21 Nisan 2026

Serbest Mevzular

 
    Eğretiköy yazılarının kaleme alınması sırasında bazı yazıların sülale, yer, dil, tarih, bir yıla yayılan günlük hayat, portreler, köy odası gibi belirlediğim başlıca kategorilerin hiç birine girmediğini fark ettim. Bir başka açıdan bakıldığında ise bu yazıların birden fazla başlık altında değerlendirilebileceği anlaşılır. İşte böyle yazıları, konusu geniş bir yelpazeye dağıldığı için serbest kategorisinde düşündüm.

    Yazarken kalemimi serbest bıraktığım için bu durumun kaçınılmazlığı ayrı bir gerçek. Başlık adının bununla da ilgisi olabilir. 

    Bir yazıda hem ondan hem bundan bir parça bulunduğu, bakış açısına göre farklı konuların yazısı olarak değerlendirilebileceği, yahut üslup penceresinden bakıldığında birden fazla alana taştığını düşündüğüm yazılar fazladır. Böyle yazıları serbest kategorisine almakla birlikte, bir başka kategori yazılarının listesine de olduğu gibi kaydettim. Aynı yazıyı bir kaç yerde okuyabilirsiniz.

    Başa koymayı düşündüğüm "Altıncı Şehir, Birinci Köy" böyle yazılardan biridir. Aslında hariçten gazel okuma gibi düşündüğüm yazıların torbasındaydı, ama serbest kategorisinin önsözü olsun istedim. 

    Diğer alanlarda olduğu gibi serbest yazılarda da henüz yazamadıklarım yazdıklarımdan çoktur. Misal mesleklerin bazılarını yazamadım. Bunlar elbette yazılacak, sırasını bekliyor. Kalemim düşündüklerimin hızına yetişemiyor. Biraz hızlanınca onlar da yazılacak ve aşağıdaki başlıkların sayısı artacaktır.

    

    Bakkal Yorgo 
    Mevlüt 
    Ekmek Üstü 
    Değnek 
    Kes 
    Keçeaayytt! 
    Angare 
    Top Patladı 
    19 Mayıs 
    Akgalak 
    
    

    
    

16 Nisan 2026

1935 Nakil Vasıta Kaydı


    1922'deki büyük zaferle uzun savaşlar dönemi bitti. Yorgun ve yoksul düşen millet bundan sonra bilhassa ekonomik olarak kendini toparlama derdine düştü. Küresel ekonomik krizin de etkisiyle bu epeyce zorlaşmıştı, Eğret köyünde buna yedi yıl süren kuraklık da eklendi. 

    Neyse ki bu dönem zor bela atlatıldı ve 1930 yılında Eğret'e nahiyelik kuruldu. Bu idari değişiklikle ekonomi ve zirai alanda gelişmeler bu döneme rastlar. 

    Bütün bu gelişmelere rağmen savaşlar döneminde oluşan travma uzun süre atlatılamadı. Zaten 2. Dünya savaşının ayak sesleri de yavaştan işitilmeye başlanmıştı. Millet ve TSK her şeye rağmen savaşa hazır tutulmalıydı.

    Seferberlik durumunda askere nefer alımından başka milletin elindeki her türlü savaş araç gerecine ihtiyaç duyulabilirdi. Bu konuda çeşitli yasal düzenlemeler yapılmış. Mesela 1939 yılında çıkarılan Milli Müdafaa Mükellefiyet Kanunu ve 1940'taki Nizamname var. 

    Ancak bunlar 2. Dünya savaşı sebebiyle yapılan düzenlemeler olduğu anlaşılıyor. Peki öncesinde bu konuda bir şey yapılmamış mıydı? İşte eldeki belge bu sorunun cevabını veriyor.

    Kağıdın üstünde Nakil Vasıtaları Tedarik Komisyonu başlığı var. Ortadaki çizelgeye tespit edilen nakil vasıtalarına ait ayrıntılı bilgiler işlenmiş. Buna göre cansız vasıtaların makineli bölümü boş, araba bölümünde ise 1 tane araba kayıtlı. Canlı vasıtalar kısmında beyaz renkli iki öküz kaydı var. Bu öküzlerin 926 doğumlu oldukları da belirtilmiş.

    Alttaki sonuç bölümü: "Yukarıda yazılı 3 tane nakil vasıtası Eğret köyünden K. Ahmet oğullarından Hüseyin oğlu Ahmet namına yazıldı."

    Metnin hemen altına  25-1-935 tarihi atılmış ve Afyon As. Şb. Müd. tarafından kırmızı kalemle imzalanmış.

    Kocaahmetlerin Ahmet Tektaş'a ait olduğu anlaşılan belgede neden soyisim yazılmadığı hususu akıllara takılabilir. Haziran 1934'te çıkan Soyadı Kanunu ancak 2 Ocak 1935'te yürürlüğe girmişti. Yani şu belgeden yaklaşık üç hafta öncesiydi ve henüz işlerlik kazanmamıştı. Bu yüzden belgenin eski usullere göre düzenlendiği, soy adı yerine sülale adının yazıldığı anlaşılıyor.



14 Nisan 2026

Satı-lig Sezon

 
    Sözde bahis ve şike soruşturması başladıktan sonra aklıma gelenleri yazma vakti geldi. Sözde dedim, çünkü bunun gerçekten futbolda arınma ve temizlenme amaçlı yapıldığını düşünmüyorum. Başka büyük bir operasyonun parçası gibi duruyor.

    Hele son dönemde bütün kulüp yetkililerinin, özellikle puan kaybedenlerin federasyondan ve hakemlerden şikayet ettiklerine tanık oluyoruz. Hocasından futbolcusuna, yöneticisinden yorumcusuna bu böyle, şimdiye kadar hiç şaşmadı. Hadi taraftarı ve taraftar yorumcuları anlarım da, özellikle yöneticilerin tepkilerinde bir nokta dikkatimi çekiyor; şikayetçi oldukları kurumların istifasını katiyyen istemiyorlar. Federasyon başkanını, MHK başkanını, PFDK başkanını vb diğer kurul ve başkanlarını istifaya davet eden yönetici gördünüz mü? Taraftarlardan gelen istifa çağrılarının hükmü yok, ben kulüp yöneticilerinin tavrına bakarım. 

    Demek ki aslında Federasyondan da kurullarından da memnunlar; ya puan kaybında can havliyle bağırıyorlar, ya da bağırtılarının sebebi taraftarın gazını alarak onları oyalamak...

    Bence mevzunun özü yöneticilerin yönetememesi, başkanların hiç bir şeyin başı olmaması, yetkisizlik, kısaca ülkemizdeki genel durumun futbol camiasına yansımasıdır.

    Biraz daha açalım. Bilindiği gibi on yıl önce Türkiye'nin yönetim sistemi değişti, Parlamento hükümetinden CB hükümet sistemine geçildi. Kısaca Başkanlık denilse de bunun tek adamlık sistemi olduğu biliniyor. Artık müdüründen valisine, başkanından bakanına bütün yöneticileri CB atıyor. Onlar da sadece CB'ye karşı sorumlular. Bu sistemde onun izni ve rızası ile bulundukları koltuğa oturanlar, yine ancak onun istediği gibi ve onun izin verdiği kadar hareket edebiliyorlar. Misal, arama motorundan sorgulayın, son on yılda özgürce görevinden istifa eden bir yönetici haberi bulamazsınız. Ancak 'Sayın Cumhurbaşkanımızın izniyle görevimden affımı talep ediyorum' diye açıklama yapan bir kaç kişi var... Çünkü bu sistemde istifa etme yetkisi bulunmuyor.

    Tekrar futbola dönelim. Diğer bütün alanlarda olduğu gibi sporu ve futbolu da yeni yönetim sistemi içinde değerlendirmek gerekir. Her ne kadar seçim yapılsa da CB'nın iradesi dışında bir kişinin Federasyon başkanı olması mümkün değil. Haliyle onun yönetim kurulu, hakem kurulu, disiplin kurulu ve daha ne kadar kurul varsa onlar da bu iradenin dışında kalamaz. Böylece oluşan bir federasyonun planlaması, projeleri, yürütülmesi, hasılı bütün işleri de o irade doğrultusunda olacaktır. Her hareketleri, her konuşmaları, her kararları bir hedefe yönelik olmalı... Kendilerine gösterilen hedef dışında yanlış bir iş tutarlarsa anında uyarılırlar, aşağılanırlar, gerekirse rezil edilirler; ama asla istifa edemezler...

    Kulüp yöneticilerinin kimseyi istifaya davet etmemelerinin sebebini anladınız mı? İstifa edemeyeceklerini biliyorlar çünkü. Daha kötüsü istifa etmemeleri gerektiğini biliyorlar. Herkes her şeyin farkında...

    Bu ülkede Federasyon Başkanı, MHK Başkanı, PFDK Başkanı, Kulüpler Birliği Başkanı, kulüp başkanı gibi kavramlar boştur. Yetkileri ve işlerlikleri olmayan başkanlıklardır bunlar. Gerçekte bu ülkede bir tane başkan var, gerisi hikaye...

