13 Eylül 2026

Arabamın Mardak Başı

 
    Bugün araba deyince basit, motorlu taşıt aracı akla geliyor. Yarım asır önce ise, ilk akla gelen hayvanların çektiği zirai araçtı. Köylüler kırda, köyde, günlük hayatta her işini bununla görürdü. Tarlaya veya başka yerleşimlere ulaşımda, her türlü yük taşımada, nakliyede ve nihayet ekip biçme, kaldırma gibi tüm zirai işler arabaya dayanırdı. Bu yüzden yarım asır önce en fakirinden zenginine herkesin arabası vardı. Gerçi 1970'lerde traktöre geçiş hızlandı, ama yine de hayvan gücüne dayalı arabaların hakimiyeti tartışılmazdı.

    Arabanın Eğret'teki geçmişi ile ilgili net bir fikir belirtmek zor. Kağnıdan arabaya geçiş sürecinin de çok uzun sürdüğü söylenebilir. Çünkü eldeki mahkeme kayıtlarına göre 16-20. yy arasındaki her dönemde köyde araba bulunduğu görülüyor. Bazı adli olayların anlatımında ve tereke listelerinde araba adı geçiyor. Ayrıca 20. yy ortalarına kadar kağnı kullanıldığını büyüklerimizden duyduk. Demek ki her iki araç asırlar boyu bir arada kullanıldı. Yalnız eski dönemlerde kullanılan arabanın niteliğini bilemiyoruz. Büyük ihtimal kağnının biraz gelişmişine araba diyorlardı, ona da herkes sahip olamıyordu. Ayrıca şeriyye sicillerinde geçen araba kelimesi çoğunlukla araç manasında değil ölçü birimi olarak kullanılmış. İki araba ot, üç araba saman, on araba odun gibi...

     Bildiğimiz şekli ve teknolojik özelliklere sahip arabaların bizde yaygınlaşmasının Kafkas ve Balkan muhaceretine dayandığını düşünüyorum. Bu tersine göçte macurlar alabildikleri bir kaç parça eşyasını arabalarına yükleyip buralara geldiler. Böylece arabalarla birlikte onların ustaları da geldi ve  ve 19. yy sonlarından itibaren bizde tek tük görünen arabalar gelişti ve çoğaldı. Kullanım kolaylığı sebebiyle herkes bunlara yöneldi. Bununla beraber arabaya geçiş o kadar da kolay değildi, zira bunlar Eğretliler için hala lüks kabul edilebilecek cinstendi. Bir fikir vermesi açısından örnek sunayım. Birisi babasının ne kadar variyetli olduğunu anlatmak için demişti: "Köydeki üç şıngırdaklı arabadan biri babamınmış." Bu, 1930'larla ilgili... 1960-70'lere gelince arabalar sıradanlaştı, ona benzer durum traktöre geçişte yaşandı.

    Macurların etkisiyle gelişip yaygınlaşan arabacılık ve arabalardaki terimlerin, yine onların adlandırmasıyla oluştuğunu düşünüyorum. Bulgaristan Türklerinin kullandığı arabanın iskeletini çizmişler. Baktım, bizimkiyle aynı. Bu çizim üzerinde arabanın ayrıntılı anlatımına geçmek uygun olacak. Öküz ve at arabasının iskeletini farklı vermişler, bizde ok kısmından başka ikisi arasında fark bulunmadığı için tek çizimden anlatalım.


    Dingil
    1 numara ile gösterilen arka, 15 ile gösterilen ise ön dingil oluyor. Ön dingil bütün demir, arka dingiller ise daha değişik gösterilmiş. Hatırladığım kadarıyla arka dingil de bütün demirdi. Önceden bu şekildeydi de, zamanla veya Türkiye'ye gelince sistem değişmiş olabilir, Yahut ben yanlış biliyorumdur. Neyse dingillerin demir olma sebebi arabanın bütün yükü ona bindiği için olmalıdır. Her birinin ucu vidalıydı ve teker takıldıktan sonra dört köşe büyük somunla sabitlenirdi. Arabanın başka yerlerinde de demir aksam var, buradan arabacılığın dülgerlik ve demircilikle yakın bağlantısını anlayabiliriz.

