04 Ekim 2026

Gabarçukuru

     
    Anıtkaya'nın bir km kadar batısında kuzey-güney ekseninde uzanan hafif bir yükselti bulunuyor. Kuzey ucu Üyükyolu mevkii, güneyi ise Gaymaktekkesi'dir. Arada meşhur Bağlar bulunuyor. Şimdi öyle, daha önceleri oralar hep bağ imiş. Bu yüzden bağların bir ucu şimdi karayolu kenarında bulunan Güdükmehmet'in bağ iken karşı ucu Hacahmetinguyu'ya doğru aşıyormuş. Yani bahsettiğimiz bayır yükseltisinin neredeyse tamamı üzüm bağlarıyla doluymuş. Bayırın ortasına Bağlar deniliyor, ama saydığımız yerler hep bağ yani...

    Yazının konusu Bağlar değil, Bağlar mevkii ile Gaymaktekkesi arasında kalan Gabarçukuru bölgesidir. Çevresini tanıtmak amacıyla bu kadar ayrıntıya girdik. Güdükmehmet'in fidanlık solundan kıvrılarak Kelsüleyman'ın bahçe yanından ilerleyen, ayrıca petrolun hemen ardından dosdoğru batıya uzanan iki añyol Gabarçukuru'na çıkar. 

    Bu iki añyolun ikisi de dediğim yerleri geçtikten sonra taze vişne fidanları arasında ilerlerdi. Ne zaman? 1970'lerde... En azından benim hatırlayabildiğim en eski dönem budur. Taze dediğim fidanlar yine on yaşında varlarmıştır. Bu mevki boydan boya yeşil boyalı L profil demirlerden telgazığı yapılmış, bu sağlam demirlerin tabanı betonla iyice berkitilmiş ve aralarına dört sıra dikenli tel çekilmiş halde muntazam koruma altındaydı. Sadece belirli bahçeler değil, bölgenin tamamı korunmuş büyük bir fidanlıktı. Zaten Gabarçukuru'nda tarlası olan oraya fidanlık derdi. Fidanlıklar arasındaki añlar yine duruyordu, ama yol kenarından başlayarak bütün fidanlıklar içine alınacak biçimde Gabarçukuru mevki telle çevrilmişti. Köylü bu büyük organizasyonu kendi kendine yapamayacağına göre bu işte Devlet eli aranmalı. Aynen öyle olmuş, 1960'lar sonunda Ziraat Gabarçukuru'na fidan atılmasını sağlamış.

    Kelsüleyman'ın fidanlar daha büyük görünüyordu ve onun bahçe bu büyük telörgü korumasının dışında tutulmuştu. Demek ki herkesten önce bahçesine fidan atan Kelsüleyman'dır. Belki de diğerleri onu görerek bu işe giriştiler. Başka bahçelerde tadımlık vişne toplanırken onun bahçe panayır yeri gibiydi. Kasa başına vişne toplar, akşamında dükkanından ücreti almaya giderdik. Pek lezzetli zamanlardı...

    Yiyen epeyce bir zaman Gabarçukuru fidanlıklarından ekmek yedi. Beceremeyenler fidanları söktü, telleri kesti, korumayı kaldırdı. Dediklerine göre vişnenin ömrü yirmi yıl filanmış, belki çoğu o kadar beklemeden fidanlığını tekrar tarlaya dönüştürdü. 1990'larda Gabarçukuru proje fidanlığı bitmiş, orada burada tek tük yeni dikilmiş ağaçlar görünür olmuştu. Bugün o kadarı bile yok. Fakat gariptir, oraların fidanlık olmadan önce üzüm bağlarıyla dolu olduğunu söylemiştim ya, geçen yıl bir añda asma kütüğünün yeşermiş dallarını görmüştüm. 

    Şimdi tam yerini gösteremem, ama dip Gabarçukuru'nda bir yerlerde bizim de fidanlığımız vardı. Aklım erdiği zamanlarda kadınlar çapalarken ben de sağda solda arapdaşşağı filan toplardım. O dönemde Gabarçukuru adı üzerinde fazla düşünmedim. Bizim sülalenin ayakları yazın su toplar. Buna gabarma, tabanda oluşan sulu şişkinliğe de gabarcık derler ve her yaz günümüz bu kelimelerle içli dışlı geçer. Ben de o yaşta Gabarçukuru ile ancak bu kelimeleri ilişkilendirebiliyordum. Anlam bağlantısı yok, ama küçük zihnim bu kadarına yetiyordu. Yarım asır sonra bugün hala Gabarçukuru'nun anlamını tam çözebilmiş değiliz. Yine de bu mevkinin adı üzerinde elden geldiği kadarıyla duralım...

    Çukur tamam da gabar ne ola ki? Gabarcıkla alakası olmadığı artık kesinleşti. Denizli yöresinde bilinen, türkülere bile geçmiş gabardıç ile de alakası yok gibi; çünkü büyük ağaç anlamına gelen gaba ardıç sözüymüş, bizim buralarda ardıç olmadığına göre... 

    Yahudileşmiş Hazarların bir boyuna Kabar/Kabarlar deniliyormuş., ancak Kabarlar Macarlara katılmış. Bu sebeple Kabar/Gabar değişimini düşünerek bu boyu Eğret'e getirip Gabarçukuru'na yerleştirmek de pek desteksiz olacak.

    Gabar dağının anlamına yönelik araştırmalarda gabar kelimesi köken olarak Arapça cebbara dayandırılıyor. Bu kelimenin Türkçeye böyle geçtiğini düşünüyorlar. Hatta hem Arap hem Latin alfabesinde C/G harflerindeki benzerliğe dikkat çekilerek aralarındaki değişime örnek olarak deve anlamına gelen cemel/gemel kelimesini gösteriyorlar. Gabar dağının adındaki kelimenin Arapöa Cebbar ile aynı olduğunu ispat ettikten sonra anlam ilişkisine yöneliyor ve bu dağın büyüklüğüne, cesametine, yüceliğine işaret ettiğini söylüyorlar. Çünkü Arapça Cebbar/Gebbar kelimesi bir insana ad olduğunda yiğit, pehlivan, kimsenin kendisine zarar veremediği kişi anlamına gelirken; insan dışındaki varlıklar için kullanıldığında, ulu, pek yüce, görkemli anlamına geliyormuş. Şu durumda Gabar dağı denildiğinde kocadağ, yücedağ, uludağ gibi anlaşılmalıymış.

    Bizim köyde bu kelime (Cebbar/Cabbar) kişi ismi olarak kullanılmaz. (Lakap olan Çapar kelimesi bedensel irilikle değil saç, kaş, kiprik rengiyle ilgilidir.) İnsan dışındaki varlıkları tanımlamada da gabar kelimesi görülmez. Aynı anlama gelen "goca" kelimesine ise çok rastlanır. Gocadere, Gocayarık, Gocagedik şimdi aklıma gelen örnekler. Yine büyük anlamında gelen ulu kelimesine ise sadece Uluyol kullanımında rastlanır. Görüldüğü üzere örnekler hep mevki adlarına dair. Acaba diyorum, istisnai Uluyol örneğinde olduğu gibi gabar kelimesi sadece Gabarçukuru'nda kullanılmış olabilir mi?

    Goca çukur, büyük çukur, geniş çukur manasında gabar çukur dediler de, bu söz böylece kalıplaşıp kaldı mı? Önceleri Gabarçukur deseler bile, bu söz günümüze neden sonuna bir ek takıp getirdi ve Gabarçukuru oldu? Bir u harfi fazlalığı güzelim teoriyi berbat etti.

    Peki Divan edebiyatında çok kullanılan ve toz toprak anlamına gelen 'gubar' kelimesiyle ilgili olabilir mi? Özellikle toprak manası sebebiyle bir tarım arazisi pekala gubar kelimesiyle bağdaştırılabilir. Ayrıyeten gubar/gabar değişimi de izah edilebilir. Hele hele gubar kelimesinin toz haline getirilmiş esrar manası da varken, eskiden köyün her yerinde kendir ekimi çok yaygınken, buralara, yani şimdiki Gabarçukuru mevkiine özellikle kendir ekilmiş olabileceğini neden düşünmeyelim?

    Sayılan gerekçelerden birine uygun olarak bu bölgeye Gabarçukuru denilmiş olabilir. Lakin öncelikle mevkide bu adlandırmaya layık bir çukur bulunup bulunmadığını anlamalıyız.



02 Ekim 2026

Balaban

 
    Günümüzde en çok kullanılan dağ yolu, Gedik istikametinden güneybatıya akan Yörükyolu dediğimizdir. Hiç değilse piknik amacıyla Bödününçeşme'ye gidenler bu yolu tepmek zorundadır. Burada ilerlerken ormana girdikten hemen sonra başlayıp ta asıl bayırı kavrayana kadar devam eden sağdaki bölgeye Balaban adı verilmiş.

    Balaban'ın bu mevkiye ad olmasını açıklayacak bir hikaye, rivayet, anlatı benzeri bir şey duymadım. Esasında buraya ad olmaktan başka Eğret ağzında bu kelimenin yeri yoktur. Zaten bu sebeple Eğret sözlüğünde mevki adı olarak özel isim diye geçer, başkaca anlamını tespit edemedik.

    Bununla beraber başka yörelerde çok değişik anlamlarda kullanılıyor balaban kelimesi. İri yarı kimse anlamıyla bizdeki 'gabadayı' kelimesine yakın bir kullanış çok yaygın. Bir yemeğe, bir kuş türüne ve nefesli bir çalgıya da bu adı verdikleri kaydedilmiş. 

    Ayrıca Türkmenlerden bir topluluğa bu ad verildiğini okumuş ve Eğret Ve Çevresinde Oğuz İzleri başlıklı yazıda buna değinmiştim. Buna göre Birgi yakınlarında tespit edilen küçük bir Avşar oymağının adı Balabanlı idi. Yine Halep Türkmenlerinden Beğdili boyuna mensup bir oymak da aynı adla anılıyormuş. Bu isimlendirmelerin temelinde, topluluk atalarından birinin Balaban adı torunlarına oymak adı olarak tevarüs ettiği şeklinde yoruyorlar. Bu gayet mantıklı bir açıklama gibi duruyor. 

    Yukarıdaki iki tespitin bizi ilgilendiren yönü ise, Halep kökenli bazı Türkmenlerin zorunluluk sebebiyle Batı Anadolu'ya göç ettirilmiş olduklarıdır. Göç yolu ve noktalarından biri Eğret yakınlarıdır, diye düşünmemizi engelleyecek bir durum yok. Anılan oymaklar göç esnasında İlbulak dağının bir bölgesinde duraklamış olabilirler. Gittikten sonra da topluluğun adı o mevkiye yadigar kalmıştır. Yoksa bir kuş yüzünden, kavala zurnaya benzer bir düdük sebebiyle, yahut lezzetli bir yemeğin hatırına buraya Balaban denileceğini sanmıyorum.

    Oğuzların içinde Balaban var da, Kuman/Kıpçaklarda yok mu, elbette var. Hatta Kafkaslar üzerinden Karadeniz bölgesine giriş yaptıkları düşünülen Kıpçakların oralarda bıraktıkları hatıralardan biri olarak şimdi Of'a bağlı Balaban köyü gösteriliyor. Demek ki Balaban topluluğu sadece Oğuzlara has değildi, kişi ve topluluk adı olarak Balaban Kıpçaklarda da vardı. Boyu ne olursa olsun eski Türklerde bir ad verme geleneği var. Bir boy yerleştiği yere kendi adını veriyor. Mesela Kayı bir yere yerleşirse oraya Kayı adını veriyor. Kıpçak veya Avşar yahut Beğdili veyahut Balaban da bir yere konunca oraya adını veriyor. Çekip gitmiş olsa bile o mevki yüzyıllar sonra Balaban diye anılabilir.

    Eyret kelimesinin Kıpçak/Kumanlarda bir boy adı olduğu üzerinde daha önce durmuştuk. Bu yüzden Karadeniz'den giriş yapan Kıpçaklardaki Balaban adını bu mevzuya dahil ettim. Ayrıca yeni bir bilgi olarak belirteyim ki Eğret köyünün Çepni boyuna mensup olduğuna dair ciddi bir iddia duydum. Doğu Karadeniz'de Kıpçaklarla helmelenen Çepnilerin buralara yolu düşme durumu mümkün olabilir. Balaban adı ve mevkisini bütün bunlarla ilişkili düşünebiliriz.

    Özellikle Olucak yolu hizası geçildikten sonra başladığı düşünülen Balaban mevkisinde yer yer geniş alanlıklar dikkat çekicidir. Bu alanlıkların bilinmeyen bir zamanda buralara gelen Balaban oymağının çadırlar kurması için pek müsait olduğu akla geliyor.

