12 Şubat 2026

Çift Öküz

     
    İkilik, iki adetten oluşan grup manalarına gelen çift kelimesi nasıl olur da bir mesleğin, hem de kadim bir mesleğin adına kaynaklık eder, anlaşılır gibi değil. Yine de bunu anlaşılır kılmak için biraz gayret edeceğiz.

    Bu isimlendirmeye temel sebep; çiftçilik, çift sürme fiiline dayanır. Bu kadar... Tamam da, çift sürme işine neden böyle denilmiş. Niye toprak kazmak, tarlayı eşmek, yeri devirmek, alt üst etmek vb. tabirler değil de çift sürmek?

    Hakkını yemeyelim, çiftlik kelimesi de çiftçilik mesleğine temel teşkil edebilir. Yalnız ben bu kelimenin çift sürme fiilinden daha sonra oluştuğunu düşünüyorum. Yani ikisinin de kökünde aynı 'çift' kelimesi bulunuyor.

    Boyunduruk vasıtasıyla sabanla tarlayı sürmek, kağnıyı çekmek, düğenle harman etmek gibi temel zirai işlemlere koşulan 'bir çift öküz', zamanla 'çift' kelimesine sıkıştırılmış. Şöyle de düşünebiliriz, bu sıfat tamlamasında gereksiz gördüğü diğer kelimeleri somuran "çift" sıfatı, onların vazifesini de sırtlayarak adlaşmış, kalıplaşmıştır. Artık "çift" denildiğinde o zahmetli ve kutsal işlerin ekserisini yapan iki öküz akla gelmektedir.

    15. yüzyıla tarihlenen bir metinde ".. çift ucun tutub ekincilik iderlerdi." sözü tespit edilmiş. Burada çift kelimesinden iki öküz kastedildiği ve ziraat anlamında 'ekincilik' kelimesi kullanıldığı çok açık. 

    Kelimenin hayat hikayesinde önemli bir durak daha var. Zamanı ve mahiyetini bilemediğimiz o durakta yeni bir anlam kazanacak. Zira çift kelimesinin iki öküzden başka, onlarla ziraat yapabilmeye, ekip biçmeye uygun arazi, tarla, ekenek manasına ikinci bir anlamı daha olduğu anlaşılıyor. 

    Belki iki anlamı birbiriyle karışmasın diye, belki de daha başka sebeplerle bir miktar tarla anlamını 'bir çift öküz' anlamından ayırıp ona çift yerine çiftlik diyorlar. Şu durumda çiftlik, ilk zamanlarda bir çift öküz ile ekilebilecek büyüklükteki arazinin adı oluyor. Sonradan bu ilk anlamından genişleyerek, tahsis edilen arazinin ortasındaki idare merkezi anlamını kazanıyor. Çiftliklerde, zirai faaliyetlerin üstesin gelecek kadar işçi aile ve hayvan bulunduruluyordu. 16. yüzyıl Tahrir Defterlerinde Eğret köyü arazisi içinde 7 çiftlik kaydı var.

    Çiftten çiftliğe geçiş böyle... Fakat çiftçi kelimesinin gelişimini, ne zaman 'tarman' ve 'ekinci' kelimelerinin yerine geçtiğini bilemiyoruz. Aslında savaşçı bir kavim olan Türkler hayvancılıkla iştigal etmiş, ama tarımda derinleştikleri söylenemez. Çoğu boyun/aşiretin, ziraatle Anadolu'da karşılaştığını düşünenler bile var. Bir çok ziraat aletinin adı Yunanca/Rumca kökenli olmasını da böyle açıklıyorlar.

    Türkçe'de çiftçi kelimesine geçiş hangi dönemde olursa olsun, Eğret ağzında bu geçiş hiç gerçekleşmemiş. Köylü arasındaki son dönem adı 'ileşber/ileşberlik' idi. Hatta kelime başındaki 'ileş' sözcüğünden yola çıkarak bu mesleğin leş gibi iğrenç bir şey olduğu ima edilirdi. Sonradan çiftçi kelimesinin ufak ufak kendine yer bulması tamamen resmi ağız sebebiyledir.

    İleşberin Farsça rencber'den geldiği çok açık. Yalnız söylenişine bakacak olursak Eğret'te bu kelimenin tamamen Türkçeleştiğini anlarız. Anadolu'daki farklı ağızlarda aynı kelimeye rastlanmakla birlikte bunlar bizde söylendiği gibi değil. Tamam anlam aynı, ama söyleyiş değişik. En güzel örnek Pir Sultan şiirinde:

    Dağdan kütür kütür hezen indirir
    İndirir de ateşlerde yandırır
    Her evin devleğin öküz döndürür
    İreçberler hoşça tutun öküzü

    Öküzün damını alçacık yapın
    Yaş koman altına kuruluk serpin
    Koşumdan koşuma gözlerin öpün
    İreçberler hoşça tutun öküzü

    Abdal Pir Sultan'ım kaynar coşunca
    Tekne hamur kalmaz ekmek pişince
    Adem at öküzün çifte koşunca
    İreçberler hoşça tutun öküzü

    Daha çift kelimesi isimleşirken, bu işte öküzün saygıdeğer bir hayvan olduğu anlaşılmıştı. Pir Sultan da buna dikkat çekiyor. İleşberlik yapanın damında bu yüzden en az bir çift öküz bulundurulmuş. Aynı damdan yeni öküz çiftleri de yetiştirilmeye gayret edilmiş. Bunlara kele derlerdi. Bu genç ve acemi keleler, biraz deli, biraz yaramaz, biraz çocuk ruhlu hayvanlardır. Çifte çubuğa koşana kadar onları yetiştirip adam etmek ileşberin sorumluluğunda... Gerçi onların deliliği de burduruluncaya kadar, ondan sonra öküzlüğe terfi ediyorlar...

    Hep damdan yetiştirilmiyor, başka damlardan, köylerden alındığı da oluyor. Cambazlık mesleği de böyle oluşmuş zaten. Eğret malbazarı dağılmadan önce çifter çifter öküzler çekilirdi. Daha evvelki dönemlerde ise ileşberlerin kendi aralarında öküz alış verişi var.

    Gobak Hasan Dede, Çatalüyük'teki kuyuyu kazdırıyormuş. Küçük oğlu İbrahim, beline urgan bağlı olduğu halde aşağı sallanıyor. Yani kuyunun dibindeki işlemleri o yapıyor. Bir keresinde urgan mı kopmuş veya başka bir şey mi olmuş, nasıl olduysa Gobakoğlu İbrahim kuyuya düşmüş. Baya derinleşmiş kuyu, hatta taşların filan bir kısmı örülmüşmüş. Gobak Dede çok korkmuş, zira buradan sağ çıkmak zor gibiymiş. "Eğer kuyudan sağ kurtulursa Bükürlerin öküzü kurban edeceğim" diye adak adamış. İbrahim kurtulunca da dediğini etmiş ve Bükürlerin öküzü kesip dağıtmış. Bükürlerden satın aldığı bu öküz gücü kuvveti ve heybetiyle namlıymış ve geldiği yerin lakabıyla anılırmış... Kopan soyadlı Gobakların atası olan İbrahim, cihan harbinde şehit olacaktır.

    Tabi çift, yahut koşum hayvanı deyince akla sadece öküz gelmiyor. Bir de öküzden daha güçlü dombeyler var. Bu hayvanlar eskiden öküz kadar yaygınmış. Mahkemeye yansıyan miras davalarından anlaşıldığına göre terekelerde dombey ve öküz sayısı başa baş... 

    Sığır gibi dombeylerin de sağmalı ve koşum amaçlı kullanılanı var. Koşumda, yani çiftte dombeyler öküzlere göre daha güçlüymüş. Belki de bu yüzden herkeste az çok bulunuyor. Hatiboğlu Mahmut, ki Molla Osman ve Deli Ahmet Aykaç'ın babasıdır, köyde en çok dombeyi olan kişiymiş. Aynı zamanda yüce gönüllü cömert biri olduğunu söylüyorlar. Harman kalkana kadar işini görsün diye çifti olmayan fakir fukaraya istedikleri kadar dombeyi verirmiş. Ben bu hayvanların koşulduğu zamanlara yetişemedim; ama 1980'lerin ilk yıllarına dair hatırladığım, Omarcık deresinde demlenen köyün son dombeyleri, galiba Hatiboğlu dombeylerinin soyundan geliyordu...

    Çifte çubuğa koşulan hayvanlar şüphesiz öküz ve mandadan ibaret değil... At, katır ve eşekler de var; ama uzadı, onlar da başka bir yazının konusu olsun...



Şeytanın Allah İle Savaşı Ve Epstein Olayı

    (8-9-10 Şubat 2026 günlerinde arkadaşlarımla yaptığımız sohbet metnidir, yazım hataları ve anlatım bozuklukları hoş görüle...)

    Epstein dosyalarından çıkan sonuç; olayların özü, nesnesi bebekler ve kız çocukları olan Satanist ayinlerdir. Bu temel üzerinden okumazsak Hülya'nın işaret ettiği iğrençliği göremeyiz. Burada böyle bir okuma denemek istiyorum.

    Kuran'da Şeytan'dan bahseden çok fazla ayet var, yalnız özellikle iki ayetin şu olayla yakından ilgili olduğunu düşünüyorum. Hicr 36-39: "İblîs: “Rabbim! Madem öyle, insanların diriltilip kabirlerinden çıkacakları güne kadar bana yaşama fırsatı ver” dedi. Allah da şöyle buyurdu: “Tamam, artık sen kendisine yaşama fırsatı verilenlerden birisin.” “Ama diriliş gününe kadar değil, vakti ancak tarafımca bilinen belirli bir güne kadar!” İblîs şöyle dedi: “Rabbim! Madem beni azdırıp saptırdın, yemin olsun ki, ben de yeryüzünde günahları onlara çok cazip göstereceğim ve kesinlikle onların hepsini azdırıp yoldan çıkaracağım.”

    Diğeri de Nisa 119: "«Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar (putlar için nişanlayacaklar), şüphesiz onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler» (dedi). Kim Allah'ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür."

    Bu iki ayetin/ayet grubunun daha iyi anlaşılabilmesi için insanın yaratılması olayını yine Kuran'da anlatıldığı biçimiyle özetlememiz gerek: Allah insan projesini uygulamaya soktuğunda meleklere hitaben yeni yaratılan şu insanın üstünlüğünü kabul edin der. Melekler bunu kabul ederler, yalnız aralarından biri (İblis) kendisinin ateşten yaratıldığını, topraktan yaratılan insanından daha üstün olduğu için ona secde etmeyeceğini belirtir. Bu küstahça cevap, bir bakıma isyan olduğu için Allah onu rahmetinden kovar. Kibrine, kovulmuşluğuna, lanetlenmeye iyice kızan Şeytan ile Allah arasında yukarıdaki ayetlerdeki diyalog yaşanır. Bu diyalogda, özellikle şu son dönemde yaşanan olayların açıklamasını bulabiliriz.

    Ayetlerdeki ifadelerden Allah'a ve insana nasıl gayz, kin, nefret, öfke ile gerildiğini anlayabilirsiniz. Bu kinin bir sebebi de kıskançlıktır. Şeytan, ilahi rahmetten kovulma ve lanetlenmesinden insanı ve buna meydan veren Allah'ı sorumlu tutar. Bu yüzden insana hep hasetle, Allah'a da kinle bakar. Bu iki duyguyu ileride çok kullanacaktır.

    Allah'a öfkeyle, madem sen onu benden üstün tuttun, insanı yeryüzünde kendine temsilci olarak atadın, bak ben de onlara neler yapıyorum diye yukarıdakileri sıralar. Lakin çok zekidir, Allah'ın izni olmadan hiç bir şey yapamayacağının da farkındadır. Bu yüzden önce "Bana bir süreliğine izin ver de neler yapabileceğimi göstereyim" diyerek mühlet ister. Allah da ona kıyamete kadar süre verir. İşte bu mühleti kopardıktan sonra tasarılarını sıralar. Burada akıllara, bu kadar kötülük peşinde koşan ve yapmak istediği korkunç şeyleri açıkça belirten bir lanetliye Allah'ın neden mühlet verdiği sorusu takılabilir. Bunun cevabı imtihan... Hani "Ben sizin rabbiniz değil miyim" sorusuna insan "evet" cevabı vermişti ya, işte bu Allah ile insan arasındaki bir sözleşme, ahitleşme idi, böylece insan yeryüzünde Allah'ın halifesi/temsilcisi görevine atandı. Bu görevini nasıl yaptığına dair kendisine verilen bir beden ve ömürle imtihan edilecek. İmtihan kolay değildir, zorlaştırıcı etkenler, kazık sorular, çeldiricilerle doludur. İşte Şeytan bizim imtihanımızdaki bütün olumsuzlukları üzerinde toplayan 'şey'dir. Allah bu yüzden kıyamete kadar geçerli mühlet vermiştir. Şüphesiz daha başka hikmetleri de olabilir, orasını ancak Allah bilir.