    Yasdık
    Arka dingilin üstünde 3 numarayla gösterilen kısımdır. Numaralanmamış, ama ön dingil üzerindeki enlemesine ağaç kütük asıl yastıktır. Arka dingil bütün gösterilmediği için üzerindeki yastık da değişik alınmış. Bizdeki arabaların iki yastığı da öndeki gibidir. Bu yüzden hem arka hem ön yastıklar da alt-üst olmak üzere iki parçadan oluşurlar. Arka yasdıkların manevra görevi bulunmadığından onlar birbirine sabitlenir. Ancak ön yasdıklardan arabanın sağa sola dönüşünde hareket beklendiği için onlar sabitlenmezler. Hareket ve sürtünme sırasında yasdıklar aşınmasın diye birbirine temas ettikleri kısma dövme demir plaka kaplanır.

    Guşak
Arkadaki alt ve üst yastıklar birbirinden ayrılmasınlar diye civatalı somunlu demir kelepçeyle bağlanırlar ki buna guşak/kuşak denir. Guşağın  dörtgen somunları yere baktığı için düşmesinler diye sık sık kontrol edilir. (Numara 16)
    
    Dayama
    Yasdıkların iki ucuna, dışa doğru 60 derecelik açıyla çakılan ortalama 70 santim yüksekliğinde ağaç direklerdir. Ön ve arka yasdığın uçlarından göğe doğru yükselen dört dayama, konulacak geri, sandık veya tahtalar kendisine dayandığı için bu adı almışlardır. (Numara 4)


    Rahatça oturmak ve yük taşıyabilmek için iki yasdığın üzerine boydan boya sağlam bir tahta uzatırlardı. Arabanın tabanını kapladığından dolayı daban tahtası deniliyor buna. Bir de dayamalara dayanan, basit iki tahta çakılarak uzatılmış yan tahta veya dayama tahtaları bulunuyor arabada. Eski zamanlarda daban tahtası üzerinde ve dayamalara uzatılıp gerilen siyah kıl gerilerle taşıma yaparlarmış. Saman, gerektiğinde sap, dene, tezek, günaşık, ot, nohut vb şeyler hep geriyle taşınıyor. İlk defa Velciklerin Mehmet Ün geriyle taşımaktan vazgeçip, dayama tahtalarını bir metre kadar yükseltmiş ve böyle saman çekmeye başlamış. Onu görerek ahaliye yaygınlaşan bu yüksek tahtalara saman tahtası denilmiş, dahası Mehmet Ağa'nın lakabı "Tahtalı" kalmış. Tahtalı Mehmet Ağa 1922-1975 arasında yaşadığına göre, bundan saman tahtasının tarihi çıkarılabilir.

    Makes
    İki dingili bağlayan oku alttan destekleme göreviyle, ön dingilin hemen arkasına yerleştirilen makas benzeri çatal düzenektir (Numara 5). Destek ve gerilim sağlama vazifesinden dolayı buna germe de deniliyormuş. Bir başka husus da önceleri sadece at arabalarında bulunmasıymış. Benim aklımın erdiği son zamanlarda öküz arabalarında da bulunuyordu ve sadece makes deniliyordu. Özellikle dönüşlerde orta ok (özek) ile sürtünme oluşacağı için makeslerin yukarı bakan kısımları yine dövme demir olurdu.  

    Arabanın bu demir aksamından ön yasdık, makes ve dingil kısımları periyodik araba yağlama sırasında yanık yağ ile yağlamaya dikkat edilirdi.