    Ayrıca İlbulak dağının her bölgesi bir çok Türkmen/Yörük obası tarafından asırlarca yayla olarak kullanıldığı da unutulmamalıdır. Daha yarım asır önce bile seyrek de olsa gelip çadırlarını kurarlardı. Buraya adını veren Balaban oymağı sırf yaylamak amacıyla gelmiş olabilir. Bir kaç yaz geldikten sonra kışlağına dönse de ardında bir iz bırakmış ve adı yadigar kalmıştır.

    İlbulak dağında Balaban mevkinin bu adı almasını açıklamaya çalıştım. İleri sürdüğüm şeyler isabetsiz bulunabilir, daha mantıklı açıklamasını bulduğumuzda düzeltiriz. Fakat dağımızda daha adını sanını bilmediğimiz bir sürü dip köşe var. Kendimiz tanıdıkça onları da tanıtacağız...



01 Ekim 2026

Kendime Mektuplar

    

    4 Ekim 2026

    Bu işe, yani Eğretiköy yazılarına nasıl giriştiğimi daha önce bir münasebetle anlattığımı hatırlıyorum. Kelimesi kelimesine söyleyemem yazdıklarımı, fakat ayrıntıya girmediğim üstünkörü bir anlatımdı. Yok yok, o söylediklerim kandırmacaya mahsus yalan yanlış şeylerdi demiyorum. Düşündüğümün tamamını yazıya geçirmediğimi söylüyorum. Kendimi dizginledim yani, bir nevi otosansür… Şimdi biraz eşeleyelim ve baskılanıp yer altına gizlenmiş sözleri günyüzüne çıkaralım.

    Bloğu inşa etmeyi başardığım Ocak 2020’de tahliyenin üçüncü ayında bulunuyordum. Eğretiköy fikri cezaevindeyken oluşmuştu. Basmakalıp bir ifade gibi gelebilir, ama kısa mahpusluğumun bende yeni bir fakülte öğrenimi etkisi kimseyi şaşırtmasın. Bu anlamda “Allah nasip etti, cezaevine girdim” diyebilirim. Dışarıdan bakanlar için mahkumiyet, mahrumiyet, mazlumiyet, mağduriyet gibi kelimelerle ifade edilebilecek vaziyetimiz gerçekten de öyle olabilir. Fakat Allah cezaevini bana ve arkadaşlarıma bir medrese gibi gösterdi ve o niteliğe büründürdü. İşte Eğretiköy orada atılmış bir tohumdur, üç ay sonra yeşerip sümbüllendi, daha sonra boy verdi, dirseklendi, çiçek açtı; tam dokuz başak verdi, her biri yüz taneli. Olgunlaşınca hasat ettik başakları, ama deneyi kaldırmadık. Başağıyla gapçığıyla, gavızıyla muhafaza ediyoruz. Şimdilerde uğraştıklarımız goltuk kellesidir, vaktinden sonra çıkmış başaklar, yahut arkadaşlarından geride kalmışlar… Elbette onların da bir değeri var, nice aç gönüle azık olabilirler…

    İlk başağımız Sülaleler çalışmasıydı. Hiç hesapta olmayan bu çalışma Ömer Abinin 1904 Eğret kütüğünü göndermesiyle başladı. Çıktısını ciltlettirdim, ertesi gün köye giderken yanımdaydı. Bir saatten fazla Hacapo (Abdullah Erdem) Abi ile müzakere ettik. Eğret sülalelerine böyle başlamamız, işin sonunun da bereketli olacağına işaret gibiydi. Sülale konusunda ve başka konularda Hacı Abi ile sürekli temasta bulunduk. Eğret ile ilgili olan her hususta çok yardımcı oldu. Çoğu yazımda bunu açık açık belirttim.

    Hacı Abi’ye Allah ömür versin, kendisi benim için bir kahramandır. Bu özelliğini başka bir mektuba havale ederek birlikte son çalışmamıza değinmek istiyorum.

    Geçtiğimiz yaz, yaklaşık üç ay süren İşgalden Kurtuluşa Eğret başlıklı bir çalışmamız oldu. Eğret bölgesinin 17 aylık işgal günlerini kısa videolarla anlattık. Buradaki espri örnek olayları mahallinde anlatmaktı. Bunun için çoğunluğu İlbulak dağı olmak üzere hemen hemen arazinin her yerinde anlatımlarımız oldu. 28 Ağustos 1922 günü olaylarının birkaç bölümünü Olucak’ta çekmek gerekiyordu. Öğle namazı çıkışında Hacı’ya bunu teklif ettim, kabul etti.

    Sora sora 13 ve 20. Alayların pusuya düştüğü yeri bulduk. Şehitlik olarak düzenlemişler, Fatihalarımızı okuduk, dualarımızı ettik. Akkaya’da ve köy içinde ben anlattım, Hacı hıçkırdı; ben bağırdım, o sarsıldı… Böyle de bir adamdır, duygusunu uçlarda yaşar. Öfkesi de, merhameti de; coşkusu da, gözyaşı da yoğundur…

    Yiğit yüzüne karşı övülmez, derler. Okumayacağını bildiğim için rahatım…

 


    2 Ekim 2026

    Eğretiköy yazılarını bitirdim diye düşünüyordum, yanılmışım. Taslak listesini kontrol edince fark ettim ki, başlığı atılıp içerik planlaması yapılmış, yani yazılmaya hazır 30 kadar konu bekliyor. Belki bunların bir kısmını iptal ederek listeyi azaltabiliriz, ama okurken veya biriyle konuşurken o anda aklıma geliveren hususlar oluyor, onları da yazılacaklar listesine not ediyorum. Şu halde Eğretiköy projesi hiç bitmeyecekmiş gibi duruyor. Bununla beraber köyümüz hakkındaki yazıların eskisi gibi yoğun olmayacağını söyleyebiliriz.

    Listenin en üstünde bulunan, yani en son planlanan taslak yazıya el atıp aradan çıkarmaya karar verdim. Deretepe kategorisindeki Balaban yazısı böylece bitti. Eğret’e dair yazıların yavaşlaması galiba bende hasıl olan isteksizliğe bağlı. Neden böyle oldu bilmiyorum, ama iş uzadığı için bıkkınlık normal kabul edilmelidir. İlk zamanlarda, dört beş yıl önce günde birkaç yazı çıkardığım olurdu. Şimdi ise o konuya bir türlü elim varmıyor. Baksana, taslakları bile koyduğum köşede unutmuşum.

    Oysa yeni başladığım Kendime Mektuplar kategorisine yazmak için sabırsızlanıyorum. Tıpkı 2020-21 dönemindeki Eğretiköy yazılarında olduğu gibi…

    Şu anda Belçika ile milli maç var, bir yandan onu seyrederken diğer yandan klavyeye eğiliyorum. Maç mı yazıyorum, yazı mı izliyorum belli değil…

    Bu tabir bana 1990 yazını hatırlattı. Mesleğin ilk yıllarında Ordu’da usta kimyacı Kamil Abi ile kalıyoruz. Dünya kupası maçlarını izlemek en büyük zevklerimizdendi. Fakat çok olunca insan maç seçiyor, hepsine aynı ilgiyi göstermek zor… Bazı maçlarda kendimi daha önemli bulduğum okumaya odaklıyorum. O zamanlar yazıyla filan işim yok, ama ne bulursam okuyorum.

    Yeni Düşünce gazetesi vardı, haftalık çıkardı. Haberleri, dosyaları, dizi yazıları ve köşeleriyle dolu dolu bir yayındı. Onu okumak bir haftamızı alırdı. İşte odaklanamadığım maçlarda mutlaka elime Yeni Düşünce’yi alırdım. Öyle bir maç biterken Kamil Abi “Ne maç okudun be İbrahim!” diye gürlemişti.

    Ne kadar milli de olsa, belki son olaylar sebebiyle, şu maç çok yavan geliyor. Bu yüzden milli takım Belçika karşısında tutunmaya çalışırken ben de bunları yazıyorum. Yazı  mı izliyorum, maç mı yazıyorum orası tartışılır…

 

    ------0------



    1 Ekim 2026

    İnsan kendine elbette mektup yazmaz. Bir haberleşme aracı olarak mektup, başkalarıyla iletişim kurmak için bulunmuş bir yoldur. Gerçi nice zamandır kullanımdan düştü, ama bu tarzda yazmaya engel yok. 

    Mahmut Makal'ın Bizim Köy adlı kitabını okuyorum. Yarısına geldim sayılır. Biraz önce okuduğum başlıkta yazar bu yazıların Varlık dergisinde yayınlanması üzerine aldığı tepkileri tekrar yazı haline getirmiş. Çok eğlenceli bir bölüm. 

    İşte o sırada aklıma geldi bu tarzda yazılar yazmak. Eğretiköy yazılarının hikayesi gibi olacak Kendime Mektuplar. Nerelere kadar uzanır bilmem, ama başlangıçta çekirdek muhteva veya niyet böyle...

    Bu başlığa ilham olan Bizim Köy kitabı hakkında bilgilendireyim. Köy öğretmeni olarak atanan Mahmut Makal, görev yaptığı köyde ve kendi doğduğu köyde yaşadıklarını harmanlayarak bazı yazılar yazar ve bunları Varlık dergisine gönderir. Heyetçe beğenilen yazılar dergide yayınlandıktan sonra kitap olarak ilk defa 1948'de basılır. Benim okuduğum 8. baskı ve 1967 tarihli.

    Kendime Mektuplar aklıma estiğinde yazılacak ve tek sayfada tek yazı olarak sıralanacak. Her mektupla o sayfa güncellenmiş olacak. Sosyal medyada veya başka kanallar yoluyla duyurma niyetinde değilim, Eğretiköy'de sessizce yerini alacak ve onları sadık 7 (yazıyla yedi) okuyucumdan başka kimse görmeyecek.

    Baki selam...

23 Eylül 2026

Tenikeciler

    
    Demirciler ana başlığının altına tenikeciler diye alt başlık açarak bu konuya ucundan değinmişiz. O bölümü oradan çekip çıkaracak ve sonra konuyu biraz daha derinleştirerek bağımsız bir başlığa kavuşturacağız.

    Tenikeciler

    Ham maddesi galvaniz (teneke) olduğu için bu meslek erbabını tenikeci diye adlandırmışlar. Tabi tenikeciler de hep demirciler arasından çıkmış. Başlangıçta tenike yoktu, demir levhaya kalay kaplanmasıyla oluştu ve ambalajlamada kullanılmasıyla birlikte tenike kutular ortaya çıktı. İşte tenikeci mesleğinin başlangıcını bu tenike kutulara bağlıyorlar.

Tenikeci İbrahim Ceylan (1904-1979)

    Demirciler ellerine geçen tenike kutuları başka bir şeye dönüştürerek günlük hayatta kullanılmaya devam etmesini sağlamışlar. Böylece tenikecilik doğmuş. 

    Dönüşüm için bir kutuyu açıp tekrar levha haline getirmek gerek, tabi bu ancak kesme yoluyla gerçekleşiyor. Bunun için ne lazım, teneke makası... Eğip bükerek yeniden biçimlendiriyorsun. Lehimdi, perçindi, preslemeydi derken yeni yeni birleştirme tekniklerine yöneliyorsun. İşte hep bu yeni yöntem ve tekniklerle kendi kendine tenikecilik mesleği oluşmuş. Demirciliğin ayrı bir branşı gibi düşünelim... 

    Tenike kutular çoğaldıkça tenikecilik mesleği yaygınlaşıyor. Çünkü hayatın her alanında kolaylaştırıcı bir etki gösteriyor tenike. Hafif, kolay işlenir, tamiri de basittir; zira her yerde bir tenikeci var...

    Bizim çocukluğumuzun aktif tenikecisi Yılıkların Sağırüseyin (Hüseyin Öztürk) idi. Sırf bu yüzden ikinci, hatta belki de birinci lakabı Tenikecüseyin'dir. Pazaryerinin tam orta hizasında, ilk merdivenlerin hemen altındaydı dükkanı. Sair günlerde sakin sakin tıngırdar dururdu, ama cumartesi günü müşteri trafiği fazlalaşırdı. Demek ki civar köyler içinde de tek tenikeci kendisiydi. Emaye soba ve kuzinelerin olmadığı o vakitlerde teneke tandırlar yapar; boruları, dirsekleri kendisi büker, perçinlerdi. Onun dışında kör kandiller, ıbrıklar, kurmalı saat yuvaları ve daha bir sürü şey imal ederdi. Onu izlemek çok zevkliydi; makas, tokmak, lehim ve perçin kullanarak tenekeden her şeyi yapabileceğini düşünürdüm. Vefatıyla bir meslek sona erdi, belki de vefat ettiğinde tenikeciliğe ihtiyaç kalmamıştı...

    Sağırüseyin'in babası Yılık Mehmet Öztürk de Tenikeci olarak anılıyormuş, mezar taşında öyle yazıyor. Doğruysa Tenikeciüseyin'e bu meslek babasından kaldığını söyleyebiliriz. Yalnız Yılık Mehmet'in tenikeciliği hakkında başka bilgi yok, yani nasıl tenikeci olduğu, ne derece bu meslekle hemhal olduğu, ne kadar sürdürdüğü hususları meçhul. Oğluna miras bırakacak kadar tenikeci olduğu düşünülebilir. Ama Tenikeci Hüseyin Öztürk'ün mesleği babasından devraldığı da kesin değil.

