07 Haziran 2026

Dil Yazıları

    
    Eğret sözlüğü için derlemeler yaparken bazı ses olayları ve söyleyiş özelliklerinin kurallaştığını fark ettim. Aklıma geldikçe bu kuralları not edip örneklendirdim. Böylece Eğret Ağzına dair dil yazıları başlamış oldu. Hikayesi ve kökeniyle ilgili bir çok deyim ve kelime hakkında bağımsız yazılar da ardından hücum etti. 

    Belli bir sistematiğe bağlanmasa da bu tür yazıların bir arada durmasında fayda var. Konusu veya başka bir özelliğini gözeterek gruplama veya sıralamaya tabi tutmadım. Yazarken nasıl serbest davrandıysam burada alt alta dizerken de aynı serbestlik içindeyim.


    Eğret Ağzı Özellikleri
    Fiil Kipleri 
        Haber Kipleri
        Dilek Kipleri
    Dah De! 
    Tooga 
    Geri 
    Irmızan 
    Şaddak Şapıldak 
    Sorma Şeker 
    Çalkantı  
    Uğra 
    Ere Kalkmak 
    Diñmek 
    Örnek Almak 
    Sönge 
    Gayrak 
    Çelik 
    Eğri Yazı 
    Irlamak 
    Kertik 
    Sündük
    Yapışak
    Eğri Para 
    Heykel 
    Ezzet Mezzet 
    E-Bakam 



03 Haziran 2026

Örtme İle Yaşmaklanmak

 
    Tarih içinde Eğretlilerin giyinme alışkanlıklarına dair elimizde veri bulunmuyor. Yalnızca son dönem (19. yüzyıl) terekelerinde entari, diz bezi, yağlık, gömlek, don, Trablus kuşağı gibi elbise adları geçiyor. Bunlar hakkında da ayrıntı verilmiyor, misal erkek-kadın giysisi olduğu belli değil. Oysa bunları erkekler de kadınlar da giyiyor, kuşanıyordu.

    20. yüzyıla geldiğimizde, işgalciler tarafından çekilen fotoğraflar insanların giyim kuşamıyla ilgili fikir veriyor. Eğret halkından genellikle erkek görüntüleri var, bir ikisinde çocuk ve kadınlar da göze çarpıyor. Konumuz kadın giysileri olduğu için onlara yoğunlaşacağız.

    Han önündeki çeşmeden su doldurup gitmekte olan kadınların da yer aldığı fotoğraflarda şalvar ve bele kadar inen uzun beyaz örtüler göze çarpıyor. İşgalin ilk günlerinde evin su ihtiyacı için çeşmeye erkekler gitmişler. Buna karşı çıkan Yunanlar özellikle kadınların suya gitmesini zorunlu tutmuşlar. Genç gelin ve kızlar doğal olarak buna yanaşmamış ve yaşlı kadınlar güğümünü sineğini alarak çeşmenin yolunu tutmuş. Yani fotoğrafta görülenler yaşlı kadınlar ve üzerindekiler de dış giysisidir.

    Dış giysisi dediğimiz sadece başından beline kadar sallanan beyaz örtüdür. Evdeki günlük hayat giysileri şalvar, entari/fistan ve yaşmak olduğu tahmin ediliyor. Nitekim yaşı çok küçük bile olsa kız çocuklarının şalvar, entari, yaşmak üçlüsüyle giyindikleri aynı dönem fotoğraflarında açıkça görülüyor. Ev içinde büyüklerinin giyimi de böyle olmalıdır.

    Uzun beyaz örtünün dış giysisi olarak hangi dönemde kullanılmaya başlandığını bilemiyoruz. İstanbul'da son dönemde görülen çarşaf ve feracenin taşradaki benzeri olarak düşünülebilir. Yalnız beyaz renkli bu örtülerin Eğretli kadınlar tarafından kullanılmasında Macur etkisi de düşünülebilir. 19. yüzyıl sonlarında Eğret çevresine kurulan Macur köylüleriyle hızlı bir etkileşime girildiği biliniyor. Dilde, kültürde, günlük hayatta alışverişler var. Öncek gibi beyaz örtü de Macur kadınlardan alınan bir alışkanlık olabilir.

    Evde, kırda bayırda, fırında, çayda çeşmede, hatta sokakta bile şu uzun beyaz örtüye ihtiyacı yoktu kadının. Tabii ki sıradan günlerde, hayat her zamanki gibi akarken bu böyleydi. Yabana giderken, yahut yabancı karşısına çıkarken böyle bir örtüye bürünüyorlardı.

    Günlük hayatta başını örttükleri yaşmaktı. Bazen yazma, şarpı, çırpı gibi değişik kelimelerle karşılansa da Türk kadınının kadim başörtüsü yaşmaktı ve Eğret kadınları da başını yaşmakla örttü. Buraya kadarki değerlendirmeler, yaşmak kelimesinin bizim köydeki anlamını esas aldığımızda geçerli olabilir.

    Sözlüklerde yaşmak daha farklı ele alınmış. Genel tanımlama şöyle: "Başla birlikte; sadece gözler açıkta kalacak biçimde yüzü, boynu ve omuzları da örten örtü..." Bu tarife göre 1922 tarihli fotoğraflarda görülen Eğretli kadınların başındaki uzun örtüler yaşmaktır. Günlük hayattaki örtülerinin üzerine aldıkları daha büyük ve uzun bir örtü...

    Türkçe'de eskiden beri kadınların dışarıya veya erkeklerin bulunduğu ortama çıkarken örtünmesine "yaşmaklanmak" deniliyormuş. Yani rutin dışına çıkılacağı zaman, olağan dışı bir durum söz konusu olduğunda veya yabancı erkeklere karşı yaşmakla örtünüyorlar. Zaten örtülüydüler, yaşmakla ekstra bir örtünme söz konusu...

    Biraz yaşmak kelimesinin kökenine inelim... 'yaş-' diye 'gizlenmek, saklanmak, örtünmek' anlamında bir fiil var, kelime buna dayandırılıyor. -mak ekiyle fiil isme çevrilmiş. 'yaş-' fiili bugün pek bilinmese de onun izine Yunus'un meşhur; 
    "Saçın çözüp benim için, yaşın yaşın ağlar mısın" 
mısraında rastlarız. Buradaki yaşın yaşın ikilemesi gizli gizli anlamındadır. Kısaca yaşmak kelimesinin kökeninde 'gizlemek, örtmek' anlamı bulunduğu gibi, yaşmak ismi bu amaç için kullanılan örtüye işaret eder.

    Yalnız buradaki anlam inceliğine dikkat edilmelidir. Gizlenmekten kasıt, pusuya yatıp saldırı amaçlı gizlenmek, kamufle olmak değil; aksine korunma, saldırıya veya olası zarara karşı savunma amacıyla gizlenme, saklanma demektir. Yaşmak, altındakini görünmez kılarak onu zararlı nazardan, bakıştan, kötü niyetlerden, suizandan korur. Bu anlamda maddi manevi bir kalkan gibi düşünülebilir. Yaşmaklanmak, adeta zırha bürünmektir.

    Bu geniş anlamıyla yaşmak kelimesi Arapça ve Balkanlar'daki bazı dillere de geçmiş. Oralarda hala kullanıldığı söyleniyor.

    Yaşmak, özellikle koruyucu dış örtüsü anlamıyla bu kadar yaygınlaşmışken bizim köyde neden anlam daralmasına maruz kaldı, niye günlük hayatta kullanılan basit başörtüsü olarak yerleşti acaba? Oysa yüz yıl önce kadınlar beyaz yaşmaklarıyla yaşmaklanıp çeşmeye giderlermiş. O vakit bu beyaz örtüye yaşmak diyorlardı da sonradan mı kelimenin anlamı daraldı?

    Küçüklüğümde, ki nereden baksanız 50 yıl öncesidir, bazı yaşlı kadınlarda o beyaz yaşmağı görürdüm; ama ona yaşmak değil, 'namaz örtüsü' derlerdi. Yaşmak, bugünkü anlamıyla kahverengiye çalan koyu sarı işlemeli ihtiyar kadınların günlük örtüsüydü. Kış günlerinde ağıla gider gelirken bazı erkeklerin tuhaf biçimde yaşmakla başını, boynunu sardığını görürdüm; ama bu nadirattandı. Yaşmak yaşlı kadınlara mahsus o koyu sarı örtüydü. Ve günümüzde de Anıtkaya'da bu anlamda kullanılır.

    1920'lerden 70'lere o beyaz yaşmak 'namaz örtüsü' olarak gelmişse, dışarıda giymeye özel yaşmağa ne oldu? Ne oldu biliyor musunuz, rengi karardı, adı da 'örtme' oldu. 

    Ak yaşmaktan kara örtmeye geçiş sürecini de bilmiyoruz, aradaki yarım asrın hangi diliminde başladı, oluştu ve yerleştiyse... Yine de işgal günlerine tekrar bakıp bu mevzuya devam edelim...

    Ak yaşmakla sokağa çıkan yaşlı kadınlar böylece kendilerini daha korunaklı ve emniyette hissediyorlardı. Bunun dışında o günlerde köy içinde özellikle kadınlar arasında sürekli bir tedirginlik ve panik havası hakim olduğu anlatılır. Çünkü gençler her daim saklanmak, gizlenmek zorundaydılar. Saklanma halinin tamamını yaşmakla, örtünmeyle sağlamak mümkün değil. Çoğu zaman evlerin, damların en kuytu yerlerine, yüklüklere, deliklere bile saklandıkları olurmuş. Baskınların yapıldığı bazı gecelerde dambeşe saklandıklarını duymuştum. Bütün saklanmalara rağmen yakalanmanın kaçınılmaz olduğu vakitlerde bile kendilerini örtmenin yollarını arar, ocaktan, bacadan, kazan altlarından aldıkları is ve kurumlarla yüzünü gözünü karalarlarmış. Bu yolla kendini örtüp gizleyenleri, yüzkarası yerine baca karasını tercih edenleri siz de duymuşsunuzdur.

    Ak yaşmaktan kara örtmeye geçiş böyle başlamış olabilir. Zaten örtme kelimesinin anlamı bu değil midir? Örtmek, aslında bir şeyleri gizlemek, saklamak, muhafaza altına almak maksadıyla yapılır.

    Ayrıca ört- fiilinin en eski anlamı 'kumaşla bir şeyi örtmek, üzerini kaplamak' imiş. Bundan yola çıkarak dilbilimciler, fiilin dokumak anlamındaki ör- fiilinden geldiğini söylüyorlar. Anlam ilişkisini somutlaştırması açısından bir örnek vereyim. Koyunculukta gece yaylımına 'örüm' deniliyor. Bu kelime de ör- kökünden geliyor. Bu kök fiildeki gizleme ve örtme anlamı açığa çıkarak, gece karanlığının doğal örtüsü, gizliliği ve koruması altında sürünün otlatılması örüm olarak ifade edilmiş. 

    Şu durumda Anıtkaya'da bilinen kara örtmenin hem işlevsel, hem anlamsal hem de köken olarak ak yaşmakla birebir aynı şeyleri ifade ettiği söylenebilir. Yeri gelmişken kara örtmeye yakın ve benzer bir söz daha var Eğret ağzında; kara örtü... Kara örtü; çanak olmayan çatı, düz dambeş anlamında kullanılıyor. Esasen örtü çoğu ağızlarda çatı anlamında yaygın. Çünkü çatılar binanın üzerini örtüp kaplayarak onu koruma altına alırlar. Aynı vazifeyi dambeş de yapar. Kara örtüler nasıl altındaki binayı koruyorsa, kara örtme de kadını öylece muhafaza altına alır. 

    Örtme 1x1,5 metre ebadında kesilmiş siyah kumaştan ibarettir. Renginden dolayı kara örtme demişler, aslında kara ifadesi de pek kullanılmaz, kısaca örtme der geçerler. Genellikle kara örtmelerin rengi, işgal günlerinin travma etkisine bağlanır. Ak yaşmaktan kara örtmeye geçişe kesin bir tarih biçilememesinin sebebi de bu olabilir. İhtimaldir ki kurtuluştan sonra hep örtme, yani kara yaşmakla yaşmaklandı Eğret kadınları. Yaşmağın adı örtme oldu, yaşmak kelimesini de yukarıda bahsettiğim ihtiyarların günlük başörtüsüne indirgediler.

    Kara örtme deyince yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için bu hususu biraz açmak gerekecek. Yaygın olan ve en çok kullanılan kara örtmeydi; ama örtünenin yaşı, ekonomik ve sosyal durumu ve zevkine göre değişik renk ve cinste örtmeler de kullanılıyordu.

    Kara örtmeyi genellikle genç kız ve gelinler, bazı bazı da orta yaşlılar tercih eder. Satırenç (satranç) denilen kahverengi sarı ağırlıklı çizgilerle bezenmiş ekose kumaş örtmeleri ise yaşlılar örtünür. Yine yaşlıların tercih ettiği siyah beyaz damalı örtmeler de vardır, ama bunlar hep azınlıktadır. Atkı adı verilen yünlü dokuma kışlık örtmeler ise yeni gelinlere mahsustur. En çok tercih edilen kahverengi atkılardır, grinin tonlarını taşıyan atkılar da görülür.

    Her çeşidiyle örtme, Anıtkaya'da neredeyse tarih oldu. Gerçi yalnız burnu ve gözleri görünecek biçimde örtündüğü örtmenin uçlarını dişleri arasında sıkıştırıp, iki yana salladığı kollarıyla ağır yük taşıyan kadınları hatırladım, o haliyle oğlu yaşında erkeğin önünden geçmemek için durup beklerdi. Bu vakarlı hayanın sebebi başındaki örtme miydi acaba...


02 Haziran 2026

Fıkra Değil, Eğret'te Kazan Doğurmuş

    
    Herkes bilir bu fıkrayı, ama yine de hatırlayalım:

    Nasreddin Hoca bir gün komşusundan büyük bir kazan ödünç alır. İşini hallettikten sonra kazanı iade ederken içine bir de tencere koyar. Buna anlam veremeyen komşusu sorar:
    "— Hocam, bu tencere nedir?" Hoca gülerek cevap verir:
    "— Müjde komşu, gözün aydın! Senin kazan doğurdu!"
    Bu durum komşunun çok hoşuna gider. Sevinerek hem büyük kazanı hem de içindeki yavrusunu alır.

    Aradan zaman geçer. Hoca tekrar komşusuna gidip aynı kazanı ödünç ister. Komşusu seve seve verir. Ancak üzerinden haftalar, aylar geçer; Hoca kazanı geri getirmez.  Sonunda komşu dayanamaz ve Hoca'ya varıp kazanı sorar. Hoca derin bir iç çeker ve üzgün bir ifadeyle:
    "— Komşu başın sağ olsun, senin kazan öldü!" der.  Şaşkına dönen komşusu isyan eder:
    "— Yahu Hocam, hiç kazan ölür mü Allah aşkına?" Hoca da tarihe geçen o meşhur cevabını yapıştırır:
    "— Kazanın doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne neden inanmıyorsun?" 

    Peki konunun Eğret ile ne alakası var, derseniz; oraya gelelim: 

    1918 Yılında Hatiboğlu Hacı İbrahim bin Hasan birliğinde vefat eder, yani bugünün tabiriyle Cihan harbinde şehit olur. Şehidin kimliğini de netleştirelim. Bu, Gobak Dedenin oğlu İbrahim'dir. Gobakların Çerçi Mehmet Kopan, Halil İbrahim Kopan ve Hasan Kopan'ın babaları... 

    Askerde ölenlerin vereselerine mal taksimi mahkeme kanalıyla yapılıyordu. Tabi önce terekenin tespiti yapılması lazım. Mahkeme kararında bu tespit yapılmış, listeyi tekrar incelerken bir tabir dikkatimi çekti; 1000 kuruş değerinde 1 adet "Kalaylı kazan eniği" yazılmış. 

    Bu bizim 'guzuluk' olarak bildiğimiz küçük kazan olmalıdır. Fakat sanki köpek kedi yavrusundan bahseder gibi 'enik' denilmesi, onu kazanın yavrusu yapar. Şu halde kazan doğurmuş olmaz mı? 

    Dil, özellikle halk ağzı. kültür ve zihniyet yansımasıdır. İnsanlar inanç, düşünce, anlayış, yaşayış gibi değerlerini konuştukları dile yüklerler. 'Gazan eniği' yakıştırmasından Eğretlilerin eşyayı bir canlı gibi düşündüklerini çıkarmak yanlış olmaz...



01 Haziran 2026

Gayraklı

     
    Kendiliğinden katmer gibi dilim dilim ayrılan bir kaya türüne bizim köyde kayrak/gayrak deniliyor. Dişli olanlarından ele gelecek büyüklükte kesilenler tırpan bileylemede kullanılırdı. Sırf  bu yüzden bir ferk çıktıktan sonra tırpanı bu şekilde bileylemeye gayraklama deniliyor. Yani bu taş cinsi özel bir işe de adını vermiş oluyor. 

    Gayraklar dağdan getirilirmiş. Bunlardan her mevkide bulunuyor, ama özellikle bir mevkiye Gayraklı demişler. Şüphesiz bu gayrak taşıyla ilgilidir. Her ne kadar mevkinin adı da olsa biz Gayraklı deyince çeşmeyi biliriz, onu merkeze alarak bu mevkiyi tanımaya çalışalım.

    İlbulak dağ sırasının ortalarında kuzeye doğru sırtlar uzanır. Bunlar bir miktar ilerledikten sonra ormandan çıkmadan kendileri tükenirler. Lakin tam olarak erimediği, henüz dere tepenin ayırt edilebildiği yerde alanlıklar oluşur. Bu alanlıkların güneyi dağa doğru yükselirken kuzeyindeki meyelan iyice yumuşar. Tepe ve vadiler varla yok arasındadır.

