müze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mayıs 2026

1960 Tarla Senedi

     
    Belgenin başlığına "Tarla Senedi" yazıldığı için biz de başlığa bunu çektik. Yeşil kalemle Eğret Köyü Muhtarı huzurunda düzenlenen bu kağıt aslında bir tarla satış senedidir. Metin şöyle:

    1. Eğret Köyünde bulunan ve Doğuda çeşme ve yol, Batıda Sabri Kirkit bahçesi, Kuzeyde Ömer Haykır bahçesi, Güneyde Nuri Taşkın bahçesiyle çevrili bulunan 4 adım bahçemi Eğret Köyünden oğlum Ömer Haykır'a 50 lira mukabilinde sattım. 

    İş bu senedi şahitler huzurunda imzalarım.

    2. Aynı köyden hüyük altı mevkiinde Doğusunda Akar çay, Batısında Ahmet bahçesiyle, Kuzeyde Hüseyin Karakaya tarlasıyla, Güneyde Ömer Haykır bahçesiyle çevrili 10 adım bulunan höyük altındaki tarlamı 100 lira mukabilinde oğlum Ömer Aykır'a sattım. Tarihi 6/13/1960

    Satan Eğret Köyünden Kezban Haykır, Alan Eğret Köyünden Ömer Haykır 

    Şahit Eğret Köyü Mehmet Dirlik, Şahit Ahmet Tüblek

    Eğret Köyü Muhtarı, 6.13.1960

    Sözleşmeden anlaşıldığına göre Arapgızı Kezban Haykır tarla hisselerini öğlu Gambırömer'e satarak devretmiş. Bunların şehit kocasından kalan bahçeler olduğu anlaşılıyor. Zira senede konu iki parça tarlanın konumu belirlenirken yan tarafı yine Ömer Haykır bahçesi olduğu yazılmış. Fiiliyatta tek parça olarak oğlu tarafından ekilip kaldırılan bu bahçeler resmiyette ana oğula iki hisse biçimindedir. İşte bahçeler bu sözleşmeyle resmen de birleştirilmiş oluyorlar.

    İlk bahçenin doğusu çeşme ve yol denilmiş. Bu, Hacemirlah Çeşmesi olarak biliniyor, şimdi o mevkiye de bu ad verilmiş durumda. Yaşı uygun komşuları Ömer Ağa'nın bahçesiyle ilgili anılarını hala anlatıyorlar. Armut ağaçlarının onunkinde mi, yoksa Tekelinin bahçede mi bulunduğuna yönelik farklı görüşler var.

    İkinci bahçe de onun az ötesinde, çayın dibinde olduğu anlaşılıyor. Üyükaltı mevkii diye belirtilmiş. Buradaki tarla komşularından biri yine Ömer Haykır; diğerleri Çanlı Hüseyin Karakaya, ile Ahmet.... Soyadı yazılmayan kişi, aynı zamanda şahitlerden biri olan Ahmet Tüblek olabilir.

    İki şahitten biri Kokulu Mehmet Dirlik ise diğeri Arzıların Ahmet Tüblek olduğunu düşünmeliyiz. Belge tarihi 13 Haziran 1960... Darbenin onbeş yirmi gün sonrası, yani ortamın gergin olduğu günler... Bu dönemde Eğret Belediye ve Koruma Başkanlıkları İlkokul müdürüyle Jandarmaya devredilmişti. Ancak Muhtarlığın devrine dair bir şey duymadım. Senedin onay kısmına Eğret Köyü Muhtarı yazılmasından henüz kasaba kavramının yerleşmediği anlaşılıyor. Bununla beraber Muhtarın ismi yazılmamış, mühür de yok; sadece dört pulun üzeri tarih yazılarak imzalanmış, ama bu imzadan da isim anlaşılmıyor.


17 Mayıs 2026

1951 İlmuhaber

 
    Osmanlı idari sisteminde Kadı, görev yaptığı kazanın hem mülki amiri, hem belediye başkanı, hem hakimi idi. Kazanın tek idarecisiydi ve sadece Padişaha karşı sorumluydu. Zaman içinde diğer yetkileri tedricen elinden alındı, Cumhuriyet döneminde sadece yargısal vazifesi bulunuyordu.

    Köylerde Muhtarlar da uzun bir süre tek idari ve mülki amir idiler. Temel vazifesi olan adli yargı işlemleri dışarıda tutulmak şartıyla Kadı'ya benzetilebilir. Köy idaresiyle ilgili aklınıza gelen her işi yapıyorlardı. Noterlik vazifesi de bunlardan biridir, Muhtar huzurunda alış veriş, satış, borçlanma yapılabilir. Ayrıyeten kişiler hakkında her türlü durum tespiti Muhtar tarafından yapılabilir. Bu tarzda düzenlenen belgelere genel olarak ilmuhaber deniliyor.

    Yarım sayfalık çizgili kağıda üç satır halinde yazılan tek cümle, böyle bir ilmuhaberdir: 

    "Köyümüz halkından Bekir oğulları Ömer'le Halil Haykır ayrı ayrı ev sahipleri olduğunu gösterir muhteber ilmuhaberimizdir."

    Sözü edilen Ömer ve Halil Haykır kardeştir, ama denildiği gibi ikisi de "Bekir oğulları" değildir.  Ömer, aslında Çanakkale şehidi Himmetoğlu Hasan'ın oğludur. Babasının şehadeti üzerine annesi Arapgızı Kezban Hanım Bolvadinli Çakaloğlu Bekir'e varır. Kardeşi Halil bu evlilikten doğar. Gambırömer diye bilinen büyük oğlan ile Halil Haykır karınkardeştirler.

    Tabi ki bu bilginin önemi yok. Ama şu ilmuhaberin düzenlenme sebebinde bu küçük bilgi baş etken olduğunu düşünüyorum. Ömer Haykır ile Halil Haykır herkesçe öz kardeş olarak biliniyorlar. Bu yanlışlık belki resmi karışıklıklara sebep oluyor. Buna sebep aynı evde yaşamaları da olabilir... Bütün bu sebeplerden ötürü, bunun böyle olmadığını, iki kardeşin ayrı ev/hane sahibi olduklarının resmen belirlenmesi gerekmiş. Böylece bu ilmuhaberi düzenlemişler.

    Benzer bir karışıklığın diğer Bekiroğlu kardeşler Alosmançavuş (Ali Osman Haykır) ve Yenimısdık (Mustafa Haykır) ile yaşanmamış olması yukarıdaki teoriyi destekler nitelikte. Zira onlar içgüveyisi olarak eşlerinin evinde yaşıyorlardı.

    Şu basit belgenin tarihi 21.11.1951'dir. Tarihin altına "Eğret K. Muhtarı" yazılarak mühür vurulup onaylanmış.  Muhtarlık mührünün yanında imza yerine geçen kişisel mühür de basılmış, bu mühür okunmuyor; ama o tarihte Muhtar kendisi bulunduğundan, Yörüğoğluların Aliefe (Ali Tüplek)in imza/mührü olmalıdır. Ayrıca iki azanın da onayı bulunuyor belgede. Okunabildiği kadarıyla bu azalar Delicava diye bilinen Ahmet Er ile Devrimbeşin Eyüp Aydın'dır...

    Üzerinden üç çeyrek asır geçmiş. Belge münasebetiyle adı geçenlerin tamamı rahmetli olduğunu ayrıca belirtmeye gerek yok...



12 Mayıs 2026

1914 Tapu ve Nüfus Kaydı

 
    Bu belgeye nüfus kayıt örneği de diyebilirdik. Çünkü aşağıda inceleyeceğimiz bilgiler tam da kişinin nüfus bilgileridir. Zaten en aşağıdaki onay kısmındaki metin de bunun böyle olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

    Yalnız bu tür evraklar başka ve asıl bir belgenin uzantısı durumundaki ek belge niteliğinde oluyor ve o asıl belgeyi tamamlıyor. Buradaki asıl belge tapudur ve işaret edilen mülkün sahibine dair bilgiler ekinde onaylanmaktadır. Böylece aslında tapu onaylanmış oluyor. Biz asıl belgedeki mülke ait bilgileri göremediğimiz için şu elimizdeki kısma nüfus kayıt örneği veya ilmuhaber diyebiliriz. Aslında günümüzde tapu belgesi düzenleme mantığıyla aynı...

    Belgenin ortasındaki tuğranın tam altında "Devlet-i Âliyye-i Osmâniye Tezkiresidir" başlığı bulunuyor. Kişi bilgilerinin işlendiği iki bölümlük çizelgenin ilk bölümü "İsmi ve şöhreti" ile başlıyor: "Selim oğlu kerimesi Havva" 

    Şöhretten kasıt, soyadı uygulaması yokken kişileri tarifte kullanılan sülale adı veya lakaptır. Buradaki Selimoğlu ifadesi de Havva hanımın mensup olduğu "Selimeler"e işaret eder.

    Eğret'in en kalabalık sülalesi görünen Selimler'in hangisinin kastedildiği ise daha sonraki hücrelerde ortaya çıkacak. "Pederi ismiyle mahall-i ikameti" ve "Validesi ismiyle mahall-i ikameti" kısımlarına ana babasının adları Yunus ve Havva olarak kaydedilmiş. İki hücreye ortak olarak ikamet yeri "Eğret karyesi" yazılmış.

    Çizelgenin ikinci bölümü kişisel/bedensel ayırıcı özellikler ve nüfusa kayıtlı olduğu yerle ilgili bilgilerden oluşuyor. Burada boy, göz, sima gibi hususlar işlenmemiş; ancak vilayeti Hudavendigar, kazası Karahisar ve köyü Eğret karyesi olarak belirtilmiş ve ayrıca sicil numaraları yazılmış.

    Alttaki son hüküm kısmı da önemli; "Bâlâda ism ü şöhret ve hâl ü sıfatı muharrer olan Havva binti Yunus Devlet-i Âliyyenin tâbiyetini hâiz olup ol suretle Cerîde-i Nüfusda mukayyed olduğunu müşîr işbu tezkire itâ kılındı. 330 (1914)" Bu ifadelerden sonra mühürlerle onay kısmı var. 

