Sonbahardı, sanırım Ekim... Dağdan bir kile kadar pelit çuvalladık. Araştırma sonucunda, ıslatıp karanlık ortamda yirmi gün kadar bekletince tomurcuklandığını ve o vakit toprağa ekilmesi gerektiğini öğrenmiştik. Tarife en uygun ortam orası diye çatıya kaldırdık. Sonra o arada müfettişler geldi gitti, okul denetimi filan derken biz çuvalı orada unuttuk. Bir münasebetle hatırladığımızda aradan iki ay kadar geçmişti. Bizim pelitlerin her biri tomurcuklanmış, cücüklenmiş püsküllenmiş de ışığı arayan pülçükleri saçak altında goğsulara doğru yollanmışlar. Çuvalı delip çıkan her bir pülçük en az iki metre uzamış. Okul bahçesini meşe ile yeşillendirme projesi daha ilk adımda sonuçsuz kaldı. Başarılı olsaydı köy içinde meşe yetişir miydi, bu sorunun cevabını öğrenemedik.
Aşırı veya yanlış yeme kaynaklı bir mide rahatsızlığı olan yakıleşmenin doğal ilacı bilinir yakı otu. İlbulak dağının zirvesinden ormanın ucuna kadar her bölgesinde bolca yetişiyor. Kökünü incitmeden topraklı olarak köye getirip bahçeye dikmişti Babam, tuttu; hatta ertesi yıl da aynı köklerden yeşerdi, çiçek açtı. Sonra kurudu gitti. Bunu bilen torunları yakı otu hakkında araştırma yaparken hep dağdaki doğal ortamından toplayıp onun üzerinde çalıştılar.
Kekik mesela... Söğütcük gırañlarından Resulbaba tepesine kadar çok çeşitli yükseltilerde yetişebiliyor. Hepsi kır kekiği, tülü tülü... Bizim İblak kekiğinin yeri ayrı tabi; çiçeği, kokusu, keskinliği ve tabi ki şifa özelliği itibariyle yeri doldurulmaz...
Kır kekiği yahut dağ kekiği diye fidesini satıyorlar bir kaç yıldır. Saksıya bahçeye dikmek için birebir. Uzun boylu bir şey, çiçeği gür oluyor, hatta kokusu da güzel; ama her nedense içim ısınmadı ona da... İlle de sürüngen gibi yerde sürünüp köken atacak, ancak çiçekleriyle göğe baş kaldıracak mütevazi kekiğimizin yerini tutmuyor. Mezarlıklara filan dikiyorlar... Diken diksin, ben pek oralı olmadım...
Yalnız, millet dağ kekiğinin fidesini yetiştiriyor da biz niye kendi dağımızın kekiğini ovaya nakledemiyoruz, diye dert edindim. Tomurcuklanmadan önce, toprağın nemli olduğu dönemlerde köküyle toprağıyla kaldırıp aynı gün bahçeye diktim. Her gün muntazaman suladım, arada gübreledim, iyi baktım yani. Hesaplayamadığım bir şey, yanındaki ağaç yapraklandıkça bunları gölgeleyip güneşini engelledi. Sonunda yirmi kökten ondokuzu kurudu. Sağ kalabilenler bu sene köken saldı ama çiçeklenemediler.
Geçen yılki nakilden ders alıp bu sefer sürekli güneş alan yere yeni topraklı nakiller yerleştirdim. Yine sulamaya filan dikkat ettim. İyi gidiyordu, dağdakilerden önce çiçek açtı çoğu; lakin şu an için bir iki kökte canlılık alameti var, o kadar... Bundan sonra İlbulak'tan köklü kekik getirmeyi düşünmüyorum. Adam taşın kayanın arasında yaşamayı seviyor, şehre sürüklemeye gerek yok.
Benzer bir durum çeşitli çiçekler için de defalarca denendi ve her deneme başarısız oldu. Dağda gördüğü lale, sümbül, karanfil, bir orkide türü olan salep, kardelen (çiğdem) soğanlarını alıp saksıya gömenler var. Bazıları yeşerdi, hatta çiçeklenenler de var; ama hiç biri dağdaki gibi canlı ve gösterişli olmuyor. Olmaz tabi, adı üstünde bunlar dağ lalesi, dağ sümbülü, dağ karanfili, dağ kekiği... Ovaya indirirsen olur mu!
Olmayacağı belli de, durur muyuz hiç... Kardeşim bizim dağ da çok münbit mübarek... Her türlü nebatatın dağ versiyonunu, yani orijinalini burada görebilirsin.
Geçen hafta başımıza geldi... Garannıkdere'den sonra biraz kaybolduyduk. Şu dere bizi arabaya götürür, diye bir selyolağına paralel yürüdük. İki farklı yerde karşımıza hanımeli çıktı. Birinin kökü ağaçlaşmış, eğri büğrü gövdesi yanındaki alıç azadına tutunup yükselmiş, çiçekleri ise alıç ve çalı yaprakları arasında kendini gösteriyor. Diğerinin gövdesi de bağ çubuğu kadar kalınlaşmış, ama düzgün büyümüş, çalının arasından yükselmiş. Fakat dibinden yine çok düzgün bir piç filiz de yükselmiş, ikisi birlikte çiçeklenmişler.
Baktım Bizimki o filizi kökünden çıkarıp götürmekten filan söz ediyor. Hemen atağa geçtim; dağ hanımelisi, bak kokusu da yok, boşuna ziyan etmeyelim, deyince ikna oldu. Oysa akşamüzeri başlayıp gece boyu koku salgıladığını biliyordu, gafletine denk geldi herhal...
Gerçekten de yazık olurdu. Onca deneme sonucunda dağdan indirdiklerimizin hiç biri yerini beğenmediği anlaşılmıştı. Israra ne gerek var...
Hem çiçek dalında güzel demişler, bizimkiler ise dağında güzel... Bırak dağda kalsınlar...








