08 Haziran 2026

Odalarımız

 
    Evin bir bölümü olarak oda kelimesi Eğret Ağzında bulunmuyor, bu anlamda odaya ev derler. Oda kelimenin karşılığı doğrudan köyodasıdır. 

    Bu çok fonksiyonlu sosyal mekanların bizim köyde başka yerlere nazaran fazlalığı hep dikkatimi çekmiştir. Fırsatını bulduğum bir zaman odalar ve tarih içinde yüklendiği vazifelerle ilgili ciddi bir proje hazırlamış, onları ilgililere tanıtmaya çalışmıştım. Sonuç olarak bu mekanların köy sosyal hayatında çok önemli bir yeri bulunduğu hususu tartışıldı, ortaya değerli malzemeler çıktı.

    Çeşitli münasebetlerle odalarla ilgili ulaştığım ilginç hatıra, bilgi ve olayları bir bir derledim, her birini özenle yazdım. Önceden belirlediklerimizle birleştirince bu hususta da kayda değer şeyler biriktiği anlaşıldı. 

    Bazı yazılanlar doğrudan odalarla ilgili olmayıp, ancak konusu odada anlatılabilecek bir olay özelliği taşıdığından buraya alınmıştır. Ayrıca bu olayda yazılmaya değer çok küçük bir husus da görmüş olabilirim. Berber Emmim Ahmet Kabadayı'dan dinlediklerim büyük ölçüde bu kategoridedir...

     Yazılanlar ilk bakışta önemsiz küçük şeyler gibi görünebilir. Bence dünden kalan ne varsa çok değerlidir ve yarına aktarılmalıdır. Bunu ancak bugün kaydedersek sağlayabiliriz. Bu yüzden dün odalarda yaşananları bugün yazıyoruz, yarın ise bizim işimiz değil...


    Hangi Oda? 
    Gorma Odası 
    Öküz Dili 
    Odada Helva Çekme (Mustafa Ayas)
    Telve 
    Hz Musa (Ahmet Kabadayı)
    Değişir Şive (Mehmet Ali Seçen)
    At Yarışları (Mustafa Ayas)
    Gavur Hoca 
    Çarpık Hoca (Ahmet kabadayı)
    Paşa'ya Selam Söyle (Ahmet Kabadayı)
    Denizin Dibine Kuyu Kazılmaz (Ahmet Kabadayı)
    Kırım
    Katmer
    Yadigar
    


    

07 Haziran 2026

Dil Yazıları

    
    Eğret sözlüğü için derlemeler yaparken bazı ses olayları ve söyleyiş özelliklerinin kurallaştığını fark ettim. Aklıma geldikçe bu kuralları not edip örneklendirdim. Böylece Eğret Ağzına dair dil yazıları başlamış oldu. Hikayesi ve kökeniyle ilgili bir çok deyim ve kelime hakkında bağımsız yazılar da ardından hücum etti. 

    Belli bir sistematiğe bağlanmasa da bu tür yazıların bir arada durmasında fayda var. Konusu veya başka bir özelliğini gözeterek gruplama veya sıralamaya tabi tutmadım. Yazarken nasıl serbest davrandıysam burada alt alta dizerken de aynı serbestlik içindeyim.


    Eğret Ağzı Özellikleri
    Fiil Kipleri 
        Haber Kipleri
        Dilek Kipleri
    Dah De! 
    Tooga 
    Geri 
    Irmızan 
    Şaddak Şapıldak 
    Sorma Şeker 
    Çalkantı  
    Uğra 
    Ere Kalkmak 
    Diñmek 
    Örnek Almak 
    Sönge 
    Gayrak 
    Çelik 
    Eğri Yazı 
    Irlamak 
    Kertik 
    Sündük
    Yapışak
    Eğri Para 
    Heykel 
    Ezzet Mezzet 
    E-Bakam 



03 Haziran 2026

Örtme İle Yaşmaklanmak

 
    Tarih içinde Eğretlilerin giyinme alışkanlıklarına dair elimizde veri bulunmuyor. Yalnızca son dönem (19. yüzyıl) terekelerinde entari, diz bezi, yağlık, gömlek, don, Trablus kuşağı gibi elbise adları geçiyor. Bunlar hakkında da ayrıntı verilmiyor, misal erkek-kadın giysisi olduğu belli değil. Oysa bunları erkekler de kadınlar da giyiyor, kuşanıyordu.

    20. yüzyıla geldiğimizde, işgalciler tarafından çekilen fotoğraflar insanların giyim kuşamıyla ilgili fikir veriyor. Eğret halkından genellikle erkek görüntüleri var, bir ikisinde çocuk ve kadınlar da göze çarpıyor. Konumuz kadın giysileri olduğu için onlara yoğunlaşacağız.