    Şeytanın sözlerinden nasıl tanrılık tasladığını farketmişsinizdir. Allah ona verdiği mühletle birlikte onu bazı izafi güçlerle de donatmıştır. Şimdi insan halifelik vazifesini hakkıyla icra ettiğinde ne kadar kıymetli bir varlık olduğunu anlarsın. Aksine yapamadığı zaman da çerçöp olacağını kıyasla. Yani insanda hem elmas olma potansiyeli var, hem de kömür... Bu potansiyel nasıl açığa çıkacak?  Öyle imtihanlardan geçeceksin ki, sonuçta doğrularla yanlışların değerlendirilip ne olduğun anlaşılacak. Burada imtihan aygıtın/aparatın şeytan oluyor. Elbette büyük bir sınavın aracı da donanımlı bir aygıt olmalıdır. Bu yüzden şeytanın hızlı hareket, maddeye nüfuz, kılcallara girme, nöronları etkileme, toplumların karar alma mekanizmalarını ele geçirme, eşsiz bir propaganda vs bir sürü gücü vardır. Bu yüzden tanrı gibi davranır ve kandırdığı insanlara tanrılığını kabul ettirir.

    Bu yüzden Hz İbrahim "Babacığım! Sakın şeytana tapma, çünkü şeytan Rahman'a baş kaldırmıştır" (Meryem-44) diye adeta yalvarır. Bir peygamber, babasına neden böyle desin, demek ki şeytana tapıyordu, veya o dönemde yaygın bir satanizm tehlikesi vardı. İnsanlık tarihi boyunca hep var olmuş bu tehlike. Verdiğim diyalogun devamı Kuran'da değişik surelere serpiştirilmiş. Diyor ki şeytan, "Sen insanı methediyorsun, ama ben onu öyle yoldan çıkaracağım ki onları bu bahsettiğin özellikte bulmayacaksın, nasıl aşağılık iğrenç yaratıklara dönüştüğünü göreceksin" buna benzer şeyler söylüyor... Herif dediğini yapmış ve her devirde kendine kulluk edecek insanlar bulmuş. Böyle bir din bile kurmuş, satanist mabetleri, ibadetleri, ayinleri, kurbanları ve başka iğrenç ritüelleri oluşturmuş.

    Kıyamete kadar gerçekleştirmeyi vadettiği şeytanca projelerini ele alalım. Evvela insanları saptıracağını söylüyor ve bunu kesinlik ifade eden sözlerle anlatıyor. O kadar kendinden emin yani. İnsan hayatı bir yolculuktur, bu yolculukta (ömrün her aşamasında) yolumuzu keseceğini, tuzaklar kuracağını, yanlış yönlendireceğini, kötüyü iyi, yanlışı doğru, çirkini güzel göstererek bizi hep saptıracağını ilan ediyor. Hani imtihan demiştik ya, burada biraz kader konusu da devreye giriyor. Kuantum fiziğiyle ilgilenenler hayatımızın seçimlerden ibaret olduğunu bilirler. The Matrix'te kırmızı-mavi hap gibi önümüze sürekli seçenekler sunulur. Bizim tercihimize göre de Allah sürekli bizim geleceğimizi yaratarak inşa eder. Sonra bir seçim/yol ayrımı daha, bir daha, bir daha... Hayatımız hep böyle yolların çatallaştığı kavşaklara uğrar, biz de hangi yoldan gideceğimizi cüzi irademizle seçeriz. Hayat ve kader kısaca bu...

    İşte şeytanın yaptığı bu kader-denk noktalarında, yol ayrımında, tercih zamanında karşımıza çıkıp bizi yanlış tarafa yönlendirmektir. 'onları kesinlikle saptıracağım' dediği şey budur. Burada kendisine geçici olarak verilen güçleri de devreye sokarak bunu başarır. O güçler 'zayıf' insanı çok etkiler. Gerçekten insanın bazı zaaf noktaları vardır ve şeytan onu iyi etüd etmiş, dersine iyi çalışmış, herkesin zayıf noktasından yakalamasını iyi biliyor. Para vaad ediyor, makam vaad ediyor, çiftçiyse tarla vaad ediyor, siyasetçiyse iktidar vaad ediyor, topluluğa devlet vaad ediyor, tanınmayı isteyene şöhret, kindara vahşet, açgözlüye servet vaad ediyor, yani herkesi bir yerinden yakalamayı biliyor. Bir kere yakaladığı zaman da artık onu kendisine esir ediyor. Allah'ın kendi temsilcisi olarak görevlendirdiği insan, artık şeytanın distrübitörü, santrali, askeri haline geliyor, resmen satanist oluyor.

    Kendi kendine gayzla yemin ettiği şeylerden biri de, insanlara hayvanlarının kulaklarını yarmalarını emredeceğine dairdir. İnsanlık tarihi boyunca bunu da gerçekleştirmiş. Dünyanın çeşitli yerlerinde bazı hayvanların putlaştırıldığı veya en azından putlara kurban etmek üzere ayrılıp onlara kutsallık izafe edildiği belirtiliyor. Putperes insanlar kurban ayırdıkları bu hayvanları kulaklarını yarıp dilerek işaretlerlermiş. Ayrıca bu hayvanların toplum içinde dokunulmazlığı da bulunurmuş. Hemen bütün tefsirciler kulak dildirme yeminini bu şekilde yorumlamışlar. Fakat yeni bilgilere göre, kobay hayvanlar üzerinde yapılan genetik/DNA deneyleri hep kulak derisinde gerçekleştiriliyormuş. Hassas yapısı sebebiyle  bu işleme en uygun organın kulak olduğunu söylüyorlar. Yani hayvanın kulağı kesilerek oradan doku alınıyor.  Bu bilgi, ayetin devamındaki ifadeler birlikte ele alındığında daha bir anlam kazanıyor. Şeytan devam yemininde 'onlara emredeceğim Allah'ın yaratışını değiştirecekler' diyor.

    Burada çok kapsamlı bir değişiklikten söz edildiğini anlayabiliriz. Allah'ın yaratışı sayısız varlık üzerinde tecelli edip durmaktadır. Bir de kainat ve özellikle dünyadaki varlıklarda, ya da doğada diyelim, ilahi ve tabii bir işleyiş vardır. Bahsedilen değişiklik bu doğal işleyişle ilgilidir ve varlık alemindeki bütün dengeyi alt üst edecek biçimde... Bakın içinde neler var, bazı şeyleri hatırlatayım. Ozon tabakasındaki delik olayını hatırlarsınız, kloro floro karbon muydu ne, dünyadan salınan bu kimyasalın ozonu deldiğini böylece koruyucu kalkanımızı kaybettiğimizi söyledi bilim adamları. Ardından küresel ısınma, buzulların erimesi, kuraklık, yüzey sularının çekilmesi, enerji ve su sıkıntısı, tahıl krizi, kirlilik, yangınlar, seller, depremler... Bunlar hep tabiatın doğal işleyişini değiştirme kaynaklı. Dediğine göre bu değişiklik fikrini insana şeytan fısıldamış.

    Bilim adamlarının dediğine göre insanlık tarihi boyunca yerel ve küresel ölçekli bütün helak ve tufanlar öncesinde mutlaka dünyada böyle insanın müdahalesiyle gerçekleşen değişiklikler olmuş. Yaratılış ve dengedeki dejenerasyon neticesinde yıkım gerçekleşmiş. Lut kavmindeki denge bozukluğu malum sapıklıkla birleşiyor, Medyen'de ticari hilekarlık, Semud'da ıslahçılara düşmanlık ve garibanlara zulüm ve sair... Bütün bunları insana yaptıran malum merkez... Bugüne geldiğimizde yaratılıştaki ana denge eksenini bozma işleminin daha şiddetlisini görüyoruz. En basitinden insan yaratılışına müdahaleyi ele alalım.

    Bazı ülkelerde hemcinsiyle evlenmek yasal hale getirilmiş. ABD'de seçimler öncesinde bu husus çok tartışılmıştı. Hollywood'un öncülük ettiği filmlerde bu durum çok normalmiş gibi dünyanın gözüne sokuluyor. Bizde çok izlendiği söylenen bir yemek programında katılımcılar arasında mutlaka böyle bir tipe yer veriliyor. Kadınlar erkeğe, erkekler kadınlara özendiriliyor her fırsatta. Bu insan tabiatına müdahale değil midir... Daha mühim bir tehlike, dijitalleşme... yapay zeka salgını... Bu gidişle insan düşünme yetisini kaybedecek. Ruhunu etkileyemeyeceğini anlayınca bari insanı bedenen etkisiz hale getireyim, diye plan yapmışa benziyor. Kandırdığı bazı uşaklarının dillendirdiğine göre nihai planları şu imiş: İnsan bedenini koflaştırırsak Tanrı dünyada tecelli edecek şey bulamazsa (çünkü en mükemmel projesi olan insanı etkisizleştirmiş olacağız) dünyadaki hakimiyetini kaybeder. Kıyameti de koparamayacağı için hem dünya ebediyyen bize kalır, hem de cehennemi boylamaktan kurtuluruz... Gülmeyin, Kabalacılarda, Evanjeliklerde ve tabi ki Satanistlerde benzeri düşünceler çok revaçta...

    Tabii'yi bozmanın en bilinenleri şüphesiz GDO'lu ürünler... Genetiği bozulmuş ürün diye çevrilen bu kavramda her türlü bitki ve meyvenin genetiğiyle oynama var. Fazla üretim, kaliteli üretim, dayanıklı üretim gibi sloganlarla ortaya çıkan bu uygulama önceleri tohum ıslah gibi masum bir proje diye lanse edildi. Fakat kısa sürede asıl amacın hibrit tohum yoluyla geleneksel ata tohumları bitirerek bütün dünyayı kendilerine muhtaç etme gayesi güttükleri anlaşıldı. Büyük ölçüde başarıya ulaştıklarını kendi ülkemize bakarak anlayabiliriz. Ata tohumlarımızı kaybettik, fide olsun tohum olsun İsrail'e muhtaç duruma geldik. Yetiştirdiklerimizde lezzet kalmadı, bedenimizde sıhhat kalmadı, hastalıkların artmasından şikayetçiyiz. Üstelik devletimiz tarafından ata tohumu kullanılması yasaklandı, arpa buğdayda bile sertifikalı denilen o ithal hibrit tohumları ekmek zorunda çiftçiler. Fatih Çolak diye gariban bir dertli var, sosyal medyadan ata tohumları yaygınlaştıracağım diye çırpınıp duruyor. Küresel tohum çetesi yakında ona kasteder diye korkuyorum. Bütün bunlar şeytanın 'onlara Allah'ın yaratışını bozmalarını emredeceğim' diye ant içmesinin eseridir...

    Geçenlerde bir haber okumuştum, Afyon'da mezar sıkıntısı başlamış. Buna sebep olarak insanın raf ömrünün uzamasını gösteriyorlardı. İnsanın derken, insan cesedinin raf ömründen bahsediyorum. Buna göre bir cenazenin tamamen çürümesi normalde üç yıl idiyse, son yıllarda bu yedi sekiz yıla çıkmış. Yani bir ölü defnedildikten ancak 7 yıl sonra tamamen çürüdüğünden aynı mezara o kadar yıl sonra yeni bir cenaze defnedilebiliyor. Bu yüzden kabir sıkıntısı var... Bunu yediğimiz gıdalardaki katkı maddelerine bağlıyorlar. Misal bir kova yoğurt market rafında hemen bayatlamasın diye kimyasal koruyucu katıyorlar. Yoğurt diye yediğimiz o şeyle birlikte kimyasal koruyucu da vücudumuza giriyor, böylece hücrelerimize kadar işleyerek bizim de raf ömrümüzü artırmış oluyor. Yaratılışı bozma....

    Siz tabii dejenerasyona daha çok örnek bulabilirsiniz. Şeytanın andındaki diğer bir hususa geçelim. 'Onları kuruntulara sokacağım' diyor... Bazı meallerde kuruntu denirken bazılarında, olmayan şeyleri varmış gibi göstermek, yahut gerçekleşmeyecek hayallere, hedeflere yönlendirmek gibi değişik anlamlar verilmiş. Hepsi aynı kapıya çıkar, insana üfürüyor yani, sen şöylesin, böylesin... Buradan İsrailoğullarına geçiş yapabiliriz...