    Sözü edilen ve adına tapu/nüfus kayıt örneği düzenlenen kişi, Selimlerin Yunus kızı Havva'dır. Şimdi Yonuzlar dediğimiz sülaleye adını veren Yunus'un kızı... Havva hanım annesiyle aynı adı almasının sebebini bilmiyoruz. Anne Havva da Kocahmetoğlu İbrahim kızıdır, yani Gocahmetlerin Ahmet Tektaş'ın halası... Bu anne Havva hanım 1930'da vefat edecektir, yalnız kocası Yunus tam da bu vakitlerde, 1914 civarında öldüğü sanılıyor. Zira şu tapu ve nüfus kaydının düzenlenme sebebi baba Yunus'un vefatı nedeniyle kızı Havva'ya intikal eden mülk olmalıdır.

    Belge düzenlendiği sırada Yunus kızı Havva 12 yaşındadır, ileride veya yakın bir zamanda Gocahmetlerin Hüseyin oğlu Ahmet ile evlenecektir. Hala-Dayı çocuklarının evliliği Havva'nın yetim kaldığı bu yıllara yakın olmalıdır. Belki de bu sebepten dolayı şu belge Ahmet Tektaş'tan kalan evrak arasında bulundu. Yunus kızı Havva Tektaş Hanım 1965, kocası Ahmet Tektaş 1979'da vefat ettiler...


11 Mayıs 2026

1926 Vergi Tebliği

     
    "Maktu Vergi Miktarının Mükellefe İhbarını Mübeyyin Tezkire" belgenin başlığı ve adı bu. Her mükelleften aynı miktarda alınan bir tür sabit vergiye maktu vergi deniliyor. Şu belgeyle ne kadar maktu vergi ödeyeceği bildirilmiş oluyor. 

    Her belgede olduğu gibi başlığın üstünde, kağıdın iki yanında seri ve cilt numaraları bulunuyor. Asıl bilgilerin bulunduğu çizelge bölümünde ilk hücrede mükellefin isim ve şöhreti yazılmış. Soyadı uygulamasının bulunmadığı o yıllarda kişiler şöhreti yani sülale adı veya lakabıyla tanınıyorlardı. Bu yüzden Kocaahmetler diye bilinen sülaleden Ahmet adlı kişi kaydedilmiş. Soyadı uygulamasından sonra Ahmet Tektaş olarak bilinen kişidir. Belge düzenlendiği 1926 yılında 23 yaşında bulunuyordu. Amcası ve babası vefat ettiği için  vergi mükellefi olarak kendisine tebliğ edildiği anlaşılıyor.

    Verginin asıl miktarı 100 (yüz) kuruş imiş, çizelgede böyle yazılmış; ancak belgenin alt kısmında bir kaç maddelik açıklama var, orada değişik miktarlar yazılı:

   "- İta ettiğiniz beyannamede muharrer cem'an 1325 kuruş matruh üzerinden;"

    "- İta ettiğiniz beyannamede muharrer matruha ilaveten indedtahkik elde edilen ve cem'an yüz kuruşa baliğ olan matrah üzerinden;"

    "- İcra kılınan tahkikat neticesinde tebeyyün eden cem'an yüz kuruşa baliğ olan matrah üzerinden;"

    "8 Şubat 1926 tarihli kanun ahkamına ve kanun-u mezkurun dördüncü maddesinde muharrer derecata tevakkufen namınıza miktarı balada muharrer maktu vergi tarh edilmiş olduğu tebliğ olunur. ... 926"

    Mühür/onay satırından sonra belgenin en altında tebliğ tarihinden sonraki 15 gün içinde itiraz edilebileceğine dair matbu bilgi bulunuyor. 

    Cumhuriyetten sonra düzenlenmiş bu vergi bildirimi. Eskilerin anlattığına göre Yunan gittikten sonra 1929'a kadar Eğret'e yağmur yağmamış. Uzun süren bu kuraklık beraberinde kıtlık da getirmiş normal olarak. Bir de üzerine o yılların meşhur küresel ekonomik krizi girince devlet, ve Eğret özelinden hareketle bütün milletteki sıkıntılar şu bir belgeden bile anlaşılabiliyor.


07 Mayıs 2026

Emlak Vergisine Dair Filigranlı Belge


    Koca Ahmed oğlu İbrahim adına düzenlenmiş belge o kadar yıpranmış ki çoğu bölümleri okunmuyor. Çözebildiğimiz kadarıyla hakkında bilgi vereyim.

    Düzenlenme tarihi yırtık kısımda olduğu için bilinmiyor. Adı geçen kişinin Gocahmetlerin Ahmet Tektaş'ın dedesi olduğu ve 1912 gibi vefat ettiği başka belgelerden tespit edilmişti. Bu bilgiden yola çıkarak şu kağıdın bu tarihten önce düzenlenmesi gerektiği sonucuna varılabilir. 

    Başlığı okuyamadığım için belgenin ne için düzenlendiğini de anlamadım. Ancak bir çeşit vergi olduğu ve on taksite kadar bölündüğü aşağıda boş bırakılan taksit kısmından anlaşılabiliyor. 

    Yukarıda mülk sahibinin kimlik bilgileri kısmında kişinin isminden önceki Hudavendigar vilayeti, Karahisar livası ve Eğret karyesi ifadeleri gözlerimiz aşina olduğu için rahat okunuyor.

    Daha sonra gelen mülke ait bilgiler bölümünde nev'i kısmına hane yazılmış, bundan da anlaşılıyor ki belge emlak vergisidir. Evin kıymetine iki bin yazılmış, herhalde kuruştur. Bu bilgiler ışığında eldeki belge basit bir tezkire olduğu anlaşılıyor.

    Diğerlerinden farklı olarak onun filigranlı olduğunu söylediler. Gerçekten de ışığa tutulduğunda apaçık Devlet-i Âliye yazıları okunabiliyordu.

    Basit bir belgeye neden filigran basılsın ki... Üstelik benzerlerinde yoktu, araya sıkışmış olabilir mi?..

    Biraz araştırdım. Son dönemde bazı değerli belgeler filigranlı olarak hazırlanmış. Bizde o teknik olmadığı için özel olarak Fransa'da bastırılan bu belgelerde hep 'Devlet-i Âliye-i Osmâniye" filigranı bulunuyor ve çoğunluğu bildiğimiz tezkireler. Buradaki gibi sadece "Devlet-i Âliye" yazılı örneğe rastlamadım. 

    Diğer bir husus, örneğini gördüğüm belgeler tek filigranlıydı. Şu belgeye her biri üç filigranlı üç satır biçiminde toplam dokuz filigran yerleştirilmiş. Buna benzer filigran da göremedim... Belki de sınırlı sayıda basıldı, onlar da Hudavendigar vilayetinin Karahisar livası Eğret köyü belgelerine denk geldi...


1934 Eğret Millet Mektebi


    Sol üstte "Sayı: 30",  sağ üstte ise tarih "1-3-934" biçiminde kaydedilmiş. Ortada yazılan makam "Maarif Md. aliyesine" biçiminde... Yani 1934 Mart ayının başında Milli Eğitim Müdürlüğü'ne hitaben yazılan bir resmi yazıdan söz ediyoruz. 

    Yazının ana metni şu: "Millet Mektebi Talimatnamesi mucibince 1-3-934 tarihinde imtihanların yapılması icap ederdi. Bu sene Millet Mektebi tedrisatına geç başlandığına göre imtihanların ne zaman yapılacağının işar buyurulmasını rica ederim efendim."

    Sağ alt köşede yazı "Eğret İlk Mektebi Baş Muallimi" olarak imzalanmış. İmzadan okunabildiği kadarıyla Başöğretmenin adı M. Öz gibi bir şey.

    Ayrıca imza üzerine kırmızı mürekkeple okulun mührü basılmış. Çok kullanılmadığı anlaşılan yeni mührün yazıları oldukça okunaklı: "T.C. AFYONKARAHİSAR EYRET KÖYÜ İLK MEKTEP BAŞMUALLİMLİĞİ"

    Milli Eğitim Müdürlüğü'nün bu yazıya verdiği cevap çok kısa ve açıklayıcı: "Yetişmemişse 10/Mart/934 tarihine kadar tedrisat yapılarak bu tarihte imtihanların neticesinde muvaffak olan ve olmayan müdavimleri derhal bildirmeniz. Eğret Nahiyesi Muallimliğine 9/3/934"

    Yazının üstüne 836 numarası verilmiş ve altı Maarif Müdürü tarafından kırmızı kalemle imzalanmış, buradan ismi anlaşılmıyor.  Yalnız şunu belirtmemiz lazım ki, Maarif Müdürlüğünün cevap yazısı aynı kağıdın ardına yine elyazısı ile yazılmış. Aynı kağıda cevap, resmi yazışma usullerinden biridir. Hatta yer olsaydı soru yazısının altına bile eklenebilirdi...

    Biraz da bu yazışmanın içeriği üzerinde duralım. Anlaşılacağı üzere Eğret Köyü Başmuallimi kafasını karıştıran bir hususu Maarif Müdürlüğüne sormuş. Yönetmelik gereği Millet Mektebi imtihanları1 Mart'ta yapılması gerekiyor. O yıl bu eğitim gecikmeli başladığına göre sınavları ne zaman yapacağını soruyor. Demek ki yapmamış, üstelik bu soruyu da sınavların yapılacağı 1 Mart Perşembe günü sormuş. Takvim sıkıştığına göre bütün Milli Eğitim camiasında kafa karışıklığı var...

