07 Mayıs 2026

1934 Eğret Millet Mektebi


    Sol üstte "Sayı: 30",  sağ üstte ise tarih "1-3-934" biçiminde kaydedilmiş. Ortada yazılan makam "Maarif Md. aliyesine" biçiminde... Yani 1934 Mart ayının başında Milli Eğitim Müdürlüğü'ne hitaben yazılan bir resmi yazıdan söz ediyoruz. 

    Yazının ana metni şu: "Millet Mektebi Talimatnamesi mucibince 1-3-934 tarihinde imtihanların yapılması icap ederdi. Bu sene Millet Mektebi tedrisatına geç başlandığına göre imtihanların ne zaman yapılacağının işar buyurulmasını rica ederim efendim."

    Sağ alt köşede yazı "Eğret İlk Mektebi Baş Muallimi" olarak imzalanmış. İmzadan okunabildiği kadarıyla Başöğretmenin adı M. Öz gibi bir şey.

    Ayrıca imza üzerine kırmızı mürekkeple okulun mührü basılmış. Çok kullanılmadığı anlaşılan yeni mührün yazıları oldukça okunaklı: "T.C. AFYONKARAHİSAR EYRET KÖYÜ İLK MEKTEP BAŞMUALLİMLİĞİ"

    Milli Eğitim Müdürlüğü'nün bu yazıya verdiği cevap çok kısa ve açıklayıcı: "Yetişmemişse 10/Mart/934 tarihine kadar tedrisat yapılarak bu tarihte imtihanların neticesinde muvaffak olan ve olmayan müdavimleri derhal bildirmeniz. Eğret Nahiyesi Muallimliğine 9/3/934"

    Yazının üstüne 836 numarası verilmiş ve altı Maarif Müdürü tarafından kırmızı kalemle imzalanmış, buradan ismi anlaşılmıyor.  Yalnız şunu belirtmemiz lazım ki, Maarif Müdürlüğünün cevap yazısı aynı kağıdın ardına yine elyazısı ile yazılmış. Aynı kağıda cevap, resmi yazışma usullerinden biridir. Hatta yer olsaydı soru yazısının altına bile eklenebilirdi...

    Biraz da bu yazışmanın içeriği üzerinde duralım. Anlaşılacağı üzere Eğret Köyü Başmuallimi kafasını karıştıran bir hususu Maarif Müdürlüğüne sormuş. Yönetmelik gereği Millet Mektebi imtihanları1 Mart'ta yapılması gerekiyor. O yıl bu eğitim gecikmeli başladığına göre sınavları ne zaman yapacağını soruyor. Demek ki yapmamış, üstelik bu soruyu da sınavların yapılacağı 1 Mart Perşembe günü sormuş. Takvim sıkıştığına göre bütün Milli Eğitim camiasında kafa karışıklığı var...

    Zaten Müdürlük de işin içinden çıkamamış. Epeyce düşünüp bir hafta kadar sonra 9 Mart Cuma günü cevap vermiş. Diyorlar ki, konuları yetiştiremediyseniz eğitime devam edip 10 Mart Cumartesi günü sınavı yapın ve sonuçları derhal bize gönderin.  Bunu ne zaman diyorlar, yapılmasını istedikleri sınavdan bir gün önce... Böyle tuhaflıklara günümüzde de çok rastlanır, bir asır geçmiş değişen bir şey yok...

    Başöğretmen Cumartesi günü milleti nereden toplayıp imtihana sokacak, herkes işinde gücünde. Çünkü Millet Mektebinin kursiyer öğrencileri yetişkinlerdir. En iyisi biraz da Millet Mektepleri üzerinde duralım...

    Harf inkılabından sonra 1928 yılında Halk Mektepleri teşkilatı da kuruldu, amaç yetişkinlere yeni harfleri öğreterek halkın okur yazarlık oranını yükseltmekti. Bunda başarılı olunduğu görülünce yönetmelik çıkarılarak uygulama yurt çapına genelleştirildi. Buna göre mektep bulunan köylerde gündüz çocuklara, akşamları ise yetişkinlere okuma yazma ve vatandaşlık eğitimi verilecekti. Haftada üç gün ve en az 6 saat olmak üzere verilen bu eğitim 1 Kasım'da başlayacak ve dört ay sürecekti. Yani 1 Martta Halk Mekteplerinin eğitimi bitmiş ve sınavları yapılmış olacaktı. Buna göre başarılı olanlara sertifika veriliyor, başarısızlar ise diğer bir kursa yönlendiriliyordu.

    Eğret Köyü Millet Mektebindeki kafa karışıklığının sebebi anlaşıldı sanırım. 1933-34 öğretim yılındaki Millet Mektebi kursları 1 Kasım'da başlayamamıştı. Haliyle 1 Mart'ta bitirme sınavı yapılamadı. Başöğretmen bu durumunda ne yapacağını soruyor Maarif Müdürüne...



06 Mayıs 2026

1933 Muhtar Senedi

    
    Eskiden tarla ve mülklerin tapu ve intikal işlemleri mahkemeler kanalıyla yapılıyor, Kadılıklar bir bakıma Tapu Müdürlüğü işlerini de yürütüyordu. Ancak satış yoluyla devir işlemlerini vatandaşlar bulundukları köyün idari ve mülki amiri konumunda bulunan Muhtar huzurunda yapabiliyorlardı. Satış sözleşmesi şahitlerce imzalanıp onaylanıyor buna da Muhtar senedi deniliyordu. 