    Yeri gelmişken kulüp başkanlarını ele alalım. Malum 2011 olayında oğlu aracılığıyla zamanın Başbakanının Fenerbahçe başkanlık seçimlerini etkilemeye çalıştığına yönelik kayıtlar yayınlanmıştı. O günden beri özellikle dört büyük kulüple yakından ilgilenildiği anlaşılıyor. Her alanda 'Tek Başkanlık' söz konusu iken, geniş kitlelere ulaşma açısından çok önemli dört kulübün boş bırakılması zaten söz konusu olamazdı. Federasyon yönetimlerinin belirlenmesi dışında kulüp yönetimleri hususunda da adımlar atılması normaldir. Sadece son dönem başkan davranışlarına bakıldığında bu konuda ne denli başarılı(!) olduklarını anlayabiliriz.

    17-25 Aralık olaylarının hemen sonrasında Fener taraftarının hırsızlığı lanetleyen protestosu olmuştu. Stad çıkışında yüksek volümlü bu sloganlı protesto ve ayrıca stad içindeki daha başka siyasi sloganlar genel gündeme oturmadı, ama sosyal medyada hemen yayıldı. Benzer 'muzır' protestoların  önüne geçmek için futbol taraftarı kontrol edilmeliydi. Bunun için passolig gibi uygulamalara geçildi, fakat asıl önlem, kulüp yönetimini kontrol ederek bütün bu önleyici tedbirleri onlar eliyle almaktı.

    Aziz Yıldırım'ın baskılanması sonucu Fener başkanları ve yönetimlerinin bundan sonra 'çiziden çıkmayacağı' öngörülmüştü, ama bu kulübün kongreleri öngörülemiyordu. Sistem dışından birileri seçilebiliyordu, Saadettin Saran gibi... Neyse ki 'Uyuşturucu' veya 'Bahis-Şike' operasyonları böyle şeyler için icad edilmiş. Başkan hemen ekarte edildi, şimdi fiili başkanlık yapan kişinin yukarının adamı olduğu söyleniyor.

    En ele avuca sığmaz, en bilinçli taraftar grubu olarak 'Çarşı' ilk sırada kabul ediliyordu. Passolig ve diğer tedbirlerle bütün gruplar gibi Çarşı da etkisiz hale getirildi. Bunda BJK yönetimlerinin katkısı gözardı edilemez, zira şimdiye kadar hiç bir Beşiktaş yönetiminin 'aykırı' beyanına rastlanmadı. Yani o eski BJK başkan ve yönetimlerinden eser yok şimdi.

    Trabzon cephesi de hakeza... Şimdiki Federasyon Başkanı TS başkanlığı yaptığı dönemde pek esti gürlediydi, o zamanki Federasyon ve kurullarına etmediğini, demediğini bırakmadıydı. Federasyonun başına getirildikten sonra hepsini unuttu. TS kulüp başkanı aynı zamanda Kulüpler Birliği Başkanı... Ne yapıyor derseniz, Federasyonla pek bir uyumlular, yukarının izin verdiği ölçüde konuşuyor, aynı ölçüde susuyorlar. 

    Galatasaray'a gelince... Son dönemde ve geneldeki kupa sayısı bakımından en çok konuşulan kulüp... Zaman zaman yönetim, Federasyon başkanıyla karşılıklı atarlanıyorlar, ama ne hikmetse bir noktaya gelince kavga tıkanıyor. Bundan da anlaşılıyor ki yaptıkları cingen gavgası... 

    E. Toroğlu geçenlerde bir iddiada bulundu. GS Başkanı Federasyon Başkanına "Biz bu sene şampiyon olmaya mecburuz, durum çok kötü, bize yardımcı ol destek çık" deyesiymiş. Tabi mahkemede bunun duyuma dayandığını, elinde belge olmadığını söyledi. Ayrıca Federasyon Başkanı da kendisine destek çıkmayınca Toroğlu zor duruma düştü. Sonuçta herkes anlayacağı kadarıyla bir şeyler anladı. Benim anladığım, kulüp başkanları ile federasyon arasında buna benzer şeyler dönüyor. Arada sırada baskın yapar gibi Federasyona çıkarma yapmalar, parti başkanlarını ziyaretler, Savcılara, Bakanlara forma hediyeleri vs. imdat çağrısından başka nasıl açıklanır... Tabi bunlar boşuna, planlamanın nasıl ve nerede yapıldığını söyledik...

    Toroğlu deyince işin medya ayağını da kabaca hatırlayalım... Önce yayıncı kuruluş... Katar merkezli bu kuruluş on yıldan fazladır yayın ihalelerini kazanıyor, adeta bu alanda tekel... Bizde son yıllarda ihalelerin nasıl yapıldığını söylemeye gerek yok... Spor/futbol kanallarına gelince, TRTspor, Aspor, HTspor önemlileri; ayrıca kapananlar ve iş yapmayanlar da var... Bu üç kanalın ilki devlet televizyonu, ikincisinin sahibi CB, sonuncusu ise kayyumda. Yani sizin anlayacağınız bu üç spor kanalı fiilen Cumhurbaşkanının... 

    Spor kanalı olmayan diğer televizyonlarda futbol programı yapılıyor, fakat yayıncı kuruluştan gelen özet görüntüleri sadece TRTspor televizyonunda yayınlanabiliyor. Diğer kanallardaki futbol yorumları ya fotoğraf üzerinden ya da hayali olarak yapılabiliyor. Özet konusunda da TRT tekel durumunda. Diğer kanalların hiç biri bu duruma itiraz etmiyor, bize niye görüntü vermiyorsunuz diye bağırmıyor. O kadar uyumlu, o kadar munis bir rekabet... Komedi gibi gibi görünen bu durumun arkasında da sus payları, rant paylaşımları, gizemli anlaşmalar yattığı bir gerçek. Aspor'a Türkiye Kupası yayın hakkı, TRT'ye Avrupa ve ŞL yayın hakkı, Acun'a Milli takım yayın hakkı verilmiş... Bu paylaşımı öyle yüksek ve güçlü biri yapmış ki, hiç biri itiraz edemiyor.

    Pekiyi... Anladık... Hepsi Tek Başkan'a bağlı da... Adam ne yapsın falanca kulübü, yönetimini avucunun içine almakla ne kazanacak, zaten koca ülke onun değil mi! Öyle elbette... Ama bu kadar basit değil, konunun duygusal/ekonomik boyutu var...

    Bilindiği gibi uzun yıllardır ülkenin yeraltı yerüstü değerleri çeşitli gerekçelerle satıldı. Tamam, daha satacak bir şey kalmadı dedikçe yeni bir şeyler bulup satarak ekonomik durum düzeltilmeye çalışıldı. Yine aynı noktadayız, yeni iddiaya göre şimdi de dört büyüklerin satılması fazına geçildi. Gerçi Avrupa'ya kıyasla Türkiye ligi çöptür, bütün hatalarına rağmen J. Mourinho bu konuda haklı. Gelvelakin ülke içinde ciddi bir ekonomik çarkı çeviriyor, bu yüzden kendince bir değeri var. İşte bu değer Arap sermayesine pazarlanmaya çalışılıyor.

    Bu konuda taraftarlar "Biz ne güne duruyoruz, sattırmayız, kulübümüzü yedirmeyiz" filan diye efelenebilirler, onlara serbest. Zaten kulüp başkan ve yönetimleri de bunun için var, gerektiğinde yukarının kararını seyirciye yedirmek, onların zihnini buna hazır hale getirmek birincil görevleri... İşte bunun için kulüp yönetimleri el altında tutulmak isteniyor, yoksa netsinler senin kulübünü... Kulüp satıldıktan sonra kararı tevil edip "Taraftarımız rahat olsun, camiamızı kimseye yedirmeyiz, satılan sadece bilmem ne hakkıdır, kulübümüz bu işten şu kadar karlı çıkıyor" gibi masallar anlatarak bunu sana yedirirler, sen de yoluna devam edersin. Gidip forma, kaşkol, bardak vs. alarak gönül verdiğin kulübe maddi katkı sağladığını düşünürsün; ama aslında para senin cebinden Arap'ın cebine akıyordur. Biletleri, yayınları, reklamları şunları bunları da hesap edersen müthiş bir ekonomik transfer...

    Federasyon ve kurulları, kulüp yönetim ve kurulları bu projenin gerçekleşmesi için hazırlanacak alanın sadece bir yanı... Satışın gerçekleşmesi için ekonomik değerin ortaya konulması da işin başka bir sahasıdır. Türkiye ligi değerinin yüzde 90 kadarını dört kulüp oluşturuyor, kalan yüzde 10'u ise diğerleri... Zannederim satılması düşünülen bu dört büyüklerdir; BJK, GS, FB ve TS... 