    Köylünün Dombeyalanı ve Demirce adını verdiği iki sırt/tepe de diğerleri gibi bir vadinin iki yanında uzanıp malum düzlüğe ulaştığı alanlıkta onları sakin bir çağıltı karşılar. Bu Gayraklı çeşmesi, bu civar da Gayraklı mevkiidir. İsmin asıl sahibi mevki mi, yoksa çeşme mi, orası belli değil.

    Gayraklı'ya ilk gelişim otuz yıl önceydi. Dombeylinin Hasan Okutan Eniştenin mobyletle gelmiştik. Yağmurlu bir ikindiydi. Yağış dindikten sonra, örendeki kotrasından çıkan Enver Mola Abi önceden keşfettiği mantarları bizim için toplamıştı. İlk seferimizden aklımda kalan bunun gibi şeyler.

    Bir kaç yıl sonra aynı yere bu kez traktörle geldik. Yine ikindi vaktiydi, ama yağış yoktu. Sonradan öğrendiğim adıyla Dombeyalanı sırtlarında dolaşıp çeşme yanına döndüm. Godal Emin pilav pişiriyormuş, bulduğum mantarları içine doğradı. Bugüne kadar o pilavın tadına denk lezzete rastlamadım. Çoban pilavı dedikleri kadar varmış, fakat lezzetin sırrı büsbütün adında olmasa gerek... Oysa orada sadece bir kaşıkla bir çatal vardı. Geriye kalan beş altı kişiye ekmekgıyısından kaşıklar yapmıştık. Belki de lezzetin sırrından biri de bu idi, diğeri kesinlikle ağız tadıdır. Zira zaman geçtikçe ağzımızın tadı kaçıyor...

    İlk iki Gayraklı gezimde adı geçenler hep rahmetli oldu. 2011 yılındakini Vahit Usta ile yaptık. Daha doğrusu O bizi bir öğle vakti aldı götürdü. O nasıl gidişti öyle... Taktak mıydı, kamyonet mi emin değilim; ama bir kısmımız kasaya binmiştik, bunu biliyorum. Tepeden çıktık, dolaştık; öylece Dombeyalanı'ndan çeşmeye indik. Dayım sever böyle ilginçlikleri, o gün oradan inerken yüreğimizin ağzımıza geldiğini bilmez olur mu...

    Önceki gidişlerin her birini farklı bir güzergahtan yapmışız. Bu yüzden taş ocağından girince buluruz diye çıktığımız yolumuz sapa sardı... İlk çataldan yanlış dönünce Sağırisanınağıl'a vardık. Epeyce dolaştıysak da çeşmeyi bulamadık. Neyse ki telefonla sorarak varacağımız yere varabildik, tabi bir saat kadar rötarlı... 

    Evvelki gün dördüncü Gayraklı gezimiz böyle maceralı başlamış oldu... Maksadımız Gayraklı'nın eski çeşmesi ve çevresini gözlemekti. Salim Kurt başkanlığı zamanında, kuytuda kalıyor daha ferah olsun diye şimdiki yerine nakletmişler. Bizim bunlardan haberimiz yoktu, geçenlerde Şuayip Abi eski çeşmenin akmaya başladığını söyleyince duyduk. O zamandan beri merak ediyordum, fırsat doğdu...

    Vardık eski çeşmeye, iki yüz metre kadar dipte, gerçekten de vadiye sıkışıp kalmış, hayvanların sulanması bakımından pek kullanışlı değilmiş. Taşımaları iyi olmuş. 

    Çeşme suyunun kaynağı daha yukarıdaymış, hazır bilen biri yanımızdayken oraya kadar yürüyelim dedik. Biraz zahmetli bir yürüyüşten sonra Karaağaçlar çatına ulaştık, küçük vadinin hafif sırtından ilerleyen künklü su yolu, çatın sağ tarafında son buluyor. Orada kuyunun üzerini koca bir kayrakla kapatmışlar. 

    Gördüğümüz eski çeşme yeniden dinmiş. Ancak kulağınızı dayarsanız luladan su tıpırtısı duyuluyor. Bu seneki bol yağışlarla geçici olarak canlanmış olabilir. Fakat bu eski çeşme zannedildiği kadar eski görünmüyor. Tarihi ne kadar geriye götürülür bilmiyorum, bununla beraber iki çeşmenin arasında bir yer gösterdiler, ilk çeşme yeri diye... Bilinmeyen bir tarihte ilkel çeşme, eski çeşme diye bilinen yere götürülmüş. Orası daha yüksekte kaldığı için taşıma olmamıştır, belki künk suyunu daha yukarıdan yönlendirmek suretiyle aynı kaynak suyu o çeşmeden akıtılmıştır. Böyle olduğu düşünülürse Gayraklı çeşmesi yeteri kadar eski bir tarihe götürülmüş olur.

    Bununla beraber en eski çeşmenin su kaynağı ve yolunun bağımsız olduğu, kuyusunun hemen çeşme yeri yakınlarında bulunduğuna dair bilgi en akla yatkını...

    Şimdiki çeşmenin hemen sağında kalan ağaçsız bir tepe var. Ören diye adlandırılan bu tepede temel kalıntısı olduğu düşünülen bir sürü taş var. Bazı yerlerde taşla karışık bir çok toprak yığını da duvar yıkıntısı izlenimi veriyor. Bütün bunlar eski dönemlerin küçük bir yerleşimi olduğunu düşündürüyor. Eski çeşme ve su yollarını bu örenle değerlendirmek lazım.

    Tadı damağımda hala durmakta olan pilavı bu örende yemiştik. Enver Abi mantarı buradan toplamıştı. Yine bulurum umuduyla örende dolaştım biraz. Yok... Varsa da bu ot içinde görmek mümkün değil. Her yer çayır gibi, biçsen biçilir... 



30 Mayıs 2026

1962 Radyo Ruhsatı

 
    Biz televizyon kuşağıyız, çocukluğumuzdan itibaren köyde önce kahvelere odalara, sonra evlere televizyon kurulumlarına şahit olduk. Duvar köşelerine özel tv sehpası çakılır, dambeşlere dikilen direk uçlarına antenler takılır, içeride yükselticiydi televizyon örtüsüydü, şu bu derken kendine has bir tv donanımı gerekirdi.

    Bir de işin resmi tarafı vardı galiba. Televizyon sahibi olmak izne tabi miydi ne... En azından TRT bandrolu dedikleri bir pulu görünür bir yere yapıştırırlar, böylece bir çeşit vergiyi ödemek yoluyla ruhsat almış olurlardı. Bu uygulama son yıllara kadar geçerliliğini sürdürdü diye hatırlıyorum.

    Bizden önceki kuşak benzer şeyleri radyo için yaşamış. Transistörlü, lambalı tabir edilen koca koca radyolara sahip olmak için servet harcarlarmış. Bir kaç radyo satın alma hikayesini Babamdan dinlemiştim de tam bir macera gibi gelmişti...

    Tabi radyo satın almak da kendine göre bir resmi prosedüre tabiymiş, bunu da dikey olarak üçe katlanmış karton broşür gibi bir ruhsatnameden yeni öğrendik.

    Kaba bir mavi kartona basılı bu belgenin dış yüzeyinin ilk katında "T.C. POSTA, TELGRAF VE TELEFON UMUM MÜDÜRLÜĞÜ" başlığı bulunuyor. Anlaşıldığına göre bu resmi bir belgedir. 

    Başlığın devamı kabul edebileceğimiz alt başlık ise şöyle: "Genel Telsiz Telefon Neşriyatını almağa mahsus tesisata ait RUHSATNAME"

    Bu başlıktan sonra seri numarası basılmış ve tarih hanesine 5-3-1962 tarihi yazılmış Hemen altındaki şu metin "Künye defterimizin 36. sahifesinde kayıtlı bulunan bu ruhsatname 3222 No. h  telsiz kanunu hükümlerine tamamen riayet edilmesi kayıt ve şartıyle verilmiştir." İhsaniye PTT Merkezi Müdürü (sonradan ekleme olduğu anlaşılan Anıtkaya Şb.) olarak mühürlenip onaylanmış.

    Metinden anlaşıldığına göre radyoyu alan kişi sadece radyo yayınlarını dinleyeceğine, telsiz alıcısı gibi başka amaçlarla kullanmayacağına dair yasal söz vermiş oluyor. Bu ruhsatnamenin amacı hem cihazları hem de sahiplerini kayda almak.