    Tenikeci diye anılan Hacımahmutlardan biri daha var, İbrahim Ceylan... Hüseyin Öztürk'ün mesleği işte bu İbrahim Ceylan'dan öğrendiğine yönelik bir bilgi de var. Öyle olsun veya olmasın İbrahim Ceylan'ın Eğret'in bilinen ilk Tenikecisi olduğu kesindir. Bu o kadar bilinir ki adamın lakabı Tenikeci, ayrıca bu lakap ailesine de sülale adı olmuş... 

    Hüseyin Öztürk bir yana, aynı sülaleden olan, ve ayrıca aralarında enişte-kayın bağı bulunan Tenikeci'nin bu mesleği halasının kocası Yılık Mehmet Öztürk'e öğrettiği de söyleniyor. Şu halde Tenikeci Hüseyin babasından öğrenmiş olsa bile, bu mesleğin kaynağını Tenikeci İbrahim Ceylan'a indirmek daha doğru olur. Zaten bu yüzden 1970'lerde bile İbrahim Ceylan Tenikeci diye bilinirdi, aslında çok önceden bırakmış tenikeciliği...

    Peki İbrahim Ceylan'ın tenikeciliği nereden geliyor?  Babasından ve dolayısıyla Afyon'dan.  Nasıl yani? İyisi mi hikayeyi baştan alalım...

    Hacımahmutların Garamehmet oğlu ve Sakızcı'nın kardeşi İsmail, 19. asır sonunda Afyonlu Hesna Hanım ile evlenir. Demirci bir ailenin kızı olan Hesna Hanım sayesinde kocası İsmail'e bu mesleği, ama özellikle geleceğinin parlak olduğunu düşündükleri tenikeciliği öğretirler. İsmail'in bu mesleği ne kadar benimsediği bilinmiyor, lakin araç gereciyle oğlu İbrahim Ceylan'a miras bırakacak kadar bir tenikeciliği olmuş demek ki. Ayrıca tenikecilik mesleği Hesna Hanım kanalıyla Afyon'dan Eğret'te intikal ederken bir yol daha kullanmış. Bu da İsmail'in kardeşiyle evli olan Yılık Mehmet'tir.

    Sonuçta geniş Hacımahmutlar sülalesinin bu dar kolunda yoğunlaşmış olan tenikecilik mesleği, genç yaşta vefat eden Hesna Hanımla birlikte Afyon'dan gelmiş ve Eğret/Anıtkaya'da yaklaşık bir asır kadar varlığını devam ettirmiştir.

    Bunlardan başka tenikecilikle ister istemez meşgul olan kimseler de var ki bunlar demircilerdir. Baştan da söyledik bütün tenikeciler özünde demircidir, gerçi her demirci tenikecilik yapmayabilir, orası ayrı. Bununla beraber bütün demirciler kendisine yetecek kadar tenikecilik de yapardı. Bunların içinde Kınilerin Demirci Mustafa Kaynar'ı ayrı yere koymak gerekebilir. Çünkü zaman zaman tenikeciliğe yöneldiği anlar olurdu. 

    Tenike kutuların yaygınlaştığı zamanlarda demircilikle alakası olmayan sıradan insanlar da kendine yetecek kadar tenikecilik yapmışlardır. Misal bir yağ tenekesinin ağzını açtıktan ve basit bir ağaç kulp çaktıktan sonra kuyudan su çekme veya çeşmeden su taşıma yolunda başkasından yardım istemeye gerek duyulmazdı. Yahut yine bir büyük tenekenin ağzını ve tabanını çıkarıp açarak dambeşe oluk gibi yerleştirmeyi kendisi yapabilirdi. Bu anlamda herkes kendinin tenikecisiydi.

    Herkes kendinin tenikecisiydi, ama yine de bu hususta el becerisi konuşurdu. Mesleği bu olmadığı halde bir tenikeci kadar becerikli ve bir tenikecide bulunması gerekli temel araç gerece sahip olan kişilerin başında herhalde Resul Ayas Hoca geliyormuş. Demircilik ve tenikecilik alanlarında yaptığı bazı şeyleri duydum, sıradan bir zeka ve yeteneğin üstesinden gelebileceği işler değil...

    Diğer el sanatları gibi tenikecilik de çağın gelişmelerine yenik düşerek öldü gitti. Bizim çocukluğumuzda tenikeci deyince aklımıza gelen Yılıkların Hüseyin Öztürk 1980'lerin sonlarında iyice yaşlanmıştı, 90'larda Anıtkaya'nın tek tenikeci dükkanı kapandı ve Son Tenikeci de 1997'de vefat etti...


22 Eylül 2026

Bitti Oldu


    "Mardak başı" yazısından sonra arkadaşla (Mustafa Ayas) yazılı sohbetimiz oldu. Genel olarak eskiler ve arabalar üzerine konuştuk. Tabi mardak kelimesi baş köşedeydi, ondan "özek"e geçtik. Daha önce duymadığı bu kelimeyi sordu, ben de anlattım. Babamın rahatsızlığı sebebiyle son zamanlarında bol bol vaktimiz olduğunu, bu yüzden aklıma gelen her şeyi sorduğumu, sorduklarım arasında bu kelime de bulunduğunu, onu öğrenme hikayesini biraz da ayrıntıya girerek anlattım. "İyi ki sormuşsun, o da anlatmış. Yok artık, bitti oldular." dedi ve sohbetimiz burada sona erdi.

    Günler sonra bu son sözlere gözüm takıldı, "bitti oldular" üzerine düşündüm. İlk anda babam için söylendiği anlaşılıyordu. Bu kuşaktan çok az kişi kaldı, neredeyse bittiler manasında. Aynı durum arabalar için de söz konusu olduğuna göre "bitti oldular" sözü onları kastederek söylenmiş de olabilirdi. Köyde çok araba kalmadı, bir kaç tane ya var ya yok... Kim ve ne kastedilerek söylenmiş olursa olsun, onun bitmemiş, ama bitime yakın durumu  ifade ediliyor.

    Bu anlatım kalıbı köyümüzde oldukça sık kullanılıyor. Çok fazla alanı yok, ama sık başvurulan bir ifade kalıbıdır. Bir işin sonuçlanmadığını, ama buna yaklaşıldığını anlatır. "Yemek bişdi mi?" sorusuna  "Bişdi oldu." cevabı verilmişse yemeğin pişmek üzere olduğu anlaşılır. Henüz pişmemiştir, bir kaç dakika daha fıkırdatılıp ocaktan alınacaktır. "Daldı oldu" denildiyse çay daha demlenmemiştir, lakin çok az kalmıştır. "Vadı oldu" sözü, anılan kişilerin tarlaya daha varmadıklarını, ama iyice yaklaştıklarını anlatır. Nasıl ezan için "eli gulağında" sözü "vakit girdi girecek" manasına geliyorsa, "... oldu" kalıbı da Anıtkaya'da bir işe, duruma, fiile yaklaşıldığını anlatır.

    Kullanım alanı geniş olmamasına rağmen köyde sık başvurduğumuz bir kalıp olduğunu tekrar edeyim. Buna rağmen başka yerlerde de kullanılıyor mu diye biraz araştırdım. Eğret ağzı yakın çevresinde, mesela etraf köylerde var; ama  genel Türkiye Türkçesi sahasında bilinmiyor. 

    Asıl fiil ve yüklem halinde "olmak" fiili her yerde bilinir (Ekinler oldu.) İsimle birlikte yardımcı fiil olarak (memnun oldum), fiilimsiyle birlikte yardımcı fiil olarak (tanışmış olduk), özel bir fiil haline bürünerek (Bize kaça olur?) ve daha bir çok şekillerde karşımıza çıkar. Buna benzer yaklaşık yirmi farklı kullanım kalıbı var "olmak" fiilinin. Lakin bunların içinde bizim köydeki anlam kalıbıyla kullanımı sayılmıyor.

    Yerel bir kullanım olarak, Eğret ağzında yaklaşma ifade eden "...di oldu" kalıbı üzerinde durulmaya değer. Kayıtlara geçtikten sonra "oldu"dan önce gelen fiilin türünü inceleyebiliriz. Çekimli fiil midir, fiilimsi midir; ortaya çıkan kalıp birleşik fiil midir, ve daha başka sorular...

    - Yazı bitti mi?

    - Bitti oldu.


19 Eylül 2026

Geçimdirlik

    
    "Allah geçimdirlik vesiñ"

    Bu sözü rahmetli ninemden sık sık duyardım. Kadınlar bir sürü dedikodudan sonra yanından ayrılırken onlara böyle dua ederdi. Adı geçen ev içinde bir huzursuzluk var, biten sohbette/dedikoduda bu husus enine boyuna konuşuldu, nihayetinde böyle dualarla huzursuzluğun aşılacağı bekleniyor... Buna benzer bir durum oluştuğunu anlardım.

    Geçimdirlik sözü, geçim ve dirlik kelimelerinden oluşmuş birleşik kelime olduğu açıktır. İnsan ilişkilerinin iyi olması durumu geçim kelimesiyle karşılanıyor. Biriyle geçinmek, geçinebilmek veya iyi geçinmek ilişkilerde pürüz bulunmamasını anlatıyor. Bunun içine iyi anlaşmak, kafaların uyuşması, gönül birliği, dilinden anlamak, etkileyip yönlendirmek gibi daha bir sürü yan kavram sokulabilir. İyi geçinen insanlar birbirine karşı bu davranışları sergilerler.

    O günün köy evinin fertleri; karı koca, çocuklar, ana baba, kardeşler ve onların ailelerinden ibarettir. Listenin kısalığına bakmayın, ayrıntıya inersek durum karmaşıklaşır. Mesela gelin açısından bakarsak ana baba "gayınna gayınta"ya dönüşür, erkek kardeş "gayın" kız kardeş "görümce" olur, kardeşin karısı "élti"leşerek éle döner; ana baba gözünden bakarsak oğlunun karısı gelindir, çocuklar torun... Bütün bu fertler arasındaki hassas dengeye geçim denir. Ev içindeki geçimi sağlayıp sürdürmesi gayınna ile gayıntadan beklenir. Bu hususta başarılı olur, o dengeyi gözetebilirlerse herkes birbiriyle iyi geçiniyor demektir. Değilse evde geçim olmaz.

    Geçim kelimesinin bir de maddi boyutu var. Şimdilerde anlamın bu tarafı daha çok kullanılıyor. Çoğu kişiden geçinemediklerini, maaşının/gelirinin geçinmeye yetmediğini duyarsınız; hatta böyle şikayetleri sizler de edebilirsiniz. Buradaki geçinme, maddi ihtiyaçlarını karşılayarak ailesinin hayatını sürdürme anlamına geliyor. Tabi burada evi geçindirme işi de haliyle evin reisine, yani ana babaya kalıyor. Elli yıl önce ataerkil köy evinde de (bakış açısına göre) ana baba/nine dede/gayınna gayınta evi geçindirmekle yükümlüydü. Bunu başarabilenler "geçinip gitmekle" övünür, başaramayanlar "geçim goley mi" diye yerinirdi.

    Hangi anlamda kullanılırsa kullanılsın bir evde geçim olması, oranın huzurlu bir yer olduğuna işaret ediyor. Zaten insanlar birbirine saygı sevgi, hürmet, itaat, şefkat göstermezse anlaşamazlar. Anlaşamayanlar da geçinemiyor demektir. Geçimsizlik bulunan yerde de huzurdan söz edilemez. Aynı şekilde çoluk çocuk torun torbanın ihtiyaçları karşılanmıyorsa, yani evi geçindiremiyorsan ahali huzursuz olur. Kısaca "geçim" kelimesi her türlü "huzur" ile aynı anlama gelir.

    Dirlik kelimesine gelelim. Diri diye hayat, yaşam, canlılık özelliklerini bulunduran varlığa denir. Tersi ölüdür, onun anlamı da canlılık özelliklerini yitirmiş olandır. Şu durumda dirilik/dirlik hayati fonksiyonlarını, yaşamsal özelliklerini sürdürebilmektir.  Şöyle böyle yaşamaya devam etmek dirliktir. Mevcut hali sürdürebilme kabiliyeti de diyebiliriz dirliğe...

    İşte bu noktada her yerde bilinen "dirlik düzen" ikilemesi devreye giriyor. Düzen, sistem demektir, işleyiş demektir. Düzeni devam ettirirsen dirliği sağlamış oluyorsun. Yahut bir yönüyle dirlik de düzen anlamı kazanıyor ki, ikisi birlikte kullanılınca huzur ortaya çıkıyor. Huzur kelimesine daha evvel ulaştığımız hatırlanacaktır, fakat önce dirlik üzerinde biraz daha durmak icap ediyor.

