28 Şubat 2026

Bir Tamir Hikayesi, Yetimlerin Bardak


    Sinekliği yeni kuşak ne bilisin... Hani şu yazları börtü böcek girmesin diye kapıya cama taktığımız telleri demiyorum. Yahut şaplak atarak sinek öldürmeye yarayan konvansiyonel silahtan bahsetmiyorum. Eskiden evlerimizin mühim bir bölümü olan sineklikten söz ediyorum...

    O vakitler şebeke suyu henüz evlere verilmemişti. En fazla köyün on onbeş merkezine yapılan mahalle çeşmelerinden alınırdı kullanım suları. Veya kuyulardan, aşağıdaki çeşmelerden filan... Güğümlerle oradan getirilen içme ve kullanım suyunu evdeki daha büyük küplere filan boşaltırlardı. Taşıma işi bitince güğümler boş veya dolu olarak oraya konur, küp veya diğer büyük su kapları da orada durur. Abdest almak veya ufak tefek buleşik yaleşik işleri de orada görülür. Hafif yüksek yapılmış bu mekan tahmin edileceği üzere bir nevi ilkel lavabo gibidir. İşte buraya sineklik derler.

    Sineklik derler, çünkü sinek denilen kütükten oyma büyük su kapları da burada ikamet ederdi. Belki güğümden önce oranın asıl sahibiydiler. Bu alımlı bakır kaplar yaygınlaştıkça geri plana itilmiş, hatta unutulma sürecine bile girmiş ve yine hatta bazı sinekliklerden tamamen çekilmiş bile olabilirler. Kendileri çekilse bile adı baki kalmış, o yüksekçe mekana hep sineklik denilmiştir.

    Çam kütüğünden oyma sinekler kıra su götürme dedin mi birebirdir. Kaba sabadır, ama suyu serin tutar, sağlamdır dayanıklıdır, halberi darbeye bana mısın demez. İkisini çatar eşeğe atarsın, çeşmeden doldurup gelmek için pratiktir. Güğümden daha çok su aldığı için verimlidir filan... Çatmak dedim de, bunun için kullanılan hafif ince ipe de sineğipi (sinek ipi) denilirdi. Sinekler bitip gittikten yıllar sonra bile o tür iplerin genel adı olarak kalıplaştı bu kelime... Zamanla o da öldü, ayrı mevzu...

    Adlandırma hususuna değinelim, kelimenin aslı senek'tir; Deresenek, Yakasenek yer adları onunla ilgilidir. Bizim köyde sinek denilmesi tamamen Eğret ağız özelliğiyle ilgili... Neyse, bu sineklerin testi boyutunda küçük olanlarına da bardak denilirdi. 'Eski çamlar bardak oldu' sözündeki bardak, kendileri olur...

    Bir kaç yıl önce aradık taradık, sinek olsun bardak olsun fotoğraf çekecek bir tane örneğini bulamamıştık da sağdan soldan bulduğumuz fotoğrafları kullandık. Demek ki eski bardaklar da toprak oldu... Derken geçen gün ilginç ve sevindirici bir haber aldım. Yetimler'den, gayet ihtiyar bir bardak çıkmış. Aslında Rafet Azbay varlığını biliyormuş da, ancak şimdi arayıp meydana çıkararak Mustafa Ayas'a teslim etmiş. Ben de ondan duydum.

    Sesinden Mustafa'nın heyecanı anlaşılabiliyordu. Gönderdiği fotoğraflara baktıkça heyecanına hak verdim. Eldeki bardak gerçekten şaheserdi. Sinek ve bardak devrinin sonlarına yetiştik, ama bütünüyle o dönemi yaşayanların dahi böyle bir bardak gördüğünü sanmıyorum. Ortada uzun boyunlu ağzının çevresine orantılı yerleştirilmiş üç ümzüklü bir bardak... Ağzına tırnaklı bir kapak mekanizması yerleştirilmiş ki hala çalışıyormuş. Üç ümzük ortalarından ağız borusuna kendi bağlarıyla bağlanmış. Hepsinden önemlisi, üst kapak mekanizması ve taban kapağı dışında bu bardak tek parça bir kütükten oyulmuş. Unutmadan, ümzüklerin hizasında tabana da üç küçük tırnak ayak yontulmuş... Bütün bu saydığım özellikleriyle Yetimlerin bardak sapasağlam duruyordu, sevindirici bir husus da bu...

    Dediklerine göre Şükrü dedelerinden kalmaymış. En az yetmiş yıl, belki asra yakın bir zamandan bahsediyor olabiliriz. Çürümeden, kurtlanmadan, kırılıp yarılmadan bugüne gelmesine sevinmeyelim de ne yapalım...

    Fakat büsbütün de hasarsız değildi yaşlı bardak. Ben kırık yarık yok dedim ama, karnının bir yerinde koca bir yarık bulunuyordu. Başka yerlerinde de küçük ve ince yarıklar vardı, ama koca yarık düşündürücüydü. E, uzun yıllar susuz kalmış bir ağaç parçası elbette yarılır. Zaten Mustafa da bunu normal karşılıyor, küçüğüyle büyüğüyle bütün yarıkları kapatabileceğini söylüyordu.

    Siz bardaktaki koca çatlağa bakarken ben başka bir hususa geçeyim. İçinde koca bir taş varmış, 'Nerden girdiğini bilemedim' dedi... Oyulduktan sonra alt kapağı kapatılmadan konulmuş olabileceğini söyledi. Ağırlığıyla denge sağlasın da bardak olur olmaz yerde devrilmesin diye konulduğunu düşünüyormuş... Benim kafama yatmadı. Bardağın kendisi ağır zaten, doluyken yük artacağından bu sebeple devrilmez ki. Boş bardak da devrilirse devrilsin n'olacak, ağırlık koyma işi mantıksız. Ayrıca el kadar karnını bir de taşla iyice daraltmanın ne faydası var...

    Benim teorime göre taban kapağı içine göçtü, çıkaracağız diye uğraşmayıp yeni kapak kapadılar. Yıllarca susuzluktan kuruyan kapak kemik gibi, taş gibi sertleştiği için çıkardığı sesten taş var zannediyoruz... Bu görüş de Mustafa'yı ikna etmedi... Ona göre kesinlikle taştı o şey, kerpetenle filan uğraşıp çıkaracaktı...

    Haklı çıktı. Bardağın içindeki o kocaman şey gerçekten taş imiş. İyi de nasıl girdi oraya? En mantıklı açıklaması şu: Bardak tabandan sızdırınca yeni bir kapak yapmayıp çeşitli çareler denemişler. Ne yaptılarsa olmadı, en sonunda tabanı içten çimentoyla şerbetlemişler. Kesin çözüm olmuş galiba, epeyce böyle kullanmışlar. Kullanımdan düştükten sonra bardak ve kapak kuruyup dokuları büzüldükçe şerbet tabakası serbest kalmış. Bütün bir çay tabağı kadar var... İşin kötüsü sallanıp dururken koca çatlağa denk gelip onu iyice genişletmiş galiba... Neyse ki sabırlı arkadaşım penseyle kıra kıra içeriyi betondan temizledi.

    Asıl iş şimdi başlıyormuş. Bardağı işlevsel hale getirecek. Nasıl yapacak bilmiyorum, projesini anlattığında inanmadım ama şevklendirmekten de geri durmadım. Bütün süreci fotoğraflayarak benimle paylaştı. 

    Önce bir kovada bekleterek iyice ıslanmasını sağladı. Mantıklıydı; su kaybettiği için dokuları büzülen ağaç çatladıysa, kaybolan suyu vererek çatlakların kapanması sağlanacaktı. Yani filmi terse çevirerek bardak tamir edilecekti. Fakat kova banyosundan çıkınca tekrar kuruyacak ya, o vakit aynı şekilde hatta daha büyük yarılma olmaz mıydı... Kontrollü kurutulursa olmazmış. Bu yüzden deli bağlar gibi kemerle boğmuş bardağı. Korktuğu şey ise, şu kış gününde doğal yollardan kurutamamak... 

    Tam da o günlerde Allah lodos vermesin mi... Kar yağmur gelmeyecek, ama rüzgar alan bir saçak altına idam eder gibi astı bunu... Bir kaç günde kurumuş... Darağacından indirdiğinde küçük çatlaklar tamamen kaybolmuş, korkulan büyük yarığın uçları da oldukça kavuşmuş vaziyetteymiş.

    Artık işi kolaylamış... Bundan sonrası dülgerlik... Talaşla kardığı tutkal ile kalan boşlukları doldurup zımparalamış. 

    Fotoğraftaki haliyle çok güzel görünüyordu. Ağız kapağındaki ve bardağın omuzlarındaki ince işçilik de ortaya çıkmış. Çevresinin tamamına neyle yaptılarsa çentikler atılmış, özel bir süs havası veriyor.

    Kendileri yapmış olabilir mi, yani bizim köyde oyulmuş olabilir mi, diye düşüncemi söyledim. Mustafa, başka hiç bir yerde örneği görülmeyen bu nadidenin Eğret'te yapılamayacağını, burada böyle bir malzeme bulunmadığını söyledi.

    Haklı galiba. Çam ağacının bol olduğu orman köylerinde usta bir el tarafından yapılabilir ancak...

    Bu kadar güzel olmaz, iddialı değil. Lakin bir bardak oymayı deneyecek, kafaya koymuş. Bu azim, sabır ve el hüneri ondayken yapar diye düşünüyorum. Şimdi harıl harıl taze çam kütüğü arıyor.

    Benim derdimse başka... Şu zenaatları canlandırmanın hayal olduğunu biliyorum. Ama en azından birer örneğini sergileyebileceğimiz bir Eğret Müzesi olsa...




27 Şubat 2026

Eğret'i Manavlar mı Kurdu?


    Halk arasında Manav, Macur (Muhacir) zıddı olarak kullanılıyor. Menşei Kafkasya olsun, Balkanlar olsun Eğret çevresindeki Macur köylerinin oluşumu 19. yüzyıl ikinci yarısına rastladığına göre, bu kelimenin yörede yaygınlaşmasını da aynı tarihler gibi düşünmeliyiz. Macur olmayan birisinden bahsederken onun yerli olduğu böyle vurgulanıyor. Yani Manav demek, Macur değil yerli manasına geliyor. Buna göre 150 yıl önce Eğret ağzına yerleştiği düşünülen bu kelimelerin, bu tarihten önce Eğret halkı tarafından bilinmediğini düşünmek gerek.


    Buna karşın Türkmen ve Yörük kelimeleri biliniyordu. Sürekli yürüyüp yer değiştirdiği, en azından yazları yaylada kışları kışlada geçirdiği için göçebe Türkmenlere Yörük deniliyor. Malazgirt sonrası Orta Asya'dan gelişler hep Yörüklere dairdir. Anadolu'ya girdikten bir süre sonra yerleşik hayata geçerek ziraat ve zenaatla uğraşmaya başlayan, böylece yörüklüğünü kaybeden Türkmenlere Manav denilmiş. Bu görüşe göre yürüyüp göçen Türkmen Yörük, yerleşerek duran Türkmen de Manav oluyor ve bu kelimeler Yörük-Manav ayrımı için birbirinin zıddı olarak kullanılıyorlar. Bizim köydeki Macur-Manav ayrımına kıyasla, Anadolu'nun bir çok yerinde Yörük-Manav ayrımına yönelik kullanım daha yaygın...

    Macur (muhacir) ve Yörük (yörüyük) kelimelerinin köken ve anlamında problem yok. Halkın kullanımı da bu anlamlarıyla mutabık bulunduğundan, zihnen lafızdan manaya ulaşma zorluğu çekilmiyor. Fakat yukarıda belirtilen hangi anlamında kullanılıyor olursa olsun, manav kelimesinde böyle bir bağdaştırma sağlanamıyor. Bu kelime ya Türkçe değil, ya da Batı Türkçesinde (Oğuzca) yeri yok.

    Manavın kökeni hakkında da iki görüş var. Bunlardan birincisine göre kelime Türkçe'dir; Doğu Türkçesinin Kırgız, Kazak  ve Yakut şivelerindeki 'manap' ve 'manag' kelimelerinden geliyor. Soylu kişi, bey anlamlarına gelen bu kelime Batı Türkçesinde 'manav'a dönüşmüştür. İkinci görüşe göre bu kelimenin kökü Rumca'dır. 'Çok eskiden beri aynı yerde bulunan' manasındaki 'manavis' kelimesi Türkçe'ye manav olarak yerleşmiştir.

    Manavların kimliği konusu da bilimsel olarak çalışılmış değil. Açık kaynaklardaki bilgilendirme ve tartışmalara göz attım, bu konuda da üç temel görüş ortaya konuluyor. Manav isminin anlamı ve kökenine yönelik ayrıma göre şekillenmiş bu görüşleri inceleyelim.

    I. YERLEŞİK HAYATA GEÇEN TÜRKMENLER

    Türkmenlerin göçebe hayatı yaşayanına Yörük, yerleşik hayata geçenine manav denir. Selçuklular Anadolu'ya gelen Yörüklerin bazı stratejik noktalara yerleşerek köyler oluşturmasını teşvik etti. Böylece ziraatla uğraşmanın yanında hayvancılıklarını da sürdürecekler, ayrıca geçerli ve gerekli bazı zenaatlarla uğraşıp bu toprakların yurtlaşmasında çok önemli işlev görecek hale geldiler.  

    Yörüklükten Manavlığa geçiş süreci bir kaç asır devam etti. Osmanlı'nın kuruluş ve devletleşme aşamasında Manavlaşan Türkmenlerin çok yararlılıklar gösterdiği belirtiliyor. Beyliğin kurulduğu Söğüt merkezi ve yakın çevresinde Manavların yoğun olarak bulunması böyle açıklanıyor. Sonra aynı merkez dairesinden dalga dalga Marmara, Batı Karadeniz ve İç Ege'ye kadar dağılıp Manav köyleri oluşturmuşlar. 

