dil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2026

Evden Odaya, Odadan Eve


    Ev ve oda... Bu iki kelimenin anlamları üzerine, herkesin bildiğinden ayrı söylenebilecek söz yok bence. Yalnız Eğret ağzı söz konusu olduğunda durum biraz değişiyor. Aralarındaki anlam ilişkisi, birbirinin anlamını yüklenme biçimine dönüşüyor.

    Evi tarife gerek yok, bir ailenin barınma ihtiyacını karşılayan yapıdır. Kalıcı muhkem bir bina, basit bir kulübe, taşınabilir nitelikte konteynır, seyyar/portatif çadır vb çok çeşitli evler olabiliyor. 

    Yarım asır önce Anıtkaya'da ataerkil aile yapısına göre büyük köy evlerinde yaşanıyordu. Buna göre köy evleri hem kalabalık fertleri barındıracak, hem de köy şartlarının gerektirdiği bölümleri içinde bulunduracak kadar geniş oluyordu. Köy şartlarıyla ilgili dediğimiz bölümler dam, samanlık, bokluk, otluk, fışgılık, kümes, hela, düzenlik gibi yerlerdir ve her biri geniş avlunun uygun bir yerine eklenmişlerdir. İnsanların kaldığı bölümlerle birlikte bir avlu çevresindeki bütün bu bölümlerin hepsine birden yurt adı veriliyor. 

    Bir yurtta aile bireylerinin barınma ve diğer ihtiyaçlarını gidermeye yönelik bölümlere ise ev deniliyor. Şimdi bizim oda diye adlandırdığımız bölümler ev diye bilinince, bir çok ev birbirinden ayrılmak için bazı özelliklerine göre yeni adlandırma yoluna gidiliyordu. "Goca ev, güçcük ev, garannık ev, aşşağı ev, yokarı ev" gibi yahut aile fertleri arasında bilindiği biçimiyle bir sıfat uyduruluyordu. Otuz yıl öncesine ait "ayrı gapılı ev" diye bir yakıştırma hatırımda kalmış...

    Bütünüyle köy evi anlamında yurt kelimesi, sonraları bu anlamını kaybeder gibi olup "ev kalıntısı/arsa" manasını kazanmış; fakat oda anlamında ev kelimesinde anlam kaybı yaşanmamıştır. Bir yurt/evin bölümlerine Anıtkaya'da yine "oda" değil, "ev" deniliyor. Şu kadar var ki, köylünün hala hafızasında olan "un evi", "ambar evi" gibi bölümler yeni inşaatlarda bulunmuyor. Düğünlerde gelinin çeyizinin sergilendiği  "çeñiz evi" de yok...

    Peki herkesin "oda" diye bildiği evin bölümüne "ev" deniliyorduysa, Eğret'te "oda" kelimesi yok muydu? Olmaz olur mu, vardı ve çok kullanılan kelimelerden biriydi. Türkiye Türkçesinde köy odası denilen aile büyüklerinin oturduğu mekanlara kısaca oda deniliyor. Eğret'te eskiden beri her sülaleye ait bir oda var, hatta odaya misafir bekleme mevzusunu Eğretlilerin abartması araştırmalara konu olmuş. 

    Bu derece yaygın bir müessesenin sadece "oda" ismiyle bilinmesi ve kelimenin Eğret ağzında yalnız bu anlamıyla yaşaması da benim dikkatimi çekiyor. Okuduğunuz satırlar bu ilginin eseridir.

    Oda, sülale ve misafir odası anlamından ayrılmayarak başka ifade kalıpları içinde de kendine yer bulmuştur. Mesela düğünde çalgıcıların konaklayıp çaldığı sülale odasına özel olarak "davılcıodası", burayı çekip çeviren ve çalgıcılara kılavuzluk eden kişiye "odabaşı", Koruma Derneği yönetiminin bulunduğu oda "Gormaodası", Köy veya Mahalle muhtarlarının odalarına da "Mukdarodası" deniliyordu.  Görüldüğü gibi odadaki anlam genişlemesi biraz da özelden uzaklaşıp idari daireye girme biçiminde olmuş. Bilhassa Muhtar ve Koruma'nın köy yönetiminde etkisi malum... Hasılı bilindik anlamını "ev" kelimesine kaptırmasına rağmen, "oda" kelimesi de kendine göre özel bir hakimiyet alanı oluşturmuştu.

    Şu uzun girişten sonra kelimelerin kökenine doğru inebiliriz.

    Otağ kelimesi stepte, bozkırda göçebe Türk'ün geleneksel barınağı diye tanımlanıyor. Keçeyle kaplanan bu kullanışlı ve sağlıklı çadır bütün Türk boylarında kullanılmış. Süslü, büyük hükümdar çadırı gibi anlamlar da verilmiş, ama bu asıl ve genel anlamını değiştirmez. İşte oda kelimesi bu otağa dayandırılıyor: Otag>otağ>ota>oda

    Yakın anlamlı bir özellik olarak otağ yerine veya onunla birlikte yurt kelimesinin de kullanıldığını belirtmeliyiz. Çok yaygın olmasa da bazı kaynaklarda otağı açıklamak için bu kelimeye yer veriliyor. Ayrıca hala Yörüklerin büyük kıl çadırlarına da yurt deniliyormuş. Anıtkaya'da yurt nasıl kullanıldığını yukarıda arz etmiştim, bütün aksamıyla ev manasına geliyordu. Otağlar da Türk'ün evidir ve böyle olduğu için ona "otağ"ın yanında "yurt" da deniyor.

    Göktürk alfabesinde 𐰋 harfi b'ye karşılık geliyor ve  eb(ev) biçiminde adlandırılıp okunuyor. Bir çadıra (otağa) benzediği için, bu ve başka bir kaç harfin daha hiyeroglif özellikleri gösterdiğini dilbilimciler söylüyor. 

    Burada bizi ilgilendiren harfin biçimi, "ev" olarak okunuşu, otağ (oda)/yurt'a benzemesidir...

    Bütün bunların sonucunda Anıtkaya'da "oda", "ev" ve "yurt" kelimelerinin anlamlandırılmasında Türk kültürünün en eski izlerinin bulunduğu söylenebilir. 



03 Haziran 2026

Örtme İle Yaşmaklanmak

 
    Tarih içinde Eğretlilerin giyinme alışkanlıklarına dair elimizde veri bulunmuyor. Yalnızca son dönem (19. yüzyıl) terekelerinde entari, diz bezi, yağlık, gömlek, don, Trablus kuşağı gibi elbise adları geçiyor. Bunlar hakkında da ayrıntı verilmiyor, misal erkek-kadın giysisi olduğu belli değil. Oysa bunları erkekler de kadınlar da giyiyor, kuşanıyordu.

    20. yüzyıla geldiğimizde, işgalciler tarafından çekilen fotoğraflar insanların giyim kuşamıyla ilgili fikir veriyor. Eğret halkından genellikle erkek görüntüleri var, bir ikisinde çocuk ve kadınlar da göze çarpıyor. Konumuz kadın giysileri olduğu için onlara yoğunlaşacağız.

    Han önündeki çeşmeden su doldurup gitmekte olan kadınların da yer aldığı fotoğraflarda şalvar ve bele kadar inen uzun beyaz örtüler göze çarpıyor. İşgalin ilk günlerinde evin su ihtiyacı için çeşmeye erkekler gitmişler. Buna karşı çıkan Yunanlar özellikle kadınların suya gitmesini zorunlu tutmuşlar. Genç gelin ve kızlar doğal olarak buna yanaşmamış ve yaşlı kadınlar güğümünü sineğini alarak çeşmenin yolunu tutmuş. Yani fotoğrafta görülenler yaşlı kadınlar ve üzerindekiler de dış giysisidir.

    Dış giysisi dediğimiz sadece başından beline kadar sallanan beyaz örtüdür. Evdeki günlük hayat giysileri şalvar, entari/fistan ve yaşmak olduğu tahmin ediliyor. Nitekim yaşı çok küçük bile olsa kız çocuklarının şalvar, entari, yaşmak üçlüsüyle giyindikleri aynı dönem fotoğraflarında açıkça görülüyor. Ev içinde büyüklerinin giyimi de böyle olmalıdır.

    Uzun beyaz örtünün dış giysisi olarak hangi dönemde kullanılmaya başlandığını bilemiyoruz. İstanbul'da son dönemde görülen çarşaf ve feracenin taşradaki benzeri olarak düşünülebilir. Yalnız beyaz renkli bu örtülerin Eğretli kadınlar tarafından kullanılmasında Macur etkisi de düşünülebilir. 19. yüzyıl sonlarında Eğret çevresine kurulan Macur köylüleriyle hızlı bir etkileşime girildiği biliniyor. Dilde, kültürde, günlük hayatta alışverişler var. Öncek gibi beyaz örtü de Macur kadınlardan alınan bir alışkanlık olabilir.

    Evde, kırda bayırda, fırında, çayda çeşmede, hatta sokakta bile şu uzun beyaz örtüye ihtiyacı yoktu kadının. Tabii ki sıradan günlerde, hayat her zamanki gibi akarken bu böyleydi. Yabana giderken, yahut yabancı karşısına çıkarken böyle bir örtüye bürünüyorlardı.

    Günlük hayatta başını örttükleri yaşmaktı. Bazen yazma, şarpı, çırpı gibi değişik kelimelerle karşılansa da Türk kadınının kadim başörtüsü yaşmaktı ve Eğret kadınları da başını yaşmakla örttü. Buraya kadarki değerlendirmeler, yaşmak kelimesinin bizim köydeki anlamını esas aldığımızda geçerli olabilir.

    Sözlüklerde yaşmak daha farklı ele alınmış. Genel tanımlama şöyle: "Başla birlikte; sadece gözler açıkta kalacak biçimde yüzü, boynu ve omuzları da örten örtü..." Bu tarife göre 1922 tarihli fotoğraflarda görülen Eğretli kadınların başındaki uzun örtüler yaşmaktır. Günlük hayattaki örtülerinin üzerine aldıkları daha büyük ve uzun bir örtü...

    Türkçe'de eskiden beri kadınların dışarıya veya erkeklerin bulunduğu ortama çıkarken örtünmesine "yaşmaklanmak" deniliyormuş. Yani rutin dışına çıkılacağı zaman, olağan dışı bir durum söz konusu olduğunda veya yabancı erkeklere karşı yaşmakla örtünüyorlar. Zaten örtülüydüler, yaşmakla ekstra bir örtünme söz konusu...

    Biraz yaşmak kelimesinin kökenine inelim... 'yaş-' diye 'gizlenmek, saklanmak, örtünmek' anlamında bir fiil var, kelime buna dayandırılıyor. -mak ekiyle fiil isme çevrilmiş. 'yaş-' fiili bugün pek bilinmese de onun izine Yunus'un meşhur; 
    "Saçın çözüp benim için, yaşın yaşın ağlar mısın" 
mısraında rastlarız. Buradaki yaşın yaşın ikilemesi gizli gizli anlamındadır. Kısaca yaşmak kelimesinin kökeninde 'gizlemek, örtmek' anlamı bulunduğu gibi, yaşmak ismi bu amaç için kullanılan örtüye işaret eder.