    Dirlikte bir de tarihi derinlik var. Terim olarak Osmanlı'da asker ve toprak yönetiminde esas tımar sisteminin diğer adı dirlik.  Tımar'ın kelime anlamı bakım ve iyileştirmedir. Toprak tımar edilir tarla, bağ bahçe olur. At tımar edilir, gücünden ve hızından yararlanılır. Yara tımar edilip iyileştirilir. Bunların hepsinde de tımar edilen şeyin hayatiyetini devam ettirdiği görülebilir. O halde Tımar sistemi dediğimiz şey, belli bir varlığın sürekliliğini sağlamaya dönük bir düzendir. Bir şey varsa ve varlığını sürdürüyorsa canlıdır, diridir. İşte bu yüzden tımarın diğer bir adı da dirlikmiş.

    Askeri, idari veya ilmi sahada bazı mühim şahsiyetlere hizmetleri karşılığı olarak dirlik arazisi veriliyor. Toprağı işlemek/işlettirmek, vergiyi toplamak gibi hususlar dirlik sahibinin görevi. Vergi düşüldükten sonra geriye kalan gelirler bu dirlik sahibinin oluyor. Eğer bu kişi kumandansa ayrıca sefer zamanlarında belirli miktar askeri hazır etmesi bekleniyor. Dirlikler nasıl veriliyorsa, Padişahın uygun gördüğü hallerde geri alınabiliyor. Miras yoluyla babadan oğula devredilmiyor, ancak yine Padişah oluruyla tevarüs gerçekleşebiliyor. Tımarda amaç işleyerek toprağın canlılığının devam ettirilmesi, her zaman gerekli olan asker kaynağının hazır tutulması, sosyal hayatın gereklerinden hizmet sektörünün muhafazası, belki hepsinden önemli ekonominin diriliğidir. Bunların hepsi toplumdaki dirlik ve düzeni ifade eder, ve belki de bu yüzden bunu sağlayan tımar sistemine dirlik denilmiş. 

    Yakınlarımızda dirlik düzeninin pek çok örneği var. Mesela harplerde çok yararlılık gösteren Bayram Gazi'ye bir miktar arazi dirlik olarak verilmiş. Bir bakıma Gazi'ye emekli ikramiyesi nevinden verilen bu arazi, kendinden sonra Bayramgazi köyü olarak karşımıza çıkıyor. Toprağı işletme amacıyla dirlik sahibi başka yerlerden çiftçi getirme hususunda serbestmiş, sanırım Bayramgazi halkı da böyle oluşuyor.

    Sırf isimlerinden yola çıkarak Tüfekçiguyusu ve Çorbeciguyusu kuyu ve mevkilerinin de tımar/dirlikle alakası olduğunu düşünüyorum. Bu kuyuların sahipleri Eğretli olmadığı çok belli. Çorbeciguyusu Haceller ile ilişkilendiriliyor, ama onlarda böyle lakaplanan biri bulunmuyor. Tahminime göre Çorbeci adlı şahıs dirlikten azledilince yahut bir şekilde dirliği düşünce, kuyunun bakım/tımarını Veyisoğlu Daldal Hüseyingillere bıraktıkları için onlar sahiplendi. Tüfekciguyusu için bu kadarcık bile Eğretlilerle ilişkilendirme söz konusu değil. O halde bu arazilerin bir zaman Tüfekçi ve Çorbacı diye adlandırılan kişilerin dirliği olduğunu düşünebiliriz.

    Asker olmayan katip, din adamı, alim, sanatkar gibi kimselere verilen dirliklere arpalık denildiği de malumdur. Eğret'te Hacı İbrahim Zaviyesi dışında, resmi görevli diyebileceğimiz (Cumacamisi sebebiyle) Eğret Hatibi görülüyor. Ücret olarak kendisine dirlik tahsis edildiğini düşünüyorum. Bu anlamda Arpalık mevkiinin adı, sadece oralara arpa ekilmiş olmasına bağlı değildir. Eğret İmam Hatibinin dirliğiyken, bu sistemden tedricen vazgeçildiği yıllarda adı böyle kalmış olabilir.

    Tekrar edecek olursak; bu araziler tımar/dirlik olarak verilince ekilip biçilerek canlı tutuldu, dirlik sahibine gelir ve ücret oldu, ekip biçen çiftçiler/köylüler ekmek yedi, sefere gidecek askerler bu yolla hazır tutuldu, ekonomi canlı kaldı. Hasılı millet dirlik düzenlik içinde yaşadı. 

    Dirlik dağıtanlar adaletten ayrılmadığı, dirliği hak edene verdiği zamanlarda böyleydi. Dirlik sahibi emri altındakilere hakkıyla hükmedip adil davrandığı sürece böyleydi. İnsanlar birbiriyle iyi geçinir, böylece şu fani dünyada geçinir giderlerdi. Dirlik düzen hakimdi. 

    Devran döndü, işler adaletten ayrıldı, hak hukuk gözetilmez oldu. Ülkede, köylerde ve evlerde geçimdirlik kalmadı...



13 Eylül 2026

Arabamın Mardak Başı

 
    Bugün araba deyince basit, motorlu taşıt aracı akla geliyor. Yarım asır önce ise, ilk akla gelen hayvanların çektiği zirai araçtı. Köylüler kırda, köyde, günlük hayatta her işini bununla görürdü. Tarlaya veya başka yerleşimlere ulaşımda, her türlü yük taşımada, nakliyede ve nihayet ekip biçme, kaldırma gibi tüm zirai işler arabaya dayanırdı. Bu yüzden yarım asır önce en fakirinden zenginine herkesin arabası vardı. Gerçi 1970'lerde traktöre geçiş hızlandı, ama yine de hayvan gücüne dayalı arabaların hakimiyeti tartışılmazdı.

    Arabanın Eğret'teki geçmişi ile ilgili net bir fikir belirtmek zor. Kağnıdan arabaya geçiş sürecinin de çok uzun sürdüğü söylenebilir. Çünkü eldeki mahkeme kayıtlarına göre 16-20. yy arasındaki her dönemde köyde araba bulunduğu görülüyor. Bazı adli olayların anlatımında ve tereke listelerinde araba adı geçiyor. Ayrıca 20. yy ortalarına kadar kağnı kullanıldığını büyüklerimizden duyduk. Demek ki her iki araç asırlar boyu bir arada kullanıldı. Yalnız eski dönemlerde kullanılan arabanın niteliğini bilemiyoruz. Büyük ihtimal kağnının biraz gelişmişine araba diyorlardı, ona da herkes sahip olamıyordu. Ayrıca şeriyye sicillerinde geçen araba kelimesi çoğunlukla araç manasında değil ölçü birimi olarak kullanılmış. İki araba ot, üç araba saman, on araba odun gibi...

     Bildiğimiz şekli ve teknolojik özelliklere sahip arabaların bizde yaygınlaşmasının Kafkas ve Balkan muhaceretine dayandığını düşünüyorum. Bu tersine göçte macurlar alabildikleri bir kaç parça eşyasını arabalarına yükleyip buralara geldiler. Böylece arabalarla birlikte onların ustaları da geldi ve  ve 19. yy sonlarından itibaren bizde tek tük görünen arabalar gelişti ve çoğaldı. Kullanım kolaylığı sebebiyle herkes bunlara yöneldi. Bununla beraber arabaya geçiş o kadar da kolay değildi, zira bunlar Eğretliler için hala lüks kabul edilebilecek cinstendi. Bir fikir vermesi açısından örnek sunayım. Birisi babasının ne kadar variyetli olduğunu anlatmak için demişti: "Köydeki üç şıngırdaklı arabadan biri babamınmış." Bu, 1930'larla ilgili... 1960-70'lere gelince arabalar sıradanlaştı, ona benzer durum traktöre geçişte yaşandı.

    Macurların etkisiyle gelişip yaygınlaşan arabacılık ve arabalardaki terimlerin, yine onların adlandırmasıyla oluştuğunu düşünüyorum. Bulgaristan Türklerinin kullandığı arabanın iskeletini çizmişler. Baktım, bizimkiyle aynı. Bu çizim üzerinde arabanın ayrıntılı anlatımına geçmek uygun olacak. Öküz ve at arabasının iskeletini farklı vermişler, bizde ok kısmından başka ikisi arasında fark bulunmadığı için tek çizimden anlatalım.


    Dingil
    1 numara ile gösterilen arka, 15 ile gösterilen ise ön dingil oluyor. Ön dingil bütün demir, arka dingiller ise daha değişik gösterilmiş. Hatırladığım kadarıyla arka dingil de bütün demirdi. Önceden bu şekildeydi de, zamanla veya Türkiye'ye gelince sistem değişmiş olabilir, Yahut ben yanlış biliyorumdur. Neyse dingillerin demir olma sebebi arabanın bütün yükü ona bindiği için olmalıdır. Her birinin ucu vidalıydı ve teker takıldıktan sonra dört köşe büyük somunla sabitlenirdi. Arabanın başka yerlerinde de demir aksam var, buradan arabacılığın dülgerlik ve demircilikle yakın bağlantısını anlayabiliriz.

    Yasdık
    Arka dingilin üstünde 3 numarayla gösterilen kısımdır. Numaralanmamış, ama ön dingil üzerindeki enlemesine ağaç kütük asıl yastıktır. Arka dingil bütün gösterilmediği için üzerindeki yastık da değişik alınmış. Bizdeki arabaların iki yastığı da öndeki gibidir. Bu yüzden hem arka hem ön yastıklar da alt-üst olmak üzere iki parçadan oluşurlar. Arka yasdıkların manevra görevi bulunmadığından onlar birbirine sabitlenir. Ancak ön yasdıklardan arabanın sağa sola dönüşünde hareket beklendiği için onlar sabitlenmezler. Hareket ve sürtünme sırasında yasdıklar aşınmasın diye birbirine temas ettikleri kısma dövme demir plaka kaplanır.

    Guşak
Arkadaki alt ve üst yastıklar birbirinden ayrılmasınlar diye civatalı somunlu demir kelepçeyle bağlanırlar ki buna guşak/kuşak denir. Guşağın  dörtgen somunları yere baktığı için düşmesinler diye sık sık kontrol edilir. (Numara 16)
    
    Dayama
    Yasdıkların iki ucuna, dışa doğru 60 derecelik açıyla çakılan ortalama 70 santim yüksekliğinde ağaç direklerdir. Ön ve arka yasdığın uçlarından göğe doğru yükselen dört dayama, konulacak geri, sandık veya tahtalar kendisine dayandığı için bu adı almışlardır. (Numara 4)


    Rahatça oturmak ve yük taşıyabilmek için iki yasdığın üzerine boydan boya sağlam bir tahta uzatırlardı. Arabanın tabanını kapladığından dolayı daban tahtası deniliyor buna. Bir de dayamalara dayanan, basit iki tahta çakılarak uzatılmış yan tahta veya dayama tahtaları bulunuyor arabada. Eski zamanlarda daban tahtası üzerinde ve dayamalara uzatılıp gerilen siyah kıl gerilerle taşıma yaparlarmış. Saman, gerektiğinde sap, dene, tezek, günaşık, ot, nohut vb şeyler hep geriyle taşınıyor. İlk defa Velciklerin Mehmet Ün geriyle taşımaktan vazgeçip, dayama tahtalarını bir metre kadar yükseltmiş ve böyle saman çekmeye başlamış. Onu görerek ahaliye yaygınlaşan bu yüksek tahtalara saman tahtası denilmiş, dahası Mehmet Ağa'nın lakabı "Tahtalı" kalmış. Tahtalı Mehmet Ağa 1922-1975 arasında yaşadığına göre, bundan saman tahtasının tarihi çıkarılabilir.

    Makes
    İki dingili bağlayan oku alttan destekleme göreviyle, ön dingilin hemen arkasına yerleştirilen makas benzeri çatal düzenektir (Numara 5). Destek ve gerilim sağlama vazifesinden dolayı buna germe de deniliyormuş. Bir başka husus da önceleri sadece at arabalarında bulunmasıymış. Benim aklımın erdiği son zamanlarda öküz arabalarında da bulunuyordu ve sadece makes deniliyordu. Özellikle dönüşlerde orta ok (özek) ile sürtünme oluşacağı için makeslerin yukarı bakan kısımları yine dövme demir olurdu.  

    Arabanın bu demir aksamından ön yasdık, makes ve dingil kısımları periyodik araba yağlama sırasında yanık yağ ile yağlamaya dikkat edilirdi.


    Özek
    Arabanın iki ana parçasını oluşturan iki dingili, üzerlerindeki yasdık, dayama gibi bütün aksamıyla birlikte birbirine bağlayan uzun ve sağlam ağaç mildir. Bazen buna orta ok da derler. Özek iki dingilin dışına taşacak kadar uzundur. Ön dingilden en fazla 10 santim kadar taşar ve bu kısım sabittir, hep böyle küt kalır. Arka dingilden genellikle bir metre kadar taşar. Bu arka taşkın kısma guyruk denir (Numara 12). Çocukluk eğlencelerimizden biri de hareket halindeki arabanın kuyruğuna, eşeğe biner gibi oturmaktı. Yan tahtalar veya daban tahtasına tutunma imkanı olduğundan guyruktan düşme tehlikesi yaşamazdık.

