16 Ekim 2026
Geçtiğimiz yaz sonunda Adil Çelik Bey ile uzun soluklu bir
sohbetimiz oldu. Bir yönüyle bizim köylü olan Adil Bey Cumhuriyet Üniversitesi
öğretim üyesi. Beş Üniversite ortaklığında bir proje hazırlamışlar, Kurtuluş
Savaşının halk hafızasındaki yerini tespit ediyorlar. Üniversitesi adına
projeyi kendisi yürütüyormuş, bu çerçevede konuştuk.
İşgal ve kurtuluşa dair her şeyi sordu, bildiğimiz kadarıyla
cevapladık. Soruların bir kısmı da işgalcilerle işbirliği yapan hainlerdi,
böylelerinin olup olmadığı, varsa halkın bunlara tepkisi filan… Araştırmalarda
bulduklarımı ve sonuçta kendi kanaatimi paylaştım. Bir hainin tespit
edildiğini, ancak onun köylüler tarafından pek bilinmediğini; bununla beraber hain
olmadığı halde öyle damgalanıp bugüne kadar hain gibi lanse edilen kimselerin
bulunduğunu, bunun ne kadar yanlış bir telakki olduğunu tarihi ve mantıki
delillerle kendisine anlattım.
Adil Bey’e anlattığım hususların bir kısmına “Gavur”da
değindim. Diğer kısmını projeye has olmak üzere onun yayınlanmasına bırakalım.
Yalnız o sohbet sırasında bir şeyi fark ettim, daha doğrusu hatırladım. Başlık
belirlememiştim, ama Gavur’daki içeriği haiz bir yazıyı yıllar önce
planlamıştım. Zira bu yazıda değindiğim kişilerin başına gelenlere benzer
şeyleri, hatta belki daha şiddetli bir süreci ben yaşadım.
On yılı geçgin süre oldu. Akıl almaz iftiralara, ithamlara
uğradık. Bitmez tükenmez linçler yedik. Ekonomik ve sosyal kırıma tabi
tutulduk. Fiziksel ve psikolojik işkenceler gördük. Şiddeti azalsa da bütün
bunların serpintisi hala devam ediyor.
Bunların en koyu döneminde tutunduğum esaslardan biri şu
hadistir: “Bir kişi kardeşini küfürle itham ettiğinde o küfür ikisinden birine
döner.” Müslüman terörist, terörist de Müslüman olamayacağına göre beni itham
ettikleri şeylerden biri de küfür oluyordu. Şu hadis ışığında düşünelim, bana
kafirsin diyorlar. Ben de kafir olmadığımdan eminim, küfür ithamı boşta
kalmayacaksa, o halde itham eden kafir oluyor. Aman Allah’ım, bu insanlar ne
yaptıklarını biliyorlar mı? Kendilerine ne ettiklerinin farkındalar mı?
Diyelim ki ithamlarında isabet ettiler, beni gerçekten kafir
sayalım. Bundan sen ne kazanacaksın? Ötede “Aferin len, kafiri hemen tanıdın, gir
cennete!” mi diyecekler sanıyorsun? Alakası yok, ben kafirsem cezamı çekeceğim,
ama benim cezamın sana bir faydası olmayacak. Fakaaat… İthamın isabetsiz ise,
yani senin dediğin gibi kafir değilsem, işte o zaman yandığının resmidir. Ebedi
hayatını tehlikeye atıyorsun. Kısaca öyle bir laf ediyorsun ki, bu lafın
sonunda hiçbir kazancının olmayacağı kesin; fakat sonsuz hayatını kaybetme
riski var. Sonsuzluğu sana şöyle anlatayım; bu dünya hayatın var ya,
sonsuzluğun yanında dünya hayatındaki ömrün sıfır bile değildir… O halde bırak
kim ne olursa olsun, böyle riskli sözlerle insanları itham etmeye değmez…
Değ-mez!