    Yalnız buradaki anlam inceliğine dikkat edilmelidir. Gizlenmekten kasıt, pusuya yatıp saldırı amaçlı gizlenmek, kamufle olmak değil; aksine korunma, saldırıya veya olası zarara karşı savunma amacıyla gizlenme, saklanma demektir. Yaşmak, altındakini görünmez kılarak onu zararlı nazardan, bakıştan, kötü niyetlerden, suizandan korur. Bu anlamda maddi manevi bir kalkan gibi düşünülebilir. Yaşmaklanmak, adeta zırha bürünmektir.

    Bu geniş anlamıyla yaşmak kelimesi Arapça ve Balkanlar'daki bazı dillere de geçmiş. Oralarda hala kullanıldığı söyleniyor.

    Yaşmak, özellikle koruyucu dış örtüsü anlamıyla bu kadar yaygınlaşmışken bizim köyde neden anlam daralmasına maruz kaldı, niye günlük hayatta kullanılan basit başörtüsü olarak yerleşti acaba? Oysa yüz yıl önce kadınlar beyaz yaşmaklarıyla yaşmaklanıp çeşmeye giderlermiş. O vakit bu beyaz örtüye yaşmak diyorlardı da sonradan mı kelimenin anlamı daraldı?

    Küçüklüğümde, ki nereden baksanız 50 yıl öncesidir, bazı yaşlı kadınlarda o beyaz yaşmağı görürdüm; ama ona yaşmak değil, 'namaz örtüsü' derlerdi. Yaşmak, bugünkü anlamıyla kahverengiye çalan koyu sarı işlemeli ihtiyar kadınların günlük örtüsüydü. Kış günlerinde ağıla gider gelirken bazı erkeklerin tuhaf biçimde yaşmakla başını, boynunu sardığını görürdüm; ama bu nadirattandı. Yaşmak yaşlı kadınlara mahsus o koyu sarı örtüydü. Ve günümüzde de Anıtkaya'da bu anlamda kullanılır.

    1920'lerden 70'lere o beyaz yaşmak 'namaz örtüsü' olarak gelmişse, dışarıda giymeye özel yaşmağa ne oldu? Ne oldu biliyor musunuz, rengi karardı, adı da 'örtme' oldu. 

    Ak yaşmaktan kara örtmeye geçiş sürecini de bilmiyoruz, aradaki yarım asrın hangi diliminde başladı, oluştu ve yerleştiyse... Yine de işgal günlerine tekrar bakıp bu mevzuya devam edelim...

    Ak yaşmakla sokağa çıkan yaşlı kadınlar böylece kendilerini daha korunaklı ve emniyette hissediyorlardı. Bunun dışında o günlerde köy içinde özellikle kadınlar arasında sürekli bir tedirginlik ve panik havası hakim olduğu anlatılır. Çünkü gençler her daim saklanmak, gizlenmek zorundaydılar. Saklanma halinin tamamını yaşmakla, örtünmeyle sağlamak mümkün değil. Çoğu zaman evlerin, damların en kuytu yerlerine, yüklüklere, deliklere bile saklandıkları olurmuş. Baskınların yapıldığı bazı gecelerde dambeşe saklandıklarını duymuştum. Bütün saklanmalara rağmen yakalanmanın kaçınılmaz olduğu vakitlerde bile kendilerini örtmenin yollarını arar, ocaktan, bacadan, kazan altlarından aldıkları is ve kurumlarla yüzünü gözünü karalarlarmış. Bu yolla kendini örtüp gizleyenleri, yüzkarası yerine baca karasını tercih edenleri siz de duymuşsunuzdur.

    Ak yaşmaktan kara örtmeye geçiş böyle başlamış olabilir. Zaten örtme kelimesinin anlamı bu değil midir? Örtmek, aslında bir şeyleri gizlemek, saklamak, muhafaza altına almak maksadıyla yapılır.

    Ayrıca ört- fiilinin en eski anlamı 'kumaşla bir şeyi örtmek, üzerini kaplamak' imiş. Bundan yola çıkarak dilbilimciler, fiilin dokumak anlamındaki ör- fiilinden geldiğini söylüyorlar. Anlam ilişkisini somutlaştırması açısından bir örnek vereyim. Koyunculukta gece yaylımına 'örüm' deniliyor. Bu kelime de ör- kökünden geliyor. Bu kök fiildeki gizleme ve örtme anlamı açığa çıkarak, gece karanlığının doğal örtüsü, gizliliği ve koruması altında sürünün otlatılması örüm olarak ifade edilmiş. 

    Şu durumda Anıtkaya'da bilinen kara örtmenin hem işlevsel, hem anlamsal hem de köken olarak ak yaşmakla birebir aynı şeyleri ifade ettiği söylenebilir. Yeri gelmişken kara örtmeye yakın ve benzer bir söz daha var Eğret ağzında; kara örtü... Kara örtü; çanak olmayan çatı, düz dambeş anlamında kullanılıyor. Esasen örtü çoğu ağızlarda çatı anlamında yaygın. Çünkü çatılar binanın üzerini örtüp kaplayarak onu koruma altına alırlar. Aynı vazifeyi dambeş de yapar. Kara örtüler nasıl altındaki binayı koruyorsa, kara örtme de kadını öylece muhafaza altına alır. 

    Örtme 1x1,5 metre ebadında kesilmiş siyah kumaştan ibarettir. Renginden dolayı kara örtme demişler, aslında kara ifadesi de pek kullanılmaz, kısaca örtme der geçerler. Genellikle kara örtmelerin rengi, işgal günlerinin travma etkisine bağlanır. Ak yaşmaktan kara örtmeye geçişe kesin bir tarih biçilememesinin sebebi de bu olabilir. İhtimaldir ki kurtuluştan sonra hep örtme, yani kara yaşmakla yaşmaklandı Eğret kadınları. Yaşmağın adı örtme oldu, yaşmak kelimesini de yukarıda bahsettiğim ihtiyarların günlük başörtüsüne indirgediler.

    Kara örtme deyince yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için bu hususu biraz açmak gerekecek. Yaygın olan ve en çok kullanılan kara örtmeydi; ama örtünenin yaşı, ekonomik ve sosyal durumu ve zevkine göre değişik renk ve cinste örtmeler de kullanılıyordu.

    Kara örtmeyi genellikle genç kız ve gelinler, bazı bazı da orta yaşlılar tercih eder. Satırenç (satranç) denilen kahverengi sarı ağırlıklı çizgilerle bezenmiş ekose kumaş örtmeleri ise yaşlılar örtünür. Yine yaşlıların tercih ettiği siyah beyaz damalı örtmeler de vardır, ama bunlar hep azınlıktadır. Atkı adı verilen yünlü dokuma kışlık örtmeler ise yeni gelinlere mahsustur. En çok tercih edilen kahverengi atkılardır, grinin tonlarını taşıyan atkılar da görülür.

    Her çeşidiyle örtme, Anıtkaya'da neredeyse tarih oldu. Gerçi yalnız burnu ve gözleri görünecek biçimde örtündüğü örtmenin uçlarını dişleri arasında sıkıştırıp, iki yana salladığı kollarıyla ağır yük taşıyan kadınları hatırladım, o haliyle oğlu yaşında erkeğin önünden geçmemek için durup beklerdi. Bu vakarlı hayanın sebebi başındaki örtme miydi acaba...


02 Haziran 2026

Fıkra Değil, Eğret'te Kazan Doğurmuş

    
    Herkes bilir bu fıkrayı, ama yine de hatırlayalım:

    Nasreddin Hoca bir gün komşusundan büyük bir kazan ödünç alır. İşini hallettikten sonra kazanı iade ederken içine bir de tencere koyar. Buna anlam veremeyen komşusu sorar:
    "— Hocam, bu tencere nedir?" Hoca gülerek cevap verir:
    "— Müjde komşu, gözün aydın! Senin kazan doğurdu!"
    Bu durum komşunun çok hoşuna gider. Sevinerek hem büyük kazanı hem de içindeki yavrusunu alır.

    Aradan zaman geçer. Hoca tekrar komşusuna gidip aynı kazanı ödünç ister. Komşusu seve seve verir. Ancak üzerinden haftalar, aylar geçer; Hoca kazanı geri getirmez.  Sonunda komşu dayanamaz ve Hoca'ya varıp kazanı sorar. Hoca derin bir iç çeker ve üzgün bir ifadeyle:
    "— Komşu başın sağ olsun, senin kazan öldü!" der.  Şaşkına dönen komşusu isyan eder:
    "— Yahu Hocam, hiç kazan ölür mü Allah aşkına?" Hoca da tarihe geçen o meşhur cevabını yapıştırır:
    "— Kazanın doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne neden inanmıyorsun?" 

    Peki konunun Eğret ile ne alakası var, derseniz; oraya gelelim: 

    1918 Yılında Hatiboğlu Hacı İbrahim bin Hasan birliğinde vefat eder, yani bugünün tabiriyle Cihan harbinde şehit olur. Şehidin kimliğini de netleştirelim. Bu, Gobak Dedenin oğlu İbrahim'dir. Gobakların Çerçi Mehmet Kopan, Halil İbrahim Kopan ve Hasan Kopan'ın babaları... 

    Askerde ölenlerin vereselerine mal taksimi mahkeme kanalıyla yapılıyordu. Tabi önce terekenin tespiti yapılması lazım. Mahkeme kararında bu tespit yapılmış, listeyi tekrar incelerken bir tabir dikkatimi çekti; 1000 kuruş değerinde 1 adet "Kalaylı kazan eniği" yazılmış. 

    Bu bizim 'guzuluk' olarak bildiğimiz küçük kazan olmalıdır. Fakat sanki köpek kedi yavrusundan bahseder gibi 'enik' denilmesi, onu kazanın yavrusu yapar. Şu halde kazan doğurmuş olmaz mı? 

    Dil, özellikle halk ağzı. kültür ve zihniyet yansımasıdır. İnsanlar inanç, düşünce, anlayış, yaşayış gibi değerlerini konuştukları dile yüklerler. 'Gazan eniği' yakıştırmasından Eğretlilerin eşyayı bir canlı gibi düşündüklerini çıkarmak yanlış olmaz...



01 Nisan 2026

Bacagaşı


    En küçük toplum birimine aile deniliyor. Ev anlamına da gelen hane kelimesi, özellikle nüfus işlerinde aile anlamında kullanılıyor. 'Hane No' ifadesinde bunu görebiliriz. Aileyi daha fazla karşılayan bir diğer kelime de ocaktır ve bu anlamıyla kelime dilimize öyle yerleşmiş ki, her yörede çok yaygın bir sürü deyim var. Baba ocağı, ocağı tüttürmek, ocağı sönesice, odu ocağı sönesice, ocağı delinesice bunlardan bazıları...

    Özellikle son üç deyim Anıtkaya'da kendine has söyleyişle hala çok kullanılıyor. Yalnız deyimlerde aile anlamına gelen ocak kelimesinin gerçek anlamından tamamen uzaklaştığını söylemek doğru olmaz. Çünkü bizim köyde bu kelime gerçek anlamıyla da hala kullanılıyor. Nedir gerçek anlamı? Evin içinde ateş yakılan yer... Duvar boyu dambeşe kadar uzanan bir baca bağlantısıyla dumanı atılır ve genellikle duvara gömülüdür. Bu anlamda Batı'dan aldığımız şömine kelimesiyle karşılanabilir ocak kelimesi... Fakat tam böyle değildir. Zira şömine ateşi sadece ısınma içindir, oysa ocakta yanan ateşte su ısıtılır, süt taşırılır, gözleme gözlenir, şepit açılır, gatmer yağlanır... Yetmedi közüne cezve sürülür, tangalda misir gavrılır. Yani senin anlayacağın bir sacayağıyla ocak mutfağa döner, etrafına yumulduğunda orası ocakbaşı olur. 

