serbest etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
serbest etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

06 Temmuz 2026

Dağında Güzel


    2000 yılında Harmanyerindeki yeni ortaokul binasına taşındığımızda acilen yapılması gereken işlerden biri geniş bahçeye duvar örülmesi idi. Ertesi senenin baharında bu iş bitti. Bu sefer de okul binasının koca bahçe içinde çırılçıplak pek tuhaf göründüğünü fark ettik. Ağaçlandırmak gerekiyordu. Yaklaşık bir kilometrelik duvarın içine fidanlar dizmek, o günün ekonomik şartlarında imkansız gibiydi. Külfetsiz bir yol bulmalıydık.

    Sonbahardı, sanırım Ekim... Dağdan bir kile kadar pelit çuvalladık. Araştırma sonucunda, ıslatıp karanlık ortamda yirmi gün kadar bekletince tomurcuklandığını ve o vakit toprağa ekilmesi gerektiğini öğrenmiştik. Tarife en uygun ortam orası diye çatıya kaldırdık. Sonra o arada müfettişler geldi gitti, okul denetimi filan derken biz çuvalı orada unuttuk. Bir münasebetle hatırladığımızda aradan iki ay kadar geçmişti. Bizim pelitlerin her biri tomurcuklanmış, cücüklenmiş püsküllenmiş de ışığı arayan pülçükleri saçak altında goğsulara doğru yollanmışlar. Çuvalı delip çıkan her bir pülçük en az iki metre uzamış. Okul bahçesini meşe ile yeşillendirme projesi daha ilk adımda sonuçsuz kaldı. Başarılı olsaydı köy içinde meşe yetişir miydi, bu sorunun cevabını öğrenemedik.

    Aşırı veya yanlış yeme kaynaklı bir mide rahatsızlığı olan yakıleşmenin doğal ilacı bilinir yakı otu. İlbulak dağının zirvesinden ormanın ucuna kadar her bölgesinde bolca yetişiyor. Kökünü incitmeden topraklı olarak köye getirip bahçeye dikmişti Babam, tuttu; hatta ertesi yıl da aynı köklerden yeşerdi, çiçek açtı. Sonra kurudu gitti. Bunu bilen torunları yakı otu hakkında araştırma yaparken hep dağdaki doğal ortamından toplayıp onun üzerinde çalıştılar.

    Kekik mesela... Söğütcük gırañlarından Resulbaba tepesine kadar çok çeşitli yükseltilerde yetişebiliyor. Hepsi kır kekiği, tülü tülü... Bizim İblak kekiğinin yeri ayrı tabi; çiçeği, kokusu, keskinliği ve tabi ki şifa özelliği itibariyle yeri doldurulmaz...

    Kır kekiği yahut dağ kekiği diye fidesini satıyorlar bir kaç yıldır. Saksıya bahçeye dikmek için birebir. Uzun boylu bir şey, çiçeği gür oluyor, hatta kokusu da güzel; ama her nedense içim ısınmadı ona da... İlle de sürüngen gibi yerde sürünüp köken atacak, ancak çiçekleriyle göğe baş kaldıracak mütevazi kekiğimizin yerini tutmuyor. Mezarlıklara filan dikiyorlar... Diken diksin, ben pek oralı olmadım...

    Yalnız, millet dağ kekiğinin fidesini yetiştiriyor da biz niye kendi dağımızın kekiğini ovaya nakledemiyoruz, diye dert edindim. Tomurcuklanmadan önce, toprağın nemli olduğu dönemlerde köküyle toprağıyla kaldırıp aynı gün bahçeye diktim. Her gün muntazaman suladım, arada gübreledim, iyi baktım yani. Hesaplayamadığım bir şey, yanındaki ağaç yapraklandıkça bunları gölgeleyip güneşini engelledi. Sonunda yirmi kökten ondokuzu kurudu. Sağ kalabilenler bu sene köken saldı ama çiçeklenemediler.

    Geçen yılki nakilden ders alıp bu sefer sürekli güneş alan yere yeni topraklı nakiller yerleştirdim. Yine sulamaya filan dikkat ettim. İyi gidiyordu, dağdakilerden önce çiçek açtı çoğu; lakin şu an için bir iki kökte canlılık alameti var, o kadar... Bundan sonra İlbulak'tan köklü kekik getirmeyi düşünmüyorum. Adam taşın kayanın arasında yaşamayı seviyor, şehre sürüklemeye gerek yok.

    Benzer bir durum çeşitli çiçekler için de defalarca denendi ve her deneme başarısız oldu. Dağda gördüğü lale, sümbül, karanfil, bir orkide türü olan salep, kardelen (çiğdem) soğanlarını alıp saksıya gömenler var. Bazıları yeşerdi, hatta çiçeklenenler de var; ama hiç biri dağdaki gibi canlı ve gösterişli olmuyor. Olmaz tabi, adı üstünde bunlar dağ lalesi, dağ sümbülü, dağ karanfili, dağ kekiği... Ovaya indirirsen olur mu!

    Olmayacağı belli de, durur muyuz hiç... Kardeşim bizim dağ da çok münbit mübarek... Her türlü nebatatın dağ versiyonunu, yani orijinalini burada görebilirsin.

    Geçen hafta başımıza geldi... Garannıkdere'den sonra biraz kaybolduyduk. Şu dere bizi arabaya götürür, diye bir selyolağına paralel yürüdük. İki farklı yerde karşımıza hanımeli çıktı. Birinin kökü ağaçlaşmış, eğri büğrü gövdesi yanındaki alıç azadına tutunup yükselmiş, çiçekleri ise alıç ve çalı yaprakları arasında kendini gösteriyor. Diğerinin gövdesi de bağ çubuğu kadar kalınlaşmış, ama düzgün büyümüş, çalının arasından yükselmiş. Fakat dibinden yine çok düzgün bir piç filiz de yükselmiş, ikisi birlikte çiçeklenmişler. 

    Baktım Bizimki o filizi kökünden çıkarıp götürmekten filan söz ediyor. Hemen atağa geçtim; dağ hanımelisi, bak kokusu da yok, boşuna ziyan etmeyelim, deyince ikna oldu. Oysa akşamüzeri başlayıp gece boyu koku salgıladığını biliyordu, gafletine denk geldi herhal...

    Gerçekten de yazık olurdu. Onca deneme sonucunda dağdan indirdiklerimizin hiç biri yerini beğenmediği anlaşılmıştı. Israra ne gerek var...

    Hem çiçek dalında güzel demişler, bizimkiler ise dağında güzel... Bırak dağda kalsınlar...



03 Haziran 2026

Örtme İle Yaşmaklanmak

 
    Tarih içinde Eğretlilerin giyinme alışkanlıklarına dair elimizde veri bulunmuyor. Yalnızca son dönem (19. yüzyıl) terekelerinde entari, diz bezi, yağlık, gömlek, don, Trablus kuşağı gibi elbise adları geçiyor. Bunlar hakkında da ayrıntı verilmiyor, misal erkek-kadın giysisi olduğu belli değil. Oysa bunları erkekler de kadınlar da giyiyor, kuşanıyordu.

    20. yüzyıla geldiğimizde, işgalciler tarafından çekilen fotoğraflar insanların giyim kuşamıyla ilgili fikir veriyor. Eğret halkından genellikle erkek görüntüleri var, bir ikisinde çocuk ve kadınlar da göze çarpıyor. Konumuz kadın giysileri olduğu için onlara yoğunlaşacağız.

    Han önündeki çeşmeden su doldurup gitmekte olan kadınların da yer aldığı fotoğraflarda şalvar ve bele kadar inen uzun beyaz örtüler göze çarpıyor. İşgalin ilk günlerinde evin su ihtiyacı için çeşmeye erkekler gitmişler. Buna karşı çıkan Yunanlar özellikle kadınların suya gitmesini zorunlu tutmuşlar. Genç gelin ve kızlar doğal olarak buna yanaşmamış ve yaşlı kadınlar güğümünü sineğini alarak çeşmenin yolunu tutmuş. Yani fotoğrafta görülenler yaşlı kadınlar ve üzerindekiler de dış giysisidir.

    Dış giysisi dediğimiz sadece başından beline kadar sallanan beyaz örtüdür. Evdeki günlük hayat giysileri şalvar, entari/fistan ve yaşmak olduğu tahmin ediliyor. Nitekim yaşı çok küçük bile olsa kız çocuklarının şalvar, entari, yaşmak üçlüsüyle giyindikleri aynı dönem fotoğraflarında açıkça görülüyor. Ev içinde büyüklerinin giyimi de böyle olmalıdır.

    Uzun beyaz örtünün dış giysisi olarak hangi dönemde kullanılmaya başlandığını bilemiyoruz. İstanbul'da son dönemde görülen çarşaf ve feracenin taşradaki benzeri olarak düşünülebilir. Yalnız beyaz renkli bu örtülerin Eğretli kadınlar tarafından kullanılmasında Macur etkisi de düşünülebilir. 19. yüzyıl sonlarında Eğret çevresine kurulan Macur köylüleriyle hızlı bir etkileşime girildiği biliniyor. Dilde, kültürde, günlük hayatta alışverişler var. Öncek gibi beyaz örtü de Macur kadınlardan alınan bir alışkanlık olabilir.

    Evde, kırda bayırda, fırında, çayda çeşmede, hatta sokakta bile şu uzun beyaz örtüye ihtiyacı yoktu kadının. Tabii ki sıradan günlerde, hayat her zamanki gibi akarken bu böyleydi. Yabana giderken, yahut yabancı karşısına çıkarken böyle bir örtüye bürünüyorlardı.

    Günlük hayatta başını örttükleri yaşmaktı. Bazen yazma, şarpı, çırpı gibi değişik kelimelerle karşılansa da Türk kadınının kadim başörtüsü yaşmaktı ve Eğret kadınları da başını yaşmakla örttü. Buraya kadarki değerlendirmeler, yaşmak kelimesinin bizim köydeki anlamını esas aldığımızda geçerli olabilir.

    Sözlüklerde yaşmak daha farklı ele alınmış. Genel tanımlama şöyle: "Başla birlikte; sadece gözler açıkta kalacak biçimde yüzü, boynu ve omuzları da örten örtü..." Bu tarife göre 1922 tarihli fotoğraflarda görülen Eğretli kadınların başındaki uzun örtüler yaşmaktır. Günlük hayattaki örtülerinin üzerine aldıkları daha büyük ve uzun bir örtü...

    Türkçe'de eskiden beri kadınların dışarıya veya erkeklerin bulunduğu ortama çıkarken örtünmesine "yaşmaklanmak" deniliyormuş. Yani rutin dışına çıkılacağı zaman, olağan dışı bir durum söz konusu olduğunda veya yabancı erkeklere karşı yaşmakla örtünüyorlar. Zaten örtülüydüler, yaşmakla ekstra bir örtünme söz konusu...

    Biraz yaşmak kelimesinin kökenine inelim... 'yaş-' diye 'gizlenmek, saklanmak, örtünmek' anlamında bir fiil var, kelime buna dayandırılıyor. -mak ekiyle fiil isme çevrilmiş. 'yaş-' fiili bugün pek bilinmese de onun izine Yunus'un meşhur; 
    "Saçın çözüp benim için, yaşın yaşın ağlar mısın" 
mısraında rastlarız. Buradaki yaşın yaşın ikilemesi gizli gizli anlamındadır. Kısaca yaşmak kelimesinin kökeninde 'gizlemek, örtmek' anlamı bulunduğu gibi, yaşmak ismi bu amaç için kullanılan örtüye işaret eder.

    Yalnız buradaki anlam inceliğine dikkat edilmelidir. Gizlenmekten kasıt, pusuya yatıp saldırı amaçlı gizlenmek, kamufle olmak değil; aksine korunma, saldırıya veya olası zarara karşı savunma amacıyla gizlenme, saklanma demektir. Yaşmak, altındakini görünmez kılarak onu zararlı nazardan, bakıştan, kötü niyetlerden, suizandan korur. Bu anlamda maddi manevi bir kalkan gibi düşünülebilir. Yaşmaklanmak, adeta zırha bürünmektir.

    Bu geniş anlamıyla yaşmak kelimesi Arapça ve Balkanlar'daki bazı dillere de geçmiş. Oralarda hala kullanıldığı söyleniyor.