    Bu anlamda Yörüklerin Manavlaşması 20. yüzyıla kadar devam etmiş. Eğret örneğinde düşünürsek, burada ilk Manavlaşan Yörükler Kervansarayla paralel bir zamana tarihlenir. Bu da Osmanlı öncesi demektir. Sonra peyderpey buraya yerleşen Yörükler, Eğret Manavlarına eklemlenmişler. Misal 1572 tarihli Tahrire göre 76 neferli Eğret'e 13 kişilik Türkmen ekleniyor, bu rakamları hane olarak düşünmeliyiz. Asırlar boyunca Türkmen/Yörük trafiği hiç eksik olmamış, yerleşip manavlaşma olayları az çok mutlaka bulunmuş. 19. yüzyıla geldiğimizde Van, Aydın, Antalya ve özellikle Emirdağ'dan çok sayıda Yörük Eğret'te manavlaşmıştır. 

    Yerleşik hayatla birlikte kendiliğinden oluşan kentli kültürle devletleşme daha kolay olmalıdır. Bu süreçte özellikle zenaat erbabının eğitim ve teşkilatlanmasında ahiliğin büyük etken olduğu da belirtiliyor. Ahi etkisinin Eğret halkı üzerinde nasıl tecelli ettiğine dair Dr. Selami Kurt'un araştırması(1) dikkate değer. Türkmenler hayatına Yörük olarak devam etse, Manav yerleşimleri oluşturmasa bütün bunlar gerçekleşmeyebilirdi. 

    Yerleşik hayata geçen Yörüğe Manav denildiği görüşünü savunanlar için tek açmaz Manav isimlendirmesidir. Gerçekten de yukarıda söylenenlerin tamamı mantıklı, ama dilde bulunmayan bir sözcükle isimlendirmenin açıklaması yok.

    II. İSLAMLAŞAN RUMLAR VE DİĞER KADİM ANADOLU HALKLARI

    Manavlar, Anadolu'ya Orta Asya'dan gelip burada yerleşik hayata geçen Türkmenler değildir. Binlerce yıl burada yaşamış olan Hititler, Frigler, Lidyalılar gibi kadim halklardan geriye kalanlar ve Rumlar, Ermeniler gibi diğer toplulukların Müslümanlığı seçenleridir.

    Özellikle Selçuklu'nun batıya yayıldığı dönemde Hıristiyan topluluklar Türklerin adaletine sığınarak İslamı seçmiş ve köy köy toptan ihtida etmişlerdir. Bazı köyler ise Müslüman olmuşlar. Bu yeni Müslüman köy halkını Türkler Manav diye adlandırmış. Bu kelime Rumca 'manavis'in Türkler'ce telaffuzundan başka bir şey değildir. Anlamı da uzun zamandır buranın yerlisi olan demek...

    Müslüman olmuş eski Anadolu kavimlerine Manav denildiğine inananların tezleri bazı sorulara cevap teşkil edebilir. Bunların en önemlisi, bu toplulukların akıbetleri hususundaki belirsizliği açıklığa kavuşturmasıdır. Nereye gitti bunlar, buharlaşmadılar ya... Müslüman olup Manav adıyla Türklerin içinde eridiler, gayet mantıklı bir cevap gibi duruyor. O zaman yerleşim olarak neden Eğret'in seçildiği sorusu da cevabını bulur; Mumaklık, Maldepesi, Bayramgucağı, Söğütcük, Çatalüyük, Hanyeri, Mandıra gibi antik yerleşimlerin sırrı da çözülmüş olur. Manavlar zaten buranın eski sahipleri olarak, köylerinde yaşamaya devam ettiler...

    Yalnız burada minik ama çok önemli sorun var. Din değiştiren, başka kültür ve medeniyet atmosferine giren toplulukların örneği çoktur. En güzel misal Türkler... Çoğunluk İslam'ı seçmiş, ama Budist, Hıristiyan ve Musevi olan boylar, topluluklar da var... Hiç biri Türkçe'den vazgeçmemiş... Şimdi bir 'Manav' kelimesinden yola çıkarak Manavların Müslüman Rum olduğu iddiası zayıf kalıyor. Rum olsun başka bir millet olsun, din değiştirir ama dilini değiştiremez. Bu, sosyolojiye aykırıdır. Manavlar Türkçe konuştuğuna göre şu görüşü de elemek gerekir.

    Bununla beraber eski Anadolu kavimleri kalıntılarının Müslüman veya Hıristiyan olarak Türk, Rum, Ermeni milletleri içinde eridiği fikri elbette kabul edilebilir bir tezdir.

    III. AVRUPA ÜZERİNDEN GETİRİLEN KIPÇAK-KUMAN TÜRKLERİ

    Müslüman Türkler doğudan akın akın Anadolu'ya girmeden önce burada Türkçe konuşan topluluklar zaten vardı. Bunlar Bizans'ın Müslüman akınlarına karşı kullanmak üzere Avrupa-Balkanlar'dan getirdiği Peçenek, Uz, Kıpçak ve Kuman Türkleriydi. Malazgirt savaşında saf değiştirip Selçuklu tarafına geçen Peçenek savaşçılar bu cümledendir. 1071'den itibaren durmayan Türk akınlarından sonra bu toplulukların bir kısmı tekrar Balkanlar'a dönse de büyük bir kısmı İstanbul ve başka yerlere iskan edildi. Muharrem Öçalan'ın(2) bu görüşüne göre Anadolu'ya ilk giren bu Türkler sonradan Manav diye adlandırılacaktır.

    Arkeolog ve tarihçi Adil Yılmaz'a göre ise Manavlar Anadolu'ya 13. yüzyılda giren Kıpçak (Kuman) Türkleridir. İznik İmparatorluğu tarafından doğu sınırına güvenlik gerekçesiyle yerleştirildiler. Buna göre İznik İmparatoru İstanbul’u Haçlılardan almak amacıyla değişik ittifaklar kurarken, doğudan gelebilecek Selçuklu, Türkmen ve Moğol saldırılarına karşı Kıpçak-Kumanların yerleştirildiği bölgeyi tampon olarak kullanmak istemişti. Bugünkü Manavlar bu Kıpçak-Kuman yerleşimcilerin torunlarıdır.

    Her iki görüşe göre de Osmanlı Beyliği kurulmadan önce bölgede Kıpçak-Kuman ağırlıklı Türk nüfus bulunuyordu. Yerleşme aşamasında ve daha sonraları Müslüman olduğu düşünülen bu Türklerin iskan edildiği coğrafya İznik İmparatorluğunun kuzey ve doğu sınırları ağırlıklı idi. İmparatorluk 1261 yılında yıkıldığında Kıpçak yerleşimi tamamlanmıştı ve Eğret köyünün bulunduğu saha tam da bu iskan bölgesinde bulunuyor. Ayrıca Türkiye'deki güncel Manav nüfusu gösteren harita ile İznik İmparatorluğundaki Kıpçak-Kuman yerleşim alanları birbiriyle örtüşüyor. 

    Manavların, Balkanlar üzerinden kuzeyden getirilen Peçenek-Uz veya Kıpçak-Kuman Türklerinin torunları olduğunu esas alan bu görüşün kabul edilebilirliğine katkı sunan en önemli husus, etimolojik olarak manav kelimesini Kuzey Türkçesine bağlayabiliyor oluşudur. 

    Buraya kadar Manavlarla ilgili özetlediğimiz üç genelgeçer görüşten II numaralı olanını eliyorum. Manavların kökeninin Rum olduğu esasına dayanan bu görüşün mantıki temeli bulunmuyor. Yalnız büsbütün yanlış demek ucuz toptancı bir yaklaşım olur; manav kelimesinin kökeni ve yerli Anadolu halkının Müslüman olarak Türkler arasında eridiği gibi yan görüşler akla ve tarihe aykırı değil.

    I. ve III. başlıklarda ele aldığımız görüşlerin bana daha mantıklı ve sıcak geldiğini söylemeliyim. Belki ikisinin karması ortalama bir görüş, Manavları ve Manav kültürünü anlamamıza yardımcı olabilir. Misal, "Osmanlı’nın kuruluşunun görünmeyen mimarlarından yerleşik Oğuzlar (Manav Türkleri), Anadolu’ya yerleşerek göçebeliği terk etmiş Oğuz Türklerini tanımlayan tarihî bir kimliktir. Marmara ve Batı Anadolu’da özellikle Bilecik, Sakarya, Bursa ve Kocaeli hattında köyler kurarak kalıcı yerleşimi sağlayan bu topluluklar tarım, zanaat ve üretim faaliyetleriyle uç bölgelerde Türk varlığını daim kılmış, fetihlerin arkasındaki ekonomik ve sosyal sürekliliği temin etmiştir... Manavlar, Ahî teşkilatıyla bütünleşmiş, şehirleşmenin ve devletleşmenin toplumsal zeminini oluşturmuştur. Bu yönüyle Manav Türkleri, yalnızca Anadolu’nun ilk yerleşik Oğuz kavmi unsurlarından biri değil aynı zamanda gazilerin açtığı yolu üretimle kalıcı hâle getiren asli toplumsal güç olarak Osmanlı’nın kuruluş sosyolojisinde belirleyici bir rol oynamıştır." (3)

    "Manavlar Oğuz/Türkmendir" tarafına meyyal yukarıdaki görüşe karşın, aynı ortalama görüşe misal olması, bununla beraber onların kökenini daha geniş tutması açısından Bilal Selim Filiz(4) beyin düşüncesini gösterebiliriz. Yukarıda Türkiye Manavları Haritasını da alıntıladığım Hocaya göre "Yörükten Manav olan elbette çok, fakat tamamı için böyle bir tanım yapılamaz. Manavların kökenini birçok şekilde ele alıp tanımlayabiliriz."

    Eğret köyü özelinde Manavlar hakkında bazı değerlendirmelerle konuyu bağlayacağız. Evvela günümüzdeki Manav yerleşimlerini belirleyelim. Hemen bütün kaynaklarda en yoğun Manav nüfusa sahip iller Sakarya, Kocaeli, Balıkesir, Eskişehir ve Bilecik olarak gösteriliyor. Bu bölge kadar olmasa da ikinci dereceden Manav yoğunluğunun bulunduğu iller ise Çanakkale, Bursa, İstanbul, Afyonkarahisar, Uşak, Kütahya, Bolu, Düzce... Ayrıca Tekirdağ, Manisa, İzmir, Antalya-Manavgat, Konya, Ankara-Nallıhan, Kastamonu, Mersin, Isparta, Diyarbakır-Çermik ve Çüngüş ilçeleri de Manavların yerleştiği yerlerden olarak sayılıyor...

    Bütün bu Manav varlığı içinde Eğret köyünün durumuna gelince; bu konuda en ilginç değerlendirme şu olabilir: "Afyonkarahisar’da Kıpçak yerleşimlerine dair izler özellikle Sinanpaşa ilçesinde ve bu ilçenin çevresinde belirli bir hatta yoğunlaşmaktadır. Bu yerleşimler Erenler (Kumartaş) köyünden başlayarak Anıtkaya (Eğret), Akdeğirmen (Kumarı), Tokuşlar, Tazlar, Nuh ve Kılıçarslan köylerinden oluşan ortak bir bölgede yer almakta ve Kütahya, Altıntaş’a doğru devam etmektedir." (5)

    Manav nüfusun en yoğun bulunduğu illere dair ağız incelemeleri var. Bunlardan bazıları ile Eğret ağız özellikleri benzerlik gösteriyor, onlara dikkat çekmek istiyorum.

    "Meram añnamamak" deyimi 'laftan sözden anlamamak, dur durak bilmemek, söz dinlememek' gibi anlamlara geliyormuş; bu deyim aynı anlam ve biçimde Anıtkaya (Eğret)te hala kullanılıyor. "Allahekber demek" ezan yakın anlamında; "Halibram berkatı"; kazak, fanila örgüsünde nakış anlamında "örnek"; "yine" yerine "gine"; azarlamak anlamında "çekişmek"; ıvır zıvır, şu bu anlamında "öteberi"; gerçek mi, anlamında "sâyiden mi"; anne karnında bebeği göbeğinden anneye bağlayan kordon anlamında "soñ" gibi daha bir çok ortak kelime ve deyim var.

    Ayrıca halk ağzında kurallaşmış bazı özellikler de dikkat çekicidir. Çoğul eki -ler'deki r düşmesiyle oluşan özel söyleyiş (geçenlerde-geçennêde); kelime içinde yine r düşmesi (severken-sevêken); -ken ekindeki sesli uyumları (okurken-okurkan); kelime başında sedalılaşma ve sonda r düşmesi (takıver-dakıve); r ile başlayan kelimelerin söylenişi (Rahime-İraime, rezil-irezil); kelime başındaki k'nın g'ye dönüşmesi (koca-goca, kalın-galın, kazık-gazık, kapı-gapı) örnekleri bu kurallardan sadece bir kaçı...

    Bunların dışında geniz sesi nazal ñ ünsüzünün yaygın kullanımı da zikredilmelidir. Çünkü Anadolu'da ekseri ağızlarda görülen bu ünsüzün Eğret'teki söylenişiyle Manav ağızlarındaki hali birbirine çok yakın. İstanbul Türkçesi'nde de çok kullanılan ñ, kulağı yormayan, kabalaşmayan, nezih bir tonlamayla söylenirmiş. İşte birbirine benzeyen ñ kullanımının İstanbul ağzına çok yakın olduğunu özellikle belirtelim. Bu özelliği Kıpçak etkisi olarak açıklayanlar da var...