    Zaten Müdürlük de işin içinden çıkamamış. Epeyce düşünüp bir hafta kadar sonra 9 Mart Cuma günü cevap vermiş. Diyorlar ki, konuları yetiştiremediyseniz eğitime devam edip 10 Mart Cumartesi günü sınavı yapın ve sonuçları derhal bize gönderin.  Bunu ne zaman diyorlar, yapılmasını istedikleri sınavdan bir gün önce... Böyle tuhaflıklara günümüzde de çok rastlanır, bir asır geçmiş değişen bir şey yok...

    Başöğretmen Cumartesi günü milleti nereden toplayıp imtihana sokacak, herkes işinde gücünde. Çünkü Millet Mektebinin kursiyer öğrencileri yetişkinlerdir. En iyisi biraz da Millet Mektepleri üzerinde duralım...

    Harf inkılabından sonra 1928 yılında Halk Mektepleri teşkilatı da kuruldu, amaç yetişkinlere yeni harfleri öğreterek halkın okur yazarlık oranını yükseltmekti. Bunda başarılı olunduğu görülünce yönetmelik çıkarılarak uygulama yurt çapına genelleştirildi. Buna göre mektep bulunan köylerde gündüz çocuklara, akşamları ise yetişkinlere okuma yazma ve vatandaşlık eğitimi verilecekti. Haftada üç gün ve en az 6 saat olmak üzere verilen bu eğitim 1 Kasım'da başlayacak ve dört ay sürecekti. Yani 1 Martta Halk Mekteplerinin eğitimi bitmiş ve sınavları yapılmış olacaktı. Buna göre başarılı olanlara sertifika veriliyor, başarısızlar ise diğer bir kursa yönlendiriliyordu.

    Eğret Köyü Millet Mektebindeki kafa karışıklığının sebebi anlaşıldı sanırım. 1933-34 öğretim yılındaki Millet Mektebi kursları 1 Kasım'da başlayamamıştı. Haliyle 1 Mart'ta bitirme sınavı yapılamadı. Başöğretmen bu durumunda ne yapacağını soruyor Maarif Müdürüne...



06 Mayıs 2026

1933 Muhtar Senedi

    
    Eskiden tarla ve mülklerin tapu ve intikal işlemleri mahkemeler kanalıyla yapılıyor, Kadılıklar bir bakıma Tapu Müdürlüğü işlerini de yürütüyordu. Ancak satış yoluyla devir işlemlerini vatandaşlar bulundukları köyün idari ve mülki amiri konumunda bulunan Muhtar huzurunda yapabiliyorlardı. Satış sözleşmesi şahitlerce imzalanıp onaylanıyor buna da Muhtar senedi deniliyordu. 

    1970'li yıllara kadar bizim köyde de bu yolla satışlar yapıldığını hatırlıyorum. Tarla olsun, yurt olsun hep bu Muhtar senediyle satılırdı. Sonra derece derece Tapu Müdürlüğüne yöneldiler, köydeki kadastro işlemleri tamamlandıktan sonra da bu işler bütünüyle oraya havale edildi.

    Elimizde 1933 yılına ait böyle bir Muhtar senedi var. Yakup Tür abinin arşivinden çıktı, parça pinçik olmuş ama asıl metin kısmı okunabiliyor. Bu senet üzerinde duralım biraz...

    Önce mülk hakkında bilgiler ortaya konulmuş: 
Cinsi 
Yurt

        Etrafı: Doğu - Arsa
                   Batı - Çolakosmanoğlu İsmail yurdu
                   Cenup - Sağıroğlu Mustafa yurdu
                   Şimal - Kademoğlu Osman

        Kıymeti Lira: 
                    125, Yalnız yüz yirmi beş liradır.

    Bu bilgilerden sonra bahsedilen yurdu aşağı yukarı gözümüzde canlandırabiliyoruz. Şimdi Şimbil Emin'in ev ile Naymelerin ev arasında Dolaksızların ev vardı. İşte söz konusu edilen yer, Dolaksızların evin dip kısmındaki bir yerdir, mahallemiz olduğu için oraları biliyorum, dilim döndüğünce anlatayım. 

    Satılacak yerin doğusu arsa diye tarif edilmiş ki burası bizim "Dolağın ara" dediğimiz patikanın başlangıcı olan geniş bir alandı. Hala da öyledir, fırın ve göletin bulunduğu meydana çıkıyor.  Batısı ise Çolakosmanoğlu İsmail yurdu diye belirtilmiş. Bildiğiniz Dolaksızların ev, alıcı da aynı kişi olduğuna göre amacı kendi yurdu ile burayı birleştirmektir. Güneyi Sağıroğlu Mustafa'nın yurdu diye belirtilmiş; şimdi damadı Şimbil'in evi bulunuyor. Kuzeyi ise Kademoğlu Osman, yani Banguş Osman Çatak'ın evidir, sonradan Urganlının Evizo satın aldı. Sanırım satışı söz konusu olan yurt gözünüzde canlanmıştır. İşte bu yurda 125 lira değer biçilmiş.

    Mülk bilgilerinin kaydedildiği bu ilk bölüm ile asıl metin kısmının arasında üç kelimelik ilginç bir ibare bulunuyor : "al senedim bu"... Bir satır ne olduğu anlaşılmayan bu ifadeye ayrıldıktan sonraki asıl metin kısmı:

    "Yokarıda etrafı yazılı pederimin vukuu vefatından hesseme isabet eden yurt hessemi köyümüzden Çolak Osman oğullarından Salek oğlu İsmayil Ağaya tarihde itibaren yolu ile beraber satdım mülkü 125 lirayı tamamile aldım. İleride heç kimse tarafımda mani ve müdahale edilmeyecek. Şayet mani gibi ihtilaf çıkıbda mahkemeye müracat edilirse mesarif üzerime ayit olmak şartile işbu senedi zirde yazılı şahitler huzurunda Na. Mu. Hafız yedince tasdike vekilimdir."

     Sağ altta toplam değeri 25 kuruş olan iki damga pulunun üzerine tarih yazılıp imzalanmış: "25 / 12 / 933  Eğret K. Kadem oğlu Mehmet kızı Hatice"

    Şimdi anlaşıldı... Babasından kalan yurt hissesini satan Gademlerin Sarı Mehmet kızı Hatice'dir. Gademoğlu Sarı Mehmet 1926'da öldüğünde dört varisi vardı; karısı Esma (İsmi Nine), oğlu Banguş Osman ve kızları Hatice ile Zehra... O sırada Zehra Gadıngız olarak bilinir ve Kedimehmet'in Ahmetçavuş eşidir. Hatice ise Ayanoğlu Seyid Ahmet ile evli olup Tırıl Hasan'ın anasıdır. Hatice Hanım babasından kalan yurt hissesini sattığı yıllarda annesi ve kardeşleri kendi hisselerinde duruyorlardı. 

    Senedin sol alt köşesi, şahitler ve Muhtar onayının bulunduğu kısım yok. Yırtılmış, kopmuş... Onca kağıt arasında çok aradık, ama bulamadık. Olsaydı zamanın Muhtarı ve azalarının kim olduğunu da öğrenirdik. Bununla beraber asıl metnin sonundaki bir ipucundan hareketle Muhtarın kimliğine  ulaşılabiliyor. Hatice Hanım okuması yazması olmadığından "Na. Mu. Hafız"a vekalet vererek imzaya yetkilendirmiş. Kısaltmanın 'Nahiye Muhtarı Hafız'a karşılık geldiğini düşünüyorum. Hafız da bilindiği gibi, Hacımahmutların Hafız Mehmet Öztürk'tür. 

    Yırtılan sol alt köşeden taşan haliyle oradaki şahitler hakkında tahminlerimiz var. 
    "Eğret köyünden Hatib oğlu Halil İbrahim" Gobakların Deliyakıp, Köremin, Garaiban ve Apak babası Halil İbrahim Kopan... 1968'de öldü.
    "...met o. İbrahim", Ahmet veya Mehmet oğlu İbrahim isminde çok seçenek bulunduğu için bir tahmin yapmak zor...
    "...ahman oğlu İbrahim" ifadesini Abdurrahman oğlu diye okumak gerekir. Bu Apdıramanların İbrahim'dir ve Kirpitçi diye bilinen kişidir, ölüm tarihi 1947...

    Üç şahidin ismi de İbrahim olması gibi bir ilginçlik bulunuyor. Henüz soyadı uygulaması başlamadığı ve malum kısım yırtıldığı için şahitler hakkında başka bilgi yok. Ayrıca sağ tarafa taşan ifadelerden bu olmayan kısımda "Eğret N. M." ve azaların onayı bulunduğu anlaşılıyor. Belki de bu üç İbrahim aynı zamanda Hafız'ın azalarıydılar....

    Her şeye rağmen eksiği gediğiyle şu Muhtar senedi içinde çok bilgi barındırıyor....



04 Mayıs 2026

1931 Tarihli İbraname

 
    Kişiler arasında alacak verecek ilişkisini sona erdiren sözleşmeye ibraname deniliyor. Resmi ve hukuki niteliği bulunan bu sözleşmenin yazılı olmasından başka bazı özellikleri üzerinde bulundurması gerekirmiş.

    Öncelikle borcun bir kısmı veya tamamının ödendiğine dair miktar belirtilmesi, borçlunun bunu ödediği, alacaklının da aldığının açıkça belirtilmesi gerekiyor. Mutlaka tarih belirtilmeli ve şahitler huzurunda imza altına alınmalıdır. Bütün bu şartları taşıyan bir sözleşme imzalandığında alacak verecek hususundaki ilişki temizlenmiş olduğundan bu belgeye ibraname denilmiş. Bir bakıma aklama kağıdı...

    Elimizdeki ibranameye başlık olarak tam ortaya "İbrağname" ibaresi yerleştirilmiş. Metin kısmı ise şöyle: "Eğret Karyesinden Dolaksız oğlu İsmail'de olan alacağımı tedrici olarak aldım. Başkaca alacağım yoktur ve elimde bulunan senedin bir kıymeti olmadığını şahit huzurunda tasdik ederim.." 

    Sağ altta imza kısmı "Afyonkarahisar, Hacı Abit Z. Abidin" ismi yazıldıktan sonra "Abid" diye imzalanmış ve altına 15/7/931 tarihi atılmış.