    Yaşmak, özellikle koruyucu dış örtüsü anlamıyla bu kadar yaygınlaşmışken bizim köyde neden anlam daralmasına maruz kaldı, niye günlük hayatta kullanılan basit başörtüsü olarak yerleşti acaba? Oysa yüz yıl önce kadınlar beyaz yaşmaklarıyla yaşmaklanıp çeşmeye giderlermiş. O vakit bu beyaz örtüye yaşmak diyorlardı da sonradan mı kelimenin anlamı daraldı?

    Küçüklüğümde, ki nereden baksanız 50 yıl öncesidir, bazı yaşlı kadınlarda o beyaz yaşmağı görürdüm; ama ona yaşmak değil, 'namaz örtüsü' derlerdi. Yaşmak, bugünkü anlamıyla kahverengiye çalan koyu sarı işlemeli ihtiyar kadınların günlük örtüsüydü. Kış günlerinde ağıla gider gelirken bazı erkeklerin tuhaf biçimde yaşmakla başını, boynunu sardığını görürdüm; ama bu nadirattandı. Yaşmak yaşlı kadınlara mahsus o koyu sarı örtüydü. Ve günümüzde de Anıtkaya'da bu anlamda kullanılır.

    1920'lerden 70'lere o beyaz yaşmak 'namaz örtüsü' olarak gelmişse, dışarıda giymeye özel yaşmağa ne oldu? Ne oldu biliyor musunuz, rengi karardı, adı da 'örtme' oldu. 

    Ak yaşmaktan kara örtmeye geçiş sürecini de bilmiyoruz, aradaki yarım asrın hangi diliminde başladı, oluştu ve yerleştiyse... Yine de işgal günlerine tekrar bakıp bu mevzuya devam edelim...

    Ak yaşmakla sokağa çıkan yaşlı kadınlar böylece kendilerini daha korunaklı ve emniyette hissediyorlardı. Bunun dışında o günlerde köy içinde özellikle kadınlar arasında sürekli bir tedirginlik ve panik havası hakim olduğu anlatılır. Çünkü gençler her daim saklanmak, gizlenmek zorundaydılar. Saklanma halinin tamamını yaşmakla, örtünmeyle sağlamak mümkün değil. Çoğu zaman evlerin, damların en kuytu yerlerine, yüklüklere, deliklere bile saklandıkları olurmuş. Baskınların yapıldığı bazı gecelerde dambeşe saklandıklarını duymuştum. Bütün saklanmalara rağmen yakalanmanın kaçınılmaz olduğu vakitlerde bile kendilerini örtmenin yollarını arar, ocaktan, bacadan, kazan altlarından aldıkları is ve kurumlarla yüzünü gözünü karalarlarmış. Bu yolla kendini örtüp gizleyenleri, yüzkarası yerine baca karasını tercih edenleri siz de duymuşsunuzdur.

    Ak yaşmaktan kara örtmeye geçiş böyle başlamış olabilir. Zaten örtme kelimesinin anlamı bu değil midir? Örtmek, aslında bir şeyleri gizlemek, saklamak, muhafaza altına almak maksadıyla yapılır.

    Ayrıca ört- fiilinin en eski anlamı 'kumaşla bir şeyi örtmek, üzerini kaplamak' imiş. Bundan yola çıkarak dilbilimciler, fiilin dokumak anlamındaki ör- fiilinden geldiğini söylüyorlar. Anlam ilişkisini somutlaştırması açısından bir örnek vereyim. Koyunculukta gece yaylımına 'örüm' deniliyor. Bu kelime de ör- kökünden geliyor. Bu kök fiildeki gizleme ve örtme anlamı açığa çıkarak, gece karanlığının doğal örtüsü, gizliliği ve koruması altında sürünün otlatılması örüm olarak ifade edilmiş. 

    Şu durumda Anıtkaya'da bilinen kara örtmenin hem işlevsel, hem anlamsal hem de köken olarak ak yaşmakla birebir aynı şeyleri ifade ettiği söylenebilir. Yeri gelmişken kara örtmeye yakın ve benzer bir söz daha var Eğret ağzında; kara örtü... Kara örtü; çanak olmayan çatı, düz dambeş anlamında kullanılıyor. Esasen örtü çoğu ağızlarda çatı anlamında yaygın. Çünkü çatılar binanın üzerini örtüp kaplayarak onu koruma altına alırlar. Aynı vazifeyi dambeş de yapar. Kara örtüler nasıl altındaki binayı koruyorsa, kara örtme de kadını öylece muhafaza altına alır. 

    Örtme 1x1,5 metre ebadında kesilmiş siyah kumaştan ibarettir. Renginden dolayı kara örtme demişler, aslında kara ifadesi de pek kullanılmaz, kısaca örtme der geçerler. Genellikle kara örtmelerin rengi, işgal günlerinin travma etkisine bağlanır. Ak yaşmaktan kara örtmeye geçişe kesin bir tarih biçilememesinin sebebi de bu olabilir. İhtimaldir ki kurtuluştan sonra hep örtme, yani kara yaşmakla yaşmaklandı Eğret kadınları. Yaşmağın adı örtme oldu, yaşmak kelimesini de yukarıda bahsettiğim ihtiyarların günlük başörtüsüne indirgediler.

    Kara örtme deyince yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için bu hususu biraz açmak gerekecek. Yaygın olan ve en çok kullanılan kara örtmeydi; ama örtünenin yaşı, ekonomik ve sosyal durumu ve zevkine göre değişik renk ve cinste örtmeler de kullanılıyordu.

    Kara örtmeyi genellikle genç kız ve gelinler, bazı bazı da orta yaşlılar tercih eder. Satırenç (satranç) denilen kahverengi sarı ağırlıklı çizgilerle bezenmiş ekose kumaş örtmeleri ise yaşlılar örtünür. Yine yaşlıların tercih ettiği siyah beyaz damalı örtmeler de vardır, ama bunlar hep azınlıktadır. Atkı adı verilen yünlü dokuma kışlık örtmeler ise yeni gelinlere mahsustur. En çok tercih edilen kahverengi atkılardır, grinin tonlarını taşıyan atkılar da görülür.

    Her çeşidiyle örtme, Anıtkaya'da neredeyse tarih oldu. Gerçi yalnız burnu ve gözleri görünecek biçimde örtündüğü örtmenin uçlarını dişleri arasında sıkıştırıp, iki yana salladığı kollarıyla ağır yük taşıyan kadınları hatırladım, o haliyle oğlu yaşında erkeğin önünden geçmemek için durup beklerdi. Bu vakarlı hayanın sebebi başındaki örtme miydi acaba...


02 Haziran 2026

Fıkra Değil, Eğret'te Kazan Doğurmuş

    
    Herkes bilir bu fıkrayı, ama yine de hatırlayalım:

    Nasreddin Hoca bir gün komşusundan büyük bir kazan ödünç alır. İşini hallettikten sonra kazanı iade ederken içine bir de tencere koyar. Buna anlam veremeyen komşusu sorar:
    "— Hocam, bu tencere nedir?" Hoca gülerek cevap verir:
    "— Müjde komşu, gözün aydın! Senin kazan doğurdu!"
    Bu durum komşunun çok hoşuna gider. Sevinerek hem büyük kazanı hem de içindeki yavrusunu alır.

    Aradan zaman geçer. Hoca tekrar komşusuna gidip aynı kazanı ödünç ister. Komşusu seve seve verir. Ancak üzerinden haftalar, aylar geçer; Hoca kazanı geri getirmez.  Sonunda komşu dayanamaz ve Hoca'ya varıp kazanı sorar. Hoca derin bir iç çeker ve üzgün bir ifadeyle:
    "— Komşu başın sağ olsun, senin kazan öldü!" der.  Şaşkına dönen komşusu isyan eder:
    "— Yahu Hocam, hiç kazan ölür mü Allah aşkına?" Hoca da tarihe geçen o meşhur cevabını yapıştırır:
    "— Kazanın doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne neden inanmıyorsun?" 

    Peki konunun Eğret ile ne alakası var, derseniz; oraya gelelim: 

    1918 Yılında Hatiboğlu Hacı İbrahim bin Hasan birliğinde vefat eder, yani bugünün tabiriyle Cihan harbinde şehit olur. Şehidin kimliğini de netleştirelim. Bu, Gobak Dedenin oğlu İbrahim'dir. Gobakların Çerçi Mehmet Kopan, Halil İbrahim Kopan ve Hasan Kopan'ın babaları... 

    Askerde ölenlerin vereselerine mal taksimi mahkeme kanalıyla yapılıyordu. Tabi önce terekenin tespiti yapılması lazım. Mahkeme kararında bu tespit yapılmış, listeyi tekrar incelerken bir tabir dikkatimi çekti; 1000 kuruş değerinde 1 adet "Kalaylı kazan eniği" yazılmış. 

    Bu bizim 'guzuluk' olarak bildiğimiz küçük kazan olmalıdır. Fakat sanki köpek kedi yavrusundan bahseder gibi 'enik' denilmesi, onu kazanın yavrusu yapar. Şu halde kazan doğurmuş olmaz mı? 

    Dil, özellikle halk ağzı. kültür ve zihniyet yansımasıdır. İnsanlar inanç, düşünce, anlayış, yaşayış gibi değerlerini konuştukları dile yüklerler. 'Gazan eniği' yakıştırmasından Eğretlilerin eşyayı bir canlı gibi düşündüklerini çıkarmak yanlış olmaz...



28 Mayıs 2026

Çift Başlı Kartalımız

 
    Eğret Kervansarayını çalışan uzman ve araştırmacılar kitabenin kayıp olduğu hususunda birleşiyorlar. Bu yüzden kimse kervansarayın yapılış tarihi şudur diye net bir ifade kullanamıyor. Ancak mimari özelliklerinden yola çıkılarak inşa edildiği dönem tahmin edilebiliyor.

    Taç kapının alnında tam da kitabe konulmaya uygun dört köşe bir boşluk var, buranın aslında kitabe yeri olduğunu yorumluyorlar. Buna göre deprem gibi şeylerle zamanın yıkıcılığına dayanamayan kitabe taşı oradan düşmüş, bir daha da yerine konulamamış ve kaybolup gitmiş. Tamirler sırasında yeri düz taşlarla örülmüş. Bugün sade düz bir boşluk olarak görülmesinin sebebi buna bağlanıyor. 

    Kitabenin akıbeti hakkında yürütülen tahmin genel kabul görüyor. İki yanında minik mermer sütunlar, bu sütunların üzerinin yine minik bir kemerle örtülmesi gibi ayrıntılar koca taç kapının alnında gözleri okşayan bu boşluğun orijinalinde yine estetik bir kitabeyle doldurulduğu izlenimi veriyor. Yalnız yarısı minik kemere gömülmüş, diğer yarısı da kitabe boşluğuna taşmış bir daire izi de gözlerden kaçmıyor. Şu durumda kitabe boşluğu diye düşünülen bu kısımda, dikdörtgen kitabe üzerinde dairesel ikinci bir boşluğun varlığını düşünmeliyiz.

    Bu görüntü yüz yıl önce de aynıymış. Aynı dikdörtgen boşluk, aynı minik sütunlar, aynı kemer ve üst merkezde aynı yuvarlak boşluk işgal dönemi fotoğraflarında da böyle... O fotoğraflardan dikdörtgen kitabe boşluğunun yeni oluştuğu izlenimi alınmıyor. Aksine, kitabe eski dönemlerde düşmüş de yerine konulan taş bile eskimiş havası var. Ama üstteki yuvarlak boşluk öyle değil, orayı dolduran taş her ne ise bütün olarak yenilerde düşmüş gibi iz var. Belki de öğle vakti taçkapının kemer gölgesi tam oraya denk geldiği için yanlış görüyoruzdur. Fakat aynı yuvarlak boşluk izi buna rağmen çok net anlaşılıyor.

    1960'lardaki tamirden önce çekilen fotoğraflarda ise bu iki boşluğun tamamen boşaldığı görülüyor. Belki kendi kendine yıkılıp düştüler, ya da restorasyon için bilinçli olarak yıkıldılar; minik sütunlar, kemerler, boşluğu dolduran taşlar filan hiç biri yok. Hatta üstteki yuvarlak kısım o kadar boşalmış ki, hanın dambeşi de çöktüğünden gökyüzü ayın ondördü gibi tam yuvarlak olarak görülüyor.

    Lafı uzatmayalım, daha yapılırken boşluğu oluşturan dikdörtgen kısım ile üstteki yuvarlak kısımların farklı şeyler için tasarlandığını düşünüyorum. Dikdörtgen kısmın kitabe boşluğu olduğunda herkes hemfikir, ama minik kemer altındaki yuvarlak boşluk ne içindi?