    Bizim isli ocağımız çok fonksiyonludur. Bazen baca basar, ortalığı dumana boğar; ama bu havanın durumuyla ilgili, ocağın suçu yok. Yalnız ocağın bacayla ilişkisi bununla sınırlı değil, birbirinin yerine geçebilirler. Bu yüzden eskiden ocak yerine baca dedikleri de olurdu. Bacagaşı kavramı tam da burada doğuyor.

    Bilindiği gibi gözümüzün üstünde kaşımız var. Varlıkları kendi anatomisine benzeterek kişileştirmede üstüne olmayan insanımız, evinin içindeki ocağı da bir insan gibi düşünmüş. Kara bir göz gibi kabul etmiş ve ona kaş aramış.  Ocağın üst tarafında biraz çıkıntılı duran uzun rafı görünce hemen adını koymuş; baca gaşı... 

    Her ocağın/bacanın yanında yöresinde mutlaka üzerine bir şeyler konulacak bölüm bulunuyor. Duvar içinde derin bir oyuk olabilir, buna genellikle delik denir. Eğer bu deliğe kapak eklenmişse dolav olur. Duvar köşesinde oyuk değil de çıkıntı şeklinde düzenlenen şeye ken denir, ve ken köşede kalmayıp duvar boyunca uzanırsa işte o bacagaşıdır. Çünkü ocağın üzerinde bir kaş gibi uzanmıştır...

    Bacagaşına hemen her şey konulabilir; bacalı olsun, kör olsun oraya en çok kandil yakışır. Sonra eza (kibrit), çıra, gazyağı, iğne iplik, bıçak vb. her an elimizin altında bulunması gereken şeyleri ararsanız bacagaşında bulabilirsiniz.

    Bacagaşı eski toprak evlerle ilgili bir kavram. Kıyıda köşede sağlam kalabilmiş evlerde hala vardır, kullanılmasa da öylece duruyordur. Kim bilir belki hala kullananlar da vardır, ben ancak viraneye dönmüş evlerin yıkıntıları arasında uzaktan görebildim. Yalnız rahmetli Gociban (İbrahim Özen)in odasında ilginç bir ocağa rastlayınca fotoğraflamıştım, ondan bahsedeyim biraz...

    Bilindiği gibi oda, evin üst katına inşa edilmiş; ilk tuhaflık burada, çünkü daha önce ikinci katta bir ocak görmemiştim. İkinci olarak ocağın alnına Ayazin taşından oyma bir yüz geçirmişler. Oysa biz bacayı tamamen toprak bilirdik... 

    Neyse, harika bir taş işlemeciliği de insanı hayrete düşüren şeylerdendi. Tam ocak gözünün üstüne biri büyük, ikisi küçük şemsiye gibi kubbeler oyulmuş. Kubbeler çay tepsisine de benzetilebilirler... Onların iki yanında iki yuvarlak damga... Hepsinin üstüne beş çiçek motifi yaprak ve dallarıyla birlikte yatırılmış. Alttaki büyük çay tepsisinin iki yanındaki boşluk, baklava dilimi çizgilerle doldurulmuş. Bu birinci büyük taş idi, ocak gözünün iki yanına ve büyük taşın altına direk gibi yerleştirilmiş iki dikey taş da sütun gibi işlenmiş. Yani mermer direk havası verilmiş. Bu üç taşın yüzeyinde işlenmedik bir alan bırakmamışlar, o kadar dolu... Dolu, ve gözü yoracak en küçük karışıklığa yer yok; öyle yumuşak bir işçilik...

    Dediklerine göre ocak, Yılıkların Süleyman Öztürk eseriymiş. Üç şemsiyenin tam ortasına 25.6.1964 tarihi kazınmış. Bunun yakılıp yakılmadığını veya ne zamana kadar kullanıldığını bilmiyoruz; lakin şu bize gösteriyor ki ocak/baca sadece evlerde değil, odalarda da bulunuyordu. Her sülalenin bir odası olduğuna göre, yaygınlığını hesap edin...

    Şemsiye görünümlü kubbelerin üstteki küçük olanlarını, biraz önce söz ettiğim delikler olarak düşünebiliriz. Beş santim kadar derinlikleri var, oraya ufak tefek şeyler konulabilir. Ancak alttaki büyük kubbe, neredeyse ocak genişliğinde olduğundan bacagaşı gibi düşünülmüş. O kadar ki kubbenin yüzeyine HASAN ÖZEN ismini kazımış. Biraz dikkatli bakınca görülüyor, bacagaşının rafını da MAHMUT ÖZEN adını kazıyarak imzalamış...

    Asıl bacagaşı olması gereken yere, tam da taşın üzerine konulmuş. Yok, konulmamış; üst taş öyle çıkıntılı yerleştirilmiş ki, bakan onu bir bacagaşı gibi görüyor...

    Sonradan aklıma geldi, Eğret ağzında yükseltilmiş avlu duvarına da gaş deniliyor. Bununla bacagaşı arasında ilgi kurulabilir mi? Kurulursa öncelik hangisine verilmeli? Hiç bilmiyorum...

    İleride müze olarak düzenlemek amacıyla bir Eğret/Anıtkaya Evi inşa edeceksek, orada eskide kalmış ne kadar değerimiz varsa temsil edilmelidir. Avlusundan gocagapısına, düzenliğinden fışgılığına, unevinden ambarevine bütün bölümleri yapmalı; hayatın bir duvarına, üstünde bacagaşı bulunan bir ocak/baca eklemeyi de ihmal etmemeliyiz...


30 Mart 2026

E Bakam


    Kelimeler sandığa benzer, açıp baksan çeşit çeşit anlamla burun buruna gelirsin. 

    Yahut çaprazlama dürülmüş bohçadırlar, her katında bir anlam bulunur. 

    Sanatçılar herkesin malumu bir kelimeyi başka bir anlamla yeniden icat edip düğümlerler. Biz bu düğümü çözüp anlamı keşfeder, kelimeyi şu haliyle daha bir severiz...

    Sözlükler ve ansiklopediler işte bu sandık, bohça veya düğümler topluluğudur. Her birinin kapağını aralayınca, katını kaldırdıkça veya düğümleri çözdükçe kelimelerin manalarına ereriz.

    Söz öbekleriyle yeni anlam ilişkileri oluşturanlar sadece sanatçılar; şairler, yazarlar değildir. Halkın kendisi bizzat mucittir. Onun icat ettiği bu değerli anlam paketleri de, deyim denilen hazine sandıklarında, kat kat dürülü bohçalarda saklanıyor. Eğret ağzının yaygın deyimlerinden birini inceleyelim; é bakam...

    Éh ünlemi çeşitli duygu durumlarını ifade etmede kullanılır. Bunlar olaya göre şüphe, beğenme-beğenmeme, güven, ümit, endişe gibi farklı duygu durumları olabilir. Eskiden beri Eğret ağzında sondaki ünsüz düşürülerek yalnız é biçiminde söylenir. Bu kesinlikle kapalı é harfidir ve Anıtkayalıların günlük dilinde hala çok yaygındır. Tek başına bir kelime suretinde karşımıza çıkabilir; "É ben saña demedim mi!" cümlesinde olduğu gibi... Bununla beraber başka bir kelime önüne gelerek yeni kalıplar da oluşturulur: É gâli... É hadeñ... É işde... 

    "É bakam" onlardan biri... 'Bakam' ise, istek çekimli 'bakalım' kelimesidir, Eğret ağzında böyle söyleniyor. É ünlemiyle birleşince karşımıza é bakam sözü çıkıyor. 

    Esasında bakmak fiilinin buradaki derin anlamı iki gözümüzle yaptığımız eylem değildir. Çünkü bu bakışta görülecek bir şey yok. Çünkü gözler bir yere veya yöne çevrilmiyor. Hatta gözler çevrilmiyor bile... Bu bakış, gözler kapalıyken de yapılabilen bir fiildir... Geleceğe bakıyorsun, daha doğrusu geleceği bekliyorsun...

    Henüz olmamış bir şeyi beklerken insan değişik duygular içinde bulunur. Beklentiler müspet yöndeyse ümitli bekleyiş, olumsuzsa karamsar bekleyiş söz konusudur. Eksiden artıya dönmesi için dua yüklenebilir duygulara. Bu yüklemeyle güven hissi de farklı duygular safında yerini alabilir. Böylece ardından dinginlik, sükunet, ferahlama gelir... Tam tersi de olabilir; duygular karardıkça aynı renkte diğerlerini de çağırır; karamsarlıkla birlikte, korku, endişe, bunalım, bitkinlik sökün edebilir... 

    Geleceği beklemek böyle ve sen, bakalım/bakam derken bu durumdan bahsediyorsun... Eh/É ünleminin sözlük anlamında da benzer duygular bulunduğunu söylemiştik. İki sözün birleşimiyle ortaya çıkan é-bakam da bunlardan farksız... É bakam derken, bekleyelim görelim demiş oluyorsun... Bir farkla ki, bu bekleyiş artık olumsuz bir anlam barındırmıyor...

    Ayrıca é bakam, tevekkül kokulu, teşekkür renkli ve sabır boyutludur...

    Yine é bakam'ın gerisinde bir parça 'gün doğmadan neler doğar' beklentisi de gizlidir...

    É bakam deyince biraz da 'Hak va, hayır va' der gibisindir; bu sebeple é bakam'a en yakın söz, herhalde 'du bakam'dır. Çünkü iyi beklenti, sükunet, sabır anlamlarını ayrıca yüklenen 'durmak' ile 'bakmak' filleri birbirine yakışıyor ve böylece anlamı iyice pekiştiriyor....

    Size, bohçasında çok daha fazla anlam bulunduran başka bir söz söyleyeyim mi: 

    É bakam bee!..



21 Mart 2026

Canını Sevdiğim


    Tabiat olaylarına gizli bir kutsallık atfeder eski kuşak Anıtkayalılar. Bu yüzden en basitine bile ölçülü bir tavır takınır, saygıda kusur etmezler.  Tabi bu saygı da tam kıvamındadır, aşırılıktan uzak, olması gerektiği kadar...

    Bizim köylülerin biraz sonra ayrıntısına ineceğim bu incelikli tavrı elbette belli bir zihniyetin dışa vurumudur ve Türk insanının genel özelliğini gösterir. Oysa bu karşılaştırmayı yapmama sebep olan ve Amerika merkezli filmlerde gözlemlediğimiz Batılı insan tipinin tavrı çok daha hoyratça ve terbiyesizcedir. Bunu her filmde duyabileceğiniz 'lanet olsun!' sözünden anlayabilirsiniz.