    Kıpçak etkisi konusundaki bir yanılgımı yazmanın yeri geldi. Eğret adını araştırdığımız dönemde pek bir malzeme bulamayıp nihayet "iğreti" kelimesiyle ilişkilendirip bırakmıştık. Zira köyün oluşumuyla ilgili anlatılagelen geçici yerleşim hikayesiyle de örtüşüyordu bu anlam. Bir arkadaş (Mehmet Ali Seçen) Eğret'in Kıpçaklarda bir boy adı olduğunu söyledi. İddiasına kaynak olarak, yukarıda alıntı da yaptığım, Cihad Cihan'ın makalesini göstermesine rağmen, nedense ikna olmamıştım. Şimdi bunun, bütün Eğret hikayesini yeniden elden geçirtebilecek güçte bir bilgi olduğunu düşünüyorum. "Eyret, Kimek-Kıpçak federasyonu içinde bir boy"(6) diye not edilmiş.

    "Anadolu'da Eğret Köyleri" başlıklı bir yazıda, bizim köy dışında Eğret adını taşıyan başka köyleri, tespit edebildiğimiz kadarıyla sıralamıştık. Erzurum'daki Egerti/Egreti köyünden başka daha yakınlarımızda Konya, Manisa, Bilecik ve İzmit'te bu adı taşyan köyler var. İlginçtir, Erzurum dışındakilerin dördünün tarihinde az çok geçici yerleşim ve başka bir yere nakil hikayesine rastlanıyor. Tıpkı bizim Eğret'imizde olduğu gibi. Kelimenin anlamını "iğreti" ile ilişkilendirmemizi kolaylaştırmıştı bu benzerlik. Şimdi ortaya çıkan başka bir benzerlik daha var; beş Eğret'in bağlı olduğu illerin tamamı (Afyon, Bilecik, Kocaeli, Konya, Manisa) Manav yerleşiminde birinci ve ikinci derece yoğunlukta yerlerden... Bunu Eğret'in bir Kıpçak boyu olduğu bilgisiyle birleştirelim... Malesef Türkçe olmadığı gerekçesiyle beş Eğret'in adı da değiştirilmiş...

    Başa dönersek, kelimenin Eğret'te Manav-Macur ayrımında kullanıldığını, bu sebeple geçmişinin de ancak Macur köylerinin kurulduğu 19. yüzyıl sonlarına kadar çekilebileceğini söylemiştik. İlk defa Manav diye lakaplanan Hacımahmutların 1860 doğumlu Ahmet'in delikanlılığı tam da çevreye Macur köylerinin kurulduğu döneme rastlar. Bu dönemde Eğret'te ondan başka çok Ahmet vardır. Eğret'in yerlisi olanı da var, Şehirlisi de; Kafkas muhaciri de var, Türkmen-Yörük olanı da... Zannediyorum ayırtedebilmek için Türkmen Ahmet, Yörük Ahmet, Macur Ahmet, Çerkez Ahmet, Türkmen Ahmet benzeri lakaplama yoluna gittiler. Hacımahmutların Ahmet'e de böylece Manav dediler. Şimdiki Manavlar sülalesi böylece oluştu.

    Bulgaristan ve Romanya'da Anadolu'dan gelen Müslüman-Türk tüccarlara manaf/manav denildiğine dair bilgi de çok değerlidir. Bütün bunlar, en azından bizim bölgede, manav sözünün 19. yüzyıl sonlarındaki macur köylerinin oluşum dönemini gösteriyor. Yeni veya geri geldikleri Anadolu'daki halka manav dediler. Bunun sebebi kelimenin Rumca yerli halk, Kuzey Türkçesindeki bey, bey soyu anlamları veya Balkanlar'da işittikleri Anadolu'dan gelenlere manav yakıştırması yapılması olabilir.

    Macurların bizim köylülere manav diye hitapları 20. yüzyılda da devam etmiş. Babamdan dinlemiştim; Hoca Dedemin Cumalı ve Susuzosmaniye'de imamlık yaptığı yıllarda babamın yaşı küçükmüş. Sık sık Eğret'ten kaçıp Dedemin yanına gidermiş. Macurların kendisine 'Manav Yavrısı' diye takıldıklarını söylemişti. Bir de Cumalılı Kopuk Selim'in Çilmahmut'un odada yaşadıklarına dair söyledikleri var: "Bilmem nettimin Manavları! Öyle bi namaz kılıyolar, bitmek bilmiyo..." Son olarak Kölgecinin Halil İbrahim Ağanın şahit olduğu bir olayı zikredelim. Yeniceli asker arkadaşıyla muhabbet ederlerken bizim köyden birisi misafiri "Çerkez" diye iğnelemiş. Adam galiba biraz kızmış ve "E, ben Çerkezsem sen de Manavsın!" karşılığını vermiş. 

    Bunun gibi örneklerden manav kelimesinin bizim buralara Macurlarca getirildiği sonucuna ulaşabiliriz. Belki çok önceden de vardı da unutulmuştu, o kadarını bilemeyiz. Yalnız bize Macurlardan başka Yörüklerin de "Manav" dediğini ıskalamamalıyız. Tabi önceden böyle dediklerine dair bir şey yok, büyük ihtimal Macurlarla sosyal ilişkiler arttıkça toplum geneline yayıldı bu tabir...

    Şu hususu da unutmamalıyız; karşılıklı olarak birbirine Manav-Yörük-Macur söylenişlerinde gizli açık bir tariz, aşağılama, kendini ondan üstün görme anlamı bulunuyor. Yörükler, Macur ve Manavlara "En Türk biziz!"; Manavlar, Yörük ve Macurlara "Anadolu'ya önce biz geldik, buraların asıl sahibiyiz!"; Macurlar da Yörük ve Manavlara "İlkelsiniz, size medeniyet getirdik!" der gibiler. Bu durum sadece buralarda değil, en yoğun Manav bölgelerinde bile böyleymiş. Neyi üleşemiyorsak...

    Bizim köy açısından garip olan şu ki, herkes bize Manav diyor; ama biz bunun farkında değiliz. Bilal Selim bey "Afyon, Kütahya Manavları Manav olduklarını bilmezler" demekle haklı galiba...

    Netice olarak bende bir fikir oluştu, ama yine de sorulasıdır: Eğret'i Türkmen Yörükler mi kurdu, Manavlar mı? Ya da şu soru: Manavlar Türkmen mi, Kıpçak mı?

 

    (1) Dr. Selami Kurt, "Osmanlı Vakıflarının Kırsal Kesimdeki Sosyo-Kültürel ve İktisadi Hayata Etkisi: Hacı İbrahim Zaviyesi Örneği" 

    (2) Muharrem Öçalan, Sakarya Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi

    (3) Prof. Dr. Selma Yel, Gazi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi

    (4) Bilal Selim Filiz, Dokuz Eylül Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi

    (5) Doç. Dr. Cihad Cihan, "Afyonkarahisar'da Kıpçak/Kuman Yerleşimlerine Dair Bazı Tespitler", VIII. Uluslararası Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu Bildiri Kitabı, Afyonkarahisar Belediyesi Yayını, 2019, s.1160.

    (6) Doç. Dr. Cihad Cihan, a.g.e. s.1163



15 Şubat 2026

Altıncı Şehir, Birinci Köy

 
    Bir daha şiir ve hikayeye yeltenmedim. Konusu ve türü önemli değil, yazmaya karşı hep meyilli bulundum ama... Arada sırada serbest metin oluşturma çalışmalarım filan vardı. Tabi hiç bir zaman yazı yazma seviyesine ulaşmadı bunlar. Belki en fazla bir iki paragraf, onlar da türü belirsiz alabildiğine karmaşık metinler... Şu bir gerçek, onları yazarken bile hiç bir kayıt altında olmamam gerekiyordu, üslup ve tür endişesinden uzak, tam anlamıyla özgür bir kafa yapısında olmalıydım...

    Altıncı Şehir ile karşılaştığımda köyüme tayinim o yıl çıkmıştı. Buraya has kelimelerin etimolojik ve morfolojik özellikleriyle Anıtkaya köyünün (o vakit kasaba idi) her türlü değerine karşı çok ilgiliydim, hatta ufaktan derleme çalışmalarına başlamıştım.

    Bu kitap 1991'de basılmış, ama yeni haberim olmuştu. Duyurusundaki Beş Şehir'e nazire ve onun devam kitabı gibi ifadeleri görünce kayıtsız kalamadım. İlk defa on yıl kadar önce okumuş ve hayran kalmıştım Beş Şehir'e... Belki o sırada Konya'da okuyor olmamın etkisi vardır, hakkında yazılan beş şehrin biri de Konya idi ve her gün adımladığımız mekanlardı yazarın anlattıkları. Ama bundan daha çok Tanpınar'ın sıcak ve samimi üslubundan etkilenmiş olmalıyım. Zira Erzurum, Bursa, Ankara ve İstanbul yazılarını da aynı bağlılıkla okudum. Hem de defalarca... Hatta şunu da söyleyeyim, Beş Şehir'i okurken zaman zaman benzer yazılar yazabilmeyi hayallemiştim...

    Benim kurduğum hayallere paralel bir kitaptı Altıncı Şehir. Önsözünü su gibi içtim. Ahmet Turan Alkan, Beş Şehir'e neden altıncıyı eklediğini, neden memleketi Sivas'ı Altıncı Şehir olarak yazdığını anlatıyordu. Orada benim gözlerimi açan bir kaç cümlede, "Herkesin bir 'Altıncı Şehir'i olmalı ve kendi memleketini anlatarak Beş Şehir serisini sürdürmelidir" manasına gelecek şeyler söyleniyordu. Tam benlik sözler, bunların muhatabı bendim. Üzerime alındım.

    Ben de bir Altıncı Şehir yazacaktım. Buna daha Altıncı Şehir'e girmeden, önsöz kapısındayken karar verdim. Kitabı okurken aklımda hep yazma fikri vardı, bu yüzden ondan Anıtkaya'yı nasıl anlatacağıma dair tecrübeler devşirdim. Bu iki eseri tekrar okumalarımda yaptığım gibi...

    Derlediğim ve biriktirdiğim malzemeleri yazmaya ancak iki yıl kadar sonra başladım. Artık yazılarımda konu belliydi. Tür ve üslup hususunda ise malum olduğu üzere serbesttim. Yazdıklarımın bazıları Anıtkaya için açılan web sayfasında yayınlandı. Tayin üzerine köyden ayrıldıktan sonra yazmanın hızı azaldı, yazıların konusu değişip daraldı. Ama yine de elektronik arşivde epeyce yer kaplayacak cesamete sahipti. 2020'ye geldiğimizde bu arşivi kaybettik. 

    Webte yayınlananlar dışında elde bir şey kalmamıştı, ama emeklilikte elim boşa çıktığı için önüne geçilmez bir yazma arzusuyla doluydum. Örgüzce yazabileceğim, yazdıklarımı kafama göre arşivleyebileceğim, aynı zamanda internet ortamında güvenle tutabileceğim bir platform lazımdı. Böylece Eğretiköy doğdu. 

    Eğretiköy benim Altıncı Şehir'imdir. Ahmet Turan Alkan'ın tavsiyesiyle bu fikre odaklandığımı söylemiştim. Afyon'u yazamazdım, benim boyumu aşardı; ayrıyeten orada büyümediğim için bu yetkinlikte değildim. Ben ancak Anıtkaya/Eğret'i anlatabilirdim. Yazdıklarıma ille de bu yönde bir ad verilecekse buna 'Birinci Köy Eğret' demeyi tercih ederim.

    Yazarken hiç tür kaygısı gütmedim, gütmüyorum. Aman şunu değiştireyim de sohbet özelliği kazansın, yok efendim şu kelimeyle başlarsam anı olur, hikayeye kayıyor, fıkra gibi oldu, gibi düşüncelere hiç kapılmadım. Nasıl geldiyse öyle yazıyorum. Zaten serbestlik ve özgürlükten kastım budur...

    Bununla beraber yazdıklarımı genellikle deneme kategorisinde düşündüm. Örnek aldığım Beş Şehir ve Altıncı Şehir gibi iki mühim eser bu türde değerlendirildiği için ben de Eğretiköy yazılarını deneme olarak görüyor olabilirim. Ayrıca yazdıklarında ispat zorunluluğu olmaması beni bu türe yönlendirmiş olabilir. Deneme özelliği taşımadıkları halde yine de yazdıklarımın bu çerçevede görülmesini istiyorumdur belki de, kim bilir...

    Şiir ve hikayeden kaçarken aslında sanattan mı kaçıyordum, bunu bilemiyorum. Sanattan kaçılır mı, öyleyse şu yazdıklarımız nedir, bu sorulara tatminkar bir cevap da veremem. Bedri Rahmi'nin dediğine göre "Aklı başında herkes sanat yapar. Kendini sanata veren herkes verdiği kadar nasibini alır." Buna göre sanat öğrenilebilir, geliştirilebilir; ondan kaçmaya ne gerek var. Eğer deneme de bir sanatsa, ustalardan onu öğrenmiş ve yaza yaza geliştirmiş olabilir miyiz...

    Yazdıklarımdan ilkini okuduğunda fakülte arkadaşlarımdan biri, onun deneme değil anı-hikaye olduğunu söylemişti. Bir başka arkadaş anı, diğeri hikaye, başkası da yerel tarih olarak değerlendirdi. Sonra bir kaç yazı daha paylaştığımda benzer değerlendirmeler aldım, kimse deneme demedi.

    Tür olarak denemenin ustalarından belki en önemlisi görülen Suut Kemal Yetkin'in bu konudaki değerlendirmesi cesaret verici: "Deneme kelimesini yeni bir edebiyat türüne ilk defa ad olarak koyan Montaigne olmuştur. Burada 'deneme', yeni bir edebiyat türünü deneme anlamına gelmektedir. Ama bu yeni edebiyat türünü öbür edebiyat türlerinden ayıran sınırlar nedir?" Montaigne bunun cevabını vermemiş. Benim anladığım, ilk zamanlarda bilinen türler içinde değerlendirilemeyecek yazılara deneme denilmişti. Bu yüzden denemede serbestlik ve özgürlük ön plandadır. Ancak mucidinden sonraki asırlarda denemenin bildiğimiz teorik özellikleri belirlenmiş. Bu belirleme onu sınırlandırma, bir bakıma özgürlüğünü gemlemedir. Denemeye kural koyarsanız onu deneme olmaktan çıkarırsınız. 