    Gel gör ki son on yıl baz alındığında bu dört kulübün şampiyonluk sayılarında dengesizlik var. Buna göre BJK üç, Galatasaray beş, TS da bir kere şampiyon olmuş; FB'nin son on yılda şampiyonluğu yok. Pazarlama stratejisinde bu büyük bir gedik oluşturuyor, görüntüyü düzeltmek için bu sene acilen FB şampiyonluğu gerekiyor. Aslında geçen yıl da böyle bir plan vardı, ama FB yönetiminin bu kadar beceriksiz olacağı hesap edilmemişti, ayrıca yönetim zaten yukarıyla işbirliği yapmıyordu. 

    Bu sene şartlar daha olumluydu. Yeni başkan soruşturma kıskacıyla hizaya getirildi, artık dört büyüklerin yönetimi büyük plana hazırdı. Eldeki medya da kullanılarak ülke kamuoyu FB şampiyonluğu beklemeye başladı. Kulüp başkanlarının bütün beyanlarını inceleyin, hepsinin buna hizmet ettiğini göreceksiniz. GS yönetiminin yapıp ettikleri sizi yanıltmasın, onların ligin gidişatına hiç bir etkisi yok. Yazarlar, yorumcular, yöneticiler herkeste büyük bir heyecan... Suya düşen Kante transferinde CB'nın devreye girmesi, ölçüsüz hakem desteği, yetmediği yerde VAR kararları, süper kupanın format değişikliğiyle FB'ye sunulması vs. hepsi PR çalışmasından başka bir şey değil... Tabi bütün bunlara GS başarısızlıklarının müthiş derecede destek verdiğini ayrıca söylemeliyiz.

    Geldiğimiz noktada önümüzdeki beş maçını kazandığı takdirde FB şampiyon oluyor. Kazanabilir mi? Neden olmasın, buna gücü var ve GS'den daha iyi top oynuyor. En sonunda yukarının planı gerçekleşecek gibi görünüyor. Sosyal fay gerginliğini boşaltması bakımından FB şampiyonluğu bence de faydalı olabilir. Fakat dört büyüğün Araplara satılması planına ne derece etki eder, ondan emin değilim. 

    Tabi bir de "Kul plan yapar Tanrı gülermiş" diye bir söz var. Anlattığımız plan tıkır tıkır işlerken bir 'Kudret Eli' tekere çomak sokarsa orasını bilemem.

    Bu arada dün akşamki Burak Yılmaz açıklamalarını yeni okuyabildim. Şimdiye kadarki en cesur açıklama olarak görüyorum, yine de bir noktaya kadar gelip daha ileriye gidemiyor. Federasyon Başkanı, MHK Başkanını isim vererek eleştiriyor, dokunulmaz olduklarını söylüyor, istifa filan diyor, o kadar... Neden istifa edemeyeceklerini yukarıda anlattım. 

    Burak Yılmaz'ın açıklamalarından bir şey çıkmaz, fakat sonunda 'Beni vururlar' gibi bir şeyler söylüyor. Allah muhafaza, lakin Türkiye'de hiç bir şey için sınır yok, "Bu kadarı da olmaz" diyemezsiniz... Mesela dört büyüklerin yabancılara satılması hususunu komplo teorisi deyip geçiştirebilir misiniz. Olmaz dediğimiz neler neler oldu da geçti bile...

    Erman Toroğlu'nun bir teklifi vardı. "Her sezon lige özel bir isim veriliyor, benim teklifim bu sezon  'Sakın ha!' sezonu olsun diyordu. Bunu da Federasyon Başkanının özel görüşmelerini ifşa etmesi üzerine onu 'Sakın ha!' diye tehdit eden GS başkanını işaretleyerek teklif ediyordu. Bu sayede Federasyon Başkanının da ifşalanmakla tehdit edilecek kadar korkunç söz ve pazarlıklar ettiğini anladık. Perde gerisinde ne karanlık fırıldaklar dönüyor kim bilir...

    Neyse, Toroğlu gibi benim de bir isim teklifim var. Madem bütün strateji dört büyükleri pazarlamak, onları iyi bir paraya satmak üzerine kurulmuş; madem bizim ligimiz satılık, o halde bu sezonun adı "Satı-lig" sezonu olsun.



12 Nisan 2026

Vergi Tezkireleri


    20. yüzyıl başlarına ait vergi makbuzlarından bahsetmiştik. Hudavendigar vilayetince kesilen bu makbuzlar Dolaksızoğlu Salih ismineydi. O dönem Anadolu'da 12 vilayet vardı. Bursa merkezli Hudavendigar vilayeti onlardan birisiydi ve (Afyon) Karahisar oraya bağlıydı. Dolayısıyla bizim köye dair bütün resmi işlemler de Hudavendigar Vilayeti merkezli oluyordu.

    Ele alacağımız üç belge Hudavendigar Vilayeti damgalı olup "Doğrudan Doğruya Tahsil Edilen Vergilere Mahsus Tezkire"dir. Belgenin en üstünde "Sene 1327" ibaresi bulunuyor ki bu 1911 yılına karşılık gelir. Hemen altında da belirttiğim belge adı tam ortaya denk gelecek biçimde basılmış. Onun sağ ve solunda sayfa/seri numaraları yazılı.

    Bu başlığın altında matbu tablo kısmı, yani asıl belge bulunuyor. Karahisar kazası ve Eğret karyesi yazıldıktan sonra, mükellefin ismi ve şöhreti bölümüne "Koca Ahmed oğlu Hüseyin bin İbrahim" ismi yazılmış. Burada Kocaahmed sülale adı, Hüseyin baba adı ve İbrahim de bahsedilen kişi adıdır. Bu zat Kocaahmetlerin merhum Ahmet Tektaş'ın (1903-1979)  dedesidir.

    Kimlik bölümünün altına "Tekâsit-i Te'diye" kısmına ödeme planına göre hangi taksitlerin tahsil edildiği işlenmiş. Bundan o dönemde bu verginin dört taksit olarak tahsil edildiği anlaşılıyor. Kocaahmetlerin İbrahim, ikinci taksiti 21 kuruş olarak ödüyormuş.

    Bundan sonraki bölümde tahsil edilen miktarın ayrıntısına inilen satırlar var. Oradan ödenen asıl verginin 20 kuruş, 1 kuruşun ise şu eldeki kağıdın bedeli olduğunu öğreniyoruz. Alttaki en son bölümde sonuç rakamsal değil de yazı olarak belirtiliyor: "İşbu tezkirenin yekunu yirmibir kuruş, ... paradan ibarettir."

    İkinci belgenin tarihi "Sene 1330" yani 1914, ilk belgeden üç yıl sonra... Format aynı, yine Doğrudan Doğruya Tahsil Edilen Vergilere Mahsus Tezkire, yine Karahisar kazası Eğret karyesi... Ama farklılık içerikte; ilk olarak mükellefin kimlik bilgisi "Kocaahmed oğlu Hüseyin ve Halil", demek ki babaları İbrahim vefat etmiş, iki kardeş mükellef olmuşlar.

    İkinci belgede göze çarpan diğer değişiklik taksitlendirmeler... Dört taksit birden, yani borcun tamamı tahsil edilmiş. Buna göre birinci taksit 4 kuruş 30 para, ikinci taksit 4 kuruş, üçüncü taksit 4 kuruş, dördüncü taksit 2 kuruştur. Ayrıntı bölümünde 1 kuruş kağıt bedeli eklenerek toplam 15 kuruş 30 para tahsil edilerek en sonda yazı ile kayda geçirilmiş: "İşbu tezkirenin yekunu onbeş kuruş, otuz paradan ibarettir."

    İlk belgeden farklı olarak ikincide en altta basılı bir pulun üzerine mühür vurulmuş olduğu görülüyor. Büyük ihtimal pul ve mühür 1911 tarihli ilk belgede de vardı, o kısım zamanın darbelerine dayanamayıp koptu ve günümüze ulaşamadı. Ayrıca üç yıl önceki belgede ikinci taksit olarak ödenen miktarın, 1914 tarihli belgede dört taksidin tamamı olarak ödenenden fazla olması da ilginçtir. 

    Son belgemizin tarihi: "1335 senesine mahsusdur" yani 1919... Karahisar livası, Eğret karyesi... Mükellefin ismi ve şöhreti kısmında yine Kocaahmed oğlu Hüseyin ve Halil yazıyor... Taksitlendirme ve ödeme planı kısmını doldururken biraz değişikliğe gitmişler. 

    Şöyle: Birinci taksit 4 Mayıs, ikinci taksit 4 Temmuz, üçüncü taksit 4 Eylül ve dördüncü taksit 3 Kanun-ı Evvel diyerek miktar belirtmeden tahsil tarihlerini yazmışlar.

    Ayrıntı bölümünde de farklılıklar var. Arazi vergisi olarak 9 kuruş 20 para alındığı belirtiliyor. Bundan başka 5 kuruş 15 para daha daha alınarak toplamda tahsil edilen 14 kuruş 35 paranın gerekçesi ve nerelere harcanacağı yan tarafta not düşülmüş. 1919 yılındaki memleketin genel durumunu göstermesi açısından askeri harcamalar ve bütçe açığını karşılama yolu olarak bunların kaydedilmesi manidardır.