    Hanın yapıldığı tarihe dönmek gerekecek. Yalnız kitabe kayıp olduğu için bu tarihin kesinlik arzedecek biçimde bilinmediğini söylemiştik. Sanat Tarihçileri Selçuklu'nun son dönemindeki Germiyanoğlu zamanı diye tahmin ediyorlar.

    Germiyanların karakteristik mimari özellik oluşturacak kadar hakimiyeti olmadığı, o dönemdeki eserlerin tipik Selçuklu mimari özelliği taşıdığına dair bir görüş var. Bu yüzden her ne kadar Germiyanoğulları döneminde yapılsa da Eğret Hanının Selçuklu eseri sayılması gerektiğini söylüyorlar.

    Selçuklu kervansaraylarında avlu, taçkapı, kitabe gibi unsurların yanında güç simgesi bazı motiflere de özellikle yer verilirmiş. Bilindiği gibi Selçuklu'yu anlatan en önemli figür çift başlı kartaldır. Gerçi kervansaraylarda bu motifin yerleştirildiğine dair bir şey bulamadım. Aksine merkezden uzaklaştıkça güvercin gibi başka motiflere yer verildiğine dair bir şeyler öğrendim. 

    Acaba Eğret Kervansarayı yapılırken böyle bir figür, motif işlenmiş taşı taçkapıya yerleştirmiş olabilirler mi? Mesela kitabe üzerindeki yuvarlak boşluk böyle bir motif için çok uygun görünüyor. Oradaki çiftbaşlı kartal, zamanla kitabeyle beraber veya farklı zamanda düştü mü? Bunun böyle olup olmadığını hiç bir zaman bilemeyiz. Ancak bu ihtimali destekleyen  şeyler var.

    Biz sadece taçkapıdaki mermer sütunlara bakarak burada devşirme malzeme kullanıldığını söylerdik. Kervansarayın içinde ve dışında daha onlarca devşirme malzeme kullanıldığını Ferhat Öztürk tespit etti. Bunlar bölgede binlerce yıl hüküm süren medeniyetlerden kalan malzemelerdi. Oradan alıp buradaki yapılarda kullanmışlar. Belki de bu yüzden Eğret Kervansarayının taç kapısının bir benzeri yoktur. Yine bu yüzden, yani devşirme malzeme kullanma oranı bakımından kervansaray özeldir.

    Kitabenin üzerindeki yuvarlak boşluğa konulduğu düşünülen çiftbaşlı kartal motifi de devşirme olabilir. Zaten kitabenin iki yanındaki küçük mermer sütunlar da öyleydi, birbirine yakışan parçaları bir araya getirmiş olabilirler. Çift başlı kartalın Selçuklu'yu temsil ettiğini kabul ederken, Eğret kervansarayındaki bu motifin devşirme olduğunu var saymak birbiriyle çelişiyor gibi... Öyle midir gerçekten?

    Güç, iktidar, hakimiyet vb kavramların sembolü olarak çift başlı kartalın bir çok kültürde yer aldığına dair bulgular var. Özellikle bir çok Anadolu medeniyetinde böyleymiş. Hatta Hititlere kadar götüren var, o dönemden kalma figürlere rastlanmış. 

    İşgalci Yunanların Eğret kervansarayına ilgilerinin bir sebebi de bu olduğunu düşünüyorum. Hasan Özpınar'dan alınan yukarıdaki fotoğrafta bu ilgileri açıkça gözlenir. Ayrıca altına düşülen Yunanca notta "Eyret'te Bizans Anıtları, Mayıs 1922" yazılmış. Anlaşılan o ki devşirme malzemeleri öne çıkarıp bunu bir Doğu Roma/Bizans eseri kabul etmişler. Böylece akılları sıra hak iddia ediyorlar...

    Dahası var, hak İddialarını iddiada bırakmayıp uygulamaya koymuşlar. Büyük kaçışlarından daha önce bize ait bir çok değere göz koyup tedricen onları Yunanistan'a kaçırmaya başlamışlar. Bu artık düpedüz soygundur, hak iddiası filan değil...

    İşte bu hırsızlıklardan biri de kervansaraya ait çift başlı kartal figürüdür.  Kayıtlarda yok, tamamen yaşayanların görenlerin anlatımlarına dayanıyor. O yıllarda kartal figürlü büyük taş, hanın yakınlarında yerdeymiş. Kırk kağnıya yüklemişler de öyle götürmüşler. 

    Kırk kağnı ifadesi kesretten kinaye olabilir. Özellikle düşündüğümüz gibi devşirme malzeme ise büyük ihtimal mermerdir ve bilindiği üzere mermer bloklar çok ağır oluyor. 1921-22'de öküzlerle demiryoluna kadar götürüp orada vagona aktardıkları ve İzmir'e yolladıkları tahmin ediliyor. Oradan da gemiyle Yunanistan'a...

    Çiftbaşlı kartalımızı Yunanistan'a kaçırmayı başardılar mı bilemiyoruz. Ben hala bir yerlerde keşfedilmeyi beklediğini, bir gün asıl vatanı Anıtkaya'ya döneceği umudunu taşıyorum.




08 Nisan 2026

Çoğu Kırda Kalır

     
    Dün hava çok güzeldi, tam bahar... Bugün de öyle olacağını, sonraki günlerde bir kaç günlük soğuk, kar, doñlu bir uyarı da hazır önümüzdeyken bugün kıra çıkmayı kararlaştırmıştık. Niyetimiz toklubaşı kazmaktı.

    Senelerdir uygulanan köy arazisini nadas-ekin olarak ikiye bölme doğal takvimine göre bu yıl Gocagır tarafı ekin, diğer taraf ise nadasmış. Şimdiye kadar bu otu hep ekin tarafından kazdık, bu hesaba göre Gocagır tarafına gitmek lazım. Yalnız gittiğim zamanlar hemen Söğütcük ile Gavasguyusu arasındaki tepeleri dolaşır, yükümü tutardım. Duydum ki oralarda çok koyun dolaştırılmış, onlar da çok sever bu otu... Ayrıca bu sene toklubaşı bakımından Gocagır'ın dibi, yani Ağren-Gağren taraflarını çok methediyorlar. Genellikle oralara gidiyorlarmış. Bilmediğim yerlerde dolaşmak istemedim. Varsın nadas olsun, geçen yıllarda gezdiğimiz yerlere bakalım, varsa kazarız yoksa yürüyüş yapmış oluruz diye düşündük.

    Toklubaşı için önceki yıllarda bu tarafa çok geldik, bu gelişlerde araziyi bilen Dayım vardı. Genellikle şöyleydi rutinimiz; Gambırarifinguyu dibindeki düzlüğe parkediyor, suyumuzu, bıçak ve çuvalımızı alıp karşı bayırı aşıyor, Göğemdere midir Gocadere mi, oradan çuvalları doldurup dönüyoruz. Bu arada Dayım çocukluğunda buralarda yaşadıklarını anlatır, mevkileri tarif eder, sorularımı cevaplayarak iş ve sohbeti sıkıcılıktan çıkarırdı...

    Dayım yoktu, ama aynı yolu izlemeye karar verdik. Fakat daha Güdükahmedin bağ denginde çamura saplanayazdık. Evvelki gün yağış çok şiddetliydi, belliydi çamur olacağı... Allahtan kuyuya varana kadar bir kaç yerde kaymanın dışında bir şey olmadı. Suyumuzu çuvallarımızı alıp, çok iyi bildiğim güzergaha düştük. Çaprazlama bayırı kavrayınca karşımıza çıkacak gırañdan itibaren bir iki toklubaşı karşımıza çıkardı, dereye inene kadar böyle tek tük kazar, varacağımız yerde de bulacağımızı bulurduk. Yani tahminen böyle olması lazımdı...

    Umduğum yerlerde hiç ot bulamadığımız gibi, gırañda o güne kadar görmediğim bir tulumba karşıladı bizi. Hayret, yeni mi yapılmıştı acaba... Neyse ki artık işaretimiz olan deredeki göğem topluluğu göründü, ne bulacaksak oradan bulacağız. Zaten o göğemlere kadar bir şey kazamadık. İşin garibi, hedefimizdeki tarlada da hiç toklubaşı yoktu. Daha doğrusu hedef tarlada bir gariplik var, böyle değildi buralar... Daha yukarıda çok kalaba bir göğem ormanı, fark edilmeyecek kadar az değil, bunca yıldır nasıl göremedik! Üstelik o mini göğem ormanının hemen sırtında deve hörgücü gibi ikiye yarılmış bir tepecik ve onun çevresinde de koca koca kayalar var... 

    İster istemez o tarafa yöneldim. Yaklaştıkça yanlış yere geldiğimizi düşünmeye başladım. Tamam da nere burası? Aynı yönde aynı güzergahı izlediğimiz halde, önceki yıllarda neden buralara yaklaşmadık bile? Neler oluyor, yoksa tersim mi devrildi? Deve hörgücünü sağdan soldan fotoğraflarken her tarafın kazılmış, koca koca doğal kayaların yığılmış olduğunu fark etmemek imkansız. Belki de burası adını duyup da merak ettiğim tarihi merkezlerden biridir, kim bilir...

    Hörgücü doğudan incelemek için o yana geçince birden manzara tanıdık geldi. Tanıdıktı, ama yine de o mahallin kimliğinde netlik yoktu. Tamam bu düzlük şurası, tepe de şu, diyemiyorum... Eski kuyu gövdesine tulumba eklenmiş, eski aharların üstüne ekleme beton dökülmüş, yanda antik kalıntı olduğu çok belli bir yalak... Artık bu taraftan hörgüç görüntüsünün kaybolduğu tepeye şu ayrıntılar eşliğinde bakınca kafama dank etti, burası Çatalınguyu Höyük idi... İyi de Çatalınguyu nerede? Dört yıl önce çatal direği hala yerindeydi, o nereye gitti? Aradım, kökünü buldum; testere izleri besbelli, kesmişler. Kuyunun  diğer aksamını da tamir etmişler. Benim orayı tanıyamayışımın birinci sebebi bu direğin yokluğudur. Ne kadar uzaktan bakarsam bakayım, o direği gördüğümde mutlaka tanırdım, fotoğrafını onlarca yazıda kullandım... Tepeyi ve mevkiyi tanıyamayışımın diğer sebebi de ilk defa başka bir yönden bakışımdır. Zaten kuzeyden başka hangi yönden bakarsanız bakın deve hörgücünü göremezsiniz...

    Bütün bunlara rağmen oranın Çatalınguyu olduğuna yüzde yüz emin olamadım. Yanlış yöne geldiğimiz kesindi ama... Daha kuzeye, Yenice'ye doğru gitmeye karar verdik; aradığımız yer oralarda olmalıydı, biz bu tarafa fazla yanlamışız.. Derken arkamızdan bir traktör belirdi. Bizim Halaoğlu Ahmet... Nohut ekmeye gelmiş. Toklubaşı için geldiğimizi söyledik, arabayı nereye bıraktığımızı sordu. Gambırarif'inguyu'ya dedik...Benim derdimse başka, bu tuhaf mevkinin Çatalınguyu olduğundan şüphem kalmasın istiyorum. Direği  ne zaman kestiklerini sordum, bilmiyormuş. Kendisi de Azatardı yolundan gelmiş. Bu ayrıntıları duyunca Çatalınguyu'dan emin oldum... Şimdi kafamda tek soru işareti buraya nasıl geldiğimizdi. Dur bakalım, bu da açıklığa kavuşur...

    "Bu derede olmaz toklubaşı, şu bayırı aşıp diğer dereye geçerseñiz, añ, gırañ, sürülcek tarla her yerde olur." deyip yeni hedef gösterdi. O da Arif dedenin kuyuya doğru gidiyormuş, bizi götürecek, arabayla yola devam edip ötedeki dereye ineceğiz. Yalnız "Deha, Gambırafinguyu da şura zaten" diye gösterdiği yer içinde bulunduğumuz derenin uzantısıydı. Oysa biz arabayı bir önceki derede bırakmıştık. Bunu söylediğimde "Ha, sen Hacıahmedinguyu'yu diyoñ" dedi. Ses etmedim, cahilliğimi daha fazla ortaya sermenin ne manası var...

    Bayırdaki gıraña varana kadar yanlış kuyuda durduğum için kendime kızdım. Orada önümüze çıkan otların sevinci bu kızgınlığı da unutturdu. Hele uzaktan derede kümelenmiş göğemleri görünce  asıl aradığımız yere ulaştığımızı anladık ve en az bir saatlik boşuna yürüyüşün yorgunluğunu filan unuttuk.