    Kendilerince en hafif bu küfür sözünü dillerinden düşürmüyorlar, olur olmaz her şeye savuruyorlar. "Lanet çamur, lanet toprak, lanet olasıca karıncalar, lanet güneş, lanet bulut, lanet fırtına, lanet dalga..." daha aklınıza gelen her şeye böyleler... Musibete de küfür, güzelliği de; kötülüğe de küfür, iyiliğe de; hastalığa sağlığa, derde ilaca, büyüğe küçüğe, ferahlığa sıkıntıya, krize kurtuluşa, her şeye...

    Yarım asır önce çocukluk dönemimizde hayat tabiatla çok daha fazla içli dışlıydı, ya da bize öyle gelirdi. Bu yüzden insanların doğal varlık ve olaylara karşı tavrını daha iyi gözlemlerdim. Mesela yolma tarlasında bunaltıcı sıcağa karşı hafif de olsa bir esintiden medet beklerlerdi. Hafif belini doğrultup alnındaki teri silerken;

    - "Canını sevdiğim, heç de esmedi" diye iç geçirir, ama katiyen bir türlü esmeyen rüzgara kızmazlardı. İkindiye doğru nazenin bir gelin gibi teşrif ettiğinde ise aynı olgunlukla sevinir;

    - "Canını sevdiğim ne güzel esdi" diye adeta onu alkışlarlardı. Varlığında da, yokluğunda da rüzgara kötü söz söyleyene rastlamadım. Sap yüklerken rüzgar istenmez, aksine rüzgarsız harman savurulmaz... Böyle durumlarda olsa da olmasa da, rüzgara katiyen hakaret edilmez; o, her zaman 'canını sevdiğim'dir...

    Bu durum diğer tabiat olayları için de geçerlidir. Örneğin yağmur... Berekettir yağmur, yağmazsa ekin biter mi... Lakin harman zamanı yağması istenmez, aynı şekilde baharda aşırı yağması da zararlıdır. Sele dönüşür ekini yatırır, boğar. Uzun süre güneş açmaz, sürekli yağışlı geçerse ekin hastalanır. Bütün bunlar olurken, yani yağması veya durması beklenirken yağmura katiyyen hor bakılmaz. Hep hürmet edilir 'canını sevdiğim'e...

    Bunlara saygıda da aşırıya kaçılmaz. Aşırı saygı inanç zaafiyetidir çünkü. Güneşe, ateşe, suya, kara, borana tapınmaya vardırılmaz iş... Sevgi de saygı da kararındadır...

    Kar, kırağı, fırtına, dolu vs. hepsi için durum aynıdır. Bunlara saygı gösterilmesi, açık açık sevilmesi ve bu sevginin 'canını sevdiğim' sözüyle gösterilmesi zihniyetle alakalıdır dedik. Bizim insanımız her şeyin Allah'tan olduğuna inanır. Yağış da kuraklık da, çiçeği don vursa da vurmasa da, kırağı düşse de düşmese de, ülker vursa, sel bassa, ambar ambar dene kaldırılsa hepsinin kaynağı Bir Allah... Bu tevhid inancına göre her bir yağmur tanesini indiren her bir melek, Bir Allah'ın emriyle bu vazifeyi deruhte eder. İşte bu yüzden yağsa da yağmasa da yağmura edeceği laf, doğrudan Allah'a yönelmektedir. O halde yağmur hep 'canını sevdiğim'dir. Esse de dursa da, yel; düşse de düşmese de, kırağı; kararsa da ağarsa da, bulut; açsa da açmasa da güneş; yağsa da yağmasa da, kar; hepsi, hepsi 'canını sevdiğim...'

    Batılıların lanetleyerek tabiata sövgüsü, yahut tabiat olaylarına gereğinden fazla güç vererek onu yüceltmeleri de bir zihniyetin ürünü... İki uçtan da aşırılık var; ifrat ve tefrit, tapınma ve lanetleme...

    'Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.' demişler. Sanırım güzel görüş ve güzel düşünüş Eğret ağzına 'canını sevdiğim' güzel söyleyişi olarak yansıyor. Anıtkayalılar farkında olmasa bile, bütün bunlar hep mutluluğa giden yola döşenmiş taşlar...



10 Mart 2026

Telesimek ve A'raf 176


    Eğret sözlüğünde telesimek sözcüğü "Açlıktan, susuzluktan, uykusuzluk ve bitkinlikten bayılacak duruma gelmek" biçiminde anlamlandırılmış. Buna sıcak etkisiyle bitkin düşme anlamını da eklemek lazım. Yine Eğret ağzında gerçek anlamı haşlamak olan "börtmek" kelimesi, yer yer tam da telesimekle aynı anlama gelebiliyor. Sıcak etkisiyle bunalma, terleme durumunda hem "börtdüm" hem de "telesidim" diyenler var. Benzer şekilde "nezelmek" bitkinlik ve susuzluk bildiriyor. Fakat telesimek sadece sıcak veya yorgunlukla sınırlı değil, daha geniş anlam yelpazesine sahip... Yine bizim köyde çok kullanılan "seselmek" kelimesinin telesimekle anlam ve ses benzerliği de dikkate alınmalıdır. Bu kelime "Yorgunluktan, susuzluktan konuşamayacak duruma gelmek, sesi kesilmek" anlamında kullanılıyor. Görüldüğü üzere hemen hemen aynı anlam...

    Derleme Sözlüğüne bakılırsa telesimek, Türkiye'nin her yerinde kullanılan çok yaygın bir kelime... Yöresel ağızlarda telesmek, telesemek, telesimek, telesinmek, telezimek, televzimek, tenevzimek, tenesirmek gibi çok çeşitli telaffuz biçimlerine bürünmüş, bu da gayet normal. Bu biçim farklılıkları anlamlara da yansımış, ufak tefek değişikliklerle bitkin düşmek, nefes nefese kalmak, susuz kalmak, zayıflamak, acele etmek, ölecek duruma gelmek gibi anlam zenginlikleri kaydedilmiş. Tabi temel anlamın Eğret ağzındaki gibi olduğu çok belli...

    1940'lı yıllarda derlenen sözlerden müteşekkil bu sözlükte isim olarak acele anlamında "telesi" ile ivecen anlamında "telesik" var. Anadolu'nun doğusunda çok dar bir alanda kullanıldığı anlaşılan bu iki kelime telesimek ile bağlantılı gibi duruyor.

    Günümüzde telesimek kelimesi böyle... Resmi dilde kendine yer bulamamış, ama halk ağzında yaygın bir kullanımı var. Önceden nasıldı diye geriye doğru bir arama yaptım, Kamus-ı Türki'de ve Lehçe-i Osmani'de karşıma çıktı: 

    İlkinde "telesimek: (fiil) Kumaş eskiyip telleri meydana çıkmak, tiftiklenmek."; ikincisinde ise "telesimek: Çocuk zayıflayıp erimek" bu kadar... Görüleceği üzere Şemsettin Sami ve Ahmet Vefik Paşa'nın verdikleri anlamlarla bugün çok çeşitli ve yaygın anlamlar pek de uyuşmuyor. Çok garip bir durum...

    Daha eski dönemlerdeki kullanımına rastlama umuduyla Tarama Sözlüğünde aradım. 15. yüzyıla ait bir eserde iki cümlede bu kelimeyi tespit etmişler. Bunların birincisi "Kan çok aktı hayli telesidi", diğeri "Gürz indi yağrınına dokundu, Malikzade hayli telesidi" cümleleridir. Bu iki kullanımdaki anlam da sözlükte "bayılacak hale gelmek" manasıyla verilmiş. Günümüz kullanımına çok yakın...

    Bir de başka lehçe ve şivelerde var mıymış diye araştırdım. Arın Türkçe Etimolojik Sözlük'te telesemek/telesimek var. Genel olarak tezlik, acele, ivedilik, çabukluk, sürat bildiren anlam ve kullanımlar içeriyor. Bitkin düşmek anlamı çok sınırlı, "Öyle dokundu başına ki telesidi" cümlesi oradan... Bir de acele anlamında "telesi" ismini gördüm, galiba Erzurum ve Ahlat'ta tespit edilen bu isimde Azeri etkisi var... 

    Öyle anlaşılıyor ki bu kelime Türkiye Türkçesi ağızlarında çok yaygınlaşmış, ama başka sahalarda kendine pek yer bulamamış...

    Bütün bu sözlük araştırmalarında telesimek sözcüğünün anlamlarına dair bilgilere erişebildik, kökeniyle ilgili hiç bir şey yok. Ulaşabildiğim Etimolojik sözlüklerde ise zaten kelimeye yer verilmemiş. Belki Türkçe kabul etmedikleri içindir, belki gerçekten bu kelime Türkçe değildir...

    Konuyu değiştiriyorum. Malum mübarek günlerde Kuran'a daha fazla eğiliyoruz. A'raf 176. ayete geldik: "... Artık onun ibret verici hali o köpeğin haline benzer ki, üzerine varsan da dilini uzatır solur, bıraksan da solur..." Burada soluyan köpek örneği verilmesinin hikmetini düşünüyordum. Bu anlamın hangi kelimeyle sağlandığına baktım, "yelhes"

    Biraz araştırdım, kökü لهث (l-h-s) imiş ve hırıltı/nefes/köpeğin yorgunluk ve susuzluktan dilini çıkarıp soluması manalarına geliyormuş. Selami Kurt Hoca'dan bu kökün ayrıca ve yine yorgunluk ve susuzluktan hayvan ve insanın dilini çıkarması anlamlarına geldiğini öğrendim. Burada işin içine insanların da girmiş olması mühimdi... İşte o anda benim kafa telesimek kelimesine intikal etti ve onunla ilgili yukarıda sıraladığım bilgilere ulaşma yolu açıldı...

    Selami Hoca'dan mühim bir bilgi daha aldım, Arapça'da لهث kökünün "yelhes"te olduğu gibi "telhes" biçimi de varmış. Kişi çekimine göre değişen bir durummuş bu... 

    İşte şimdi oldu... Etimolojik açıklaması yapılamayan telesimek kelimesi neden "telhes"ten geliyor olmasın. Kitab'da köpek için kullanılan "yelhes" kelimesi insanlar için de geçerliymiş ve "telhes"in anlamı 'Sen yorgunluktan bitkin düşüyorsun' imiş. Şu halde atalarımız Araplardan duydukları bu kelimeyi yakın anlam içeren 'telesimek' biçiminde Türkçeleştirmiş olamazlar mı... Elbette bu asırlar alan bir süreçtir ve halk ağzında gerçekleşir. Nitekim yukarıda 15. yüzyıla ait metinlerdeki kullanımına Tarama Sözlüğünden örnek gösterilmişti...

    15. yüzyıl deyince aklıma geldi, elimde aynı asrın ilk çeyreğinde telif edilen bir Satırarası Kur'an Tercümesi vardı. Türkiye Türkçesinin ilk tercüme Kuran'ı kabul edilen eserden A'raf 176'ya baktım, nasıl çevirmiş diye: "... Pes anun meseli, it meseli gibidür: Eger hamle eylersen ana, dilin çıkarur; yâ kor-ısan ânı, dilin çıkarur..." 'dil çıkarır' karşılığı verilmiş, 'telesir' denilmemiş. Bu durum, o dönemde henüz kelime Türkçeleşmediğine, yahut müellifin (Muhammed Bin Hamza) elit çevre mensubu olduğuna bağlanabilir...

    Bu ayette neden dili sarkmış köpek örneği verildiği hususunu işin uzmanlarına bırakalım. Belki köpeğin biyolojik yapısıyla ilgili bir gerçeğe işaret vardır, ya da İsra 84'teki tespitle açıklanabilir bir durumdur...


06 Şubat 2026

Yopyôsul

    
    1930'larda başlayan Öztürkçecilik akımı 1970'lere kadar aralıksız kırk yıl sürdü. Bizim fakülte öğrenciliğimiz bu tartışmaların serpintisine rastlar, o yıllarda iki tarafın da kendine göre dili kullanma karakteri oluşmuştu. 

    Türkçe'yi istila eden yabancı (Arapça ve Farsça) kelimeler hemen dilimizden atılmalı, yerlerine Türkçe kelimeler kullanılmalıdır. Atılan yabancı kelimenin bizde karşılığı yoksa, en eski metinlere inilip bir karşılık bulunabilir, daha da olmadı Türkçe kurallara uygun olarak 'sıfırdan' yeni bir kelime türetilebilir... Akımın başlangıcındaki mantık bu idi. Devlet politikası haline getirildi, Türk Dil Kurumu öncülük etti ve gerçekten onlar, yüzler gruplar halinde yeni sözcükler türetilip kullanıma sunuldu. 

    Dilin doğal akışında bunların büyük çoğunluğu kabul görmedi. Tutmadı, yeşermedi, kök salamadı ve kurudu gitti. Elbette tutulup sevilenler, günlük ve edebi dile otağını serip yerleşenler de oldu. Onları şu paragrafta bile tanımak mümkündür. Yanlış tutanlar oldu, örneğin 'mevzu' yerine 'konu', 'mesele' için 'sorun' getirildi; ne var ki halk günlük hayatta 'sorun değil' diyecekken 'konu değil' diyerek bu iki sözcüğün yerini hala karıştırıyor.

    'Fakir' yerine uydurulan (yeni kelime türetme karşıtları bu uygulamaya 'uydurma', türetilen yeni kelimelere de 'uydurukça' diyerek küçümsüyorlardı) 'yoksul' kelimesi de çok tartışıldı. "Ne yani, 'zengin' yerine de 'varsıl'ı mı kullanacağız!" diyenler çıktı. Her şeye rağmen 'yoksul', Türkçe'de kendine sağlam yer edindi. Öztürkçeciler-Yaşayan Türkçeciler gruplaşmasının ikinci cenahında yer alan Yavuz Bülent Bakiler'in 'Sivas'ta Yoksul Çocuklar' şiirini tam da bu dönemde yazmış olması, 'yoksul' kelimesinin karşı cenahta önünü açan bir etkendir.

    Yoksul dile yerleşti, ama fakir'in saltanatını büsbütün sarsamadı. Atasözlerine, deyimlere kadar işlemiş köklü bir kelimeyi atmak onun bütün kullanımlarını da sürgün etmek manasına geleceğinden, işlem Türkçe'yi fakirleştirecekti. Yaşayan Türkçeciler'in görüşüne göre, kelime atmak yerine yoksula da fakire de sahip çıkarak onların kardeş kardeş yaşamasına izin vermek gerekti. Böylece fakirleşmek şöyle dursun, Türkçe daha da zenginleşmiş olacaktı. 

    Buraya Kasas 24'te Hz Musa'nın "Rabbim, bana indireceğin her hayra muhtacım" yakarışındaki fakir kelimesinden geldik. Ayette fakir, 'başkalarına muhtaç' manasında kullanılmış. Bu başkalarına muhtaç kavramının içine ekonomik yoksullukla birlikte her türlü yoksunluk da giriyor. Nitekim biraz araştırınca gördüm ki, fakir kelimesinin kök anlamı 'omurgası kırık kişi' imiş. Öyle yatalak bir insan gerçekten de hayatını sürdürebilmek için başkalarına muhtaçtır. Ekonomik açıdan zengin bile olsa, bedensel arızası sebebiyle fakir oluyor. Yani fakir kelimesi sadece yoksul demek değildir.

    Bazıları yazılarında, konuşmalarında kendilerinden bahsederken 'ben' demezler, sanki üçüncü bir kişiden söz ediyormuş gibi zamirleri, sıfatları kendi koltuklarına oturturlar. Böyle durumlarda kendine yer verilen en yaygın kelime, zannediyorum 'Fakir'dir... "Fakir, gençliğinde bir miktar şiirle meşgul olmuştum." gibi... Tevazu ifade etmek maksadıyla ortaya çıktığını düşündüğüm bu kullanımda, fakir kelimesinin kök anlamı işareten görülüyor. 'Hint fakiri' kavramında da aynı gizli anlam var...

    Yoksul'a dönecek olursak... Dile kolayca yerleşmiş olması, onun 'uydurukça' değil, eski metinlerin taranmasıyla elde edilen bir sözcük olduğunu gösterir. Nitekim TDK Tarama Sözlüğünde 14.15.16. yüzyıl metinlerinden örnekler var. 

    Ayrıca bu eski Türkçe kelimenin kullanımdan düşmediğine yönelik, edebi metinler dışında başka örneklere de rastlanır. Konya Aşıklar Bayramının gerek Anıt meydanındaki büyük salonda, gerekse bizim okuldaki Erol Güngör salonunda yapılan oturumlarını hatırlıyorum. İlgimiz hep Reyhani, Çobanoğlu, Taşlıova gibi ünlü aşıkların üzerindeyken 'Afyonlu Yoksul Derviş' anonsu dikkatimi çekmiş; hafif kamburu, kırçıl kaytan bıyığı ve bildiğin köylü kasketiyle Şemsettin Kubat'ı orada tanımıştım. Şu haliyle benimsediği mahlası pek uyumluydu. Yıldız aşıklar gece boyu hünerlerini sergilerken, O bir köşede sessizce oturup sıranın kendisine gelmesini beklerdi. Dört yıl boyunca oturuşunda kalkışında hiç bir değişiklik gözlemedim. Zannederim yoksul kelimesi, onun şahsında ilk ve son kez fakir ile eşitlendi.

    Kelimeler üzerine düşünürken mihenk kabul ettiğim başka ölçüm daha var benim: Eğret ağzı... O açıdan gözden geçirdim, bizim köyde yoksul kelimesi kullanıldığını işitmedim. Anlaşılan fakir, Eğret'te makamını devretmek istememiş, hatta yoksul ile yetki paylaşımına bile razı olmamış. Sanırım Anadolu'nun diğer kırsalında da bu böyledir.

    Bununla beraber bu kelime Eğret'te hiç yaşamadı demek doğru olmaz. Hala kullanılmakta olan ikileme biçimi var. Pekiştirme amaçlı eklemeli ikilemeler Türkçe kurallara göre şöyle oluşur: Kelimenin ilk hecesi alınır, sonuna m-p-r-s ünsüzlerinden uygun biri eklenir yahut hece ünsüzle bitiyorsa o ünsüz bunlardan biriyle değiştirilir, en sonunda kelime bütünüyle bir kez daha söylenir. Be-m-beyaz gibi... Aynen bu kurala uygun olarak yoksul kelimesi ikileme yapılmış ve yo-p-yoksul elde edilmiş. Yalnız bizim köydeki çoğu Türkçe kelimenin buraya has söylenişinde olduğu gibi, asıl kelime ortasındaki k yumuşatılarak yopyoğsul, sonra yopyôsul'a dönüştürülmüş. Şimdi halk ağzında hala "Yopyôsul değilsiniz ..." biçimiyle kullanılmaktadır.

    Sonuç olarak, dili rahat bırakmak lazım, bildiği gibi yürüsün. Bak fakir ile yoksul kardeş kardeş yaşayıp gidiyorlar...



17 Ocak 2026

Ezzet Mezzet

    
    Yetmiş yıl kadar önce yazılmış bir hikayeyi(*) okurken dilime takıldı şu cümle: "Azat buzat, beni cennet kapısında gözet!" Çok tanıdık sözlerdi bunlar, çocukluğumda benzerini biz de söylerdik. Bizimki tam olarak "Ezzet mezzet, ahrette bizi gözet!" idi...

    Hayatımızın bir kısmı, vıddik gibi oyunlar için veya kuş yakalamak için filan, dambeşlerde geçerdi. Oradan inmenin en kestirme ve kısa yolu da bokluğa atlamaktı. O zamanlar hayvan tersinde de bir ciddiyet vardı, şimdikiler gibi cıvık değildi. Hayvan rahatça yatabilsin diye sık sık kes ve kuru fışkı dökerler, bu yüzden kürünen ters de nispeten kuru olurdu. Bokluklar tüngülmek için gayet emniyetliydi.

    Yüksekten atlamaya tüngülmek deniliyor, tümbülmek diyenler de olurdu. Dambeşten tüngülürken bokluğun doluluk seviyesi mühimdir. Ağzına kadar doluysa ayağını uzattığında terse basarsın, yani yürüme rahatlığında aşağıya inebilirsin. Ters yeni çekilmişse bokluk boş olacağından oradan inmenin avantajı yoktur. İşte o vakit riskli bir tüngülme gerekebilir.

    En az üç metrelik yükseklikten bahsediyoruz, sadece çocuklar için değil herkes için risklidir tümbülmek. Hele de arkanda kovalayan birileri varsa. Her neyse... Tüngülmek zorunda kaldığımız anlarda dua gibi bu tekerlemeyi mırıldanırdık: Ezzet mezzet, ahrette bizi gözet!... Söz içinde ahiret kelimesi geçiyor, sonsuzluk yurdunda korunup gözetilme isteği var gibi duruyor; ama işin aslı öyle değildi. O yüksekten tüngülünce, Allah muhafaza insanın kolu bacağı kırılabilir... Öyle bir kazadan korunma duası gibiydi bizimkisi... "Allah'ım bak ben tümbülmek zorunda kaldım, Sen beni koru..." anlamına filan geliyordu... Tabi ne dediğinin önemi yok, esas olan senin kastın. Tümbülme sonucu yaralanan birini hatırlamıyorum. Demek ki çocukça dualar işe yarıyordu...

    Okuduğum hikayedeki olay İstanbul'da bir konakta geçiyor. Evin hanımı satın aldığı kuşları, kafesin kapağını açarak özgürlüğüne kavuşturuyor. Sırf sevap kazanmak için sadaka niyetiyle yapıyor bunu... Kuşlar kapağı açılan kafesten pırr diye uçarken, kadın da  "Azat buzat, beni cennet kapısında gözet!" diye söyleniyor. Bu mırıldanmaların dua olduğuna şüphe yok.

    Şüphesiz olan bir diğer husus, kadının dua sözleriyle bizim dambeşten tümbülürken söyledklerimizin benzerliğidir. Bizdeki ahiret onda cennet kapısına, ezzet mezzet de azat bazata dönüşmüş. Geriye kalan söyleyiş amacı ve mana aynı. 

    Bununla beraber hikayedeki azat sözüne dikkat çekmek isterim. Burada köle azat etmedeki gibi, esarette olan birini özgürlüğüne kavuşturma durumu söz konusudur. Genel Türkçe Sözlükte şu anlamıyla kendine yer bulan kelimenin yalnız Anıtkaya'da kullanılan bir manası daha var. Kırlarda seyrek olarak bulunan ahlat ve alıç ağaçlarına azat deniliyor. Bu kullanımın kelimenin özgür anlamıyla bağlantısı bulunduğunu daha önce anlatmıştım. 