    Her şeye rağmen, türün doğum tarihi olan 1571 Mart'ındaki o ilk deneme serbestliğinde görüyorum ben yazdıklarımı. Yeni bir tür denediğim için denemedir onlar. Ayrıca örnek aldığımı söylediğim Beş Şehir ve Altıncı Şehir'deki kadim denemenin hür özelliklerine de dikkatinizi çekerim. Onlarda hikaye de vardır, fıkra da; bol bol anı, yer yer efsane okursunuz. Sohbetin samimiyetini, tarihin derinliğini, makalenin ciddiyetini bile bulursunuz. Belki bunların hepsine yer verdiği için bu iki temel esere deneme denilmiş.

    Tabii olarak bizim yazılarda her türün çeşnisi vardır. Biraz ondan, biraz bundan... Okuyanların bazen anı, bazen hikaye, bazen anı-hikaye, fıkra, sohbet, hatta makale demelerini normal karşılıyorum...

    Her neyse, herkesin bir Altıncı Şehir'i olmalıdır; Benim Altıncı Şehir'im, Eğret... Birinci Köy, Eğret... Ve Eğretiköy yazıları denemedir. Çok sıkışırsam kaçış rapmam hazır, 'deneme denemesi' deyiveririm.

    NOT: Kader arkadaşım Ahmet Turan Alkan ile tanışıp görüşmek nasip olmadı. Ancak Eğretiköy'e sebep olması hasebiyle üzerimde çok hakkı var. Allah rahmet etsin.


12 Şubat 2026

Çift Öküz

     
    İkilik, iki adetten oluşan grup manalarına gelen çift kelimesi nasıl olur da bir mesleğin, hem de kadim bir mesleğin adına kaynaklık eder, anlaşılır gibi değil. Yine de bunu anlaşılır kılmak için biraz gayret edeceğiz.

    Bu isimlendirmeye temel sebep; çiftçilik, çift sürme fiiline dayanır. Bu kadar... Tamam da, çift sürme işine neden böyle denilmiş. Niye toprak kazmak, tarlayı eşmek, yeri devirmek, alt üst etmek vb. tabirler değil de çift sürmek?

    Hakkını yemeyelim, çiftlik kelimesi de çiftçilik mesleğine temel teşkil edebilir. Yalnız ben bu kelimenin çift sürme fiilinden daha sonra oluştuğunu düşünüyorum. Yani ikisinin de kökünde aynı 'çift' kelimesi bulunuyor.

    Boyunduruk vasıtasıyla sabanla tarlayı sürmek, kağnıyı çekmek, düğenle harman etmek gibi temel zirai işlemlere koşulan 'bir çift öküz', zamanla 'çift' kelimesine sıkıştırılmış. Şöyle de düşünebiliriz, bu sıfat tamlamasında gereksiz gördüğü diğer kelimeleri somuran "çift" sıfatı, onların vazifesini de sırtlayarak adlaşmış, kalıplaşmıştır. Artık "çift" denildiğinde o zahmetli ve kutsal işlerin ekserisini yapan iki öküz akla gelmektedir.

    15. yüzyıla tarihlenen bir metinde ".. çift ucun tutub ekincilik iderlerdi." sözü tespit edilmiş. Burada çift kelimesinden iki öküz kastedildiği ve ziraat anlamında 'ekincilik' kelimesi kullanıldığı çok açık. 

    Kelimenin hayat hikayesinde önemli bir durak daha var. Zamanı ve mahiyetini bilemediğimiz o durakta yeni bir anlam kazanacak. Zira çift kelimesinin iki öküzden başka, onlarla ziraat yapabilmeye, ekip biçmeye uygun arazi, tarla, ekenek manasına ikinci bir anlamı daha olduğu anlaşılıyor. 

    Belki iki anlamı birbiriyle karışmasın diye, belki de daha başka sebeplerle bir miktar tarla anlamını 'bir çift öküz' anlamından ayırıp ona çift yerine çiftlik diyorlar. Şu durumda çiftlik, ilk zamanlarda bir çift öküz ile ekilebilecek büyüklükteki arazinin adı oluyor. Sonradan bu ilk anlamından genişleyerek, tahsis edilen arazinin ortasındaki idare merkezi anlamını kazanıyor. Çiftliklerde, zirai faaliyetlerin üstesinden gelecek kadar işçi aile ve hayvan bulunduruluyordu. 16. yüzyıl Tahrir Defterlerinde Eğret köyü arazisi içinde 7 çiftlik kaydı var.

    Çiftten çiftliğe geçiş böyle... Fakat çiftçi kelimesinin gelişimini, ne zaman 'tarman' ve 'ekinci' kelimelerinin yerine geçtiğini bilemiyoruz. Aslında savaşçı bir kavim olan Türkler hayvancılıkla iştigal etmiş, ama tarımda derinleştikleri söylenemez. Çoğu boyun/aşiretin, ziraatle Anadolu'da karşılaştığını düşünenler bile var. Bir çok ziraat aletinin adı Yunanca/Rumca kökenli olmasını da böyle açıklıyorlar.

    Türkçe'de çiftçi kelimesine geçiş hangi dönemde olursa olsun, Eğret ağzında bu geçiş hiç gerçekleşmemiş. Köylü arasındaki son dönem adı 'ileşber/ileşberlik' idi. Hatta kelime başındaki 'ileş' sözcüğünden yola çıkarak bu mesleğin leş gibi iğrenç bir şey olduğu ima edilirdi. Sonradan çiftçi kelimesinin ufak ufak kendine yer bulması tamamen resmi ağız sebebiyledir.

    İleşberin Farsça rencber'den geldiği çok açık. Yalnız söylenişine bakacak olursak Eğret'te bu kelimenin tamamen Türkçeleştiğini anlarız. Anadolu'daki farklı ağızlarda aynı kelimeye rastlanmakla birlikte bunlar bizde söylendiği gibi değil. Tamam anlam aynı, ama söyleyiş değişik. En güzel örnek Pir Sultan şiirinde:

    Dağdan kütür kütür hezen indirir
    İndirir de ateşlerde yandırır
    Her evin devleğin öküz döndürür
    İreçberler hoşça tutun öküzü

    Öküzün damını alçacık yapın
    Yaş koman altına kuruluk serpin
    Koşumdan koşuma gözlerin öpün
    İreçberler hoşça tutun öküzü

    Abdal Pir Sultan'ım kaynar coşunca
    Tekne hamur kalmaz ekmek pişince
    Adem at öküzün çifte koşunca
    İreçberler hoşça tutun öküzü

    Daha çift kelimesi isimleşirken, bu işte öküzün saygıdeğer bir hayvan olduğu anlaşılmıştı. Pir Sultan da buna dikkat çekiyor. İleşberlik yapanın damında bu yüzden en az bir çift öküz bulundurulmuş. Aynı damdan yeni öküz çiftleri de yetiştirilmeye gayret edilmiş. Bunlara kele derlerdi. Bu genç ve acemi keleler, biraz deli, biraz yaramaz, biraz çocuk ruhlu hayvanlardır. Çifte çubuğa koşana kadar onları yetiştirip adam etmek ileşberin sorumluluğunda... Gerçi onların deliliği de burduruluncaya kadar, ondan sonra öküzlüğe terfi ediyorlar...

    Hep damdan yetiştirilmiyor, başka damlardan, köylerden alındığı da oluyor. Cambazlık mesleği de böyle oluşmuş zaten. Eğret malbazarı dağılmadan önce çifter çifter öküzler çekilirdi. Daha evvelki dönemlerde ise ileşberlerin kendi aralarında öküz alış verişi var.

    Gobak Hasan Dede, Çatalüyük'teki kuyuyu kazdırıyormuş. Küçük oğlu İbrahim, beline urgan bağlı olduğu halde aşağı sallanıyor. Yani kuyunun dibindeki işlemleri o yapıyor. Bir keresinde urgan mı kopmuş veya başka bir şey mi olmuş, nasıl olduysa Gobakoğlu İbrahim kuyuya düşmüş. Baya derinleşmiş kuyu, hatta taşların filan bir kısmı örülmüşmüş. Gobak Dede çok korkmuş, zira buradan sağ çıkmak zor gibiymiş. "Eğer kuyudan sağ kurtulursa Bükürlerin öküzü kurban edeceğim" diye adak adamış. İbrahim kurtulunca da dediğini etmiş ve Bükürlerin öküzü kesip dağıtmış. Bükürlerden satın aldığı bu öküz gücü kuvveti ve heybetiyle namlıymış ve geldiği yerin lakabıyla anılırmış... Kopan soyadlı Gobakların atası olan İbrahim, cihan harbinde şehit olacaktır.

    Tabi çift, yahut koşum hayvanı deyince akla sadece öküz gelmiyor. Bir de öküzden daha güçlü dombeyler var. Bu hayvanlar eskiden öküz kadar yaygınmış. Mahkemeye yansıyan miras davalarından anlaşıldığına göre terekelerde dombey ve öküz sayısı başa baş... 

    Sığır gibi dombeylerin de sağmalı ve koşum amaçlı kullanılanı var. Koşumda, yani çiftte dombeyler öküzlere göre daha güçlüymüş. Belki de bu yüzden herkeste az çok bulunuyor. Hatiboğlu Mahmut, ki Molla Osman ve Deli Ahmet Aykaç'ın babasıdır, köyde en çok dombeyi olan kişiymiş. Aynı zamanda yüce gönüllü cömert biri olduğunu söylüyorlar. Harman kalkana kadar işini görsün diye çifti olmayan fakir fukaraya istedikleri kadar dombeyi verirmiş. Ben bu hayvanların koşulduğu zamanlara yetişemedim; ama 1980'lerin ilk yıllarına dair hatırladığım, Omarcık deresinde demlenen köyün son dombeyleri, galiba Hatiboğlu dombeylerinin soyundan geliyordu...

    Çifte çubuğa koşulan hayvanlar şüphesiz öküz ve mandadan ibaret değil... At, katır ve eşekler de var; ama uzadı, onlar da başka bir yazının konusu olsun...



Şeytanın Allah İle Savaşı Ve Epstein Olayı

    (8-9-10 Şubat 2026 günlerinde arkadaşlarımla yaptığımız sohbet metnidir, yazım hataları ve anlatım bozuklukları hoş görüle...)

    Epstein dosyalarından çıkan sonuç; olayların özü, nesnesi bebekler ve kız çocukları olan Satanist ayinlerdir. Bu temel üzerinden okumazsak Hülya'nın işaret ettiği iğrençliği göremeyiz. Burada böyle bir okuma denemek istiyorum.

    Kuran'da Şeytan'dan bahseden çok fazla ayet var, yalnız özellikle iki ayetin şu olayla yakından ilgili olduğunu düşünüyorum. Hicr 36-39: "İblîs: “Rabbim! Madem öyle, insanların diriltilip kabirlerinden çıkacakları güne kadar bana yaşama fırsatı ver” dedi. Allah da şöyle buyurdu: “Tamam, artık sen kendisine yaşama fırsatı verilenlerden birisin.” “Ama diriliş gününe kadar değil, vakti ancak tarafımca bilinen belirli bir güne kadar!” İblîs şöyle dedi: “Rabbim! Madem beni azdırıp saptırdın, yemin olsun ki, ben de yeryüzünde günahları onlara çok cazip göstereceğim ve kesinlikle onların hepsini azdırıp yoldan çıkaracağım.”

    Diğeri de Nisa 119: "«Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar (putlar için nişanlayacaklar), şüphesiz onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler» (dedi). Kim Allah'ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür."

    Bu iki ayetin/ayet grubunun daha iyi anlaşılabilmesi için insanın yaratılması olayını yine Kuran'da anlatıldığı biçimiyle özetlememiz gerek: Allah insan projesini uygulamaya soktuğunda meleklere hitaben yeni yaratılan şu insanın üstünlüğünü kabul edin der. Melekler bunu kabul ederler, yalnız aralarından biri (İblis) kendisinin ateşten yaratıldığını, topraktan yaratılan insanından daha üstün olduğu için ona secde etmeyeceğini belirtir. Bu küstahça cevap, bir bakıma isyan olduğu için Allah onu rahmetinden kovar. Kibrine, kovulmuşluğuna, lanetlenmeye iyice kızan Şeytan ile Allah arasında yukarıdaki ayetlerdeki diyalog yaşanır. Bu diyalogda, özellikle şu son dönemde yaşanan olayların açıklamasını bulabiliriz.

    Ayetlerdeki ifadelerden Allah'a ve insana nasıl gayz, kin, nefret, öfke ile gerildiğini anlayabilirsiniz. Bu kinin bir sebebi de kıskançlıktır. Şeytan, ilahi rahmetten kovulma ve lanetlenmesinden insanı ve buna meydan veren Allah'ı sorumlu tutar. Bu yüzden insana hep hasetle, Allah'a da kinle bakar. Bu iki duyguyu ileride çok kullanacaktır.

    Allah'a öfkeyle, madem sen onu benden üstün tuttun, insanı yeryüzünde kendine temsilci olarak atadın, bak ben de onlara neler yapıyorum diye yukarıdakileri sıralar. Lakin çok zekidir, Allah'ın izni olmadan hiç bir şey yapamayacağının da farkındadır. Bu yüzden önce "Bana bir süreliğine izin ver de neler yapabileceğimi göstereyim" diyerek mühlet ister. Allah da ona kıyamete kadar süre verir. İşte bu mühleti kopardıktan sonra tasarılarını sıralar. Burada akıllara, bu kadar kötülük peşinde koşan ve yapmak istediği korkunç şeyleri açıkça belirten bir lanetliye Allah'ın neden mühlet verdiği sorusu takılabilir. Bunun cevabı imtihan... Hani "Ben sizin rabbiniz değil miyim" sorusuna insan "evet" cevabı vermişti ya, işte bu Allah ile insan arasındaki bir sözleşme, ahitleşme idi, böylece insan yeryüzünde Allah'ın halifesi/temsilcisi görevine atandı. Bu görevini nasıl yaptığına dair kendisine verilen bir beden ve ömürle imtihan edilecek. İmtihan kolay değildir, zorlaştırıcı etkenler, kazık sorular, çeldiricilerle doludur. İşte Şeytan bizim imtihanımızdaki bütün olumsuzlukları üzerinde toplayan 'şey'dir. Allah bu yüzden kıyamete kadar geçerli mühlet vermiştir. Şüphesiz daha başka hikmetleri de olabilir, orasını ancak Allah bilir.