    Bu tarla kimin acaba, ne zaman gelsek çuvallarımızı dolduruyoruz. Yine öyle oldu, iki çıkım çıkınca yükümüzü aldık. Taze ve büyük toklubaşını anlatırken çoğunluk 'şapka gibi' benzetmesi yapılır. Buradaki otlar hep öyle... İki kulak tazeler de var, onlara itibar etmiyoruz. 

    Biz işin ortasındayken poyraz, Yenice'de okunan öğle ezanını getirdi. Saat biri geçmiş, ne kadar çok dolaşmışız yanlış derede... Neyse ki burada çuvalların dolmasına az kaldı... Bu arada çuvalları nasıl taşıyacağımız aklıma geliyor, beni bunun sıkıntısı bastı. "Yeter, çoğu kırda kalır" dedim. Bu sözü Dayımdan duymuştum, o da birinin adını verdiydi, şimdi unuttum. Toplayıcılıkla ilgili bir söz, hırs yapmamayı, yeteri kadarını toplayıp bırakmayı öğütlüyor. Misal ahlat alıç topluyorsun, bedava diye biraz daha biraz daha, sonu gelmiyor... Oysa amarsızlığın lüzümu yok; çünkü ne kadar çok toplarsan topla, onun daha çoğu yine burada kalacak. Yani 'çok' kavramı izafi bir şey, bir türlü ulaşamıyorsun. Çok her zaman kırda kalıyor, senin olmuyor... Mantar toplarken de böyledir, tezek toplarken, yapık toplarken, başşak toplarken de... Elbette ot kazarken de geçerli...

    Ben çoğu kırda kalır diyorum da... Hanım 'şu da pek güzel, aa bu da pek güzel' diyerek kazmaya devam ediyor... Zor bela dönüş yoluna koyulduk. Unutmayalım, arabayı Gambırarifinguyu sanıp  Hacıahmedinguyu'ya bırakmıştık. Yani önümüzde aşılması gereken iki vadi var. Üstelik şu çuvallar başlangıçta 30 kilo ise yolu yarılayınca 70 olur, sonra 80, 90, yüze çıkar; hışırlaşır... Nitekim öyle de oldu. Kah eşşek ölüsü gibi sürükledik, kah sırtımıza aldık. Kaç kere mola verdiğimizi saymadım, hakiki Gambırarifinguyu'da epeyi nefeslendik... 

    Zor bela arabaya ulaştığımızda haşadımız çıkmıştı... Akılsız başın cezasını ayaklar çekermiş. Gambırarifinguyu diye önümüze çıkan ilk kuyuda durmanın cezası bu, daha doğrusu benim çokbilmişliğimin... Üzerinden 24 saat geçti, hala hoşaf gibiyim...


01 Nisan 2026

Bacagaşı


    En küçük toplum birimine aile deniliyor. Ev anlamına da gelen hane kelimesi, özellikle nüfus işlerinde aile anlamında kullanılıyor. 'Hane No' ifadesinde bunu görebiliriz. Aileyi daha fazla karşılayan bir diğer kelime de ocaktır ve bu anlamıyla kelime dilimize öyle yerleşmiş ki, her yörede çok yaygın bir sürü deyim var. Baba ocağı, ocağı tüttürmek, ocağı sönesice, odu ocağı sönesice, ocağı delinesice bunlardan bazıları...

    Özellikle son üç deyim Anıtkaya'da kendine has söyleyişle hala çok kullanılıyor. Yalnız deyimlerde aile anlamına gelen ocak kelimesinin gerçek anlamından tamamen uzaklaştığını söylemek doğru olmaz. Çünkü bizim köyde bu kelime gerçek anlamıyla da hala kullanılıyor. Nedir gerçek anlamı? Evin içinde ateş yakılan yer... Duvar boyu dambeşe kadar uzanan bir baca bağlantısıyla dumanı atılır ve genellikle duvara gömülüdür. Bu anlamda Batı'dan aldığımız şömine kelimesiyle karşılanabilir ocak kelimesi... Fakat tam böyle değildir. Zira şömine ateşi sadece ısınma içindir, oysa ocakta yanan ateşte su ısıtılır, süt taşırılır, gözleme gözlenir, şepit açılır, gatmer yağlanır... Yetmedi közüne cezve sürülür, tangalda misir gavrılır. Yani senin anlayacağın bir sacayağıyla ocak mutfağa döner, etrafına yumulduğunda orası ocakbaşı olur. 

    Bizim isli ocağımız çok fonksiyonludur. Bazen baca basar, ortalığı dumana boğar; ama bu havanın durumuyla ilgili, ocağın suçu yok. Yalnız ocağın bacayla ilişkisi bununla sınırlı değil, birbirinin yerine geçebilirler. Bu yüzden eskiden ocak yerine baca dedikleri de olurdu. Bacagaşı kavramı tam da burada doğuyor.

    Bilindiği gibi gözümüzün üstünde kaşımız var. Varlıkları kendi anatomisine benzeterek kişileştirmede üstüne olmayan insanımız, evinin içindeki ocağı da bir insan gibi düşünmüş. Kara bir göz gibi kabul etmiş ve ona kaş aramış.  Ocağın üst tarafında biraz çıkıntılı duran uzun rafı görünce hemen adını koymuş; baca gaşı... 

    Her ocağın/bacanın yanında yöresinde mutlaka üzerine bir şeyler konulacak bölüm bulunuyor. Duvar içinde derin bir oyuk olabilir, buna genellikle delik denir. Eğer bu deliğe kapak eklenmişse dolav olur. Duvar köşesinde oyuk değil de çıkıntı şeklinde düzenlenen şeye ken denir, ve ken köşede kalmayıp duvar boyunca uzanırsa işte o bacagaşıdır. Çünkü ocağın üzerinde bir kaş gibi uzanmıştır...

    Bacagaşına hemen her şey konulabilir; bacalı olsun, kör olsun oraya en çok kandil yakışır. Sonra eza (kibrit), çıra, gazyağı, iğne iplik, bıçak vb. her an elimizin altında bulunması gereken şeyleri ararsanız bacagaşında bulabilirsiniz.

    Bacagaşı eski toprak evlerle ilgili bir kavram. Kıyıda köşede sağlam kalabilmiş evlerde hala vardır, kullanılmasa da öylece duruyordur. Kim bilir belki hala kullananlar da vardır, ben ancak viraneye dönmüş evlerin yıkıntıları arasında uzaktan görebildim. Yalnız rahmetli Gociban (İbrahim Özen)in odasında ilginç bir ocağa rastlayınca fotoğraflamıştım, ondan bahsedeyim biraz...

    Bilindiği gibi oda, evin üst katına inşa edilmiş; ilk tuhaflık burada, çünkü daha önce ikinci katta bir ocak görmemiştim. İkinci olarak ocağın alnına Ayazin taşından oyma bir yüz geçirmişler. Oysa biz bacayı tamamen toprak bilirdik... 

    Neyse, harika bir taş işlemeciliği de insanı hayrete düşüren şeylerdendi. Tam ocak gözünün üstüne biri büyük, ikisi küçük şemsiye gibi kubbeler oyulmuş. Kubbeler çay tepsisine de benzetilebilirler... Onların iki yanında iki yuvarlak damga... Hepsinin üstüne beş çiçek motifi yaprak ve dallarıyla birlikte yatırılmış. Alttaki büyük çay tepsisinin iki yanındaki boşluk, baklava dilimi çizgilerle doldurulmuş. Bu birinci büyük taş idi, ocak gözünün iki yanına ve büyük taşın altına direk gibi yerleştirilmiş iki dikey taş da sütun gibi işlenmiş. Yani mermer direk havası verilmiş. Bu üç taşın yüzeyinde işlenmedik bir alan bırakmamışlar, o kadar dolu... Dolu, ve gözü yoracak en küçük karışıklığa yer yok; öyle yumuşak bir işçilik...

    Dediklerine göre ocak, Yılıkların Süleyman Öztürk eseriymiş. Üç şemsiyenin tam ortasına 25.6.1964 tarihi kazınmış. Bunun yakılıp yakılmadığını veya ne zamana kadar kullanıldığını bilmiyoruz; lakin şu bize gösteriyor ki ocak/baca sadece evlerde değil, odalarda da bulunuyordu. Her sülalenin bir odası olduğuna göre, yaygınlığını hesap edin...

    Şemsiye görünümlü kubbelerin üstteki küçük olanlarını, biraz önce söz ettiğim delikler olarak düşünebiliriz. Beş santim kadar derinlikleri var, oraya ufak tefek şeyler konulabilir. Ancak alttaki büyük kubbe, neredeyse ocak genişliğinde olduğundan bacagaşı gibi düşünülmüş. O kadar ki kubbenin yüzeyine HASAN ÖZEN ismini kazımış. Biraz dikkatli bakınca görülüyor, bacagaşının rafını da MAHMUT ÖZEN adını kazıyarak imzalamış...

    Asıl bacagaşı olması gereken yere, tam da taşın üzerine konulmuş. Yok, konulmamış; üst taş öyle çıkıntılı yerleştirilmiş ki, bakan onu bir bacagaşı gibi görüyor...

    Sonradan aklıma geldi, Eğret ağzında yükseltilmiş avlu duvarına da gaş deniliyor. Bununla bacagaşı arasında ilgi kurulabilir mi? Kurulursa öncelik hangisine verilmeli? Hiç bilmiyorum...

    İleride müze olarak düzenlemek amacıyla bir Eğret/Anıtkaya Evi inşa edeceksek, orada eskide kalmış ne kadar değerimiz varsa temsil edilmelidir. Avlusundan gocagapısına, düzenliğinden fışgılığına, unevinden ambarevine bütün bölümleri yapmalı; hayatın bir duvarına, üstünde bacagaşı bulunan bir ocak/baca eklemeyi de ihmal etmemeliyiz...


27 Şubat 2026

Eğret'i Manavlar mı Kurdu?


    Halk arasında Manav, Macur (Muhacir) zıddı olarak kullanılıyor. Menşei Kafkasya olsun, Balkanlar olsun Eğret çevresindeki Macur köylerinin oluşumu 19. yüzyıl ikinci yarısına rastladığına göre, bu kelimenin yörede yaygınlaşmasını da aynı tarihler gibi düşünmeliyiz. Macur olmayan birisinden bahsederken onun yerli olduğu böyle vurgulanıyor. Yani Manav demek, Macur değil yerli manasına geliyor. Buna göre 150 yıl önce Eğret ağzına yerleştiği düşünülen bu kelimelerin, bu tarihten önce Eğret halkı tarafından bilinmediğini düşünmek gerek.


    Buna karşın Türkmen ve Yörük kelimeleri biliniyordu. Sürekli yürüyüp yer değiştirdiği, en azından yazları yaylada kışları kışlada geçirdiği için göçebe Türkmenlere Yörük deniliyor. Malazgirt sonrası Orta Asya'dan gelişler hep Yörüklere dairdir. Anadolu'ya girdikten bir süre sonra yerleşik hayata geçerek ziraat ve zenaatla uğraşmaya başlayan, böylece yörüklüğünü kaybeden Türkmenlere Manav denilmiş. Bu görüşe göre yürüyüp göçen Türkmen Yörük, yerleşerek duran Türkmen de Manav oluyor ve bu kelimeler Yörük-Manav ayrımı için birbirinin zıddı olarak kullanılıyorlar. Bizim köydeki Macur-Manav ayrımına kıyasla, Anadolu'nun bir çok yerinde Yörük-Manav ayrımına yönelik kullanım daha yaygın...

    Macur (muhacir) ve Yörük (yörüyük) kelimelerinin köken ve anlamında problem yok. Halkın kullanımı da bu anlamlarıyla mutabık bulunduğundan, zihnen lafızdan manaya ulaşma zorluğu çekilmiyor. Fakat yukarıda belirtilen hangi anlamında kullanılıyor olursa olsun, manav kelimesinde böyle bir bağdaştırma sağlanamıyor. Bu kelime ya Türkçe değil, ya da Batı Türkçesinde (Oğuzca) yeri yok.