2020 yılı sonlarından itibaren Eğretiköy kapsamında
sülaleler araştırmasına giriştik. Bunun için iki yılda dört yüzden fazla
kişiyle planlı görüşmemiz oldu. Tabi bu arada konu sadece sülale araştırmasıyla
kalmıyordu, laf lafı açıyor, daldan dala atlanıyor, fırsattan istifade biz de Eğret'e dair bulduğumuz her malzemeyi kaydediyorduk. Haliyle “Gavur”a konu olan hususlar da
konuşuldu, onları da not ettim. Bütün bunların sonunda yazı kafamda
şekillenmişti. Araya başka şeyler girince unutuldu.
Hatta unuttuğumu bile unutmuşum. Adil Bey ile görüşmemizde
işte bunu hatırladım, böylece gecikmeli de olsa “Gavur” yazılmış oldu.
13 Ekim 2026
Edebiyat Bilgi ve Teorileri’ni hatırlarsın, fakültenin ilk
iki yılında aldığımız dersti. 2. Sınıfta bu dersi Ahmet Sevgi okutmuştu. Takip
edeceğimiz bir kitap veya dökumanı olmadığından hocalar kendi seçtikleri kaynaktan
takip ettirirlerdi. Beşir (veya Reşid) adlı biri tarafından yüzyıl başlarında
bastırılan Fesahat ve Belagat adlı bir kitapçığı İstanbul’da Sahaflar
Çarşısından almış hocamız. Fotokopiyle kişi başı çoğaltıp dersi o eski harflerle
basılmış kitaptan okumuştuk. Meğer o yılki Edebiyat Bilgi ve Teorileri dersinin
müfredatı tam da fesahat ve belagat konusuymuş.
Kulakları çınlasın, Ahmet Sevgi Bey’in derste ruh halini
açık etmeyen bir duruşu vardı. Öfkeli, neşeli yahut mahzun mu olduğunu
anlayamazdınız; hep aynı tarzda anlatır, örneklendirir, nasihat ederdi. Hemen
her derste hiç ihmal etmeden salıkladığı şeylerden biri, hangi konuda olursa
olsun yazmamızdı. Bu tavsiyeyi, iki elini kullanarak kendine has bir hareketle
yapardı. Kağıt olarak düşündüğü sol avucuna, ucunda hayali kalem tuttuğunu
varsaydığı sağ elinin parmaklarıyla bir şey yazıyormuş havasını verir, bu
hareketi yaparken de dudaklarından “kalem oynatın” kelimelerini dökerdi.
1988’de Edebiyat Fakültesi’ne geçtikten sonra kendisiyle hiç
görüşemedik. Son yıllara kadar Yeniçağ’daki yazılarını takip ederdim, gazete
hala basılıyor mu, Hoca yine orada yazıyor mu, bilmiyorum. Fesahat ve Belagat
adlı Osmanlıca kitapçık hala duruyor, bir ara yeni harflere aktarıyordum,
Eğretiköy’e başlayınca öylece kaldı.
Ahmet Sevgi Bey’in dersinden aklımda kaldığına göre fesahat;
yazıyla olsun sözle olsun, düşünceyi açık, anlaşılır, doğru düzgün, dilbilgisi
ve imla kurallarına uygun olarak anlatabilmektir. Belagat ise fesahatın bir üst
derecesidir; “Fasih olmak şartıyle sözün mukteza-yı hal ü makama mutabık
bulunmasıdır.” Yani söz doğru, düzgün ve kurallara uygun olacak; bunlar
sağlandığında o söz fasih oluyor. Söylenenlerin aynı zamanda beliğ olmasını
istiyorsak, onların “hal ü makama” da uygun olmasına dikkat edeceğiz.
Hal ü makam nedir? Sözün söylendiği ortamdır. Zamanın ve
yerin şartlarıdır. Muhataplarının sosyal, ekonomik, psikolojik vb durumudur.
Söylediklerin, yazdıkların bütün bunlara uygun olmalıdır. Hoca bunu “yas evinde
türkü söylenmez” örneğiyle açıklamıştı.