    Belgenin orta katında, sözü edilen 5222 sayılı kanunun radyo sahiplerini ilgilendiren belli başlı maddeleri sıralanmış. Diğer katında ise Radyo cihazının bulunduğu yer bilgilerine dair bir çizelge basılmış. Buraya işlenen tek satırlık bilgi ifadesi "Eğret köyünde, evinde"

    Kağıdın dışı böyle. İçine gelince... Asıl bilgi iç yüzünde. Önce Tesisat yani radyo cihazı hakkında bilgilerin yer aldığı bölüm bulunuyor. Buna göre; markası Philips, modeli 04/T, numarası 264992, lamba adedi Transistörlü, munzam hoparlör adedi yok, anteni dahili...

    Radyonun naklen geldiği merkezler bölümü de bana ilginç geldi. Zira şimdiki araba alım satımı gibi o zaman da radyoların takibini yapıyorlarmış. Öyleyse bu ruhsatname de şimdinin araç ruhsatına benzemez mi...

    Bu bölümde iki kayıt bulunuyor. 1966 tarihli ilki Afyon merkezlidir. İkincisi ise 1968 tarihli ve merkezi Anıtkaya... PTT damgalı mühürlerden de Afyon ve Anıtkaya merkezleri okunabiliyor. İki yılda bir ilgili PTT şubesinden vizeletildiği anlamı çıkarılabilir bu bölümden... Ayrıca Anıtkaya'ya PTT şubesinin 1966 sonrası açıldığını da...

    Karşı sayfasında ruhsatname sahibinin kimlik bilgileri kaydedilmiş. Burada sadece Ömer Haykır yazısı var. Tahmin edileceği gibi bunu bizimle paylaşan kişi Ömer Haykır oğlu Kadir Haykır'dır. Kadir Abi ve akranlarından o dönemde radyo sahibi olmanın müşkilatına dair bilgi alınabilir.

    Belgede köy-kasaba, Eğret-Anıtkaya ifadelerinin birlikte kullanılması bunun köye belediyelik verilmesi, adının değiştirilmesi, İhsaniye'ye bağlanması ve sonra tekrar Afyon merkeze alınması gibi olayların yaşandığı geçiş döneminde (1962) düzenlendiği gerçeğini gözümüze sokuyor.


28 Mayıs 2026

Çift Başlı Kartalımız

 
    Eğret Kervansarayını çalışan uzman ve araştırmacılar kitabenin kayıp olduğu hususunda birleşiyorlar. Bu yüzden kimse kervansarayın yapılış tarihi şudur diye net bir ifade kullanamıyor. Ancak mimari özelliklerinden yola çıkılarak inşa edildiği dönem tahmin edilebiliyor.

    Taç kapının alnında tam da kitabe konulmaya uygun dört köşe bir boşluk var, buranın aslında kitabe yeri olduğunu yorumluyorlar. Buna göre deprem gibi şeylerle zamanın yıkıcılığına dayanamayan kitabe taşı oradan düşmüş, bir daha da yerine konulamamış ve kaybolup gitmiş. Tamirler sırasında yeri düz taşlarla örülmüş. Bugün sade düz bir boşluk olarak görülmesinin sebebi buna bağlanıyor. 

    Kitabenin akıbeti hakkında yürütülen tahmin genel kabul görüyor. İki yanında minik mermer sütunlar, bu sütunların üzerinin yine minik bir kemerle örtülmesi gibi ayrıntılar koca taç kapının alnında gözleri okşayan bu boşluğun orijinalinde yine estetik bir kitabeyle doldurulduğu izlenimi veriyor. Yalnız yarısı minik kemere gömülmüş, diğer yarısı da kitabe boşluğuna taşmış bir daire izi de gözlerden kaçmıyor. Şu durumda kitabe boşluğu diye düşünülen bu kısımda, dikdörtgen kitabe üzerinde dairesel ikinci bir boşluğun varlığını düşünmeliyiz.

    Bu görüntü yüz yıl önce de aynıymış. Aynı dikdörtgen boşluk, aynı minik sütunlar, aynı kemer ve üst merkezde aynı yuvarlak boşluk işgal dönemi fotoğraflarında da böyle... O fotoğraflardan dikdörtgen kitabe boşluğunun yeni oluştuğu izlenimi alınmıyor. Aksine, kitabe eski dönemlerde düşmüş de yerine konulan taş bile eskimiş havası var. Ama üstteki yuvarlak boşluk öyle değil, orayı dolduran taş her ne ise bütün olarak yenilerde düşmüş gibi iz var. Belki de öğle vakti taçkapının kemer gölgesi tam oraya denk geldiği için yanlış görüyoruzdur. Fakat aynı yuvarlak boşluk izi buna rağmen çok net anlaşılıyor.

    1960'lardaki tamirden önce çekilen fotoğraflarda ise bu iki boşluğun tamamen boşaldığı görülüyor. Belki kendi kendine yıkılıp düştüler, ya da restorasyon için bilinçli olarak yıkıldılar; minik sütunlar, kemerler, boşluğu dolduran taşlar filan hiç biri yok. Hatta üstteki yuvarlak kısım o kadar boşalmış ki, hanın dambeşi de çöktüğünden gökyüzü ayın ondördü gibi tam yuvarlak olarak görülüyor.

    Lafı uzatmayalım, daha yapılırken boşluğu oluşturan dikdörtgen kısım ile üstteki yuvarlak kısımların farklı şeyler için tasarlandığını düşünüyorum. Dikdörtgen kısmın kitabe boşluğu olduğunda herkes hemfikir, ama minik kemer altındaki yuvarlak boşluk ne içindi?

    Hanın yapıldığı tarihe dönmek gerekecek. Yalnız kitabe kayıp olduğu için bu tarihin kesinlik arzedecek biçimde bilinmediğini söylemiştik. Sanat Tarihçileri Selçuklu'nun son dönemindeki Germiyanoğlu zamanı diye tahmin ediyorlar.

    Germiyanların karakteristik mimari özellik oluşturacak kadar hakimiyeti olmadığı, o dönemdeki eserlerin tipik Selçuklu mimari özelliği taşıdığına dair bir görüş var. Bu yüzden her ne kadar Germiyanoğulları döneminde yapılsa da Eğret Hanının Selçuklu eseri sayılması gerektiğini söylüyorlar.

    Selçuklu kervansaraylarında avlu, taçkapı, kitabe gibi unsurların yanında güç simgesi bazı motiflere de özellikle yer verilirmiş. Bilindiği gibi Selçuklu'yu anlatan en önemli figür çift başlı kartaldır. Gerçi kervansaraylarda bu motifin yerleştirildiğine dair bir şey bulamadım. Aksine merkezden uzaklaştıkça güvercin gibi başka motiflere yer verildiğine dair bir şeyler öğrendim. 

    Acaba Eğret Kervansarayı yapılırken böyle bir figür, motif işlenmiş taşı taçkapıya yerleştirmiş olabilirler mi? Mesela kitabe üzerindeki yuvarlak boşluk böyle bir motif için çok uygun görünüyor. Oradaki çiftbaşlı kartal, zamanla kitabeyle beraber veya farklı zamanda düştü mü? Bunun böyle olup olmadığını hiç bir zaman bilemeyiz. Ancak bu ihtimali destekleyen  şeyler var.

    Biz sadece taçkapıdaki mermer sütunlara bakarak burada devşirme malzeme kullanıldığını söylerdik. Kervansarayın içinde ve dışında daha onlarca devşirme malzeme kullanıldığını Ferhat Öztürk tespit etti. Bunlar bölgede binlerce yıl hüküm süren medeniyetlerden kalan malzemelerdi. Oradan alıp buradaki yapılarda kullanmışlar. Belki de bu yüzden Eğret Kervansarayının taç kapısının bir benzeri yoktur. Yine bu yüzden, yani devşirme malzeme kullanma oranı bakımından kervansaray özeldir.

    Kitabenin üzerindeki yuvarlak boşluğa konulduğu düşünülen çiftbaşlı kartal motifi de devşirme olabilir. Zaten kitabenin iki yanındaki küçük mermer sütunlar da öyleydi, birbirine yakışan parçaları bir araya getirmiş olabilirler. Çift başlı kartalın Selçuklu'yu temsil ettiğini kabul ederken, Eğret kervansarayındaki bu motifin devşirme olduğunu var saymak birbiriyle çelişiyor gibi... Öyle midir gerçekten?

    Güç, iktidar, hakimiyet vb kavramların sembolü olarak çift başlı kartalın bir çok kültürde yer aldığına dair bulgular var. Özellikle bir çok Anadolu medeniyetinde böyleymiş. Hatta Hititlere kadar götüren var, o dönemden kalma figürlere rastlanmış. 

    İşgalci Yunanların Eğret kervansarayına ilgilerinin bir sebebi de bu olduğunu düşünüyorum. Hasan Özpınar'dan alınan yukarıdaki fotoğrafta bu ilgileri açıkça gözlenir. Ayrıca altına düşülen Yunanca notta "Eyret'te Bizans Anıtları, Mayıs 1922" yazılmış. Anlaşılan o ki devşirme malzemeleri öne çıkarıp bunu bir Doğu Roma/Bizans eseri kabul etmişler. Böylece akılları sıra hak iddia ediyorlar...