    En altta yazılı not yine aynı, yalnız "İşbu tezkirenin yekunu onbeş kuruş, otuzbeş paradan ibarettir." denilerek 1 kuruşluk kağıt bedeli ayrıntıda belirtilmeksizin buraya eklenmiş. Sonra yine pul ve damga...

    Bu belgeler Ahmet Sevinç'ten... Kendisi Kocaahmetlerin Ahmet Tektaş'ın torunudur. Ahmet Tektaş da ilk belgede adı yazılı Kocaahmetoğlu İbrahim'in torunu olduğunu belirtmiştik. İbrahim Dede 1911 sonu veya 1912 başlarında vefat ettiği anlaşılıyor. Bundan sonra vergi mükellefi olarak belgelerde oğulları Hüseyin ile Halil'in adı geçiyor. Hüseyin, Ahmet Tektaş'ın babası, Halil ise amcasıdır...


08 Nisan 2026

Çoğu Kırda Kalır

     
    Dün hava çok güzeldi, tam bahar... Bugün de öyle olacağını, sonraki günlerde bir kaç günlük soğuk, kar, doñlu bir uyarı da hazır önümüzdeyken bugün kıra çıkmayı kararlaştırmıştık. Niyetimiz toklubaşı kazmaktı.

    Senelerdir uygulanan köy arazisini nadas-ekin olarak ikiye bölme doğal takvimine göre bu yıl Gocagır tarafı ekin, diğer taraf ise nadasmış. Şimdiye kadar bu otu hep ekin tarafından kazdık, bu hesaba göre Gocagır tarafına gitmek lazım. Yalnız gittiğim zamanlar hemen Söğütcük ile Gavasguyusu arasındaki tepeleri dolaşır, yükümü tutardım. Duydum ki oralarda çok koyun dolaştırılmış, onlar da çok sever bu otu... Ayrıca bu sene toklubaşı bakımından Gocagır'ın dibi, yani Ağren-Gağren taraflarını çok methediyorlar. Genellikle oralara gidiyorlarmış. Bilmediğim yerlerde dolaşmak istemedim. Varsın nadas olsun, geçen yıllarda gezdiğimiz yerlere bakalım, varsa kazarız yoksa yürüyüş yapmış oluruz diye düşündük.

    Toklubaşı için önceki yıllarda bu tarafa çok geldik, bu gelişlerde araziyi bilen Dayım vardı. Genellikle şöyleydi rutinimiz; Gambırarifinguyu dibindeki düzlüğe parkediyor, suyumuzu, bıçak ve çuvalımızı alıp karşı bayırı aşıyor, Göğemdere midir Gocadere mi, oradan çuvalları doldurup dönüyoruz. Bu arada Dayım çocukluğunda buralarda yaşadıklarını anlatır, mevkileri tarif eder, sorularımı cevaplayarak iş ve sohbeti sıkıcılıktan çıkarırdı...

    Dayım yoktu, ama aynı yolu izlemeye karar verdik. Fakat daha Güdükahmedin bağ denginde çamura saplanayazdık. Evvelki gün yağış çok şiddetliydi, belliydi çamur olacağı... Allahtan kuyuya varana kadar bir kaç yerde kaymanın dışında bir şey olmadı. Suyumuzu çuvallarımızı alıp, çok iyi bildiğim güzergaha düştük. Çaprazlama bayırı kavrayınca karşımıza çıkacak gırañdan itibaren bir iki toklubaşı karşımıza çıkardı, dereye inene kadar böyle tek tük kazar, varacağımız yerde de bulacağımızı bulurduk. Yani tahminen böyle olması lazımdı...

    Umduğum yerlerde hiç ot bulamadığımız gibi, gırañda o güne kadar görmediğim bir tulumba karşıladı bizi. Hayret, yeni mi yapılmıştı acaba... Neyse ki artık işaretimiz olan deredeki göğem topluluğu göründü, ne bulacaksak oradan bulacağız. Zaten o göğemlere kadar bir şey kazamadık. İşin garibi, hedefimizdeki tarlada da hiç toklubaşı yoktu. Daha doğrusu hedef tarlada bir gariplik var, böyle değildi buralar... Daha yukarıda çok kalaba bir göğem ormanı, fark edilmeyecek kadar az değil, bunca yıldır nasıl göremedik! Üstelik o mini göğem ormanının hemen sırtında deve hörgücü gibi ikiye yarılmış bir tepecik ve onun çevresinde de koca koca kayalar var... 

    İster istemez o tarafa yöneldim. Yaklaştıkça yanlış yere geldiğimizi düşünmeye başladım. Tamam da nere burası? Aynı yönde aynı güzergahı izlediğimiz halde, önceki yıllarda neden buralara yaklaşmadık bile? Neler oluyor, yoksa tersim mi devrildi? Deve hörgücünü sağdan soldan fotoğraflarken her tarafın kazılmış, koca koca doğal kayaların yığılmış olduğunu fark etmemek imkansız. Belki de burası adını duyup da merak ettiğim tarihi merkezlerden biridir, kim bilir...

    Hörgücü doğudan incelemek için o yana geçince birden manzara tanıdık geldi. Tanıdıktı, ama yine de o mahallin kimliğinde netlik yoktu. Tamam bu düzlük şurası, tepe de şu, diyemiyorum... Eski kuyu gövdesine tulumba eklenmiş, eski aharların üstüne ekleme beton dökülmüş, yanda antik kalıntı olduğu çok belli bir yalak... Artık bu taraftan hörgüç görüntüsünün kaybolduğu tepeye şu ayrıntılar eşliğinde bakınca kafama dank etti, burası Çatalınguyu Höyük idi... İyi de Çatalınguyu nerede? Dört yıl önce çatal direği hala yerindeydi, o nereye gitti? Aradım, kökünü buldum; testere izleri besbelli, kesmişler. Kuyunun  diğer aksamını da tamir etmişler. Benim orayı tanıyamayışımın birinci sebebi bu direğin yokluğudur. Ne kadar uzaktan bakarsam bakayım, o direği gördüğümde mutlaka tanırdım, fotoğrafını onlarca yazıda kullandım... Tepeyi ve mevkiyi tanıyamayışımın diğer sebebi de ilk defa başka bir yönden bakışımdır. Zaten kuzeyden başka hangi yönden bakarsanız bakın deve hörgücünü göremezsiniz...

    Bütün bunlara rağmen oranın Çatalınguyu olduğuna yüzde yüz emin olamadım. Yanlış yöne geldiğimiz kesindi ama... Daha kuzeye, Yenice'ye doğru gitmeye karar verdik; aradığımız yer oralarda olmalıydı, biz bu tarafa fazla yanlamışız.. Derken arkamızdan bir traktör belirdi. Bizim Halaoğlu Ahmet... Nohut ekmeye gelmiş. Toklubaşı için geldiğimizi söyledik, arabayı nereye bıraktığımızı sordu. Gambırarif'inguyu'ya dedik...Benim derdimse başka, bu tuhaf mevkinin Çatalınguyu olduğundan şüphem kalmasın istiyorum. Direği  ne zaman kestiklerini sordum, bilmiyormuş. Kendisi de Azatardı yolundan gelmiş. Bu ayrıntıları duyunca Çatalınguyu'dan emin oldum... Şimdi kafamda tek soru işareti buraya nasıl geldiğimizdi. Dur bakalım, bu da açıklığa kavuşur...

    "Bu derede olmaz toklubaşı, şu bayırı aşıp diğer dereye geçerseñiz, añ, gırañ, sürülcek tarla her yerde olur." deyip yeni hedef gösterdi. O da Arif dedenin kuyuya doğru gidiyormuş, bizi götürecek, arabayla yola devam edip ötedeki dereye ineceğiz. Yalnız "Deha, Gambırafinguyu da şura zaten" diye gösterdiği yer içinde bulunduğumuz derenin uzantısıydı. Oysa biz arabayı bir önceki derede bırakmıştık. Bunu söylediğimde "Ha, sen Hacıahmedinguyu'yu diyoñ" dedi. Ses etmedim, cahilliğimi daha fazla ortaya sermenin ne manası var...

    Bayırdaki gıraña varana kadar yanlış kuyuda durduğum için kendime kızdım. Orada önümüze çıkan otların sevinci bu kızgınlığı da unutturdu. Hele uzaktan derede kümelenmiş göğemleri görünce  asıl aradığımız yere ulaştığımızı anladık ve en az bir saatlik boşuna yürüyüşün yorgunluğunu filan unuttuk.

    Bu tarla kimin acaba, ne zaman gelsek çuvallarımızı dolduruyoruz. Yine öyle oldu, iki çıkım çıkınca yükümüzü aldık. Taze ve büyük toklubaşını anlatırken çoğunluk 'şapka gibi' benzetmesi yapılır. Buradaki otlar hep öyle... İki kulak tazeler de var, onlara itibar etmiyoruz. 