    Yahudilerin genelinin inandığı ve İsrail politikasına yön veren arz-ı mev'ud/vaat edilmiş topraklar kavramı biliniyor. Tahrif edilmiş kutsal kitaplarında yer aldığını iddia ettikleri bu kavrama göre bir bölgeyi Tanrı İsrailoğullarına vaad edip, burası sizin gelin devletinizi kurun demiş. Şimdiki İsrail toprakları ile birlikte Lübnan, Ürdün'ün tamamı ve Suriye, Irak, İran, Türkiye'nin bir bölümünü içine alan bölge vadedilmiş topraklardır. İşte Yahudiler asırlardır vaadedilen bu toprakların kendisine verilmesini beklemekte olup, BM kanalıyla 2.dünya savaşı sonrasında bu yolda ilk adım atılmış, BOP ile de ikinci adım yoldadır. Aslında böyle bir şey olmadığı halde şeytanın saptırmasıyla kutsal kitap bozulmuş, içine böyle bir ayet uydurularak bütün bir millet arz-ı mev'ud gibi bir saçmalığa inandırılmıştır. Uğruna nice kanlar dökülen bu saçmalığın daha korkunç bir boyutu var. Vaadedilmiş topraklar yukarıda sınırlarını çizdiğim bir ortadoğu bölgesinden daha fazlasıdır. Çünkü arz, yerküre yani dünya demek olup Yahudiler aslında Tanrı dünyayı bize verdi, bizden başkasını burada yaşatmayız düşüncesiyle hareket etmekte, kendilerine ait olan dünyayı başkalarıyla paylaşmamak için gerekirse onu ateşe vermekten çekinmeyecek duruma gelmişlerdir. Son dünya olaylarını bu perspektiften okursanız daha yerli yerine oturtursunuz... Şeytanın yahudilere üfürdüğü bu anlayışın daha korkuncu var...

    Yahudilerin geneli, dünya ve insanlığa 'ya benimsin ya toprağın' moduyla bakarken, azınlıkta kalmış Kabalacı mistik bir grubun bakışı daha fanatiktir. Onlara göre Yahudiler İblis DNA'sı taşımaktadır. Evet, kendilerinin iblis soyundan geldiğine inanıyorlar. Bu şeytan uşaklarına göre, nasıl ataları yaratılış itibariyle topraktan yaratılan Adem'den üstün idiyse, Yahudiler de insanlardan üstündür.  Dünyada ancak Yahudilere hizmet etme şartıyla yaşamalarına izin verilebilir. Ayrıca insanları öldürmenin, çocuk bebek demeden katletmenin bir mahzuru da yoktur. Yahudiler, ırkı önemli değil, insan öldürdü diye suçlanamazlar... Şimdi arkadaşlar bu şeytani anlayışa sahip topluluğun son dönemde yaptıklarını nasıl bir mantıki temele oturttuklarını anlamışsınızdır. Filistin katliamına engel olunabildi mi? Gerçekten de şeytanın akıl hocalığında küresel karar mekanizmalarını da ele geçirmişler, istediklerini yapıyorlar.

    Ben sadece Yahudileri örnek verdim, şeytanın olmayan şeyleri vehmettirerek toplulukları nasıl yoldan çıkardığını diğer milletleri düşünerek genişletebilirsiniz. Çünkü o sadece Yahudileri manuple etmiyor, her millette parmağı var. Giriyor aralarına, siz diğer milletlerden üstünsünüz, falancalar size ezelden beri düşman, filancalar sizin atalarınızı katletti; ötekilerine varıyor siz şöyle asil bir ırksınız, falancalara savaş açın, ötekine füze fırlatın, şurayı işgal edin... diyor. Savaşlar çıkarıyor, katliamlar yaptırıyor. Bu yüzden Milletini, ülkesini sevmek ve onu yüceltmek manasına gelen pozitif milliyetçilik hoş karşılanıp teşvik edilmiş. Ancak kendi ırkını diğerlerinden üstün görerek saldırgan bir politika izlemek manasına gelen negatif milliyetçilik hiç bir zaman hoş karşılanmamıştır. Irkçılık diye çevrilebilen ve Nasyonalizm diye adlandırılan bu menfi milliyetçiliğin kısaltılmışı Nazi oluyor. Zannedildiği gibi Naziler sadece Almanya'da değil, her ülkenin nazisi var. Ve malesef nazizm şeytanın yeldirmesiyle oluşup gelişiyor.

    Hazır Yahudilere/İsrailoğullarına gelmişken buradan Epstein olayına geçiş çok kolay, çünkü Epstein Adası merkezinde şekillenen Satanist yapının yöneticeleri Yahudi orijinli. Şeytanın özellikle son dönemdeki oyunlarını bu millet üzerinden hayata geçirmesi ilginçtir.  Bu biraz da Yahudilerde ahiret inancının zayıflığına bağlanıyor. Hatta hiç yok gibi diyorlar.  Bunlara kıyasla Hristiyanlarda daha kuvvetli bir öldükten sonra tekrar dirilme inancı var. Biz müslümanlarda ise, bilindiği gibi imanın şartlarından birisi... Bu yüzden Şeytan tarafından en çok manüple edilen topluluk Museviler. Arzımevud ve iblis soyu gibi sapıklıklar da eklenince resmen Şeytanın elinde oyuncak olmuşlar.

    Ta seri başında ademoğlunun yapı olarak bir takım zaaflar barındırdığını, şeytan onu saptırırken özellikle bu zayıf noktalarına çalıştığını söylemiştik. İnsanın mühim zaaflarından (aslında buna zaaf demek doğru olmayabilir, özellik diyelim) biri de ebediyet arzusudur. Gerçekten fani olduğumuzu bilmemize rağmen her zaman ölmemenin çarelerini ararız. Hepimizde vardır bu sonsuzluk, ölümsüzlük isteği... Bu hususta sadece Yahya Kemal'in beytini hatırlatayım:

    Ölmek kaderde var, yaşayıp köhnemek hazin
    Yok mudur buna bir çare, Ya Rabbelalemin

    Neyse ki basübadelmevt (öldükten sonra tekrar dirilme) sonucunda bizi ebedi bir hayat beklediğini bildiğimiz için bu ölümsüzlük arzusunu bir nebze bastırıyoruz biz. Ya ahiret inancı olmayan Yahudiler ne yapsın? İşte şeytan onları bir de buradan yakalıyor, ve neler yaptırıyor neler...

    Epstein denilen yapıyı sadece pedofil, cinayet, satanist ayin, insan ticareti vb suçlarla tanımlamak ne kadar doğru, veya bu sapık örgütlenmenin suçları bundan mı ibaret? Dün gündüz araçta olduğumdan TRT haberlerini dinlemek zorunda kaldım, 14 bülteninde pedofil fuhuş örgütü diye bahsedildi, 16 bülteninde ise haber olarak bile geçmedi. Kısaca örgüt hakkında bildiklerimizi özetleyelim. Bunlar Ortadoğu ve 3. Dünya ülkelerinden bebekleri ve kız çocuklarını kaçırarak adaya topluyorlar. Irkı milleti önemli değil, zengin ve etkili kimseleri müşteri olarak belirleyip bir şekilde ağlarına düşürüyorlar. Onları her türlü sapık, insanlık dışı etkinliğe teşvik ediyorlar. Kız çocuklarına tecavüz, onları öldürme, etini yeme, şeytana kurban etme ve daha akla hayale gelmedik canavarca şeyler... Amaçları ne? Her etkinliğin yazı, video ve ses kaydını almak suretiyle arşiv düzenlemek, gerektiğinde bunları şantaj amaçlı kullanarak ilgililere dilediğini yaptırmak... Şeytanca değil mi?...

    Bebeklere gelelim... Uzmanların söylediğine göre yeni doğan bir bebekten alınan salgı (veya adı her neyse) başka bir vücuda enjekte edildiğinde gençlik veya yaşlanmayı geciktirici etkisi gösteriyormuş. Kaçırdıkları bebeklerden alıyorlar alacaklarını, sonra o bebeği atıyorlar, çöp oluyor çünkü. Zengin, etkili ve yaşlı müşterilerine satıyorlar. Müşteriyi bir müddet idare ediyormuş bu şey, sonra yine lazım, yine lazım... Süreklik gereken bir pazar yani... Bu yüzden sürekli bebek kaçırıyorlar, istenmeyen bebekleri topluyorlar. Elbette bunu batılı ülkelerde yapamazlar, bizim gibi insan hayatının değeri olmadığı ülkeler ise bulunmaz fırsat... Bir özel hastanedeki kayıp bebekler davasını hatırladınız değil mi, sahi ne oldu o dava? Yeni ortaya çıkan bir belgeden Epstein uçağının Türkiye'ye onlarca kez sefer yaptığı öğrenilmiş. Son depremde kaybolan çocukların akıbeti?...

    Şimdilik ölüme çare bulamadılar (hiç bulamayacaklarını bir bilseler)... Hiç olmazsa yaşlanmayı durdurarak ölümü geciktirelim arayışından başka bir şey değil bu bebek ticaret ve cinayetleri... İhtiyar bedene şırınga edilen o şey sonucunda vücudun bazı noktalarında (özellikle yüzde) morluklar ve kararmalar oluyormuş. Pek çok ünlünün böyle fotoğrafları var. Bir seçim günü, ünlü bir politikacının yüzü gözü mosmor bir halde sandığa geldiğini hatırlayın. 'Merdivenden düştü' diye geçiştirildi ve merdivenden düşen adamın gözü niye morarır diye soruşturan bir Allahın kulu çıkmadı...

    Arkadaşlar, Epstein tamamiyle satanist bir örgütlenmedir, bunu yaptıklarından anlayabilirsiniz, hepsi onun taktikleri çünkü... Ancak ben yine de çok ilginç bulduğum bir yazıdan alıntı yaparak bunu sizlerin dikkatine sunmak istiyorum. Yazı dün yayınlandı, bulunduğunuz konumdan erişime kapalı olduğu için göremezsiniz, bu yüzden link yerine alıntı metnini vereceğim.

    "...
    Epstein dosyaları ile birlikte ortaya saçılan bilgiler bize küresel ölçekte örgütlenmiş seytani bir aklı göstermektedir. ABD Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı iki saatlik video kaydındaki çarpıcı diyaloglar, soruları soran kişinin kimliğiyle birlikte okunduğunda çok daha derin bir anlam kazanmaktadır.

    Röportajı yapan kişinin, dönemin en tartışmalı siyasal figürlerinden biri olan Steve Bannon olduğuna inanılıyor. Bu ihtimal, konuşmayı sıradan bir gazetecilik faaliyeti olmaktan çıkarıp, ideolojik, metafizik ve hatta istihbari bir yüzleşmeye dönüştürüyor. Sorulan soru bu yüzden basit bir suç isnadı değildir; doğrudan varlık, kötülük ve iktidar üzerine kurulmuş bir sorgudur:
    - “Sen bizzat şeytan mısın?”
Epstein’ın cevabı ise inkâr değildir. Savunma hiç değildir.
    - “Hayır!” der, “Ama iyi bir aynam var.”

    Bu cümle, masum bir nükte ya da kaçış değildir. Aksine, şeytanla kurulan ilişkinin en çıplak itirafıdır. Çünkü burada Epstein, kendisini şeytan olarak tanımlamaz; daha kötüsünü yapar: Şeytanı yansıtan, onu görünür kılan bir yüzey olduğunu kabul eder.

    Şeytan, klasik teolojide doğrudan ortaya çıkmaz. Baştan çıkarır ama perde arkasında kalır. İnsanı öne sürer, arzuyu sahneye koyar, suçu başkasının eliyle işletir. Epstein’ın “ayna” metaforu tam da bunu söyler. Mesaj nettir: “Ben değilim. Bende görünendir.
    ...”

    Yeter artık içimizi kararttın nerede güzel haber, diyorsunuz... Az daha sabır... Dikkat edilirse şeytan ve onun temsilcisi olmuş insan-şeytanlar kendilerinde hep büyük güç görüyorlar. Epstein'deki küstahlık, İsrail'in benzer davranışları hep şeytanın tipik kibrinin bir benzeri. Başlangıçtan beri 'ben üstünüm, ben güçlüyüm' havalarında. Ve bu kibri ve hasedi yüzünden kovulmuş/lanetlenmişti. Bir de Allah kıyamete kadar kendisine mühlet ve bazı güçler vermişti. Şimdi bu mühlet ve gücü Allah'ın verdiğini unutmuş, sanki kendinden kaynaklanıyormuş gibi böbürlenmesi yok mu... Aynen bu huyu avanelerine de geçmiş. Bak Epistein'e, İsrail'e ve benzerlerine; kimse bize bir şey yapamaz, kimse bize dokunamaz havasındalar. Oysa bakın Allah ne diyor: "O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç kuşkusuz, şeytanın tuzağı çok zayıftır." (Nisa 76)

    Epstein öldüğü veya intihar ettiği açıklandı, ama itirafçı olmasından korktukları için infaz edildiğini düşünenler az değil. Şeytan çocuklarından birini feda etmiş... Buna rağmen belgelerin açıklanmaması için çok engel çıkarıldı. Direnenlerin biri de Trump... Neyse ki oralarda hala hukuk var, Adalet Bakanlığının kararıyla açıklanan belgelerin sadece bir bölümü bile satanist yapıyı dağılma eşiğine getirdi. (Eşiğine getirdi diyorum, Epstein'in ölmediğine inananlar da az değil) Bu kadar kendilerini güçlü gören şeytan uşaklarını Allah ne hale getirdi. Çünkü gerçekte güçleri yok, ta baştan şeytan gücünün kendinden olmadığını, izafi güç olduğunu söylemiştim... Ayrıca yeryüzünde kendine halife atadığı insanoğlunu bu şeytan karşısında yalnız bırakmazdı, bırakmadı bırakmayacak. Allah nurunu tamamlayacak. Yalnız şeytana karşı nasıl durulacağının reçetesi de yine Kuran'da...