    Dahası var, hak İddialarını iddiada bırakmayıp uygulamaya koymuşlar. Büyük kaçışlarından daha önce bize ait bir çok değere göz koyup tedricen onları Yunanistan'a kaçırmaya başlamışlar. Bu artık düpedüz soygundur, hak iddiası filan değil...

    İşte bu hırsızlıklardan biri de kervansaraya ait çift başlı kartal figürüdür.  Kayıtlarda yok, tamamen yaşayanların görenlerin anlatımlarına dayanıyor. O yıllarda kartal figürlü büyük taş, hanın yakınlarında yerdeymiş. Kırk kağnıya yüklemişler de öyle götürmüşler. 

    Kırk kağnı ifadesi kesretten kinaye olabilir. Özellikle düşündüğümüz gibi devşirme malzeme ise büyük ihtimal mermerdir ve bilindiği üzere mermer bloklar çok ağır oluyor. 1921-22'de öküzlerle demiryoluna kadar götürüp orada vagona aktardıkları ve İzmir'e yolladıkları tahmin ediliyor. Oradan da gemiyle Yunanistan'a...

    Çiftbaşlı kartalımızı Yunanistan'a kaçırmayı başardılar mı bilemiyoruz. Ben hala bir yerlerde keşfedilmeyi beklediğini, bir gün asıl vatanı Anıtkaya'ya döneceği umudunu taşıyorum.




24 Mayıs 2026

İşgal Ve Kurtuluşta Eğret Bagları

     
    Bağlarla ilgili bazı şeyler sonradan aklıma geldi. Mevcut yazıya ekleme yapmak yerine yenisini yazmanın daha kolay olacağını düşündüm. 

    Evvela şu bilgi yanlışını düzeltelim, Eğret'in üzüm bağlarının tarihini bir asır kadar öncesiyle sınırlamak doğru olamaz. Güney, Batı ve Kuzey taraflarındaki bağlar daha eskiye dayandırılmalıdır. Köyün kuruluşuna kadar gidilmese bile o tarihlere yaklaşılır.

    Bu yazıda esas işgal günleri ve kurtuluşta Bağlar hususuna eğilmek istiyorum. Çünkü işin bu tarafından yeteri kadar bahsetmemişiz.

    Mart 1921 sonlarından itibaren Yunan güçlerinin Eğret civarında göründüklerine dair bazı tespitler var. O geliş de Olucak tarafından, yani Bağlar mevki üzerinden olmuş. Fakat kesin işgal tarihi kabul edilen Temmuz 1921'e bakalım. 

    Yunan Kolordu planı ve emri şöyle: “1. Tümen Türk güçlerini atarak Eğret’e varıp oradan kuzeydoğuya yönelecek ve Türk mevzilerine taarruz edecek. 2. Tümen ise Resulbaba’yı alıp Köprülü-Araplı  hattındaki Türk mevzilerini geriden çevirerek Afyon’u işgal edecek  Tümenler grubuna yardım edecek. Şehir işgal edildikten sonra Eğret-Belcemeşe kesiminde toplanılacak.”

    Ufak tefek değişikliklerle bu plan uygulandı. 1. Tümen 12 Temmuz öğleden sonra Eğret-Yenice bölgesinde konuşlandı, ertesi sabah Eğret kuzeyinde İlyen tarafına hücuma geçti. 2. Tümen ise Afyon'u işgal ettikten sonra kuzeye yöneldi ve Eğret'i geçerek 1. Tümenle buluşmak üzere Belcemeşe (İhsaniye) tarafına gitti.

    O güne dair Tatıresil (Resil Omak)tan bir olay naklettiler. O sırada 11-12 yaşlarında olan Tatıresil galiba amcasıyla koyundan geliyormuş. Çataüyük/Fasılüyüğü taraflarından sürmüşler koyunu, köye getiriyorlar. Söğütcük civarına geldiklerinde sürüye top atışı yapılmış. Bir kaç atışla sürü dağılmış, zorlukla toplayıp eve doğru sürmüşler hayvanları. Top atışlarının Bağlar'dan yapıldığını söylemiş Resil Dede. Ve ona göre Gavur, sürüyü özellikle hedef almış. 

    Batı tarafındaki Bağlar'dan Söğütcük'teki sürü görülebilir mi? Dürbünle bile bakılsa coğrafi ve fiziki şartlar görüşe engel olmaz mı? Bilmiyorum, belki o günün yapılaşmasına göre Eğret binaları buna mani olmamıştır. Yine de bu bana mantıklı gelmedi. Yunan'ın Eğret'e girişiyle ilgili yukarıdaki paragrafa benzer okumalar yaptığımdan top atışlarının Güneydeki Bağlar'dan yapılmış olabileceği aklıma geldi. Çünkü Yunan 2. Tümeni de o taraftan geliyordu ve Bağlar da yolları üzerindeydi. Üstelik buradan Söğütcük'teki sürüyü görüp top atışıyla vurmak, Batıdaki Bağlar'a nazaran daha kolaydı.

    Tatıresil aşağı Bağlar'ı kastetti, ama onu dinleyenler diğerini anladı... Bu ihtimalin geçerliliği var mı? Aziz Omak'a özellikle sordum, hangi Bağlar'dan ateş edilmiş diye... Israrla Batı'dakini söyledi... Aynı rivayette bir ayrıntı daha var, sorunun cevabına katkısı olur mu bilmem:

    Sürü daha top atışına maruz kalmadan önce bir Türk süvarisi ile karşılaşmışlar. Kepez/Bağlar tarafından gelip kuzeye doğru gitmekteymiş. Telaşla koyunlarını süren bu zavallılara, elini çaresiz daireler çizerek sallayan bir işaret yapmış. Rahmetli Tatıresil bu el sallamayı hep "Ne kadar sakınırsanız sakının, bu sürü ve diğer mal mülkünüz heba olup gidecek" biçiminde yorumlamış. Yunan birlikleri bu yalnız Türk atlısının gerisinde, Bağlar civarında bulunmalı ve o uzaklaştıktan sonra sürüyü görüp ateş etmiş olmalıdır. Bu ihtimal bana daha mantıklı geliyor...

    Planlarda, emirlerde, ayrıca bazı kaynaklarda işgalcilerin kuzeye doğru çekip gittiği, ilk işgalde Eğret'te beklemediği kaydediliyor. Lakin fiiliyatta bunun böyle olmadığı, Sakarya Savaşı için Eskişehir bölgesinde toplanmaya giderken geçtikleri yerlerde çok melanetler işlediklerini o günleri yaşayanlar anlatıyor.

    Eskişehir'e doğru sessizce çekip gitmemişler. Her geçtikleri yerde büyük acılar ve artçılar bırakmışlar ki artçılar acıları sürdürsün... Eğret köyü işgalin ilk günlerinde acıların en büyüğüyle tanışmış. Yaşlı çocuk, köyün bütün erkekleri Bağların ardına götürülüp üç gün orada tutulmuşlar... Kağıt üzerinde Eğret-Yenice bölgesine konuşlandıkları yazılmış, ama olay bu kadar basit bir cümleyle ifade edilecek gibi değil... Neden köyü boşaltıp bütün erkekleri konuşlandığın yere götürdün!

    Bu olayların Temmuz ayındaki ikinci işgal günlerinde yaşandığı kesin değildir. Aslında ilk Afyon işgalinin gerçekleştiği Mart sonunda Eğret'in de işgal edildiği, bugünden sonra dört beş aylık dönemde Türk ve Yunan kuvvetlerince bu bölgede herhangi bir hakimiyet kurulamadığı anlaşılıyor. Anlatılan olaylar ilk işgalin gerçekleştiği Mart 1921 sonunda yaşanmış olabilir.

    O vakitler 6-7 yaşlarında bulunan Macurali Dedemin farklı zamanlarda defalarca anlattığına göre o gün Gatçayır'da kaz güdüyormuş. Omarcıkların Gabasakal arabasını Kötayolu'na doğru datderken;
- "Len çocuk, Gavur geliyo, eğlenme burlâda, eviñe git!" diye uyarmış. Dedem çocuk aklıyla ikna olmamış ki;
- "Madem Gavur geliyo, sen nerye gidiyoñ?" diye sorunca;
- "Gırda çapecilê va, onnarı getcen." demiş. 

    Gatçayır Bağlar mevkiinin bir berisidir. Düşmanın o taraftan geldiği haberini alan Gabasakal hemen tarladaki çapacılarına koşuyor. O vakitler günaşık ekilmezdi, çapası yapılan sadece haşhaş var. Bilindiği gibi haşhaş çapası Mart-Nisan aylarında yapılır, Temmuza kalmaz. Temmuz ortası harman zamanıdır, o vakitte haşhaşın ancak hasadı yapılır. Dolayısıyla Yunan'ın Eğret işgali Temmuz'dan çok önce gerçekleşmişti, yukarıdaki anlatılanların Mart sonunda yaşanmış olması daha muhtemeldir. Ne zaman yaşandıysa yaşansın, düşman iki taraftaki Bağlar cihetinden Eğret'e yürümüş...