    Eğret ağzında hazır böyle bir kullanım alanı da varken, çocukların diline dua tekerlemesi olarak yerleşen yukarıdaki sözde bu kelimenin kullanılmamış olması ilginçtir. İstanbul ağzındaki 'azat bazat', Eğret ağzında neden 'ezzet mezzet' oldu acaba? Sonuçta iki durumda da birbiriyle kafiye oluşturacak anlamsız sözlerden ikileme yapılmış ve bu tekerleme olarak kalıplaşmış. İstanbul kullanımındaki azat kelimesi, biçimsel kafiyenin yanında olayın özelliğine de anlamsal uyum arzediyor. Biz de 'azat mazat, ahrette beni gözet' deseydik, şimdi 'ezzet mezzet' kuru kafiyeden ibaret anlamsız tekerleme sözü diye düşünmezdik. 

    İstanbul Türkçesine en fazla yaklaşanın Eğret ağzı olduğunu söylemek şimdilik çok iddialı olabilir, fakat her geçen gün bu görüşümü destekleyen ayrıntılarla karşılaşıyorum. Azat kelimesinin anlam ayrıcalığı ve hemen hemen aynı tekerlemenin aynı dönemde İstanbul ile Eğret'te söylenme ortaklığı gibi...

    (*) Başlangıcından Bugüne Türk Hikaye Antolojisi, Mehmet Seyda, 'Ölümsüz Sevi' hikayesi, Varlık Yayınları, İstanbul 1967, s.377



07 Ekim 2025

Heykel!

     
    Eğret sözlüğünde heykel kelimesinin karşılığını 'hakaret sözü' olarak vermişiz. 'Heykel gibi' söz grubunun karşısında ise "1.Çok büyük, 2.Hareketsiz, duygusuz, durgun." açıklaması yer alıyor. Biraz daha ayrıntılandırarak heykel kelimesinin Eğret ağzındaki durumunu açıklamak istiyorum.

    Aslında 'hakaret' anlamı 'heykel gibi'nin karşılığında açıklanmış. Yani bu kelimeye neden ve nasıl hakaret anlamı yüklendiğinin cevabı verilmiş. Bu anlam yükleme tamamiyle dış görünüşle ilgilidir, kişinin karakterine bir şey denilmez.

    Bilindiği gibi heykel, güzel sanatların bir dalıdır ve göze hitap eden plastik sanatların en önemlisi kabul edilir. Esasında bizim kültürümüzde yokken batılılaşma sürecine paralel olarak son dönemde  girmiş ve bu alanda önemli eserler verilmiş. 

    Bu anlamda Eğretlinin hayatına en yakın heykel Afyon'daki Utku/Zafer anıtıdır. Hala bu adlarla anılan ve içinde bulunduğu parkın da Anıtpark adını almasını sağlayan muhteşem esere Anıtkayalılar heykel der. Anıta da, zafere de, utkuya da, parka da itibar etmez...

    Bu konuda çok bilgim yok, heykel sanatında varlıkları gerçek boyutundan daha küçük yontulduğu durumlara da rastlanabilir; ama genellikle olduğundan daha büyük yapılıyorlar. Belki genellikle anıt biçimli heykelleri tanıdığımız için bize öyle geliyordur, çünkü böyle eserlerden maksat herkes tarafından görünür olmasıdır. Haliyle büyük, hatta devasa boyutlarda yapılıyorlar. Zaten küçüklerine heykel değil, biblo falan diyorlar galiba...

    Bizim Utku anıtına Heykel dememizin altındaki temel sebep onun boyutu olabilir. Yani başta heykel sanatının bir ürünü olduğu için değil, çok büyük olduğu için öyle adlandırılmıştır. Zamanla bu mantıklı gerekçe unutulsa da 'Heykel' adlandırması yaşamaktadır.

    Uzun boyu, iri yarı görüntüsü, cüsseli duruşundan dolayı bazı insanların 'heykel' diye vasıflandırılmasına Anıtkaya'da hala tanık olabilirsiniz. Lakin sırf bu yüzden yapılan heykel benzetmesi veya yakıştırmasında hakaret anlamı bulunmaz. Böyle uzun boylu kimselere mesela 'zıravıt' da denilebilir... 

    Yalnız heykellerin göze çarpan tek özelliği sadece devasa boyutları değildir. Hammaddesi taş veya maden olan bu ürünler doğal olarak haraketsizdirler... Cansız ve şuursuz oldukları için aynı zamanda duygusuzdurlar. İşte bu özelliklerini de ima ederek birine 'heykel' dediğinizde hakaret etmiş olursunuz. Eğret ağzında 'heykel' ve 'heykel gibi' sözleri işte tam da böyle kullanılır. 

    Herkes bir işin ucundan tutuyorken birinin öylece durması sinir bozucudur. Uygun bir dille tepki göstermek gerekir. 'Heykel gibi durma da yardım et!' denir mesela... Yahut sadece 'Heykel!' denilerek bu bir tek kelimeye söylenmek istenen her şey sığıştırılır.

    Tabi bu sözler söylenirken vurgu ve tonlama önemlidir. Her iki kullanımda baştaki 'hey' hecesindeki baskı, muhataba şiddetle hissettirilir. Ve öyle bir tonda söylenir ki bırak hakareti, aşağılamayı; o sözde bir miktar küfür çeşnisi bile bulunur.

    

06 Nisan 2025

Eğri Para


    Kötayolu (Kütahya Yolu) ile Örençayırlar arasındaki bölgeye Eğripara deniliyor. Karayolu yeni güzergahına çekildikten sonra da Eskiasfalt bölgesi yine Kötayollarına dahil edilip aynı adla anıldı. Bütün bu değişikliklerden Eğripara etkilenmedi, aynı yerinde adıyla sanıyla ekilip biçiliyor.

    Burası Eğret arazi ortalamasına göre verimli bir mevkidir, zaman zaman bahçe yapılmaya eşverişli sulak topraklar. Verimliliğin sebebi Çayırlar ve Örençayırlar ile Atmezarı havzalarının doğal uzantısı olması, iki havzanın kesişim noktasında bulunması olabilir. Böylece hem yeraltı hem de yeryüzü sularınca beslenebilecek konuma sahiptir. Gerçi günümüzde su kaynakları tükenmiş durumda, biz önceki dönemlerinden bahsediyoruz.

    Büyükler kendini bileli oraların bu isimle bilindiğini söylüyor. Eğripara... Ama mevkinin özellikleriyle ne alakası var bunun. Coğrafi olarak, zirai olarak, ekonomik olarak, tarihi değeri olarak hangi özelliğinden dolayı böyle isim verilir ki bir bölgeye?...

    Paranın eğrisi ne demek, bütün paralar düzgün de az görülen bazıları eğri olarak mı vasıflandırılmış. Mesela eski sikkeler tam daire biçiminde değil, uçlarında bir kertik mutlaka oluyordu acaba kastedilen bu mu? Gökdaşderesi'ni anlatırken para/altın imal edilen yerin oralarda bir yerde olduğuna dair söylentiye yer vermiştik. Dipdibe değiller, ama sonuçta Eğripara ile Gökdaşderesi aynı köyün mevkileri...

    Eğri para tamlamasındaki anlam işaretlerinden biri de sahte para kavramı olabilir. Yalnız o dönemlerde sahtecilik mevzuu var mıydı bilemeyiz.

    Şimdi bu iki hususu birleştirip düşünelim, bir zamanlar bu mevkide define/gömü bulunsun. Eğret'te defineden kastın para olduğunu biliyoruz, paradan kasıt da altındır; gümüş, tunç, bakır vb. başka madenlerden yapılmış sikkeleri paradan saymıyorlar. Parayı bulmuşsun, ama rengi çil değil, üstelik uçlarında kertikler var... Bu düzgün olmayan buluntuların hatırına o bölgeye Eğri Para dediler, böylece mevkinin adı doğmuş oldu... Bu teoriyi doğru kabul etsek buna dair bir söylenti, hikaye, rivayet gelmesi gerekmez miydi? Ama yok...

    O zaman başka bir senaryoya ihtiyacımız var... Bolu, Safranbolu, İnebolu, Hayrabolu, Gelibolu, Tirebolu... Bunların yerleşim yeri olduğu malumdur. Kelime sonlarındaki bolu kelimesi 'polis'in dönüşmüş biçimi, o da şehir demek. Konstantinapolis Konstantin'in şehri demek, İstanbul'un orijinal hali... Yani onun sonundaki -bul da aynı yerden gelme...

    Bir de kirebolu var, malum balarısının salgısı. Genelde onu kovanın, yuvanın yalıtımında kullanıyor bu hayvancıklar. Yalnız bu kelimenin aslı propolis, Türk halkı Türkçeleştirerek girebolu filan demiş, Eğret'te kirebolu deniyor. Polis kelimesinin burada da bolu'ya dönüştüğü görülüyor. Mantık aynı, arıların yaşadığı yer arı şehri olarak düşünülüp yalıtımda kullanılan madde böyle adlandırılmış.

    Lafı dolandırmayalım, ikinci teoriye göre Eğripara ismindeki para, polis>bolu dönüşümüne benzer bir olay sonucu ortaya çıkmış olamaz mı? Biliyorum bu da zayıf bir teori, ama düşünmeye devam edelim.

    Poros Yunanca'da geçit, derbent, geçit vergisi anlamlarına geliyormuş. Niğde'nin Bor ilçesi bununla ilgiliymiş, hatta 20. yy başında orada önemli oranda Rum nüfus bulunuyormuş. Zaten Anadolu'nun İslamiyet öncesi dönemde sırayla bir çok medeniyete evsahipliği yaptığı biliniyor. Önemli bir devrede Yunan hakimiyeti de yaşanmış. Eğret'in de böyle bir dönemi var. Eski yol güzergahlarında sık sık geçitler bulunurdu, Türk hakimiyeti yıllarında bu geçitlere boğaz veya derbent adı verildi. Önemli yol üstlerinde adı tam olarak 'derbent' olan 24 köy tespit ettim, birleşik kelimelerle yapılanlar hesaba katıldığında bu sayı elliye yaklaşıyor ve çoğu da Ege bölgesinde... Boğaz kelimesi de aynı şekilde ve yüz civarında geçit/boğaz kelimeleriyle anılan köy bulunuyor.

    Köyümüze dönelim. Bir dönem Eğret arazisi olan Cumalı'yı geçip Osmanköy'e yaklaştığınızda böyle bir geçit var ve oraya Süleymanboğazı deniliyor. Daha eski dönemde Sülümenli denilirmiş, bazı mahkeme kayıtlarında bu ibare görülüyor.

    Süleymanboğazı gibi geçitler eski dönemlerde Eğret civarlarında olabilir. Yüzey şekilleri deprem gibi olaylarla yüzlerce binlerce yıl önceden değişmiş olabilir. Şimdi ova gibi görünen Eğripara mevkisinde bir geçit neden olmasın. Madem Yunanca'da geçide poros>bor deniliyor, oradaki geçit de benzer bir şekilde adlandırılmıştır. Peki poros>para dönüşümüne ne dersiniz? 