    Sol altta çaprazlama "Şahitler" yazılıp altı çizilmiş. Burada üç satır olarak "Eğret İmamı Ali Osman, Muhtar Eyyüp ve H. İbrahim" adlı kişinin imzaları bulunuyor. 

    İmam kurşun kalem, Muhtar ve H.İbrahim kırmızı mürekkepli kalemle imzalamış. İbranamenin diğer bölümleri ise mavi mürekkepli dolmakalemle yazıldığı anlaşılıyor. Dikkat çeken diğer bir özellik ise muntazam elyazısı... Latin harflerine yeni geçildiği düşünüldüğünde bu kadar kısa sürede böyle yazı ister istemez dikkat çekiyor.

    Borçlu olan kişi Dolaksızların İsmail Kırım'dır, daha soyadı uygulaması başlamadığı için sülale adıyla yazılmış. Şu sözleşmeyi imzaladığında 27 yaşında bulunuyor, on yıl kadar sonra, 1942'de vefat edecek. Miktarı yazılmamış, ama kim bilir ne için gidip 'şeherden' borç almış.

    Şahitler üzerinde de durmak lazım. Eğret İmamı Ali Osman için iki ihtimal var; ilki Sağırların Ali Osman Sancak Hoca, diğeri ise Terlemezlerin Ali Osman Terlemez Hoca'dır. Belge düzenlendiğinde Ali Osman Hoca 40, Terlemez Hoca ise 27 yaşında bulunduğu için ben Sağırların Hoca olduğunu düşünüyorum.

    Muhtar Eyüp'te tereddüt yok, Devrimbeşlerin Eyüp Aydın olduğu net. Bir başka belgede 1930 yılının muhtarı olduğunu da okumuştum. Fakat üçüncü şahit H. İbrahim'in kimliği hakkında bir fikir oluşmadı. Aynı kalemle imzaladığına göre aza veya Muhtarın yakını olabilir. Mesela kardeşi Büzükhalil diye bilinen H. İbrahim Aydın, veya kayınbiraderi Omarcıkların Arap diye bilinen H. İbrahim Sağlam, yahut teyzeoğlusu Gobakların Halil İbrahim Kopan... 

    Ayrıca o dönemde Eğret'te yaşadığını tespit ettiğim ve yaşça şahitlik yapabilecek diğer Halil İbrahim'ler: Doğvelinin Halil İbrahim Varlı, Güçcük Gavalcı Halil İbrahim Aracı, Hacınınibram Halil İbrahim Azbay... Son şahit bu isimlerden biri olabilir...



03 Mayıs 2026

Defter-i Hakani Tapu Kaydı


    Eskiden tapu kayıtlarının tutulduğu kütüğe Defter-i Hakani denirmiş. Devlet sistemi oturdukça bu isim kalıplaşarak 'tapu' karşılığı kullanılmaya başlanmış. Zamanla bu işlere bakan kurumun yerine de Defter-i Hakani binası diyorlar. Yani günümüzün Tapu Kadastro Müdürlüğü gibi... Tapudan ayrı olarak onun yerine geçen bir bakıma tapu sicil kaydını gösteren belgeleri bilirsiniz. İşte bir asırdan daha eskinin bu tapu sicillerini gösteren iki belgeyi görelim.

    Belgenin ortasındaki antette Defter-i Hakani Arazi-yi Emiriye yazıyor. Onun sağında evrak ve kayıt numarası, solunda ise Hudavendigar vilayeti ibaresi bulunuyor. Asıl bilgiler çizelge kısmında.

    Tabi bu tablo da bölümlerden oluşuyor. İlk bölüm genel bilgiler, yani tapuya esas mülkün genel kimlik bilgileri... Liva Karahisar-ı Sahib, Kaza Merkez, Karye Eğret... Köyün adına açıklama olarak "Çatalüyük nam mevki" notu ilave edilmiş. Bundan da anlaşılacağı üzere bu mevkideki bir tarladan söz ediliyor.

    Sonraki bölümde tarlanın sınırları tarif ediliyor. Böylece tam konumu tespit edilmiş. Buna göre bahsedilen tarla "Berber, ... Halil, Molla Ahmed oğlu, Yol" biçiminde çevreleniyor.

    Arazinin nitelik ve niceliğiyle ilgili bilgiler kısmında cinsine "öşürlü tarla" miktarına da "5 dönüm" kaydı düşülmüş.

    Sıradaki bölümler tarlanın sahibiyle ilgili... Önce belgenin verilme sebebi "müceddeden" yani yenileme diye yazılmış. Sonra tarlayı kullanacak kişinin adı geliyor, buraya "Koca Ahmed oğlu İbrahim bin Ahmed" yazmışlar. Bu zat Gocahmetlerin Ahmet Tektaş'ın dedesidir.

    Tarlanın ilgili kişiye nasıl intikal ettiğinin cevabı alt satırda verilmiş; "Pederi Ahmed fevtinden sene 75." Buradan babasının 1859/60'ta vefat ettiği bilgisi de çıkarılabilir. "Uzun boylu sarı sakallı" diye tarif edilen Koca Ahmed 1800 yılında doğmuştu, demek ki atmışına gelince vefat etmiş.

    Tarlanın kıymetine 50 yazmışlar, lira veya kuruş kaydı yok, liradır herhalde... Ayrıca harc, kağıt ve katibiye parası olarak 3-2-1 rakamları yazılmış ve sonrasında "Hiç bir vakitte bundan ziyade bir şey alınmayacaktır" matbu notu bulunuyor.

    En alttaki sonuç ve hüküm kısmı şu manada: "Yukarıda yazılı bir parça tarla için Defterhane-i Amire'den tapu senedi verilene kadar ilgilinin tasarrufuna izin verildiğine işaret eden işbu ilmuhaber düzenlenmiştir. Sene 1280/1864." En altta Sandık Emini ve Katip mühürleriyle belge onaylanmış oluyor.

    İkinci belgemiz de ilkinin aynısı. Yalnız aynı tarla değil, bu sebeple sahibi ve diğer bilgiler değişiyor. sadece farklı olan kısımları yazalım.

    Tarlamız Eğret köyü Gabarçukuru mevkiinde bulunuyor. Ömer oğlu, Mehmet, İsmail adlı kişilerin tarlaları ve yol ile çevrelenmiş 5 dönüm tarla...

    Tarlaya tasarruf edecek kişinin adı Karamehmet oğlu Osman diye kaydedilmiş. Bu zat da Çakıriban (İbrahim Ata)nın dedesi, Naymelerin Ramazan Kırbaç dedenin öz amcası oluyor. Gabarçukuru'ndaki bu 5 dönümlük tarla babası Karamehmet oğlu Ali'nin 1859/60'taki vefatı sebebiyle kendisine intikal ediyor. Babasının lakabı Alicik imiş, bu yüzden sülaleye Alicikler/Elcikler de deniliyor...

    Bu ikinci tapu sicil belgesinin düzenlenme tarihi de aynı, yani 1864/65...

    Benimle belgeleri paylaşan kişi Ahmet Sevinç'tir, yani Kocahmetlerin Ahmet Tektaş'ın torunu... Belli ki bütün bunlar Ahmet Tektaş'ın sakladığı evraklardan... Zaten ilk belgenin onun dedesi ve büyük dedesine ait olduğunu belirtmiştik. Dolayısıyla torunu kaynaklı belgelerin ilki böylece açıklanabilir. Ancak ikinci belgenin de aynı kişiden gelmesi kafa karıştırıcıdır. 

    Aliciklerle Gocahmetlerin bildiğim kadarıyla yakınlığı bulunmuyor. Tarlaların tevarüs ettiği Alicik Dede ile Kocahmet Dede'nin aynı yılda vefatı ve şu iki belgenin onların ölümünden beş yıl sonra, aynı yılda düzenlenmiş olması da tuhaf bir benzerlik. Belki belge çıkarılırken biri aldı ve unutuldu, belki de Gabarçukuru'ndaki 5 dönüm tarla satın alındığı için bu tapu kaydı Gocahmetlere geçti; işte burası meçhul...



16 Nisan 2026

1935 Nakil Vasıta Kaydı


    1922'deki büyük zaferle uzun savaşlar dönemi bitti. Yorgun ve yoksul düşen millet bundan sonra bilhassa ekonomik olarak kendini toparlama derdine düştü. Küresel ekonomik krizin de etkisiyle bu epeyce zorlaşmıştı, Eğret köyünde buna yedi yıl süren kuraklık da eklendi. 

    Neyse ki bu dönem zor bela atlatıldı ve 1930 yılında Eğret'e nahiyelik kuruldu. Bu idari değişiklikle ekonomi ve zirai alanda gelişmeler bu döneme rastlar. 

    Bütün bu gelişmelere rağmen savaşlar döneminde oluşan travma uzun süre atlatılamadı. Zaten 2. Dünya savaşının ayak sesleri de yavaştan işitilmeye başlanmıştı. Millet ve TSK her şeye rağmen savaşa hazır tutulmalıydı.

    Seferberlik durumunda askere nefer alımından başka milletin elindeki her türlü savaş araç gerecine ihtiyaç duyulabilirdi. Bu konuda çeşitli yasal düzenlemeler yapılmış. Mesela 1939 yılında çıkarılan Milli Müdafaa Mükellefiyet Kanunu ve 1940'taki Nizamname var. 

    Ancak bunlar 2. Dünya savaşı sebebiyle yapılan düzenlemeler olduğu anlaşılıyor. Peki öncesinde bu konuda bir şey yapılmamış mıydı? İşte eldeki belge bu sorunun cevabını veriyor.

    Kağıdın üstünde Nakil Vasıtaları Tedarik Komisyonu başlığı var. Ortadaki çizelgeye tespit edilen nakil vasıtalarına ait ayrıntılı bilgiler işlenmiş. Buna göre cansız vasıtaların makineli bölümü boş, araba bölümünde ise 1 tane araba kayıtlı. Canlı vasıtalar kısmında beyaz renkli iki öküz kaydı var. Bu öküzlerin 926 doğumlu oldukları da belirtilmiş.