    Özek
    Arabanın iki ana parçasını oluşturan iki dingili, üzerlerindeki yasdık, dayama gibi bütün aksamıyla birlikte birbirine bağlayan uzun ve sağlam ağaç mildir. Bazen buna orta ok da derler. Özek iki dingilin dışına taşacak kadar uzundur. Ön dingilden en fazla 10 santim kadar taşar ve bu kısım sabittir, hep böyle küt kalır. Arka dingilden genellikle bir metre kadar taşar. Bu arka taşkın kısma guyruk denir (Numara 12). Çocukluk eğlencelerimizden biri de hareket halindeki arabanın kuyruğuna, eşeğe biner gibi oturmaktı. Yan tahtalar veya daban tahtasına tutunma imkanı olduğundan guyruktan düşme tehlikesi yaşamazdık.

    Gırlangıç
    Şekli kırlangıç kanatlarına benzediği için böyle adlandırıldığı düşünülüyor. Arka dingili özeğe sabitleyen çatal ağaç düzenektir (Numara 13). Çatalın uçları dingil ile yasdık arasına tutturulmuştur, tek uç ise merkezde özeğe gırlangıç zikgesi denilen büyük bir pimle tutturulur (Numara 14). Yine ön dingili özeğe bağlayan büyük pime de özek zikgesi adı veriliyor. (Numara 10)

    Ok
    Arabanın önemli parçasından biri de ok. Önde özeğin devamı gibidir, ve arabayı çekecek hayvanların koşulmasını sağlar (Numara 11). Öküz ile beygirin koşulması farklı biçim ve araçlarla sağlandığı için öküz arabasıyla at arabasının okları farklıdır. At arabası oku düzgün bir ağaç  mildir. Ön dingil grubuna, dörtlenmiş ok kökünün gireceği ebatta bir kovan açılır ve kök oraya sokulduktan sonra yatay bir zikgeyle sabitlenir. Bu zikgeye ok çivisi denir (Numara 17). Son zamanlarda bu görevde uzun bir civata kullanılıyordu.

    At arabasının okuna beygirlerin boynundaki hamıtlardan uzatılan kayışlar doğrudan bağlanır. Öngayış denen bu kayışların dışında hayvanların koşumunu sağlayan asıl kayışlar yangayışlardır. Yangayışlar da hamudun iki yanından hayvanın arkasına uzanarak oradaki falakaya geçirilirler. Burada falakadan da bahsetmek gerek. Ucundan tutup kaldırılarak çalışan eski tip teraziye benzer, bu yüzden bazı yerlerde buna terazi dedikleri de olur, fakat Anıtkaya'da hep falaka denirdi. Bu falaka sistemi sadece arabada değil, düvende, çiftte, yani atların koşulması gereken her yerde kullanılırdı (Numara 9). Hayvanların gücüne direnecek sağlamlıkta genellikle meşeden yapılan falaka, aynı sağlamlıkla arabaya bağlanabilmelidir. Bunun için tuhaf kıvrımlı, ama estetik bir görüntüye sahip çeki demiri vardır. (Numara 7'ye işaretlenmiş, ama orada çeki demiri yok, sadece falakanın gövdesi işaret ediliyor.)

    Tek beygir koşulan arabalar çift okludur. Hayvanın iki yanına gelen oklar hem yangayış, hem de falaka vazifesi gördüğü için bunlara gerek yoktur. Ayrıca öngayışa da gerek yoktur, hamut oklara hayvanın boynunu üstten çevreleyen n biçimindeki eğri ağaç yardımıyla bağlanır.