    Epstein'in dağılmakta olduğu, şeytanın yenildiği düşüncesine kapılarak gevşekliğe meydan vermemek gerekir. Burada size Şeytan'ın Avukatı adlı filmi hatırlatmak isterim. Son sahnede tuzağı açığa çıkarılarak yenildiği düşünülen Şeytan (Al Pacino), taze bir avukata iş teklifi yaparken görüntülenir. Yani şeytanda tuzak bitmez, bireysel hayatımızda olsun, sosyal hayatımızda olsun sürekli yolumuzun üstüne çukur kazar. Epstein biter, başka bir Epstein bulur, çünkü kendisine kıyamete kadar mühlet verilmiş. Biz ona karşı koyma kılavuzumuzu iyi okuyalım.

    Bu anlamda 'İlim öğrenmek kadın erkek her müslümana farzdır' esasından cesaretle 'Türkçe Kuran'ı hatmetmek kadın erkek her Türk'e farzdır' fetvasını veriyorum. Arapça Kur'an'dan yine dualarımızı okumaya devam edelim, ama hiç olmazsa ömrümüzde bir kere mealini okuyalım. Ki Rabbimiz bizden ne istiyor, bizimle ne konuşuyor, hayatımızın anlamı nedir vb. gibi bir çok soruya cevapla birlikte şeytanla mücadelenin yollarını öğrenelim diyorum, eğer küstahlık kabul etmezseniz...


10 Şubat 2026

Salih İnsan Salih Hoca

 
    Yiğit yüzüne karşı övülmez derler. Gittiğine göre artık bu yazıyı yazmanın mahzuru yok.

    Öyle insanlar vardır, paragraflarca söz sıralasan onu hakkıyla anlatamazsın. Öyleleri de vardır ki tek bir kelime onun üzerine cuk diye oturur. Salih Hoca ikinci gruptakilerdendi. Onu mükemmele yakın anlatan kelime ise doğallık...

    Şüphesiz daha başka sözlere, tabirlere, deyimlere de ihtiyaç duyarsınız onun portresini çıkarmak için. Fakat her cümlenin yargı ögesini ve her paragrafın anafikir cümlesini rahatlıkla doğallığa bağlayabilirsiniz.  

    Bir defa yüzünde hiç eksik olmayan bir tebessümle gezerdi. Bu gülümseme çizgilerini bile isteye oluşturmazdı, yapmacık değil doğuştandı onlar. Sen sanırsın her çocuk gibi ağlayarak değil, gülerek doğmuş; öyle doğuştan, öyle doğal bir tebessüm...

    Şüphesiz bu doğal tebessüm beraberinde iyiliği getiriyordu. Kötülük üreten şargada insanların aksine O, çevresine yaydığı iyilik dalgalarıyla belirirdi. Dalgaları göremez, bilemezdiniz; ama iyilik hissi kendiliğinden ortalığa yayılırdı, belki her gittiği yere onları da götürürdü. İsmiyle müsemma salih bir insandı...

    Azarlarken saygısız ve kırıcı değildi, nasihat ederken üstten bakmazdı. Büyüğüne de küçüğüne de sözünü işletirdi. Adeta her dediğini şırıngayla damla damla, kelime kelime zerk ederdi. 

    Sokakta, odada, kahvedeki günlük konuşmalarında böyle de, sanki hutbelerinde farklı mıydı? Metnin dışına çıkıp irticali konuştuğunda dilci titizliğiyle dikkat kesilirdim. Her seferinde, kurduğu cümlelerin gramer kurallarını nasıl darmadağın ettiğini yakından işittim. Söze başlarkenki mana bütünlüğünü, sonunda kesinlikle sağlayamazdı. Lakin ne kadar tuhaf, işin sonunda her ne anlatmak istiyor idiyse onu hakkıyla ifade etmiş olarak kürsüden inerdi. Anladım ki bunu üslubundaki doğallığa borçludur. Çünkü yanlış kurulmuş cümleleri bağıra çağıra söylerken ne kadar samimi ise, hutbe metnini yanlış ama kendine has vurgu ve tonlamayla okurken de o kadar samimi idi...

    Yaşça bizden büyüktü, buna rağmen hiç büyüklük taslamadı. 1982-83 lise yıllarında zaman zaman evine giderdik. Maksadımız sıcak bir ev ve yemekti, kolay ısınan evinde tarhana çorbası olsun, bulgur pilavı olsun mutlaka bir şeyler pişirirdi. Bir gün bile yüzünü ekşitmedi, memnuniyetsizlik belirtisi göstermedi. Aksine, karnımızı doyurdu, nasihatler etti, Kuran okudu, ders çalışmayı tavsiye etti. Bütün bunları yaparken kendini zorladığını hiç görmedim. Sanki onda her şey doğal akışında ilerlerdi...

    Uzun yıllar kendi köyünde, çocukluğunun geçtiği sokaktaki camide görevliydi. Bu şartlarda çalışmanın zorluğunu ben bilirim. Fakat onun zorluğu kolaylaştıran bir özelliği vardı. Sanırım hilm insanı olmasından kaynaklanıyordu ve bu tabiatının bir parçası haline gelmişti.

    O vakitler okul-cami çatışması yaygın bir durumdu. Birlikte çalıştığımız dönemde böyle bir çatışma hiç yaşanmadı. Onu her zaman okul ve eğitimin yanında gördük, zira bu iki müessesenin nihai olarak aynı hedefe hizmet ettiğine inanırdı. Bu anlamda gıyabında kendisinden aydın-imam diye bahsetmişliğim çoktur.

    Okul yeni yapıldığı sıralarda her türlü desteğe ihtiyacımız vardı. Bir cuma sonrası serginin okul için açılmasını ezile büzüle rica ettim. "Sen onu bana bırak' dedi. Hutbe sonunda yukarıda anlattığım doğallıkla kısa bir konuşma yaptı ve bugünkü serginin Diyanet'e değil köyümüzün okuluna toplanacağını özellikle belirtti... O gün toplanan parayla okulun bir çok ihtiyacını karşılamıştık.

    İnanmadığı bir şeyi ona yaptıramazdınız. Misal, merkezden gelen hutbeler kafasına, kalbine yatmadıysa onları törpülerdi. Bazı paragrafları sansürlediğine, hiç okumadığına yakinen şahidim. Fakat bunu kendine has üslubuyla öyle bir yapardı ki cemaatten kimse bunu fark edemezdi. Böylece hem Diyanet'e isyan etmemiş olur, hem de kalbinin sesini dinleyip bildiğini okurdu...

    Aslında o böyle yaparak kendi imanını koruma peşindeydi. Yaptığı sansür inanç eksenli hassas hususlarda, minberden söylediğinde öbür tarafta kendini büyük sorumluluk altına sokabilecek konulardaydı. Bu da onun bütün doğallığıyla birlikte kendini ne kadar hassas bir dengede tutmaya çalıştığını gösterir.

    Emekliliği öncesinde, malum ifritten dönemde bu hassasiyetine bir kaç defa şahit oldum. Cuma hutbelerinde milyonlarca mümine iftira anlamı taşıyan ifadeleri okumaktan imtina etti. Kimseyi tekfir etmedi... Bu yüzden kendisini, ardında gönül rahatlığıyla namaz kılabildiğim bir kaç Diyanet imamından biri bildim. Bu hususu kendisiyle hiç konuşmadık, zannederim hiç kimseyle de konuşmamıştır, öyle de yüce gönüllü bir adam...

    Emekli olduktan sonra bir köylü doğallığıyla ileşberliğine, hayvancılığına devam etti. Ama cemaatinden kopmadı, tebessümünü ve salih insan özelliğini bırakmadı. Dağda, kırda bayırda; odada kahvede çevresine iyilik dalgası yaymayı sürdürdü. İyi, güzel, hayra yönelik işlerde önde; ücrette geride durdu...

    İki gün önce ısrarla odada yapacakları bir etkinliğe davet etmişti. Bazı dünyevi maniler sebebiyle katılamadım. Keşke varsaydım da son kez görüşebilseydik kıymetli Hocam...

    Peygamberimiz "Kardeşinizi yüzüne karşı överek onun boynunu kırmayın" buyurmuş. Biz seni, O'nun (SAV) yanına gönderdikten sonra methediyoruz, dilerim komşu olursunuz.


06 Şubat 2026

Yopyôsul

    
    1930'larda başlayan Öztürkçecilik akımı 1970'lere kadar aralıksız kırk yıl sürdü. Bizim fakülte öğrenciliğimiz bu tartışmaların serpintisine rastlar, o yıllarda iki tarafın da kendine göre dili kullanma karakteri oluşmuştu. 

    Türkçe'yi istila eden yabancı (Arapça ve Farsça) kelimeler hemen dilimizden atılmalı, yerlerine Türkçe kelimeler kullanılmalıdır. Atılan yabancı kelimenin bizde karşılığı yoksa, en eski metinlere inilip bir karşılık bulunabilir, daha da olmadı Türkçe kurallara uygun olarak 'sıfırdan' yeni bir kelime türetilebilir... Akımın başlangıcındaki mantık bu idi. Devlet politikası haline getirildi, Türk Dil Kurumu öncülük etti ve gerçekten onlar, yüzler gruplar halinde yeni sözcükler türetilip kullanıma sunuldu. 

    Dilin doğal akışında bunların büyük çoğunluğu kabul görmedi. Tutmadı, yeşermedi, kök salamadı ve kurudu gitti. Elbette tutulup sevilenler, günlük ve edebi dile otağını serip yerleşenler de oldu. Onları şu paragrafta bile tanımak mümkündür. Yanlış tutanlar oldu, örneğin 'mevzu' yerine 'konu', 'mesele' için 'sorun' getirildi; ne var ki halk günlük hayatta 'sorun değil' diyecekken 'konu değil' diyerek bu iki sözcüğün yerini hala karıştırıyor.

    'Fakir' yerine uydurulan (yeni kelime türetme karşıtları bu uygulamaya 'uydurma', türetilen yeni kelimelere de 'uydurukça' diyerek küçümsüyorlardı) 'yoksul' kelimesi de çok tartışıldı. "Ne yani, 'zengin' yerine de 'varsıl'ı mı kullanacağız!" diyenler çıktı. Her şeye rağmen 'yoksul', Türkçe'de kendine sağlam yer edindi. Öztürkçeciler-Yaşayan Türkçeciler gruplaşmasının ikinci cenahında yer alan Yavuz Bülent Bakiler'in 'Sivas'ta Yoksul Çocuklar' şiirini tam da bu dönemde yazmış olması, 'yoksul' kelimesinin karşı cenahta önünü açan bir etkendir.

    Yoksul dile yerleşti, ama fakir'in saltanatını büsbütün sarsamadı. Atasözlerine, deyimlere kadar işlemiş köklü bir kelimeyi atmak onun bütün kullanımlarını da sürgün etmek manasına geleceğinden, işlem Türkçe'yi fakirleştirecekti. Yaşayan Türkçeciler'in görüşüne göre, kelime atmak yerine yoksula da fakire de sahip çıkarak onların kardeş kardeş yaşamasına izin vermek gerekti. Böylece fakirleşmek şöyle dursun, Türkçe daha da zenginleşmiş olacaktı. 

    Buraya Kasas 24'te Hz Musa'nın "Rabbim, bana indireceğin her hayra muhtacım" yakarışındaki fakir kelimesinden geldik. Ayette fakir, 'başkalarına muhtaç' manasında kullanılmış. Bu başkalarına muhtaç kavramının içine ekonomik yoksullukla birlikte her türlü yoksunluk da giriyor. Nitekim biraz araştırınca gördüm ki, fakir kelimesinin kök anlamı 'omurgası kırık kişi' imiş. Öyle yatalak bir insan gerçekten de hayatını sürdürebilmek için başkalarına muhtaçtır. Ekonomik açıdan zengin bile olsa, bedensel arızası sebebiyle fakir oluyor. Yani fakir kelimesi sadece yoksul demek değildir.

    Bazıları yazılarında, konuşmalarında kendilerinden bahsederken 'ben' demezler, sanki üçüncü bir kişiden söz ediyormuş gibi zamirleri, sıfatları kendi koltuklarına oturturlar. Böyle durumlarda kendine yer verilen en yaygın kelime, zannediyorum 'Fakir'dir... "Fakir, gençliğinde bir miktar şiirle meşgul olmuştum." gibi... Tevazu ifade etmek maksadıyla ortaya çıktığını düşündüğüm bu kullanımda, fakir kelimesinin kök anlamı işareten görülüyor. 'Hint fakiri' kavramında da aynı gizli anlam var...