    Şeytanın sözlerinden nasıl tanrılık tasladığını farketmişsinizdir. Allah ona verdiği mühletle birlikte onu bazı izafi güçlerle de donatmıştır. Şimdi insan halifelik vazifesini hakkıyla icra ettiğinde ne kadar kıymetli bir varlık olduğunu anlarsın. Aksine yapamadığı zaman da çerçöp olacağını kıyasla. Yani insanda hem elmas olma potansiyeli var, hem de kömür... Bu potansiyel nasıl açığa çıkacak?  Öyle imtihanlardan geçeceksin ki, sonuçta doğrularla yanlışların değerlendirilip ne olduğun anlaşılacak. Burada imtihan aygıtın/aparatın şeytan oluyor. Elbette büyük bir sınavın aracı da donanımlı bir aygıt olmalıdır. Bu yüzden şeytanın hızlı hareket, maddeye nüfuz, kılcallara girme, nöronları etkileme, toplumların karar alma mekanizmalarını ele geçirme, eşsiz bir propaganda vs bir sürü gücü vardır. Bu yüzden tanrı gibi davranır ve kandırdığı insanlara tanrılığını kabul ettirir.

    Bu yüzden Hz İbrahim "Babacığım! Sakın şeytana tapma, çünkü şeytan Rahman'a baş kaldırmıştır" (Meryem-44) diye adeta yalvarır. Bir peygamber, babasına neden böyle desin, demek ki şeytana tapıyordu, veya o dönemde yaygın bir satanizm tehlikesi vardı. İnsanlık tarihi boyunca hep var olmuş bu tehlike. Verdiğim diyalogun devamı Kuran'da değişik surelere serpiştirilmiş. Diyor ki şeytan, "Sen insanı methediyorsun, ama ben onu öyle yoldan çıkaracağım ki onları bu bahsettiğin özellikte bulmayacaksın, nasıl aşağılık iğrenç yaratıklara dönüştüğünü göreceksin" buna benzer şeyler söylüyor... Herif dediğini yapmış ve her devirde kendine kulluk edecek insanlar bulmuş. Böyle bir din bile kurmuş, satanist mabetleri, ibadetleri, ayinleri, kurbanları ve başka iğrenç ritüelleri oluşturmuş.

    Kıyamete kadar gerçekleştirmeyi vadettiği şeytanca projelerini ele alalım. Evvela insanları saptıracağını söylüyor ve bunu kesinlik ifade eden sözlerle anlatıyor. O kadar kendinden emin yani. İnsan hayatı bir yolculuktur, bu yolculukta (ömrün her aşamasında) yolumuzu keseceğini, tuzaklar kuracağını, yanlış yönlendireceğini, kötüyü iyi, yanlışı doğru, çirkini güzel göstererek bizi hep saptıracağını ilan ediyor. Hani imtihan demiştik ya, burada biraz kader konusu da devreye giriyor. Kuantum fiziğiyle ilgilenenler hayatımızın seçimlerden ibaret olduğunu bilirler. The Matrix'te kırmızı-mavi hap gibi önümüze sürekli seçenekler sunulur. Bizim tercihimize göre de Allah sürekli bizim geleceğimizi yaratarak inşa eder. Sonra bir seçim/yol ayrımı daha, bir daha, bir daha... Hayatımız hep böyle yolların çatallaştığı kavşaklara uğrar, biz de hangi yoldan gideceğimizi cüzi irademizle seçeriz. Hayat ve kader kısaca bu...

    İşte şeytanın yaptığı bu kader-denk noktalarında, yol ayrımında, tercih zamanında karşımıza çıkıp bizi yanlış tarafa yönlendirmektir. 'onları kesinlikle saptıracağım' dediği şey budur. Burada kendisine geçici olarak verilen güçleri de devreye sokarak bunu başarır. O güçler 'zayıf' insanı çok etkiler. Gerçekten insanın bazı zaaf noktaları vardır ve şeytan onu iyi etüd etmiş, dersine iyi çalışmış, herkesin zayıf noktasından yakalamasını iyi biliyor. Para vaad ediyor, makam vaad ediyor, çiftçiyse tarla vaad ediyor, siyasetçiyse iktidar vaad ediyor, topluluğa devlet vaad ediyor, tanınmayı isteyene şöhret, kindara vahşet, açgözlüye servet vaad ediyor, yani herkesi bir yerinden yakalamayı biliyor. Bir kere yakaladığı zaman da artık onu kendisine esir ediyor. Allah'ın kendi temsilcisi olarak görevlendirdiği insan, artık şeytanın distrübitörü, santrali, askeri haline geliyor, resmen satanist oluyor.

    Kendi kendine gayzla yemin ettiği şeylerden biri de, insanlara hayvanlarının kulaklarını yarmalarını emredeceğine dairdir. İnsanlık tarihi boyunca bunu da gerçekleştirmiş. Dünyanın çeşitli yerlerinde bazı hayvanların putlaştırıldığı veya en azından putlara kurban etmek üzere ayrılıp onlara kutsallık izafe edildiği belirtiliyor. Putperes insanlar kurban ayırdıkları bu hayvanları kulaklarını yarıp dilerek işaretlerlermiş. Ayrıca bu hayvanların toplum içinde dokunulmazlığı da bulunurmuş. Hemen bütün tefsirciler kulak dildirme yeminini bu şekilde yorumlamışlar. Fakat yeni bilgilere göre, kobay hayvanlar üzerinde yapılan genetik/DNA deneyleri hep kulak derisinde gerçekleştiriliyormuş. Hassas yapısı sebebiyle  bu işleme en uygun organın kulak olduğunu söylüyorlar. Yani hayvanın kulağı kesilerek oradan doku alınıyor.  Bu bilgi, ayetin devamındaki ifadeler birlikte ele alındığında daha bir anlam kazanıyor. Şeytan devam yemininde 'onlara emredeceğim Allah'ın yaratışını değiştirecekler' diyor.

    Burada çok kapsamlı bir değişiklikten söz edildiğini anlayabiliriz. Allah'ın yaratışı sayısız varlık üzerinde tecelli edip durmaktadır. Bir de kainat ve özellikle dünyadaki varlıklarda, ya da doğada diyelim, ilahi ve tabii bir işleyiş vardır. Bahsedilen değişiklik bu doğal işleyişle ilgilidir ve varlık alemindeki bütün dengeyi alt üst edecek biçimde... Bakın içinde neler var, bazı şeyleri hatırlatayım. Ozon tabakasındaki delik olayını hatırlarsınız, kloro floro karbon muydu ne, dünyadan salınan bu kimyasalın ozonu deldiğini böylece koruyucu kalkanımızı kaybettiğimizi söyledi bilim adamları. Ardından küresel ısınma, buzulların erimesi, kuraklık, yüzey sularının çekilmesi, enerji ve su sıkıntısı, tahıl krizi, kirlilik, yangınlar, seller, depremler... Bunlar hep tabiatın doğal işleyişini değiştirme kaynaklı. Dediğine göre bu değişiklik fikrini insana şeytan fısıldamış.

    Bilim adamlarının dediğine göre insanlık tarihi boyunca yerel ve küresel ölçekli bütün helak ve tufanlar öncesinde mutlaka dünyada böyle insanın müdahalesiyle gerçekleşen değişiklikler olmuş. Yaratılış ve dengedeki dejenerasyon neticesinde yıkım gerçekleşmiş. Lut kavmindeki denge bozukluğu malum sapıklıkla birleşiyor, Medyen'de ticari hilekarlık, Semud'da ıslahçılara düşmanlık ve garibanlara zulüm ve sair... Bütün bunları insana yaptıran malum merkez... Bugüne geldiğimizde yaratılıştaki ana denge eksenini bozma işleminin daha şiddetlisini görüyoruz. En basitinden insan yaratılışına müdahaleyi ele alalım.

    Bazı ülkelerde hemcinsiyle evlenmek yasal hale getirilmiş. ABD'de seçimler öncesinde bu husus çok tartışılmıştı. Hollywood'un öncülük ettiği filmlerde bu durum çok normalmiş gibi dünyanın gözüne sokuluyor. Bizde çok izlendiği söylenen bir yemek programında katılımcılar arasında mutlaka böyle bir tipe yer veriliyor. Kadınlar erkeğe, erkekler kadınlara özendiriliyor her fırsatta. Bu insan tabiatına müdahale değil midir... Daha mühim bir tehlike, dijitalleşme... yapay zeka salgını... Bu gidişle insan düşünme yetisini kaybedecek. Ruhunu etkileyemeyeceğini anlayınca bari insanı bedenen etkisiz hale getireyim, diye plan yapmışa benziyor. Kandırdığı bazı uşaklarının dillendirdiğine göre nihai planları şu imiş: İnsan bedenini koflaştırırsak Tanrı dünyada tecelli edecek şey bulamazsa (çünkü en mükemmel projesi olan insanı etkisizleştirmiş olacağız) dünyadaki hakimiyetini kaybeder. Kıyameti de koparamayacağı için hem dünya ebediyyen bize kalır, hem de cehennemi boylamaktan kurtuluruz... Gülmeyin, Kabalacılarda, Evanjeliklerde ve tabi ki Satanistlerde benzeri düşünceler çok revaçta...

    Tabii'yi bozmanın en bilinenleri şüphesiz GDO'lu ürünler... Genetiği bozulmuş ürün diye çevrilen bu kavramda her türlü bitki ve meyvenin genetiğiyle oynama var. Fazla üretim, kaliteli üretim, dayanıklı üretim gibi sloganlarla ortaya çıkan bu uygulama önceleri tohum ıslah gibi masum bir proje diye lanse edildi. Fakat kısa sürede asıl amacın hibrit tohum yoluyla geleneksel ata tohumları bitirerek bütün dünyayı kendilerine muhtaç etme gayesi güttükleri anlaşıldı. Büyük ölçüde başarıya ulaştıklarını kendi ülkemize bakarak anlayabiliriz. Ata tohumlarımızı kaybettik, fide olsun tohum olsun İsrail'e muhtaç duruma geldik. Yetiştirdiklerimizde lezzet kalmadı, bedenimizde sıhhat kalmadı, hastalıkların artmasından şikayetçiyiz. Üstelik devletimiz tarafından ata tohumu kullanılması yasaklandı, arpa buğdayda bile sertifikalı denilen o ithal hibrit tohumları ekmek zorunda çiftçiler. Fatih Çolak diye gariban bir dertli var, sosyal medyadan ata tohumları yaygınlaştıracağım diye çırpınıp duruyor. Küresel tohum çetesi yakında ona kasteder diye korkuyorum. Bütün bunlar şeytanın 'onlara Allah'ın yaratışını bozmalarını emredeceğim' diye ant içmesinin eseridir...

    Geçenlerde bir haber okumuştum, Afyon'da mezar sıkıntısı başlamış. Buna sebep olarak insanın raf ömrünün uzamasını gösteriyorlardı. İnsanın derken, insan cesedinin raf ömründen bahsediyorum. Buna göre bir cenazenin tamamen çürümesi normalde üç yıl idiyse, son yıllarda bu yedi sekiz yıla çıkmış. Yani bir ölü defnedildikten ancak 7 yıl sonra tamamen çürüdüğünden aynı mezara o kadar yıl sonra yeni bir cenaze defnedilebiliyor. Bu yüzden kabir sıkıntısı var... Bunu yediğimiz gıdalardaki katkı maddelerine bağlıyorlar. Misal bir kova yoğurt market rafında hemen bayatlamasın diye kimyasal koruyucu katıyorlar. Yoğurt diye yediğimiz o şeyle birlikte kimyasal koruyucu da vücudumuza giriyor, böylece hücrelerimize kadar işleyerek bizim de raf ömrümüzü artırmış oluyor. Yaratılışı bozma....

    Siz tabii dejenerasyona daha çok örnek bulabilirsiniz. Şeytanın andındaki diğer bir hususa geçelim. 'Onları kuruntulara sokacağım' diyor... Bazı meallerde kuruntu denirken bazılarında, olmayan şeyleri varmış gibi göstermek, yahut gerçekleşmeyecek hayallere, hedeflere yönlendirmek gibi değişik anlamlar verilmiş. Hepsi aynı kapıya çıkar, insana üfürüyor yani, sen şöylesin, böylesin... Buradan İsrailoğullarına geçiş yapabiliriz...

    Yahudilerin genelinin inandığı ve İsrail politikasına yön veren arz-ı mev'ud/vaat edilmiş topraklar kavramı biliniyor. Tahrif edilmiş kutsal kitaplarında yer aldığını iddia ettikleri bu kavrama göre bir bölgeyi Tanrı İsrailoğullarına vaad edip, burası sizin gelin devletinizi kurun demiş. Şimdiki İsrail toprakları ile birlikte Lübnan, Ürdün'ün tamamı ve Suriye, Irak, İran, Türkiye'nin bir bölümünü içine alan bölge vadedilmiş topraklardır. İşte Yahudiler asırlardır vaadedilen bu toprakların kendisine verilmesini beklemekte olup, BM kanalıyla 2.dünya savaşı sonrasında bu yolda ilk adım atılmış, BOP ile de ikinci adım yoldadır. Aslında böyle bir şey olmadığı halde şeytanın saptırmasıyla kutsal kitap bozulmuş, içine böyle bir ayet uydurularak bütün bir millet arz-ı mev'ud gibi bir saçmalığa inandırılmıştır. Uğruna nice kanlar dökülen bu saçmalığın daha korkunç bir boyutu var. Vaadedilmiş topraklar yukarıda sınırlarını çizdiğim bir ortadoğu bölgesinden daha fazlasıdır. Çünkü arz, yerküre yani dünya demek olup Yahudiler aslında Tanrı dünyayı bize verdi, bizden başkasını burada yaşatmayız düşüncesiyle hareket etmekte, kendilerine ait olan dünyayı başkalarıyla paylaşmamak için gerekirse onu ateşe vermekten çekinmeyecek duruma gelmişlerdir. Son dünya olaylarını bu perspektiften okursanız daha yerli yerine oturtursunuz... Şeytanın yahudilere üfürdüğü bu anlayışın daha korkuncu var...