    Biz işin ortasındayken poyraz, Yenice'de okunan öğle ezanını getirdi. Saat biri geçmiş, ne kadar çok dolaşmışız yanlış derede... Neyse ki burada çuvalların dolmasına az kaldı... Bu arada çuvalları nasıl taşıyacağımız aklıma geliyor, beni bunun sıkıntısı bastı. "Yeter, çoğu kırda kalır" dedim. Bu sözü Dayımdan duymuştum, o da birinin adını verdiydi, şimdi unuttum. Toplayıcılıkla ilgili bir söz, hırs yapmamayı, yeteri kadarını toplayıp bırakmayı öğütlüyor. Misal ahlat alıç topluyorsun, bedava diye biraz daha biraz daha, sonu gelmiyor... Oysa amarsızlığın lüzümu yok; çünkü ne kadar çok toplarsan topla, onun daha çoğu yine burada kalacak. Yani 'çok' kavramı izafi bir şey, bir türlü ulaşamıyorsun. Çok her zaman kırda kalıyor, senin olmuyor... Mantar toplarken de böyledir, tezek toplarken, yapık toplarken, başşak toplarken de... Elbette ot kazarken de geçerli...

    Ben çoğu kırda kalır diyorum da... Hanım 'şu da pek güzel, aa bu da pek güzel' diyerek kazmaya devam ediyor... Zor bela dönüş yoluna koyulduk. Unutmayalım, arabayı Gambırarifinguyu sanıp  Hacıahmedinguyu'ya bırakmıştık. Yani önümüzde aşılması gereken iki vadi var. Üstelik şu çuvallar başlangıçta 30 kilo ise yolu yarılayınca 70 olur, sonra 80, 90, yüze çıkar; hışırlaşır... Nitekim öyle de oldu. Kah eşşek ölüsü gibi sürükledik, kah sırtımıza aldık. Kaç kere mola verdiğimizi saymadım, hakiki Gambırarifinguyu'da epeyi nefeslendik... 

    Zor bela arabaya ulaştığımızda haşadımız çıkmıştı... Akılsız başın cezasını ayaklar çekermiş. Gambırarifinguyu diye önümüze çıkan ilk kuyuda durmanın cezası bu, daha doğrusu benim çokbilmişliğimin... Üzerinden 24 saat geçti, hala hoşaf gibiyim...


01 Nisan 2026

Bacagaşı


    En küçük toplum birimine aile deniliyor. Ev anlamına da gelen hane kelimesi, özellikle nüfus işlerinde aile anlamında kullanılıyor. 'Hane No' ifadesinde bunu görebiliriz. Aileyi daha fazla karşılayan bir diğer kelime de ocaktır ve bu anlamıyla kelime dilimize öyle yerleşmiş ki, her yörede çok yaygın bir sürü deyim var. Baba ocağı, ocağı tüttürmek, ocağı sönesice, odu ocağı sönesice, ocağı delinesice bunlardan bazıları...

    Özellikle son üç deyim Anıtkaya'da kendine has söyleyişle hala çok kullanılıyor. Yalnız deyimlerde aile anlamına gelen ocak kelimesinin gerçek anlamından tamamen uzaklaştığını söylemek doğru olmaz. Çünkü bizim köyde bu kelime gerçek anlamıyla da hala kullanılıyor. Nedir gerçek anlamı? Evin içinde ateş yakılan yer... Duvar boyu dambeşe kadar uzanan bir baca bağlantısıyla dumanı atılır ve genellikle duvara gömülüdür. Bu anlamda Batı'dan aldığımız şömine kelimesiyle karşılanabilir ocak kelimesi... Fakat tam böyle değildir. Zira şömine ateşi sadece ısınma içindir, oysa ocakta yanan ateşte su ısıtılır, süt taşırılır, gözleme gözlenir, şepit açılır, gatmer yağlanır... Yetmedi közüne cezve sürülür, tangalda misir gavrılır. Yani senin anlayacağın bir sacayağıyla ocak mutfağa döner, etrafına yumulduğunda orası ocakbaşı olur. 

    Bizim isli ocağımız çok fonksiyonludur. Bazen baca basar, ortalığı dumana boğar; ama bu havanın durumuyla ilgili, ocağın suçu yok. Yalnız ocağın bacayla ilişkisi bununla sınırlı değil, birbirinin yerine geçebilirler. Bu yüzden eskiden ocak yerine baca dedikleri de olurdu. Bacagaşı kavramı tam da burada doğuyor.

    Bilindiği gibi gözümüzün üstünde kaşımız var. Varlıkları kendi anatomisine benzeterek kişileştirmede üstüne olmayan insanımız, evinin içindeki ocağı da bir insan gibi düşünmüş. Kara bir göz gibi kabul etmiş ve ona kaş aramış.  Ocağın üst tarafında biraz çıkıntılı duran uzun rafı görünce hemen adını koymuş; baca gaşı... 

    Her ocağın/bacanın yanında yöresinde mutlaka üzerine bir şeyler konulacak bölüm bulunuyor. Duvar içinde derin bir oyuk olabilir, buna genellikle delik denir. Eğer bu deliğe kapak eklenmişse dolav olur. Duvar köşesinde oyuk değil de çıkıntı şeklinde düzenlenen şeye ken denir, ve ken köşede kalmayıp duvar boyunca uzanırsa işte o bacagaşıdır. Çünkü ocağın üzerinde bir kaş gibi uzanmıştır...

    Bacagaşına hemen her şey konulabilir; bacalı olsun, kör olsun oraya en çok kandil yakışır. Sonra eza (kibrit), çıra, gazyağı, iğne iplik, bıçak vb. her an elimizin altında bulunması gereken şeyleri ararsanız bacagaşında bulabilirsiniz.

    Bacagaşı eski toprak evlerle ilgili bir kavram. Kıyıda köşede sağlam kalabilmiş evlerde hala vardır, kullanılmasa da öylece duruyordur. Kim bilir belki hala kullananlar da vardır, ben ancak viraneye dönmüş evlerin yıkıntıları arasında uzaktan görebildim. Yalnız rahmetli Gociban (İbrahim Özen)in odasında ilginç bir ocağa rastlayınca fotoğraflamıştım, ondan bahsedeyim biraz...

    Bilindiği gibi oda, evin üst katına inşa edilmiş; ilk tuhaflık burada, çünkü daha önce ikinci katta bir ocak görmemiştim. İkinci olarak ocağın alnına Ayazin taşından oyma bir yüz geçirmişler. Oysa biz bacayı tamamen toprak bilirdik... 

    Neyse, harika bir taş işlemeciliği de insanı hayrete düşüren şeylerdendi. Tam ocak gözünün üstüne biri büyük, ikisi küçük şemsiye gibi kubbeler oyulmuş. Kubbeler çay tepsisine de benzetilebilirler... Onların iki yanında iki yuvarlak damga... Hepsinin üstüne beş çiçek motifi yaprak ve dallarıyla birlikte yatırılmış. Alttaki büyük çay tepsisinin iki yanındaki boşluk, baklava dilimi çizgilerle doldurulmuş. Bu birinci büyük taş idi, ocak gözünün iki yanına ve büyük taşın altına direk gibi yerleştirilmiş iki dikey taş da sütun gibi işlenmiş. Yani mermer direk havası verilmiş. Bu üç taşın yüzeyinde işlenmedik bir alan bırakmamışlar, o kadar dolu... Dolu, ve gözü yoracak en küçük karışıklığa yer yok; öyle yumuşak bir işçilik...

    Dediklerine göre ocak, Yılıkların Süleyman Öztürk eseriymiş. Üç şemsiyenin tam ortasına 25.6.1964 tarihi kazınmış. Bunun yakılıp yakılmadığını veya ne zamana kadar kullanıldığını bilmiyoruz; lakin şu bize gösteriyor ki ocak/baca sadece evlerde değil, odalarda da bulunuyordu. Her sülalenin bir odası olduğuna göre, yaygınlığını hesap edin...

    Şemsiye görünümlü kubbelerin üstteki küçük olanlarını, biraz önce söz ettiğim delikler olarak düşünebiliriz. Beş santim kadar derinlikleri var, oraya ufak tefek şeyler konulabilir. Ancak alttaki büyük kubbe, neredeyse ocak genişliğinde olduğundan bacagaşı gibi düşünülmüş. O kadar ki kubbenin yüzeyine HASAN ÖZEN ismini kazımış. Biraz dikkatli bakınca görülüyor, bacagaşının rafını da MAHMUT ÖZEN adını kazıyarak imzalamış...

    Asıl bacagaşı olması gereken yere, tam da taşın üzerine konulmuş. Yok, konulmamış; üst taş öyle çıkıntılı yerleştirilmiş ki, bakan onu bir bacagaşı gibi görüyor...