    Manavın kökeni hakkında da iki görüş var. Bunlardan birincisine göre kelime Türkçe'dir; Doğu Türkçesinin Kırgız, Kazak  ve Yakut şivelerindeki 'manap' ve 'manag' kelimelerinden geliyor. Soylu kişi, bey anlamlarına gelen bu kelime Batı Türkçesinde 'manav'a dönüşmüştür. İkinci görüşe göre bu kelimenin kökü Rumca'dır. 'Çok eskiden beri aynı yerde bulunan' manasındaki 'manavis' kelimesi Türkçe'ye manav olarak yerleşmiştir.

    Manavların kimliği konusu da bilimsel olarak çalışılmış değil. Açık kaynaklardaki bilgilendirme ve tartışmalara göz attım, bu konuda da üç temel görüş ortaya konuluyor. Manav isminin anlamı ve kökenine yönelik ayrıma göre şekillenmiş bu görüşleri inceleyelim.

    I. YERLEŞİK HAYATA GEÇEN TÜRKMENLER

    Türkmenlerin göçebe hayatı yaşayanına Yörük, yerleşik hayata geçenine manav denir. Selçuklular Anadolu'ya gelen Yörüklerin bazı stratejik noktalara yerleşerek köyler oluşturmasını teşvik etti. Böylece ziraatla uğraşmanın yanında hayvancılıklarını da sürdürecekler, ayrıca geçerli ve gerekli bazı zenaatlarla uğraşıp bu toprakların yurtlaşmasında çok önemli işlev görecek hale geldiler.  

    Yörüklükten Manavlığa geçiş süreci bir kaç asır devam etti. Osmanlı'nın kuruluş ve devletleşme aşamasında Manavlaşan Türkmenlerin çok yararlılıklar gösterdiği belirtiliyor. Beyliğin kurulduğu Söğüt merkezi ve yakın çevresinde Manavların yoğun olarak bulunması böyle açıklanıyor. Sonra aynı merkez dairesinden dalga dalga Marmara, Batı Karadeniz ve İç Ege'ye kadar dağılıp Manav köyleri oluşturmuşlar. 

    Bu anlamda Yörüklerin Manavlaşması 20. yüzyıla kadar devam etmiş. Eğret örneğinde düşünürsek, burada ilk Manavlaşan Yörükler Kervansarayla paralel bir zamana tarihlenir. Bu da Osmanlı öncesi demektir. Sonra peyderpey buraya yerleşen Yörükler, Eğret Manavlarına eklemlenmişler. Misal 1572 tarihli Tahrire göre 76 neferli Eğret'e 13 kişilik Türkmen ekleniyor, bu rakamları hane olarak düşünmeliyiz. Asırlar boyunca Türkmen/Yörük trafiği hiç eksik olmamış, yerleşip manavlaşma olayları az çok mutlaka bulunmuş. 19. yüzyıla geldiğimizde Van, Aydın, Antalya ve özellikle Emirdağ'dan çok sayıda Yörük Eğret'te manavlaşmıştır. 

    Yerleşik hayatla birlikte kendiliğinden oluşan kentli kültürle devletleşme daha kolay olmalıdır. Bu süreçte özellikle zenaat erbabının eğitim ve teşkilatlanmasında ahiliğin büyük etken olduğu da belirtiliyor. Ahi etkisinin Eğret halkı üzerinde nasıl tecelli ettiğine dair Dr. Selami Kurt'un araştırması(1) dikkate değer. Türkmenler hayatına Yörük olarak devam etse, Manav yerleşimleri oluşturmasa bütün bunlar gerçekleşmeyebilirdi. 

    Yerleşik hayata geçen Yörüğe Manav denildiği görüşünü savunanlar için tek açmaz Manav isimlendirmesidir. Gerçekten de yukarıda söylenenlerin tamamı mantıklı, ama dilde bulunmayan bir sözcükle isimlendirmenin açıklaması yok.

    II. İSLAMLAŞAN RUMLAR VE DİĞER KADİM ANADOLU HALKLARI

    Manavlar, Anadolu'ya Orta Asya'dan gelip burada yerleşik hayata geçen Türkmenler değildir. Binlerce yıl burada yaşamış olan Hititler, Frigler, Lidyalılar gibi kadim halklardan geriye kalanlar ve Rumlar, Ermeniler gibi diğer toplulukların Müslümanlığı seçenleridir.

    Özellikle Selçuklu'nun batıya yayıldığı dönemde Hıristiyan topluluklar Türklerin adaletine sığınarak İslamı seçmiş ve köy köy toptan ihtida etmişlerdir. Bazı köyler ise Müslüman olmuşlar. Bu yeni Müslüman köy halkını Türkler Manav diye adlandırmış. Bu kelime Rumca 'manavis'in Türkler'ce telaffuzundan başka bir şey değildir. Anlamı da uzun zamandır buranın yerlisi olan demek...

    Müslüman olmuş eski Anadolu kavimlerine Manav denildiğine inananların tezleri bazı sorulara cevap teşkil edebilir. Bunların en önemlisi, bu toplulukların akıbetleri hususundaki belirsizliği açıklığa kavuşturmasıdır. Nereye gitti bunlar, buharlaşmadılar ya... Müslüman olup Manav adıyla Türklerin içinde eridiler, gayet mantıklı bir cevap gibi duruyor. O zaman yerleşim olarak neden Eğret'in seçildiği sorusu da cevabını bulur; Mumaklık, Maldepesi, Bayramgucağı, Söğütcük, Çatalüyük, Hanyeri, Mandıra gibi antik yerleşimlerin sırrı da çözülmüş olur. Manavlar zaten buranın eski sahipleri olarak, köylerinde yaşamaya devam ettiler...

    Yalnız burada minik ama çok önemli sorun var. Din değiştiren, başka kültür ve medeniyet atmosferine giren toplulukların örneği çoktur. En güzel misal Türkler... Çoğunluk İslam'ı seçmiş, ama Budist, Hıristiyan ve Musevi olan boylar, topluluklar da var... Hiç biri Türkçe'den vazgeçmemiş... Şimdi bir 'Manav' kelimesinden yola çıkarak Manavların Müslüman Rum olduğu iddiası zayıf kalıyor. Rum olsun başka bir millet olsun, din değiştirir ama dilini değiştiremez. Bu, sosyolojiye aykırıdır. Manavlar Türkçe konuştuğuna göre şu görüşü de elemek gerekir.

    Bununla beraber eski Anadolu kavimleri kalıntılarının Müslüman veya Hıristiyan olarak Türk, Rum, Ermeni milletleri içinde eridiği fikri elbette kabul edilebilir bir tezdir.

    III. AVRUPA ÜZERİNDEN GETİRİLEN KIPÇAK-KUMAN TÜRKLERİ

    Müslüman Türkler doğudan akın akın Anadolu'ya girmeden önce burada Türkçe konuşan topluluklar zaten vardı. Bunlar Bizans'ın Müslüman akınlarına karşı kullanmak üzere Avrupa-Balkanlar'dan getirdiği Peçenek, Uz, Kıpçak ve Kuman Türkleriydi. Malazgirt savaşında saf değiştirip Selçuklu tarafına geçen Peçenek savaşçılar bu cümledendir. 1071'den itibaren durmayan Türk akınlarından sonra bu toplulukların bir kısmı tekrar Balkanlar'a dönse de büyük bir kısmı İstanbul ve başka yerlere iskan edildi. Muharrem Öçalan'ın(2) bu görüşüne göre Anadolu'ya ilk giren bu Türkler sonradan Manav diye adlandırılacaktır.

    Arkeolog ve tarihçi Adil Yılmaz'a göre ise Manavlar Anadolu'ya 13. yüzyılda giren Kıpçak (Kuman) Türkleridir. İznik İmparatorluğu tarafından doğu sınırına güvenlik gerekçesiyle yerleştirildiler. Buna göre İznik İmparatoru İstanbul’u Haçlılardan almak amacıyla değişik ittifaklar kurarken, doğudan gelebilecek Selçuklu, Türkmen ve Moğol saldırılarına karşı Kıpçak-Kumanların yerleştirildiği bölgeyi tampon olarak kullanmak istemişti. Bugünkü Manavlar bu Kıpçak-Kuman yerleşimcilerin torunlarıdır.

    Her iki görüşe göre de Osmanlı Beyliği kurulmadan önce bölgede Kıpçak-Kuman ağırlıklı Türk nüfus bulunuyordu. Yerleşme aşamasında ve daha sonraları Müslüman olduğu düşünülen bu Türklerin iskan edildiği coğrafya İznik İmparatorluğunun kuzey ve doğu sınırları ağırlıklı idi. İmparatorluk 1261 yılında yıkıldığında Kıpçak yerleşimi tamamlanmıştı ve Eğret köyünün bulunduğu saha tam da bu iskan bölgesinde bulunuyor. Ayrıca Türkiye'deki güncel Manav nüfusu gösteren harita ile İznik İmparatorluğundaki Kıpçak-Kuman yerleşim alanları birbiriyle örtüşüyor. 

    Manavların, Balkanlar üzerinden kuzeyden getirilen Peçenek-Uz veya Kıpçak-Kuman Türklerinin torunları olduğunu esas alan bu görüşün kabul edilebilirliğine katkı sunan en önemli husus, etimolojik olarak manav kelimesini Kuzey Türkçesine bağlayabiliyor oluşudur. 

    Buraya kadar Manavlarla ilgili özetlediğimiz üç genelgeçer görüşten II numaralı olanını eliyorum. Manavların kökeninin Rum olduğu esasına dayanan bu görüşün mantıki temeli bulunmuyor. Yalnız büsbütün yanlış demek ucuz toptancı bir yaklaşım olur; manav kelimesinin kökeni ve yerli Anadolu halkının Müslüman olarak Türkler arasında eridiği gibi yan görüşler akla ve tarihe aykırı değil.

    I. ve III. başlıklarda ele aldığımız görüşlerin bana daha mantıklı ve sıcak geldiğini söylemeliyim. Belki ikisinin karması ortalama bir görüş, Manavları ve Manav kültürünü anlamamıza yardımcı olabilir. Misal, "Osmanlı’nın kuruluşunun görünmeyen mimarlarından yerleşik Oğuzlar (Manav Türkleri), Anadolu’ya yerleşerek göçebeliği terk etmiş Oğuz Türklerini tanımlayan tarihî bir kimliktir. Marmara ve Batı Anadolu’da özellikle Bilecik, Sakarya, Bursa ve Kocaeli hattında köyler kurarak kalıcı yerleşimi sağlayan bu topluluklar tarım, zanaat ve üretim faaliyetleriyle uç bölgelerde Türk varlığını daim kılmış, fetihlerin arkasındaki ekonomik ve sosyal sürekliliği temin etmiştir... Manavlar, Ahî teşkilatıyla bütünleşmiş, şehirleşmenin ve devletleşmenin toplumsal zeminini oluşturmuştur. Bu yönüyle Manav Türkleri, yalnızca Anadolu’nun ilk yerleşik Oğuz kavmi unsurlarından biri değil aynı zamanda gazilerin açtığı yolu üretimle kalıcı hâle getiren asli toplumsal güç olarak Osmanlı’nın kuruluş sosyolojisinde belirleyici bir rol oynamıştır." (3)

    "Manavlar Oğuz/Türkmendir" tarafına meyyal yukarıdaki görüşe karşın, aynı ortalama görüşe misal olması, bununla beraber onların kökenini daha geniş tutması açısından Bilal Selim Filiz(4) beyin düşüncesini gösterebiliriz. Yukarıda Türkiye Manavları Haritasını da alıntıladığım Hocaya göre "Yörükten Manav olan elbette çok, fakat tamamı için böyle bir tanım yapılamaz. Manavların kökenini birçok şekilde ele alıp tanımlayabiliriz."

    Eğret köyü özelinde Manavlar hakkında bazı değerlendirmelerle konuyu bağlayacağız. Evvela günümüzdeki Manav yerleşimlerini belirleyelim. Hemen bütün kaynaklarda en yoğun Manav nüfusa sahip iller Sakarya, Kocaeli, Balıkesir, Eskişehir ve Bilecik olarak gösteriliyor. Bu bölge kadar olmasa da ikinci dereceden Manav yoğunluğunun bulunduğu iller ise Çanakkale, Bursa, İstanbul, Afyonkarahisar, Uşak, Kütahya, Bolu, Düzce... Ayrıca Tekirdağ, Manisa, İzmir, Antalya-Manavgat, Konya, Ankara-Nallıhan, Kastamonu, Mersin, Isparta, Diyarbakır-Çermik ve Çüngüş ilçeleri de Manavların yerleştiği yerlerden olarak sayılıyor...