    Han önündeki çeşmeden su doldurup gitmekte olan kadınların da yer aldığı fotoğraflarda şalvar ve bele kadar inen uzun beyaz örtüler göze çarpıyor. İşgalin ilk günlerinde evin su ihtiyacı için çeşmeye erkekler gitmişler. Buna karşı çıkan Yunanlar özellikle kadınların suya gitmesini zorunlu tutmuşlar. Genç gelin ve kızlar doğal olarak buna yanaşmamış ve yaşlı kadınlar güğümünü sineğini alarak çeşmenin yolunu tutmuş. Yani fotoğrafta görülenler yaşlı kadınlar ve üzerindekiler de dış giysisidir.

    Dış giysisi dediğimiz sadece başından beline kadar sallanan beyaz örtüdür. Evdeki günlük hayat giysileri şalvar, entari/fistan ve yaşmak olduğu tahmin ediliyor. Nitekim yaşı çok küçük bile olsa kız çocuklarının şalvar, entari, yaşmak üçlüsüyle giyindikleri aynı dönem fotoğraflarında açıkça görülüyor. Ev içinde büyüklerinin giyimi de böyle olmalıdır.

    Uzun beyaz örtünün dış giysisi olarak hangi dönemde kullanılmaya başlandığını bilemiyoruz. İstanbul'da son dönemde görülen çarşaf ve feracenin taşradaki benzeri olarak düşünülebilir. Yalnız beyaz renkli bu örtülerin Eğretli kadınlar tarafından kullanılmasında Macur etkisi de düşünülebilir. 19. yüzyıl sonlarında Eğret çevresine kurulan Macur köylüleriyle hızlı bir etkileşime girildiği biliniyor. Dilde, kültürde, günlük hayatta alışverişler var. Öncek gibi beyaz örtü de Macur kadınlardan alınan bir alışkanlık olabilir.

    Evde, kırda bayırda, fırında, çayda çeşmede, hatta sokakta bile şu uzun beyaz örtüye ihtiyacı yoktu kadının. Tabii ki sıradan günlerde, hayat her zamanki gibi akarken bu böyleydi. Yabana giderken, yahut yabancı karşısına çıkarken böyle bir örtüye bürünüyorlardı.

    Günlük hayatta başını örttükleri yaşmaktı. Bazen yazma, şarpı, çırpı gibi değişik kelimelerle karşılansa da Türk kadınının kadim başörtüsü yaşmaktı ve Eğret kadınları da başını yaşmakla örttü. Buraya kadarki değerlendirmeler, yaşmak kelimesinin bizim köydeki anlamını esas aldığımızda geçerli olabilir.

    Sözlüklerde yaşmak daha farklı ele alınmış. Genel tanımlama şöyle: "Başla birlikte; sadece gözler açıkta kalacak biçimde yüzü, boynu ve omuzları da örten örtü..." Bu tarife göre 1922 tarihli fotoğraflarda görülen Eğretli kadınların başındaki uzun örtüler yaşmaktır. Günlük hayattaki örtülerinin üzerine aldıkları daha büyük ve uzun bir örtü...

    Türkçe'de eskiden beri kadınların dışarıya veya erkeklerin bulunduğu ortama çıkarken örtünmesine "yaşmaklanmak" deniliyormuş. Yani rutin dışına çıkılacağı zaman, olağan dışı bir durum söz konusu olduğunda veya yabancı erkeklere karşı yaşmakla örtünüyorlar. Zaten örtülüydüler, yaşmakla ekstra bir örtünme söz konusu...

    Biraz yaşmak kelimesinin kökenine inelim... 'yaş-' diye 'gizlenmek, saklanmak, örtünmek' anlamında bir fiil var, kelime buna dayandırılıyor. -mak ekiyle fiil isme çevrilmiş. 'yaş-' fiili bugün pek bilinmese de onun izine Yunus'un meşhur; 
    "Saçın çözüp benim için, yaşın yaşın ağlar mısın" 
mısraında rastlarız. Buradaki yaşın yaşın ikilemesi gizli gizli anlamındadır. Kısaca yaşmak kelimesinin kökeninde 'gizlemek, örtmek' anlamı bulunduğu gibi, yaşmak ismi bu amaç için kullanılan örtüye işaret eder.

    Yalnız buradaki anlam inceliğine dikkat edilmelidir. Gizlenmekten kasıt, pusuya yatıp saldırı amaçlı gizlenmek, kamufle olmak değil; aksine korunma, saldırıya veya olası zarara karşı savunma amacıyla gizlenme, saklanma demektir. Yaşmak, altındakini görünmez kılarak onu zararlı nazardan, bakıştan, kötü niyetlerden, suizandan korur. Bu anlamda maddi manevi bir kalkan gibi düşünülebilir. Yaşmaklanmak, adeta zırha bürünmektir.

    Bu geniş anlamıyla yaşmak kelimesi Arapça ve Balkanlar'daki bazı dillere de geçmiş. Oralarda hala kullanıldığı söyleniyor.

    Yaşmak, özellikle koruyucu dış örtüsü anlamıyla bu kadar yaygınlaşmışken bizim köyde neden anlam daralmasına maruz kaldı, niye günlük hayatta kullanılan basit başörtüsü olarak yerleşti acaba? Oysa yüz yıl önce kadınlar beyaz yaşmaklarıyla yaşmaklanıp çeşmeye giderlermiş. O vakit bu beyaz örtüye yaşmak diyorlardı da sonradan mı kelimenin anlamı daraldı?

    Küçüklüğümde, ki nereden baksanız 50 yıl öncesidir, bazı yaşlı kadınlarda o beyaz yaşmağı görürdüm; ama ona yaşmak değil, 'namaz örtüsü' derlerdi. Yaşmak, bugünkü anlamıyla kahverengiye çalan koyu sarı işlemeli ihtiyar kadınların günlük örtüsüydü. Kış günlerinde ağıla gider gelirken bazı erkeklerin tuhaf biçimde yaşmakla başını, boynunu sardığını görürdüm; ama bu nadirattandı. Yaşmak yaşlı kadınlara mahsus o koyu sarı örtüydü. Ve günümüzde de Anıtkaya'da bu anlamda kullanılır.

    1920'lerden 70'lere o beyaz yaşmak 'namaz örtüsü' olarak gelmişse, dışarıda giymeye özel yaşmağa ne oldu? Ne oldu biliyor musunuz, rengi karardı, adı da 'örtme' oldu. 

    Ak yaşmaktan kara örtmeye geçiş sürecini de bilmiyoruz, aradaki yarım asrın hangi diliminde başladı, oluştu ve yerleştiyse... Yine de işgal günlerine tekrar bakıp bu mevzuya devam edelim...

    Ak yaşmakla sokağa çıkan yaşlı kadınlar böylece kendilerini daha korunaklı ve emniyette hissediyorlardı. Bunun dışında o günlerde köy içinde özellikle kadınlar arasında sürekli bir tedirginlik ve panik havası hakim olduğu anlatılır. Çünkü gençler her daim saklanmak, gizlenmek zorundaydılar. Saklanma halinin tamamını yaşmakla, örtünmeyle sağlamak mümkün değil. Çoğu zaman evlerin, damların en kuytu yerlerine, yüklüklere, deliklere bile saklandıkları olurmuş. Baskınların yapıldığı bazı gecelerde dambeşe saklandıklarını duymuştum. Bütün saklanmalara rağmen yakalanmanın kaçınılmaz olduğu vakitlerde bile kendilerini örtmenin yollarını arar, ocaktan, bacadan, kazan altlarından aldıkları is ve kurumlarla yüzünü gözünü karalarlarmış. Bu yolla kendini örtüp gizleyenleri, yüzkarası yerine baca karasını tercih edenleri siz de duymuşsunuzdur.

    Ak yaşmaktan kara örtmeye geçiş böyle başlamış olabilir. Zaten örtme kelimesinin anlamı bu değil midir? Örtmek, aslında bir şeyleri gizlemek, saklamak, muhafaza altına almak maksadıyla yapılır.

    Ayrıca ört- fiilinin en eski anlamı 'kumaşla bir şeyi örtmek, üzerini kaplamak' imiş. Bundan yola çıkarak dilbilimciler, fiilin dokumak anlamındaki ör- fiilinden geldiğini söylüyorlar. Anlam ilişkisini somutlaştırması açısından bir örnek vereyim. Koyunculukta gece yaylımına 'örüm' deniliyor. Bu kelime de ör- kökünden geliyor. Bu kök fiildeki gizleme ve örtme anlamı açığa çıkarak, gece karanlığının doğal örtüsü, gizliliği ve koruması altında sürünün otlatılması örüm olarak ifade edilmiş. 

    Şu durumda Anıtkaya'da bilinen kara örtmenin hem işlevsel, hem anlamsal hem de köken olarak ak yaşmakla birebir aynı şeyleri ifade ettiği söylenebilir. Yeri gelmişken kara örtmeye yakın ve benzer bir söz daha var Eğret ağzında; kara örtü... Kara örtü; çanak olmayan çatı, düz dambeş anlamında kullanılıyor. Esasen örtü çoğu ağızlarda çatı anlamında yaygın. Çünkü çatılar binanın üzerini örtüp kaplayarak onu koruma altına alırlar. Aynı vazifeyi dambeş de yapar. Kara örtüler nasıl altındaki binayı koruyorsa, kara örtme de kadını öylece muhafaza altına alır. 

    Örtme 1x1,5 metre ebadında kesilmiş siyah kumaştan ibarettir. Renginden dolayı kara örtme demişler, aslında kara ifadesi de pek kullanılmaz, kısaca örtme der geçerler. Genellikle kara örtmelerin rengi, işgal günlerinin travma etkisine bağlanır. Ak yaşmaktan kara örtmeye geçişe kesin bir tarih biçilememesinin sebebi de bu olabilir. İhtimaldir ki kurtuluştan sonra hep örtme, yani kara yaşmakla yaşmaklandı Eğret kadınları. Yaşmağın adı örtme oldu, yaşmak kelimesini de yukarıda bahsettiğim ihtiyarların günlük başörtüsüne indirgediler.