    Alttaki sonuç bölümü: "Yukarıda yazılı 3 tane nakil vasıtası Eğret köyünden K. Ahmet oğullarından Hüseyin oğlu Ahmet namına yazıldı."

    Metnin hemen altına  25-1-935 tarihi atılmış ve Afyon As. Şb. Müd. tarafından kırmızı kalemle imzalanmış.

    Kocaahmetlerin Ahmet Tektaş'a ait olduğu anlaşılan belgede neden soyisim yazılmadığı hususu akıllara takılabilir. Haziran 1934'te çıkan Soyadı Kanunu ancak 2 Ocak 1935'te yürürlüğe girmişti. Yani şu belgeden yaklaşık üç hafta öncesiydi ve henüz işlerlik kazanmamıştı. Bu yüzden belgenin eski usullere göre düzenlendiği, soy adı yerine sülale adının yazıldığı anlaşılıyor.



12 Nisan 2026

Vergi Tezkireleri


    20. yüzyıl başlarına ait vergi makbuzlarından bahsetmiştik. Hudavendigar vilayetince kesilen bu makbuzlar Dolaksızoğlu Salih ismineydi. O dönem Anadolu'da 12 vilayet vardı. Bursa merkezli Hudavendigar vilayeti onlardan birisiydi ve (Afyon) Karahisar oraya bağlıydı. Dolayısıyla bizim köye dair bütün resmi işlemler de Hudavendigar Vilayeti merkezli oluyordu.

    Ele alacağımız üç belge Hudavendigar Vilayeti damgalı olup "Doğrudan Doğruya Tahsil Edilen Vergilere Mahsus Tezkire"dir. Belgenin en üstünde "Sene 1327" ibaresi bulunuyor ki bu 1911 yılına karşılık gelir. Hemen altında da belirttiğim belge adı tam ortaya denk gelecek biçimde basılmış. Onun sağ ve solunda sayfa/seri numaraları yazılı.

    Bu başlığın altında matbu tablo kısmı, yani asıl belge bulunuyor. Karahisar kazası ve Eğret karyesi yazıldıktan sonra, mükellefin ismi ve şöhreti bölümüne "Koca Ahmed oğlu Hüseyin bin İbrahim" ismi yazılmış. Burada Kocaahmed sülale adı, Hüseyin baba adı ve İbrahim de bahsedilen kişi adıdır. Bu zat Kocaahmetlerin merhum Ahmet Tektaş'ın (1903-1979)  dedesidir.

    Kimlik bölümünün altına "Tekâsit-i Te'diye" kısmına ödeme planına göre hangi taksitlerin tahsil edildiği işlenmiş. Bundan o dönemde bu verginin dört taksit olarak tahsil edildiği anlaşılıyor. Kocaahmetlerin İbrahim, ikinci taksiti 21 kuruş olarak ödüyormuş.

    Bundan sonraki bölümde tahsil edilen miktarın ayrıntısına inilen satırlar var. Oradan ödenen asıl verginin 20 kuruş, 1 kuruşun ise şu eldeki kağıdın bedeli olduğunu öğreniyoruz. Alttaki en son bölümde sonuç rakamsal değil de yazı olarak belirtiliyor: "İşbu tezkirenin yekunu yirmibir kuruş, ... paradan ibarettir."

    İkinci belgenin tarihi "Sene 1330" yani 1914, ilk belgeden üç yıl sonra... Format aynı, yine Doğrudan Doğruya Tahsil Edilen Vergilere Mahsus Tezkire, yine Karahisar kazası Eğret karyesi... Ama farklılık içerikte; ilk olarak mükellefin kimlik bilgisi "Kocaahmed oğlu Hüseyin ve Halil", demek ki babaları İbrahim vefat etmiş, iki kardeş mükellef olmuşlar.

    İkinci belgede göze çarpan diğer değişiklik taksitlendirmeler... Dört taksit birden, yani borcun tamamı tahsil edilmiş. Buna göre birinci taksit 4 kuruş 30 para, ikinci taksit 4 kuruş, üçüncü taksit 4 kuruş, dördüncü taksit 2 kuruştur. Ayrıntı bölümünde 1 kuruş kağıt bedeli eklenerek toplam 15 kuruş 30 para tahsil edilerek en sonda yazı ile kayda geçirilmiş: "İşbu tezkirenin yekunu onbeş kuruş, otuz paradan ibarettir."

    İlk belgeden farklı olarak ikincide en altta basılı bir pulun üzerine mühür vurulmuş olduğu görülüyor. Büyük ihtimal pul ve mühür 1911 tarihli ilk belgede de vardı, o kısım zamanın darbelerine dayanamayıp koptu ve günümüze ulaşamadı. Ayrıca üç yıl önceki belgede ikinci taksit olarak ödenen miktarın, 1914 tarihli belgede dört taksidin tamamı olarak ödenenden fazla olması da ilginçtir. 

    Son belgemizin tarihi: "1335 senesine mahsusdur" yani 1919... Karahisar livası, Eğret karyesi... Mükellefin ismi ve şöhreti kısmında yine Kocaahmed oğlu Hüseyin ve Halil yazıyor... Taksitlendirme ve ödeme planı kısmını doldururken biraz değişikliğe gitmişler. 

    Şöyle: Birinci taksit 4 Mayıs, ikinci taksit 4 Temmuz, üçüncü taksit 4 Eylül ve dördüncü taksit 3 Kanun-ı Evvel diyerek miktar belirtmeden tahsil tarihlerini yazmışlar.

    Ayrıntı bölümünde de farklılıklar var. Arazi vergisi olarak 9 kuruş 20 para alındığı belirtiliyor. Bundan başka 5 kuruş 15 para daha daha alınarak toplamda tahsil edilen 14 kuruş 35 paranın gerekçesi ve nerelere harcanacağı yan tarafta not düşülmüş. 1919 yılındaki memleketin genel durumunu göstermesi açısından askeri harcamalar ve bütçe açığını karşılama yolu olarak bunların kaydedilmesi manidardır.

    En altta yazılı not yine aynı, yalnız "İşbu tezkirenin yekunu onbeş kuruş, otuzbeş paradan ibarettir." denilerek 1 kuruşluk kağıt bedeli ayrıntıda belirtilmeksizin buraya eklenmiş. Sonra yine pul ve damga...

    Bu belgeler Ahmet Sevinç'ten... Kendisi Kocaahmetlerin Ahmet Tektaş'ın torunudur. Ahmet Tektaş da ilk belgede adı yazılı Kocaahmetoğlu İbrahim'in torunu olduğunu belirtmiştik. İbrahim Dede 1911 sonu veya 1912 başlarında vefat ettiği anlaşılıyor. Bundan sonra vergi mükellefi olarak belgelerde oğulları Hüseyin ile Halil'in adı geçiyor. Hüseyin, Ahmet Tektaş'ın babası, Halil ise amcasıdır...


01 Nisan 2026

Bacagaşı


    En küçük toplum birimine aile deniliyor. Ev anlamına da gelen hane kelimesi, özellikle nüfus işlerinde aile anlamında kullanılıyor. 'Hane No' ifadesinde bunu görebiliriz. Aileyi daha fazla karşılayan bir diğer kelime de ocaktır ve bu anlamıyla kelime dilimize öyle yerleşmiş ki, her yörede çok yaygın bir sürü deyim var. Baba ocağı, ocağı tüttürmek, ocağı sönesice, odu ocağı sönesice, ocağı delinesice bunlardan bazıları...

    Özellikle son üç deyim Anıtkaya'da kendine has söyleyişle hala çok kullanılıyor. Yalnız deyimlerde aile anlamına gelen ocak kelimesinin gerçek anlamından tamamen uzaklaştığını söylemek doğru olmaz. Çünkü bizim köyde bu kelime gerçek anlamıyla da hala kullanılıyor. Nedir gerçek anlamı? Evin içinde ateş yakılan yer... Duvar boyu dambeşe kadar uzanan bir baca bağlantısıyla dumanı atılır ve genellikle duvara gömülüdür. Bu anlamda Batı'dan aldığımız şömine kelimesiyle karşılanabilir ocak kelimesi... Fakat tam böyle değildir. Zira şömine ateşi sadece ısınma içindir, oysa ocakta yanan ateşte su ısıtılır, süt taşırılır, gözleme gözlenir, şepit açılır, gatmer yağlanır... Yetmedi közüne cezve sürülür, tangalda misir gavrılır. Yani senin anlayacağın bir sacayağıyla ocak mutfağa döner, etrafına yumulduğunda orası ocakbaşı olur. 

    Bizim isli ocağımız çok fonksiyonludur. Bazen baca basar, ortalığı dumana boğar; ama bu havanın durumuyla ilgili, ocağın suçu yok. Yalnız ocağın bacayla ilişkisi bununla sınırlı değil, birbirinin yerine geçebilirler. Bu yüzden eskiden ocak yerine baca dedikleri de olurdu. Bacagaşı kavramı tam da burada doğuyor.

    Bilindiği gibi gözümüzün üstünde kaşımız var. Varlıkları kendi anatomisine benzeterek kişileştirmede üstüne olmayan insanımız, evinin içindeki ocağı da bir insan gibi düşünmüş. Kara bir göz gibi kabul etmiş ve ona kaş aramış.  Ocağın üst tarafında biraz çıkıntılı duran uzun rafı görünce hemen adını koymuş; baca gaşı... 

    Her ocağın/bacanın yanında yöresinde mutlaka üzerine bir şeyler konulacak bölüm bulunuyor. Duvar içinde derin bir oyuk olabilir, buna genellikle delik denir. Eğer bu deliğe kapak eklenmişse dolav olur. Duvar köşesinde oyuk değil de çıkıntı şeklinde düzenlenen şeye ken denir, ve ken köşede kalmayıp duvar boyunca uzanırsa işte o bacagaşıdır. Çünkü ocağın üzerinde bir kaş gibi uzanmıştır...