    Yahudilerin geneli, dünya ve insanlığa 'ya benimsin ya toprağın' moduyla bakarken, azınlıkta kalmış Kabalacı mistik bir grubun bakışı daha fanatiktir. Onlara göre Yahudiler İblis DNA'sı taşımaktadır. Evet, kendilerinin iblis soyundan geldiğine inanıyorlar. Bu şeytan uşaklarına göre, nasıl ataları yaratılış itibariyle topraktan yaratılan Adem'den üstün idiyse, Yahudiler de insanlardan üstündür.  Dünyada ancak Yahudilere hizmet etme şartıyla yaşamalarına izin verilebilir. Ayrıca insanları öldürmenin, çocuk bebek demeden katletmenin bir mahzuru da yoktur. Yahudiler, ırkı önemli değil, insan öldürdü diye suçlanamazlar... Şimdi arkadaşlar bu şeytani anlayışa sahip topluluğun son dönemde yaptıklarını nasıl bir mantıki temele oturttuklarını anlamışsınızdır. Filistin katliamına engel olunabildi mi? Gerçekten de şeytanın akıl hocalığında küresel karar mekanizmalarını da ele geçirmişler, istediklerini yapıyorlar.

    Ben sadece Yahudileri örnek verdim, şeytanın olmayan şeyleri vehmettirerek toplulukları nasıl yoldan çıkardığını diğer milletleri düşünerek genişletebilirsiniz. Çünkü o sadece Yahudileri manuple etmiyor, her millette parmağı var. Giriyor aralarına, siz diğer milletlerden üstünsünüz, falancalar size ezelden beri düşman, filancalar sizin atalarınızı katletti; ötekilerine varıyor siz şöyle asil bir ırksınız, falancalara savaş açın, ötekine füze fırlatın, şurayı işgal edin... diyor. Savaşlar çıkarıyor, katliamlar yaptırıyor. Bu yüzden Milletini, ülkesini sevmek ve onu yüceltmek manasına gelen pozitif milliyetçilik hoş karşılanıp teşvik edilmiş. Ancak kendi ırkını diğerlerinden üstün görerek saldırgan bir politika izlemek manasına gelen negatif milliyetçilik hiç bir zaman hoş karşılanmamıştır. Irkçılık diye çevrilebilen ve Nasyonalizm diye adlandırılan bu menfi milliyetçiliğin kısaltılmışı Nazi oluyor. Zannedildiği gibi Naziler sadece Almanya'da değil, her ülkenin nazisi var. Ve malesef nazizm şeytanın yeldirmesiyle oluşup gelişiyor.

    Hazır Yahudilere/İsrailoğullarına gelmişken buradan Epstein olayına geçiş çok kolay, çünkü Epstein Adası merkezinde şekillenen Satanist yapının yöneticeleri Yahudi orijinli. Şeytanın özellikle son dönemdeki oyunlarını bu millet üzerinden hayata geçirmesi ilginçtir.  Bu biraz da Yahudilerde ahiret inancının zayıflığına bağlanıyor. Hatta hiç yok gibi diyorlar.  Bunlara kıyasla Hristiyanlarda daha kuvvetli bir öldükten sonra tekrar dirilme inancı var. Biz müslümanlarda ise, bilindiği gibi imanın şartlarından birisi... Bu yüzden Şeytan tarafından en çok manüple edilen topluluk Museviler. Arzımevud ve iblis soyu gibi sapıklıklar da eklenince resmen Şeytanın elinde oyuncak olmuşlar.

    Ta seri başında ademoğlunun yapı olarak bir takım zaaflar barındırdığını, şeytan onu saptırırken özellikle bu zayıf noktalarına çalıştığını söylemiştik. İnsanın mühim zaaflarından (aslında buna zaaf demek doğru olmayabilir, özellik diyelim) biri de ebediyet arzusudur. Gerçekten fani olduğumuzu bilmemize rağmen her zaman ölmemenin çarelerini ararız. Hepimizde vardır bu sonsuzluk, ölümsüzlük isteği... Bu hususta sadece Yahya Kemal'in beytini hatırlatayım:

    Ölmek kaderde var, yaşayıp köhnemek hazin
    Yok mudur buna bir çare, Ya Rabbelalemin

    Neyse ki basübadelmevt (öldükten sonra tekrar dirilme) sonucunda bizi ebedi bir hayat beklediğini bildiğimiz için bu ölümsüzlük arzusunu bir nebze bastırıyoruz biz. Ya ahiret inancı olmayan Yahudiler ne yapsın? İşte şeytan onları bir de buradan yakalıyor, ve neler yaptırıyor neler...

    Epstein denilen yapıyı sadece pedofil, cinayet, satanist ayin, insan ticareti vb suçlarla tanımlamak ne kadar doğru, veya bu sapık örgütlenmenin suçları bundan mı ibaret? Dün gündüz araçta olduğumdan TRT haberlerini dinlemek zorunda kaldım, 14 bülteninde pedofil fuhuş örgütü diye bahsedildi, 16 bülteninde ise haber olarak bile geçmedi. Kısaca örgüt hakkında bildiklerimizi özetleyelim. Bunlar Ortadoğu ve 3. Dünya ülkelerinden bebekleri ve kız çocuklarını kaçırarak adaya topluyorlar. Irkı milleti önemli değil, zengin ve etkili kimseleri müşteri olarak belirleyip bir şekilde ağlarına düşürüyorlar. Onları her türlü sapık, insanlık dışı etkinliğe teşvik ediyorlar. Kız çocuklarına tecavüz, onları öldürme, etini yeme, şeytana kurban etme ve daha akla hayale gelmedik canavarca şeyler... Amaçları ne? Her etkinliğin yazı, video ve ses kaydını almak suretiyle arşiv düzenlemek, gerektiğinde bunları şantaj amaçlı kullanarak ilgililere dilediğini yaptırmak... Şeytanca değil mi?...

    Bebeklere gelelim... Uzmanların söylediğine göre yeni doğan bir bebekten alınan salgı (veya adı her neyse) başka bir vücuda enjekte edildiğinde gençlik veya yaşlanmayı geciktirici etkisi gösteriyormuş. Kaçırdıkları bebeklerden alıyorlar alacaklarını, sonra o bebeği atıyorlar, çöp oluyor çünkü. Zengin, etkili ve yaşlı müşterilerine satıyorlar. Müşteriyi bir müddet idare ediyormuş bu şey, sonra yine lazım, yine lazım... Süreklik gereken bir pazar yani... Bu yüzden sürekli bebek kaçırıyorlar, istenmeyen bebekleri topluyorlar. Elbette bunu batılı ülkelerde yapamazlar, bizim gibi insan hayatının değeri olmadığı ülkeler ise bulunmaz fırsat... Bir özel hastanedeki kayıp bebekler davasını hatırladınız değil mi, sahi ne oldu o dava? Yeni ortaya çıkan bir belgeden Epstein uçağının Türkiye'ye onlarca kez sefer yaptığı öğrenilmiş. Son depremde kaybolan çocukların akıbeti?...

    Şimdilik ölüme çare bulamadılar (hiç bulamayacaklarını bir bilseler)... Hiç olmazsa yaşlanmayı durdurarak ölümü geciktirelim arayışından başka bir şey değil bu bebek ticaret ve cinayetleri... İhtiyar bedene şırınga edilen o şey sonucunda vücudun bazı noktalarında (özellikle yüzde) morluklar ve kararmalar oluyormuş. Pek çok ünlünün böyle fotoğrafları var. Bir seçim günü, ünlü bir politikacının yüzü gözü mosmor bir halde sandığa geldiğini hatırlayın. 'Merdivenden düştü' diye geçiştirildi ve merdivenden düşen adamın gözü niye morarır diye soruşturan bir Allahın kulu çıkmadı...

    Arkadaşlar, Epstein tamamiyle satanist bir örgütlenmedir, bunu yaptıklarından anlayabilirsiniz, hepsi onun taktikleri çünkü... Ancak ben yine de çok ilginç bulduğum bir yazıdan alıntı yaparak bunu sizlerin dikkatine sunmak istiyorum. Yazı dün yayınlandı, bulunduğunuz konumdan erişime kapalı olduğu için göremezsiniz, bu yüzden link yerine alıntı metnini vereceğim.

    "...
    Epstein dosyaları ile birlikte ortaya saçılan bilgiler bize küresel ölçekte örgütlenmiş seytani bir aklı göstermektedir. ABD Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı iki saatlik video kaydındaki çarpıcı diyaloglar, soruları soran kişinin kimliğiyle birlikte okunduğunda çok daha derin bir anlam kazanmaktadır.

    Röportajı yapan kişinin, dönemin en tartışmalı siyasal figürlerinden biri olan Steve Bannon olduğuna inanılıyor. Bu ihtimal, konuşmayı sıradan bir gazetecilik faaliyeti olmaktan çıkarıp, ideolojik, metafizik ve hatta istihbari bir yüzleşmeye dönüştürüyor. Sorulan soru bu yüzden basit bir suç isnadı değildir; doğrudan varlık, kötülük ve iktidar üzerine kurulmuş bir sorgudur:
    - “Sen bizzat şeytan mısın?”
Epstein’ın cevabı ise inkâr değildir. Savunma hiç değildir.
    - “Hayır!” der, “Ama iyi bir aynam var.”

    Bu cümle, masum bir nükte ya da kaçış değildir. Aksine, şeytanla kurulan ilişkinin en çıplak itirafıdır. Çünkü burada Epstein, kendisini şeytan olarak tanımlamaz; daha kötüsünü yapar: Şeytanı yansıtan, onu görünür kılan bir yüzey olduğunu kabul eder.

    Şeytan, klasik teolojide doğrudan ortaya çıkmaz. Baştan çıkarır ama perde arkasında kalır. İnsanı öne sürer, arzuyu sahneye koyar, suçu başkasının eliyle işletir. Epstein’ın “ayna” metaforu tam da bunu söyler. Mesaj nettir: “Ben değilim. Bende görünendir.
    ...”

    Yeter artık içimizi kararttın nerede güzel haber, diyorsunuz... Az daha sabır... Dikkat edilirse şeytan ve onun temsilcisi olmuş insan-şeytanlar kendilerinde hep büyük güç görüyorlar. Epstein'deki küstahlık, İsrail'in benzer davranışları hep şeytanın tipik kibrinin bir benzeri. Başlangıçtan beri 'ben üstünüm, ben güçlüyüm' havalarında. Ve bu kibri ve hasedi yüzünden kovulmuş/lanetlenmişti. Bir de Allah kıyamete kadar kendisine mühlet ve bazı güçler vermişti. Şimdi bu mühlet ve gücü Allah'ın verdiğini unutmuş, sanki kendinden kaynaklanıyormuş gibi böbürlenmesi yok mu... Aynen bu huyu avanelerine de geçmiş. Bak Epistein'e, İsrail'e ve benzerlerine; kimse bize bir şey yapamaz, kimse bize dokunamaz havasındalar. Oysa bakın Allah ne diyor: "O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç kuşkusuz, şeytanın tuzağı çok zayıftır." (Nisa 76)

    Epstein öldüğü veya intihar ettiği açıklandı, ama itirafçı olmasından korktukları için infaz edildiğini düşünenler az değil. Şeytan çocuklarından birini feda etmiş... Buna rağmen belgelerin açıklanmaması için çok engel çıkarıldı. Direnenlerin biri de Trump... Neyse ki oralarda hala hukuk var, Adalet Bakanlığının kararıyla açıklanan belgelerin sadece bir bölümü bile satanist yapıyı dağılma eşiğine getirdi. (Eşiğine getirdi diyorum, Epstein'in ölmediğine inananlar da az değil) Bu kadar kendilerini güçlü gören şeytan uşaklarını Allah ne hale getirdi. Çünkü gerçekte güçleri yok, ta baştan şeytan gücünün kendinden olmadığını, izafi güç olduğunu söylemiştim... Ayrıca yeryüzünde kendine halife atadığı insanoğlunu bu şeytan karşısında yalnız bırakmazdı, bırakmadı bırakmayacak. Allah nurunu tamamlayacak. Yalnız şeytana karşı nasıl durulacağının reçetesi de yine Kuran'da...

    Epstein'in dağılmakta olduğu, şeytanın yenildiği düşüncesine kapılarak gevşekliğe meydan vermemek gerekir. Burada size Şeytan'ın Avukatı adlı filmi hatırlatmak isterim. Son sahnede tuzağı açığa çıkarılarak yenildiği düşünülen Şeytan (Al Pacino), taze bir avukata iş teklifi yaparken görüntülenir. Yani şeytanda tuzak bitmez, bireysel hayatımızda olsun, sosyal hayatımızda olsun sürekli yolumuzun üstüne çukur kazar. Epstein biter, başka bir Epstein bulur, çünkü kendisine kıyamete kadar mühlet verilmiş. Biz ona karşı koyma kılavuzumuzu iyi okuyalım.

    Bu anlamda 'İlim öğrenmek kadın erkek her müslümana farzdır' esasından cesaretle 'Türkçe Kuran'ı hatmetmek kadın erkek her Türk'e farzdır' fetvasını veriyorum. Arapça Kur'an'dan yine dualarımızı okumaya devam edelim, ama hiç olmazsa ömrümüzde bir kere mealini okuyalım. Ki Rabbimiz bizden ne istiyor, bizimle ne konuşuyor, hayatımızın anlamı nedir vb. gibi bir çok soruya cevapla birlikte şeytanla mücadelenin yollarını öğrenelim diyorum, eğer küstahlık kabul etmezseniz...