“Makam” kelimesiyle sözün muhataplarını anlarsak, “hal”
kelimesinden de zaman kavramına varabiliriz. O halde her sözün söylenmesi
gereken zaman vardır, vakt-i merhunu dışında söylenen söz, beliğ olmadığı gibi
abes bile kaçabilir.
Bütün bunlardan sonra “Doğruyu Eğret’te söylemicen de
ağrette (ahrette) mi söylicen!” sözünün ne derece kıymetli olduğunu anlarsın.
Bizim köylüler bu atasözüyle resmen belagatı tanımlamışlar.
11 Ekim 2026
Gün doğarken gözüm pencereden aşıp bahçedeki küçük
hareketlenmeye kaydı. Yedi sekizlik bir serçe grubu tedirgin pırpırlarla
rızıklarının peşinde. Üzüm salkımlarını bitirdiler, yeni ekilen yeşillikler
daha çıkmadı, şu hazan vaktinde bahçede ne var da ne yiyorlar diye dikizlemeye
başladım.
Süpürge tohumlarına yumulmuşlar. Bunlar fi tarihinde
muhabbet kuşumuzun yemlik temizliğiyle bahçeye saçılan tohumlardan üreyen
süpürgelerdir. İlk çıktığı yıl mısır sanmıştık, uzadıkça süpürge olduğunu
anlayıp öylece tohumlanmasını bekledik. Ertesi sene aynı yerinden bu sefer daha
fazla kökten fışkırdı. Kesip birleyip bir köşeye koyduk ve öylece unuttuk.
Geçen yıl daha hasat etmeden bir süpürge bağlama projesi geliştirdik, lakin o
proje uygulama safhasına geçemedi. Gelgelelim Allah bu sene daha fazlasını
verdi. Bir kısmını kesip gölgeye astık, kurumasın diye çoğunluğunu da bahçede
olduğu gibi bıraktık. Kuruyunca işlemesi zor olur, zira bu sene bir süpürge
bağlama hususunda kararlıyız.
Serçe familyası işte bıraktığımız bu süpürge dallarındaki
tohumları yiyorlar. Elleme yesinler, zaten oların tohumu lazım değil bize… Bize
lazım olan tohumların sıralandığı ince saçaklar ve tabi ki saçakların bağlı
olduğu dallar… Nasip olursa onlardan bir süpürge çıkaracağız…
Süpürge bağlamak, yıllardır planlayıp da bir türlü
uygulayamadığım, akim kalmış tek proje değildir. Daha neler neler var, bir
türlü yapamadığımız…
Kerpiç kesip eski usulle garaörtü ev yapacaktık, bu ev;
avlusu, düzenliği, otluğu, fışgılığı, unevi, damı samanlığıyla tam bir
Eğret/Anıtkaya evi olacaktı. Her yanını eski alet edevatla donatacak, bir müze
gibi düzenleyecektik. İmkana bağlı bir proje olduğu ve şartlar oluşmadığı için
öylece kaldı.
Gerekli resmi izinler alınarak Eğret Kervansarayını müze
olarak düzenleme fikri vardı. İlbulak dağının tanıtımı ve tarih turizmine
açılması fikri var. Gerçi bu yeni oluştu, ama resmi girişim isteyen hususlar
olduğu için bunlar da fikir seviyesinin ötesine geçmedi, geçmiyor.
Hadi bunlar ciddi ve meşakkatli işler diyelim. Peki daha
küçük harman süpürgesi bağlamayı niye beceremedik. Hani Omarcık sırtlarında
biten o sert ve yayvan süpürge otlarını köküyle kazacak ve kaç gün sürerse sürsün
bir harman süpürgesini sıfırdan bağlayacaktık. Bunu da mı resmi prosedür
gerektirdiği için erteledin? Alakası yok, ulukluk; başka bir şey değil.
Yine yıllardır kafadengi birkaç arkadaşla toplanıp met
oynama düşüncesi vardır. Geçen gün yine aklıma geldi, söğüt değnek ve meşe
metin tam zamanıydı, şu güz mevsiminde bir harmanyerinde met oynayabilseydik.