    Yoksul'a dönecek olursak... Dile kolayca yerleşmiş olması, onun 'uydurukça' değil, eski metinlerin taranmasıyla elde edilen bir sözcük olduğunu gösterir. Nitekim TDK Tarama Sözlüğünde 14.15.16. yüzyıl metinlerinden örnekler var. 

    Ayrıca bu eski Türkçe kelimenin kullanımdan düşmediğine yönelik, edebi metinler dışında başka örneklere de rastlanır. Konya Aşıklar Bayramının gerek Anıt meydanındaki büyük salonda, gerekse bizim okuldaki Erol Güngör salonunda yapılan oturumlarını hatırlıyorum. İlgimiz hep Reyhani, Çobanoğlu, Taşlıova gibi ünlü aşıkların üzerindeyken 'Afyonlu Yoksul Derviş' anonsu dikkatimi çekmiş; hafif kamburu, kırçıl kaytan bıyığı ve bildiğin köylü kasketiyle Şemsettin Kubat'ı orada tanımıştım. Şu haliyle benimsediği mahlası pek uyumluydu. Yıldız aşıklar gece boyu hünerlerini sergilerken, O bir köşede sessizce oturup sıranın kendisine gelmesini beklerdi. Dört yıl boyunca oturuşunda kalkışında hiç bir değişiklik gözlemedim. Zannederim yoksul kelimesi, onun şahsında ilk ve son kez fakir ile eşitlendi.

    Kelimeler üzerine düşünürken mihenk kabul ettiğim başka ölçüm daha var benim: Eğret ağzı... O açıdan gözden geçirdim, bizim köyde yoksul kelimesi kullanıldığını işitmedim. Anlaşılan fakir, Eğret'te makamını devretmek istememiş, hatta yoksul ile yetki paylaşımına bile razı olmamış. Sanırım Anadolu'nun diğer kırsalında da bu böyledir.

    Bununla beraber bu kelime Eğret'te hiç yaşamadı demek doğru olmaz. Hala kullanılmakta olan ikileme biçimi var. Pekiştirme amaçlı eklemeli ikilemeler Türkçe kurallara göre şöyle oluşur: Kelimenin ilk hecesi alınır, sonuna m-p-r-s ünsüzlerinden uygun biri eklenir yahut hece ünsüzle bitiyorsa o ünsüz bunlardan biriyle değiştirilir, en sonunda kelime bütünüyle bir kez daha söylenir. Be-m-beyaz gibi... Aynen bu kurala uygun olarak yoksul kelimesi ikileme yapılmış ve yo-p-yoksul elde edilmiş. Yalnız bizim köydeki çoğu Türkçe kelimenin buraya has söylenişinde olduğu gibi, asıl kelime ortasındaki k yumuşatılarak yopyoğsul, sonra yopyôsul'a dönüştürülmüş. Şimdi halk ağzında hala "Yopyôsul değilsiniz ..." biçimiyle kullanılmaktadır.

    Sonuç olarak, dili rahat bırakmak lazım, bildiği gibi yürüsün. Bak fakir ile yoksul kardeş kardeş yaşayıp gidiyorlar...



31 Ocak 2026

Atelyeden Ne Çıkar Veya Sanatkar Arkadaşlarım

    
    Mevzu sanat... Güzel sanatlar dedikleri... Hani şu pratikte faydasız, ama ruhumuza zerkettiği zevk ve güzellik hissiyle paha biçilmez değerde, bir an için dünyayı güzelleştirip ona katlanma gücü veren şeyler...

    Bizim köy okulunun manzarası tarihi Kervansaray-Cumacamisi-Kabristan üçlemesiydi, hala öyledir. 1977 baharında resim yapalım diye öğretmenimiz dışarı çıkarmış, kendi seçtiğimiz bir şeyi çizeceğiz, serbest resim yani. Hava güzel, bahçe ana baba günü, başka sınıflar da var... Henüz derinlik kavramı oluşmadığından mıdır nedir, kağıdı dolduracak genişlikte bütün manzara çizmek zor gelmiş, ortadaki camiye odaklanmış onu resmetmişim. Komşu sınıf öğretmeni resimlerimizi güya değerlendirerek bizim ne kadar yeteneksiz olduğumuzu ortaya çıkarıyor. Bizim öğretmen de onun her türlü alaylı sözüne nezaketinden sessiz kalıyor. Böyle bir çok arkadaşınkine kulp taktı. Öğretmenim benim cami manzaralı resmi uzatırken hayli ümitli görünüyor, 'Ya buna ne diyeceksin!' gibisinden bakıyordu. Adam aldı eline, yine küçümser tavrını takınıp 'Bu da minare içindeki desenleri çizmiş!' diye kusurumu söyledi. Ama onun burun kıvırdığı şey iç desen değil, gözümüzün önündeki minarenin çevresini kaplayan zikzaklardı. Kör olmayan biri, kaba taşa oyulmuş bu sığırsidiğini nasıl göremezdi... O vakit böyle düşünmüştüm, neylersin ki bugün bile Cumacamisi minaresinde şerefeye kadar uzanan bu oyma deseni çoğu göz farkedemiyor... 

    Sanat ile ilk temasım bu olmalı, öncesine dair hafızam boş. Lakin okul bahçesinde o gün, çoğunluğun gördüğünün aksine şeyler görmek ne kadar yanlış(!) olduğunu öğrendim. Oysa sanat herkesin görmediğini görmek, duymadığını duymak, sezmediğini sezmek ve bunu esere yansıtmak değil midir.

    Ortaokul öylece geçti, lisedeyiz. Eskilerin Sanat (aslı zenaat) Okulu dediği Endüstri Meslek Lisesinde ağırlıklı derslerimiz atelyede işleniyor. Her türlü makina gürültüsü, homurtusu, vınıltısı; metal, yağ, talaş kokusu; neticesi alın aklığı olan her türlü kirin pasın içindeyiz. Buradan sanat mı çıkar! Yahut, ne çıkar! 

    Onu bunu bilmem, tesviye atelyesinden güzel bir şey çıktı. Teknik resim denilen şeyin özü; o resmi eline alan bir usta, başkaca hiç bir bilgiye ihtiyaç duymadan istenilen parçayı üretebilmelidir. Bu yüzden parçanın bir kaç yönden resmi çizilir, gerekirse kesit alınıp içinde ne var ne yok gösterilir. Hatta gerekirse perspektif denilen üç boyutlu, derinlikli resmine de yer verilebilir. Her ne kadar teknik de olsa bu resim dersinden, varlıklar ve olaylara farklı yön ve açılardan bakabilmeyi öğrendim. Perspektiften olaylara mahruti bakışın önemini kavradım. Bütün bunlar yüzeysel nazarla fark edilmeyen çoğu ayrıntının görülebilmesi anlamına geliyor. Bir de farklı düşünebilme, düşünceyi olgunlaştırabilme ve tabi ki analiz ufku... İleride şiir ve metin tahlillerinde ve çeşitli komplo teorileri üretme hususunda teknik resim dersinin böyle çok faydasını göreceğim.

    Tabi ki teknik resimin sanatla alakası yok. Fakat lisede sanat adına bir deneme daha yapıyorum. Edebiyat kompozisyon sınavından bir türlü geçer not alamıyordum. Bir sınavda yeri geldi şiir yazayım dedim. Hoca da izin verince, bir kaç paragraflık yazı yerine bir kaç dörtlükten oluşan şiir yazmak kolayıma geldi. Bir dörtlüğünün kafiyeleri "sıra sıra, ara sıra, yanı sıra" diye hatırladığım şiirden beklediğim notu alamadım. Demek ki bu benim harcım değildi, bir daha da şiire bulaşmamaya karar verdim. Bu sözümden bir kereliğine döndüm, yeri gelecek onu da anlatacağım. Yalnız o yıllarda Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) ile tanışmamın da mühim olduğunu belirtmeliyim.

    1984'te Konya'ya bu vaziyette geldim. Edebiyat güzel sanatların bir dalı olabilir, ama bizim okuyacağımız o sanatın bilimi gibi bir şeydi. Dolayısıyla eser vermeye, yani sanatçı yetiştirmeye dayalı etkinlikler beklemiyorduk. Dersimize girmeyip ney üfleyen (adı Enver miydi acaba) bir hoca ve aşıkane şiirler söyleyen Bekir bey müstesna, akademik kadro arasında sanatçı yoktu. Buna rağmen kuvvetli söyleyişe sahip şairler vardı bölümde; Adnan Büyükbaş gibi, Cengiz Karatekin gibi... 

    Bizim sınıfın şairi ise Salim idi... Sonradan Baba Korkut mahlasını alan bu arkadaşımızın ne kadar büyüdüğünü ve şiirini ne kadar geliştirdiğini çok sonraları anlayabilecektik. Zaman zaman güçlü imgeler yakalayan Kasım'ın da şiirlerini hatırlıyorum. Yine çok ve güçlü söyleyiş güzelliğini barındıran şiirlerin şairi olarak Süleyman Seçkin'den de sonradan haberdar olduğumu itiraf etmeliyim. Öykü alanında Fulya tekti, Çehov tarzında yazdığını söylüyordu. Eline bir bağlama geçtiğinde Ülkübey çalar söylerdi. Bir iki çalışmayla üstesinden gelemeyeceği türkü yoktu, onun da kulağı iyiydi. Bak şimdi hatırladım, seçmeli müzik günlerinde teneffüslerde Salim'in flüt dinletileri olurdu... İşte bizim sınıfın sanatkar listesi bu kadar kısa, en azından kendini gösterenlerin hepi topu bu...

    Bana gelince... Şiirden boyunun ölçüsünü alan biri olarak bir daha o sahaya yaklaşmayacağımı söylemiştim, dediğimi yaptım. Ancak çaktırmadan hikaye denemesine girişebilirdim, öyle de yaptım. 'Salkımsöğüt' adında bir hikaye yazdım. Gölgesinde nice pozlar verdiğimiz, altında acı tatlı hatıralarımızın izleri bulunan, Selçuk Eğitim ile özdeş iri gövdeli salkımsöğütten mülhem bir şeydi. Kendi kendime bir kaç defa okuduktan sonra nasıl olduysa oldu, bu ilk ve tek hikayem kayboldu. Yahut imha ettim. Olayı/durumu, yazarkenki ruh halimi iyi hatırladığım bu öyküyü beğenmedim galiba... Böylece hikayenin defterini de dürmüş olduk... Bugün bile her şeye rağmen, eksiğini gediğini kapatıp Salkımsöğüt'ü tekrardan yazayım desem, yazabilir miyim bilmiyorum... 

    Civil deresi üzerindeki köprüde Halim Seraslan ile karşılaşmamız 1989 baharına rastlar. Dört beş ay önce göreve başladığım Ordu'da onu gördüğüme şaşırdım, oysa Aybastılı olduğunu biliyordum. Gönül Hanım'dan önceki bölüm başkanımız sadece Yeni Türk Edebiyatı dersimize girmişti, dolayısıyla diğer hocalar gibi yakınlığımız yoktu. Ne olursa olsun, bir yıl sonra okuldan birini görmek güzeldi, kısa görüşme bile bana çok iyi geldi. Laf arasında bu taze öğretmene mutlaka bir şeyler yazmasını da öğütlemişti. 

    Halim Hoca'nın öğüdünü ciddiye aldım. Ama ne yazacaktım 'bu durgun şimal kentinde'... Birden, ilk Ordu sabahına uyandığım dört ay önceye döndüm. Otel odası acayip karga sesleriyle dolmuştu. Bizim oraların bahar ve sonbaharlarında karga sürüleri böyle gaklayarak sabah akşam ayini yaparlardı. Yeri göğü talan eden bu çapulcu çığlıklarına aşina idim, ama şimdi burada bu ayinin sırası mıydı. Karakışın sonunda bu hayvancıkların ne işi vardı, hem sesleri niye böyle dumağı geçirmiş gibiydi... Dışarı baktığımda ancak bu sesi çıkaranların karga değil, martı olduğunu anladım. Bir dağ çocuğunun sahil kentindeki ilk sabahı... Firkat bastı, durup bir güzel ağladım... Meğer o anda gözyaşlarıyla bir şiir yazılıyormuş. Halim Hoca'nın öğüdü doğrultusunda ne yazacağımı düşünürken, ilk sabahta yazılıp dimağımın derinliğinde donup kalan mısraların buzu çözüldü, bütün canlılığıyla arzıendam ediverdiler. Şiirin bugün hatırda kalan ilk bölümü:
    Bu durgun şimal kentinin 
    Canhıraş çığlıkları deliksiz vurur beni
    Ağlarken gurbet şafağında gurur beni
    Muhtaç etti yorumsuz bir oyuncağa.

    Uzun şiir kağıda dökülünce pek güzel görünmüştü. Yine de kimseye okumadım. Bir kaç gün sonra mısralar ve kelimeler üzerinde düşünmeye başladım. Şiddet içeren sert ünsüzlerin baskınlığıyla ayrıca gururlandım. Fakat durgun kelimesinin manası ile şiirin bütününe hakim hareketlilik çelişiyor muydu ne... 'Bu durgun'u 'kudurgun' yaptım, beğenmedim. 'Şu çılgın'da karar kıldım. Bu sefer de üç kelimedeki ğ sesleri kulağıma batmaya başladı. Şiir sertlik ve şiddet içerecekse bu yumuşaklık nedendi. Hadi çığlıkları ile ağlarken'deki sert ünsüzler bu yumuşaklığı izale ediyor diyelim, ama şu 'şafağında'ya bir çare bulunmalıydı. Onu da 'akşamlarında' kelimesiyle değiştirdim. İşte şimdi olmuştu. Olmuş muydu gerçekten. Belki olmuştu, ama artık otel odasında ilk Ordu sabahına uyanmanın şiiri değildi. Sadece şu ilk bölüm üzerinde yaptığım operasyondan nefret ettim ve bütün yorganı yaktım. Şiire bu ikinci tövbemi hiç bozmadım.

    Teknik resimden başka resim bilmediğimi arzetmiştim. TRT'deki 'Resim Sevinci' rüzgarından kendimizi kurtaramadık ama... Palet, boya, tiner, tuval, beş santimlik ve yelpaze fırça, spatula vs ne lazımsa hazırlanmış olarak, yarım saatlik Bob Ross proramlarını beklerdim. Titanyum beyazını, Prusya mavisini orada öğrendik. 'Belki şuraya küçük sincapların gizleneceği güzel çalılar kondurmalıyız' benzeri tanıdık replikleri ilk defa duyuyor gibi gülümsedik. Bob'u taklit ederek yarım saatte aynı resmi yapmaya çalıştık. Ama hayır, resim alanında da kabiliyetsizliğimi katiyyen anlamam bir kaç ayı buldu. Veya 1977'de kırılan şevkimin hala tamir edilemediğini... Her neyse...

    Müzikte beceriksizlik sertifikasını almam daha kısa sürdü. Ses çıkarmayı bile beceremeyeceğim bir kaç üflemeden sonra anlaşılınca neyi kitaplığa bıraktım. Hala bıraktığım yerde duruyor.

    Yani senin anlayacağın hangi sanat dalını tuttuysam ya kurudu, ya kırıldı, yahut ben daldan düştüm. Peki bu duruma üzüldüm mü? Üzülmedim dersem yalan olur. Herkesin hüner sergilediği bir ortamda insanın çıkıp 'az önce yazdığım şiiri okuyayım' demeyi canı çekiyor. Veya elini kulağına atıp bir uzun hava asılmayı, en azından kaval çalmayı, ebru yapmayı ve sair ve sair...

    Nurhan'ın hayran kaldığımız tabloları vardı mesela, Sefa'nın sabır sınavı tezhip levhaları... Salim durup durup şiir söylüyordu hani... Geç vakit teşrif ettiğinde şu konser senin, bu sahne benim geldiği yeri anlatan Şule Nur vardı... İsmail uzun süre tiyatro ile ile uğraştığını söylemişti... Sonradan öğrendiğimiz bu meziyetli arkadaşlarımızdan başka kendini göstermeyen daha nice ince ruhlular vardır kim bilir. Örneğin Mustafa Yankın'ın hatt meşk ettiğinden hala şüpheleniyorum.

    İcrai sanatta kabiliyetim olmadığına artık eskisi kadar üzülmüyorum. Çünkü bunca sanatkar arkadaşım var, bunun övüncü hepimize yeter...


25 Ocak 2026

Takanın Kahve 4

 
    Kahvenin yenilenmesi yeni bir binadan ibaret değildi. Mekan genişlemesine bağlı olarak müşteri de artıyor ve profil çeşitleniyordu. Bunda işin başına Ahmet'in geçmiş olmasının payı olabilir. Her neyse, belki müşteri isteğiyle okey, kağıt oyunları, tavla ve domino bu dönemde başlamış oldu. 

    Diğerleri mühim değil de, domine deyince ona ayrı bir parantez açmak lazım. Bana öyle geliyor ki kime bu oyunu sorsanız üç isim sayacaktır: Taka Nuri, Gambır Muhtar ve Garaçaylı'nın Mahmut... 

    Sabahları Taka açıyordu kahveyi... Öğleye doğru Ahmet gelene kadar görev onda. Sonra gece yarısında kapatana kadar Ahmet'in... Galiba akşam yemeği için bir saat kadar tekrar bir nöbet değişimi vardı, ama genel çalışma sistemleri böyle... İşte sabah nöbet değişimini bu isimler hacı gözler gibi beklerdi. Ahmet gelecek de domineye oturacaklar...

    Gerçi Mahmut Ağa çalışıyordu, bu öğlen bekleyişi ilk zamanlarda Gambır ile Taka için geçerliydi. Fakat ikindin mesai bitiminde de Mahmut Ağa adeta koşa koşa gelirdi, emeklilikten sonra ise tam bir üçlüydüler... Pirince kazınmış domine taşlarının bulunduğu küçük kutu ile kalem kağıt bir elinde, kendine doldurduğu bir bardak çay diğerinde olduğu halde, ya direğin dibindeki yahut televizyonun ardındaki küçük masaya Taka yöneldiğinde, neyin ne olduğunun farkındaki diğer ikisi de masadaki yerini alırdı.

    Taşlar karıştırılıp dizilirken çaylar da söylenir; 
    - "Çayları ve Ahmet!.."  Yancıyı sevmezlerdi, buna rağmen kıyıdan köşeden sokulan olsa da çay filan söylemezler, yokmuş gibi davranırlar. Üleştikleri yedişer taşı Muhtar ile Mahmut Ağa farklı yöntemlerle avucuna alırlar. Sol parmaklarının ucuyla sürüklediği taşları, rıhtımda bekler gibi masa kenarına yanaşmış diğer avucuna noktalı yüzleri görünecek şekilde yapıştırırdı Muhtar. Buna karşın diğeri, aynı hareketleri bir avuçtan diğerine aktaracak biçimde gerçekleştirirdi. Taka ise taşları avucuna almayıp masaya sıralayarak sol elini rakipler görmesin diye önüne siper ederdi. Tabi avuca sığmayacak kadar taş çekmek zorunda kaldıysa diğer oyuncular da aynı yolu izlerdi...
    
    Üçlü oyunda ilk olarak belirli sayıya ulaşan birincidir, kenara çekilip tek mağlubun ortaya çıkmasını bekler. Eğer Takanuri yenilmişse keyifle seslenirler;
    - "Ahmet, gazana su ekle!.." Anasınıngözü Muhtar pek nadir yenilirdi. Genellikle ilk olarak oyundan ayrılır ve sağa sola laf yetiştirirdi. Sesi bütün kahveyi dolduracak kadar yüksek desibeldeydi. Onaylatmak için bir evrak getiren olursa oyundaki ve masadaki istifini bozmaz, meşin mahfazalı mührünü cebinden çıkarır, hohladıktan sonra avucunun etli kısmına yerleştirdiği kağıda basardı. Sonra oyuna devam... Yeni oyun taşları karılırken tekrar çaylar söylenir, bilmem kaçıncı defa sigaralar yakılırdı. 

    Nadiren sigara ikram ederlerdi birbirlerine. Herkes göğüs cebindeki paketten tek çıkarıp yakardı. Her birinin kendine özgü hareketleri vardı. Mahmut Ağa sigarasını ayrıca süzgeç ağızlığa takar, Taka, elleri dolu olduğu için kendisine musallat olan sineği "Kişe hey!.." diye koğar, Muhtar da masaya dökülen külleri üfleyerek temizlerdi.

    Oyundan ilk çıktığı zamanlar veya sair vakitlerde dışarıya çıkan Muhtar'ın kazık sandalyeye oturma biçimi de değişikti. Kamburluk sebebiyle rahat edemeyeceğinden, ters çevirdiği sandalyenin arkadaki yüksek dayamalığına olmayan kabasıyla otururdu. Daha doğrusu buna oturmak denmez, dayanırdı. Böylece muhataplarıyla aynı göz hizasını sağlamış olurdu. Onun böyle oturduğunu gören çoğu kimsede, aynı filmlerde olduğu gibi, sandalyenin boştaki ayağına bir çelme atıp Muhtar'ı yere yuvarlama fikri oluşmuştur. Neyse ki ciddi sağlık sorununa yol açacak böyle bir muzipliğe kimse başvurmadı. Bu pozisyonda otururken sigara paketlerinin iç ciyirdeğini yüzmek Muhtar'ın hiç  vazgeçmediği alışkanlıklarından biriydi. Kağıdı alümünyum tabakadan arındırma diyebileceğimiz bu iş zannedildiği kadar kolay değildir, sabır ister; ancak onun gibi birinin baş edebileceği faydasız bir meşgale...

    Üçlü oyun muhabbeti ve Gambır Muhtar'ın şamataları Takanınkahve'de 1990'lı yılların sonuna kadar devam etti. 1999 seçimlerinde Ahmet, onu devirmeden çok önce, uzaktan izlemesi bile keyifli bu oyunlar bitmişti.

    Bu döneme has anlatılması gerekli mühim bir husus da söğüt ve iğde gölgesidir. İlk binanın önündeki çardak gölgelik yenilemede kaldırılınca, yeni kahve önüne salkım söğüt dikilmişti. Bir kaç yıl sonra bunlar sökülüp bir tarafa ıhlamur, diğer tarafa iğde diktiler. Ihlamur tarafı tat vermedi, ama iğde aldı başını gitti. Altına bir sıra oturakla bir masa sabitlendi. Kısa sürede tam yazlık kahve havası oluştu. Öğlene kadar iğde gölgesinde idare ediliyor, öğleden sonra bina gölgesi yavaş yavaş dönüp tam ikindin sonrası iyice uzadığı için gündüzün her saatinde eğlenmelik gölge sağlanmış oluyordu. Camiden çıkanlar, yola kadar taşan bu alanda bir kaç saatliğine kalabalık oluştururdu.

    Üst katın ne zaman yapıldığını hatırlayamadım. Tam da bilardonun köy gençleri arasında popüler olduğu sıralar oraya iki masa kuruldu. Öyle pek kazanç getirdiğini sanmıyorum, yalnız orada futbol maçları için bir kurulum yapılmıştı, o sıralar çok hareketli ve kalabalık oldu. Ahmet'e yardımcı olarak Patoz Ahmet, Cıldır, bizim Muhittin filan o dönemde ve daha sonra çalıştılar.

    Takanın Ahmet'in daha kalıcı bir yardımcıya ihtiyacı vardı. Bunun için bir süre Yarımçakmağın Mehmet'le çalıştı. Bu konuda uzun süreli bir çalışandan söz etmek gerekirse o da Haydar'dır. Soyadını bilmediğim Karslı bu Azeri çocuk, işe başladığında hakikaten çocuktu. Müşteriyle iyi ilişkileri ve tatlı Türkçe'si vardı. Yıllarca çalıştı, İstanbul'a taşınırken kocaman delikanlıydı...

    Daha sonra eniştesi, Gözelali'nin Şükrü ile birlikte çalıştı Ahmet. Bu dönemde artık sağlık sorunları iyice ilerleyen Taka'nın çalışmaya dermanı yoktu. Ancak çay içmeye gelirdi, o da arabayla... Şükrü'nün vefatından sonra Kazım çalışmaya başladı... Bunlar Takanınkahve'de uzun soluklu çalışanlar...

    Taka Nuri Argunşah da damadı Şükrü'den bir kaç ay sonra 2015'te vefat etti. Onun adıyla bütünleşen bir kahve hakkında niye bu kadar duruyoruz. Anıtkaya'da kahveler ve kahvecilik konusunu yazarken zaten bahsetmiştik, şimdi ayrıca Takanınkahve başlığına gerek var mıydı?...

    İşin ehline göre eşya ve mekanın da ruhu var. Belki bu yüzden insan onlarla izah edilemez bir bağ kuruyor. Anıtkaya kahveleriyle ilgili yazdıklarım duyum ve dışardan gözlemlere dayanıyordu. Ama Takanınkahve başka... Onun hakkında bunca yazdıklarım, yaşadıklarımdan başkası değildir... Yani bütün bunları içeriden birinin sesi olarak okuyun derim...



23 Ocak 2026

Takanın Kahve 3

 
    1988 güzüne dair zikredilmesi gereken olaylardan biri de zannediyorum Galatasaray-N.Xamax maçıdır. Güzel güneşli bir Kasım günüydü. Tam da kahvede pineklediğimiz zamanlar. O gün maç olduğunu biliyoruz, yalnız televizyon yayını yok, yine de radyodan dinlemek için saati kolluyoruz.