    Bir yıldan fazla zaman geçmiş işgalin üzerinden. 1922'de işgalin son günlerinde yaşandığı söylenen Mollahmetlerin Halil Çavuş olayı var, konuyla ilgili olduğu için özetleyelim: Müdüroğlu'nun abisi Halil Çavuş Çanakkale gazisidir. Casusluk benzeri görevlerle veya ailesini görme maksadıyla ara ara işgal altındaki Eğret'e gelip gider. Yine öyle bir maksatla kadın kılığında köye girmek üzereyken yakalanır. Ağır işkencelere maruz kalır. Hıncını alamayan işgalciler onu arkasına bağladıkları bir otomobille Olucak'a kadar sürükleyerek şehit ederler. Yakınları ve Eğretliler sürüklenen Halilçavuş'u Bağlar'ın ardına kadar görmüşler, sonra gözden kaybolmuş. 

    Akıllarında bu son görüntü kalan yakınlarının "Dağların ardından, Bağların ardından çık da gel" diye ağıtlar yaktığını Selami Kurt Bey derlemişti. Burada Bağlar kelimesi sırf dağlara kafiye olması açısından yer almıyor. Halil Çavuş'un son görüldüğü yer Bağlar tepesi olduğundan ağıt böyle yakılmış.

    Bundan bir kaç gün sonra Büyük Taarruz başladı. Taarruzun üçüncü günü çarpışmaları bilindiği üzere ağırlıklı olarak Eğret çevresindeydi. Harp Ceridesinde yer alan raporun bir kısmı şöyle:

   "...   Güneşin doğuşuyla beraber Eğret’in tahminen 600 m kadar güneyine varıldığında Eğret’te düşman ordugâhının bulunduğu ve köy içerisinde düşman piyadelerinin dolaştığı, köy harmanlıklarında da bir telsiz istasyonunun bulunduğu görüldü ve hemen Müfreze Komutanlığına bilgi verildi. Müfreze Komutanından aldığım emir, bataryanın da katılmasıyla düşmana Alayla ateş baskını yapmaktı. Bunun üzerine öncü bölüğü bulunduğu bağlarda mevziye sokuldu ve Alay da öncü bölüğüne yaklaştırıldı. 30 kadar düşman piyadesinin Eğret’ten 3’üncü Bölüğün işgal ettiği bağlara doğru yürüdüğünü gören sağ kanattaki bir asker ya emri işitmemiş olmasından veya elinde olmayarak emir verilmeden ateş edivermesinden dolayı mecburen bölük de ateşe iştirak ettirildi. Saat 05.30’da Bölüğü derhâl 4’üncü Bölük ve Makineli Tüfek Bölüğü ile takviye ettim. Sol kanadın korunması için 20’nci Alayın 1’inci Bölüğü görevlendirildi. 2’nci Alay, 4’üncü Alayın gerisindeki tepede gözetleme mevzisindeydi. Öncü bölüğü ateşe başlayınca 30 kadar tahmin edilen düşman piyadesi Eğret’e çekildi. Köyün güney çıkışında bir bölük kadar düşman piyadesi ateşe başladı. Bundan başka iki bölük kadar piyadesinin de sağ kanatta taşkın bir şekilde yayıldığını gördüm..."

    Burada bahsedilen Bağlar, Hacarifinguyu ile Çorbeciguyusu hizasındaki tepe gırañlarında bulunan bağlardır. Sözü edilen harmanyeri ise malum, oradaki telsiz istasyonu şimdiki Ortaokulun bulunduğu yer olduğunu tahmin ediyorum. Veyislerin Bağlar diye bilinen bu mevki ile harmanyeri aslında birbirine çok yakın, arada bir bölüm Mantarlık var, o kadar... 

    Bir buçuk yıldır buralara yerleşmişti Yunanlar. Büyük Türk hücumu haber alındığında çekilme vakti geldiğini anlamışlardı, ama birlikler arasında iletişimsizlik, telaş ve başka sebeplerle ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Şimdi Türklerin taarruz gücünün burnunun dibine, Bağlar'a kadar geldiğini görünce apar topar telsiz istasyonunu söküp kaçış hazırlıklarına başladılar.

    Sabahın 5.30'unda güneydeki Bağlar'da bunlar yaşanırken, iki saat kadar sonra batıdaki Bağlar'da meşhur Eğret Baskını yapılacaktır. Kendisinin on katı ve yıpranmamış Yunan ordugahını basan Türk Süvarisi o gün düşmanın feleğini şaşırttı...

    İki gün sonra, 30 Ağustos 1922'de buralarda tek bir Yunan kalmadı. Sağ kurtulanlar Dumlupınar'da kıstırıldı. O günün sabahında Başkumandanlıktan hareket eden Fevzi Çakmak Paşa Dumlupınar'a Eğret-Olucak üzerinden ulaşacaktı. Olucak yolunu sorduğu Eğret'in batı sırtlarında karşılaştığı gözü yaşlı ihtiyar, ihtimal ki meşhur cevabını Bağlar mevkiinde vermişti...


23 Mayıs 2026

1944 Senet ve Tekirgızıların Ayşe Hanım

 
    1944 tarihli şu senet de diğerleriyle aynı mantıkla düzenlenmiş. Fakat bazı ufak tefek biçim farklılıkları göze çarpıyor.

    En üstte iki satırdan oluşan mülk bilgileri ile ilgili bölüm yer alıyor. Bilgi başlığının altı çizilerek alt satıra açıklamalı bilgiler yazılmış. Buna göre satışı söz konusu olan mülkün:

    "Cinsi Tarla, Dönümü 6, Kıymatı 170 lire, Mevkisi Fasılüyük, Kötayolu ve Çayır"

    Bu bilgilerden anlaşılacağı üzere üç parçalık tarladan söz ediliyor ki tamamı 6 dönüm imiş. Asıl metinden daha fazla bilgi edineceğiz:

    "Yokarıda cinsi ve dönümü ve kıymatı ve mevkisi yazılı 6 dönüm tarlamı Eğret köyünden ölü Hasan o. Ömer Haykır'a 20 sene ekip kaldırmak üzre şahitler huzurunda yüz yetmiş lire satdım ve mezkur parayı şahitler yanında aldım. Her ihtimale karşı bu 170 lireyi benden başka vermedikçe hiç bir kimse tarafından müdahale edilmeyeceğine dair iş bu senedi verdi."

    Ana metinden, 170 lira karşılığında 6 dönümlük tarlayı alan kişinin Gambırömer (Ömer Haykır) olduğunu anlayabiliyoruz. Satan kişinin kimliği biraz sonra ortaya çıkacak. Fakat bu bölümde yapılan işlemin satış mı yoksa rehin gibi bir şey mi olduğu muğlak bırakılmış. Böyle anlaşılmasına sebep "20 sene ekip kaldırmak üzre" ifadesidir. Normal bir alım satımda neden böyle bir süre kısıtlaması yazılsın ki?...

    Sanki asıl metinde unutulduğunu sonradan anlamışlar da, kağıdın boş buldukları bir yerine eklemişler gibi dikey bir not yazılmış. Sekiz satırdan oluşan bu dikey notta söz konusu tarlaların konumu belirtilmiş:

    " Tarla etrafı ve mevkisi
    Fasılüyük, Doğusu Hasan Haykır Batısı
    Apdi Haykır Kuzey Mehmet Saçak Güney
    Mevlüt Haykır
    Kötayolu, D. yol Batısı Çerkez Kuzey
    Mehmet Arslan Güney Nori Taşkın
    Çayır Mevki, Batı Ali Osman Kanat
    Kuzey İzzet Tüplek"

    Dikey notun sol tarafında bu sefer normal yatay yönde şahitler listelenip karşılarını imzalamışlar. Bunlar Süleyman Çetin, Mustafa Tüblek ve Mehmet Saki'dir. Mustafa Tüblek parmak basmış, diğerleri imzalamış.

    Nihayet bütün bunların altına iki damga pulu yapıştırılmış ve üzerine "Eğret Kö. Himmet o. ölü Hasan Kızı Ayşe Haykır" ismi yazılmış, onun altına  1 - 4 - 944 tarihi atılarak pulların dibine de parmağı basılmış. Yani tarlaları satanın kimliğini en sonunda öğrenebiliyoruz, Himmetoğlu ölü Hasan kızı Ayşe Haykır...

    Ayşe Hanım Himmetoğlu (Tekirgızılar) Hasan'ın altı çocuğunun en küçüğüdür. Buna rağmen 1894 doğumlu olduğunu belirtelim. Soyadından da anlaşılacağı üzere evlenmemiş, şu satış gerçekleştiğinde elli yaşındadır ve 1948'de vefat edecektir. Bacı Seydi Dede meşhur defterinde onun ölümünü "Davılcı Hasan'ın halası Ayşe Haykır'ın ölümü" diye kaydetmiş.