    Bütün bu Manav varlığı içinde Eğret köyünün durumuna gelince; bu konuda en ilginç değerlendirme şu olabilir: "Afyonkarahisar’da Kıpçak yerleşimlerine dair izler özellikle Sinanpaşa ilçesinde ve bu ilçenin çevresinde belirli bir hatta yoğunlaşmaktadır. Bu yerleşimler Erenler (Kumartaş) köyünden başlayarak Anıtkaya (Eğret), Akdeğirmen (Kumarı), Tokuşlar, Tazlar, Nuh ve Kılıçarslan köylerinden oluşan ortak bir bölgede yer almakta ve Kütahya, Altıntaş’a doğru devam etmektedir." (5)

    Manav nüfusun en yoğun bulunduğu illere dair ağız incelemeleri var. Bunlardan bazıları ile Eğret ağız özellikleri benzerlik gösteriyor, onlara dikkat çekmek istiyorum.

    "Meram añnamamak" deyimi 'laftan sözden anlamamak, dur durak bilmemek, söz dinlememek' gibi anlamlara geliyormuş; bu deyim aynı anlam ve biçimde Anıtkaya (Eğret)te hala kullanılıyor. "Allahekber demek" ezan yakın anlamında; "Halibram berkatı"; kazak, fanila örgüsünde nakış anlamında "örnek"; "yine" yerine "gine"; azarlamak anlamında "çekişmek"; ıvır zıvır, şu bu anlamında "öteberi"; gerçek mi, anlamında "sâyiden mi"; anne karnında bebeği göbeğinden anneye bağlayan kordon anlamında "soñ" gibi daha bir çok ortak kelime ve deyim var.

    Ayrıca halk ağzında kurallaşmış bazı özellikler de dikkat çekicidir. Çoğul eki -ler'deki r düşmesiyle oluşan özel söyleyiş (geçenlerde-geçennêde); kelime içinde yine r düşmesi (severken-sevêken); -ken ekindeki sesli uyumları (okurken-okurkan); kelime başında sedalılaşma ve sonda r düşmesi (takıver-dakıve); r ile başlayan kelimelerin söylenişi (Rahime-İraime, rezil-irezil); kelime başındaki k'nın g'ye dönüşmesi (koca-goca, kalın-galın, kazık-gazık, kapı-gapı) örnekleri bu kurallardan sadece bir kaçı...

    Bunların dışında geniz sesi nazal ñ ünsüzünün yaygın kullanımı da zikredilmelidir. Çünkü Anadolu'da ekseri ağızlarda görülen bu ünsüzün Eğret'teki söylenişiyle Manav ağızlarındaki hali birbirine çok yakın. İstanbul Türkçesi'nde de çok kullanılan ñ, kulağı yormayan, kabalaşmayan, nezih bir tonlamayla söylenirmiş. İşte birbirine benzeyen ñ kullanımının İstanbul ağzına çok yakın olduğunu özellikle belirtelim. Bu özelliği Kıpçak etkisi olarak açıklayanlar da var...

    Kıpçak etkisi konusundaki bir yanılgımı yazmanın yeri geldi. Eğret adını araştırdığımız dönemde pek bir malzeme bulamayıp nihayet "iğreti" kelimesiyle ilişkilendirip bırakmıştık. Zira köyün oluşumuyla ilgili anlatılagelen geçici yerleşim hikayesiyle de örtüşüyordu bu anlam. Bir arkadaş (Mehmet Ali Seçen) Eğret'in Kıpçaklarda bir boy adı olduğunu söyledi. İddiasına kaynak olarak, yukarıda alıntı da yaptığım, Cihad Cihan'ın makalesini göstermesine rağmen, nedense ikna olmamıştım. Şimdi bunun, bütün Eğret hikayesini yeniden elden geçirtebilecek güçte bir bilgi olduğunu düşünüyorum. "Eyret, Kimek-Kıpçak federasyonu içinde bir boy"(6) diye not edilmiş.

    "Anadolu'da Eğret Köyleri" başlıklı bir yazıda, bizim köy dışında Eğret adını taşıyan başka köyleri, tespit edebildiğimiz kadarıyla sıralamıştık. Erzurum'daki Egerti/Egreti köyünden başka daha yakınlarımızda Konya, Manisa, Bilecik ve İzmit'te bu adı taşyan köyler var. İlginçtir, Erzurum dışındakilerin dördünün tarihinde az çok geçici yerleşim ve başka bir yere nakil hikayesine rastlanıyor. Tıpkı bizim Eğret'imizde olduğu gibi. Kelimenin anlamını "iğreti" ile ilişkilendirmemizi kolaylaştırmıştı bu benzerlik. Şimdi ortaya çıkan başka bir benzerlik daha var; beş Eğret'in bağlı olduğu illerin tamamı (Afyon, Bilecik, Kocaeli, Konya, Manisa) Manav yerleşiminde birinci ve ikinci derece yoğunlukta yerlerden... Bunu Eğret'in bir Kıpçak boyu olduğu bilgisiyle birleştirelim... Malesef Türkçe olmadığı gerekçesiyle beş Eğret'in adı da değiştirilmiş...

    Başa dönersek, kelimenin Eğret'te Manav-Macur ayrımında kullanıldığını, bu sebeple geçmişinin de ancak Macur köylerinin kurulduğu 19. yüzyıl sonlarına kadar çekilebileceğini söylemiştik. İlk defa Manav diye lakaplanan Hacımahmutların 1860 doğumlu Ahmet'in delikanlılığı tam da çevreye Macur köylerinin kurulduğu döneme rastlar. Bu dönemde Eğret'te ondan başka çok Ahmet vardır. Eğret'in yerlisi olanı da var, Şehirlisi de; Kafkas muhaciri de var, Türkmen-Yörük olanı da... Zannediyorum ayırtedebilmek için Türkmen Ahmet, Yörük Ahmet, Macur Ahmet, Çerkez Ahmet, Türkmen Ahmet benzeri lakaplama yoluna gittiler. Hacımahmutların Ahmet'e de böylece Manav dediler. Şimdiki Manavlar sülalesi böylece oluştu.

    Bulgaristan ve Romanya'da Anadolu'dan gelen Müslüman-Türk tüccarlara manaf/manav denildiğine dair bilgi de çok değerlidir. Bütün bunlar, en azından bizim bölgede, manav sözünün 19. yüzyıl sonlarındaki macur köylerinin oluşum dönemini gösteriyor. Yeni veya geri geldikleri Anadolu'daki halka manav dediler. Bunun sebebi kelimenin Rumca yerli halk, Kuzey Türkçesindeki bey, bey soyu anlamları veya Balkanlar'da işittikleri Anadolu'dan gelenlere manav yakıştırması yapılması olabilir.

    Macurların bizim köylülere manav diye hitapları 20. yüzyılda da devam etmiş. Babamdan dinlemiştim; Hoca Dedemin Cumalı ve Susuzosmaniye'de imamlık yaptığı yıllarda babamın yaşı küçükmüş. Sık sık Eğret'ten kaçıp Dedemin yanına gidermiş. Macurların kendisine 'Manav Yavrısı' diye takıldıklarını söylemişti. Bir de Cumalılı Kopuk Selim'in Çilmahmut'un odada yaşadıklarına dair söyledikleri var: "Bilmem nettimin Manavları! Öyle bi namaz kılıyolar, bitmek bilmiyo..." Son olarak Kölgecinin Halil İbrahim Ağanın şahit olduğu bir olayı zikredelim. Yeniceli asker arkadaşıyla muhabbet ederlerken bizim köyden birisi misafiri "Çerkez" diye iğnelemiş. Adam galiba biraz kızmış ve "E, ben Çerkezsem sen de Manavsın!" karşılığını vermiş. 

    Bunun gibi örneklerden manav kelimesinin bizim buralara Macurlarca getirildiği sonucuna ulaşabiliriz. Belki çok önceden de vardı da unutulmuştu, o kadarını bilemeyiz. Yalnız bize Macurlardan başka Yörüklerin de "Manav" dediğini ıskalamamalıyız. Tabi önceden böyle dediklerine dair bir şey yok, büyük ihtimal Macurlarla sosyal ilişkiler arttıkça toplum geneline yayıldı bu tabir...

    Şu hususu da unutmamalıyız; karşılıklı olarak birbirine Manav-Yörük-Macur söylenişlerinde gizli açık bir tariz, aşağılama, kendini ondan üstün görme anlamı bulunuyor. Yörükler, Macur ve Manavlara "En Türk biziz!"; Manavlar, Yörük ve Macurlara "Anadolu'ya önce biz geldik, buraların asıl sahibiyiz!"; Macurlar da Yörük ve Manavlara "İlkelsiniz, size medeniyet getirdik!" der gibiler. Bu durum sadece buralarda değil, en yoğun Manav bölgelerinde bile böyleymiş. Neyi üleşemiyorsak...

    Bizim köy açısından garip olan şu ki, herkes bize Manav diyor; ama biz bunun farkında değiliz. Bilal Selim bey "Afyon, Kütahya Manavları Manav olduklarını bilmezler" demekle haklı galiba...

    Netice olarak bende bir fikir oluştu, ama yine de sorulasıdır: Eğret'i Türkmen Yörükler mi kurdu, Manavlar mı? Ya da şu soru: Manavlar Türkmen mi, Kıpçak mı?

 

    (1) Dr. Selami Kurt, "Osmanlı Vakıflarının Kırsal Kesimdeki Sosyo-Kültürel ve İktisadi Hayata Etkisi: Hacı İbrahim Zaviyesi Örneği" 

    (2) Muharrem Öçalan, Sakarya Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi

    (3) Prof. Dr. Selma Yel, Gazi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi

    (4) Bilal Selim Filiz, Dokuz Eylül Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi

    (5) Doç. Dr. Cihad Cihan, "Afyonkarahisar'da Kıpçak/Kuman Yerleşimlerine Dair Bazı Tespitler", VIII. Uluslararası Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu Bildiri Kitabı, Afyonkarahisar Belediyesi Yayını, 2019, s.1160.

    (6) Doç. Dr. Cihad Cihan, a.g.e. s.1163



15 Şubat 2026

Altıncı Şehir, Birinci Köy

 
    Bir daha şiir ve hikayeye yeltenmedim. Konusu ve türü önemli değil, yazmaya karşı hep meyilli bulundum ama... Arada sırada serbest metin oluşturma çalışmalarım filan vardı. Tabi hiç bir zaman yazı yazma seviyesine ulaşmadı bunlar. Belki en fazla bir iki paragraf, onlar da türü belirsiz alabildiğine karmaşık metinler... Şu bir gerçek, onları yazarken bile hiç bir kayıt altında olmamam gerekiyordu, üslup ve tür endişesinden uzak, tam anlamıyla özgür bir kafa yapısında olmalıydım...

    Altıncı Şehir ile karşılaştığımda köyüme tayinim o yıl çıkmıştı. Buraya has kelimelerin etimolojik ve morfolojik özellikleriyle Anıtkaya köyünün (o vakit kasaba idi) her türlü değerine karşı çok ilgiliydim, hatta ufaktan derleme çalışmalarına başlamıştım.

    Bu kitap 1991'de basılmış, ama yeni haberim olmuştu. Duyurusundaki Beş Şehir'e nazire ve onun devam kitabı gibi ifadeleri görünce kayıtsız kalamadım. İlk defa on yıl kadar önce okumuş ve hayran kalmıştım Beş Şehir'e... Belki o sırada Konya'da okuyor olmamın etkisi vardır, hakkında yazılan beş şehrin biri de Konya idi ve her gün adımladığımız mekanlardı yazarın anlattıkları. Ama bundan daha çok Tanpınar'ın sıcak ve samimi üslubundan etkilenmiş olmalıyım. Zira Erzurum, Bursa, Ankara ve İstanbul yazılarını da aynı bağlılıkla okudum. Hem de defalarca... Hatta şunu da söyleyeyim, Beş Şehir'i okurken zaman zaman benzer yazılar yazabilmeyi hayallemiştim...

    Benim kurduğum hayallere paralel bir kitaptı Altıncı Şehir. Önsözünü su gibi içtim. Ahmet Turan Alkan, Beş Şehir'e neden altıncıyı eklediğini, neden memleketi Sivas'ı Altıncı Şehir olarak yazdığını anlatıyordu. Orada benim gözlerimi açan bir kaç cümlede, "Herkesin bir 'Altıncı Şehir'i olmalı ve kendi memleketini anlatarak Beş Şehir serisini sürdürmelidir" manasına gelecek şeyler söyleniyordu. Tam benlik sözler, bunların muhatabı bendim. Üzerime alındım.