    Çoğul yazdığıma bakmayın, radyonun başında sadece Remzi Çavuş (Kayır) ile ikimiziz. Eski tip radyo, elektriğe de bağlı olduğu için sabit yerinde, ocaklığın hemen çıkışındaki bacagaşı gibi bir yerdeydi. Haliyle biz de o köşedeki masadaydık. 3-0'lık ilk maçtan dolayı çok da ümit yoktu, ama yapacak başka bir işimiz olmadığına göre, işte radyoya yumulmuştuk.

    Maçı Levent Özçelik anlatıyor. Şimdikiler bilmez, o vakitler maçlar ekseri radyodan dinlendiği için spikerler her ayrıntıya yer verdikleri müthiş süslü cümleler kullanırlardı. İfadelerine, seçtikleri kelimelere, vurgu ve tonlamalarına ve başka özelliklerine göre beğenilen, beğenilmeyen spikerler vardı. Misal Necati Karakaya anlatımda serilik yakalayamadığı ve yabancı kelimelere bolca yer verdiği için sevilmezdi. Orhan Ayhan, maçı bırakıp hikaye anlatmaya başlar, İzmir'in meşhuru Murat Ünlü son heceleri gereksiz vurgular, İlker Yasin genellikle beğenilir, Akın Göksu siliktir, Halit Kıvanç efsanedir, Doğan Yıldız, Hüseyin Başaran, Tansu Polatkan vs. her birinin ayrı bir özelliği vardı. Fakat hangisinden dinlerseniz dinleyin, o stad ve oradaki maç gözünüzün önüne gelirdi... Levent Özçelik beğenilenlerden birisiydi, hala TRT'de çalışıyor...

    Galiba Levent Özçelik bu maça özel heyecan yüklenmiş, makineli tüfek gibi anlatıyor. Söylediklerinin çoğu anlaşılmıyor, bunun sebebi canlı radyo yayınındaki teknik bozukluklar olabilir. Kahvede sadece maçı dinleyen iki kişi biz varız, herkes güzel havanın tadını çıkarmak istercesine dışarı atmış kendini. Arada çay götürüp boşları getiren Taka var, o kadar... İlk yarının ortalarında bir gol geldi, başkaca da  ümit veren bir şey yok. Fakat dedikleri çok net anlaşılmasa da spikerin heyecanı yavaş yavaş bizi de sarıyor. 

    İlk yarı böyle bitti. İkinci devreye başlarken içeride yine ediyle büdüyüz. Arada kahveye gelenler cızırtılı radyo başındakilerle ilgilenmiyor, sandalyesini alıp dışarı çıkıyor. Derken, ikinci golle spiker ortalığı yırttı. Şamataya başını uzatıp durum soran bir iki kişi haricinde maça ilgisizlik aynıydı. Biz ise iyice heyecanlanmaya başladık, bu iş olacak gibiydi. Üçüncü gol sesinden sonra Çavuş duramadı, kendini dışarı attı. İlgisizmiş gibi duruyor, ama ben biliyorum, şu heyecana dayanamam diye gitti...

    İşin başında ümitsizlik fazla olduğu için heyecan yapmıyorduk. Lakin skor 3-0'a gelince durum kritikleşti. Şu durumda maç uzuyor, lakin yenecek bir golle her şey bitiyor. İşte bu pozisyondayken içeride tek başıma kaldım. Kısa bir süre sonra dördüncü gol de geldi, amma kritik durum hala devam ediyor, bir gol yeme riski o malum sonu gösterip duruyordu. Bu stresli dakikalar beşinci gole kadar devam etti. Levent'in kahkaha hıçkırık karışımı o nefesi kesik bağırtısıyla bir kaç kişi içeriye hücum etti de yalnızlığım sona erdi. Meğer millet son sözü bekliyormuş... 

    Radyodaki maç bitince televizyonu açtılar. Bir de baktık ki maç yayını var. Zafer gelince maçı banttan yayınlamaya karar vermişler. Oturduk bir de oradan izledik. Anlatan İlker Yasin'di, onun da kendine göre diksiyon güzelliği vardı. Kalabalık bir topluluk olarak İlker Yasin anlatımıyla izledik. Mustafa Denizli'nin cezası varmış, maçı tribünden izliyor. Tel örgüler gerisindeki görüntüsü ekrana geldikçe Garaçaylı'nın Mahmut Abi 'Hapishanelere güneş doğmuyor' diye replik veriyordu, bu ayrıntı da aklımda kalmış...

    Takanınkahve'de çok maç izledik, hepsini anlatmaya güç yetmez;  Xamax maçı kadar heyecanlı bir başkasını da hatırlatıp bu konuyu kapatalım.

    Xamax'tan beş yıl sonraya, 1993 yılına geliyoruz. Ekim ayında bir ara izin münasebetiyle köydeyim... Bu beş yılda çok şey değişti, her şeyden önce kahve yenilendi. Eski toprak dambeşli, küçük baraka görünümlü o yapı yıkılarak şu anki kahvenin ilk katı inşa edilmiş. İç alan genişlemiş, öndeki baraka kaldırılınca içeri aydınlanmış, masalar çoğalmış. Yani sizin anlayacağınız nispeten modern görünümlü bir yapı ortaya çıkmış. Ayrıca Ahmet de işin başına geçmiş, babasıyla nöbetleşe çalışıyorlar; ama artık Taka eskisi gibi yorulmuyor. Bu arada kahve genişleyince oyun filan da oynanıyor...

    Ülke genelinde de çok değişiklik var, özel tv'ler bunlardan... TGRT diye yeni bir kanal var, diğer özel kanalların arasında kendine yer bulmaya çalışıyor. Sırf bu hesapla o gün akşam oynanacak M.United-Galatasaray maçının yayın hakkını satın almış. Yani maç hiç bilinmeyen yeni bir kanaldan yayınlanacak... Hadi bakalım, akşama yetişmesi için gündüzden çatıya çıkılıp çanak çevriliyor, zor bela TGRT bulunup ayarlanıyor.

    Maç saatinde vaziyet alıyoruz. Bu arada karşıdaki Güçcükhalil'in kahveyi de Siçanali işletiyor. Aynı saatte bir başka televizyonda Ajax-Beşiktaş maçı var, onu izleyecek olanlar da oraya bölündü.

    Ve maç başladı. Spiker Ümit Aktan, iyi edebiyat yapar... Yalnız yayın berbat, neredeyse dakikada bir reklam giriyor. 'Reklam arası maç' tabiri böylece literatüre giriyor. Asıl can sıkıcı olan hemen ilk bölümde 2-0 geriye düşmemiz... Bu arada küfürler, bağrış çığrışlar gırla gittiğini söylememe gerek yok. Derken Arif Erdem'in golü geldi. Alkış cıpban bittikten sonra Ümit Aktan'ın bu golü tanımlamasını işitebildik: 'Şımaykıl değil, dünyanın bütün Maykıl'ları gelse bu gole bir şey yapamazdı!'... Spiker coşmuştu, reklamların izin verdiği ölçüde biz de maça bakıp coşuyorduk. Bu arada Kubilay'ın, neredeyse içeriden çıkaracağı golü geldi. Artık birbirimizin dediklerini bile anlamaz olmuştuk, Ümit'i nasıl duyalım. Beraberlikten sonra ilk yarı sonuna kadar öne geçme fırsatı da yakaladı bizimkiler. Deplasmanda böyle hop oturup hop kaldırıcı baskılı bir oyun vardı, nasıl coşmayalım...

    Devre arasına böyle girdik. Karşıdan Davılcı geldi;
    -"N'ediyonuz le siz burda! Le anamavradım olsun Beşikdaş bi top oynuyo, ben bööne maç hayatımda görmedim." demez mi...  Dedi ve gitti... Neyse biz ikinci yarıya devam edelim. Üçüncü golü de bulduk. Neticede Menchester son dakikalarda beraberliği yakaladı da rahatladı, maç 3-3 bitti...

    Davılcı'nın dediğine gelelim... Sonradan Beşiktaş maçını izledik, hakikaten dediği kadar varmış. İlk yarıyı 1-0 önde kapamışlar ve Ajax'ı ezmişler. İkinci devre iki yiyip mağlup olmuşlar, ama Siçanali'nin kahve de en az Taka'nınki kadar heyecanlıymış...



22 Ocak 2026

Takanın Kahve 2


    Fakülte yıllarında yalnız tatillerde köyde bulunabiliyorduk. Kuvvetli bir kahve bağı oluşturmaya vakit yoktu. Yine de bu kesintili geliş gidişlerde Takanınkahve'deki yoğunluk hissedilir derecede oluyordu. Kışın özellikle yatsı sonrası, yazları ise gündüzün çardak altı ve geceleyin de yola kadar taşan kısa süreli kalabalıklar unutulmazdı...

    Bu yılların birinin baharında kahveye iki turist gelmiş. Nereli olduğunu bilmiyorlar, zaten yabancı dil bilen olmadığı için sağlıklı iletişim filan kurulmamış. Bizimkiler her zamanki sıcakkanlılıklarıyla buyur etmişler çardak altına, baliguli baliguli güya muhabbet etmişler. Çay kahve içmişler beraber, belki adamların karnını da doyurdular bilmiyorum... Kalkıp gidecekleri sıra birisi kağıt kalem uzatarak 'Adres...' demiş. Kahvenin adresini yazıp vermişler... Aradan ne kadar vakit geçtiyse, Postacı bir gün kahveye yurtdışı kaynaklı bir zarf getirmiş. Oldukça ağır olan bu zarfı açtıklarında sekiz on tane fotoğraf görmüşler. Bunlar çay kahve ikram ettikleri turistlerin sohbet esnasında çektikleri fotoğraflarmış. Meğer samimi karşılamanın hatırası olarak şu fotoğrafları göndermeyi daha o zaman kafalarına koydukları için adres istemişlermiş... Bu fotoğraflar hala duruyormuş; Ahmet ve Bekir'den söz aldım, yakında paylaşırım...

    Bu dönemden günümüze kalan unutulmaz hatıralardan biri de televizyona yıldırım düşmesi olayı... Havanın bozuk olduğu bir günde yıldırım oraya mı, yoksa yakınlara bir yere mi düştüyse... Çok kuvvetli çakmış ama... Anında televizyondan dumanlar çıkmaya başlamış. Fişi filan çektilerse de olan olmuş bir kere. Taka çok paniklemiş... Öyle zamanlarda akıl veren çok olur, Yarımçakmak 'Madem hava bozuk, niye televizyonu kapatmadın!..' filan diyecek olmuş da Taka ona patlamış diyorlar...

    Aslında Taka Nuri neşeli bir adamdı. Tepside ikiden fazla çay yoksa ve henüz can sıkacak kadar yorulmadıysa dışarıya çay götürürken türkü mırıldanırdı. Profilden baktığınızda onu hep üfülük çalarken görürdünüz, ama ses çıkarmazdı. Benim gözümde meçhul bir türkünün melodisini sessiz üfülükle tekrar edip duran adamdı Taka... Lakin öyle değilmiş... Bunu, onunla oturup iki laf etme yetkinliğine ulaştığımızda ancak anlayabildim. Islık çalıyor zannederdim, fakat adamın dudak yapısı öyleymiş...

    Bu durum onun neşeli olduğu gerçeğini değiştirmez. Radyoda, televizyonda 'Nezahat Bayram'dan türkü filan yok mu, bulun da dinleyem' derdi. Hep Nezahat Bayram örneğini verirdi, gerçekten onu sevdiğinden mi, yoksa diline firdettiği  için mi bilmiyorum. Bir de Afyon'a gidiyorsak 'Gözel türkülü filim' ısmarlardı. O vakitler video kasetlerden film izlemek yaygınlaşmış, kış günlerinde millet filmlerle oyalanırdı.

    Hangi yılın yazıydı şimdi bilemeyeceğim, Taka kafaya koymuş bir video alacak, sağa sola bakıp sorup soruşturuyor. İstanbul'da oturan Şaban Emmim gelmiş. Taka ile hala dayı çocuğu olurlar, bizden sonra onunla da bir müddet oturup konuştular. Emmim ayrılıp gittikten sonra sigarasını yakarken (zaten pek söndürmezdi) kahkahayı patlattı ve ardından ekledi: "Vidiyo işini halletdik ...! Benim halaoğlunda fazla varmış!.."  Ardından sigaradan bir nefes ve bir kahkaha daha, "Yazık heç a-ah demez, emme heç bi işini de görmez" dedi... Meğer Şaban Emmim "Amma yaptın Dayıoğlum, evde iki üç tane var, al birisi senin olsun." demiş... Taka Nuri bir video için ta İstanbullara gidecek değil, ama galiba o yılın güzünde videoyu almıştı...