    1970'li yıllara kadar bizim köyde de bu yolla satışlar yapıldığını hatırlıyorum. Tarla olsun, yurt olsun hep bu Muhtar senediyle satılırdı. Sonra derece derece Tapu Müdürlüğüne yöneldiler, köydeki kadastro işlemleri tamamlandıktan sonra da bu işler bütünüyle oraya havale edildi.

    Elimizde 1933 yılına ait böyle bir Muhtar senedi var. Yakup Tür abinin arşivinden çıktı, parça pinçik olmuş ama asıl metin kısmı okunabiliyor. Bu senet üzerinde duralım biraz...

    Önce mülk hakkında bilgiler ortaya konulmuş: 
Cinsi 
Yurt

        Etrafı: Doğu - Arsa
                   Batı - Çolakosmanoğlu İsmail yurdu
                   Cenup - Sağıroğlu Mustafa yurdu
                   Şimal - Kademoğlu Osman

        Kıymeti Lira: 
                    125, Yalnız yüz yirmi beş liradır.

    Bu bilgilerden sonra bahsedilen yurdu aşağı yukarı gözümüzde canlandırabiliyoruz. Şimdi Şimbil Emin'in ev ile Naymelerin ev arasında Dolaksızların ev vardı. İşte söz konusu edilen yer, Dolaksızların evin dip kısmındaki bir yerdir, mahallemiz olduğu için oraları biliyorum, dilim döndüğünce anlatayım. 

    Satılacak yerin doğusu arsa diye tarif edilmiş ki burası bizim "Dolağın ara" dediğimiz patikanın başlangıcı olan geniş bir alandı. Hala da öyledir, fırın ve göletin bulunduğu meydana çıkıyor.  Batısı ise Çolakosmanoğlu İsmail yurdu diye belirtilmiş. Bildiğiniz Dolaksızların ev, alıcı da aynı kişi olduğuna göre amacı kendi yurdu ile burayı birleştirmektir. Güneyi Sağıroğlu Mustafa'nın yurdu diye belirtilmiş; şimdi damadı Şimbil'in evi bulunuyor. Kuzeyi ise Kademoğlu Osman, yani Banguş Osman Çatak'ın evidir, sonradan Urganlının Evizo satın aldı. Sanırım satışı söz konusu olan yurt gözünüzde canlanmıştır. İşte bu yurda 125 lira değer biçilmiş.

    Mülk bilgilerinin kaydedildiği bu ilk bölüm ile asıl metin kısmının arasında üç kelimelik ilginç bir ibare bulunuyor : "al senedim bu"... Bir satır ne olduğu anlaşılmayan bu ifadeye ayrıldıktan sonraki asıl metin kısmı:

    "Yokarıda etrafı yazılı pederimin vukuu vefatından hesseme isabet eden yurt hessemi köyümüzden Çolak Osman oğullarından Salek oğlu İsmayil Ağaya tarihde itibaren yolu ile beraber satdım mülkü 125 lirayı tamamile aldım. İleride heç kimse tarafımda mani ve müdahale edilmeyecek. Şayet mani gibi ihtilaf çıkıbda mahkemeye müracat edilirse mesarif üzerime ayit olmak şartile işbu senedi zirde yazılı şahitler huzurunda Na. Mu. Hafız yedince tasdike vekilimdir."

     Sağ altta toplam değeri 25 kuruş olan iki damga pulunun üzerine tarih yazılıp imzalanmış: "25 / 12 / 933  Eğret K. Kadem oğlu Mehmet kızı Hatice"

    Şimdi anlaşıldı... Babasından kalan yurt hissesini satan Gademlerin Sarı Mehmet kızı Hatice'dir. Gademoğlu Sarı Mehmet 1926'da öldüğünde dört varisi vardı; karısı Esma (İsmi Nine), oğlu Banguş Osman ve kızları Hatice ile Zehra... O sırada Zehra Gadıngız olarak bilinir ve Kedimehmet'in Ahmetçavuş eşidir. Hatice ise Ayanoğlu Seyid Ahmet ile evli olup Tırıl Hasan'ın anasıdır. Hatice Hanım babasından kalan yurt hissesini sattığı yıllarda annesi ve kardeşleri kendi hisselerinde duruyorlardı. 

    Senedin sol alt köşesi, şahitler ve Muhtar onayının bulunduğu kısım yok. Yırtılmış, kopmuş... Onca kağıt arasında çok aradık, ama bulamadık. Olsaydı zamanın Muhtarı ve azalarının kim olduğunu da öğrenirdik. Bununla beraber asıl metnin sonundaki bir ipucundan hareketle Muhtarın kimliğine  ulaşılabiliyor. Hatice Hanım okuması yazması olmadığından "Na. Mu. Hafız"a vekalet vererek imzaya yetkilendirmiş. Kısaltmanın 'Nahiye Muhtarı Hafız'a karşılık geldiğini düşünüyorum. Hafız da bilindiği gibi, Hacımahmutların Hafız Mehmet Öztürk'tür. 