10 Şubat 2026

Salih İnsan Salih Hoca

 
    Yiğit yüzüne karşı övülmez derler. Gittiğine göre artık bu yazıyı yazmanın mahzuru yok.

    Öyle insanlar vardır, paragraflarca söz sıralasan onu hakkıyla anlatamazsın. Öyleleri de vardır ki tek bir kelime onun üzerine cuk diye oturur. Salih Hoca ikinci gruptakilerdendi. Onu mükemmele yakın anlatan kelime ise doğallık...

    Şüphesiz daha başka sözlere, tabirlere, deyimlere de ihtiyaç duyarsınız onun portresini çıkarmak için. Fakat her cümlenin yargı ögesini ve her paragrafın anafikir cümlesini rahatlıkla doğallığa bağlayabilirsiniz.  

    Bir defa yüzünde hiç eksik olmayan bir tebessümle gezerdi. Bu gülümseme çizgilerini bile isteye oluşturmazdı, yapmacık değil doğuştandı onlar. Sen sanırsın her çocuk gibi ağlayarak değil, gülerek doğmuş; öyle doğuştan, öyle doğal bir tebessüm...

    Şüphesiz bu doğal tebessüm beraberinde iyiliği getiriyordu. Kötülük üreten şargada insanların aksine O, çevresine yaydığı iyilik dalgalarıyla belirirdi. Dalgaları göremez, bilemezdiniz; ama iyilik hissi kendiliğinden ortalığa yayılırdı, belki her gittiği yere onları da götürürdü. İsmiyle müsemma salih bir insandı...

    Azarlarken saygısız ve kırıcı değildi, nasihat ederken üstten bakmazdı. Büyüğüne de küçüğüne de sözünü işletirdi. Adeta her dediğini şırıngayla damla damla, kelime kelime zerk ederdi. 

    Sokakta, odada, kahvedeki günlük konuşmalarında böyle de, sanki hutbelerinde farklı mıydı? Metnin dışına çıkıp irticali konuştuğunda dilci titizliğiyle dikkat kesilirdim. Her seferinde, kurduğu cümlelerin gramer kurallarını nasıl darmadağın ettiğini yakından işittim. Söze başlarkenki mana bütünlüğünü, sonunda kesinlikle sağlayamazdı. Lakin ne kadar tuhaf, işin sonunda her ne anlatmak istiyor idiyse onu hakkıyla ifade etmiş olarak kürsüden inerdi. Anladım ki bunu üslubundaki doğallığa borçludur. Çünkü yanlış kurulmuş cümleleri bağıra çağıra söylerken ne kadar samimi ise, hutbe metnini yanlış ama kendine has vurgu ve tonlamayla okurken de o kadar samimi idi...

    Yaşça bizden büyüktü, buna rağmen hiç büyüklük taslamadı. 1982-83 lise yıllarında zaman zaman evine giderdik. Maksadımız sıcak bir ev ve yemekti, kolay ısınan evinde tarhana çorbası olsun, bulgur pilavı olsun mutlaka bir şeyler pişirirdi. Bir gün bile yüzünü ekşitmedi, memnuniyetsizlik belirtisi göstermedi. Aksine, karnımızı doyurdu, nasihatler etti, Kuran okudu, ders çalışmayı tavsiye etti. Bütün bunları yaparken kendini zorladığını hiç görmedim. Sanki onda her şey doğal akışında ilerlerdi...

    Uzun yıllar kendi köyünde, çocukluğunun geçtiği sokaktaki camide görevliydi. Bu şartlarda çalışmanın zorluğunu ben bilirim. Fakat onun zorluğu kolaylaştıran bir özelliği vardı. Sanırım hilm insanı olmasından kaynaklanıyordu ve bu tabiatının bir parçası haline gelmişti.

    O vakitler okul-cami çatışması yaygın bir durumdu. Birlikte çalıştığımız dönemde böyle bir çatışma hiç yaşanmadı. Onu her zaman okul ve eğitimin yanında gördük, zira bu iki müessesenin nihai olarak aynı hedefe hizmet ettiğine inanırdı. Bu anlamda gıyabında kendisinden aydın-imam diye bahsetmişliğim çoktur.

    Okul yeni yapıldığı sıralarda her türlü desteğe ihtiyacımız vardı. Bir cuma sonrası serginin okul için açılmasını ezile büzüle rica ettim. "Sen onu bana bırak' dedi. Hutbe sonunda yukarıda anlattığım doğallıkla kısa bir konuşma yaptı ve bugünkü serginin Diyanet'e değil köyümüzün okuluna toplanacağını özellikle belirtti... O gün toplanan parayla okulun bir çok ihtiyacını karşılamıştık.

    İnanmadığı bir şeyi ona yaptıramazdınız. Misal, merkezden gelen hutbeler kafasına, kalbine yatmadıysa onları törpülerdi. Bazı paragrafları sansürlediğine, hiç okumadığına yakinen şahidim. Fakat bunu kendine has üslubuyla öyle bir yapardı ki cemaatten kimse bunu fark edemezdi. Böylece hem Diyanet'e isyan etmemiş olur, hem de kalbinin sesini dinleyip bildiğini okurdu...

    Aslında o böyle yaparak kendi imanını koruma peşindeydi. Yaptığı sansür inanç eksenli hassas hususlarda, minberden söylediğinde öbür tarafta kendini büyük sorumluluk altına sokabilecek konulardaydı. Bu da onun bütün doğallığıyla birlikte kendini ne kadar hassas bir dengede tutmaya çalıştığını gösterir.

    Emekliliği öncesinde, malum ifritten dönemde bu hassasiyetine bir kaç defa şahit oldum. Cuma hutbelerinde milyonlarca mümine iftira anlamı taşıyan ifadeleri okumaktan imtina etti. Kimseyi tekfir etmedi... Bu yüzden kendisini, ardında gönül rahatlığıyla namaz kılabildiğim bir kaç Diyanet imamından biri bildim. Bu hususu kendisiyle hiç konuşmadık, zannederim hiç kimseyle de konuşmamıştır, öyle de yüce gönüllü bir adam...

    Emekli olduktan sonra bir köylü doğallığıyla ileşberliğine, hayvancılığına devam etti. Ama cemaatinden kopmadı, tebessümünü ve salih insan özelliğini bırakmadı. Dağda, kırda bayırda; odada kahvede çevresine iyilik dalgası yaymayı sürdürdü. İyi, güzel, hayra yönelik işlerde önde; ücrette geride durdu...

    İki gün önce ısrarla odada yapacakları bir etkinliğe davet etmişti. Bazı dünyevi maniler sebebiyle katılamadım. Keşke varsaydım da son kez görüşebilseydik kıymetli Hocam...

    Peygamberimiz "Kardeşinizi yüzüne karşı överek onun boynunu kırmayın" buyurmuş. Biz seni, O'nun (SAV) yanına gönderdikten sonra methediyoruz, dilerim komşu olursunuz.


06 Şubat 2026

Yopyôsul

    
    1930'larda başlayan Öztürkçecilik akımı 1970'lere kadar aralıksız kırk yıl sürdü. Bizim fakülte öğrenciliğimiz bu tartışmaların serpintisine rastlar, o yıllarda iki tarafın da kendine göre dili kullanma karakteri oluşmuştu. 

    Türkçe'yi istila eden yabancı (Arapça ve Farsça) kelimeler hemen dilimizden atılmalı, yerlerine Türkçe kelimeler kullanılmalıdır. Atılan yabancı kelimenin bizde karşılığı yoksa, en eski metinlere inilip bir karşılık bulunabilir, daha da olmadı Türkçe kurallara uygun olarak 'sıfırdan' yeni bir kelime türetilebilir... Akımın başlangıcındaki mantık bu idi. Devlet politikası haline getirildi, Türk Dil Kurumu öncülük etti ve gerçekten onlar, yüzler gruplar halinde yeni sözcükler türetilip kullanıma sunuldu. 

    Dilin doğal akışında bunların büyük çoğunluğu kabul görmedi. Tutmadı, yeşermedi, kök salamadı ve kurudu gitti. Elbette tutulup sevilenler, günlük ve edebi dile otağını serip yerleşenler de oldu. Onları şu paragrafta bile tanımak mümkündür. Yanlış tutanlar oldu, örneğin 'mevzu' yerine 'konu', 'mesele' için 'sorun' getirildi; ne var ki halk günlük hayatta 'sorun değil' diyecekken 'konu değil' diyerek bu iki sözcüğün yerini hala karıştırıyor.

    'Fakir' yerine uydurulan (yeni kelime türetme karşıtları bu uygulamaya 'uydurma', türetilen yeni kelimelere de 'uydurukça' diyerek küçümsüyorlardı) 'yoksul' kelimesi de çok tartışıldı. "Ne yani, 'zengin' yerine de 'varsıl'ı mı kullanacağız!" diyenler çıktı. Her şeye rağmen 'yoksul', Türkçe'de kendine sağlam yer edindi. Öztürkçeciler-Yaşayan Türkçeciler gruplaşmasının ikinci cenahında yer alan Yavuz Bülent Bakiler'in 'Sivas'ta Yoksul Çocuklar' şiirini tam da bu dönemde yazmış olması, 'yoksul' kelimesinin karşı cenahta önünü açan bir etkendir.

    Yoksul dile yerleşti, ama fakir'in saltanatını büsbütün sarsamadı. Atasözlerine, deyimlere kadar işlemiş köklü bir kelimeyi atmak onun bütün kullanımlarını da sürgün etmek manasına geleceğinden, işlem Türkçe'yi fakirleştirecekti. Yaşayan Türkçeciler'in görüşüne göre, kelime atmak yerine yoksula da fakire de sahip çıkarak onların kardeş kardeş yaşamasına izin vermek gerekti. Böylece fakirleşmek şöyle dursun, Türkçe daha da zenginleşmiş olacaktı. 

    Buraya Kasas 24'te Hz Musa'nın "Rabbim, bana indireceğin her hayra muhtacım" yakarışındaki fakir kelimesinden geldik. Ayette fakir, 'başkalarına muhtaç' manasında kullanılmış. Bu başkalarına muhtaç kavramının içine ekonomik yoksullukla birlikte her türlü yoksunluk da giriyor. Nitekim biraz araştırınca gördüm ki, fakir kelimesinin kök anlamı 'omurgası kırık kişi' imiş. Öyle yatalak bir insan gerçekten de hayatını sürdürebilmek için başkalarına muhtaçtır. Ekonomik açıdan zengin bile olsa, bedensel arızası sebebiyle fakir oluyor. Yani fakir kelimesi sadece yoksul demek değildir.

    Bazıları yazılarında, konuşmalarında kendilerinden bahsederken 'ben' demezler, sanki üçüncü bir kişiden söz ediyormuş gibi zamirleri, sıfatları kendi koltuklarına oturturlar. Böyle durumlarda kendine yer verilen en yaygın kelime, zannediyorum 'Fakir'dir... "Fakir, gençliğinde bir miktar şiirle meşgul olmuştum." gibi... Tevazu ifade etmek maksadıyla ortaya çıktığını düşündüğüm bu kullanımda, fakir kelimesinin kök anlamı işareten görülüyor. 'Hint fakiri' kavramında da aynı gizli anlam var...

    Yoksul'a dönecek olursak... Dile kolayca yerleşmiş olması, onun 'uydurukça' değil, eski metinlerin taranmasıyla elde edilen bir sözcük olduğunu gösterir. Nitekim TDK Tarama Sözlüğünde 14.15.16. yüzyıl metinlerinden örnekler var. 

    Ayrıca bu eski Türkçe kelimenin kullanımdan düşmediğine yönelik, edebi metinler dışında başka örneklere de rastlanır. Konya Aşıklar Bayramının gerek Anıt meydanındaki büyük salonda, gerekse bizim okuldaki Erol Güngör salonunda yapılan oturumlarını hatırlıyorum. İlgimiz hep Reyhani, Çobanoğlu, Taşlıova gibi ünlü aşıkların üzerindeyken 'Afyonlu Yoksul Derviş' anonsu dikkatimi çekmiş; hafif kamburu, kırçıl kaytan bıyığı ve bildiğin köylü kasketiyle Şemsettin Kubat'ı orada tanımıştım. Şu haliyle benimsediği mahlası pek uyumluydu. Yıldız aşıklar gece boyu hünerlerini sergilerken, O bir köşede sessizce oturup sıranın kendisine gelmesini beklerdi. Dört yıl boyunca oturuşunda kalkışında hiç bir değişiklik gözlemedim. Zannederim yoksul kelimesi, onun şahsında ilk ve son kez fakir ile eşitlendi.

    Kelimeler üzerine düşünürken mihenk kabul ettiğim başka ölçüm daha var benim: Eğret ağzı... O açıdan gözden geçirdim, bizim köyde yoksul kelimesi kullanıldığını işitmedim. Anlaşılan fakir, Eğret'te makamını devretmek istememiş, hatta yoksul ile yetki paylaşımına bile razı olmamış. Sanırım Anadolu'nun diğer kırsalında da bu böyledir.

    Bununla beraber bu kelime Eğret'te hiç yaşamadı demek doğru olmaz. Hala kullanılmakta olan ikileme biçimi var. Pekiştirme amaçlı eklemeli ikilemeler Türkçe kurallara göre şöyle oluşur: Kelimenin ilk hecesi alınır, sonuna m-p-r-s ünsüzlerinden uygun biri eklenir yahut hece ünsüzle bitiyorsa o ünsüz bunlardan biriyle değiştirilir, en sonunda kelime bütünüyle bir kez daha söylenir. Be-m-beyaz gibi... Aynen bu kurala uygun olarak yoksul kelimesi ikileme yapılmış ve yo-p-yoksul elde edilmiş. Yalnız bizim köydeki çoğu Türkçe kelimenin buraya has söylenişinde olduğu gibi, asıl kelime ortasındaki k yumuşatılarak yopyoğsul, sonra yopyôsul'a dönüştürülmüş. Şimdi halk ağzında hala "Yopyôsul değilsiniz ..." biçimiyle kullanılmaktadır.