Gerçi harmanyeri kalmadı, ama tutan mı var, bir yerde oynayabiliriz… Heyhat,
neredeyse kurallarını unutacağız, belki elli yıldır oynamamışız…
Bugün, yani serçelerin süpürgeye dadandığı şafağın öğleninde
Mısdık (Mustafa Ayas)tan bir mesaj aldım: “Hani dolaplı ve sereñli birer kuyu
canlandıracaktık. Hani eski tip bir sürgü değirmenini yeniden inşa edecektik”
diye serzenişi var.
Bunlar da hep lafta kalmış projelerimizdendir. Eski
değerlerimizin yitip gitmesinden şikayet ederiz bir araya geldiğimizde. Ne
yapabiliriz, yapabilir miyiz, şunu edelim mi, bunu biçelim mi… bir sürü fikir
çarpışır kafalarımızda. Olmayacağını bile bile zamanı durdurmanın çaresini
ararız.
Kuyu meselesi şöyle… Tamam, kullanılmayacak, kuyudan su
çekecek değiliz bu çağda; gelgelelim çocuklarımıza gösterebileceğimiz, “şu
dolaptır, şu sereñ, bak buna bilezik derler” diyebileceğimiz kuyular bir bir
yok olmakta. Örnek olarak onlardan birer tane canlandırılamaz mı. Misal Akgaya’daki
Gulizin guyu köyün girişinde, göz önündedir. Orijinal ve doğal bileziğiyle,
hafif desteklenecek ardıç direğiyle hazır durumdadır. Sereñ, zincir ve kova
eklemesiyle işlem tamam. Dolaplı kuyu için de Hatipoğlunun guyu denilen Apak
Emminin ev önündeki kuyu düşünülebilir. Zaten park içinde emniyete alınmış
durumda. İki kuyunun da açılmasına gerek yok, güvenlik açısından doğru olmaz
zaten. Sadece düzeneklerini kurmak yeter.
Sürgü değirmeni de aynı şekilde. Bu vakitten sonra eşşek,
beygir koşup bulgur, göce sürecek değiliz. O çağı çoktan devirdik, ama düzeneği
kurulabilir. Üstelik Mısdık heyula gibi taşı ayarlamış, mesajında bunu da yazıp
bir an önce harekete geçmeyi bekliyor.
Bütün bu ve buna benzer düzenlemelerden sonra köyümüz açık
hava müzesine döner mi döner… Lakin birileri de “Hele şunların uğraştığı
şeylere bak!…” demez mi…
Zaten diyorlar heyerif… Sen de saçmalama; bak serçeden
girdin, kuyudan çıktın…
10 Ekim 2026
“Doğruyu Eğret’te söylemicen de ağrette (ahrette) mi
söylicen!”
Bu basit tepki sözü bizim köyde atasözü haline gelmiş
kalıplaşmış bir ifadedir. İçinde köyümüzün adı geçen birkaç yerel atasözünden
birisi. Her ne olursa olsun hakkı hakikati, gerçeği ifade etmekten
vazgeçmeyeceğini anlatır, bu yönüyle biraz yemin, bir miktar deklarasyon manası
çıkarılabilir.
Esasen sayfalar dolusu analizi hak eden bir söz bu.
Ahiret-Eğret karşılaştırmasıyla bu dünya ve öteki dünya hayatı arasında bir
dengeden söz ettiği de düşünülebilir. O vakit Eğret’i bu dünyanın yerine koymuş
demektir ki, “dünya bir eğreti köydür” fikriyle paralellik arzediyor.
Bu sözü ilk defa Alçakların Adem As emmiden duymuştum. 90’lı
yıllardı, Takanın kahvede hararetle bir şey anlatıyordu, şimdi mevzuyu
hatırlamıyorum. İstemeyerek de olsa doğruyu söylemek zorunda bulunduğunu,
aksinin kendiyle çelişmek olacağını, gerçeği bütün açıklığıyla ifade etmezse vicdan
azabı çekeceğini filan demedi. Lakin “Doğruyu Eğret’te söylemicen de ağrette mi
söylicen!” diye mührü bastığında bütün bunları anlamıştım.