    Gırlangıç
    Şekli kırlangıç kanatlarına benzediği için böyle adlandırıldığı düşünülüyor. Arka dingili özeğe sabitleyen çatal ağaç düzenektir (Numara 13). Çatalın uçları dingil ile yasdık arasına tutturulmuştur, tek uç ise merkezde özeğe gırlangıç zikgesi denilen büyük bir pimle tutturulur (Numara 14). Yine ön dingili özeğe bağlayan büyük pime de özek zikgesi adı veriliyor. (Numara 10)

    Ok
    Arabanın önemli parçasından biri de ok. Önde özeğin devamı gibidir, ve arabayı çekecek hayvanların koşulmasını sağlar (Numara 11). Öküz ile beygirin koşulması farklı biçim ve araçlarla sağlandığı için öküz arabasıyla at arabasının okları farklıdır. At arabası oku düzgün bir ağaç  mildir. Ön dingil grubuna, dörtlenmiş ok kökünün gireceği ebatta bir kovan açılır ve kök oraya sokulduktan sonra yatay bir zikgeyle sabitlenir. Bu zikgeye ok çivisi denir (Numara 17). Son zamanlarda bu görevde uzun bir civata kullanılıyordu.

    At arabasının okuna beygirlerin boynundaki hamıtlardan uzatılan kayışlar doğrudan bağlanır. Öngayış denen bu kayışların dışında hayvanların koşumunu sağlayan asıl kayışlar yangayışlardır. Yangayışlar da hamudun iki yanından hayvanın arkasına uzanarak oradaki falakaya geçirilirler. Burada falakadan da bahsetmek gerek. Ucundan tutup kaldırılarak çalışan eski tip teraziye benzer, bu yüzden bazı yerlerde buna terazi dedikleri de olur, fakat Anıtkaya'da hep falaka denirdi. Bu falaka sistemi sadece arabada değil, düvende, çiftte, yani atların koşulması gereken her yerde kullanılırdı (Numara 9). Hayvanların gücüne direnecek sağlamlıkta genellikle meşeden yapılan falaka, aynı sağlamlıkla arabaya bağlanabilmelidir. Bunun için tuhaf kıvrımlı, ama estetik bir görüntüye sahip çeki demiri vardır. (Numara 7'ye işaretlenmiş, ama orada çeki demiri yok, sadece falakanın gövdesi işaret ediliyor.)

    Tek beygir koşulan arabalar çift okludur. Hayvanın iki yanına gelen oklar hem yangayış, hem de falaka vazifesi gördüğü için bunlara gerek yoktur. Ayrıca öngayışa da gerek yoktur, hamut oklara hayvanın boynunu üstten çevreleyen n biçimindeki eğri ağaç yardımıyla bağlanır.


    Öküz arabasının oku daha başkadır. Bir defa onun kökü dingil-yastık sistemine tek noktadan değil, çatallaşarak iki yuvadan bağlanır. Böyle olduğu için falakaya da gerek yoktur. Ayrıca okun ön ucu da farklıdır; altında bir demir dayak, üstünde yine demirden Z benzeri bükülmüş eğri parça bulunur. Deveboynu denilen bu demire zikge yardımıyla boyunduruk takılır. Öküzleri boyunlarından tutsak etmeye yaradığı için böyle adlandırılan boyunduruk çok basit bir sistemdir. Üstte boyunduruk ağacı, altta damaksı denilen paralel iki ağaçtan oluşur. Boyunduruk sağlam olmalıdır, ama yük binmediği için damaksı söğütten filan yapılabilir. Yeter ki iki ağaca da zevleler için delik açılabilsin. İçerideki zevleler sabit, yani sürekli takılı vaziyetteyken, dışarıdakiler hayvanın boynu istenilen pozisyona getirildikten sonra yerine takılır. Öküzü koşma işi bu kadar basittir. Eskiden zevleler meşe ağacından yapılırmış, hatta buna uygun meşeleri zevlelik diye ayırırlarmış. Son zamanlarda inşaat demirinden zevle büktüklerini hatırlıyorum.


    Teker
    Oklar farklıdır ama, öküz olsun beygir olsun arabaların tekerleri aynıdır. Gerçi dört tekerden öndekiler arkadakine göre biraz küçüktür ama, bu at arabası için de, öküz arabası için de geçerlidir. Bir çok parçadan oluşan tekerin merkezinde başlık bulunur. Başlığın dış ucunda teker somunu takılan yuvaya zurna veya zıvana adı verilir. Başlıkta zurnadan daha büyük çaplı ikinci kademe yumru, bir dövme demir halkayla çevrilidir. Bu halka olmazsa göbekteki başlığın dağılacağı düşünülür. Hey gidi hey, eski tekerlerden çıkan ve kullanılmayan bu halkaları bir oyuncak gibi döndürürdük.

    Merkez başlığının gövdesine açılmış başlık deliklerine, merkezden çevreye dikey uzanan ve barnak/parmak denilen çubukların ucu oturtulur. Barnakların diğer ucu da tekerin dış halkasını oluşturan ve isbit adı verilen gövdedeki deliklere oturtulur. Böylece merkezden çevreye direnç ve bağ gergileri dengeli bir şekilde kurulmuş olunur. 11 veya 12 barnaktan oluşan gergiler, merkezdeki başlık, çevredeki isbit... bunlar hep ağaç malzemeden üretilirler. Tabi alalade ağaç değil, sert ve sağlam ağaçtan... Lakin ne kadar sağlam olursa olsun onca yükün altında kalan teker bir gün gelir dağılır. İşte bunu önlemek için isbitin de üstüne, onu ve bütün tekeri muhafaza altına alacak şekilde büyük demir halka geçirilir ki buna da şına adı verilir.

    Teker bakımında belli aralıklarla dingili yağlamak yeterli değildir. Özellikle sıcak yaz mevsiminde her tarafı ağaçtan mamul olan tekerin çekip büzülmesi normaldir. Böylece gevşeyip gağşayan ağaç eklentiler dağılmaya meyyal olur. Bunun çaresi tekeri nemli tutmaktır. En azından çok sıcak günlerde her tekeri sulayıp ıslatmak gerekir. Hayvanları sulamak için çeşmenin aharına yanaştırdıktan sonra, oradan ayrılırken araba özellikle su ve çamur birikintisine sürülerek tekerlerler ıslatılırdı. Böyle bir imkan yoksa her tekere birer güğüm su döktüğümüzü hatırlarım.

    Yıllık teker bakımı olarak da teker çektirme yapılırdı. Ağaçların kuruması, yahut başka sebeplerle şına isbite büyük gelmeye başlar, bunun çaresi bir iki santim kesip daraltmaktır. Sırf bu iş için eski tip demircilerde teker çekme aparatları olurdu..


    Ha bir de yaylı arabalar var, fakat onlar Anıtkaya'da pek kullanılmadı. Çünkü ağır ileşberlik yükünü kaldırabilecek biçimde değillerdi. Ayrıca bizim kır bayır yolları için fazla kibardılar, bu yüzden daha çok ova köylüleri koşardı. Biz de ancak cumartesi hafta pazarına domates biber, sonra üzüm, kavun karpuz satmak için gelen ovalılarda, bir de çerçilerde görürdük.

    ***

    Sabırla buraya kadar okuyanlar başlıkla yazı arasında tam bağlantıyı kuramamış olabilirler. Yazının kaleme alınma sebebini anlattığımda anlaşılacağını ümit ediyorum.

    Bundan bir buçuk ay kadar önce Mehmet Ali Seçen aradı. Bir Balıkesir türküsünü dinlerken duymuş, başlığa çektiğim sözü. Daha doğrusu Mardaklar sülalesiyle alakası olabileceğini düşünmüş. Gerçekten de mardak kelimesini bu sülalenin adı dışında hiç duymamıştık, türkü ilk oluyor. Merakla türküyü dinledim, kim yaktıysa araba parçalarını sayarak diyeceğini demiş. Güzel türkü, ama ben de mardak'a takıldım kaldım. Bununla beraber araba ve mardak konusunda bir yazı şart olmuştu. Lakin dağ sezonunda olduğumuzdan yazı bugüne kaldı.

    Yukarıdaki arabanın bizim köydeki tarihçesi ve önemli araba aksamı konulu yazının sebebi böyle. Buradan mardak konusuna geçecek olursak, o hususta açıklığa kavuşmuş bir taraf yok, bıraktığımız gibi duruyor yani.

    Mardakların hem 1831 hem de 1904 kütüğündeki sülale adı "Şalakçıoğlu" biçiminde yazılmış. Resmiyette böyleyken Eğretlilerin buna itibar etmeyip Mardaklar diye hitabı ilginçtir. Ayrıca şalak'tan mardak'a geçişin mantıki izahını bulamıyoruz. Çünkü Eğret'te sülale adı dışında mardak kelimesi bilinmiyor. Üstelik bu kelimeye başka ağızlarda da rastlayamadık. Bu yüzden sadece bir belgede geçen 'Maşlakçıoğlu' kullanımının Mardak'a dönüşebileceği ihtimaline dayanarak sülale adını açıklama yoluna gitmiştik. 

    Şimdi kelimeye ilk defa bir türküde rastlayınca araştırdık, zorlama da olsa büyük kereste anlamı verilmiş ve mertek kelimesiyle ilişkilendirilmiş. Yapay zekadan beri böyle anlam ilişkilendirmelerine de güvenmiyorum ya, neyse... Sonuçta mardak kelimesi bir türküde geçiyor ve arabanın bir parçasına karşılık geldiği de besbelli. Başka hiç bir yerde bilinmezken sadece Balıkesir'de arabanın bir parçasına mardak denilmesi garip değil mi... Garip, ama gerçek işte... Şimdi arabanın hangi kısmına mardak denildiğini bulmak gerek. Biraz da o yüzden Balkanları filan işin içine sokarak araştırdım, yine de bu kelimeye rastlayamadım.

    Her şeye rağmen kalın kereste anlamından yola çıkarsak, buna uygun araba parçası olarak özek, yani orta ok akla geliyor. Acaba Balıkesir'de özeğe mardak mı deniliyordu? Öyleyse, bizdeki Mardaklardan biri arabanın o parçasıyla ilgili bir iş mi yapıyordu, yahut özek/mardakla ilgili başına bir iş mi geldi de millet o lakabı verdi? Öyle bile olsa Eğret'te bu mardak kelimesi nasıl unutuldu? Ya da Mardaklar sülalesi mensupları bununla ilgili bir şey biliyorlar mı? Hatta (Mehmet Ali Seçen'in dediği gibi) bu durum Mardakları köken olarak Balıkesir'e götürür mü?

    İşte böyle... Araba konusu tamam, ama mardak başı hususunda cevap bekleyen sorular var...



10 Eylül 2026

Eğret Ve Çevresinde Oğuz İzleri


Oğuzlar/Türkmenler adlı kitabı okudum.  Bu sahada yapılmış en kapsamlı çalışma diyebiliriz. Faruk Sümer'in bu kitabını 1965 baskısının pdf formatıyla okurken bazı notlar aldım. Bu yazı, o notların düşündürdüklerinden oluştu.

Oğuz Kağan’ın 6 oğlundan gelen 24 torunu aynı zamanda 24 Oğuz boyunu oluşturuyor. Bu boylara daha Orta Asya’dayken Türkmen adı veriliyor. Türkmenler zamanın şartlarına bağlı olarak önce Hazar güneyi, sonra İran ve en sonunda Irak, Suriye, Anadolu’ya yöneliyorlar. Bu anlamda başta Selçuklu ve diğer devletler hep onların eseridir. Aynı zamanda Anadolu’nun fethini gerçekleştirenler de Türkmenlerdir. Batıya doğru bu yönelim sonucunda dillerine Batı Türkçesi yahut Oğuzca denilmiş, ama toplulukları genel olarak Türkmen diye anılmıştır. Bu genel adlandırmanın unutulmaya yüz tuttuğu Yörüklükten yerleşikliğe geçiş döneminde ise özellikle boy adlarıyla anılmaya özen gösterilmiş, 24 boyun kolları, obaları bile kayda geçirilmiş.

İşte Oğuzlar/Türkmenler kitabında boyların Oğuzeli’ne nasıl yerleşip kök saldığının hikayesi anlatılıyor. Açıkçası şu sıralar her şeyi Eğret nokta-i nazarından okuduğum için bu kitaba da öyle baktım. Dolayısıyla Türkmenlerin Anadolu’ya yerleşmesinde Eğret’in durumu nedir, yahut şu uzun hikayede bizim köye bir rol var mıdır, kitabı okurken bunu gözettim.  İlgili bulduğum noktaları not ettim. İzah ettiğimde bu ilginin anlaşılacağını ümit ederim. O zaman başlayalım...

Uryatlar
Batıya doğru ilerlerken İran’a gelen Moğollar üç unsurdan oluşuyordu: I. Moğollar, II Moğol olmadığı halde Moğolca konuşanlar ve III. Türkçe konuşanlar. Birinci ve ikinci gruptakiler malumdur, ama ikinci gruptaki topluluklar ilginç. Bunların içinde Tatarlarla birlikte adı geçen Uyratlar var, hakkında başka bilgi verilmemiş olan bu topluluğun sadece adı dikkatimi çekti. Eğret/Eyret’e benzer söz bulmak kolay değil çünkü… Moğol yönetim ve ordusunda mühim bir yere sahip olduğu anlaşılan Uyratlara bir süre sonra Anadolu’da rastlıyoruz. Moğolların İlhanlı devletinde Diyarbakır taraflarına Uyratlar hakimdir. Hatta zamanın hükümdarını tanımayacak kadar güçlü Uyrat Ali, Diyarbakır valisidir. Bir müddet hakimiyet sürdükten sonra konumunu 1337’de kaybeder.  Bu karışık dönemde çok zahmet çektikleri belirtilen Uyratların yüzyılın sonlarında Erbil’de hüküm sürdükleri belirtiliyor ve bir daha adları anılmıyor. İlginç olan şu ki 14. yüzyıl sonlarındaki durumları anlatılırken Uyratlardan Türkmenmiş gibi söz ediliyor. Eğer yok olmadılarsa Anadolu’nun Türkleşmesi, yani tedricen Türkmen yerleşimi sırasında bir yerlerde oba kurdukları düşünülür.

Ölüyeri
Müslüman olan Oğuzlara Türkmen denildiğine dair bir görüş de var. Gerçi İslamiyete geçmeden önce de Oğuzların tek tanrı inancına sahip oldukları, kesinlikle puta tapma gibi bir durum olmadığını iddia eden görüşlerin yanında Oğuz Kağan’ın bir peygamber olduğunu söyleyenler de bulunuyor. Her ne olursa olsun önceki inanış ve yaşantılarındaki bazı hususlar bize tanıdık geliyor. Mesela bunlardan biri yuğ törenleridir. Defin işi bittikten sonra ölünün mal varlığından hazırlanan yemekler yenilirdi ki bütün Türk boylarında buna yuğ aşı veya ölü aşı deniliyordu. İslamiyet sonrası Türkmenlerce de asırlarca devam ettirilmiş. Türkiye’nin her yanında bir takım şikayetlere konu olsa da benzer adete hala rastlanıyor. Anıtkaya (Eğret)te farklı olarak bunun adı “ölüyeri”dir.

Eğrek Seğrek Kardeşler
Oğuzlar/Türkmenlerin tek Türkçe destanı kabul edilen Dede Korkut Kitabında geçen kişi isimleri sıralanmış. 11. yüzyıldan sonra kullanılmadığı için arkaik diye nitelenen bu isimlerin içinde iki kardeşin kafiyeli adları da ilgimi çekti. Eğrek ve Seğrek adlı bu kardeşlerden Eğrek düşmana esir düşer, bu durumu sindiremeyen Seğrek onu kurtarmanın yollarını arar. Anlamı ve etimolojisini çözemediğim bu isimleri, ilki Eğret’i andırdığı için not etmişim.

Eyret
Eğret’e benzer başka kelime yok.  Daha önceden Eyret’in bir Kıpçak boyu olduğunu tespit etmiştik. Buna göre köyün adı, Karadeniz kuzeyi ve Avrupa üzerinden Bizanslarca getirilen Kıpçak-Kuman Türkleri tarafından verilmiş olabileceği fikri ortaya çıkmıştı. Kitapta Kıpçaklar hakkında söylenenleri de not etmişim. 24 boy, yani Oğuzlar, yani Türkmenler Oğuz’un torunlarından geliyor. Kıpçaklar ise Oğuz Kağan’ın beylerinden birinden geliyorlarmış. Yani Kıpçaklar ile Oğuzlar birbirine büsbütün yabancı değil, hatta çoğu yerde Türkmenlerle birlikte anılıyorlar. Şu kadar var ki, destanlarda Oğuzlar sürekli Kıpçaklarla savaş halindeler, onları hep kafir/düşman olarak görüyorlar. İslamiyete geçiş döneminde oluşan Oğuznameler sırasında Türkmenler Müslüman olduğu halde Kıpçakların daha geç Müslüman olmasının bu düşmanca tutumda etkili olabileceğini söylüyorlar. Kıpçaklar da Müslüman olduktan sonra Türkmenlerle birlikte Anadolu tarafına geçenler var. Hepsi kuzeyden Hıristiyan olarak Kumanlarla birlikte Anadolu’ya geçmiş değil yani. Şu durumda, Eyret köyünün yerleşimi ve isimlendirilmesinin Oğuz/Türkmen/Yörük yerleşim sürecinde gerçekleşme ihtimalini de düşünmeliyiz.

Baş Parmaklarını Kes
Henüz batıya geçemeyip bir kısmıyla hala Orta Asya’da eğlenmekteydi Türkmenler. Anadolu Selçuklularının atası kabul edilen Arslan Yabgu, Gaznelilere 11. yy’da mağlup ve esir olmuştu. Onun beylerinden yani Oğuzlardan 4 bin çadırlık bir grup Gazneli Mahmud’a gelerek Horasan’a geçmek istediklerini, orada kalmalarının Selçukluları zayıflatacağı için Gaznelilere, kendi rahatları açısından da Oğuzlar için iyi olacağını, bu yüzden geçmelerine izin vermesini rica ettiler. Mahmud da bunu onayladı. Bu sırada Gazneli Mahmud’un kumandanlarından buna itiraz edenler oldu. Hatta bir vezir madem izin verilecekse ok atamamaları için başparmaklarını kesmeyi önerdi. Buna karşılık Mahmud ona “Sen merhametsiz, katı yürekli bir adam imişsin” cevabını verdi.

Konumuzla ilgisi olmadığı halde bu olayı not etmemin sebebi, bir benzerinin geçtiğimiz yüzyılda bizim köyde yaşanmasıdır. Torunundan dinlemiştim, Velciklerin Kel Hasan (Ün) I. Dünya savaşında hangi cephedeyse düşmana esir düşmüş. Hukuken serbest bırakma vakti geldiğinde, kendilerine karşı tetik çekemesin diye sağ elinin işaret parmağını kesip öyle bırakmışlar. Gazneli Mahmud dindaşlarının parmağını kesecek kadar merhametsiz değilmiş, ama karşısındaki gavur olduğu için Kel Hasan dede şehadet parmağını kurtaramamış.

Gökdaş Deresi
Gazneli Mahmud’un elinde esir bulunan Arslan Yabgu’ya, bir bakıma ihanet ederek Horasan’a geçmiş bulunan 4 bin çadırlık Selçuklu grubunun başındaki beylerden birisinin adı Gök Taş idi. Buradaki ikinci isim hüviyetindeki Taş’ın bir unvan olduğu da düşünülebilir. Yalnız Söğütcük-Omracık-Eğret üçgenindeki mevkiye Gökdaşderesi denildiğini hatırlattı bana. Bu mevkiyi işlerken eski kavimlerin medeniyetinden kalma gök renkli mermerlerden, yahut bronz alaşımlı tarihi metal paralardan dolayı bu isim verilmiş olabileceğini yorumlamıştık.  11. yy’da Horasan dolaylarında rastlanan Gök Taş’ın kendisi veya adını alacak sonraki kuşaklar Anadolu’ya geçip buralara kadar gelmiş olabilir. Böyle düşünmemize dayanak var.

Kumartaş
Yıllar geçti, esaretteki Selçuk beyi Arslan Yabgu öldü, onu esir eden Gazneli Mahmud da öldü. Yerine geçen ve kardeşleriyle kavgalı Mesud ise Horasan’a geçmelerine izin verdiği Selçuklu beylerinin desteğine muhtaç oldu. Yanına çekmek istediği beylerin arasında Gök Taş da vardı. Ancak bunlara tam güvenemediği için, üzerinde nezaretçi olmak üzere kendi beylerinden Humar Taş’ı komutan tayin etti. Bu vaziyette aralarında Gök Taş’ın da bulunduğu Selçuklu beyleri Azerbaycan-Ermenistan dolaylarında oylandılar. Bu arada oralarda evlenenler ve yurt tutanlar oldu.

Altıntaş
Gazneli hükümdarı Mesut, Selçuklu beylerinin güney Kafkasya’da kazandıkları nüfuz ve itibardan rahatsız oldu. Gerçi Humar Taş’ın gözetimindeydiler, ama yine de orada yurt tutmalarını istemedi. Yeni tayin ettiği Rey valisine verdiği emirlerden biri de bu beylerin yakalanmasıydı. Oğuzları yine Humar Taş idare etsin ve bu beyler de Gaznelilerin emrinde çalışsın istiyordu. Yağmur, Kızıl, Buka ve Gök Taş adlı dört Selçuklu beyi bu bölgede rahat bırakılmayacaklarını anlayıp yine doğuya dönmeye karar verdiler. Orada Harizmli dostları Harun vardı. Esasen Harun’un babası Altun Taş zamanından beri kışı geçirmek için Harizm’e giderlerdi. Bu sefer bir daha batıya dönmemek üzere Harizm’e yönelmişler. Fakat kendileri gidemese de çocuklarının adlarını Anadolu’ya kazıdıkları anlaşılıyor.

Curak
Yukarıda adı geçen Harizmli Altun Taş’ın emrinde henüz Müslüman olmamış ciddi bir Kıpçak topluluğu vardı. İşte Oğuz Yabgu devletini bu Kıpçakların yıktığı düşünülüyor. Kıpçakların bünyesinde zikredilen birkaç küçük grup daha var ki, bunların birisi Cugraklardır. Diğerleriyle birlikte Cugrakların da Kıpçakların bir kolu yahut akrabası olduğu söyleniyor. Bu olaydan birkaç on yıl sonra Müslüman olmaya başlayacaklar ve başka Oğuz boylarıyla batıya yöneleceklerdir. Cugrak adı bana Apdıramanların Curak Mehmet Kirkit’i hatırlattı. Lakabının anlamı ve veriliş sebebini bir türlü bulamamış, en sonunda yansıma sesli bir yakıştırma diye düşünmüştüm. Şimdi bu lakabı Cugrak ile ilişkilendirebiliriz. Bunun için kelimelerin aynılığından öte bir sebebimiz daha var: Curak Mehmet’in ana-dedesi 19. yy’da Eğret’e gelen Türkmen Abdullah’tır. Bu Türkmen ailesinin erkek çocuğu olmadığı ve karı koca 1904 öncesi vefat etmelerinden dolayı nesli bugüne ulaşmamıştır. Haklarında başka bilgi yok.

Danalar
Azerbaycan-Ermenistan tarafına giden Selçuklu-Oğuz beylerini oraların Kürt hakimi Vahsudan’ın çağırdığı anlaşılıyor. Düşmanlarına karşı bu Oğuz savaşçılarından yararlanmak istemiş. Daha sonra Harizm ülkesine/Irak’a döndü bu beyler. Fakat aralarından bir bölük Harizm’e dönmeyip obasıyla oraya yerleşti. Bunların başında Dana Bey varmış ve yukarıda adı geçen Vahsudan Dana’nın kardeşiyle evlenmiş. 11. yy’da Oğuz beyinin ismi olarak gördüğümüz Dana kelimesi, daha sonraki dönemlerde Anadolu’da bazı Türkmen beylerinin adı önünde unvan veya mensubiyet ifade eder şekilde karşımıza çıkıyor; Dana Muhammed Bey, Dana Murad Bey gibi… Mesela 16. yy’da Dana Beğ oğlu Allah-Kulu Beğ’in Avşar emirlerinden biri olduğu belirtilmiş… Bizim köydeki Danalar sülalesine neden bu isim verildiği de çözümlenememiş hususlardan biridir. Kütükte bu sülale ‘Dana Oğlu’ biçiminde kaydedilmiş. Oysa 1831 kayıtlarında bu isimde sülale yok, ancak listenin sonunda ‘Köyün buzağı çobanı İsmail’ adıyla bir aile kaydı bulunuyor. Biz sülaleyi, bu ifadeden yola çıkarak, yani buzağı/dana anlam ilişkisi sebebiyle açıklama yoluna gitmiştik.  Şimdi ise Danalar’ı bir Türkmen oba adı olarak düşünmemiz için yeterli sebep var.