    Ben de bir Altıncı Şehir yazacaktım. Buna daha Altıncı Şehir'e girmeden, önsöz kapısındayken karar verdim. Kitabı okurken aklımda hep yazma fikri vardı, bu yüzden ondan Anıtkaya'yı nasıl anlatacağıma dair tecrübeler devşirdim. Bu iki eseri tekrar okumalarımda yaptığım gibi...

    Derlediğim ve biriktirdiğim malzemeleri yazmaya ancak iki yıl kadar sonra başladım. Artık yazılarımda konu belliydi. Tür ve üslup hususunda ise malum olduğu üzere serbesttim. Yazdıklarımın bazıları Anıtkaya için açılan web sayfasında yayınlandı. Tayin üzerine köyden ayrıldıktan sonra yazmanın hızı azaldı, yazıların konusu değişip daraldı. Ama yine de elektronik arşivde epeyce yer kaplayacak cesamete sahipti. 2020'ye geldiğimizde bu arşivi kaybettik. 

    Webte yayınlananlar dışında elde bir şey kalmamıştı, ama emeklilikte elim boşa çıktığı için önüne geçilmez bir yazma arzusuyla doluydum. Örgüzce yazabileceğim, yazdıklarımı kafama göre arşivleyebileceğim, aynı zamanda internet ortamında güvenle tutabileceğim bir platform lazımdı. Böylece Eğretiköy doğdu. 

    Eğretiköy benim Altıncı Şehir'imdir. Ahmet Turan Alkan'ın tavsiyesiyle bu fikre odaklandığımı söylemiştim. Afyon'u yazamazdım, benim boyumu aşardı; ayrıyeten orada büyümediğim için bu yetkinlikte değildim. Ben ancak Anıtkaya/Eğret'i anlatabilirdim. Yazdıklarıma ille de bu yönde bir ad verilecekse buna 'Birinci Köy Eğret' demeyi tercih ederim.

    Yazarken hiç tür kaygısı gütmedim, gütmüyorum. Aman şunu değiştireyim de sohbet özelliği kazansın, yok efendim şu kelimeyle başlarsam anı olur, hikayeye kayıyor, fıkra gibi oldu, gibi düşüncelere hiç kapılmadım. Nasıl geldiyse öyle yazıyorum. Zaten serbestlik ve özgürlükten kastım budur...

    Bununla beraber yazdıklarımı genellikle deneme kategorisinde düşündüm. Örnek aldığım Beş Şehir ve Altıncı Şehir gibi iki mühim eser bu türde değerlendirildiği için ben de Eğretiköy yazılarını deneme olarak görüyor olabilirim. Ayrıca yazdıklarında ispat zorunluluğu olmaması beni bu türe yönlendirmiş olabilir. Deneme özelliği taşımadıkları halde yine de yazdıklarımın bu çerçevede görülmesini istiyorumdur belki de, kim bilir...

    Şiir ve hikayeden kaçarken aslında sanattan mı kaçıyordum, bunu bilemiyorum. Sanattan kaçılır mı, öyleyse şu yazdıklarımız nedir, bu sorulara tatminkar bir cevap da veremem. Bedri Rahmi'nin dediğine göre "Aklı başında herkes sanat yapar. Kendini sanata veren herkes verdiği kadar nasibini alır." Buna göre sanat öğrenilebilir, geliştirilebilir; ondan kaçmaya ne gerek var. Eğer deneme de bir sanatsa, ustalardan onu öğrenmiş ve yaza yaza geliştirmiş olabilir miyiz...

    Yazdıklarımdan ilkini okuduğunda fakülte arkadaşlarımdan biri, onun deneme değil anı-hikaye olduğunu söylemişti. Bir başka arkadaş anı, diğeri hikaye, başkası da yerel tarih olarak değerlendirdi. Sonra bir kaç yazı daha paylaştığımda benzer değerlendirmeler aldım, kimse deneme demedi.

    Tür olarak denemenin ustalarından belki en önemlisi görülen Suut Kemal Yetkin'in bu konudaki değerlendirmesi cesaret verici: "Deneme kelimesini yeni bir edebiyat türüne ilk defa ad olarak koyan Montaigne olmuştur. Burada 'deneme', yeni bir edebiyat türünü deneme anlamına gelmektedir. Ama bu yeni edebiyat türünü öbür edebiyat türlerinden ayıran sınırlar nedir?" Montaigne bunun cevabını vermemiş. Benim anladığım, ilk zamanlarda bilinen türler içinde değerlendirilemeyecek yazılara deneme denilmişti. Bu yüzden denemede serbestlik ve özgürlük ön plandadır. Ancak mucidinden sonraki asırlarda denemenin bildiğimiz teorik özellikleri belirlenmiş. Bu belirleme onu sınırlandırma, bir bakıma özgürlüğünü gemlemedir. Denemeye kural koyarsanız onu deneme olmaktan çıkarırsınız. 

    Her şeye rağmen, türün doğum tarihi olan 1571 Mart'ındaki o ilk deneme serbestliğinde görüyorum ben yazdıklarımı. Yeni bir tür denediğim için denemedir onlar. Ayrıca örnek aldığımı söylediğim Beş Şehir ve Altıncı Şehir'deki kadim denemenin hür özelliklerine de dikkatinizi çekerim. Onlarda hikaye de vardır, fıkra da; bol bol anı, yer yer efsane okursunuz. Sohbetin samimiyetini, tarihin derinliğini, makalenin ciddiyetini bile bulursunuz. Belki bunların hepsine yer verdiği için bu iki temel esere deneme denilmiş.

    Tabii olarak bizim yazılarda her türün çeşnisi vardır. Biraz ondan, biraz bundan... Okuyanların bazen anı, bazen hikaye, bazen anı-hikaye, fıkra, sohbet, hatta makale demelerini normal karşılıyorum...

    Her neyse, herkesin bir Altıncı Şehir'i olmalıdır; Benim Altıncı Şehir'im, Eğret... Birinci Köy, Eğret... Ve Eğretiköy yazıları denemedir. Çok sıkışırsam kaçış rapmam hazır, 'deneme denemesi' deyiveririm.

    NOT: Kader arkadaşım Ahmet Turan Alkan ile tanışıp görüşmek nasip olmadı. Ancak Eğretiköy'e sebep olması hasebiyle üzerimde çok hakkı var. Allah rahmet etsin.


12 Şubat 2026

Çift Öküz

     
    İkilik, iki adetten oluşan grup manalarına gelen çift kelimesi nasıl olur da bir mesleğin, hem de kadim bir mesleğin adına kaynaklık eder, anlaşılır gibi değil. Yine de bunu anlaşılır kılmak için biraz gayret edeceğiz.

    Bu isimlendirmeye temel sebep; çiftçilik, çift sürme fiiline dayanır. Bu kadar... Tamam da, çift sürme işine neden böyle denilmiş. Niye toprak kazmak, tarlayı eşmek, yeri devirmek, alt üst etmek vb. tabirler değil de çift sürmek?

    Hakkını yemeyelim, çiftlik kelimesi de çiftçilik mesleğine temel teşkil edebilir. Yalnız ben bu kelimenin çift sürme fiilinden daha sonra oluştuğunu düşünüyorum. Yani ikisinin de kökünde aynı 'çift' kelimesi bulunuyor.

    Boyunduruk vasıtasıyla sabanla tarlayı sürmek, kağnıyı çekmek, düğenle harman etmek gibi temel zirai işlemlere koşulan 'bir çift öküz', zamanla 'çift' kelimesine sıkıştırılmış. Şöyle de düşünebiliriz, bu sıfat tamlamasında gereksiz gördüğü diğer kelimeleri somuran "çift" sıfatı, onların vazifesini de sırtlayarak adlaşmış, kalıplaşmıştır. Artık "çift" denildiğinde o zahmetli ve kutsal işlerin ekserisini yapan iki öküz akla gelmektedir.

    15. yüzyıla tarihlenen bir metinde ".. çift ucun tutub ekincilik iderlerdi." sözü tespit edilmiş. Burada çift kelimesinden iki öküz kastedildiği ve ziraat anlamında 'ekincilik' kelimesi kullanıldığı çok açık. 

    Kelimenin hayat hikayesinde önemli bir durak daha var. Zamanı ve mahiyetini bilemediğimiz o durakta yeni bir anlam kazanacak. Zira çift kelimesinin iki öküzden başka, onlarla ziraat yapabilmeye, ekip biçmeye uygun arazi, tarla, ekenek manasına ikinci bir anlamı daha olduğu anlaşılıyor. 

    Belki iki anlamı birbiriyle karışmasın diye, belki de daha başka sebeplerle bir miktar tarla anlamını 'bir çift öküz' anlamından ayırıp ona çift yerine çiftlik diyorlar. Şu durumda çiftlik, ilk zamanlarda bir çift öküz ile ekilebilecek büyüklükteki arazinin adı oluyor. Sonradan bu ilk anlamından genişleyerek, tahsis edilen arazinin ortasındaki idare merkezi anlamını kazanıyor. Çiftliklerde, zirai faaliyetlerin üstesinden gelecek kadar işçi aile ve hayvan bulunduruluyordu. 16. yüzyıl Tahrir Defterlerinde Eğret köyü arazisi içinde 7 çiftlik kaydı var.

    Çiftten çiftliğe geçiş böyle... Fakat çiftçi kelimesinin gelişimini, ne zaman 'tarman' ve 'ekinci' kelimelerinin yerine geçtiğini bilemiyoruz. Aslında savaşçı bir kavim olan Türkler hayvancılıkla iştigal etmiş, ama tarımda derinleştikleri söylenemez. Çoğu boyun/aşiretin, ziraatle Anadolu'da karşılaştığını düşünenler bile var. Bir çok ziraat aletinin adı Yunanca/Rumca kökenli olmasını da böyle açıklıyorlar.

    Türkçe'de çiftçi kelimesine geçiş hangi dönemde olursa olsun, Eğret ağzında bu geçiş hiç gerçekleşmemiş. Köylü arasındaki son dönem adı 'ileşber/ileşberlik' idi. Hatta kelime başındaki 'ileş' sözcüğünden yola çıkarak bu mesleğin leş gibi iğrenç bir şey olduğu ima edilirdi. Sonradan çiftçi kelimesinin ufak ufak kendine yer bulması tamamen resmi ağız sebebiyledir.

    İleşberin Farsça rencber'den geldiği çok açık. Yalnız söylenişine bakacak olursak Eğret'te bu kelimenin tamamen Türkçeleştiğini anlarız. Anadolu'daki farklı ağızlarda aynı kelimeye rastlanmakla birlikte bunlar bizde söylendiği gibi değil. Tamam anlam aynı, ama söyleyiş değişik. En güzel örnek Pir Sultan şiirinde:

    Dağdan kütür kütür hezen indirir
    İndirir de ateşlerde yandırır
    Her evin devleğin öküz döndürür
    İreçberler hoşça tutun öküzü

    Öküzün damını alçacık yapın
    Yaş koman altına kuruluk serpin
    Koşumdan koşuma gözlerin öpün
    İreçberler hoşça tutun öküzü

    Abdal Pir Sultan'ım kaynar coşunca
    Tekne hamur kalmaz ekmek pişince
    Adem at öküzün çifte koşunca
    İreçberler hoşça tutun öküzü

    Daha çift kelimesi isimleşirken, bu işte öküzün saygıdeğer bir hayvan olduğu anlaşılmıştı. Pir Sultan da buna dikkat çekiyor. İleşberlik yapanın damında bu yüzden en az bir çift öküz bulundurulmuş. Aynı damdan yeni öküz çiftleri de yetiştirilmeye gayret edilmiş. Bunlara kele derlerdi. Bu genç ve acemi keleler, biraz deli, biraz yaramaz, biraz çocuk ruhlu hayvanlardır. Çifte çubuğa koşana kadar onları yetiştirip adam etmek ileşberin sorumluluğunda... Gerçi onların deliliği de burduruluncaya kadar, ondan sonra öküzlüğe terfi ediyorlar...

    Hep damdan yetiştirilmiyor, başka damlardan, köylerden alındığı da oluyor. Cambazlık mesleği de böyle oluşmuş zaten. Eğret malbazarı dağılmadan önce çifter çifter öküzler çekilirdi. Daha evvelki dönemlerde ise ileşberlerin kendi aralarında öküz alış verişi var.