    Bacagaşına hemen her şey konulabilir; bacalı olsun, kör olsun oraya en çok kandil yakışır. Sonra eza (kibrit), çıra, gazyağı, iğne iplik, bıçak vb. her an elimizin altında bulunması gereken şeyleri ararsanız bacagaşında bulabilirsiniz.

    Bacagaşı eski toprak evlerle ilgili bir kavram. Kıyıda köşede sağlam kalabilmiş evlerde hala vardır, kullanılmasa da öylece duruyordur. Kim bilir belki hala kullananlar da vardır, ben ancak viraneye dönmüş evlerin yıkıntıları arasında uzaktan görebildim. Yalnız rahmetli Gociban (İbrahim Özen)in odasında ilginç bir ocağa rastlayınca fotoğraflamıştım, ondan bahsedeyim biraz...

    Bilindiği gibi oda, evin üst katına inşa edilmiş; ilk tuhaflık burada, çünkü daha önce ikinci katta bir ocak görmemiştim. İkinci olarak ocağın alnına Ayazin taşından oyma bir yüz geçirmişler. Oysa biz bacayı tamamen toprak bilirdik... 

    Neyse, harika bir taş işlemeciliği de insanı hayrete düşüren şeylerdendi. Tam ocak gözünün üstüne biri büyük, ikisi küçük şemsiye gibi kubbeler oyulmuş. Kubbeler çay tepsisine de benzetilebilirler... Onların iki yanında iki yuvarlak damga... Hepsinin üstüne beş çiçek motifi yaprak ve dallarıyla birlikte yatırılmış. Alttaki büyük çay tepsisinin iki yanındaki boşluk, baklava dilimi çizgilerle doldurulmuş. Bu birinci büyük taş idi, ocak gözünün iki yanına ve büyük taşın altına direk gibi yerleştirilmiş iki dikey taş da sütun gibi işlenmiş. Yani mermer direk havası verilmiş. Bu üç taşın yüzeyinde işlenmedik bir alan bırakmamışlar, o kadar dolu... Dolu, ve gözü yoracak en küçük karışıklığa yer yok; öyle yumuşak bir işçilik...

    Dediklerine göre ocak, Yılıkların Süleyman Öztürk eseriymiş. Üç şemsiyenin tam ortasına 25.6.1964 tarihi kazınmış. Bunun yakılıp yakılmadığını veya ne zamana kadar kullanıldığını bilmiyoruz; lakin şu bize gösteriyor ki ocak/baca sadece evlerde değil, odalarda da bulunuyordu. Her sülalenin bir odası olduğuna göre, yaygınlığını hesap edin...

    Şemsiye görünümlü kubbelerin üstteki küçük olanlarını, biraz önce söz ettiğim delikler olarak düşünebiliriz. Beş santim kadar derinlikleri var, oraya ufak tefek şeyler konulabilir. Ancak alttaki büyük kubbe, neredeyse ocak genişliğinde olduğundan bacagaşı gibi düşünülmüş. O kadar ki kubbenin yüzeyine HASAN ÖZEN ismini kazımış. Biraz dikkatli bakınca görülüyor, bacagaşının rafını da MAHMUT ÖZEN adını kazıyarak imzalamış...

    Asıl bacagaşı olması gereken yere, tam da taşın üzerine konulmuş. Yok, konulmamış; üst taş öyle çıkıntılı yerleştirilmiş ki, bakan onu bir bacagaşı gibi görüyor...

    Sonradan aklıma geldi, Eğret ağzında yükseltilmiş avlu duvarına da gaş deniliyor. Bununla bacagaşı arasında ilgi kurulabilir mi? Kurulursa öncelik hangisine verilmeli? Hiç bilmiyorum...

    İleride müze olarak düzenlemek amacıyla bir Eğret/Anıtkaya Evi inşa edeceksek, orada eskide kalmış ne kadar değerimiz varsa temsil edilmelidir. Avlusundan gocagapısına, düzenliğinden fışgılığına, unevinden ambarevine bütün bölümleri yapmalı; hayatın bir duvarına, üstünde bacagaşı bulunan bir ocak/baca eklemeyi de ihmal etmemeliyiz...


28 Şubat 2026

Bir Tamir Hikayesi, Yetimlerin Bardak


    Sinekliği yeni kuşak ne bilisin... Hani şu yazları börtü böcek girmesin diye kapıya cama taktığımız telleri demiyorum. Yahut şaplak atarak sinek öldürmeye yarayan konvansiyonel silahtan bahsetmiyorum. Eskiden evlerimizin mühim bir bölümü olan sineklikten söz ediyorum...

    O vakitler şebeke suyu henüz evlere verilmemişti. En fazla köyün on onbeş merkezine yapılan mahalle çeşmelerinden alınırdı kullanım suları. Veya kuyulardan, aşağıdaki çeşmelerden filan... Güğümlerle oradan getirilen içme ve kullanım suyunu evdeki daha büyük küplere filan boşaltırlardı. Taşıma işi bitince güğümler boş veya dolu olarak oraya konur, küp veya diğer büyük su kapları da orada durur. Abdest almak veya ufak tefek buleşik yaleşik işleri de orada görülür. Hafif yüksek yapılmış bu mekan tahmin edileceği üzere bir nevi ilkel lavabo gibidir. İşte buraya sineklik derler.

    Sineklik derler, çünkü sinek denilen kütükten oyma büyük su kapları da burada ikamet ederdi. Belki güğümden önce oranın asıl sahibiydiler. Bu alımlı bakır kaplar yaygınlaştıkça geri plana itilmiş, hatta unutulma sürecine bile girmiş ve yine hatta bazı sinekliklerden tamamen çekilmiş bile olabilirler. Kendileri çekilse bile adı baki kalmış, o yüksekçe mekana hep sineklik denilmiştir.

    Çam kütüğünden oyma sinekler kıra su götürme dedin mi birebirdir. Kaba sabadır, ama suyu serin tutar, sağlamdır dayanıklıdır, halberi darbeye bana mısın demez. İkisini çatar eşeğe atarsın, çeşmeden doldurup gelmek için pratiktir. Güğümden daha çok su aldığı için verimlidir filan... Çatmak dedim de, bunun için kullanılan hafif ince ipe de sineğipi (sinek ipi) denilirdi. Sinekler bitip gittikten yıllar sonra bile o tür iplerin genel adı olarak kalıplaştı bu kelime... Zamanla o da öldü, ayrı mevzu...

    Adlandırma hususuna değinelim, kelimenin aslı senek'tir; Deresenek, Yakasenek yer adları onunla ilgilidir. Bizim köyde sinek denilmesi tamamen Eğret ağız özelliğiyle ilgili... Neyse, bu sineklerin testi boyutunda küçük olanlarına da bardak denilirdi. 'Eski çamlar bardak oldu' sözündeki bardak, kendileri olur...

    Bir kaç yıl önce aradık taradık, sinek olsun bardak olsun fotoğraf çekecek bir tane örneğini bulamamıştık da sağdan soldan bulduğumuz fotoğrafları kullandık. Demek ki eski bardaklar da toprak oldu... Derken geçen gün ilginç ve sevindirici bir haber aldım. Yetimler'den, gayet ihtiyar bir bardak çıkmış. Aslında Rafet Azbay varlığını biliyormuş da, ancak şimdi arayıp meydana çıkararak Mustafa Ayas'a teslim etmiş. Ben de ondan duydum.

    Sesinden Mustafa'nın heyecanı anlaşılabiliyordu. Gönderdiği fotoğraflara baktıkça heyecanına hak verdim. Eldeki bardak gerçekten şaheserdi. Sinek ve bardak devrinin sonlarına yetiştik, ama bütünüyle o dönemi yaşayanların dahi böyle bir bardak gördüğünü sanmıyorum. Ortada uzun boyunlu ağzının çevresine orantılı yerleştirilmiş üç ümzüklü bir bardak... Ağzına tırnaklı bir kapak mekanizması yerleştirilmiş ki hala çalışıyormuş. Üç ümzük ortalarından ağız borusuna kendi bağlarıyla bağlanmış. Hepsinden önemlisi, üst kapak mekanizması ve taban kapağı dışında bu bardak tek parça bir kütükten oyulmuş. Unutmadan, ümzüklerin hizasında tabana da üç küçük tırnak ayak yontulmuş... Bütün bu saydığım özellikleriyle Yetimlerin bardak sapasağlam duruyordu, sevindirici bir husus da bu...

    Dediklerine göre Şükrü dedelerinden kalmaymış. En az yetmiş yıl, belki asra yakın bir zamandan bahsediyor olabiliriz. Çürümeden, kurtlanmadan, kırılıp yarılmadan bugüne gelmesine sevinmeyelim de ne yapalım...

    Fakat büsbütün de hasarsız değildi yaşlı bardak. Ben kırık yarık yok dedim ama, karnının bir yerinde koca bir yarık bulunuyordu. Başka yerlerinde de küçük ve ince yarıklar vardı, ama koca yarık düşündürücüydü. E, uzun yıllar susuz kalmış bir ağaç parçası elbette yarılır. Zaten Mustafa da bunu normal karşılıyor, küçüğüyle büyüğüyle bütün yarıkları kapatabileceğini söylüyordu.

    Siz bardaktaki koca çatlağa bakarken ben başka bir hususa geçeyim. İçinde koca bir taş varmış, 'Nerden girdiğini bilemedim' dedi... Oyulduktan sonra alt kapağı kapatılmadan konulmuş olabileceğini söyledi. Ağırlığıyla denge sağlasın da bardak olur olmaz yerde devrilmesin diye konulduğunu düşünüyormuş... Benim kafama yatmadı. Bardağın kendisi ağır zaten, doluyken yük artacağından bu sebeple devrilmez ki. Boş bardak da devrilirse devrilsin n'olacak, ağırlık koyma işi mantıksız. Ayrıca el kadar karnını bir de taşla iyice daraltmanın ne faydası var...