    Sonradan aklıma geldi, Eğret ağzında yükseltilmiş avlu duvarına da gaş deniliyor. Bununla bacagaşı arasında ilgi kurulabilir mi? Kurulursa öncelik hangisine verilmeli? Hiç bilmiyorum...

    İleride müze olarak düzenlemek amacıyla bir Eğret/Anıtkaya Evi inşa edeceksek, orada eskide kalmış ne kadar değerimiz varsa temsil edilmelidir. Avlusundan gocagapısına, düzenliğinden fışgılığına, unevinden ambarevine bütün bölümleri yapmalı; hayatın bir duvarına, üstünde bacagaşı bulunan bir ocak/baca eklemeyi de ihmal etmemeliyiz...


30 Mart 2026

E Bakam


    Kelimeler sandığa benzer, açıp baksan çeşit çeşit anlamla burun buruna gelirsin. 

    Yahut çaprazlama dürülmüş bohçadırlar, her katında bir anlam bulunur. 

    Sanatçılar herkesin malumu bir kelimeyi başka bir anlamla yeniden icat edip düğümlerler. Biz bu düğümü çözüp anlamı keşfeder, kelimeyi şu haliyle daha bir severiz...

    Sözlükler ve ansiklopediler işte bu sandık, bohça veya düğümler topluluğudur. Her birinin kapağını aralayınca, katını kaldırdıkça veya düğümleri çözdükçe kelimelerin manalarına ereriz.

    Söz öbekleriyle yeni anlam ilişkileri oluşturanlar sadece sanatçılar; şairler, yazarlar değildir. Halkın kendisi bizzat mucittir. Onun icat ettiği bu değerli anlam paketleri de, deyim denilen hazine sandıklarında, kat kat dürülü bohçalarda saklanıyor. Eğret ağzının yaygın deyimlerinden birini inceleyelim; é bakam...

    Éh ünlemi çeşitli duygu durumlarını ifade etmede kullanılır. Bunlar olaya göre şüphe, beğenme-beğenmeme, güven, ümit, endişe gibi farklı duygu durumları olabilir. Eskiden beri Eğret ağzında sondaki ünsüz düşürülerek yalnız é biçiminde söylenir. Bu kesinlikle kapalı é harfidir ve Anıtkayalıların günlük dilinde hala çok yaygındır. Tek başına bir kelime suretinde karşımıza çıkabilir; "É ben saña demedim mi!" cümlesinde olduğu gibi... Bununla beraber başka bir kelime önüne gelerek yeni kalıplar da oluşturulur: É gâli... É hadeñ... É işde... 

    "É bakam" onlardan biri... 'Bakam' ise, istek çekimli 'bakalım' kelimesidir, Eğret ağzında böyle söyleniyor. É ünlemiyle birleşince karşımıza é bakam sözü çıkıyor. 

    Esasında bakmak fiilinin buradaki derin anlamı iki gözümüzle yaptığımız eylem değildir. Çünkü bu bakışta görülecek bir şey yok. Çünkü gözler bir yere veya yöne çevrilmiyor. Hatta gözler çevrilmiyor bile... Bu bakış, gözler kapalıyken de yapılabilen bir fiildir... Geleceğe bakıyorsun, daha doğrusu geleceği bekliyorsun...

    Henüz olmamış bir şeyi beklerken insan değişik duygular içinde bulunur. Beklentiler müspet yöndeyse ümitli bekleyiş, olumsuzsa karamsar bekleyiş söz konusudur. Eksiden artıya dönmesi için dua yüklenebilir duygulara. Bu yüklemeyle güven hissi de farklı duygular safında yerini alabilir. Böylece ardından dinginlik, sükunet, ferahlama gelir... Tam tersi de olabilir; duygular karardıkça aynı renkte diğerlerini de çağırır; karamsarlıkla birlikte, korku, endişe, bunalım, bitkinlik sökün edebilir... 

    Geleceği beklemek böyle ve sen, bakalım/bakam derken bu durumdan bahsediyorsun... Eh/É ünleminin sözlük anlamında da benzer duygular bulunduğunu söylemiştik. İki sözün birleşimiyle ortaya çıkan é-bakam da bunlardan farksız... É bakam derken, bekleyelim görelim demiş oluyorsun... Bir farkla ki, bu bekleyiş artık olumsuz bir anlam barındırmıyor...

    Ayrıca é bakam, tevekkül kokulu, teşekkür renkli ve sabır boyutludur...

    Yine é bakam'ın gerisinde bir parça 'gün doğmadan neler doğar' beklentisi de gizlidir...

    É bakam deyince biraz da 'Hak va, hayır va' der gibisindir; bu sebeple é bakam'a en yakın söz, herhalde 'du bakam'dır. Çünkü iyi beklenti, sükunet, sabır anlamlarını ayrıca yüklenen 'durmak' ile 'bakmak' filleri birbirine yakışıyor ve böylece anlamı iyice pekiştiriyor....

    Size, bohçasında çok daha fazla anlam bulunduran başka bir söz söyleyeyim mi: 

    É bakam bee!..



21 Mart 2026

Canını Sevdiğim


    Tabiat olaylarına gizli bir kutsallık atfeder eski kuşak Anıtkayalılar. Bu yüzden en basitine bile ölçülü bir tavır takınır, saygıda kusur etmezler.  Tabi bu saygı da tam kıvamındadır, aşırılıktan uzak, olması gerektiği kadar...

    Bizim köylülerin biraz sonra ayrıntısına ineceğim bu incelikli tavrı elbette belli bir zihniyetin dışa vurumudur ve Türk insanının genel özelliğini gösterir. Oysa bu karşılaştırmayı yapmama sebep olan ve Amerika merkezli filmlerde gözlemlediğimiz Batılı insan tipinin tavrı çok daha hoyratça ve terbiyesizcedir. Bunu her filmde duyabileceğiniz 'lanet olsun!' sözünden anlayabilirsiniz.

    Kendilerince en hafif bu küfür sözünü dillerinden düşürmüyorlar, olur olmaz her şeye savuruyorlar. "Lanet çamur, lanet toprak, lanet olasıca karıncalar, lanet güneş, lanet bulut, lanet fırtına, lanet dalga..." daha aklınıza gelen her şeye böyleler... Musibete de küfür, güzelliği de; kötülüğe de küfür, iyiliğe de; hastalığa sağlığa, derde ilaca, büyüğe küçüğe, ferahlığa sıkıntıya, krize kurtuluşa, her şeye...

    Yarım asır önce çocukluk dönemimizde hayat tabiatla çok daha fazla içli dışlıydı, ya da bize öyle gelirdi. Bu yüzden insanların doğal varlık ve olaylara karşı tavrını daha iyi gözlemlerdim. Mesela yolma tarlasında bunaltıcı sıcağa karşı hafif de olsa bir esintiden medet beklerlerdi. Hafif belini doğrultup alnındaki teri silerken;

    - "Canını sevdiğim, heç de esmedi" diye iç geçirir, ama katiyen bir türlü esmeyen rüzgara kızmazlardı. İkindiye doğru nazenin bir gelin gibi teşrif ettiğinde ise aynı olgunlukla sevinir;

    - "Canını sevdiğim ne güzel esdi" diye adeta onu alkışlarlardı. Varlığında da, yokluğunda da rüzgara kötü söz söyleyene rastlamadım. Sap yüklerken rüzgar istenmez, aksine rüzgarsız harman savurulmaz... Böyle durumlarda olsa da olmasa da, rüzgara katiyen hakaret edilmez; o, her zaman 'canını sevdiğim'dir...

    Bu durum diğer tabiat olayları için de geçerlidir. Örneğin yağmur... Berekettir yağmur, yağmazsa ekin biter mi... Lakin harman zamanı yağması istenmez, aynı şekilde baharda aşırı yağması da zararlıdır. Sele dönüşür ekini yatırır, boğar. Uzun süre güneş açmaz, sürekli yağışlı geçerse ekin hastalanır. Bütün bunlar olurken, yani yağması veya durması beklenirken yağmura katiyyen hor bakılmaz. Hep hürmet edilir 'canını sevdiğim'e...

    Bunlara saygıda da aşırıya kaçılmaz. Aşırı saygı inanç zaafiyetidir çünkü. Güneşe, ateşe, suya, kara, borana tapınmaya vardırılmaz iş... Sevgi de saygı da kararındadır...

    Kar, kırağı, fırtına, dolu vs. hepsi için durum aynıdır. Bunlara saygı gösterilmesi, açık açık sevilmesi ve bu sevginin 'canını sevdiğim' sözüyle gösterilmesi zihniyetle alakalıdır dedik. Bizim insanımız her şeyin Allah'tan olduğuna inanır. Yağış da kuraklık da, çiçeği don vursa da vurmasa da, kırağı düşse de düşmese de, ülker vursa, sel bassa, ambar ambar dene kaldırılsa hepsinin kaynağı Bir Allah... Bu tevhid inancına göre her bir yağmur tanesini indiren her bir melek, Bir Allah'ın emriyle bu vazifeyi deruhte eder. İşte bu yüzden yağsa da yağmasa da yağmura edeceği laf, doğrudan Allah'a yönelmektedir. O halde yağmur hep 'canını sevdiğim'dir. Esse de dursa da, yel; düşse de düşmese de, kırağı; kararsa da ağarsa da, bulut; açsa da açmasa da güneş; yağsa da yağmasa da, kar; hepsi, hepsi 'canını sevdiğim...'

    Batılıların lanetleyerek tabiata sövgüsü, yahut tabiat olaylarına gereğinden fazla güç vererek onu yüceltmeleri de bir zihniyetin ürünü... İki uçtan da aşırılık var; ifrat ve tefrit, tapınma ve lanetleme...

    'Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.' demişler. Sanırım güzel görüş ve güzel düşünüş Eğret ağzına 'canını sevdiğim' güzel söyleyişi olarak yansıyor. Anıtkayalılar farkında olmasa bile, bütün bunlar hep mutluluğa giden yola döşenmiş taşlar...



10 Mart 2026

Telesimek ve A'raf 176


    Eğret sözlüğünde telesimek sözcüğü "Açlıktan, susuzluktan, uykusuzluk ve bitkinlikten bayılacak duruma gelmek" biçiminde anlamlandırılmış. Buna sıcak etkisiyle bitkin düşme anlamını da eklemek lazım. Yine Eğret ağzında gerçek anlamı haşlamak olan "börtmek" kelimesi, yer yer tam da telesimekle aynı anlama gelebiliyor. Sıcak etkisiyle bunalma, terleme durumunda hem "börtdüm" hem de "telesidim" diyenler var. Benzer şekilde "nezelmek" bitkinlik ve susuzluk bildiriyor. Fakat telesimek sadece sıcak veya yorgunlukla sınırlı değil, daha geniş anlam yelpazesine sahip... Yine bizim köyde çok kullanılan "seselmek" kelimesinin telesimekle anlam ve ses benzerliği de dikkate alınmalıdır. Bu kelime "Yorgunluktan, susuzluktan konuşamayacak duruma gelmek, sesi kesilmek" anlamında kullanılıyor. Görüldüğü üzere hemen hemen aynı anlam...

    Derleme Sözlüğüne bakılırsa telesimek, Türkiye'nin her yerinde kullanılan çok yaygın bir kelime... Yöresel ağızlarda telesmek, telesemek, telesimek, telesinmek, telezimek, televzimek, tenevzimek, tenesirmek gibi çok çeşitli telaffuz biçimlerine bürünmüş, bu da gayet normal. Bu biçim farklılıkları anlamlara da yansımış, ufak tefek değişikliklerle bitkin düşmek, nefes nefese kalmak, susuz kalmak, zayıflamak, acele etmek, ölecek duruma gelmek gibi anlam zenginlikleri kaydedilmiş. Tabi temel anlamın Eğret ağzındaki gibi olduğu çok belli...

    1940'lı yıllarda derlenen sözlerden müteşekkil bu sözlükte isim olarak acele anlamında "telesi" ile ivecen anlamında "telesik" var. Anadolu'nun doğusunda çok dar bir alanda kullanıldığı anlaşılan bu iki kelime telesimek ile bağlantılı gibi duruyor.

    Günümüzde telesimek kelimesi böyle... Resmi dilde kendine yer bulamamış, ama halk ağzında yaygın bir kullanımı var. Önceden nasıldı diye geriye doğru bir arama yaptım, Kamus-ı Türki'de ve Lehçe-i Osmani'de karşıma çıktı: 

    İlkinde "telesimek: (fiil) Kumaş eskiyip telleri meydana çıkmak, tiftiklenmek."; ikincisinde ise "telesimek: Çocuk zayıflayıp erimek" bu kadar... Görüleceği üzere Şemsettin Sami ve Ahmet Vefik Paşa'nın verdikleri anlamlarla bugün çok çeşitli ve yaygın anlamlar pek de uyuşmuyor. Çok garip bir durum...

    Daha eski dönemlerdeki kullanımına rastlama umuduyla Tarama Sözlüğünde aradım. 15. yüzyıla ait bir eserde iki cümlede bu kelimeyi tespit etmişler. Bunların birincisi "Kan çok aktı hayli telesidi", diğeri "Gürz indi yağrınına dokundu, Malikzade hayli telesidi" cümleleridir. Bu iki kullanımdaki anlam da sözlükte "bayılacak hale gelmek" manasıyla verilmiş. Günümüz kullanımına çok yakın...

    Bir de başka lehçe ve şivelerde var mıymış diye araştırdım. Arın Türkçe Etimolojik Sözlük'te telesemek/telesimek var. Genel olarak tezlik, acele, ivedilik, çabukluk, sürat bildiren anlam ve kullanımlar içeriyor. Bitkin düşmek anlamı çok sınırlı, "Öyle dokundu başına ki telesidi" cümlesi oradan... Bir de acele anlamında "telesi" ismini gördüm, galiba Erzurum ve Ahlat'ta tespit edilen bu isimde Azeri etkisi var... 

    Öyle anlaşılıyor ki bu kelime Türkiye Türkçesi ağızlarında çok yaygınlaşmış, ama başka sahalarda kendine pek yer bulamamış...

    Bütün bu sözlük araştırmalarında telesimek sözcüğünün anlamlarına dair bilgilere erişebildik, kökeniyle ilgili hiç bir şey yok. Ulaşabildiğim Etimolojik sözlüklerde ise zaten kelimeye yer verilmemiş. Belki Türkçe kabul etmedikleri içindir, belki gerçekten bu kelime Türkçe değildir...

    Konuyu değiştiriyorum. Malum mübarek günlerde Kuran'a daha fazla eğiliyoruz. A'raf 176. ayete geldik: "... Artık onun ibret verici hali o köpeğin haline benzer ki, üzerine varsan da dilini uzatır solur, bıraksan da solur..." Burada soluyan köpek örneği verilmesinin hikmetini düşünüyordum. Bu anlamın hangi kelimeyle sağlandığına baktım, "yelhes"

    Biraz araştırdım, kökü لهث (l-h-s) imiş ve hırıltı/nefes/köpeğin yorgunluk ve susuzluktan dilini çıkarıp soluması manalarına geliyormuş. Selami Kurt Hoca'dan bu kökün ayrıca ve yine yorgunluk ve susuzluktan hayvan ve insanın dilini çıkarması anlamlarına geldiğini öğrendim. Burada işin içine insanların da girmiş olması mühimdi... İşte o anda benim kafa telesimek kelimesine intikal etti ve onunla ilgili yukarıda sıraladığım bilgilere ulaşma yolu açıldı...

    Selami Hoca'dan mühim bir bilgi daha aldım, Arapça'da لهث kökünün "yelhes"te olduğu gibi "telhes" biçimi de varmış. Kişi çekimine göre değişen bir durummuş bu... 

    İşte şimdi oldu... Etimolojik açıklaması yapılamayan telesimek kelimesi neden "telhes"ten geliyor olmasın. Kitab'da köpek için kullanılan "yelhes" kelimesi insanlar için de geçerliymiş ve "telhes"in anlamı 'Sen yorgunluktan bitkin düşüyorsun' imiş. Şu halde atalarımız Araplardan duydukları bu kelimeyi yakın anlam içeren 'telesimek' biçiminde Türkçeleştirmiş olamazlar mı... Elbette bu asırlar alan bir süreçtir ve halk ağzında gerçekleşir. Nitekim yukarıda 15. yüzyıla ait metinlerdeki kullanımına Tarama Sözlüğünden örnek gösterilmişti...

    15. yüzyıl deyince aklıma geldi, elimde aynı asrın ilk çeyreğinde telif edilen bir Satırarası Kur'an Tercümesi vardı. Türkiye Türkçesinin ilk tercüme Kuran'ı kabul edilen eserden A'raf 176'ya baktım, nasıl çevirmiş diye: "... Pes anun meseli, it meseli gibidür: Eger hamle eylersen ana, dilin çıkarur; yâ kor-ısan ânı, dilin çıkarur..." 'dil çıkarır' karşılığı verilmiş, 'telesir' denilmemiş. Bu durum, o dönemde henüz kelime Türkçeleşmediğine, yahut müellifin (Muhammed Bin Hamza) elit çevre mensubu olduğuna bağlanabilir...

    Bu ayette neden dili sarkmış köpek örneği verildiği hususunu işin uzmanlarına bırakalım. Belki köpeğin biyolojik yapısıyla ilgili bir gerçeğe işaret vardır, ya da İsra 84'teki tespitle açıklanabilir bir durumdur...


05 Mart 2026

Bir Küp Altını Çöpe Döktük

 
    Hazine Bekçileri serisinden 'Altını Yele Vermek' hikayesi Kelsaleğin oğulları Cemal (Kirli) ve Şaban Azbay kardeşlerin başından geçmişti. Onların çocukken yaşadığına benzer bir olayı Turabilerin Ahmet Külte anlattı, onun ağzından naklediyorum.

    Belediye varken tarla yollarını filan düzlüyorlardı grayderle. Galiba köye bir grayder hediye ettiydi Karayolları, yahut Hüseyin Külte Karayolları'nın grayderini kullanıyor. Babası Salih bu işin eskisi ve uzmanı olduğundan Hüseyin de graydere biniyor... Mayıs Haziran gibi, Bayramgucağı-İskele yolunu düzleyeceklermiş. Harmenyerine çıktıydım, Hüseyin aradı beni, 

    - "Abe bi durum va..."
    - "Ben seni görüyon Üseyin" dedim. 
    - "Gazmeynen kürek al ge bakam, n'olcek" dedi. Vardım yanına, graydere bindik.
    -"Hayırdır Üseyin?" dedim.
    - "Abe şu aşşağıda grayderin ucu dakıldı, küp gırıldı yani gördüm, emme inip bakmadım, devam etdim yoluma. Dönüşde bakdım, orta yere dökülmüş. Bi gözelcene bak." Eyi, vardık, indik... 

    Tekelinin tarla var orada, önceden biz oradan sarı bir taş kaldırdıydık. Kalınlığı on santim var yok, büyüklüğü ise 70-80 santim kadar, bir metre yok yani, ama iki kişi zor kaldırdıydık, mermer mi neyse, öyle ağır bir taş... Düz bir şey, kapağa benziyor... Ama çok ağır, kurşun gibi... Hüseyin'in dediği yerle bizim bu taş kaldırdığımız yerin aralığı sekiz on adım kadar...

    Gösterdi bana küpü, 20 santim kadar var ağız genişliği... Ağzı bu kadar, karnını ve boyunu düşünün... Yan yatmış vaziyette duruyor, kulağını kırmış grayder... Kırılınca içindeki kül dökülmüş... Baktım, hakikaten kül... İçinde ayrıca bir aşık bir de uzun bir kaval kemiği seçiliyor, bir kaç kemik parçası daha var, kalanı kül... Eşeleyerek çuvala doldurdum. Sağa sola baktım, gözden kaçan bir şey var mı diye, yok... Küpü almadık, orada bıraktık. Külü doldurduğum çuvalı arabaya attık. Külden başka bir şey çıkmayınca önemsemedik, zaten işim de vardı "Ben gidiyon" diye ayrıldım oradan.

    Kül çuvalı ne kadar durdu bilmiyorum, en az bir ay evde koyduğum yerde kalmıştır. Hüseyin Okay petrolda çalışıyordu, ya da orada bekçiydi, sürekli oradaydı yani. Bir gün "Çayı go, geliyon" dedim.  Vardığımda, 
    - "Hayırdır abe, ne o elindeki?" dedi. 
    - "Le, işde o şeyi getdim." diyerek elimdeki kül çuvalını koydum. Amma çok ağırdı, altı yedi kilo vardı. Kafa sonradan çalışıyor bak... Fizikten çıkarmamız lazımdı, kül o kadar ağır olur mu hiç!... Ne külü olursa olsun!... Koyduk bir şeyin üstüne, öylesine baktık inceledik biraz... Çayı içtik, biraz he ya dedik... İçindekileri ayıtladık, şu kemik, şu yanmış, öteki şey olmuş, beriki bişey olmuş... Kendimizce küle dair yorumlar yaptık. Gece saat bir buçuk ikiye kadar filan eğlendik. O da yanımızda durdu öylece, arada baktık karıştırdık filan... Hiç aklımıza başka bir şey gelmiyor...
    - "Üseyin n'etcez bunu?" dedim. 
    - "Le abe n'etcez, baksan ya kül... Ele ne çıkar, bize de bilmenneyi düşer!" diye yazıklandı. Yan tarafta çöp bidonu vardı, şimdi petrol oldu orası... Bidona da değil, yanıbaşına dökmedik de, şöyle dağıtıverdik... İçindeki külden kurtulduktan sonra boş çuvalı aldım, lazım olur diye arabaya koydum...

    Aradan ne kadar zaman geçtiyse... Yeni aldığım masaüstü bilgisayar vardı, boş vaktime denk geldiği bir vakit oturdum başına... Araştırıyorum, define nasıl olur, şu mudur bu mudur derken... Bir makaleye denk geldim, ilgimi çekti. Başlığında "kül karışımı" gibi ifadeler var, uzun bir makaleydi... Meğersem bilinmesin diye altın tozunun içine kül karıştırırlarmış, koyundu köpekti hayvan yakıp filan... Civayla beraber bir şeyler yapınca o altın bildiğin kül şeklini alıyormuş. Hatta makalede külle karıştırılmış bu altının nasıl ayrıştırıldığını filan da anlatıyordu. 

    Akşamına Hüseyin'in yanına geri geldim... Çok sakindir, onun yapısı da öyle... Makaleden öğrendiklerimi anlattım ve "Bizimki böneymiş" dedim.
    - "Le abe, nasip değilmiş, nasip oleydi bişey mahana olurdu" dedi güldü...  Ayağımıza kadar gelen altını otun çöpün arasına, toprağa saçmışız yani...

    Ahmet ile Hüseyin'in altınla hikayesi böyle... Daha kendisinden dinlerken aklıma ilginç bir husus gelmişti, sonradan bunu kendisine de söyledim. Bunların mensubu oldukları Turabiler sülalesi bir asır evvel Külcüler diye biliniyordu. Bu yüzden soyadı uygulamasında ilk olarak bunu çağrıştıran Külçe soyisimini alıyorlar. Nedense sonradan Külte'ye dönüştürmüşler. Neyse, bu husus beklesin biraz... Her ne kadar kökeni Farsça olduğu belirtilse de külçe kelimesini kül ile ilişkilendirenler var. Buna göre külçe altın aslında topak altın demek değil, toz haline getirilerek küle benzetilmiş altın demek oluyor. Başlarından geçen şu olayla orijinal soyisimleri ve onun çağrıştırdıkları arasında garip bağlantı hala bana ilginç gelir...

    Hüseyin ile yaşadıklarının hemen ardından bir hikaye daha anlattı Ahmet Külte. Bu seferki kayınbiraderi rahmetli Gümüş (İbrahim Honça)ya dairdi...

    Bir cuma akşamı rahmetli Gümüş geldi, ertesi gün Ablak'a gideceğini söyledi. Ablak'tan evliydi... Göçüntü (karısına miras kalan) tarlası vardı orada, benim gazayaklarını istemeye gelmiş... Taktı gitti... 

    Beş altı gün sonra getirmiş... O da çok meraklıydı define ve kazı işlerine... Hatta bir kaç vukuatı da vardır bu alanda... Neyse kazayaklarını çıkardık... "Enişde, n'etdim bi bilsen!..." dedi ve anlatmaya başladı...

    - "Heç sorma... Valla kül deye dökdük... Üç dene mezer gazayağına dakıldı... Dakıldı, gazayağını indirdim, motur zorleyince bişey çelindi... İndim... Gapak açılmış belli, ince bi toprak va zaten üstünde... Eşeledim, gaya... İki dene mezer va, yan yana... Bi dene de güçcük va, çocuk mezeri belli... İleride de bi çoban va, ondan saklamam lazım... Böyükleri sağından solundan eşeledim, bişey yok... Güçcüğü eşelerkene çaydanlık gibi bi küp çıkdı. Üsdünü gırdım, bakdım kül... Garışdırdım garışdırdım bişey yok... Çoban da benim tarlanın ucuna doğru geldi, meraklanıyo belli... Bişey olmadığını göstermek için sallayıp sallayıp serpişdirivedim külü tarlaya... Bindim motura, gazayağının ucunnan gerisin geri gapağı kakıvedim toprağa... Bir iki kere gelip gidince dümdüz oldu..." 

    - "Bacanağınan baldız ekmek aş hazırlamış getdile, serdik mendili otduk yidik...  Tarlaya yakın zaten evleri... "Şunu gideken götürün" deye çaydannığa benziyen küpü Gayınolana vedim. "Enişde bu boş değilmişdir" deyince, "Le n'olcek, kül vardı içinde!" dedim... Geç vakde gada tarlada eğlendim. Eve varınca vakit çıkcek deye abdes almeye galkdım. Sarı bi lamba aydınnadıyo ortalığı... Bizim çocukla da kül gabı çaydannığınan oynuyola, orasına burasına bakıyola.. Gızdım "Yav bişey yok işde, yetivesin, bi gıyıya gelin gali" diye kakdırdım... Abdesi alırkan benim gayın "Le enişde, bu altınımış!.." dedi. İşde ozuman içim cızz etdi... Bi de bakdık ki, küpün içinde sıvalı galan toz dımıl dımıl yanıyo... Kül deye tarleye serpdiğim altınımış... Bi de üsdüne oturup ekmek yidik eyi mi!..."

    Rahmetli Gümüş'ün başına da böyle bir şey gelmiş Ablak'ta...  Sohbet nasip kısmet üzerine sürdü gitti. Define işlerinde daha çok hikaye var...