    Yırtılan sol alt köşeden taşan haliyle oradaki şahitler hakkında tahminlerimiz var. 
    "Eğret köyünden Hatib oğlu Halil İbrahim" Gobakların Deliyakıp, Köremin, Garaiban ve Apak babası Halil İbrahim Kopan... 1968'de öldü.
    "...met o. İbrahim", Ahmet veya Mehmet oğlu İbrahim isminde çok seçenek bulunduğu için bir tahmin yapmak zor...
    "...ahman oğlu İbrahim" ifadesini Abdurrahman oğlu diye okumak gerekir. Bu Apdıramanların İbrahim'dir ve Kirpitçi diye bilinen kişidir, ölüm tarihi 1947...

    Üç şahidin ismi de İbrahim olması gibi bir ilginçlik bulunuyor. Henüz soyadı uygulaması başlamadığı ve malum kısım yırtıldığı için şahitler hakkında başka bilgi yok. Ayrıca sağ tarafa taşan ifadelerden bu olmayan kısımda "Eğret N. M." ve azaların onayı bulunduğu anlaşılıyor. Belki de bu üç İbrahim aynı zamanda Hafız'ın azalarıydılar....

    Her şeye rağmen eksiği gediğiyle şu Muhtar senedi içinde çok bilgi barındırıyor....



04 Mayıs 2026

1931 Tarihli İbraname

 
    Kişiler arasında alacak verecek ilişkisini sona erdiren sözleşmeye ibraname deniliyor. Resmi ve hukuki niteliği bulunan bu sözleşmenin yazılı olmasından başka bazı özellikleri üzerinde bulundurması gerekirmiş.

    Öncelikle borcun bir kısmı veya tamamının ödendiğine dair miktar belirtilmesi, borçlunun bunu ödediği, alacaklının da aldığının açıkça belirtilmesi gerekiyor. Mutlaka tarih belirtilmeli ve şahitler huzurunda imza altına alınmalıdır. Bütün bu şartları taşıyan bir sözleşme imzalandığında alacak verecek hususundaki ilişki temizlenmiş olduğundan bu belgeye ibraname denilmiş. Bir bakıma aklama kağıdı...

    Elimizdeki ibranameye başlık olarak tam ortaya "İbrağname" ibaresi yerleştirilmiş. Metin kısmı ise şöyle: "Eğret Karyesinden Dolaksız oğlu İsmail'de olan alacağımı tedrici olarak aldım. Başkaca alacağım yoktur ve elimde bulunan senedin bir kıymeti olmadığını şahit huzurunda tasdik ederim.." 

    Sağ altta imza kısmı "Afyonkarahisar, Hacı Abit Z. Abidin" ismi yazıldıktan sonra "Abid" diye imzalanmış ve altına 15/7/931 tarihi atılmış.

    Sol altta çaprazlama "Şahitler" yazılıp altı çizilmiş. Burada üç satır olarak "Eğret İmamı Ali Osman, Muhtar Eyyüp ve H. İbrahim" adlı kişinin imzaları bulunuyor. 

    İmam kurşun kalem, Muhtar ve H.İbrahim kırmızı mürekkepli kalemle imzalamış. İbranamenin diğer bölümleri ise mavi mürekkepli dolmakalemle yazıldığı anlaşılıyor. Dikkat çeken diğer bir özellik ise muntazam elyazısı... Latin harflerine yeni geçildiği düşünüldüğünde bu kadar kısa sürede böyle yazı ister istemez dikkat çekiyor.

    Borçlu olan kişi Dolaksızların İsmail Kırım'dır, daha soyadı uygulaması başlamadığı için sülale adıyla yazılmış. Şu sözleşmeyi imzaladığında 27 yaşında bulunuyor, on yıl kadar sonra, 1942'de vefat edecek. Miktarı yazılmamış, ama kim bilir ne için gidip 'şeherden' borç almış.

    Şahitler üzerinde de durmak lazım. Eğret İmamı Ali Osman için iki ihtimal var; ilki Sağırların Ali Osman Sancak Hoca, diğeri ise Terlemezlerin Ali Osman Terlemez Hoca'dır. Belge düzenlendiğinde Ali Osman Hoca 40, Terlemez Hoca ise 27 yaşında bulunduğu için ben Sağırların Hoca olduğunu düşünüyorum.

    Muhtar Eyüp'te tereddüt yok, Devrimbeşlerin Eyüp Aydın olduğu net. Bir başka belgede 1930 yılının muhtarı olduğunu da okumuştum. Fakat üçüncü şahit H. İbrahim'in kimliği hakkında bir fikir oluşmadı. Aynı kalemle imzaladığına göre aza veya Muhtarın yakını olabilir. Mesela kardeşi Büzükhalil diye bilinen H. İbrahim Aydın, veya kayınbiraderi Omarcıkların Arap diye bilinen H. İbrahim Sağlam, yahut teyzeoğlusu Gobakların Halil İbrahim Kopan... 

    Ayrıca o dönemde Eğret'te yaşadığını tespit ettiğim ve yaşça şahitlik yapabilecek diğer Halil İbrahim'ler: Doğvelinin Halil İbrahim Varlı, Güçcük Gavalcı Halil İbrahim Aracı, Hacınınibram Halil İbrahim Azbay... Son şahit bu isimlerden biri olabilir...



03 Mayıs 2026

Defter-i Hakani Tapu Kaydı


    Eskiden tapu kayıtlarının tutulduğu kütüğe Defter-i Hakani denirmiş. Devlet sistemi oturdukça bu isim kalıplaşarak 'tapu' karşılığı kullanılmaya başlanmış. Zamanla bu işlere bakan kurumun yerine de Defter-i Hakani binası diyorlar. Yani günümüzün Tapu Kadastro Müdürlüğü gibi... Tapudan ayrı olarak onun yerine geçen bir bakıma tapu sicil kaydını gösteren belgeleri bilirsiniz. İşte bir asırdan daha eskinin bu tapu sicillerini gösteren iki belgeyi görelim.

    Belgenin ortasındaki antette Defter-i Hakani Arazi-yi Emiriye yazıyor. Onun sağında evrak ve kayıt numarası, solunda ise Hudavendigar vilayeti ibaresi bulunuyor. Asıl bilgiler çizelge kısmında.

    Tabi bu tablo da bölümlerden oluşuyor. İlk bölüm genel bilgiler, yani tapuya esas mülkün genel kimlik bilgileri... Liva Karahisar-ı Sahib, Kaza Merkez, Karye Eğret... Köyün adına açıklama olarak "Çatalüyük nam mevki" notu ilave edilmiş. Bundan da anlaşılacağı üzere bu mevkideki bir tarladan söz ediliyor.

    Sonraki bölümde tarlanın sınırları tarif ediliyor. Böylece tam konumu tespit edilmiş. Buna göre bahsedilen tarla "Berber, ... Halil, Molla Ahmed oğlu, Yol" biçiminde çevreleniyor.

    Arazinin nitelik ve niceliğiyle ilgili bilgiler kısmında cinsine "öşürlü tarla" miktarına da "5 dönüm" kaydı düşülmüş.

    Sıradaki bölümler tarlanın sahibiyle ilgili... Önce belgenin verilme sebebi "müceddeden" yani yenileme diye yazılmış. Sonra tarlayı kullanacak kişinin adı geliyor, buraya "Koca Ahmed oğlu İbrahim bin Ahmed" yazmışlar. Bu zat Gocahmetlerin Ahmet Tektaş'ın dedesidir.

    Tarlanın ilgili kişiye nasıl intikal ettiğinin cevabı alt satırda verilmiş; "Pederi Ahmed fevtinden sene 75." Buradan babasının 1859/60'ta vefat ettiği bilgisi de çıkarılabilir. "Uzun boylu sarı sakallı" diye tarif edilen Koca Ahmed 1800 yılında doğmuştu, demek ki atmışına gelince vefat etmiş.

    Tarlanın kıymetine 50 yazmışlar, lira veya kuruş kaydı yok, liradır herhalde... Ayrıca harc, kağıt ve katibiye parası olarak 3-2-1 rakamları yazılmış ve sonrasında "Hiç bir vakitte bundan ziyade bir şey alınmayacaktır" matbu notu bulunuyor.

    En alttaki sonuç ve hüküm kısmı şu manada: "Yukarıda yazılı bir parça tarla için Defterhane-i Amire'den tapu senedi verilene kadar ilgilinin tasarrufuna izin verildiğine işaret eden işbu ilmuhaber düzenlenmiştir. Sene 1280/1864." En altta Sandık Emini ve Katip mühürleriyle belge onaylanmış oluyor.

    İkinci belgemiz de ilkinin aynısı. Yalnız aynı tarla değil, bu sebeple sahibi ve diğer bilgiler değişiyor. sadece farklı olan kısımları yazalım.

    Tarlamız Eğret köyü Gabarçukuru mevkiinde bulunuyor. Ömer oğlu, Mehmet, İsmail adlı kişilerin tarlaları ve yol ile çevrelenmiş 5 dönüm tarla...

    Tarlaya tasarruf edecek kişinin adı Karamehmet oğlu Osman diye kaydedilmiş. Bu zat da Çakıriban (İbrahim Ata)nın dedesi, Naymelerin Ramazan Kırbaç dedenin öz amcası oluyor. Gabarçukuru'ndaki bu 5 dönümlük tarla babası Karamehmet oğlu Ali'nin 1859/60'taki vefatı sebebiyle kendisine intikal ediyor. Babasının lakabı Alicik imiş, bu yüzden sülaleye Alicikler/Elcikler de deniliyor...

    Bu ikinci tapu sicil belgesinin düzenlenme tarihi de aynı, yani 1864/65...

    Benimle belgeleri paylaşan kişi Ahmet Sevinç'tir, yani Kocahmetlerin Ahmet Tektaş'ın torunu... Belli ki bütün bunlar Ahmet Tektaş'ın sakladığı evraklardan... Zaten ilk belgenin onun dedesi ve büyük dedesine ait olduğunu belirtmiştik. Dolayısıyla torunu kaynaklı belgelerin ilki böylece açıklanabilir. Ancak ikinci belgenin de aynı kişiden gelmesi kafa karıştırıcıdır. 