    Benim teorime göre taban kapağı içine göçtü, çıkaracağız diye uğraşmayıp yeni kapak kapadılar. Yıllarca susuzluktan kuruyan kapak kemik gibi, taş gibi sertleştiği için çıkardığı sesten taş var zannediyoruz... Bu görüş de Mustafa'yı ikna etmedi... Ona göre kesinlikle taştı o şey, kerpetenle filan uğraşıp çıkaracaktı...

    Haklı çıktı. Bardağın içindeki o kocaman şey gerçekten taş imiş. İyi de nasıl girdi oraya? En mantıklı açıklaması şu: Bardak tabandan sızdırınca yeni bir kapak yapmayıp çeşitli çareler denemişler. Ne yaptılarsa olmadı, en sonunda tabanı içten çimentoyla şerbetlemişler. Kesin çözüm olmuş galiba, epeyce böyle kullanmışlar. Kullanımdan düştükten sonra bardak ve kapak kuruyup dokuları büzüldükçe şerbet tabakası serbest kalmış. Bütün bir çay tabağı kadar var... İşin kötüsü sallanıp dururken koca çatlağa denk gelip onu iyice genişletmiş galiba... Neyse ki sabırlı arkadaşım penseyle kıra kıra içeriyi betondan temizledi.

    Asıl iş şimdi başlıyormuş. Bardağı işlevsel hale getirecek. Nasıl yapacak bilmiyorum, projesini anlattığında inanmadım ama şevklendirmekten de geri durmadım. Bütün süreci fotoğraflayarak benimle paylaştı. 

    Önce bir kovada bekleterek iyice ıslanmasını sağladı. Mantıklıydı; su kaybettiği için dokuları büzülen ağaç çatladıysa, kaybolan suyu vererek çatlakların kapanması sağlanacaktı. Yani filmi terse çevirerek bardak tamir edilecekti. Fakat kova banyosundan çıkınca tekrar kuruyacak ya, o vakit aynı şekilde hatta daha büyük yarılma olmaz mıydı... Kontrollü kurutulursa olmazmış. Bu yüzden deli bağlar gibi kemerle boğmuş bardağı. Korktuğu şey ise, şu kış gününde doğal yollardan kurutamamak... 

    Tam da o günlerde Allah lodos vermesin mi... Kar yağmur gelmeyecek, ama rüzgar alan bir saçak altına idam eder gibi astı bunu... Bir kaç günde kurumuş... Darağacından indirdiğinde küçük çatlaklar tamamen kaybolmuş, korkulan büyük yarığın uçları da oldukça kavuşmuş vaziyetteymiş.

    Artık işi kolaylamış... Bundan sonrası dülgerlik... Talaşla kardığı tutkal ile kalan boşlukları doldurup zımparalamış. 

    Fotoğraftaki haliyle çok güzel görünüyordu. Ağız kapağındaki ve bardağın omuzlarındaki ince işçilik de ortaya çıkmış. Çevresinin tamamına neyle yaptılarsa çentikler atılmış, özel bir süs havası veriyor.

    Kendileri yapmış olabilir mi, yani bizim köyde oyulmuş olabilir mi, diye düşüncemi söyledim. Mustafa, başka hiç bir yerde örneği görülmeyen bu nadidenin Eğret'te yapılamayacağını, burada böyle bir malzeme bulunmadığını söyledi.

    Haklı galiba. Çam ağacının bol olduğu orman köylerinde usta bir el tarafından yapılabilir ancak...

    Bu kadar güzel olmaz, iddialı değil. Lakin bir bardak oymayı deneyecek, kafaya koymuş. Bu azim, sabır ve el hüneri ondayken yapar diye düşünüyorum. Şimdi harıl harıl taze çam kütüğü arıyor.

    Benim derdimse başka... Şu zenaatları canlandırmanın hayal olduğunu biliyorum. Ama en azından birer örneğini sergileyebileceğimiz bir Eğret Müzesi olsa...




30 Aralık 2025

1911 Vergi Makbuzu

 



    1867 yılında Bursa merkezli Hudavendigar Vilayeti kuruldu ve Balıkesir, Kocaeli, Kütahya ve Afyonkarahisar sancakları bu vilayete bağlandı. Cumhuriyete kadar resmi işler bu idari sistemde yürütüldü. Karahisar merkez kazasına bağlı Eğret köyünün resmi işleri dolaylı olarak Hudavendigar Vilayetine bağlıydı. Bu dönemdeki resmi belgelerde Hudavendigar vurgusunun sebebi bu.

    Elimizde 1911 yılına ait bir makbuz var. Hazır basılı bir makbuz bu... Vilayetin bütün sancaklarında kullanılabilecek esneklikte hazırlanmış. Belirli bölümlerine verginin cinsi, miktarı ile kişi ve yer adları işlenerek tarih atılıp mühürlenecek. Yani bildiğimiz ve bugün de kullanılan makbuzun aynısı...

    Tam ortaya 'Hudavendigar Vilayeti Doğrudan Doğruya Alınan Tekalife Mahsus Makbuz İlmuhaberi' başlığı antet gibi basılmış. Sağında solunda ise makbuzun seri ve tezkire numaraları var. Alınacak vergi cinsleri ortadaki hücrelere işlendikten sonra altta sonuç metninde şunlar yazılmış:

    Karahisar kazasının Eğret köyü ahalisinden Çolak Osman oğlu Salih ber derc-i bala otuz sekiz kuruş tahsil olunmuştur.

    Adı geçen Çolak Osman oğlu Salih, 'Dolaksız' diye lakaplanan kişi olup Dolak Mehmet Kırım'ın babasıdır. Çolakosmanoğulları ise kökte Gademler ile de bağlantılı Eğret'in eski sülalelerinden biri. Evleri, Tongulların Gociban ile Teke Hüseyin'in ev arasında bir yermiş. Bugün Anıtkaya'da Çolakosmanlar/Dolaksızlardan kimse yaşamıyor.





18 Aralık 2025

Hayvan Sayım İlmuhaberleri

    
    Osmanlı döneminde devletin topladığı çeşitli vergiler var. Hayvan varlığına göre vergi toplamada Eğret'in durumu ilginç 'Ağnam resmi' adıyla koyun keçi gibi küçükbaş hayvanlardan vergi alınıyor. Fakat ziraatta ve ticarette kullanıldıkları için büyükbaşlardan vergi yok. Bir de kovan başına arılardan alınan vergi var, ama bu konumuz dışında... 

    Bu durum, yani küçükbaştan alınıp büyükbaştan vergi alınmaması Cumhuriyet döneminde de büyük ölçüde sürdürülmüş. Yalnız vergi alınsın alınmasın, vatandaşın elindeki hayvan varlığı kayıt altında tutulmuş. Belli aralıklarla Sayım Döküm belgeleri düzenlenerek bir bakıma kişilerden hayvan bildirimi alınmış. Bu istatistiksel çalışma olarak değerlendirilebilir, ya da devlet gerektiğinde el koyacağı şeyleri bilmek istemiştir.

    Elimizde bu belgelere üç örnek var. İlkinin başlığı Sayım Kayıt İlmühaberi... Belgeye herhangi bir tarih yazılmamış, ancak 1920 öncesine ait olduğu düşünülüyor.  

    Sayım Kayıt İlmühaberi küçük ve büyükbaş hayvanları listeleyecek biçimde düzenlenmiş. İlk satıra sırayla Hayvanın Çeşidi, Erkek Adet, Dişi Adet, Yekün Adet, Sahibinin İsmi ve Lakabı sütün başlıklarıyla sıralanmış. Bu belge Koca Ahmet oğlu Ahmet için düzenlenmiş. Gocamatların Ahmet Tektaş kastediliyor, 1979'ta vefat etti.

    İlk sütunda bildirimde bulunulacak hayvanların cinsi matbu olarak verilmiş. Bunlar koyun, kıl keçi, tiftik keçi, deve, manda, sığır, at, eşek, katır ve canavardır. Son satırdaki canavardan kasıt domuzdur. Hıristiyan tebaya çiftliklerde domuz besiciliği de yapılıyor ve vergiye tabi... Bu yüzden listede yerini almış.

    Gocamatların Ahmet 49 koyun, 1 inek, 1 öküz, ve 1 erkek eşek beyanında bulunmuş. Belgenin altındaki imza kısmında iki mühür bulunuyor. Okunamayacak kadar eski olan bu mühürlerden imzanın kime ait olduğu anlaşılamadı.

    İkinci örnek belge ilkinin aynısı, ama içeriğinde daha açıklayıcı bilgiler var. Bunların en önemlisi, okunabilir bir tarihtir. En altta  miladi takvime göre 1920 yılında düzenlendiği yazıyor.

    Gelelim hayvanların sahibi kısmına... Burada "Kel Bekir Zevcesi Kezban" yazıyor. Bahsi geçen kişi Arapgızı olarak lakaplanan Hacımahmutların Hüseyin kızı, Uykucu Ömer Şen'in de teyzesidir. Tekirgızıların Kel Hasan ile evlendi, kocası Çanakkale'de şehit oldu, O da Kel Bekir ile evlendi. Aslen Bolvadinli olan Kel Bekir Yenimısdık ve Aliosmançavuş'un babasıdır. Kezban Hanım da o sırada Gambırömer'in anası... 

    İşte şu belge tam da yeni evlendikleri sırada düzenlenmiş. Normalde hayvanların sahibi olarak hane reisi, yani Bolvadinli Çakaloğlu Kel Bekir yazılması gerekir, ama demek ki bu malların özellikle Kezban Hanıma ait olduğunu vurgulamak istemişler.

    Arapgızı Kezban Hanımın iki ineği varmış, hepsi bu... Belgenin altındaki imza kısmı boş, fakat onun yerine latin harfleriyle kazınmış muntazam bir resmi mühür basılmış ki hala kullanılmakta olan mühürlerin aynısı gibi duruyor. Bu önemli fark dışında ilk belgeyle bunun hemen hemen aynı olduğu söylenebilir. 