Metruk Köy
Malazgirt zaferini takip eden on yıl içinde Türkler Ege denizine kadar her yeri fethetmişlerdi, fakat Haçlı seferleriyle bu ilerleyiş yavaşlayıp tersine döndü. Bununla beraber 1243 Kösedağ bozgunu öncesinde, Kütahya-Denizli hattının batısına tekrar geçildi. Bu hesaba göre, Eğret köyünün tam da bu hattın doğusunda kaldığı anlaşılacaktır. Eğret de fethedilen yerler arasındadır. Buraları fethedip yerleşenler, Selçuklu hanedanının kendi kavmi, yani Türkmenler idi. Türkmenler burada göçebeliği bırakarak oturak yaşayışa geçmeye başladılar. Bunlar daha ziyade köyler kurarak veya çoğu metruk eski köylerde sakin olmak suretiyle yerleşiyorlardı.  Eğret de o metruk köylerden biri üzerinde kuruldu. Eski medeniyet kalıntısı bir sürü devşirme malzeme hala köy içinde görülmektedir. Sekiz asır önce ortalığın nasıl olduğunu varın siz hayal edin.

Bulduk
“Bahsedilen emir zamanında (Sungur-ul Bayati/Bayatlı Sungur) Basra’da İsmailiyye Türkleri ve Bulduklu Türkleri gibi askeri zümreler vardı.” 12. yy Irak’ından bahseden bu cümlede benim dikkatimi çeken kelime Bulduklu oldu. Bizdeki Bulduk Mehmet Saçak’ın lakabını ve anlamını tartışaduralım, Bulduklar 8-9 asır evvel bir Türk topluluğunun adı olarak karşımıza çıkıyor.

“Artığesik Helal Et”
Artuklular ile Selçukluları Türkmenlerin iki büyük hanedanı olarak vasfeden tarihçiler var. Artuklular Melikşah devrinin büyük kumandanlarından Artuk Bey’den geliyor. Artuk Bey’in babası da Eksük Bey adında meşhur bir kumandanmış. Baba oğul ikisinin adı birlikte söylenince ister istemez bizdeki bir söz akla geliyor. Bir alış veriş, paylaşım, yahut ortak bir işin sonunda insanlar birbiriyle “Artığesik (artık eksik) helal et” diye helalleşirler. Elbette bu söz yukarıdaki kumandanlarla değil, sadece miktarla alakalıdır.

Kinisliler
Akkoyunlu devletine son veren Şah İsmail 16. yy başında Safevi devletini kurmuş oldu. Bu şii devletinin kurulmasında ve etkili olmasında da yine Akkoyunlu’da olduğu gibi en büyük güç Türkmenlerdi. İlginç bir şekilde Selçuklu ve Osmanlı’nın ihmal ettiği Türkmenler, onların karşısında kurulan devletlerin yanında yer alıp bunda başrol oynuyordu. Safevilerin kuruluşunda birinci derecede ve ikinci derecede etkili olan Türkmen toplulukları diye gruplama yapılmış. İkinci derecede etkili Türkmenler arasında Hınıslu grubu da sayılıyor. Erzurum/Hınıs ile ilişkilendirilen bu topluluk adını buradan almış. Bu topluluğun Kürt kökenli olduğunu söyleyenler var, yalnız beylerinden birinin adı Kara Güne’dir ve bu isme biz Dede Korkut hikayelerindeki Salur Kazan’ın kardeşi olarak rastlıyoruz. Üstelik oğluna, aynen hikayede olduğu gibi Budak adını vermiş. Bunlardan Hınısluların Türkmen olduğu anlaşılıyor. Bu topluluk üzerinde durmamızın sebebi, Eğret kütüğüne İdrisoğlu Ali diye yazılan, ama başka kayıtlarda Kinislioğlu biçiminde geçen süleledir. Ahali de sülaleyi Kinisler veya Kinisliler diye tanıdığına göre 1904 kütüğündeki ifade, yanlış okuma sonucu İdrisoğlu biçiminde dönüştüğüne hükmedeceğiz. Kinisli konusunda sülale mensupları da bir şey bilmiyor. Sadece Kumpir Hasan’dan Kütahya taraflarından geldiklerine dair ayrıntısız bir bilgi nakli var. ‘Kilisli’den ‘Kinisli’ye dönüştüğüne yönelik inandırıcı olmayan bir yorumu da yazalım. Onca araştırmaya rağmen Kinisliler’i izah edememiştik. Kinisliler, 19 yy’da Eğret’e yönelen Türkmen akını sırasında “Kütahya taraflarından” gelmiş Hınıslı grubuna mensup bir aile diyebiliriz.

Şamlı
Safevi devletini kurulmasında birinci derecede rol oynayan Türkmen grupları arasında Şamlu ismi de geçer. Şamlu’nun, yazları Sivas yaylalarında kışları  Şam/Halep  bölgesinde geçiren bazı Türkmen oymaklarından oluştuğu belirtiliyor. Fakat Şamlu adı verilen Şam Türkmenleri/Suriye Türklerinin bu kadar basit anlatılması doğru değildir. Çünkü Şamluların Oğuzlardaki Üçoklar-Bozoklar şeklindeki ikili teşkilatı aynen devam ettirdikleri ve 24 oğuz boyunu bünyelerinde barındırdıklarından dolayı çok önemli bir Türkmen topluluğu olduğunu söylüyorlar. Şu durumda Şamluların farklı boy,kol,oba,oymak adıyla Anadolu’nun her yanında yazlak-kışlak hayatıyla bulunmuş olabileceklerini düşünmek yanlış olmaz… İşte şimdi dağdaki Şamlı çeşmesi daha bir anlamlı hale geliyor.  Bu çeşmenin Şam’a göçmüş bir Yörük tarafından yapılmasında hiçbir mantıksızlık yok. Ancak Şamlılardan bir obanın o mevkiye konduğu, bu esnada mallarının ihtiyacı için çeşmeyi inşa ettikleri hikayesi daha gerçekçidir. Geçen yıl ortaya çıkarılan su yolundaki malzemeye bakılırsa, o çeşme inşaatı birkaç kişinin harcı değil ciddi işgücü lazım. Şamlılar çeşmeyi tüm obanın katılımıyla yapmış ve değişik zamanlardaki eklentileriyle geliştirmiş olmalılar.

Söylemezler
Şamlıların büyük bölümü Halep Türkmenleri olarak biliniyordu. Bunların Dulkadirlere bağlı bir oymağın obaları sıralanmış. Orada iki oba adı dikkatimi çekti, ilki Söylemezlü… Eğret kütüğünde kayıtlı Söylemezoğlu sülalesinin bununla ilgisi olabilir veya isim benzerliğidir. Bizdeki Söylemezler, şimdi Özen soyadını taşıyan Gıbış, Gocaiban, Dıkma kardeşlerin sülalesi oluyor. Eğret’e 19. yy başlarında geldikleri tahmin ediliyor.

Haytalar
Dikkatimi çeken ikinci oba adı da “Kara-Haytalu”dur.  Sebebi malum, Hayta kelimesidir. Bilindiği gibi bu kelime Demirdelenlerden Mahmut Özdemir’in lakabıydı. Fakat onun önceki atalarından birinin de bu lakabın sahibi olduğunu düşündürecek bir husus var; Haytanınguyu… Susuzosmaniye ile İhsaniye arasındaki yol kenarındaki bu kuyu Karacahmet köyüne de yakındır. Hayta Mahmut doğmadan on onbeş yıl önce oralar Eğret sınırları dışına çıkmıştı.  Eğretliler başka bir köye kuyu kazamayacağına göre, mevki Eğret’e bağlı olduğu dönemde kuyu kazılmıştır, kazan veya kazdıran kişi lakabı Hayta olan Demirdelenler sülalesi mensubudur. Bu da bizi en az 19. yüzyıla götürür. 1831’de Demirdelenlerin Eğret’te olduğu sabit. Demek ki bu tarihten daha önce geldiler. Demirdelen adı da oymak adı olmaya çok müsait bir söz…

Odalar
Türkmenlerin Anadolu’ya yerleşmesiyle birlikte “ahi” isimli reisleri bulunan sanatkar dernekleri de oluşmaya başladı. Bunların merkezleri her türlü sosyal faaliyetin yanında misafirhane vazifesi de görüyordu. Ahiler ortadan kalktıktan veya önemini yitirdikten sonra köylerin ağaları misafirler için odalar yaptılar. Her köyde görülebilecek bu durum Eğret’te biraz abartılmış olabilir, zira normal bir köyde en fazla iki oda bulunurken Eğret’te her sülalenin bir odası vardı. Bunun bir çok sebebi olabilir; köyün işlek bir yol üzerinde bulunması, kervansaray, Hacı İbrahim Zaviyesi gibi…

Ayanoğlular
Boz-Ulus adı verilen  Diyarbakır merkezli bir Türkmen grubu var ki üç koldan oluşuyor: I.Diyarbakır Türkmenleri, II. Dulkadırlı Oymakları ve III. Halep Türkmeni Oymakları… Asıl kol olan Diyarbakır Türkmenleri Akkoyunlu elinin kalıntısı oymaklardan müteşekkildi.  Bunların üçü üzerinde duracağız, önce Koca-Hacılu oymağı…

Sülale araştırmalarında en zorlayıcı sülale grubundan biri şüphesiz Ayanoğlular idi. 1904 kütüğünde şimdiki Patlar, As, Aytar, Tırık, Kayır, Akkaş soyadlarına karşılık gelen Ayanoğlular mensubu  tam yedi kayıt vardı ve soyisimlerle yedi kayıt eşleşiyordu, bunda sıkıntı çıkmadı. Fakat 19. yy için temel dayanağımız olan 1831 kayıtlarında Ayanoğluların karşılığını bulamadık.  Bütün ipuçlarını toplayarak ve diğer eşleşmeleri eleyerek nihayet Ayanoğluların o günkü karşılığına erişebildik: Hacı Kocalar… Hacıkocalar 20.yy’a varana kadar Ayanoğlulara dönüşmüştü. Bazı belgelerde Hacıhoca’ya dönüşen bu isme daha önceki dönemlerde de rastlanmıyor. Buna rağmen 1831 listesindeki sıraya bakılırsa sülalenin Eğret’e 17-18. asırda geldiği düşünülebilir. Burada Koca’nın isim olduğu unutulmamalıdır, tıpkı Koca Hacılı oymak adında olduğu gibi. Sıfat tamlaması olmayıp çift isim biçimindeki kalıplarda isimlerin yeri zaman zaman değiştirilebilir. Dolayısıyla Hacı Koca ile Koca Hacı’nın farkı yoktur. Hasılı, Ayanoğlular Koca-Hacılı oymağından olabilirler.

Muslular
Boz-Ulus’u oluşturan Diyarbakır Türkmenlerinden ikinci bahsedeceğim oymak Musullu’dur. Adından da anlaşılacağı üzere bu oymak Musul merkezli Türkmenlerdendir. Yalnız bazı kaynaklarda Muslu ismine izafe edilerek Muslular biçiminde de geçiyor. 11. yy’da kurulan Akkoyunlu devletinin iki esas unsurundan biri kabul edilen Musullu boyu daha sonraki dönemlerde bütün Anadolu’ya dağılıp tedricen yerleşik hayata geçmişler. Soyadı Efe olan bizim köydeki Muslular da 19. yy sonunda Eğret’e gelerek Emirdağlı İbrahim adıyla kütüğe kaydedilmişler. Ancak doğrudan Emirdağ’dan Eğret’e gelmiş değiller,  önce Çatalçeşme’ye uğrayıp bir müddet orada kalmışlar. İbrahim’in yeğeni soyadı Yıldız olan Muslular ise Çatalçeşme’den Dandır, oradan Eğret istikametiyle Eğretli olmuşlar.

Oğulbeği
Üçüncü obanın adı Oğulbeğlü’dür. Sadece Boz-Ulus bölgesinde değil Anadolu’nun başka yerleri için de bu ad çok geçiyor. Bunun sebebi zaman içinde Boz-Ulus Türkmenlerinin Anadolu’ya dağılmış olmasıdır. Esasında Boz-Ulus Türkmenleri 1691 yılında devlet tarafından zorunlu iskana tabi tutuldu. Beş iskan bölgesinden biri de Afyon idi. Netice olarak 17. yy sonu, 18. yy başlarında Oğulbeğli oymağının Afyon-Kütahya sancaklarında yaşadığı bildiriliyor… Bu iki şehri birbirine bağlayan karayolu üzerindeki bir mevkiye Oğulbeği denilmesinin bu Türkmen oymağı ile ilgisi bulunabilir.

Yurt
Türkmenlerde yurt kelimesi sırasıyla elin, boyun, obanın ve ailenin oturduğu yer anlamına geldiği kaydedilmiş. Eğret’te  en küçük birim olarak ailenin oturduğu ev, dam, samanlık ve bunların çevrelediği bir avludan oluşan köy evi manasında kullanıldığını çoğu kereler anlatmıştık.