    Aliciklerle Gocahmetlerin bildiğim kadarıyla yakınlığı bulunmuyor. Tarlaların tevarüs ettiği Alicik Dede ile Kocahmet Dede'nin aynı yılda vefatı ve şu iki belgenin onların ölümünden beş yıl sonra, aynı yılda düzenlenmiş olması da tuhaf bir benzerlik. Belki belge çıkarılırken biri aldı ve unutuldu, belki de Gabarçukuru'ndaki 5 dönüm tarla satın alındığı için bu tapu kaydı Gocahmetlere geçti; işte burası meçhul...



02 Mayıs 2026

Kuyumantarı; Çukurçanak


    Yaklaşık otuz yıl önce bizim dağın bir bölümünde Orman Müdürlüğü tarafından ağaçlandırma çalışması yapıldı. Meşe çalısından temizlenen alanlık kısımlara bazı çam türleri dikildi. Haliyle o ağaçlar büyüdü orman oldu. Şimdi çam ormanına sahip orman köylülerinin bazı avantajlarını Anıtkayalılar da ufaktan görmeye başladılar. Budanan ağaçlardan çıkan ucuz odun gibi…

    Sık çam ormanının derinliği güneş görmediğinden olsa gerek ot çıkmadığı için özellikle çobanlar tarafından hala benimsenmemiş. Baktığımızda güzel bir görüntü arzetmesine rağmen bu yerel çamlıklar belki de bu yüzden pek sevilmiyor. Her şeye rağmen dağ, orman ve her çeşidiyle ağaç güzel şey…

    Koyu sarıdan açık siyaha, kahverenginin bütün tonlarında tanımlanan bir mantar türü var; kuzugöbeği diye adlandırılan bu kıymetli mantar, çoğunlukla çam ağaçlarının dökülen iğne yaprak gübürleri arasında çıkıyor. Belki de bu yüzden ve rengi sebebiyle ehil olmayan gözlerce fark edilemiyor. Ayrıca nadir bulunduğu için çok kıymetli sayılıyor.

    Kuzugöbeği bizim dağda hiç görülmedi. Gerçi bizde yenen iki mantar türü var. İlki orman içlerinde çıkan koca şapkalı olandır. Buna şapkalı mantar, çayır mantarı, ters mantarı, yeryaran diyenler de var. İkincisi ise ocak mantarı denilen ve tam açılmayıp nispeten küçük kalan mantardır. Yay şeklindeki ocaklarda dizili olarak çıktığından böyle adlandırılmış. Yalnız bu türe yanlışlıkla kuzugöbeği derlerdi. Yukarıda bahsettiğim kuzugöbeği ile alakası yok. Bu iki tür haricinde daha bir sürü mantar çeşidi var, fakat onlar yenmez ve hepsine birden dedemantarı denilir. Zannederim yanlışlıkla bir yerlerde gerçek kuzugöbeği bulunsa, dedemantarı diye bir köşeye atılırdı.

    İlbulak tepelerinden her baktığımda her mevsim koyu yeşil rengiyle beliren çamlıklardan kendimi alamam. Hiç girmedim, acaba içinde neler saklıyor. Ağaçlar ne kadar büyüdü, dedikleri gibi taban otsuz mu; ışık, renk, koku ve hava çamlıkta nasıl… Çam altlarının narin mantarı kuzugöbeğine orada rastlayabilir miyiz… Tam da mevsimindeyiz…

    Bazı bölgelerde birilerinin kuzugöbeği bulduğuna dair söylentiler var, yalnız kim nerede ne kadar buldu soruları cevapsız. Belirsiz bir söylenti yani… Yine de kuzugöbeği konusunda benim merakım had safhada, fırsatını bulduğumda bir çamlığa dalacağım.

    Bu fırsat geçen hafta (25 Nisan) çıktı… Çamlıkların Hanyeri yakınındaki ucunda biraz dolaştım. Dediğim gibi hedefimde kuzugöbeği vardı. Bütün dikkatimi soluk iğne yaprak tabakasını vererek rastgele dolaştım. Önceki günlerde kuvvetli yağışların etkisiyle oluşan nem henüz etkisini kaybetmemişti ve çok sık ağaçlar sebebiyle pek güneş görünmüyordu. Yeterince ısınamayan toprakta mantar çıkar mı bilmem… Bulamadım zaten, onca dikkatime rağmen bir şey göremedim. Dedikleri gibi değil sanırım, kuzugöbeği buralarda yok…

    Kuzugöbeği yok, ama çok ilginç bir başka mantar türü gördüm çamlıkta. O güne kadar görmediğim, sosyal medyada filan karşılaşmadığım, varlığından o anda haberdar olduğum acayip bir şeydi bu. Mantar türü olduğu bile şüpheliydi, biraz yakından bakınca buna karar verdim. Elbette bunu keşfeden ben değildim, ama ilk defa gördüğümde isim hakkını kendimde bulup hemen adını koydum; kuyumantarı…

    Buna sebep mantarın biçimidir. Yere kazılmış bir kuyuya benziyordu. Kazılmış ve duvarları çimento şerbetiyle sıvanmış, o kadar pürüzsüz, o kadar yalabık. Mantarın toprak zemin hizasındaki bileziği de doğal biçimde bırakılmış. Şu vaziyeti görünce aklıma gelen tek şey kuyu idi. Bazılarının dibinde yağmur veya sabah çiğinden kalmış birkaç damla su, bu tanımlamayı destekledi; tam bir kuyu manzarası çıktı ortaya, sen buna kuyumantarı demez de ne dersin. 