    Kara örtme deyince yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için bu hususu biraz açmak gerekecek. Yaygın olan ve en çok kullanılan kara örtmeydi; ama örtünenin yaşı, ekonomik ve sosyal durumu ve zevkine göre değişik renk ve cinste örtmeler de kullanılıyordu.

    Kara örtmeyi genellikle genç kız ve gelinler, bazı bazı da orta yaşlılar tercih eder. Satırenç (satranç) denilen kahverengi sarı ağırlıklı çizgilerle bezenmiş ekose kumaş örtmeleri ise yaşlılar örtünür. Yine yaşlıların tercih ettiği siyah beyaz damalı örtmeler de vardır, ama bunlar hep azınlıktadır. Atkı adı verilen yünlü dokuma kışlık örtmeler ise yeni gelinlere mahsustur. En çok tercih edilen kahverengi atkılardır, grinin tonlarını taşıyan atkılar da görülür.

    Her çeşidiyle örtme, Anıtkaya'da neredeyse tarih oldu. Gerçi yalnız burnu ve gözleri görünecek biçimde örtündüğü örtmenin uçlarını dişleri arasında sıkıştırıp, iki yana salladığı kollarıyla ağır yük taşıyan kadınları hatırladım, o haliyle oğlu yaşında erkeğin önünden geçmemek için durup beklerdi. Bu vakarlı hayanın sebebi başındaki örtme miydi acaba...


02 Haziran 2026

Fıkra Değil, Eğret'te Kazan Doğurmuş

    
    Herkes bilir bu fıkrayı, ama yine de hatırlayalım:

    Nasreddin Hoca bir gün komşusundan büyük bir kazan ödünç alır. İşini hallettikten sonra kazanı iade ederken içine bir de tencere koyar. Buna anlam veremeyen komşusu sorar:
    "— Hocam, bu tencere nedir?" Hoca gülerek cevap verir:
    "— Müjde komşu, gözün aydın! Senin kazan doğurdu!"
    Bu durum komşunun çok hoşuna gider. Sevinerek hem büyük kazanı hem de içindeki yavrusunu alır.

    Aradan zaman geçer. Hoca tekrar komşusuna gidip aynı kazanı ödünç ister. Komşusu seve seve verir. Ancak üzerinden haftalar, aylar geçer; Hoca kazanı geri getirmez.  Sonunda komşu dayanamaz ve Hoca'ya varıp kazanı sorar. Hoca derin bir iç çeker ve üzgün bir ifadeyle:
    "— Komşu başın sağ olsun, senin kazan öldü!" der.  Şaşkına dönen komşusu isyan eder:
    "— Yahu Hocam, hiç kazan ölür mü Allah aşkına?" Hoca da tarihe geçen o meşhur cevabını yapıştırır:
    "— Kazanın doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne neden inanmıyorsun?" 

    Peki konunun Eğret ile ne alakası var, derseniz; oraya gelelim: 

    1918 Yılında Hatiboğlu Hacı İbrahim bin Hasan birliğinde vefat eder, yani bugünün tabiriyle Cihan harbinde şehit olur. Şehidin kimliğini de netleştirelim. Bu, Gobak Dedenin oğlu İbrahim'dir. Gobakların Çerçi Mehmet Kopan, Halil İbrahim Kopan ve Hasan Kopan'ın babaları... 

    Askerde ölenlerin vereselerine mal taksimi mahkeme kanalıyla yapılıyordu. Tabi önce terekenin tespiti yapılması lazım. Mahkeme kararında bu tespit yapılmış, listeyi tekrar incelerken bir tabir dikkatimi çekti; 1000 kuruş değerinde 1 adet "Kalaylı kazan eniği" yazılmış. 

    Bu bizim 'guzuluk' olarak bildiğimiz küçük kazan olmalıdır. Fakat sanki köpek kedi yavrusundan bahseder gibi 'enik' denilmesi, onu kazanın yavrusu yapar. Şu halde kazan doğurmuş olmaz mı? 

    Dil, özellikle halk ağzı. kültür ve zihniyet yansımasıdır. İnsanlar inanç, düşünce, anlayış, yaşayış gibi değerlerini konuştukları dile yüklerler. 'Gazan eniği' yakıştırmasından Eğretlilerin eşyayı bir canlı gibi düşündüklerini çıkarmak yanlış olmaz...



01 Haziran 2026

Gayraklı

     
    Kendiliğinden katmer gibi dilim dilim ayrılan bir kaya türüne bizim köyde kayrak/gayrak deniliyor. Dişli olanlarından ele gelecek büyüklükte kesilenler tırpan bileylemede kullanılırdı. Sırf  bu yüzden bir ferk çıktıktan sonra tırpanı bu şekilde bileylemeye gayraklama deniliyor. Yani bu taş cinsi özel bir işe de adını vermiş oluyor. 