Sonra başkalarından da duydum bu atasözünü, yeri geldi ben
de kullandım, ayrıca unutulmasın diye birkaç kez blogta dikkat çektim. Bu arada
üzerinde düşündüm de… Fark ettiğim ince bir mana da sözdeki imtihan sırrıdır.
Herkesçe malum ki dünya hayatı bir imtihan. Her hareketimizle
imtihandayız, bu anlamda hayatımızı bir sınav salonunda geçiriyormuş gibi
düşünebiliriz. Kuantumculara göre kaderimiz kendi seçimlerimizden ibarettir.
Yaşantımızda önümüze sürekli seçenekler çıkar, yollar çatallaşır, seçimlerimize
göre yönümüzü belirleriz. Yöneldiğimiz yolda biraz sonra tekrar bir kavşağa
çıkarız, oradaki seçenekleri değerlendirerek tekrar yön ve yol belirleriz. İşte
bu seçimlerimizle kaderimiz oluştuğu gibi, karakterimiz, duruşumuz, insani
kalitemiz, ahlakımız vs hususlar da ortaya çıkar. Kuantumcuların bu görüşünü
irade-i cüziyye kavramıyla destekleyip kaza ve kaderi izah edenler de bulunur,
fakat konumuz bu olmadığı için geçelim. Kuantumcuların hayat yolundaki
seçenekler dediğini biz imtihan diye adlandırıyoruz.
Evet dünya hayatı bir imtihan, ömrümüz sınav salonunda
geçiyor. Ortak sorular da var, ama herkesin sınav kitapçığı farklı türde ve
farklı sorulardan oluşuyor. Herkes imtihanda, lakin her birimize verilen süre
(ömür) aynı değil; kimininki kısa, kimininki oldukça uzun. Soruların kimi çok kazık,
bazıları ise çok kolay. Çalışanlar, hep hazırlıklı bulunanlar pek zorlanmıyor;
ama düzenli çalışmayan, hatta hiç ders çalışmayanlar için çok çetin geçiyor.
Bazılarına çalıştığı yerden geliyor sorular, bazılarınınki beyin zonklatıcı…
Uygulamalı imtihan bölümü var bir de… Burada duruşunuz, tutumunuz,
yaşantınız, tepkileriniz, şahitlikleriniz gibi karakterinizi yansıtan
davranışlarınızla imtihan oluyorsunuz. Hakkı hakikati, doğruyu, adaleti
dillendirme söz konusu olduğunda yakınlıklarımız, akrabalıklarımız,
taraftarlığımız, kinimiz, öfkemiz veya bunun gibi başka etkenler bizi
yönlendirmemelidir. Doğruyu sırf doğru olduğu için söyleyebilmeliyiz.
Yol çatallaştığında,
iki seçenekten birini tercih etmek söz konusuysa, doğru olanı seçersek sınavı
kazanıyoruz. Tabi sonra bir sınav daha, bir sınav daha… Aklımız başımızda,
irademiz yerinde olduğu sürece hep böyle bir imtihan: İşte dünya hayatı…
İraden elinden alındığında, aklını yitirdiğinde, yani seçme
gücün kalmadığında imtihan bitmiş oluyor. Lakin o vakit de başkalarının
imtihanında soru olabilirsin, o da ayrı bir husus; yalnız senin sınavın
bitiyor.
Bir de öldüğünde sınav kesinlikle bitiyor. Zaten bu imtihan
dünya hayatıyla ilgili, dünyadan ayrılmak demek sınav salonundan çıkmak
manasına geliyor. Ondan sonra salona geri dönüp “yav aklıma geldi, şu sorunun
cevabını değiştirmek istiyorum, verin kağıdımı” deme hakkın bulunmuyor.