    Başka bir husus, para kelimesi Farsça pâre kelimesinin Türkçeleşmiş halidir. Tam anlamı parça, bölüm, kısım demektir; yalnız bu anlamıyla dilde pek kullanılmaz, sadece 'paralamak' fiilinde parçalamak anlamıyla karşımıza çıkar. Bununla beraber para kelimesinin terimleşmiş tarihi bir anlamı daha var: 'Kıymetli parça, ayrılmış bölüm'... Bu anlamın arazi ile ilgili olduğu açıktır. Selçuklu, Germiyan hatta Osmanlı döneminde devlet tarafından özel bir maslahata binaen ayrılmış, tahsis edilmiş arazi parçasına bu ad veriliyor. Vakıf arazilerine benzer bir durum... Eğripara mevkiinin zirai, iktisadi ,ticari, siyasi öneminden dolayı özel olarak bir hizmete tahsis edilmiş bölge olduğuna dair tahmin yürütmek mantıksız olmaz...

    Eğripara'nın 'para'sını anlamlandırdığımıza göre 'eğri'ye yoğunlaşalım biraz da... Bunun düzgün karşıtı olan eğrilikle ilgisi olmadığını düşünüyorum. E be kardeşim eğri eğri değil, para para değilse Eğripara nedir? İşte oraya geldik...

    Ben eğri kelimesinin, köyün antik dönemdeki adına işaret ettiğini düşünüyorum. Eğri'ye veya ona yakın bir kelimeye ister polis/bolu, ister poros/bor ekleyin; ortaya Eğripara'ya benzer bir kelime çıkacaktır. Yani bu bölgede antik bir yerleşim vardı ve adı da böyle bir şeydi. Yakınlardaki Maldepesi ve Örençayırlar'da bulunan Üyük, bu teoriyi desteklemekte...

    Halk arasındaki söylentilerde ve sınırlı sayıdaki belgede 'Eski Eğret' veya 'Küçük Eğret' ibareleri var. Ayrıca 19. yüzyıl nüfus kayıtlarında reisi 'Eğretli Hüseyin' olan bir hane bulunmaktadır. Eğret köyünden birinin 'Eğretli' diye lakaplanması da gösteriyor ki yakınlarda bir Eğret daha var. Yaygın ve yanlış kanaate göre bu Eğret Örenler'deydi. Oranın yüz yıllık geçmişi olduğu öğrenilince bu kanaat zail oldu. Taşlıtarla/Akkaya civarına veya başka bir kaç mevkiye yönelik böyle görüşler de bulunuyor. Bunların arasına Eğripara'nın Eski Eğret olma ihtimali de eklenmelidir.

    Bütün bunlar, köyün adının geçici anlamına gelen eğreti ile ilişkilendirilip emaneten yerleşilen bir yerden şimdiki yerine taşınması ve yanında Eğret/Eğreti adını birlikte götürmesi söylentisini boşa çıkarmaktadır. Gerçi iki eski haritada keşfedilen 'Hayrat' ve 'Hayret' adları bu yerleşik kanaati zaten sarsmıştı. Şimdi düşünülmesi gereken Eğret'in, köyün antik dönemdeki ismiyle ilişkilendirilebilme ihtimalidir.

    Son olarak burada yazılanlar Eğret ve Eğripara isimlerinden yola çıkılarak geliştirilmiş bir deneme olduğu, belgesel dayanağı bulunmadığı gerçeği de unutulmamalıdır.



24 Ocak 2025

Eğret Ağzında Hititçe İzleri

     
    Eğret köyünün söz varlığını toplayan yöresel sözlüğü hazırlarken, etimolojik açıklamasını yapamadığımız çok fazla kelime bulunduğunu gördük. Bunların bir kısmı yansıma sözcüklerden oluşuyordu, ama yansıma olmadığı çok açık bir bölümünün kaynağını gösterememiştik. Bunların başka dillerden geçtiği belli olsa da hangi dil menşeli oldukları anlaşılamıyor. Dolayısıyla bu kelimeler sözlükte köken bakımından açıklamasız bırakıldılar.

    Yöresel Eğret Sözlüğü yeni maddeler eklenerek gelişmeye devam ediyor. Bu arada Eğret Ağzı hakkında yeni bulguları da işlemeye devam ediyoruz. Bir film izlerken, yazı okurken veya bir sohbet esnasında akla gelen bir hususla Eğret Ağzı ile ilgili bir özellik ortaya çıkabiliyor. Onu ayrıntılarken de yeni kapılar açılıyor, bir başka bulgu ile karşılaşıyoruz.

    2020 Yılında yayınlanan bir makaleye göz gezdirirken böyle bir aydınlanma oldu. Hititçe ile Türkiye Halk Ağızlarındaki kelime benzerliklerini inceleyen makalede(*) ele alınan bazı kelimelerin, bizim Eğret sözlüğündekilerle eşleştiğini fark ettim. Böylece kökensel izahını yapamadığımız kelimelerin bir kaçının sırrı anlaşılıyordu.

    Aşağıya tespit ettiğim o kelimeleri sıralayacağım. Burada dikkatimizi çekmesi gereken bazı hususlar var. Türkiye Türkçesi'nde olduğu gibi Eğret Ağzında da yerleşik bazı kelimelerin Arapça, Farsça, Rumca, Ermenice kökenli olduğu tespit edilmiştir. Bununla beraber Türkçe ve Eğret Ağzının arkaik dillerle etkileşimine dair bir çalışma görmemiştim. Hititçe ilişkisine dair anılan makale ilk oluyor. 

    Eğret/Anıtkaya köyünün İslamiyet öncesi tarihine de yeni yeni yöneliyoruz. Elde çok fazla veri olmamasına rağmen bölgedeki eski uygarlıklarla Eğret'in kaçınılmaz ilişkisi de malumdur. Bu anlamda Hititçe ile Eğret Ağzına has kelimelerdeki biçim ve anlam benzerlikleri büyük önem arz ediyor. 

    Türkler Anadolu'ya yerleştiği dönemde önlerinde tamamiyle bakir bir coğrafya bulmadılar. Burası binlerce yıldan beri nice uygarlığa meydan olmuştu. Eski uygarlıklardan kalan topluluklar ve yerleşimler mutlaka varmıştır. Eğret kurulduğu sırada, bu bölgede o halkların yaşayıp yaşamadığını bilmiyoruz. Fakat onların yerleşke kalıntıları bu bölgede bol bulunduğu kesin. Aşağıda göreceğimiz kelimeler, Eğretlilerin eski Anadolu halklarıyla ciddi  etkileşimine delildir. 

    Tıpkı cenevinnesinde olduğu gibi Frigya, Lidya gibi toplumların dilleriyle ilgili yeni bulgular geldikçe Eğret Ağzıyla benzerlik tespit edersek onları da gündeme getiririz. Mesela bir zirai araç olarak annat kelimesinin aslı Rumca'ya dayandığı ispat edilmiş. Bununla beraber bütün uğraşılara rağmen ıramas, tınas, delece'nin kökenine dair bir ize rastlayamadık. Bize anlamsız gelen böyle kelimelerin kökü Friglere, Lidyalılara dayanması hiç şaşırtıcı olmaz...

    Aslı bir söyleşi olan makaleye dönecek olursak. burada toplam 61 kelime incelenmiş. Biz bunların Eğret Ağzı ile ilgisi olan 10 tanesine yer vereceğiz.
    
    1. ezzan: Saman, çöp, buğday sapı.
    Eğret ağzına has olan eza kelimesinin iki anlamı var; birincisi ve en yaygını kibrit, ikincisi ise vitamin eksikliğinden dolayı tırnak uçlarında kalkan deri parçasıdır. İki anlamın da yukarıda belirtilen Hititçe'dekiyle irtibatlı olduğu anlaşılıyor.
    
    2. hapus: Sap, kamış bitkisi, erkeklik organı.
    Apcara, apışarası ve apışgurmek sözlerindeki apış (kasık bölgesi) sözünün kaynağı Hititçe hapus imiş.
    
    3. kurka: Tay, sıpa.
    Şimdi nesli tükenmek üzere olan eşeklerin sıpasına kırı derlerdi. Biraz daha genişleterek sıpanın büyüklerine de aynı şekilde seslenenlere rastlanırdı. Zorunluluk ifade eden 'kırı gibi' deyimi de çok kullanılırdı. 'Eşşek gibi gelcek' yerine 'Kırı gibi gelcek' denilir, burada istese de istemese de gelineceği anlatılır. Ayrıca eşek kovma ve çevirme ünlemi olan 'kırt!' sözü de bu Hititçe kelimeyle alakalı olduğu düşünülebilir.
    
    4. mallamak: Öğütmek, ezmek, kırmak, ufalamak. 
    Eğret ağzında böyle bir fiil yok. Bununla beraber eskiden harmanda sırf hayvanların yemesi için ayrılan sap/ot ıramasına malama denirdi. Başka yere yanaşıp da orayı batırmasın diye sadece malamadan yemesine izin verilen hayvanlar orada özgürce, eşine eşine yer, ortalığı haşat ederlerdi. Buna dayanarak darmaduman edilen şeyleri anlatmak için 'malama olmak' deyimine de başvururlardı.
    
    5. parnulli: Güzel kokulu bir bitki.
    Gedik Çeşmesinin doğu sırtında bol yetişen, yaprakları dikenli bir çeşit meşeye piynar diyorlar. Dağın başka mevkilerinde de görülen piynarın adı Hititçe ile ilgili olduğu düşünülüyor.
    
    6. seppit: Bir tahıl, bir çeşit buğday veya arpa; tohum. Un, ekmek, çörek.
    Herkesin bildiği şepit kelimesinin Hititçe seppitin ikinci anlamıyla irtibatı çok açık.
    
    7. sipan: İltihap, irin.
    Kabuk bağlamış yaranın adı çıbandır, ama bu kelime Anıtkaya'da ciban biçiminde söylenir. Bu söyleyiş Hititçe sipan'a daha yakın. Ayrıca çıban kelimesi yaradan daha çok deri altındaki irin birikintisi olarak tanımlanıyor ki bu onu sipan'a daha da yaklaştırır.
    
    8. tit/tita: Bu Hititçe kelimenin anlamı belirlenememiş.
    Karadeniz bölgesinin dar bir kesiminde ormanda yetişen yenilir bir çeşit mantara tita denirmiş. Bunun yukarıdaki Hititçe kelime ile alakası olduğu düşünülüyor. Benim buraya almamın sebebi, Eğret'te yenilmeyen mantar türlerinin genel adının dedemantarı diye tanımlanmasıdır. Demek ki o mantarlar dedeyle değil tita ile ilgiliymiş...
    
    9. temek: Demek, söylemek, konuşmak.
    Türkçe'nin en çok kullanılan fiillerinden biri, Hititçe'de aynen yer alması dikkate değer.
    
    10. umma: Hitit metinlerinde tespit edilen bu kelimenin anlamı da bulunamamış.
    Başka yerlerde daha değişik biçimlerde ifade edilen umaca olmak fiili, Anıtkaya'da istediğini, umduğunu elde edememekten dolayı oluşan ruhsal ve bedensel rahatsızlık olarak tarif ediliyor. Bu durum lohusa kadınlarda meme şişmesi şeklinde kendini gösteriyor ve sütü kaçmak/kesilmek deniyor. Erkeklerde ise üreme organı şişmesi biçiminde tezahür edip, gördüğü yiyecekten bir parça ikram edilir ve 'çükün şişmesin' denir. Umaca olmayı ifade eden bütün bu durumların yukarıda anlamı bilinmeyen Hititçe umma kelimesiyle irtibatlı olduğu düşünülüyor.


    (*) Hititçe İle Türkiye'de Halk Ağzından Derleme Sözlüğü'ndeki Benzer Kelimeler Üzerine, Prof. Dr. Rukiye Akdoğan, ÇÜTAM-KEK, Cilt 3, sayı 1



Talvar, Eğret'te Siesta

    
    'Cerge'den hemen sonra talvar konusunu işleyen bir yazı planlamıştım. Hatta kafamda  'Eğret'te Siesta' üstbaşlığı bile hazırdı; ammavelakin araya giren bir sürü başka şey bunu unutturdu, işte aklıma şimdi geldi...

    Bu mevzu mühimdir, çünkü hem dile bakan yönü var, hem de Eğret iş takviminde kendine yer bulmuş. Dil konusu biraz beklesin, biz Eğretlilerin hayatındaki talvar kavramından girelim. Öküz güdülen günlerdi. Öğle sıcağında hayvanlar yayılmıyor, bir de büylek belası var ki en çok öküze musallat oluyor. Tek çaresi var, bir iki saatliğine malları sürüp eve götüreceksin. Şiddetli sıcak saatler evde geçirildikten sonra ikindiye doğru tekrar yaylıma çıkılabilir.

    Anıtkaya arazisinin çok geniş olduğunu her fırsatta söylüyoruz. Malları köye yakın yerlerde güdüyorsan talvara eve gelirsin de, uzak mevkilerdeysen ne yapacaksın; geliş gidiş zaten iki saat sürer... O vakit kendine bir gölgelik bulacaksın, ağaç altı veya boş bir ağıl olabilir; yeter ki gölge olsun... Zaten sınırlı kullanımıyla talvar kelimesi Orta Anadolu'nun bir kaç köyünde gölgelik, çardak anlamına geliyormuş. 

    Anıtkaya'da sadece talvara gitmek söz kalıbı içinde, yaylıma ara vererek eve gitmek manasında kullanılıyordu. O vakitler, yine köye yakın tarlalarda işe ara vererek günün en sıcak vaktini evde geçirenler de bulunur ve onlar da bu molayı talvara gitmek diye adlandırırlardı. Fakat iş üremediği ve yapılması gereken daha çok çeşitli işyükü sebebiyle sırf bunun için talvara gitmek hiç bir zaman yaygın bir adet olmamıştır. Hatta böyle davrananlar uluk diye ayıplanırdı...

    Bu kadar sınırlı kullanıma sahip talvara gitme hususunun Eğret'teki gelişimini tespit etmek pek kolay olmayacak. Bu kelimenin tam olarak gölgelik anlamına geldiğini söylemiştik. Konya-Mersin-Antalya üçgenindeki bir kaç köyde, 'bağ bahçe kenarına kurulan, altında dinlenme amaçlı seyyar gölgelik' biçiminde tanımlanıyor. Buralara nasıl geldiği belirsiz olan kelimenin manası Eğret ağzında çardak ve cerge kelimeleriyle karşılanıyor. 

    Tahminime göre talvar kelimesi önceleri Eğret'te de yaygındı. İnsanlar yakınlarında azat olmayan tarlalarına, yahut uzun süre (bazen Kasım'a kadar) bulunacakları harmanyerine hayvanları ve kendileri için gölgelik kuruyorlardı ve buna talvar adı verilirdi. Sıcaktan korunmak istediklerinde kendilerini talvara atıyorlardı. Ayrıca yemek aralarını ve kısa kestirme vakitlerini de talvarda geçiriyorlardı. Talvara gitmek, işe ara vermek anlamında genişleyerek yerleşti. Zaman ilerledikçe talvar kelimesi yerini çardağa/cergeye bıraktı, ama talvara gitmek deyim haline geldiği için, kelime bu kalıplaşma içinde kendini korudu. İnsanlar işe ve yaylıma mola verip eve gitmeyi talvara gitme olarak adlandırdılar.

    Allah sağlık versin, bizim Nuri Toka talvara gitmeyi 30 yıl önce 'siesta' olarak tanımlamıştı. Akdeniz ülkelerinde, bilhassa İspanya'da çok yaygın olan siesta, öğle sıcağında çalışmaya ara verip bu dönemi evde uyuyarak geçirme demek oluyor. Bilhassa Endülüs bölgesindeki şehirlerde bir kaç saatliğine hayat durma noktasına gelmesinin sebebi siestaymış. Hatta devlet dairelerindeki mesaiyi de buna göre düzenliyorlar. 

    Bu adetin Endülüs Emevileri'nden kalma olduğu, Araplar'da çok yaygın öğle uykusu olan kaylulenin Akdeniz ülkelerine böyle yerleştiğini söylüyorlar. Daha sonra Meksika'ya kadar uzanıp oralarda da adetleşmiş. Bizdeki talvara gitmenin  kaynağını ta oralara çekmenin anlamı yok. Lakin Nuri Toka'nın benzetmesindeki isabet önemlidir, talvara Eğret siestası demenin mahzuru yok...


22 Kasım 2024

Mehmet'in Başına Gelenler

    
    Başlığa bakıp seri hikaye anlatacağımı sananlar fena halde yanıldı. Lakaplar ismin başına getirilir ya, Mehmet'in başına gelenlerden kastımız budur. Mehmet ismine lakap olmuş sözlere bakacağız.

    Lakapları incelerken Eğret'te eskiden beri çocuklara en fazla konulan erkek ismi Mehmet'in en fazla lakap alan isim olduğunu farkettim. Akılıma gelenleri yazacağım göreceksiniz, akla hayale gelmedik ne lakaplar yakıştırılmış. 

    Burada şunu da belirtelim, bu ad Peygamberimizin isminin Türkçeleştirilmiş şeklidir. Rivayete göre atalarımız bu seslerdeki değiştirme işlemini Peygamberimize saygı adına yapmışlar. Orijinal Muhammed ismi O'na hastır, biz çocuklarımıza Mehmet diyelim, diye düşünüp duydukları hürmeti göstermişler. 

    Ben böyle toplumsal bir şuur geliştiğine inanmıyorum. Elbette Peygamberimize diğer milletlerden daha fazla saygı duyulmuş, sevgi beslenmiş; ama isimlendirme mevzuundaki olay başkadır diye düşünüyorum. Arapça Türk hançeresine uygun bir değil, oradan gelen kelimeleri kendi gırtlağına uydurup o şekilde telaffuz etme yaygın bir durumdur. Buna doğal Türkçeleştirme denilebilir. İşte Peygamberimizin ismini Mehmet olarak almak da buna bir örnek. Belki Muhammed > Mehemmed > Mehmed > Mehmet süreci yaşanmıştır, bu da gayet normal...

    Her ne kadar isimlendirmede ortak bir şuur bulunmasa bile, bir an için bu ihtimali doğru kabul edersek, ne kadar isabetli bir iş yaptıkları ortaya çıkıyor. Çünkü lakaplandırmalarda bazı uygunsuz yakıştırmalara da rastlanıyor, o vakit bu münasebetsiz benzetmeler doğrudan Peygamberimize yönelecek, bu da saygısızlığın daniskası olacaktı. İyi ki Muhammed ismi Türkçe'de Mehmet'e dönüşmüş.

    Gara Mehmet Ata/Kırım
    Geneli Mehmet Saki
    Dana Mehmet Duran
    Devriş Mehmet Terlemez/Aydın
    Sarı Mehmet Çotak/İdis
    Kedi Mehmet (Şık)
    Aydınlı Deli Mehmet Acar
    Deli Mehmet İdi/İdis/Dadak
    Ağa Mehmet Dadak
    Yırtımcı Mehmet Dadak
    Böcekçi Mehmet Dadak
    Galle Mehmet Dadak
    Parlak Mehmet Azbay
    Gıytak Mehmet Azbay
    Yılık Mehmet Öztürk
    Uzun Mehmet Öztürk
    Yörük Mehmet Demir
    Efe Mehmet Öncül
    Hafız Mehmet Öztürk
    Hoca Mehmet Karakaya
    Göden Mehmet Dadak
    Göde Mehmet Aydın
    Gındi Mehmet Kızılyel
    Gözel Mehmet Tok
    Bödü Mehmet Sağlam
    Sağır Mehmet Azbay
    Çerçi Mehmet Kopan
    İnce Mehmet Kasal
    Buruşak Mehmet Omak
    Güçcük Mehmet Öncül
    Pire Mehmet Tüblek
    Çavuş Mehmet Tüblek
    Berber Mehmet Külte
    Beygirli Mehmet Tüblek
    Hatca Mehmet Saki
    Vakvak Mehmet Aytar
    Ördek Mehmet Aytar
    Bulduk Mehmet Saçak
    Arnavut Mehmet Saçak
    Poyraz Mehmet Boy
    Habiri Mehmet Boy
    Güdük Mehmet Işılak
    Tahtalı Mehmet Ün
    Keçi Mehmet Seçan
    Kel Mehmet Özdemir
    Batık Mehmet Köz
    Garaguzu Mehmet (Önkal)
    Gani Mehmet Çalışır
    Molla Mehmet (Tür)
    Halimenin Mehmet Kıy
    Tenikeci Mehmet Öztürk
    Çakır Mehmet Erdem
    Kör Mehmet Aykaç
    Gız Mehmet Öztürk
    Kinisli Mehmet (Soya)
    Ceneme Mehmet Soya
    Gulaksız Mehmet Argunşah
    Emetinin Mehmet Sak
    Bali Mehmet Çetin
    Sakallı Mehmet Aydın
    Cava Mehmet Er
    Alçak Mehmet (As)
    Dombeyli Mehmet Okutan
    Kahya Mehmet Seçen
    Dayı Mehmet Dadak
    Dayının Mehmet Yola
    Akgalak Mehmet Dadak
    Çapar Mehmet Dadak
    Deliberber Mehmet Öncül
    Mihrioğlu Mehmet Eşit
    Curak Mehmet Kirkit
    Sağıroğlu Mehmet Sancak
    Çete Mehmet Patlar
    Gonyalı Hacı Mehmet Kurt
    Lomcu Mehmet Selek
    Doruk Mehmet Külte
    Kırtümmet Mehmet Soylu
    Koreli Mehmet Önkal
    Dolak Mehmet Kırım
    Avgan Mehmet Çetin
    Bekiroğlu Mehmet Dadak
    Kürt Mehmet (Kirtyusuf'un kayınpederi)
    Şeherlioğlu Mehmet Kırdar 
    Kokulu Mehmet Dirlik
    Yağcı Mehmet Aykaç
    Tahirintopal Mehmet Akyol
    Gıvırcık Mehmet Patlar
    Kemik Mehmet Patlar
    Gıbış Mehmet Özen
    Terzi Mehmet Öztürk
    Cingen Mehmet Öztürk