    Ayşe Haykır sadece Davılcı Hasan'ın değil, Mevlüt Usta, Gambır Ömer ve Gambırşerif (Şerife Taşkın)ın halaları; Şekerim Abdi'nin de büyük halası oluyor. Ayrıca Samancı İsmail Saçak ile Bulduk Mehmet Saçak'ın da teyzeleri... Fasılüyük'teki tarla komşularından bu akrabalık izlerini gözleyebiliriz. Demek ki yeğenine sattığı bu tarla ve diğerleri Ümmetlerin tarlalarından bölünmüş.

    İsmi zikredilen üç şahidin de Tekirgızılar ve Ayşe Hanımın komşuları olduğunu ayrıca belirtmeye gerek yok.

    Burada dikkat çeken bir husus Muhtar veya azaları gibi yetkili kimselerin onayı bulunmamasıdır. 1946'dan önce köy muhtarlıkları atama yoluyla belirleniyordu, seçim yoktu. Atamalar ise sülaleler arasında sıraya konuluyor, bir iki yıl gibi kısa süren Muhtarlık görevlerini sırası gelen sülalededen bildirilen bir isim yürütüyordu.1940-46 arasında kısa süreli böyle Muhtarlardan Eyüp Aydın ile Osman Erdem'in adını tespit edebildim. Zaten 1946'da Delimamın Ali Soydan ilk seçilmiş Muhtar oluyor. Şu belge 1944'te düzenlendiğine göre, acaba şahitlerden birisi o zamanın Muhtarı olabilir mi?...



22 Mayıs 2026

1965 Satış Senedi

 
    Yine Muhtarlıkta düzenlenmiş bir satış senedi var. Ortaya yazılmış başlık yerine geçecek hiç bir ifade bulunmuyor. İçeriğine bakarak bunun bir satış senedi olduğu hemen anlaşılabilir.

    Satışa konu tarlanın özellikleri basit çizelge şeklinde kağıdın en üstüne çıkarılmış. Mülk bilgilerine dair bu bölüme eski tapulardan aşinayız. Belli ki düzenleyenler de o tapuları örnek almış. İki satır halindeki bu bölümde üst satıra bilgi başlığı, hemen altına da açıklaması yazılmış. Tabi üst satır başlıkların altı çizili... Buna göre:

    "Cinsi, Bahçe; mevkisi, Emrullah çeş. arkası; Dönümü, 4 adım; Kıymatı, (100) yalnız yüz lira"

    Bu tarla/bahçe bilgileri de bize bir yerlerden tanıdık geliyor, sabredelim bakalım iş nereye varacak... Asıl metin kısmı şöyle:

    "Yokarıda cinsi, mevkisi ve yüz lira kıymatında olan ve kocamdan kendime isabet eden dört adım bahçemi bu defa oğlum Ömer Haykır'a yüz liraya yerli olarak sattım. Her ne zaman tapu yaptırmak isterse hemen ittirazsız takdir vereceğim. Aksi halde kendim veya herhangi bir vereselerimden zorla alınmak olunur da iş mahkemeye intikal ederse mahkemede hakimin vereceği karar benim rettime ve oğlum Ömer'in haklı olduğuna hiç bir ittiraz edemem kabul ederek aşağıda isimleri yazılı şahitler huzurunda iş bu muteber senedimi tasdik ederek öğlum Ömer yedine verdim. 3-3-965-"

    Bu metnin sağ altında satan ve alanın isimleri ve imzaları yer alıyor:

    "Tarlayı satan Keziban Haykır" ve "Tarlayı alan Ömer Haykır"... İki damga pulunun üzerine 3-3-965 tarihi tekrar yazılmış ve Ömer Haykır imza, Kezban Haykır parmak basma suretiyle onaylama tamamlanmış.

    Sol taraf ise şahitlere ayrılmış: Ali Kirkit ve Resul Ayaz... Bunlar satıcı-alıcı Arapgızı ile oğlu Gambırömer'in komşularıdır. Aynı bahçe bir kaç yıl önceki bir senetle satıldığı hatırlanacaktır. 1960 yılındaki senette bu tarladan şöyle söz ediliyordu: "Eğret Köyünde bulunan ve Doğuda çeşme ve yol, Batıda Sabri Kirkit bahçesi, Kuzeyde Ömer Haykır bahçesi, Güneyde Nuri Taşkın bahçesiyle çevrili bulunan 4 adım bahçemi Eğret Köyünden oğlum Ömer Haykır'a 50 lira mukabilinde sattım." 

    Aradan geçen beş yılda dört adım bahçenin kıymeti iki katına çıkmış ve yeni satışta şahitler değişmiş. Yazıların güzelliği, resmi dil özelliklerine riayet edilmesi, bazı özel kavram ve terimlerin kullanımına bakılırsa bu belgeyi şahitlerden biri ve iki tarafın da komşusu olan İresilhoca (Resul Ayas) yazmış.

    Beş yıl sonra muhtar ve azalarının değişmiş olmasını da normal karşılamak gerek. En alta iki pul daha yapıştırıp muhtara onaylatılmış. Pullar onay metninin üzerine yapıştığından o yazı tam okunamıyor, çıkarabildiğim kadarıyla şöyle bir şey: 

    "Yokarıda yapılan muamele huzurumuzda yapılmış olup imza ve parmak izleri kendilerine ait olduğunu tasdik ederiz."

    Pulların üzerine mühür basılıp Muhtar tarafından imza atılmış. Azalar ise pulların sağ ve solundaki boşlukları imzalamışlar. Burada Muhtar ve azalarının kimliği de önem arzediyor, zira asıl metinle aynı stilde "Zafer mah. Muhtarı Ahmet Saki" yazılmış. Zannederim kasabanın adı değiştirilip ve iki mahalleye ayrıldıktan sonraya dair ilk belgelerden biri bu. Daha önceki belgelerde hep Eğret Köyü Muhtarı yazardı, ilk defa mahalle muhtarı kavramını görüyoruz.

    1965 yılında Mardakların Ahmet Saki Zafer Mahallesi Muhtarı imiş. Bu belgeyi imzalayan azaları ise Dayıların Mehmet Yola ile Gulaksız İbrahim Seçan...



18 Mayıs 2026

1960 Tarla Senedi

     
    Belgenin başlığına "Tarla Senedi" yazıldığı için biz de başlığa bunu çektik. Yeşil kalemle Eğret Köyü Muhtarı huzurunda düzenlenen bu kağıt aslında bir tarla satış senedidir. Metin şöyle:

    1. Eğret Köyünde bulunan ve Doğuda çeşme ve yol, Batıda Sabri Kirkit bahçesi, Kuzeyde Ömer Haykır bahçesi, Güneyde Nuri Taşkın bahçesiyle çevrili bulunan 4 adım bahçemi Eğret Köyünden oğlum Ömer Haykır'a 50 lira mukabilinde sattım. 

    İş bu senedi şahitler huzurunda imzalarım.

    2. Aynı köyden hüyük altı mevkiinde Doğusunda Akar çay, Batısında Ahmet bahçesiyle, Kuzeyde Hüseyin Karakaya tarlasıyla, Güneyde Ömer Haykır bahçesiyle çevrili 10 adım bulunan höyük altındaki tarlamı 100 lira mukabilinde oğlum Ömer Aykır'a sattım. Tarihi 6/13/1960

    Satan Eğret Köyünden Kezban Haykır, Alan Eğret Köyünden Ömer Haykır 

    Şahit Eğret Köyü Mehmet Dirlik, Şahit Ahmet Tüblek

    Eğret Köyü Muhtarı, 6.13.1960

    Sözleşmeden anlaşıldığına göre Arapgızı Kezban Haykır tarla hisselerini öğlu Gambırömer'e satarak devretmiş. Bunların şehit kocasından kalan bahçeler olduğu anlaşılıyor. Zira senede konu iki parça tarlanın konumu belirlenirken yan tarafı yine Ömer Haykır bahçesi olduğu yazılmış. Fiiliyatta tek parça olarak oğlu tarafından ekilip kaldırılan bu bahçeler resmiyette ana oğula iki hisse biçimindedir. İşte bahçeler bu sözleşmeyle resmen de birleştirilmiş oluyorlar.

    İlk bahçenin doğusu çeşme ve yol denilmiş. Bu, Hacemirlah Çeşmesi olarak biliniyor, şimdi o mevkiye de bu ad verilmiş durumda. Yaşı uygun komşuları Ömer Ağa'nın bahçesiyle ilgili anılarını hala anlatıyorlar. Armut ağaçlarının onunkinde mi, yoksa Tekelinin bahçede mi bulunduğuna yönelik farklı görüşler var.