    Dediğim gibi, bu yıllarda köyde bulunmam tatil günleriyle sınırlıydı, tatilin aylak zamanlarını da çoğunlukla kahvede geçirirdik. Yalnız 1988 tatili çok uzadı. Mezun olmuşuz, yazı yine orada burada çalışarak geçirmiş sonbaharda da atama bekliyoruz. O günlerin boşluklarında hep kahvedeyiz. Nihayet Kars'a atandık, bunun hazırlıklarıyla meşgulken atamanın iptal edildiği haberi geldi. Bundan sonraki aylar, yeni sınav ve atama beklentisiyle geçecekti. İşte o dönem Takanınkahve'ye tamamen yerleştik.

    Malum rahatsızlıkları vardı, bünyesi zayıftı, kendine dikkat etmiyordu, üstüne üstlük kahve Taka'yı çok yoruyordu. Ahmet ise şoförlük yapıyor, köye ne zaman geleceği belli olmuyordu. O geldiği zamanlarda dinlenme fırsatı bulsa da belli bir çalışma düzeni olmadığı için o yaşta kahvede bitkin düşüyordu. Çırağı da yoktu, galiba o yıl bir iki Bünyamin ortalıkta dolaşıyor, ama onun da ciddi faydası olmuyordu. Gecelerin uzamaya başladığı dönemde akşamları yoğunluk azalınca yüzümüze bakar 'Ben gitsem olur mu' diye izin ister giderdi. Biz de oturacağımız kadar oturur, millet dağılınca yerleri süpürür, ortalığı temizler kapıyı kilitleyerek kahveyi kapatırdık. 

    Arada bazı gecelerde kahveyi bize bırakmaların kendini dinlendirdiğini söylerdi. Bu dönemde Takanınkahve'yi çalıştırışımız seyrek gece kapatmalarıyla sınırlı kalmadı. İşi veya başka sebeplerle Afyon'a gitmek zorunda kaldığı zaman bazı gündüzlerde de kahveyi bize bırakırdı. Öyle vakitlerde her şeyi planlar, yapılacak işleri de bize tarif ederek bir kaç saatliğine her şeyi teslim ederdi. Kasa olarak kullandığı karton bisküvi kutusu vardı, oradan dilediğimiz kadar para harcama yetkisi de verirdi. Bu yetki sadece o güne has değil her zaman için geçerliydi. Gerçi hiç bir zaman sigara parasından başka bir şey almadık, ama bize bu serbestiyi tanıması bile çok değerliydi. Onun bu güvenine karşılık biz de elimizden gelen yardımı yaptık kendisine...

    Bir şeyi daha söylemezsem o dönemi eksik bırakmış olurum, o da kahvenin arkasında çay kartonuyla sucuk pişirmemizdir. Afyon'a giderken tembihlediği şeylerden biri de bu idi: "Garnınızı aç goman ha, dükkandan sucuğu ekmeği alın, şurda bişirin gözelcene..." Yan tarafta Berberlerin Emin Ağa'nın bakkalı vardı, dükkan dediği o... Şurda diye gösterdiği de kahvenin arkasındaki ören...

    Örene bir kaç metrelik küçük ocaklığın yanındaki kapıyla geçilirdi. Aslı Gulaksızın dip evler olan bu ören, yenilenirken kahveye katılacaktır, ama o zamanlar viraneydi. Sucuğu işte bu yıkıntılar arasında pişirirdik. Yüz gramlık Turist çayları vardı, bir boş çay kartonuyla sucuğun piştiğini de yine kendisi söylemişti. O kadar usta değildik, hep bir kaç çay kartonu yakmak zorunda kaldık...

    1989 Şubat ayına kadar karda kışta o örende çok sucuk pişirmişliğimiz ve bir çok gece Takanınkahve'yi kapatmışlığımız var...



21 Ocak 2026

Takanın Kahve 1


    1981 yılının sonlarında lise birinci sınıfta okuyordum, hafta sonu tatiline köye geldiğimizde Güçcük Halil'in kahvede oturmuştuk. Tam karşısında Taka'nın Kahve olsaydı herhalde orada otururduk, demek ki daha açılmamıştı... Liseyi bitirip sonrasını beklerken, yani 1984 yazında ise burası çoktan açılmış, hatta bir müşteri profili bile oluşmuştu. Çünkü o yazı Takanınkahve'de geçirmiş, hangi üniversiteye yerleştirildiğimin haberini bir akşamla yatsı arasında orada almıştım. Şu durumda kahve 1982 veya 83'te açılmış olmalıdır...

    Önceleri Gulaksız'ın gocagapıdan Şemşilerin eve kadarki bölümde kısa saçaklı basit bir duvar vardı. Gündoğusuna bakan bu duvar dibinde, ancak o vakit gölgeye kavuştuğu için ikindi sonraları eğleşilirdi. Dedem ertesi günkü pazar için Afyon'dan aldığı zerzevatı Cuma vaktinde köye getirir ve Cuma sonrasında o duvar dibinde satışa başlardı. (Kahve açıldıktan sonra aynı yerde uzun süre Kalecikli Mustafa Hoca da pazarcılık yaptı.) Duvar dibinin alışıldık müdavimlerinden biri de Gara Ahmet'in Halil idi. Sık sık koyun kesip cesedini ikili bir kancayla kısa saçağa asar, koyunu satıp bitirene kadar hem anlatır hem sarıcarı kişelerdi. Burada insanların eğleşmesi böyle istisnai satıcılar münasebetiyledir, asıl kalabalık hep karşıda, Güçcükhalil'in kahve önündeydi...

    Taka kahveyi açtıktan sonra kalabalık birden bire tam karşısındaki bu yeni yere yönelmiş. Ben açılışa şahit olmadım, lakin oranın açılışı galiba Halilağa kahvesini kapattıktan sonraya rastlıyor. Ya da o aşamadayken, çünkü rahmetli iyiden iyiye yaşlanmıştı ve işi sürdürecek hali yoktu... Her neyse, böylece o kahvenin müşterisi olduğu gibi karşıya taşınmış. Bir de Taka'ya özel müşteri kitlesini buna ekledin mi, al sana müşterisi hazır bir kahve...

    Taka'ya özel kitle dediğim, onun akrabaları ve sırf 'Taka kazansın' diye kahve alışkanlığı edinen yeni insanlardır. Bunun sırrını Taka'nın kendisinde aramalıyız. İyisi mi biraz ondan bahsedeyim...

    Gulaksız Mehmet'in oğlu Nuri Argunşah, aklım yeni ermeye başladığı yıllarda bana çok yakınlık gösterdiğini hatırlıyorum. Meğer bizim Hakkı Dedemiz ile onun Delinori dedesi emmi çocuklarıymış, nereden bilelim o yaşta... Evet o yaşta aklımda kalan büyük oğlu Bekir ve evlerindeki bir sürü eski püskü  şeydi. Daha o yıllarda, şimdi hurdacılık denilen eski demir, teneke gibi şeyleri toplayıp satarak geçinirmiş. O işe uygun eski ve sürekli arızalanan bir kamyonuyla yapıyor bu işi... Aslında 'Taka' o kamyonun lakabıdır, sonradan sonraya kendi üzerine yapışmış. 

    Taka'nın şoförlüğü Afyon-Anıtkaya arasında yolcu taşımacılığıyla başlıyor. Bir rivayete göre bakımsızlıktan, başka bir rivayete göre ise sabotajla otobüsü devre dışı kalınca mecburen yolcu taşımacılığını bırakıp bir kamyon alıyor. Artık bu kamyonla ne iş çıkarsa oraya sürükleniyor. Mesela Belediye eliyle ana sokaklara taş döşeme işi çıkınca, kırlardan topladığı taşları kamyon hesabıyla Belediye'ye satmış. Bunun gibi akla gelen kamyonla yapılabilecek her işi yapmış. Bu arada sık sık değiştirmek zorunda kaldığı kamyonlar hep eski, hep taka yani. Elbette bu kendi seçimi değil, o istemez mi sıkıntısız bir araçla çalışmayı, fakat garibanlığın gözü kör olsun... 

    Galiba 1970'li yılların sonuna doğru bir kaç harman döneminde sap çekmiştik. Kamyonu yine takaydı, istop ettiği zaman tekrar çalıştırmak zordu. Bu yüzden büyük sıkıntılar yaşadığımızı hatırlıyorum. Her marşa bastığında yüzüne yayılan stresi fark etmemek imkansızdı. Tam da o yıllarda midesindeki kronik rahatsızlıktan dolayı İzmir'e doktora gitmiş. Berber Ahmet durumunu anlatırken taka kamyondaki işinden de söz etmiş. O vakit doktor, bu rahatsızlığının mühim sebebi olarak o kamyonu gördüğünü, iyileşmek istiyorsa taka kamyondan inip bu stresli işi bırakması gerektiğini söylemiş. İşte kahve fikrinin o zaman belirdiği söyleniyor...

    Taka Nuri kahveyi açtığında hangi şartlar içinde bulunduğunu eş dost çevresi çok iyi biliyor. Bu yüzden onlar hazır müşteridir. Ayrıca bunun için teşvikçi ve yardımcı olunduğu da belirtiliyor. Zaten kahvenin  ilk açıldığındaki halini bilenler buranın derme çatma bir yer olduğunu hatırlayacaktır. Yukarıda bahsettiğim duvarın olduğu yerin üstü açılarak yeniden örtülmüş, yani dambeş yenilenmiş, duvarlar sıvanmış, arkaya sundurma gibi iki metrekarelik ocaklık eklenmiş, ön tarafa bir kapı ve iki yanına basit çerçeveli pencereler konulmuş. Önüne gölge versin diye bir çardak çatılmış. İçeride duvar kenarlarına sıra oturaklar çakılmış, ortaya iki büyük iki de küçük masa yerleştirilmiş, sandalyeler temin edilmiş. Tam karşı köşeye televizyonu koy... Aha sana Takanınkahve...

    1984 yazında burası iyiden iyiye kahve olmuştu. O yıllar henüz harman tedavülden kalkmış değildi, millet gündüzleri kırda bayırda, harmanda işinin başında; ancak geceleri kahvelerde geçirirdi. Zaten yaz gecesi dediğin ne ki, hepi topu bir kaç saat...

    Takanınkahve'de hemen girişin sağındaki büyük masanın müdavimleri belliydi. Yemekten sonra ilk Kelahmet'in Halil Abi gelir, sonra peyderpey cemaati toplanırdı. Aralarında bir hiyerarşi yoktu, lakin her kafasına eseni oraya oturtmazlardı. Zaten o masada oturmak herkesin harcı değilmiş. Sonradan öğrendim, Halil Ağa kendisi içtikten sonra her gelene de ayrıca çay söylüyormuş. Bu böyle olmaz, bir düzen oluşturtalım deyip, sonradan gelenin çay söylediği bir sistemi oturtmuşlar. Yani o topluluğa dahil olmak istiyorsan çayları söyleyeceksin. Bu kalabalıktan gözler korktuğu için masanın üye sayısında değişiklik olmuyormuş.

    Liseden yeni çıkmış 16-17 yaşında bir çömezsin, bizlerin o masada oturmaya zaten yaşı yetmiyordu, bir de dediğim mali külfeti olunca büsbütün uzak dururduk. Yine de onların muhabbetlerini uzaktan da olsa iyi gözlemlediğimi düşünüyorum. Sürekli çay taşıdığı için Taka da o masayı severdi, bazı şeylerde onlara dokunulmazlık ve öncelik tanır, bu ayrıcalığı kahvedekilerin hepsine de hissettirirdi. Onlar da istedikleri gibi şamata edebilirler, istedikleri programda televizyonun sesini kıstırabilirler, canlarının istedikleri vakit de dağılırlardı.

    O yılın galiba bir Ağustos akşamında erkenden kahveye damladım. Halil Ağa daha gelmemişti, onun yerine Kantinlerin Necati Abi oturmuş, yüzüne de hınzır bir gülümseme yerleştirmişti. Bu gülümsemenin benim telaşlı halime karşılık olduğunu ne bileyim ben...

    Eskiden Üniversite sınav ve yerleştirme sonuçları gazete marifetiyle açıklanıyordu ve o gün yerleştirmelerin açıklanacağını duymuştuk. Dayım her gün gazeteyle geldiği için ben de onu bekledim, kahveye bıraktığını söyledi. Bu yüzden erkenden oraya koşmuştum. Necati Abi bendeki hali bekliyormuşcasına gazeteyi elinden bırakmıyor, yüzünde de o malum gülümseme... En sonunda 'Hayırlı olsun, Konya'yı kazanmışsın' diyerek gazeteyi uzattı... Meğer Dayımla beraber bunlar başvuru numarasından sonucu öğrenmişler de bana oyun oynuyorlar...

    Takanınkahve her dönemde ve her halinde müşterilerinin hatırasında iz bırakmıştır. Şu ilk ve ilkel derme çatma kulübe görünümündeyken bile duvarlarına, döşmelerine ne şen kahkahalar, ne sessiz hüzünler sinmiştir. Söylenecek çok söz var, Takanınkahve serisi bir kaç yazı daha sürecek gibi...