    Gayraklar dağdan getirilirmiş. Bunlardan her mevkide bulunuyor, ama özellikle bir mevkiye Gayraklı demişler. Şüphesiz bu gayrak taşıyla ilgilidir. Her ne kadar mevkinin adı da olsa biz Gayraklı deyince çeşmeyi biliriz, onu merkeze alarak bu mevkiyi tanımaya çalışalım.

    İlbulak dağ sırasının ortalarında kuzeye doğru sırtlar uzanır. Bunlar bir miktar ilerledikten sonra ormandan çıkmadan kendileri tükenirler. Lakin tam olarak erimediği, henüz dere tepenin ayırt edilebildiği yerde alanlıklar oluşur. Bu alanlıkların güneyi dağa doğru yükselirken kuzeyindeki meyelan iyice yumuşar. Tepe ve vadiler varla yok arasındadır.

    Köylünün Dombeyalanı ve Demirce adını verdiği iki sırt/tepe de diğerleri gibi bir vadinin iki yanında uzanıp malum düzlüğe ulaştığı alanlıkta onları sakin bir çağıltı karşılar. Bu Gayraklı çeşmesi, bu civar da Gayraklı mevkiidir. İsmin asıl sahibi mevki mi, yoksa çeşme mi, orası belli değil.

    Gayraklı'ya ilk gelişim otuz yıl önceydi. Dombeylinin Hasan Okutan Eniştenin mobyletle gelmiştik. Yağmurlu bir ikindiydi. Yağış dindikten sonra, örendeki kotrasından çıkan Enver Mola Abi önceden keşfettiği mantarları bizim için toplamıştı. İlk seferimizden aklımda kalan bunun gibi şeyler.

    Bir kaç yıl sonra aynı yere bu kez traktörle geldik. Yine ikindi vaktiydi, ama yağış yoktu. Sonradan öğrendiğim adıyla Dombeyalanı sırtlarında dolaşıp çeşme yanına döndüm. Godal Emin pilav pişiriyormuş, bulduğum mantarları içine doğradı. Bugüne kadar o pilavın tadına denk lezzete rastlamadım. Çoban pilavı dedikleri kadar varmış, fakat lezzetin sırrı büsbütün adında olmasa gerek... Oysa orada sadece bir kaşıkla bir çatal vardı. Geriye kalan beş altı kişiye ekmekgıyısından kaşıklar yapmıştık. Belki de lezzetin sırrından biri de bu idi, diğeri kesinlikle ağız tadıdır. Zira zaman geçtikçe ağzımızın tadı kaçıyor...

    İlk iki Gayraklı gezimde adı geçenler hep rahmetli oldu. 2011 yılındakini Vahit Usta ile yaptık. Daha doğrusu O bizi bir öğle vakti aldı götürdü. O nasıl gidişti öyle... Taktak mıydı, kamyonet mi emin değilim; ama bir kısmımız kasaya binmiştik, bunu biliyorum. Tepeden çıktık, dolaştık; öylece Dombeyalanı'ndan çeşmeye indik. Dayım sever böyle ilginçlikleri, o gün oradan inerken yüreğimizin ağzımıza geldiğini bilmez olur mu...

    Önceki gidişlerin her birini farklı bir güzergahtan yapmışız. Bu yüzden taş ocağından girince buluruz diye çıktığımız yolumuz sapa sardı... İlk çataldan yanlış dönünce Sağırisanınağıl'a vardık. Epeyce dolaştıysak da çeşmeyi bulamadık. Neyse ki telefonla sorarak varacağımız yere varabildik, tabi bir saat kadar rötarlı... 

    Evvelki gün dördüncü Gayraklı gezimiz böyle maceralı başlamış oldu... Maksadımız Gayraklı'nın eski çeşmesi ve çevresini gözlemekti. Salim Kurt başkanlığı zamanında, kuytuda kalıyor daha ferah olsun diye şimdiki yerine nakletmişler. Bizim bunlardan haberimiz yoktu, geçenlerde Şuayip Abi eski çeşmenin akmaya başladığını söyleyince duyduk. O zamandan beri merak ediyordum, fırsat doğdu...

    Vardık eski çeşmeye, iki yüz metre kadar dipte, gerçekten de vadiye sıkışıp kalmış, hayvanların sulanması bakımından pek kullanışlı değilmiş. Taşımaları iyi olmuş. 

    Çeşme suyunun kaynağı daha yukarıdaymış, hazır bilen biri yanımızdayken oraya kadar yürüyelim dedik. Biraz zahmetli bir yürüyüşten sonra Karaağaçlar çatına ulaştık, küçük vadinin hafif sırtından ilerleyen künklü su yolu, çatın sağ tarafında son buluyor. Orada kuyunun üzerini koca bir kayrakla kapatmışlar. 