    Gobak Hasan Dede, Çatalüyük'teki kuyuyu kazdırıyormuş. Küçük oğlu İbrahim, beline urgan bağlı olduğu halde aşağı sallanıyor. Yani kuyunun dibindeki işlemleri o yapıyor. Bir keresinde urgan mı kopmuş veya başka bir şey mi olmuş, nasıl olduysa Gobakoğlu İbrahim kuyuya düşmüş. Baya derinleşmiş kuyu, hatta taşların filan bir kısmı örülmüşmüş. Gobak Dede çok korkmuş, zira buradan sağ çıkmak zor gibiymiş. "Eğer kuyudan sağ kurtulursa Bükürlerin öküzü kurban edeceğim" diye adak adamış. İbrahim kurtulunca da dediğini etmiş ve Bükürlerin öküzü kesip dağıtmış. Bükürlerden satın aldığı bu öküz gücü kuvveti ve heybetiyle namlıymış ve geldiği yerin lakabıyla anılırmış... Kopan soyadlı Gobakların atası olan İbrahim, cihan harbinde şehit olacaktır.

    Tabi çift, yahut koşum hayvanı deyince akla sadece öküz gelmiyor. Bir de öküzden daha güçlü dombeyler var. Bu hayvanlar eskiden öküz kadar yaygınmış. Mahkemeye yansıyan miras davalarından anlaşıldığına göre terekelerde dombey ve öküz sayısı başa baş... 

    Sığır gibi dombeylerin de sağmalı ve koşum amaçlı kullanılanı var. Koşumda, yani çiftte dombeyler öküzlere göre daha güçlüymüş. Belki de bu yüzden herkeste az çok bulunuyor. Hatiboğlu Mahmut, ki Molla Osman ve Deli Ahmet Aykaç'ın babasıdır, köyde en çok dombeyi olan kişiymiş. Aynı zamanda yüce gönüllü cömert biri olduğunu söylüyorlar. Harman kalkana kadar işini görsün diye çifti olmayan fakir fukaraya istedikleri kadar dombeyi verirmiş. Ben bu hayvanların koşulduğu zamanlara yetişemedim; ama 1980'lerin ilk yıllarına dair hatırladığım, Omarcık deresinde demlenen köyün son dombeyleri, galiba Hatiboğlu dombeylerinin soyundan geliyordu...

    Çifte çubuğa koşulan hayvanlar şüphesiz öküz ve mandadan ibaret değil... At, katır ve eşekler de var; ama uzadı, onlar da başka bir yazının konusu olsun...



19 Ocak 2026

Ruh Mimarları

    
   Eğret köyünün oluşumu ve bunun tarihi süreciyle ilgili yeterli bilgi var. Ayrıntılarda farklılık olabilir, ama olay Germiyanoğulları döneminde bu civara konan bir kaç ailenin önce iğreti olarak sonra da kalıcı biçimde kondukları mevkiye yerleşmeleridir. Sel baskınlarından bizar olunca köyü daha yüksek şimdiki yerine taşımaları ise ikinci iğreti vakasıdır diyebiliriz.

    İkinci Eğret dönemi hiç bir zaman iğreti olmadı, daha taşınırlarken orada kararlı oldukları anlaşılıyor. Gerçi henüz Eğret köyünün yerleşim ve yapılaşma özelliklerine dair bir araştırma yapılmadı. İleride böyle bir inceleme sonucunda, köy yerleşimi ve bina kültürü üzerinde Eğretlilerin bu kararlılığına dair izler ortaya çıkarılabilir.

    Öyle bir araştırmada, ileşberlik ve koyunculukla uğraşan bir hanenin evi hangi bölümlerden oluştuğu; hayvan barınakları, dam, samanlık, kümesin önemi; otluk ve bokluk kavramları ve bunların konumsal pozisyonu, guzuluk, bızağlık gibi daha küçük bölümler; insanların kendi yaşam alanı olan evin bölümleri, ev, hayat, un evi kavramları; olmazsa olmaz avlu, insan, hayvan ve araba giriş çıkışlarına özel gocagapı ve goltukgapıları, avlunun bir köşesine iliştirilen başka kapalı alanlar, fışgılık, düzenlik vs. derinlemesine ele alınabilir.

    Yine bu araştırmalarda bina yapımında kullanılan malzemeler kerpiç, taş, ağaç, çamurla duvar örme kültürü; garaörtü kavramı ve bunun çevredeki çorak malzemeyle ilişkisi, ev sıvama kültürü ile Topraklık mevkii arasındaki bağ ve tabii bütün bunların tarihi gelişimi ele alınabilir.

    Ayrıca Eğret köy yerleşiminde kuzeyden güneye yayılmanın coğrafi sebepleri, meydan ambarları ve meydan fırınlarının ortaya çıkması ve köy geneline dağılımı, köy oluşumunun hangi merkezde başlayıp gelişiminin ne yönde olduğu, ev ve bina kültüründe varsa Frig, Roma, Selçuklu, Osmanlı etkisi gibi daha bir çok husus ele alınabilir. 

    Bütün bu yukarıda sayılanlar Eğret'te köy mimarisiyle ilgili konular... Bence ondan daha önemli olan manevi mimaridir. Bu anlamda büyük küçük insan toplulukları binalara benzer. Nasıl ki coğrafi şartlara uygun malzeme seçer, temeli sağlam atar, uygun konum ve kat belirler, malzemeden de kısıntıya gitmezseniz sağlam binalar yaparsınız. Onlar artık halberi depremde yıkılmaz, eskisi gibi sellerden zarar görmez. Aynen bunun gibi siz öyle sağlam bir toplum inşa etmelisiniz ki beklenmedik badireleri atlatsın, yıkılmasın; asırlar boyu adı hep iyilik ve güzelliklerle yan yana anılsın. 

    Selami Kurt'un makalesinde Eğret köyünün kerpiç kerpiç, taş taş, duvar duvar, kapı kapı, sokak sokak değil; nefes nefes, nabız nabız, gürül gürül, gönül gönül nasıl imar edildiğini okudum. Manevi imardan kastım budur. Toplum yapıcı olarak Hacı İbrahim Dede Zaviyesinin merkeze alındığı yazıda Hacı İbrahim Dede Başmimar, tekkede asırlarca görev alanlar da ustabaşı ve ustalar olarak karşımıza çıkıyor.

    Evvela köyün Zaviye merkezinde oluşmaya başladığı ve gelişimini dalga dalga bu zaviye çevresinde sürdürdüğü tespit edilmiş. Bu husus, yukarıda belirttiğim Eğret'in maddi mimarisiyle ilgili yapılacak çalışmalara başlangıç olabileceği gibi, aynı zamanda selden kaçan Eğretlilerin yeni yerleşim olarak burayı seçmelerinde zaviyenin önemli etken olduğunu da ortaya koyar.

    Daha sonra Hacı İbrahim Dede ve zaviyesinin Eğretliler üzerindeki etkisi çeşitli örneklerle desteklenmiş. Günlük yaşamdaki tekke izleri; iş ahlakının oluşması, yardımlaşma, diğergamlık, isar ruhu, oda kültürü, iyilik yarışı  gibi bir çok sosyal alışkanlığa dikkat çekilmiş. Bunları merak edenleri makaleye havale edelim, fakat değerli bulduğum  bir iki hususu özellikle nazara vermek istiyorum.

    Zaviye ile bağlantılı olduğu düşünülen Cami-i Şerif Vakfı vardı ve Cumacamisinin işlerliğine yönelik hizmetlerde bulunuyordu. Gocacami inşaatı gibi bir çok hizmet o vakıf marifetiyle gerçekleştirilmiş. Cumhuriyet'ten sonra lağvedilen bu vakfın yerine Eğret Hayır Cemiyeti kurulduğu tahmin ediliyor. Şimdi Anıtkaya Hayır Derneği veya buna benzer bir adla faaliyetini sürdüren dernek, köyün hayır yörüngeli bütün işlerinin merkezi konumunda bulunuyor ve Hacı İbrahim Zaviyesini 21. yüzyılda devam ettiriyor.

    Kapsamlı makalede bol bol sözel örneklere yer verilmiş ve böylece zaviye etkisinin dile nasıl yansıdığı ortaya konulmuş. Meslek ve branşım gereği Eğret Ağzı üzerinde çok duruyorum, bu konuda en küçük tespit bile ilgi alanıma giriyor. Hele Eğret Ağzının çevredeki Türkçe ağızlardan hiç birine benzemeyen bir özellik gösterdiğini keşfettikten sonra. Bu hususta da Hacı İbrahim Zaviyesinin payı olduğunu işte bu makaleyi okuduktan sonra düşünmeye başladım. Eğret halkının gönülleri fert fert yapılırken sanki arada harç olarak Türkçe kullanılmış ve böylece Eğret Ağzı ortaya çıkmış gibi bir kanaat oluştu...

    Makalede verilen örneklerden biri de Eğret'te uygulanan tarihi sınır çizme hadisesidir. Zaviye etkisinde başlayıp kökleşen bu geleneğe hak ettiği değer verilmediğini düşünüyorum. Hafızların okuduğu Kur'an ile köy arazisinin manevi koruma kalkanına alınması diye özetleyebileceğimiz sınır çizme duasından sonra, bu ilahi muhafazanın somut olarak defalarca gözlemlendiğini eskiler anlatıyorlar. Yabancılar Eğret arazisine girdiklerinde izah edilemez bir huzur ve emniyet hissiyle dolduklarını çok söylemişler. Bu yüzden her yıl Hıdrellez öncesinde sınır çizme ihmal edilmezmiş. Son yıllarda bazı hassas kişilerin önderliğinde bu gelenek canlandırılmaya çalışılıyor. 

    Sınır çizmenin nasıl sağlam bir kökten geldiği anlaşılması açısından bir haber içeriğini paylaşayım. Şehri Kuran'la Zırhlamak(*) başlıklı haber inceleme yazısından öğrendiğimize göre gelenek Saraybosna ve Erzurum'da halen devam ettiriliyor. Balkanlar ve Anadolu'nun bu iki tarihi şehrinin ilkinde cip, ikincisinde atlar araç olarak kullanılıyormuş. Tıpkı Eğret'te atlarla, son zamanlarda Anıtkaya'da cip araçlarıyla köy sınırlarının okunduğu gibi... Eğret'teki sınır çizme geleneği Hacı İbrahim Dede etkisiyle başladığı düşünülüyor. Saraybosna ve Erzurum'daki uygulama hangi Hak dostlarının etkisiyle başladığı bilinmez; lakin bu uygulamalar toplumu imar hareketi olduğu kesindir. 

    Eğret'in zaviye ekseninde manevi imarı detaylı bir şekilde ortaya konulduktan sonra, makalenin sonuç bölümü manidar bağlanmış:

"Bu uzun soluklu ve uygulamalı eğitim süreci neticesinde, yöre halkının zihninde, gönlünde, dilinde ve günlük yaşamında kök salan bu değerler; kutsal değerlere saygılı, dürüst, yardımsever, paylaşımcı, dünya ve ahiret dengesini kurabilen bir toplumun oluşmasına zemin hazırlamıştır. Bu toplumsal yapının en belirgin özellikleri arasında, hak ve adalete bağlılık, misafirperverlik, dayanışma ruhu ve ahlaki duyarlılık yer almaktadır.
...
Eğer gerekli önlemler alınmazsa, Hacı İbrahim’in ektiği insani ve ahlakî değerlerin yerini kısa yoldan zengin olma arzusu, emeksiz kazanç isteği, hız ve haz tutkusu, ahlaki yozlaşma ve madde bağımlılığı alacaktır. Bu durum, toplumun hem maddi hem de manevi anlamda çöküşü anlamına gelir.
Toplumun bu girdaptan kurtulabilmesi ve yeniden dirilişini sağlayabilmesi, ancak Hacı İbrahim Zaviyesi’nin kendi döneminde yaptığı gibi, insani ve ahlaki değerleri güçlendirecek güncel ve uygulanabilir sosyal modellerin geliştirilmesiyle mümkün olacaktır."

    Selami Hoca'nın makalesi bir toplumun nasıl inşa edildiğinin hikayesidir. Siz bunun banilerine ister toplum yapıcı, ister manevi mimar yahut ruh mimarı diyebilirsiniz... Ne ad verilirse verilsin, bizim o ruh mimarlarına ihtiyacımız olduğu çok açık... Zira onlardan miras mimari eseri ancak yine onların yetkinliğindeki ruh mimarları restore edebilir. Aksi halde sonuç 'şargada toplum'...

    (*) Şehri Kuran'la Zırhlamak