    Sonuç olarak, dili rahat bırakmak lazım, bildiği gibi yürüsün. Bak fakir ile yoksul kardeş kardeş yaşayıp gidiyorlar...



31 Ocak 2026

Atelyeden Ne Çıkar Veya Sanatkar Arkadaşlarım

    
    Mevzu sanat... Güzel sanatlar dedikleri... Hani şu pratikte faydasız, ama ruhumuza zerkettiği zevk ve güzellik hissiyle paha biçilmez değerde, bir an için dünyayı güzelleştirip ona katlanma gücü veren şeyler...

    Bizim köy okulunun manzarası tarihi Kervansaray-Cumacamisi-Kabristan üçlemesiydi, hala öyledir. 1977 baharında resim yapalım diye öğretmenimiz dışarı çıkarmış, kendi seçtiğimiz bir şeyi çizeceğiz, serbest resim yani. Hava güzel, bahçe ana baba günü, başka sınıflar da var... Henüz derinlik kavramı oluşmadığından mıdır nedir, kağıdı dolduracak genişlikte bütün manzara çizmek zor gelmiş, ortadaki camiye odaklanmış onu resmetmişim. Komşu sınıf öğretmeni resimlerimizi güya değerlendirerek bizim ne kadar yeteneksiz olduğumuzu ortaya çıkarıyor. Bizim öğretmen de onun her türlü alaylı sözüne nezaketinden sessiz kalıyor. Böyle bir çok arkadaşınkine kulp taktı. Öğretmenim benim cami manzaralı resmi uzatırken hayli ümitli görünüyor, 'Ya buna ne diyeceksin!' gibisinden bakıyordu. Adam aldı eline, yine küçümser tavrını takınıp 'Bu da minare içindeki desenleri çizmiş!' diye kusurumu söyledi. Ama onun burun kıvırdığı şey iç desen değil, gözümüzün önündeki minarenin çevresini kaplayan zikzaklardı. Kör olmayan biri, kaba taşa oyulmuş bu sığırsidiğini nasıl göremezdi... O vakit böyle düşünmüştüm, neylersin ki bugün bile Cumacamisi minaresinde şerefeye kadar uzanan bu oyma deseni çoğu göz farkedemiyor... 

    Sanat ile ilk temasım bu olmalı, öncesine dair hafızam boş. Lakin okul bahçesinde o gün, çoğunluğun gördüğünün aksine şeyler görmek ne kadar yanlış(!) olduğunu öğrendim. Oysa sanat herkesin görmediğini görmek, duymadığını duymak, sezmediğini sezmek ve bunu esere yansıtmak değil midir.

    Ortaokul öylece geçti, lisedeyiz. Eskilerin Sanat (aslı zenaat) Okulu dediği Endüstri Meslek Lisesinde ağırlıklı derslerimiz atelyede işleniyor. Her türlü makina gürültüsü, homurtusu, vınıltısı; metal, yağ, talaş kokusu; neticesi alın aklığı olan her türlü kirin pasın içindeyiz. Buradan sanat mı çıkar! Yahut, ne çıkar! 

    Onu bunu bilmem, tesviye atelyesinden güzel bir şey çıktı. Teknik resim denilen şeyin özü; o resmi eline alan bir usta, başkaca hiç bir bilgiye ihtiyaç duymadan istenilen parçayı üretebilmelidir. Bu yüzden parçanın bir kaç yönden resmi çizilir, gerekirse kesit alınıp içinde ne var ne yok gösterilir. Hatta gerekirse perspektif denilen üç boyutlu, derinlikli resmine de yer verilebilir. Her ne kadar teknik de olsa bu resim dersinden, varlıklar ve olaylara farklı yön ve açılardan bakabilmeyi öğrendim. Perspektiften olaylara mahruti bakışın önemini kavradım. Bütün bunlar yüzeysel nazarla fark edilmeyen çoğu ayrıntının görülebilmesi anlamına geliyor. Bir de farklı düşünebilme, düşünceyi olgunlaştırabilme ve tabi ki analiz ufku... İleride şiir ve metin tahlillerinde ve çeşitli komplo teorileri üretme hususunda teknik resim dersinin böyle çok faydasını göreceğim.

    Tabi ki teknik resimin sanatla alakası yok. Fakat lisede sanat adına bir deneme daha yapıyorum. Edebiyat kompozisyon sınavından bir türlü geçer not alamıyordum. Bir sınavda yeri geldi şiir yazayım dedim. Hoca da izin verince, bir kaç paragraflık yazı yerine bir kaç dörtlükten oluşan şiir yazmak kolayıma geldi. Bir dörtlüğünün kafiyeleri "sıra sıra, ara sıra, yanı sıra" diye hatırladığım şiirden beklediğim notu alamadım. Demek ki bu benim harcım değildi, bir daha da şiire bulaşmamaya karar verdim. Bu sözümden bir kereliğine döndüm, yeri gelecek onu da anlatacağım. Yalnız o yıllarda Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) ile tanışmamın da mühim olduğunu belirtmeliyim.

    1984'te Konya'ya bu vaziyette geldim. Edebiyat güzel sanatların bir dalı olabilir, ama bizim okuyacağımız o sanatın bilimi gibi bir şeydi. Dolayısıyla eser vermeye, yani sanatçı yetiştirmeye dayalı etkinlikler beklemiyorduk. Dersimize girmeyip ney üfleyen (adı Enver miydi acaba) bir hoca ve aşıkane şiirler söyleyen Bekir bey müstesna, akademik kadro arasında sanatçı yoktu. Buna rağmen kuvvetli söyleyişe sahip şairler vardı bölümde; Adnan Büyükbaş gibi, Cengiz Karatekin gibi... 

    Bizim sınıfın şairi ise Salim idi... Sonradan Baba Korkut mahlasını alan bu arkadaşımızın ne kadar büyüdüğünü ve şiirini ne kadar geliştirdiğini çok sonraları anlayabilecektik. Zaman zaman güçlü imgeler yakalayan Kasım'ın da şiirlerini hatırlıyorum. Yine çok ve güçlü söyleyiş güzelliğini barındıran şiirlerin şairi olarak Süleyman Seçkin'den de sonradan haberdar olduğumu itiraf etmeliyim. Öykü alanında Fulya tekti, Çehov tarzında yazdığını söylüyordu. Eline bir bağlama geçtiğinde Ülkübey çalar söylerdi. Bir iki çalışmayla üstesinden gelemeyeceği türkü yoktu, onun da kulağı iyiydi. Bak şimdi hatırladım, seçmeli müzik günlerinde teneffüslerde Salim'in flüt dinletileri olurdu... İşte bizim sınıfın sanatkar listesi bu kadar kısa, en azından kendini gösterenlerin hepi topu bu...

    Bana gelince... Şiirden boyunun ölçüsünü alan biri olarak bir daha o sahaya yaklaşmayacağımı söylemiştim, dediğimi yaptım. Ancak çaktırmadan hikaye denemesine girişebilirdim, öyle de yaptım. 'Salkımsöğüt' adında bir hikaye yazdım. Gölgesinde nice pozlar verdiğimiz, altında acı tatlı hatıralarımızın izleri bulunan, Selçuk Eğitim ile özdeş iri gövdeli salkımsöğütten mülhem bir şeydi. Kendi kendime bir kaç defa okuduktan sonra nasıl olduysa oldu, bu ilk ve tek hikayem kayboldu. Yahut imha ettim. Olayı/durumu, yazarkenki ruh halimi iyi hatırladığım bu öyküyü beğenmedim galiba... Böylece hikayenin defterini de dürmüş olduk... Bugün bile her şeye rağmen, eksiğini gediğini kapatıp Salkımsöğüt'ü tekrardan yazayım desem, yazabilir miyim bilmiyorum... 

    Civil deresi üzerindeki köprüde Halim Seraslan ile karşılaşmamız 1989 baharına rastlar. Dört beş ay önce göreve başladığım Ordu'da onu gördüğüme şaşırdım, oysa Aybastılı olduğunu biliyordum. Gönül Hanım'dan önceki bölüm başkanımız sadece Yeni Türk Edebiyatı dersimize girmişti, dolayısıyla diğer hocalar gibi yakınlığımız yoktu. Ne olursa olsun, bir yıl sonra okuldan birini görmek güzeldi, kısa görüşme bile bana çok iyi geldi. Laf arasında bu taze öğretmene mutlaka bir şeyler yazmasını da öğütlemişti. 

    Halim Hoca'nın öğüdünü ciddiye aldım. Ama ne yazacaktım 'bu durgun şimal kentinde'... Birden, ilk Ordu sabahına uyandığım dört ay önceye döndüm. Otel odası acayip karga sesleriyle dolmuştu. Bizim oraların bahar ve sonbaharlarında karga sürüleri böyle gaklayarak sabah akşam ayini yaparlardı. Yeri göğü talan eden bu çapulcu çığlıklarına aşina idim, ama şimdi burada bu ayinin sırası mıydı. Karakışın sonunda bu hayvancıkların ne işi vardı, hem sesleri niye böyle dumağı geçirmiş gibiydi... Dışarı baktığımda ancak bu sesi çıkaranların karga değil, martı olduğunu anladım. Bir dağ çocuğunun sahil kentindeki ilk sabahı... Firkat bastı, durup bir güzel ağladım... Meğer o anda gözyaşlarıyla bir şiir yazılıyormuş. Halim Hoca'nın öğüdü doğrultusunda ne yazacağımı düşünürken, ilk sabahta yazılıp dimağımın derinliğinde donup kalan mısraların buzu çözüldü, bütün canlılığıyla arzıendam ediverdiler. Şiirin bugün hatırda kalan ilk bölümü:
    Bu durgun şimal kentinin 
    Canhıraş çığlıkları deliksiz vurur beni
    Ağlarken gurbet şafağında gurur beni
    Muhtaç etti yorumsuz bir oyuncağa.

    Uzun şiir kağıda dökülünce pek güzel görünmüştü. Yine de kimseye okumadım. Bir kaç gün sonra mısralar ve kelimeler üzerinde düşünmeye başladım. Şiddet içeren sert ünsüzlerin baskınlığıyla ayrıca gururlandım. Fakat durgun kelimesinin manası ile şiirin bütününe hakim hareketlilik çelişiyor muydu ne... 'Bu durgun'u 'kudurgun' yaptım, beğenmedim. 'Şu çılgın'da karar kıldım. Bu sefer de üç kelimedeki ğ sesleri kulağıma batmaya başladı. Şiir sertlik ve şiddet içerecekse bu yumuşaklık nedendi. Hadi çığlıkları ile ağlarken'deki sert ünsüzler bu yumuşaklığı izale ediyor diyelim, ama şu 'şafağında'ya bir çare bulunmalıydı. Onu da 'akşamlarında' kelimesiyle değiştirdim. İşte şimdi olmuştu. Olmuş muydu gerçekten. Belki olmuştu, ama artık otel odasında ilk Ordu sabahına uyanmanın şiiri değildi. Sadece şu ilk bölüm üzerinde yaptığım operasyondan nefret ettim ve bütün yorganı yaktım. Şiire bu ikinci tövbemi hiç bozmadım.

    Teknik resimden başka resim bilmediğimi arzetmiştim. TRT'deki 'Resim Sevinci' rüzgarından kendimizi kurtaramadık ama... Palet, boya, tiner, tuval, beş santimlik ve yelpaze fırça, spatula vs ne lazımsa hazırlanmış olarak, yarım saatlik Bob Ross proramlarını beklerdim. Titanyum beyazını, Prusya mavisini orada öğrendik. 'Belki şuraya küçük sincapların gizleneceği güzel çalılar kondurmalıyız' benzeri tanıdık replikleri ilk defa duyuyor gibi gülümsedik. Bob'u taklit ederek yarım saatte aynı resmi yapmaya çalıştık. Ama hayır, resim alanında da kabiliyetsizliğimi katiyyen anlamam bir kaç ayı buldu. Veya 1977'de kırılan şevkimin hala tamir edilemediğini... Her neyse...

    Müzikte beceriksizlik sertifikasını almam daha kısa sürdü. Ses çıkarmayı bile beceremeyeceğim bir kaç üflemeden sonra anlaşılınca neyi kitaplığa bıraktım. Hala bıraktığım yerde duruyor.

    Yani senin anlayacağın hangi sanat dalını tuttuysam ya kurudu, ya kırıldı, yahut ben daldan düştüm. Peki bu duruma üzüldüm mü? Üzülmedim dersem yalan olur. Herkesin hüner sergilediği bir ortamda insanın çıkıp 'az önce yazdığım şiiri okuyayım' demeyi canı çekiyor. Veya elini kulağına atıp bir uzun hava asılmayı, en azından kaval çalmayı, ebru yapmayı ve sair ve sair...

    Nurhan'ın hayran kaldığımız tabloları vardı mesela, Sefa'nın sabır sınavı tezhip levhaları... Salim durup durup şiir söylüyordu hani... Geç vakit teşrif ettiğinde şu konser senin, bu sahne benim geldiği yeri anlatan Şule Nur vardı... İsmail uzun süre tiyatro ile ile uğraştığını söylemişti... Sonradan öğrendiğimiz bu meziyetli arkadaşlarımızdan başka kendini göstermeyen daha nice ince ruhlular vardır kim bilir. Örneğin Mustafa Yankın'ın hatt meşk ettiğinden hala şüpheleniyorum.

    İcrai sanatta kabiliyetim olmadığına artık eskisi kadar üzülmüyorum. Çünkü bunca sanatkar arkadaşım var, bunun övüncü hepimize yeter...