    İkinci bahçe de onun az ötesinde, çayın dibinde olduğu anlaşılıyor. Üyükaltı mevkii diye belirtilmiş. Buradaki tarla komşularından biri yine Ömer Haykır; diğerleri Çanlı Hüseyin Karakaya, ile Ahmet.... Soyadı yazılmayan kişi, aynı zamanda şahitlerden biri olan Ahmet Tüblek olabilir.

    İki şahitten biri Kokulu Mehmet Dirlik ise diğeri Arzıların Ahmet Tüblek olduğunu düşünmeliyiz. Belge tarihi 13 Haziran 1960... Darbenin onbeş yirmi gün sonrası, yani ortamın gergin olduğu günler... Bu dönemde Eğret Belediye ve Koruma Başkanlıkları İlkokul müdürüyle Jandarmaya devredilmişti. Ancak Muhtarlığın devrine dair bir şey duymadım. Senedin onay kısmına Eğret Köyü Muhtarı yazılmasından henüz kasaba kavramının yerleşmediği anlaşılıyor. Bununla beraber Muhtarın ismi yazılmamış, mühür de yok; sadece dört pulun üzeri tarih yazılarak imzalanmış, ama bu imzadan da isim anlaşılmıyor.


17 Mayıs 2026

1951 İlmuhaber

 
    Osmanlı idari sisteminde Kadı, görev yaptığı kazanın hem mülki amiri, hem belediye başkanı, hem hakimi idi. Kazanın tek idarecisiydi ve sadece Padişaha karşı sorumluydu. Zaman içinde diğer yetkileri tedricen elinden alındı, Cumhuriyet döneminde sadece yargısal vazifesi bulunuyordu.

    Köylerde Muhtarlar da uzun bir süre tek idari ve mülki amir idiler. Temel vazifesi olan adli yargı işlemleri dışarıda tutulmak şartıyla Kadı'ya benzetilebilir. Köy idaresiyle ilgili aklınıza gelen her işi yapıyorlardı. Noterlik vazifesi de bunlardan biridir, Muhtar huzurunda alış veriş, satış, borçlanma yapılabilir. Ayrıyeten kişiler hakkında her türlü durum tespiti Muhtar tarafından yapılabilir. Bu tarzda düzenlenen belgelere genel olarak ilmuhaber deniliyor.

    Yarım sayfalık çizgili kağıda üç satır halinde yazılan tek cümle, böyle bir ilmuhaberdir: 

    "Köyümüz halkından Bekir oğulları Ömer'le Halil Haykır ayrı ayrı ev sahipleri olduğunu gösterir muhteber ilmuhaberimizdir."

    Sözü edilen Ömer ve Halil Haykır kardeştir, ama denildiği gibi ikisi de "Bekir oğulları" değildir.  Ömer, aslında Çanakkale şehidi Himmetoğlu Hasan'ın oğludur. Babasının şehadeti üzerine annesi Arapgızı Kezban Hanım Bolvadinli Çakaloğlu Bekir'e varır. Kardeşi Halil bu evlilikten doğar. Gambırömer diye bilinen büyük oğlan ile Halil Haykır karınkardeştirler.

    Tabi ki bu bilginin önemi yok. Ama şu ilmuhaberin düzenlenme sebebinde bu küçük bilgi baş etken olduğunu düşünüyorum. Ömer Haykır ile Halil Haykır herkesçe öz kardeş olarak biliniyorlar. Bu yanlışlık belki resmi karışıklıklara sebep oluyor. Buna sebep aynı evde yaşamaları da olabilir... Bütün bu sebeplerden ötürü, bunun böyle olmadığını, iki kardeşin ayrı ev/hane sahibi olduklarının resmen belirlenmesi gerekmiş. Böylece bu ilmuhaberi düzenlemişler.

    Benzer bir karışıklığın diğer Bekiroğlu kardeşler Alosmançavuş (Ali Osman Haykır) ve Yenimısdık (Mustafa Haykır) ile yaşanmamış olması yukarıdaki teoriyi destekler nitelikte. Zira onlar içgüveyisi olarak eşlerinin evinde yaşıyorlardı.

    Şu basit belgenin tarihi 21.11.1951'dir. Tarihin altına "Eğret K. Muhtarı" yazılarak mühür vurulup onaylanmış.  Muhtarlık mührünün yanında imza yerine geçen kişisel mühür de basılmış, bu mühür okunmuyor; ama o tarihte Muhtar kendisi bulunduğundan, Yörüğoğluların Aliefe (Ali Tüplek)in imza/mührü olmalıdır. Ayrıca iki azanın da onayı bulunuyor belgede. Okunabildiği kadarıyla bu azalar Delicava diye bilinen Ahmet Er ile Devrimbeşin Eyüp Aydın'dır...

    Üzerinden üç çeyrek asır geçmiş. Belge münasebetiyle adı geçenlerin tamamı rahmetli olduğunu ayrıca belirtmeye gerek yok...



12 Mayıs 2026

1914 Tapu ve Nüfus Kaydı

 
    Bu belgeye nüfus kayıt örneği de diyebilirdik. Çünkü aşağıda inceleyeceğimiz bilgiler tam da kişinin nüfus bilgileridir. Zaten en aşağıdaki onay kısmındaki metin de bunun böyle olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

    Yalnız bu tür evraklar başka ve asıl bir belgenin uzantısı durumundaki ek belge niteliğinde oluyor ve o asıl belgeyi tamamlıyor. Buradaki asıl belge tapudur ve işaret edilen mülkün sahibine dair bilgiler ekinde onaylanmaktadır. Böylece aslında tapu onaylanmış oluyor. Biz asıl belgedeki mülke ait bilgileri göremediğimiz için şu elimizdeki kısma nüfus kayıt örneği veya ilmuhaber diyebiliriz. Aslında günümüzde tapu belgesi düzenleme mantığıyla aynı...

    Belgenin ortasındaki tuğranın tam altında "Devlet-i Âliyye-i Osmâniye Tezkiresidir" başlığı bulunuyor. Kişi bilgilerinin işlendiği iki bölümlük çizelgenin ilk bölümü "İsmi ve şöhreti" ile başlıyor: "Selim oğlu kerimesi Havva" 

    Şöhretten kasıt, soyadı uygulaması yokken kişileri tarifte kullanılan sülale adı veya lakaptır. Buradaki Selimoğlu ifadesi de Havva hanımın mensup olduğu "Selimeler"e işaret eder.

    Eğret'in en kalabalık sülalesi görünen Selimler'in hangisinin kastedildiği ise daha sonraki hücrelerde ortaya çıkacak. "Pederi ismiyle mahall-i ikameti" ve "Validesi ismiyle mahall-i ikameti" kısımlarına ana babasının adları Yunus ve Havva olarak kaydedilmiş. İki hücreye ortak olarak ikamet yeri "Eğret karyesi" yazılmış.

    Çizelgenin ikinci bölümü kişisel/bedensel ayırıcı özellikler ve nüfusa kayıtlı olduğu yerle ilgili bilgilerden oluşuyor. Burada boy, göz, sima gibi hususlar işlenmemiş; ancak vilayeti Hudavendigar, kazası Karahisar ve köyü Eğret karyesi olarak belirtilmiş ve ayrıca sicil numaraları yazılmış.

    Alttaki son hüküm kısmı da önemli; "Bâlâda ism ü şöhret ve hâl ü sıfatı muharrer olan Havva binti Yunus Devlet-i Âliyyenin tâbiyetini hâiz olup ol suretle Cerîde-i Nüfusda mukayyed olduğunu müşîr işbu tezkire itâ kılındı. 330 (1914)" Bu ifadelerden sonra mühürlerle onay kısmı var. 

    Sözü edilen ve adına tapu/nüfus kayıt örneği düzenlenen kişi, Selimlerin Yunus kızı Havva'dır. Şimdi Yonuzlar dediğimiz sülaleye adını veren Yunus'un kızı... Havva hanım annesiyle aynı adı almasının sebebini bilmiyoruz. Anne Havva da Kocahmetoğlu İbrahim kızıdır, yani Gocahmetlerin Ahmet Tektaş'ın halası... Bu anne Havva hanım 1930'da vefat edecektir, yalnız kocası Yunus tam da bu vakitlerde, 1914 civarında öldüğü sanılıyor. Zira şu tapu ve nüfus kaydının düzenlenme sebebi baba Yunus'un vefatı nedeniyle kızı Havva'ya intikal eden mülk olmalıdır.

    Belge düzenlendiği sırada Yunus kızı Havva 12 yaşındadır, ileride veya yakın bir zamanda Gocahmetlerin Hüseyin oğlu Ahmet ile evlenecektir. Hala-Dayı çocuklarının evliliği Havva'nın yetim kaldığı bu yıllara yakın olmalıdır. Belki de bu sebepten dolayı şu belge Ahmet Tektaş'tan kalan evrak arasında bulundu. Yunus kızı Havva Tektaş Hanım 1965, kocası Ahmet Tektaş 1979'da vefat ettiler...