Kısaca, doğruyu Eğret’te söylemelisin, ağrette (ahiret)
söylemenin hiçbir kıymeti yok… Nitekim Adem emmi 2004’te vefat etti, Eğret’te söylediği
doğrular kârı oldu…
İmtihandayız, herkese başarılar diliyorum…
6 Ekim 2026
Tabiatın insana huzur verdiği kesin. Anıtkaya’nın geniş
arazisinde vakit geçirmek istememizin bir sebebi bu olabilir. Mevsimine göre ot
kazma, alıç toplama, mantara gitme yahut dağ gezisi filan bahane yani; asıl
amaç toprak üstünde bulunmak, açığa çıkan huzuru devşirmek…
Hele son dönemde İlbulak dağına dadanmayı da böyle düşünmek lazım.
Bir de kendi dağımızı hiç tanıyamamışız, eskilerle kıyasla ne kadar dağımızın
cahili olduğumuz birden ortaya çıkıyor. Aradaki farkı kapatmak için harala
gürele dağ gezilerine yumuluyorsunuz. Her gün yeni bir yeri, başka bir
özelliğini keşfediyor ve dahasını istiyorsunuz.
Her ne sebeple olursa olsun, kırda bayırda, dağda ovada
gezinirken baş başa olduğun şey tabiat
değil kendindir. Mesela İlbulak’ın hiç bilmediğin yerlerine yürürken aslında
kendi iç dünyanda yolculuk ediyorsun. Dinlediğin sessizlikte esasında ruhunla
konuşuyorsun.
İnsanın kendiyle konuşmasını ciddiye almak lazım, basit bir
şey değil bu. Edebi türlerin belki en saygıdeğeri olan deneme böyle doğmuş. Onu
tanımlarken sıralanan özelliklerinden en başta geleni “yazarın kendisiyle konuşuyormuşcasına
bir üslup takındığı…” ifadesidir. İç yolculuk yazısı olduğu için, haliyle
denemede işlenen mevzu daha derin oluyor. Bu derinliği en iyi kendiyle
konuşarak yakalıyor.
Fakültedeki sınıf arkadaşlarımla geçen yıl irtibatımız oldu.
Kırk yıla yakın bir zaman sonra sanalda ve bazılarıyla reelde görüşüp hasret
giderdik. Bu arada o sırada yazdığım Eğretiköy yazılarını onlarla paylaşmıştım.
Ayrıca blogda gezinip diğer yazılara göz atanlar da olmuş. Genelde nezaketen
beğendiklerini söylediler, bu anlayışla karşılanabilir; ama bunların deneme
olmadığına dair görüşlerini ciddiye aldım. Bu türe meyil verme vakti gelmişti.
Diğer yandan bir de Eğretiköy’ün isim meselesi var. Eğret
köyü ile bağlantısı malum ve sabit. Burada köy ile ilgili yazılar bulunacak.
Bir münasebetle daha önceden belirttiğim gibi “dünya bir eğreti köydür.” Onun
faniliğini, sanallığını, gerçekliğinin izafiliğini de anlatacaktım Eğretiköy’de.
Bloğun adına bir sebep de bu, yani bu yüzden Eğretiköy’dür…
Anıtkaya/Eğret yazıları büyük ölçüde bittiğine göre,
Eğretiköy’ün adının hakkını verdirecek ikinci aşamaya yavaş yavaş geçebiliriz.
Bundan sonra burada değişik yöntem, örnek ve sözlerle dünyanın eğreti bir köy
olduğu vurgulanmaya çalışılacaktır.
Kır ve dağ gezilerinde eğreti dünya hayatına dair çok
malzeme toplandı. Buna dair çok iç söyleşiler yapıldı. Ne kadarını
yansıtabilirim bilmem, ama bunları Eğretiköy’e aktarmaya çalışacağım. Denemenin özü insanın kendi kendisiyle
konuşması ise biz de bu yolu izler, kendimize mektup yazarız dedik. İşte “Kendime
Mektuplar”ın bir sırrı da bu…
4 Ekim 2026
Bu işe, yani Eğretiköy yazılarına nasıl giriştiğimi daha
önce bir münasebetle anlattığımı hatırlıyorum. Kelimesi kelimesine söyleyemem
yazdıklarımı, fakat ayrıntıya girmediğim üstünkörü bir anlatımdı. Yok yok, o
söylediklerim kandırmacaya mahsus yalan yanlış şeylerdi demiyorum. Düşündüğümün
tamamını yazıya geçirmediğimi söylüyorum. Kendimi dizginledim yani, bir nevi
otosansür… Şimdi biraz eşeleyelim ve baskılanıp yer altına gizlenmiş sözleri
günyüzüne çıkaralım.