    Gördüğümüz eski çeşme yeniden dinmiş. Ancak kulağınızı dayarsanız luladan su tıpırtısı duyuluyor. Bu seneki bol yağışlarla geçici olarak canlanmış olabilir. Fakat bu eski çeşme zannedildiği kadar eski görünmüyor. Tarihi ne kadar geriye götürülür bilmiyorum, bununla beraber iki çeşmenin arasında bir yer gösterdiler, ilk çeşme yeri diye... Bilinmeyen bir tarihte ilkel çeşme, eski çeşme diye bilinen yere götürülmüş. Orası daha yüksekte kaldığı için taşıma olmamıştır, belki künk suyunu daha yukarıdan yönlendirmek suretiyle aynı kaynak suyu o çeşmeden akıtılmıştır. Böyle olduğu düşünülürse Gayraklı çeşmesi yeteri kadar eski bir tarihe götürülmüş olur.

    Bununla beraber en eski çeşmenin su kaynağı ve yolunun bağımsız olduğu, kuyusunun hemen çeşme yeri yakınlarında bulunduğuna dair bilgi en akla yatkını...

    Şimdiki çeşmenin hemen sağında kalan ağaçsız bir tepe var. Ören diye adlandırılan bu tepede temel kalıntısı olduğu düşünülen bir sürü taş var. Bazı yerlerde taşla karışık bir çok toprak yığını da duvar yıkıntısı izlenimi veriyor. Bütün bunlar eski dönemlerin küçük bir yerleşimi olduğunu düşündürüyor. Eski çeşme ve su yollarını bu örenle değerlendirmek lazım.

    Tadı damağımda hala durmakta olan pilavı bu örende yemiştik. Enver Abi mantarı buradan toplamıştı. Yine bulurum umuduyla örende dolaştım biraz. Yok... Varsa da bu ot içinde görmek mümkün değil. Her yer çayır gibi, biçsen biçilir... 



30 Mayıs 2026

1962 Radyo Ruhsatı

 
    Biz televizyon kuşağıyız, çocukluğumuzdan itibaren köyde önce kahvelere odalara, sonra evlere televizyon kurulumlarına şahit olduk. Duvar köşelerine özel tv sehpası çakılır, dambeşlere dikilen direk uçlarına antenler takılır, içeride yükselticiydi televizyon örtüsüydü, şu bu derken kendine has bir tv donanımı gerekirdi.

    Bir de işin resmi tarafı vardı galiba. Televizyon sahibi olmak izne tabi miydi ne... En azından TRT bandrolu dedikleri bir pulu görünür bir yere yapıştırırlar, böylece bir çeşit vergiyi ödemek yoluyla ruhsat almış olurlardı. Bu uygulama son yıllara kadar geçerliliğini sürdürdü diye hatırlıyorum.

    Bizden önceki kuşak benzer şeyleri radyo için yaşamış. Transistörlü, lambalı tabir edilen koca koca radyolara sahip olmak için servet harcarlarmış. Bir kaç radyo satın alma hikayesini Babamdan dinlemiştim de tam bir macera gibi gelmişti...

    Tabi radyo satın almak da kendine göre bir resmi prosedüre tabiymiş, bunu da dikey olarak üçe katlanmış karton broşür gibi bir ruhsatnameden yeni öğrendik.

    Kaba bir mavi kartona basılı bu belgenin dış yüzeyinin ilk katında "T.C. POSTA, TELGRAF VE TELEFON UMUM MÜDÜRLÜĞÜ" başlığı bulunuyor. Anlaşıldığına göre bu resmi bir belgedir. 

    Başlığın devamı kabul edebileceğimiz alt başlık ise şöyle: "Genel Telsiz Telefon Neşriyatını almağa mahsus tesisata ait RUHSATNAME"

    Bu başlıktan sonra seri numarası basılmış ve tarih hanesine 5-3-1962 tarihi yazılmış Hemen altındaki şu metin "Künye defterimizin 36. sahifesinde kayıtlı bulunan bu ruhsatname 3222 No. h  telsiz kanunu hükümlerine tamamen riayet edilmesi kayıt ve şartıyle verilmiştir." İhsaniye PTT Merkezi Müdürü (sonradan ekleme olduğu anlaşılan Anıtkaya Şb.) olarak mühürlenip onaylanmış.

    Metinden anlaşıldığına göre radyoyu alan kişi sadece radyo yayınlarını dinleyeceğine, telsiz alıcısı gibi başka amaçlarla kullanmayacağına dair yasal söz vermiş oluyor. Bu ruhsatnamenin amacı hem cihazları hem de sahiplerini kayda almak.

    Belgenin orta katında, sözü edilen 5222 sayılı kanunun radyo sahiplerini ilgilendiren belli başlı maddeleri sıralanmış. Diğer katında ise Radyo cihazının bulunduğu yer bilgilerine dair bir çizelge basılmış. Buraya işlenen tek satırlık bilgi ifadesi "Eğret köyünde, evinde"

    Kağıdın dışı böyle. İçine gelince... Asıl bilgi iç yüzünde. Önce Tesisat yani radyo cihazı hakkında bilgilerin yer aldığı bölüm bulunuyor. Buna göre; markası Philips, modeli 04/T, numarası 264992, lamba adedi Transistörlü, munzam hoparlör adedi yok, anteni dahili...