    Öküz arabasının oku daha başkadır. Bir defa onun kökü dingil-yastık sistemine tek noktadan değil, çatallaşarak iki yuvadan bağlanır. Böyle olduğu için falakaya da gerek yoktur. Ayrıca okun ön ucu da farklıdır; altında bir demir dayak, üstünde yine demirden Z benzeri bükülmüş eğri parça bulunur. Deveboynu denilen bu demire zikge yardımıyla boyunduruk takılır. Öküzleri boyunlarından tutsak etmeye yaradığı için böyle adlandırılan boyunduruk çok basit bir sistemdir. Üstte boyunduruk ağacı, altta damaksı denilen paralel iki ağaçtan oluşur. Boyunduruk sağlam olmalıdır, ama yük binmediği için damaksı söğütten filan yapılabilir. Yeter ki iki ağaca da zevleler için delik açılabilsin. İçerideki zevleler sabit, yani sürekli takılı vaziyetteyken, dışarıdakiler hayvanın boynu istenilen pozisyona getirildikten sonra yerine takılır. Öküzü koşma işi bu kadar basittir. Eskiden zevleler meşe ağacından yapılırmış, hatta buna uygun meşeleri zevlelik diye ayırırlarmış. Son zamanlarda inşaat demirinden zevle büktüklerini hatırlıyorum.


    Teker
    Oklar farklıdır ama, öküz olsun beygir olsun arabaların tekerleri aynıdır. Gerçi dört tekerden öndekiler arkadakine göre biraz küçüktür ama, bu at arabası için de, öküz arabası için de geçerlidir. Bir çok parçadan oluşan tekerin merkezinde başlık bulunur. Başlığın dış ucunda teker somunu takılan yuvaya zurna veya zıvana adı verilir. Başlıkta zurnadan daha büyük çaplı ikinci kademe yumru, bir dövme demir halkayla çevrilidir. Bu halka olmazsa göbekteki başlığın dağılacağı düşünülür. Hey gidi hey, eski tekerlerden çıkan ve kullanılmayan bu halkaları bir oyuncak gibi döndürürdük.

    Merkez başlığının gövdesine açılmış başlık deliklerine, merkezden çevreye dikey uzanan ve barnak/parmak denilen çubukların ucu oturtulur. Barnakların diğer ucu da tekerin dış halkasını oluşturan ve isbit adı verilen gövdedeki deliklere oturtulur. Böylece merkezden çevreye direnç ve bağ gergileri dengeli bir şekilde kurulmuş olunur. 11 veya 12 barnaktan oluşan gergiler, merkezdeki başlık, çevredeki isbit... bunlar hep ağaç malzemeden üretilirler. Tabi alalade ağaç değil, sert ve sağlam ağaçtan... Lakin ne kadar sağlam olursa olsun onca yükün altında kalan teker bir gün gelir dağılır. İşte bunu önlemek için isbitin de üstüne, onu ve bütün tekeri muhafaza altına alacak şekilde büyük demir halka geçirilir ki buna da şına adı verilir.

    Teker bakımında belli aralıklarla dingili yağlamak yeterli değildir. Özellikle sıcak yaz mevsiminde her tarafı ağaçtan mamul olan tekerin çekip büzülmesi normaldir. Böylece gevşeyip gağşayan ağaç eklentiler dağılmaya meyyal olur. Bunun çaresi tekeri nemli tutmaktır. En azından çok sıcak günlerde her tekeri sulayıp ıslatmak gerekir. Hayvanları sulamak için çeşmenin aharına yanaştırdıktan sonra, oradan ayrılırken araba özellikle su ve çamur birikintisine sürülerek tekerlerler ıslatılırdı. Böyle bir imkan yoksa her tekere birer güğüm su döktüğümüzü hatırlarım.

    Yıllık teker bakımı olarak da teker çektirme yapılırdı. Ağaçların kuruması, yahut başka sebeplerle şına isbite büyük gelmeye başlar, bunun çaresi bir iki santim kesip daraltmaktır. Sırf bu iş için eski tip demircilerde teker çekme aparatları olurdu..