Bloğu inşa etmeyi başardığım Ocak 2020’de tahliyenin üçüncü
ayında bulunuyordum. Eğretiköy fikri cezaevindeyken oluşmuştu. Basmakalıp bir
ifade gibi gelebilir, ama kısa mahpusluğumun bende yeni bir fakülte öğrenimi
etkisi kimseyi şaşırtmasın. Bu anlamda “Allah nasip etti, cezaevine girdim”
diyebilirim. Dışarıdan bakanlar için mahkumiyet, mahrumiyet, mazlumiyet,
mağduriyet gibi kelimelerle ifade edilebilecek vaziyetimiz gerçekten de öyle
olabilir. Fakat Allah cezaevini bana ve arkadaşlarıma bir medrese gibi gösterdi
ve o niteliğe büründürdü. İşte Eğretiköy orada atılmış bir tohumdur, üç ay sonra
yeşerip sümbüllendi, daha sonra boy verdi, dirseklendi, çiçek açtı; tam dokuz
başak verdi, her biri yüz taneli. Olgunlaşınca hasat ettik başakları, ama
deneyi kaldırmadık. Başağıyla gapçığıyla, gavızıyla muhafaza ediyoruz.
Şimdilerde uğraştıklarımız goltuk kellesidir, vaktinden sonra çıkmış başaklar,
yahut arkadaşlarından geride kalmışlar… Elbette onların da bir değeri var, nice
aç gönüle azık olabilirler…
İlk başağımız Sülaleler çalışmasıydı. Hiç hesapta olmayan bu
çalışma Ömer Abinin 1904 Eğret kütüğünü göndermesiyle başladı. Çıktısını ciltlettirdim,
ertesi gün köye giderken yanımdaydı. Bir saatten fazla Hacapo (Abdullah Erdem)
Abi ile müzakere ettik. Eğret sülalelerine böyle başlamamız, işin sonunun da
bereketli olacağına işaret gibiydi. Sülale konusunda ve başka konularda Hacı
Abi ile sürekli temasta bulunduk. Eğret ile ilgili olan her hususta çok
yardımcı oldu. Çoğu yazımda bunu açık açık belirttim.
Hacı Abi’ye Allah ömür versin, kendisi benim için bir
kahramandır. Bu özelliğini başka bir mektuba havale ederek birlikte son
çalışmamıza değinmek istiyorum.
Geçtiğimiz yaz, yaklaşık üç ay süren İşgalden Kurtuluşa
Eğret başlıklı bir çalışmamız oldu. Eğret bölgesinin 17 aylık işgal günlerini
kısa videolarla anlattık. Buradaki espri örnek olayları mahallinde anlatmaktı.
Bunun için çoğunluğu İlbulak dağı olmak üzere hemen hemen arazinin her yerinde
anlatımlarımız oldu. 28 Ağustos 1922 günü olaylarının birkaç bölümünü Olucak’ta
çekmek gerekiyordu. Öğle namazı çıkışında Hacı’ya bunu teklif ettim, kabul
etti.
Sora sora 13 ve 20. Alayların pusuya düştüğü yeri bulduk.
Şehitlik olarak düzenlemişler, Fatihalarımızı okuduk, dualarımızı ettik. Akkaya’da
ve köy içinde ben anlattım, Hacı hıçkırdı; ben bağırdım, o sarsıldı… Böyle de
bir adamdır, duygusunu uçlarda yaşar. Öfkesi de, merhameti de; coşkusu da,
gözyaşı da yoğundur…
Yiğit yüzüne karşı övülmez, derler. Okumayacağını bildiğim
için rahatım…