    Radyonun naklen geldiği merkezler bölümü de bana ilginç geldi. Zira şimdiki araba alım satımı gibi o zaman da radyoların takibini yapıyorlarmış. Öyleyse bu ruhsatname de şimdinin araç ruhsatına benzemez mi...

    Bu bölümde iki kayıt bulunuyor. 1966 tarihli ilki Afyon merkezlidir. İkincisi ise 1968 tarihli ve merkezi Anıtkaya... PTT damgalı mühürlerden de Afyon ve Anıtkaya merkezleri okunabiliyor. İki yılda bir ilgili PTT şubesinden vizeletildiği anlamı çıkarılabilir bu bölümden... Ayrıca Anıtkaya'ya PTT şubesinin 1966 sonrası açıldığını da...

    Karşı sayfasında ruhsatname sahibinin kimlik bilgileri kaydedilmiş. Burada sadece Ömer Haykır yazısı var. Tahmin edileceği gibi bunu bizimle paylaşan kişi Ömer Haykır oğlu Kadir Haykır'dır. Kadir Abi ve akranlarından o dönemde radyo sahibi olmanın müşkilatına dair bilgi alınabilir.

    Belgede köy-kasaba, Eğret-Anıtkaya ifadelerinin birlikte kullanılması bunun köye belediyelik verilmesi, adının değiştirilmesi, İhsaniye'ye bağlanması ve sonra tekrar Afyon merkeze alınması gibi olayların yaşandığı geçiş döneminde (1962) düzenlendiği gerçeğini gözümüze sokuyor.


28 Mayıs 2026

Çift Başlı Kartalımız

 
    Eğret Kervansarayını çalışan uzman ve araştırmacılar kitabenin kayıp olduğu hususunda birleşiyorlar. Bu yüzden kimse kervansarayın yapılış tarihi şudur diye net bir ifade kullanamıyor. Ancak mimari özelliklerinden yola çıkılarak inşa edildiği dönem tahmin edilebiliyor.

    Taç kapının alnında tam da kitabe konulmaya uygun dört köşe bir boşluk var, buranın aslında kitabe yeri olduğunu yorumluyorlar. Buna göre deprem gibi şeylerle zamanın yıkıcılığına dayanamayan kitabe taşı oradan düşmüş, bir daha da yerine konulamamış ve kaybolup gitmiş. Tamirler sırasında yeri düz taşlarla örülmüş. Bugün sade düz bir boşluk olarak görülmesinin sebebi buna bağlanıyor. 

    Kitabenin akıbeti hakkında yürütülen tahmin genel kabul görüyor. İki yanında minik mermer sütunlar, bu sütunların üzerinin yine minik bir kemerle örtülmesi gibi ayrıntılar koca taç kapının alnında gözleri okşayan bu boşluğun orijinalinde yine estetik bir kitabeyle doldurulduğu izlenimi veriyor. Yalnız yarısı minik kemere gömülmüş, diğer yarısı da kitabe boşluğuna taşmış bir daire izi de gözlerden kaçmıyor. Şu durumda kitabe boşluğu diye düşünülen bu kısımda, dikdörtgen kitabe üzerinde dairesel ikinci bir boşluğun varlığını düşünmeliyiz.

    Bu görüntü yüz yıl önce de aynıymış. Aynı dikdörtgen boşluk, aynı minik sütunlar, aynı kemer ve üst merkezde aynı yuvarlak boşluk işgal dönemi fotoğraflarında da böyle... O fotoğraflardan dikdörtgen kitabe boşluğunun yeni oluştuğu izlenimi alınmıyor. Aksine, kitabe eski dönemlerde düşmüş de yerine konulan taş bile eskimiş havası var. Ama üstteki yuvarlak boşluk öyle değil, orayı dolduran taş her ne ise bütün olarak yenilerde düşmüş gibi iz var. Belki de öğle vakti taçkapının kemer gölgesi tam oraya denk geldiği için yanlış görüyoruzdur. Fakat aynı yuvarlak boşluk izi buna rağmen çok net anlaşılıyor.

    1960'lardaki tamirden önce çekilen fotoğraflarda ise bu iki boşluğun tamamen boşaldığı görülüyor. Belki kendi kendine yıkılıp düştüler, ya da restorasyon için bilinçli olarak yıkıldılar; minik sütunlar, kemerler, boşluğu dolduran taşlar filan hiç biri yok. Hatta üstteki yuvarlak kısım o kadar boşalmış ki, hanın dambeşi de çöktüğünden gökyüzü ayın ondördü gibi tam yuvarlak olarak görülüyor.

    Lafı uzatmayalım, daha yapılırken boşluğu oluşturan dikdörtgen kısım ile üstteki yuvarlak kısımların farklı şeyler için tasarlandığını düşünüyorum. Dikdörtgen kısmın kitabe boşluğu olduğunda herkes hemfikir, ama minik kemer altındaki yuvarlak boşluk ne içindi?

    Hanın yapıldığı tarihe dönmek gerekecek. Yalnız kitabe kayıp olduğu için bu tarihin kesinlik arzedecek biçimde bilinmediğini söylemiştik. Sanat Tarihçileri Selçuklu'nun son dönemindeki Germiyanoğlu zamanı diye tahmin ediyorlar.

    Germiyanların karakteristik mimari özellik oluşturacak kadar hakimiyeti olmadığı, o dönemdeki eserlerin tipik Selçuklu mimari özelliği taşıdığına dair bir görüş var. Bu yüzden her ne kadar Germiyanoğulları döneminde yapılsa da Eğret Hanının Selçuklu eseri sayılması gerektiğini söylüyorlar.

    Selçuklu kervansaraylarında avlu, taçkapı, kitabe gibi unsurların yanında güç simgesi bazı motiflere de özellikle yer verilirmiş. Bilindiği gibi Selçuklu'yu anlatan en önemli figür çift başlı kartaldır. Gerçi kervansaraylarda bu motifin yerleştirildiğine dair bir şey bulamadım. Aksine merkezden uzaklaştıkça güvercin gibi başka motiflere yer verildiğine dair bir şeyler öğrendim. 

    Acaba Eğret Kervansarayı yapılırken böyle bir figür, motif işlenmiş taşı taçkapıya yerleştirmiş olabilirler mi? Mesela kitabe üzerindeki yuvarlak boşluk böyle bir motif için çok uygun görünüyor. Oradaki çiftbaşlı kartal, zamanla kitabeyle beraber veya farklı zamanda düştü mü? Bunun böyle olup olmadığını hiç bir zaman bilemeyiz. Ancak bu ihtimali destekleyen  şeyler var.

    Biz sadece taçkapıdaki mermer sütunlara bakarak burada devşirme malzeme kullanıldığını söylerdik. Kervansarayın içinde ve dışında daha onlarca devşirme malzeme kullanıldığını Ferhat Öztürk tespit etti. Bunlar bölgede binlerce yıl hüküm süren medeniyetlerden kalan malzemelerdi. Oradan alıp buradaki yapılarda kullanmışlar. Belki de bu yüzden Eğret Kervansarayının taç kapısının bir benzeri yoktur. Yine bu yüzden, yani devşirme malzeme kullanma oranı bakımından kervansaray özeldir.

    Kitabenin üzerindeki yuvarlak boşluğa konulduğu düşünülen çiftbaşlı kartal motifi de devşirme olabilir. Zaten kitabenin iki yanındaki küçük mermer sütunlar da öyleydi, birbirine yakışan parçaları bir araya getirmiş olabilirler. Çift başlı kartalın Selçuklu'yu temsil ettiğini kabul ederken, Eğret kervansarayındaki bu motifin devşirme olduğunu var saymak birbiriyle çelişiyor gibi... Öyle midir gerçekten?

    Güç, iktidar, hakimiyet vb kavramların sembolü olarak çift başlı kartalın bir çok kültürde yer aldığına dair bulgular var. Özellikle bir çok Anadolu medeniyetinde böyleymiş. Hatta Hititlere kadar götüren var, o dönemden kalma figürlere rastlanmış. 

    İşgalci Yunanların Eğret kervansarayına ilgilerinin bir sebebi de bu olduğunu düşünüyorum. Hasan Özpınar'dan alınan yukarıdaki fotoğrafta bu ilgileri açıkça gözlenir. Ayrıca altına düşülen Yunanca notta "Eyret'te Bizans Anıtları, Mayıs 1922" yazılmış. Anlaşılan o ki devşirme malzemeleri öne çıkarıp bunu bir Doğu Roma/Bizans eseri kabul etmişler. Böylece akılları sıra hak iddia ediyorlar...

    Dahası var, hak İddialarını iddiada bırakmayıp uygulamaya koymuşlar. Büyük kaçışlarından daha önce bize ait bir çok değere göz koyup tedricen onları Yunanistan'a kaçırmaya başlamışlar. Bu artık düpedüz soygundur, hak iddiası filan değil...

    İşte bu hırsızlıklardan biri de kervansaraya ait çift başlı kartal figürüdür.  Kayıtlarda yok, tamamen yaşayanların görenlerin anlatımlarına dayanıyor. O yıllarda kartal figürlü büyük taş, hanın yakınlarında yerdeymiş. Kırk kağnıya yüklemişler de öyle götürmüşler. 

    Kırk kağnı ifadesi kesretten kinaye olabilir. Özellikle düşündüğümüz gibi devşirme malzeme ise büyük ihtimal mermerdir ve bilindiği üzere mermer bloklar çok ağır oluyor. 1921-22'de öküzlerle demiryoluna kadar götürüp orada vagona aktardıkları ve İzmir'e yolladıkları tahmin ediliyor. Oradan da gemiyle Yunanistan'a...

    Çiftbaşlı kartalımızı Yunanistan'a kaçırmayı başardılar mı bilemiyoruz. Ben hala bir yerlerde keşfedilmeyi beklediğini, bir gün asıl vatanı Anıtkaya'ya döneceği umudunu taşıyorum.