    Ha bir de yaylı arabalar var, fakat onlar Anıtkaya'da pek kullanılmadı. Çünkü ağır ileşberlik yükünü kaldırabilecek biçimde değillerdi. Ayrıca bizim kır bayır yolları için fazla kibardılar, bu yüzden daha çok ova köylüleri koşardı. Biz de ancak cumartesi hafta pazarına domates biber, sonra üzüm, kavun karpuz satmak için gelen ovalılarda, bir de çerçilerde görürdük.

    ***

    Sabırla buraya kadar okuyanlar başlıkla yazı arasında tam bağlantıyı kuramamış olabilirler. Yazının kaleme alınma sebebini anlattığımda anlaşılacağını ümit ediyorum.

    Bundan bir buçuk ay kadar önce Mehmet Ali Seçen aradı. Bir Balıkesir türküsünü dinlerken duymuş, başlığa çektiğim sözü. Daha doğrusu Mardaklar sülalesiyle alakası olabileceğini düşünmüş. Gerçekten de mardak kelimesini bu sülalenin adı dışında hiç duymamıştık, türkü ilk oluyor. Merakla türküyü dinledim, kim yaktıysa araba parçalarını sayarak diyeceğini demiş. Güzel türkü, ama ben de mardak'a takıldım kaldım. Bununla beraber araba ve mardak konusunda bir yazı şart olmuştu. Lakin dağ sezonunda olduğumuzdan yazı bugüne kaldı.

    Yukarıdaki arabanın bizim köydeki tarihçesi ve önemli araba aksamı konulu yazının sebebi böyle. Buradan mardak konusuna geçecek olursak, o hususta açıklığa kavuşmuş bir taraf yok, bıraktığımız gibi duruyor yani.

    Mardakların hem 1831 hem de 1904 kütüğündeki sülale adı "Şalakçıoğlu" biçiminde yazılmış. Resmiyette böyleyken Eğretlilerin buna itibar etmeyip Mardaklar diye hitabı ilginçtir. Ayrıca şalak'tan mardak'a geçişin mantıki izahını bulamıyoruz. Çünkü Eğret'te sülale adı dışında mardak kelimesi bilinmiyor. Üstelik bu kelimeye başka ağızlarda da rastlayamadık. Bu yüzden sadece bir belgede geçen 'Maşlakçıoğlu' kullanımının Mardak'a dönüşebileceği ihtimaline dayanarak sülale adını açıklama yoluna gitmiştik. 

    Şimdi kelimeye ilk defa bir türküde rastlayınca araştırdık, zorlama da olsa büyük kereste anlamı verilmiş ve mertek kelimesiyle ilişkilendirilmiş. Yapay zekadan beri böyle anlam ilişkilendirmelerine de güvenmiyorum ya, neyse... Sonuçta mardak kelimesi bir türküde geçiyor ve arabanın bir parçasına karşılık geldiği de besbelli. Başka hiç bir yerde bilinmezken sadece Balıkesir'de arabanın bir parçasına mardak denilmesi garip değil mi... Garip, ama gerçek işte... Şimdi arabanın hangi kısmına mardak denildiğini bulmak gerek. Biraz da o yüzden Balkanları filan işin içine sokarak araştırdım, yine de bu kelimeye rastlayamadım.

    Her şeye rağmen kalın kereste anlamından yola çıkarsak, buna uygun araba parçası olarak özek, yani orta ok akla geliyor. Acaba Balıkesir'de özeğe mardak mı deniliyordu? Öyleyse, bizdeki Mardaklardan biri arabanın o parçasıyla ilgili bir iş mi yapıyordu, yahut özek/mardakla ilgili başına bir iş mi geldi de millet o lakabı verdi? Öyle bile olsa Eğret'te bu mardak kelimesi nasıl unutuldu? Ya da Mardaklar sülalesi mensupları bununla ilgili bir şey biliyorlar mı? Hatta (Mehmet Ali Seçen'in dediği gibi) bu durum Mardakları köken olarak Balıkesir'e götürür mü?

    İşte böyle... Araba konusu tamam, ama mardak başı hususunda cevap bekleyen sorular var...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder