01 Nisan 2026

Bacagaşı


    En küçük toplum birimine aile deniliyor. Ev anlamına da gelen hane kelimesi, özellikle nüfus işlerinde aile anlamında kullanılıyor. 'Hane No' ifadesinde bunu görebiliriz. Aileyi daha fazla karşılayan bir diğer kelime de ocaktır ve bu anlamıyla kelime dilimize öyle yerleşmiş ki, her yörede çok yaygın bir sürü deyim var. Baba ocağı, ocağı tüttürmek, ocağı sönesice, odu ocağı sönesice, ocağı delinesice bunlardan bazıları...

    Özellikle son üç deyim Anıtkaya'da kendine has söyleyişle hala çok kullanılıyor. Yalnız deyimlerde aile anlamına gelen ocak kelimesinin gerçek anlamından tamamen uzaklaştığını söylemek doğru olmaz. Çünkü bizim köyde bu kelime gerçek anlamıyla da hala kullanılıyor. Nedir gerçek anlamı? Evin içinde ateş yakılan yer... Duvar boyu dambeşe kadar uzanan bir baca bağlantısıyla dumanı atılır ve genellikle duvara gömülüdür. Bu anlamda Batı'dan aldığımız şömine kelimesiyle karşılanabilir ocak kelimesi... Fakat tam böyle değildir. Zira şömine ateşi sadece ısınma içindir, oysa ocakta yanan ateşte su ısıtılır, süt taşırılır, gözleme gözlenir, şepit açılır, gatmer yağlanır... Yetmedi közüne cezve sürülür, tangalda misir gavrılır. Yani senin anlayacağın bir sacayağıyla ocak mutfağa döner, etrafına yumulduğunda orası ocakbaşı olur. 

    Bizim isli ocağımız çok fonksiyonludur. Bazen baca basar, ortalığı dumana boğar; ama bu havanın durumuyla ilgili, ocağın suçu yok. Yalnız ocağın bacayla ilişkisi bununla sınırlı değil, birbirinin yerine geçebilirler. Bu yüzden eskiden ocak yerine baca dedikleri de olurdu. Bacagaşı kavramı tam da burada doğuyor.

    Bilindiği gibi gözümüzün üstünde kaşımız var. Varlıkları kendi anatomisine benzeterek kişileştirmede üstüne olmayan insanımız, evinin içindeki ocağı da bir insan gibi düşünmüş. Kara bir göz gibi kabul etmiş ve ona kaş aramış.  Ocağın üst tarafında biraz çıkıntılı duran uzun rafı görünce hemen adını koymuş; baca gaşı... 

    Her ocağın/bacanın yanında yöresinde mutlaka üzerine bir şeyler konulacak bölüm bulunuyor. Duvar içinde derin bir oyuk olabilir, buna genellikle delik denir. Eğer bu deliğe kapak eklenmişse dolav olur. Duvar köşesinde oyuk değil de çıkıntı şeklinde düzenlenen şeye ken denir, ve ken köşede kalmayıp duvar boyunca uzanırsa işte o bacagaşıdır. Çünkü ocağın üzerinde bir kaş gibi uzanmıştır...

    Bacagaşına hemen her şey konulabilir; bacalı olsun, kör olsun oraya en çok kandil yakışır. Sonra eza (kibrit), çıra, gazyağı, iğne iplik, bıçak vb. her an elimizin altında bulunması gereken şeyleri ararsanız bacagaşında bulabilirsiniz.

    Bacagaşı eski toprak evlerle ilgili bir kavram. Kıyıda köşede sağlam kalabilmiş evlerde hala vardır, kullanılmasa da öylece duruyordur. Kim bilir belki hala kullananlar da vardır, ben ancak viraneye dönmüş evlerin yıkıntıları arasında uzaktan görebildim. Yalnız rahmetli Gociban (İbrahim Özen)in odasında ilginç bir ocağa rastlayınca fotoğraflamıştım, ondan bahsedeyim biraz...

    Bilindiği gibi oda, evin üst katına inşa edilmiş; ilk tuhaflık burada, çünkü daha önce ikinci katta bir ocak görmemiştim. İkinci olarak ocağın alnına Ayazin taşından oyma bir yüz geçirmişler. Oysa biz bacayı tamamen toprak bilirdik... 

    Neyse, harika bir taş işlemeciliği de insanı hayrete düşüren şeylerdendi. Tam ocak gözünün üstüne biri büyük, ikisi küçük şemsiye gibi kubbeler oyulmuş. Kubbeler çay tepsisine de benzetilebilirler... Onların iki yanında iki yuvarlak damga... Hepsinin üstüne beş çiçek motifi yaprak ve dallarıyla birlikte yatırılmış. Alttaki büyük çay tepsisinin iki yanındaki boşluk, baklava dilimi çizgilerle doldurulmuş. Bu birinci büyük taş idi, ocak gözünün iki yanına ve büyük taşın altına direk gibi yerleştirilmiş iki dikey taş da sütun gibi işlenmiş. Yani mermer direk havası verilmiş. Bu üç taşın yüzeyinde işlenmedik bir alan bırakmamışlar, o kadar dolu... Dolu, ve gözü yoracak en küçük karışıklığa yer yok; öyle yumuşak bir işçilik...

    Dediklerine göre ocak, Yılıkların Süleyman Öztürk eseriymiş. Üç şemsiyenin tam ortasına 25.6.1964 tarihi kazınmış. Bunun yakılıp yakılmadığını veya ne zamana kadar kullanıldığını bilmiyoruz; lakin şu bize gösteriyor ki ocak/baca sadece evlerde değil, odalarda da bulunuyordu. Her sülalenin bir odası olduğuna göre, yaygınlığını hesap edin...

    Şemsiye görünümlü kubbelerin üstteki küçük olanlarını, biraz önce söz ettiğim delikler olarak düşünebiliriz. Beş santim kadar derinlikleri var, oraya ufak tefek şeyler konulabilir. Ancak alttaki büyük kubbe, neredeyse ocak genişliğinde olduğundan bacagaşı gibi düşünülmüş. O kadar ki kubbenin yüzeyine HASAN ÖZEN ismini kazımış. Biraz dikkatli bakınca görülüyor, bacagaşının rafını da MAHMUT ÖZEN adını kazıyarak imzalamış...

    Asıl bacagaşı olması gereken yere, tam da taşın üzerine konulmuş. Yok, konulmamış; üst taş öyle çıkıntılı yerleştirilmiş ki, bakan onu bir bacagaşı gibi görüyor...

    Sonradan aklıma geldi, Eğret ağzında yükseltilmiş avlu duvarına da gaş deniliyor. Bununla bacagaşı arasında ilgi kurulabilir mi? Kurulursa öncelik hangisine verilmeli? Hiç bilmiyorum...

    İleride müze olarak düzenlemek amacıyla bir Eğret/Anıtkaya Evi inşa edeceksek, orada eskide kalmış ne kadar değerimiz varsa temsil edilmelidir. Avlusundan gocagapısına, düzenliğinden fışgılığına, unevinden ambarevine bütün bölümleri yapmalı; hayatın bir duvarına, üstünde bacagaşı bulunan bir ocak/baca eklemeyi de ihmal etmemeliyiz...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder