yapıldığını söyledik...

    Toroğlu deyince işin medya ayağını da kabaca hatırlayalım... Önce yayıncı kuruluş... Katar merkezli bu kuruluş on yıldan fazladır yayın ihalelerini kazanıyor, adeta bu alanda tekel... Bizde son yıllarda ihalelerin nasıl yapıldığını söylemeye gerek yok... Spor/futbol kanallarına gelince, TRTspor, Aspor, HTspor önemlileri; ayrıca kapananlar ve iş yapmayanlar da var... Bu üç kanalın ilki devlet televizyonu, ikincisinin sahibi CB, sonuncusu ise kayyumda. Yani sizin anlayacağınız bu üç spor kanalı fiilen Cumhurbaşkanının... 

    Spor kanalı olmayan diğer televizyonlarda futbol programı yapılıyor, fakat yayıncı kuruluştan gelen özet görüntüleri sadece TRTspor televizyonunda yayınlanabiliyor. Diğer kanallardaki futbol yorumları ya fotoğraf üzerinden ya da hayali olarak yapılabiliyor. Özet konusunda da TRT tekel durumunda. Diğer kanalların hiç biri bu duruma itiraz etmiyor, bize niye görüntü vermiyorsunuz diye bağırmıyor. O kadar uyumlu, o kadar munis bir rekabet... Komedi gibi gibi görünen bu durumun arkasında da sus payları, rant paylaşımları, gizemli anlaşmalar yattığı bir gerçek. Aspor'a Türkiye Kupası yayın hakkı, TRT'ye Avrupa ve ŞL yayın hakkı, Acun'a Milli takım yayın hakkı verilmiş... Bu paylaşımı öyle yüksek ve güçlü biri yapmış ki, hiç biri itiraz edemiyor.

    Pekiyi... Anladık... Hepsi Tek Başkan'a bağlı da... Adam ne yapsın falanca kulübü, yönetimini avucunun içine almakla ne kazanacak, zaten koca ülke onun değil mi! Öyle elbette... Ama bu kadar basit değil, konunun duygusal/ekonomik boyutu var...

    Bilindiği gibi uzun yıllardır ülkenin yeraltı yerüstü değerleri çeşitli gerekçelerle satıldı. Tamam, daha satacak bir şey kalmadı dedikçe yeni bir şeyler bulup satarak ekonomik durum düzeltilmeye çalışıldı. Yine aynı noktadayız, yeni iddiaya göre şimdi de dört büyüklerin satılması fazına geçildi. Gerçi Avrupa'ya kıyasla Türkiye ligi çöptür, bütün hatalarına rağmen J. Mourinho bu konuda haklı. Gelvelakin ülke içinde ciddi bir ekonomik çarkı çeviriyor, bu yüzden kendince bir değeri var. İşte bu değer Arap sermayesine pazarlanmaya çalışılıyor.

    Bu konuda taraftarlar "Biz ne güne duruyoruz, sattırmayız, kulübümüzü yedirmeyiz" filan diye efelenebilirler, onlara serbest. Zaten kulüp başkan ve yönetimleri de bunun için var, gerektiğinde yukarının kararını seyirciye yedirmek, onların zihnini buna hazır hale getirmek birincil görevleri... İşte bunun için kulüp yönetimleri el altında tutulmak isteniyor, yoksa netsinler senin kulübünü... Kulüp satıldıktan sonra kararı tevil edip "Taraftarımız rahat olsun, camiamızı kimseye yedirmeyiz, satılan sadece bilmem ne hakkıdır, kulübümüz bu işten şu kadar karlı çıkıyor" gibi masallar anlatarak bunu sana yedirirler, sen de yoluna devam edersin. Gidip forma, kaşkol, bardak vs. alarak gönül verdiğin kulübe maddi katkı sağladığını düşünürsün; ama aslında para senin cebinden Arap'ın cebine akıyordur. Biletleri, yayınları, reklamları şunları bunları da hesap edersen müthiş bir ekonomik transfer...

    Federasyon ve kurulları, kulüp yönetim ve kurulları bu projenin gerçekleşmesi için hazırlanacak alanın sadece bir yanı... Satışın gerçekleşmesi için ekonomik değerin ortaya konulması da işin başka bir sahasıdır. Türkiye ligi değerinin yüzde 90 kadarını dört kulüp oluşturuyor, kalan yüzde 10'u ise diğerleri... Zannederim satılması düşünülen bu dört büyüklerdir; BJK, GS, FB ve TS... 

    Gel gör ki son on yıl baz alındığında bu dört kulübün şampiyonluk sayılarında dengesizlik var. Buna göre BJK üç, Galatasaray beş, TS da bir kere şampiyon olmuş; FB'nin son on yılda şampiyonluğu yok. Pazarlama stratejisinde bu büyük bir gedik oluşturuyor, görüntüyü düzeltmek için bu sene acilen FB şampiyonluğu gerekiyor. Aslında geçen yıl da böyle bir plan vardı, ama FB yönetiminin bu kadar beceriksiz olacağı hesap edilmemişti, ayrıca yönetim zaten yukarıyla işbirliği yapmıyordu. 

    Bu sene şartlar daha olumluydu. Yeni başkan soruşturma kıskacıyla hizaya getirildi, artık dört büyüklerin yönetimi büyük plana hazırdı. Eldeki medya da kullanılarak ülke kamuoyu FB şampiyonluğu beklemeye başladı. Kulüp başkanlarının bütün beyanlarını inceleyin, hepsinin buna hizmet ettiğini göreceksiniz. GS yönetiminin yapıp ettikleri sizi yanıltmasın, onların ligin gidişatına hiç bir etkisi yok. Yazarlar, yorumcular, yöneticiler herkeste büyük bir heyecan... Suya düşen Kante transferinde CB'nın devreye girmesi, ölçüsüz hakem desteği, yetmediği yerde VAR kararları, süper kupanın format değişikliğiyle FB'ye sunulması vs. hepsi PR çalışmasından başka bir şey değil... Tabi bütün bunlara GS başarısızlıklarının müthiş derecede destek verdiğini ayrıca söylemeliyiz.

    Geldiğimiz noktada önümüzdeki beş maçını kazandığı takdirde FB şampiyon oluyor. Kazanabilir mi? Neden olmasın, buna gücü var ve GS'den daha iyi top oynuyor. En sonunda yukarının planı gerçekleşecek gibi görünüyor. Sosyal fay gerginliğini boşaltması bakımından FB şampiyonluğu bence de faydalı olabilir. Fakat dört büyüğün Araplara satılması planına ne derece etki eder, ondan emin değilim. 

    Tabi bir de "Kul plan yapar Tanrı gülermiş" diye bir söz var. Anlattığımız plan tıkır tıkır işlerken bir 'Kudret Eli' tekere çomak sokarsa orasını bilemem.

    Bu arada dün akşamki Burak Yılmaz açıklamalarını yeni okuyabildim. Şimdiye kadarki en cesur açıklama olarak görüyorum, yine de bir noktaya kadar gelip daha ileriye gidemiyor. Federasyon Başkanı, MHK Başkanını isim vererek eleştiriyor, dokunulmaz olduklarını söylüyor, istifa filan diyor, o kadar... Neden istifa edemeyeceklerini yukarıda anlattım. 

    Burak Yılmaz'ın açıklamalarından bir şey çıkmaz, fakat sonunda 'Beni vururlar' gibi bir şeyler söylüyor. Allah muhafaza, lakin Türkiye'de hiç bir şey için sınır yok, "Bu kadarı da olmaz" diyemezsiniz... Mesela dört büyüklerin yabancılara satılması hususunu komplo teorisi deyip geçiştirebilir misiniz. Olmaz dediğimiz neler neler oldu da geçti bile...

    Erman Toroğlu'nun bir teklifi vardı. "Her sezon lige özel bir isim veriliyor, benim teklifim bu sezon  'Sakın ha!' sezonu olsun diyordu. Bunu da Federasyon Başkanının özel görüşmelerini ifşa etmesi üzerine onu 'Sakın ha!' diye tehdit eden GS başkanını işaretleyerek teklif ediyordu. Bu sayede Federasyon Başkanının da ifşalanmakla tehdit edilecek kadar korkunç söz ve pazarlıklar ettiğini anladık. Perde gerisinde ne karanlık fırıldaklar dönüyor kim bilir...

    Neyse, Toroğlu gibi benim de bir isim teklifim var. Madem bütün strateji dört büyükleri pazarlamak, onları iyi bir paraya satmak üzerine kurulmuş; madem bizim ligimiz satılık, o halde bu sezonun adı "Satı-lig" sezonu olsun.