Coruklar
Kaşgarlı’da geçen Çaruklug (Çarıklı) adlı bir Türkmen boyundan bahsedilmiş. Anadolu’nun bazı yerlerinde tespit edilen Çarık, Çarıklı, Çarıklar obalarının az da olsa bu Çaruklug boyuyla ilgili olabileceği kaydedilmiş. Benim ilgimi çeken ise kelimenin Kaşgarlı’da geçen halidir. Aklıma Coruklar sülalesini getirdi. Sülale adını, “coruk” kelimesinin zayıf ve hastalıklı manasından yola çıkarak 1840’lara kadar götürmüştük. Yansımaya benzer bu kelimenin başka bir anlamını bulamamıştık çünkü. Bilmem ki Çaruklug’a bağlanabilir mi…

Balaban
Avşarlara bağlı küçük bir oymaktan söz ediliyor. Birgi çevresinde tespit edilen ve 28 vergi nüfuslu bu oymağın adı Balabanlu. Aynı şekilde Halep Türkmenlerinden Beğdili boyuna mensup bir Balabanlu oymağı zikredilmiş. Yalnız zorunlu iskana tabi tutulan bu oymağın Anadolu’ya geçtiğine dair bilgi yok. Belki iskandan önce yaylak olarak İlbulak’a gelmiş olabilirler. Fakat İzmir-Aydın bölgesindeki Balabanlıların bizim dağda yaylamış olma ihtimali yüksek. Yoksa Gedik yolunun sağ tarafında kalan ormanlık alana neden Balaban adı verilsin ki…

Araplı
Beğdili mensubu Balabanlıların zorunlu iskana tabi tutulduğunu söylemiştik. Onunla aynı uygulamaya tabi tutulan oymaklardan biri de Araplu’dur. Fakat Araplı oymağı Balabanlı kadar şanssız değilmiş. 19.yy’da zorunlu iskan bölgesi Rakka’dan kaçarak Anadolu’ya geçmeyi başarmışlar. Belki Bayramgazi güneyindeki boğazda Araplı çiftliğini kuranlar bu oymaktandır.

Ballılar
Çukurova Ulu Yörük bölgesindeki Türkmen obalarından birinin adı Ballu olarak kaydedilmiş. Balluların adı başka da geçmiyor. Olucak’taki Ballılar sülalesiyle alakası var mıdır, bilmiyorum.

Dandırı
Orta Anadolu’da Niğde’de Dündarlu adıyla bir oymak tespit edilmiş. Ayrıca Adana’da Karkın boyuna bağlı Dündarlu adıyla bir başka oymaktan söz ediliyor. Bir de Halep Eymürlerinden 1690 Avusturya seferine katılanlar arasında Dündarlu Eymürlerinin de adı geçiyor… İsim benzerliği de olabilir, ama bazı belgelerde bizim Dandır köylerinin adı Dündarlı olarak yazılmış. Eğretliler eskiden bu köylere ısrarla Dandırı derlerdi. Şimdi resmi adları Tandır olan bu kelime eğer soba-fırın anlamındaki kelime olarak düşünülüyorsa, bu yanlıştır. Çünkü Anıtkaya’nın yaşlısı genci o anlamdaki tandıra tandır der, hala da öyledir. Eğer köylerin adı bu anlamda olsaydı, eskiden beri Tandır derlerdi. Dandırı dediklerine göre Dündarlı eski adı daha akla yatkın geliyor. Yalnız Dündarlı Türkmen oymaklarıyla alakasını bilemem.

Toman
Dede Korkut kitabında Salur Kazan’ın hikayesi anlatılırken Toman adlı biriyle diyaloğu görülür. Milliyetinden söz edilmeyen bu kişinin de Oğuz boylarından birine mensup olduğu anlaşılıyor. Önceden bu ismi araştırırken Acemlere ait bir ad olduğu yahut Moğolca Teoman’ın değişmiş hali bulunduğu sonucuna varmıştık. İsmi araştırmamıza sebep ise bizim köyde birinin böyle lakaplanmış olmasıydı. Gırhasanların 1869 doğumlu Ahmet’e Toman diyorlardı. 1929’da vefat eden Toman Ahmet lakabını oğlu İbrahim Köz’e bırakmış. Tomanın İbram’ın vefat tarihi de 1987…

Dumanoğlu
Bir de Tuman var. Oğuznamelerde geçiyor, mesela Oğuz ülkesi yabgularından, yani hükümdarlarından biri de Tuman’dır. Aynı şekilde 16. yy’da Yavuz Sultan selim’im mektup yazdığı Memluk Sultanının adı Tuman-Bay… Bu isim de bana Dumanoğlu sülalesini hatırlattı. Eğret’in eski sülalelerinden olduğu, 1731 tarihli bir belgeden ve ailenin 1904 kütüğünün ön sayfalarında yer almasından anlaşılan Dumanoğlular maalesef günümüze kadar gelememiş. En son mensubu Dumanoğlu Halil, Danalardan Ayşe Hanımla evlenmiş. Tek çocukları oluyor Emine, onu da Dananın Çolak veya Konyalı Çolak diye bilinen Mehmet Kurt’a veriyorlar. Onların tek çocuğu Musa da çocukken ölüyor. Böylece Dumanoğlular tükenmiş.

Sağırlar
Oğuzların tarihinde çok mühim rol oynayan boylardan biri Salurlardır. Yönetim kademesi çoğunlukla Salurlardan oluşuyor, Dede Korkut’a göre Oğuz ülkesinin en şereflileri Salurlar. Selçuklu fethine katılmışlar, İran ülkesinde kendi adlarına bir devlet kurmuşlar, Anadolu iskanında mühim rol üstlenmişler. Bu yüzden Türkiye’nin her yanında bu boyun kalıntılarına hala rastlanabilir. Salurların Moğollar devrine kadarki adı Salğur imiş, demek ki Anadolu’ya yaklaştıkça isim değişip Salur oldu… Eğretlilerin Sağırlar olarak tanıdığı sülalenin kayıtlardaki adı Hacımustafalar. Bilindiği kadarıyla sülalenin geçmişinde işitme zorluğu çeken, yani sağır olan kimse yok. Halkın neden böyle bir yakıştırma yaptığı merak konusudur. Sülalenin ninesi başka bir köyden Eğret’e gelirken yanında tay gelen Ahmet adındaki oğlunun sağır olması sebebiyle Sağırlar diye lakaplandığı yönünde bir rivayet var. Lakin bu da inandırıcı değil, çünkü 1831 kayıtlarında o Ahmet’in sağırlığına dair bir not bulunmuyor. Oysa başkalarındaki fiziksel kusurlar özellikle belirtilmiş. Kısacası Sağırlarda sağır yok. İşte bu yüzden bu sülalenin Salır boyundan olduğunu düşünüyorum. Nasıl boy adı Salğur/Salur/Salır değişimine uğradıysa, bunlar da Salğuroğlu/Salğıroğlu/Sağıroğlu yahut kısaca Sağırlar olarak kalmışlar.

Garadeli
Anadolu’ya ilk Türkmen akınları yapıldığı sıralarda Salur boyundan Kara Beli adında bir beyden bahsediliyor. Kara Beli Bey bir bölgede bir asır kadar hakimiyet kurmuş, fakat ondan sonra ne kendisinin ne de Kara Beli hanedanının adı geçiyor, unutulup gitmiş. Burada bunu zikretmemin sebebi, 1936’da vefat eden Alemdaroğlu Ahmet Kızılyel’in  lakabına benzemesidir. Garadeli deniliyormuş kendisine,  şimdi sülalesi de Garadeliler olarak anılıyor. Garadeli esmer biri miydi acaba, ve hakikaten deli miydi? Değilse bu lakap Kara Beli’nin değişmiş hali midir?

İlyen
Yine Salurlardan devam edelim. Yavuz Sultan Selim döneminde Amasya taraflarında yaşayan Ak-Salur oymağı var. Beş kola ayrılan bu oymağın son kolu  İl-Değen diye adlandırılmış. Aklıma hemen İlyen köyü geldi. Şimdilerde Üçlerkayası olarak bilinen köyün eski adı, leğen anlamında İlyen veya antik lion (aslan)dan bozma İlion/İliyen diye tartışmalar var. Bence ikisi de değil. Salur boyunun İl-Değen oymağı bunu açıklıyor, oymak adı zamanla İldeğen/İliyen değişimine uğramış.

Emiraliler, Emirhanlar, Emiralanlar
24 Oğuz boyundan biri de Eymür. Anadolu’da Emir, İmir gibi değişik söylenişler kazanmış ve diğer boy unsurları gibi Eymür Türkmenleri de her yere dağılmış. İsim olarak Eğret’te bu boyla irtibatlandırılabilecek üç geniş sülale bulunuyor ki bunların Eğret geçmişini kesin olarak tespit etmek mümkün değil. Türkmen yerleşiminin devam ettiği bin yıla yakın bir dönemin herhangi bir kısmı olabilir.

İlk sülale Emiraliler grubudur; Fidan soyadlı Yeşilömerler, Önkal soyadlı Garaguzular ve İleri soyadlı Faddikler-Çolakfatılar bu gruba girer. Eymür oymaklarından birine mensup ilk atalarının adı Emir Ali olduğundan böyle adlandırıldığı düşünülebilir.

İkinci grup sülale ise Emirhanlardır. Eğret köyüne dair 16. yy tarihli ilk belgelerde ve 17. yy’da kaleme alınmış mahkeme kaydında ismi Eymirhan biçiminde geçen kişinin çocukları, 19. yy’da Emirhanoğlu diye kaydedilmiş. Sülalenin günümüzdeki karşılığı Okutan soyadlı İşoflar oluyor. Köydeki bazı mevkilere adını veren İmran’ın da bunu ifade ettiğine yönelik bir kanaat var. Dönüşümü şöyle düşünebiliriz: Eymürhan/Eymirhan/Emirhan/İmran…

Emiralanlar grubunun Eymür Türkmenleriyle alakası olmayabilir. Daha doğrusu bu isimlendirmenin mantığını çözebilmiş değiliz. Fakat çok kalabalık bir sülale grubunun 1831 kayıtlarında ortak böyle bir sülale adıyla adlandırılması manidar. Keleş ve Selek soyadlı Hacapdıramanlar; Işılak, Kirkit, Ayas soyadlı Apdıramanlar; Onay soyadlı Hacemirlahlar; Emre soyadlı Hacahmetler, Deliveliler; Geçer soyadlı Garmenlerin hepsi Emiralanlar grubunda değerlendirilmiş. O halde Emiralanlar, kayıtlara geçmemiş bir Türkmen oymağının adı olabilir.

Etmek Ve Hamırsız
Oğuzlar/Türkmenler kitabından aldığım son notlar yemeğe dair olmuş. Dede Korkut Kitabında ekmeğe ‘etmek’ denildiğini not etmişim mesela. Sebebi malum, bizim köyde de hala böyle denildiğini bilirsiniz. Hatta mahalle fırınında ekmek pişirme işinin adı “etmek etmek”tir. İkileme gibi görünen bu söz aslında ilk kelimesi ekmek ismi ve ikincisi yardımcı fiilden oluşmuş birleşik fiildir.

Ekmeğe benzer bir not da gömeç’tir. Küle gömülerek yapılan ekmek türüne gömeç diyorlarmış. Anıtkaya mahalle fırınlarında aynı teknikle hamırsız pişirildiğini eskiler hatırlar. Bu konuyla ilgili bir yazıda taze ebegömeci tohumlarına, ona benzediği için hamırsız deyip yediğimizi, bu otun adında da bulunan gömeç kelimesinin yaşı bin yıldan fazla olduğunu, dolayısıyla hamırsızı da onunla aynı yaşta kabul etmek gerektiğini filan anlatmıştım. Ayrıntıları o yazıya havale ederek geçelim.

Ombeş Çorbası
“Şirazlı Ebu İshak-ı Hallac’ın Divan-ı Et’imme’sinde Türklere ait bir çok yemeklerin adı geçiyor: Tutmaç, gömeç, çörek, buğra, kıyma, umaç, katık, çağır, kavud…”

Bu son alıntıda üzerinde duracağım kelime umaç’tır. Türklerin milli yemeklerinden diye bahsedilen umaç, bizim oğmeş çorbası olarak yediğimizden başkası değil. Zaten umaç kelimesinin aslı da ogmaç’tır. Yani orijinal haline daha yakın olan Anıtkaya’da söylenen oğmeş kelimesidir. Çünkü onun asıl hali de oğmeç… Bilindiği gibi bu yemek, hafif ıslatılan unun avuçta oğularak hamurlaştırılması ve böylece oluşan küçük topakçıkların çorbanın tanesi olarak kullanılmasından ibarettir. Yani yemeğin hazırlanmasındaki asıl iş unun oğulmasıdır… Çok lezzetli bir çorba. Neden bilmem, küçükken buna onbeş/ombeş çorbası derdik…

***

Okurken aldığım notlar bu kadar.  Herhangi bir sıralamaya tabi tutmadan, nasıl not ettiysem o düzende aktardım. Yine de şu haliyle Eğret bölgesinin Oğuz/Türkmen boylarının yaklaşık bin yıl süren yerleşim sürecindeki vatanlaşma hikayesini yansıtabilir. Bir bakıma Oğuzların buralardaki ayak izlerini tespit etmeye çalıştım…