    Adını koyduktan sonra bunları yakından incelemeye başladım. Her yerdelerdi çünkü, çamlığın her yerinde karşıma çıkıyorlardı, ama hep iğneyaprakların arasında… Kuzugöbeği de böyle değil miydi, kahverengi yaprakların arasında zor fark edilir biçimde…

    Kuyumantarları, bir çay bardağı narinliğiyle duvarını yukarı doğru kabartıyor, ağzı toprakla aynı hizaya gelince büyümesini durduruyordu. Çok dikkatli bakmazsan bazılarını göremiyorsun bile, çünkü kabararak büyüme işi bittiğinde ağzı iğne yapraklarıyla kamufle halde bulunuyor. Kuzugöbeği de gövdesinin büyük kısmını bu iğne yapraklar arasına gizliyor.

    Öğrendiğime göre çoğu diğer türde olduğu gibi kuzugöbeğinden bir tane bulursan, arkadaşlarını arıyorsun. Genelde yakınlarda birkaç tane daha oluyor, bizim ocak dediğimiz şey yani… Aynısı kuyumantarı için de sözkonusu, çoklu bulunuyorlar. Mantarın genel özelliklerinden bu…

    Bir kaçının kökünü aradım, bulamadım. Malum, tozak bile olsa her mantarın kuyruk veya pülçük biçiminde kökü oluyor. Mantarın sapı bu kök üzerine oturuyor ve bizim şapka dediğimiz gövde belki patlama veya bürtleme biçiminde çıkıyor. Kuyumantarı köksüz nasıl çıkıyor acaba? Belki de çamur sebebiyle ben kökünü göremedim…

    Bazılarını, ucu yeni çatlamış fakat tam civciv çıkaracak kadar açılmamış yumurta biçiminde gördüm. Acaba bunlar gelişimini tamamlayamayanlar mıydı? Öyleyse, kuyumantarının çıkması ve büyümesi konusunda başka bir teori bulmak lazım.

    O gün kuzugöbeğini bulamadım, ama adını koyduğum kuyumantarlarıyla vakit geçirdim, onları bol bol fotoğrafladım. Sonraki günlerde fırsatını bulunca sorup soruşturdum, kuyumantarı hakkında bilgi topladım. Elbette bu ismi kimse bilmiyor, biz uydurduk çünkü.

    Elde ettiğim bilgiler: En çok Torosların doğu ucunda, Mersin taraflarında biliniyor. Çukurçanak, çanak, kupa, tas, kase gibi isimlendirmelere de rastlanılıyormuş. Çam ağaçlarının altında yetiştiği, bir ay gibi kısa bir dönemde tazesinin bulunabildiği, kurutularak yıl boyu tüketilebildiği, hem kurusunun hem de tazesinin çok lezzetli olduğu belirtiliyor. Bütün bunlara rağmen şu önemli uyarıyı barındıran Ekşisözlük alıntısını olduğu gibi vermek isterim:

    “Sarcosphaera coronaria-çukurçanak mantarı topraktaki arseniği bünyesinde topladığından bilim çevreleri tarafından ısrarla tüketilmemesi dile getirilir. Mantarda bulunan gyromitrin gastrointestinal sistemi (ağız, yutak, yemek borusu, mide, on iki parmak barsağı, ince barsak, kalın barsak, safra kesesi, karaciğer, pankreas) tahriş eder. Kırmızı kan hücrelerinde hasar yaratabilir, bu da erken yaşlanma, kalp-damar hastalıkları, kanser, katarakt, yaşa bağlı bağışıklık sistemindeki zayıflamalar ve sinir sistemindeki dejeneratif rahatsızlıklar gibi yaşla gelişen hastalıklara neden olur. Mantarda bulunan gyromitrin insanlarda ölümcül dozunun, yetişkinler için 20-50 mg /kg ve çocuklar için 10- 30 mg /kg olduğu bildirilmiştir. (Bize bir şey olmuyor biz hep tüketiyoruz, diyenler vücutlarına düşük doz alıp yavaş yavaş kendilerini zehirliyorlar.) Gyromitrine maruz kalmış birinde, ilk 6-12 saat içinde kusma ve sulu ishal başlayacaktır ve bu durum 2-3 güne kadar sürebilir. İleriki zamanlarda tüketime bağlı olarak böbrek fonksiyonlarında rahatsızlıkları ortaya çıkarabilir ve kimse ömrünün sonuna kadar bir mantar yediği için diyalize bağlanmak istemez.”

    Kaç yıllık geçmişi olursa olsun, Anıtkaya için yeni sayılabilecek bu mantar türü karşısında çok dikkatli olmak lazım. Kuzugöbeği maksadıyla çamlıklara dalanlara sözüm; ben tadına bile bakmamıştım, iyi etmişim… Siz de 'dedemantarıdır' deyip geçin...



23 Nisan 2026

Üyükyolu

     
    Mezarlığın önünden sağa kıvrılıp  petrolun arkasından dolandınız ve asfaltı paralel takip ederek şimdi  mizahi bir anı olarak sadece kapısı kalan Güdükahmet'in samanlık hizasına geldiniz. Tam orada yolun üçe ayrıldığını görürsünüz.

    Eskiden de böyleydi, tam orada her biri başka bir tarafa yönelerek üç kola ayrılırdı yol... Yalnız buraya gelene kadar labirent bulmaca çözer gibi oradan oraya kıvrılmazdı. Gatçayır yolunu batıya doğru dümdüz takip ettiğinizde buraya ulaşırdınız. Özel bir gayret istemezdi, koşum hayvanlarını serbest bıraksanız onlar bile mecburen buraya gelirlerdi. 

    Fakat hatırladığım kadarıyla 70'lerde Gatçayır'a Karayolları şantiyesi kurulunca yol kesintiye uğramıştı. Çünkü tam da yolun batıya doğru aştığı bayırın ortasındaydı yapılan binalar. Neyse ki kesinti kısa sürdü de büro binasının ardından geçmek üzere yeni bir yol verdiler. Tatlı rampayla orayı dolaşıp derede eski yola kavuşulurdu. O yıllarda deredeki serenli kuyu kullanılabiliyor ve henüz o kısmına gelinmemiş olan şimdiki karayolunun bulunduğu yer çok rahat geçilebiliyordu. Zaten orayı geçtiğinde seni Güdükmehmet'in bağ karşılar, yani yolun üçe ayrıldığı nokta...

    Yolların sola ayrılan birincisi, bilemedin yüz metre sonra koca bir badem ağacını yalayıp doksan derecelik iki zikzak yapar ve ötesinde hiç eğilip bükülmeden yoluna devam eder. Sürekli batıya doğru bu düzgün yolun başı ve sonu hep Gabarçukuru'dur...

    Ayrım noktasının ikincisi, yani ortadaki Bağlar yoludur. Çünkü Güdükmehmet'inkinden başlayarak ilerideki tepenin hemen ardına kadarki bölgede eski Eğret bağlarının bir bölümü bulunuyordu. Zaten o tepenin deresinde Hacahmedinguyu, diğer deresinde ise Gambırarifinguyu var. Orada yol çatallaşıp biri Gocadere'ye uzanıyor.

    Gelelim asıl konumuz olan üçüncü yola... Diğer ikisinin aksine bu yol varıp bir yerde erimiyor, gidiyor da gidiyor... Ben ötesine geçmedim ve şimdi nasıldır bilmiyorum, ama eskiden Çerkez (Yenice)yi aştıktan sonra daha yola devam edermiş...

    Yenice'ye yakın olan kısmındaki mevkilere genelde Çergezgırı diyorlar, fakat bu yolun çevresindeki tarlalar tarif edilirken Üyükyolu diye adlandırılıyor. Demek ki bu mevki adını yoldan almış. Eskiden beri bu böyle... Çocukluğumda bu ismi duyup sağda solda boşuna üyük arar bulamaz ve bunu eskilerin tuhaflığına yorardım. Öyle ya; Üyük nereee, Üyükyolu nere... 

    Çocukluğumda kapattığım bu tuhaf isimlendirme mevzusunu bir kaç yıl önce tekrar gündeme getirdim. Yeri geldi, arazileri konuşurken Hacapo (Abdullah Erdem) abiye sormuştum. Üyük ile Üyükyolu'nun ne alakası vardı?

    - "Ha! Sen bilmiyoñ mu?" diye cahilliğimden zevklenerek biraz naza çekti ve sonra basitçe anlattı. Beşkarış'ın eski adı Üyük imiş ve bu yol o köye çıkarmış... Tabii ya, nasıl düşünemedim ben bunu. O köyün adı 'Beşkarışhöyük' olarak geçtiği bir sürü belge okuduğum halde böyle bir ihtimal nasıl aklıma gelmez. Bir de şimdi üzerinde şehitlik bulunan Üyük ile yolu ilişkilendiriyor, eskilerin de böyle düşündüğünü sanarak onları tuhaf buluyordum... Vay be!.. 

    Sonuç olarak yolların üçüncüsü Üyük yoludur. Mevki olarak düşünürsek Kötayolları, Çerkezgırı,  Gocadere, Hacahmediñguyu ve Bağlar arasında kalan ara bölge Üyükyolu oluyor. Mevkinin ortasından da Üyük yolu geçiyor.

    Yolun kenarında dedemin bir tarlası vardı, dayımla çifte giderdik. Demek ki sonbahardı, ekin ekme dönemi. Yan taraftaki tarlada meyvesi iri ve tatlı alıç azadı var. Benden beklenen eşekleri çevirmek ve buradan alıç toplamak. İki vazifeyi de yapmışımdır mutlaka, fakat oraya dair benim aklımda kalan ikisi de değil, daha başka bir şey...

    Tarlayı sürdükçe cizilerden fişek çıkıyordu. Daha doğrusu kapsül, beş altı santim uzunluğunda makineli veya normal tüfek kapsülleri; biz kısaca fişek derdik. Eşelemeye gerek yoktu toprağı, ciziye düşer gördüğümü alırdım. Ceplerim ellerim dolar, gidip bir yere boşaltır tekrar doldururdum. Uzaklaşan eşşekleri çevirmeye gider veya başka bir sebeple fişek toplamaya ara verir veya bitirirdim. Topladığım fişeklerle oynar mıydım, hayali atış talimi mi yapardım, bazılarını düdük gibi öttürür müydüm; belki hepsi... Ne çok fişek çıkardı. Mutlaka yakındaki başka tarlalarda da aynı şekildeymiştir...

    Bunun sırrına on yıllar sonra erebildim. Okuduğum metinlere göre 27 Ağustos 1922 günü ikindi vakti, Süvari gözcüleri İlbulak'tan araziyi izlediler. Eğret yakınlarında büyük bir çadırlı Yunan ordugahını rapor ettiler. Ertesi sabah Süvari alayı bu ordugaha baskın verdi. 28 Ağustos olayları böylece başlamış oldu. Toparlanana kadar acz içinde kalan düşmana, Yenice'deki birliklerinden yardım yetiştiği askeri metinlerde ayrıntı olarak belirtilir. 

    Tabi metinlerin askeri dilinde olay anlatılırken tam olarak mevki adları kullanılmaz, öyle ya, onlar bizim nerelere ne dediğimizi nereden bilsinler. Şimdi ben küçükken topladığım avuç avuç fişeklerden yola çıkarak anlıyorum ki, sözü edilen Eğret baskını tam da bu Üyükyolu mevkiinde yapılmış. Hem de burası Yenice'ye çok yakın...

    Şu yaşa geldik, eskilerin hiç bir isimlendirmesinin boş ve sebepsiz olmadığını ancak anlayabiliyoruz...



21 Nisan 2026

Serbest Mevzular

 
    Eğretiköy yazılarının kaleme alınması sırasında bazı yazıların sülale, yer, dil, tarih, bir yıla yayılan günlük hayat, portreler, köy odası gibi belirlediğim başlıca kategorilerin hiç birine girmediğini fark ettim. Bir başka açıdan bakıldığında ise bu yazıların birden fazla başlık altında değerlendirilebileceği anlaşılır. İşte böyle yazıları, konusu geniş bir yelpazeye dağıldığı için serbest kategorisinde düşündüm.

    Yazarken kalemimi serbest bıraktığım için bu durumun kaçınılmazlığı ayrı bir gerçek. Başlık adının bununla da ilgisi olabilir. 

    Bir yazıda hem ondan hem bundan bir parça bulunduğu, bakış açısına göre farklı konuların yazısı olarak değerlendirilebileceği, yahut üslup penceresinden bakıldığında birden fazla alana taştığını düşündüğüm yazılar fazladır. 

    Başa koymayı düşündüğüm "Altıncı Şehir, Birinci Köy" böyle yazılardan biridir. Aslında hariçten gazel okuma gibi düşündüğüm yazıların torbasındaydı, ama serbest kategorisinin önsözü olsun istedim.

    Böyle yazıları serbest kategorisine almakla birlikte, bir başka kategori yazılarının listesine de olduğu gibi kaydettim. Aynı yazıyı bir kaç yerde okuyabilirsiniz. Bütün bu sebeplerden ötürü bu sayfanın çapı genişledi, başlık sayısı arttı, liste uzadı...

    Diğer alanlarda olduğu gibi serbest yazılarda da henüz yazamadıklarım yazdıklarımdan çoktur. Misal mesleklerin, oyunların bazılarını yazamadım. Bunlar elbette yazılacak, sırasını bekliyor. Kalemim düşündüklerimin hızına yetişemiyor. Biraz hızlanınca onlar da yazılacak ve aşağıdaki başlıkların sayısı daha da artacaktır.

    

    Bakkal Yorgo 
    Mevlüt 
    Ekmek Üstü 
    Değnek 
    Kes 
    Keçeaayytt! 
    Angare 
    Top Patladı 
    19 Mayıs 
    Akgalak 
    Enleme 
    Hayret 
    Asker Yolu 
    Geçmişten Günümüze Eğret İdaresi-2 (Cumhuriyet'e kadar)
    Geçmişten Günümüze Eğret İdaresi-4 (Nahiye Merkezinin taşınması) 
    Geçmişten Günümüze Eğret İdaresi-6 (İhsaniye'ye bağlı Eğret Kasabası)
    Geçmişten Günümüze Eğret İdaresi-7 (Belediyelik için halk oylaması)
    Geçmişten Günümüze Eğret İdaresi-9 (Anıtkaya tekrar Afyon'a bağlanıyor)
    Geçmişten Günümüze Eğret İdaresi-13 (Anıtkaya'da belediyelik düştü)
    Geçmişten Günümüze Eğret İdaresi-14 (Sonuç ve tartışma)
    Azat 
    Çalı 
    Yakı Otu 
    Kekik 
    Çay Otu 
    Altın Otu 
    Bırçalak 
    Garımak Yok 
    Biz Saplama 
    Kutu 
    Manne 
    Epdiş 
    Sobi Taşı