    Hangi amaçla düzenlenmiş olursa olsun bu iki ilmühaberin işaret ettiği malları trajik bir akıbet beklemektedir. Zira yaklaşık bir yıl sonra Eğret işgal edilecek ve Eğretlilerin elindeki hayvanların tamamı işgalciler tarafından tüketilecektir. Önceliği koyunlara verip, koşum hayvanlarını sona bırakmışlar ve bir buçuk yılda ne var ne yok silip süpürmüşler. Bir yerde okumuştum, Afyon bölgesindeki işgalciler yaklaşık 600 bin hayvan yemiş, bu sayıya kümes hayvanları dahil değil. Bir Yunan'a ortalama üç hayvan düşüyor...

    Kurtuluştan sonra Cumhuriyet döneminde halk bir süre bocalıyor, ama sonunda toparlanıyor. Buna bağlı olarak devletin atraksiyonu da gecikmemiş. Son belgemiz 1938 yılından... Önceki iki belgenin aynısı olan bu sonuncusunun başlığı: "Hayvanlar Vergisine Ait Kayıt İlmühaberi" Bu başlıkla, belgenin vergiye esas olmak üzere düzenlendiğini de anlamış oluyoruz. 

    Bu ilmuhaber (bildirim) Dolaksızın İsmail adına düzenlenmiş, yani belgede öyle yazıyor. Dolaksızın İsmail Kırım, Dolak Mehmet'in abisidir, bu belgeden dört yıl sonra 1942'de vefat etti. 

    Şu belgeden Dolaksızın İsmail'in bir çift öküzle bir at ve bir eşek sahibi olduğu anlaşılıyor. Vefatından sonra bu hayvanlara ne olduğu meçhul. Çocukları 1950'lerde İstanbul'a yerleştiler.


12 Aralık 2025

Şebekeye Bağlı Meydan Çeşmeleri


    Daha önce Kuyular Ve Çeşmeler başlığıyla bunlardan bahsetmiştik. Şebeke suyu bağlanmış, musluklu çeşmeler... 1969 fotoğraflarında kıyıda köşede de olsa görünce tekrar hatırlattılar kendilerini. Böylece bu yazı fikri doğdu.

    Tuna Hüseyin Kayır zamanında olması lazım, su deposu yapılıp şebeke suyunun ilk adımı atılıyor. Fakat evlere hemen su verilememiş. Masraflı ve zahmetli bir iş şebeke tesisi. Bunun yerine başka bir şey yapıldı. Madem evlere su veremiyoruz bari mahallelere verelim demiş olmalılar. Bazı merkezlere meydan çeşmesi yapıldı ve bu çeşmelere depodan su verildi. 

    Tabi lula yerine musluk takıldı. Bu çeşmeler ilginçti, betondan dökülmüş, yalaklı, iki yanında sekisi olan ve tepesinde estetik bir şapka. Su kaynağına (çeşmeye veya kuyuya) uzak olanlar ya da kuyudan su çekme zahmetine girmek istemeyenler bu çeşmeleri kullanıyorlardı. Musluğu çevirmek kadar bir zahmeti vardı. 

    İstismar edilmesin diye çamaşır bulaşık yıkamak ve hayvan sulamak yasaktı. Sadece kullanım suyu alınabiliyordu. Bu kuralları ihlal edenlere cezalar yazılıp yazılmadığını bilmiyorum. Eski meydan çeşmesinde bez ve dene yıkayanlar cezalandırıldığına göre buralarda kurallara uymayanlara haydi haydi ceza yazılmıştır.

    Kahvelerin önündekinin yalağında oynarken veya duvarına ceviz sürterken bazı büyüklerin bizi uyardığını hatırlıyorum. Çeşme kullanım kılavuzunda bizim bu masumane hareketlerimizi yasaklayan bir madde var mıydı acaba?

    Kahvelerin önünde Kuran Kursu yerinde, Tökürdeklerin evin önünde, eski belediye binasının Ortaokula bakan yan tarafında, İlkokul bahçesinde hamam ile sırt sırta, Söğütcük'te fırının yanında, Cıldır'ın evin karşı köşesinde, Güdüğizzet'in evin önünde, Arzıların Veysel evi yanında, Tekirgızıların ev civarında... Yirmiye yakın demiştik, bak on tane sayamadık şimdi... Kısaca milletin ihtiyacını görecek kadar önemli meydanlara serpiştirilmiş bu çeşmeler...

    Yalnız bu çeşmelerin yeri belirlenirken siyaset gözetildiğini söylüyorlar. En azından bir kaç sokakta böyle bir şey apaçık varmış. Misal kahvelerin önündeki çeşmeyi kadınlar rahat rahat kullanamadıkları için bizim sokağa da bir çeşme istenmiş. Mahallenin büyükleri toplanmış, Böbülerin Ömer Emmiyi de sözcü seçip varmışlar Tuna'ya... 

    - "Macur Ali orada olduğu müddetçe sizin mahalleye zırnık yok!" diye kestirip atmış. Seçimde rakibini destekledi diye sevmezmiş Dedemi... Elleri boş dönmüş ve mecburen kuyu suyunu kullanmaya devam etmişler... Tuna'dan sonra Delimısdık (Mustafa Erdem)e aynı istekle çıkmışlar. Hatta masrafını mahalleli olarak karşılamayı teklif etmişler. O da olumsuz cevap vermiş, ama bu sefer gerekçe sevindiriciymiş;

    - "Boşa masraf etmiş olursunuz, yakında suyu evlerinize vereceğim." Dediği gibi de oluyor, şebeke suyu belli saatlerde de olsa evlere ulaştırılıyor.

    1970’lerde evlere su verilince bu çeşmeler de hayatımızdan çıktı. Öylece kupkuru kalakaldılar. Ne kadar süre öyle durdular bilmiyorum, yerlerinden kaldırıldığını bile fark etmedik. Şimdi yoklar. Muzaffer Türkmenoğlu, evlerinin önündeki böyle bir çeşmede arılarla çevirdikleri oyunu söyleyince ben de bunları hatırladım... 



1955-58 Dönemi Köy Karar Defteri

      Tıraka Abdurrahman Zenger'in Eğret Muhtarlığı 1955-1958 arasında üç yıl sürmüş. 1958'de belediyelik kurulduğu için muhtarlık lağvedildiğinden onun dönemi tamamlanmamış. Ama bu dönemde tutulan İhtiyar Heyeti Karar Defteri bugüne kadar gelebilmiş. Tabi vücut bütünlüğünü koruyamadan, gelebildiği kadarıyla...

    Eldeki defter 94 sayfadır. 1955 sonlarında başlayıp, 1957 sonlarında bitiyor. Tam iki yıllık kararlara sahip olduğumuz söylenebilir. Öyle anlaşılıyor ki defterin baş ve son tarafındaki sayfalar eksik. Göreve başladıktan sonraki ilk 25 karar ve 1958 yılına ait kararlar bulunmuyor. Defter 26 numaralı karardan başlıyor. 

    Kararların numaralandırılmasında bazı sıralama hatalarına rastlanabiliyor. Bazı kararlara da hiç numara verilmemiş. Numarasız kararların aradaki boşluğa sonradan yerleştirildiği de düşünülebilir. Yalnız 117,118,119,120 numaralı kararlar yok. 1-14 Temmuz 1956 arasındaki iki haftalık sürede yazılan bu iki sayfalık kararın defterin kopan veya koparılan bir yaprağıyla yok olduğunu sanıyorum.

    Bu defterin yakılmaktan son anda kurtarıldığına dair bir söylenti dolaşıyor. Baş ve sondaki eksik bölümler, hatta ortadaki eksik yaprak kazara o vakitlerde yanmış olabilir. Elimizde kalanı için Metin Tüplek'e teşekkürler...

    Defter sayfaları numaralandırılmamış, yayınında sıra ve düzeni koruyabilmek adına ben numaralandırdım. Bu sıraya göre bütün sayfaları hem fotoğraf hem metin olarak aşağıya düzenledim. Metnin orijinaline bağlı kalmak istedim; imla hataları, anlatım bozukluklarına bile dokunmadım. Yalnız kişilerin değişen soyisimlerini bugünkü biçimiyle verdim.


    1.Sayfa: Lojman kirası ile Köy Adamları (Muhtar, İmam, Katip, Korucu) ücretlerine dair 2 karar.

    2.Sayfa: Hüseyin Yaman'ın mühür tespiti ve Minibüs duraklarına dair 2 karar.

    3.Sayfa: Minibüs durakları ve ağır kış şartları sebebiyle pazarın kapanmasıyla ilgili 2 karar.

    4.Sayfa: Avukatlık, köy boğasına yem ve İhtiyar Heyeti taşıma ücreti hakkında 3 karar.

    5.Sayfa: Çatkuyu köylüleriyle Eğret bekçileri arasında tartışma ve harcama yetkisi verilmesiyle ilgili 2 karar.

    6.Sayfa: Bütçe hazırlığı ve Hüseyin Ayas'a arsa satılmasıyla ilgili 2 karar.

    7-8-9-10-11-12-13.Sayfa: Köy bütçesi taksim listesi.

    14.Sayfa: Köy bütçesi taksim listesi ve Köy boğasının yem ücretine dair 2 karar.

    15.Sayfa: Hüseyin Sağlam ve Kadir Kalkan'a ceza kararları.

    16.Sayfa: Gatçayır'ın Kemal Ege'ye kiralanması ile Halil Tüplek ve Hafız Mehmet Öztürk'e ceza kararları.

    17.Sayfa: İbrahim Sağlam, Kemal Kaçmaz ve Osman Aykaç'a ceza ile Hamam inşaatında Abdil Kaynar'a işçilik ücreti ödenmesi kararları.

    18.Sayfa: Müteahhit İbrahim Yanar'a ödeme, Kerim Demir'e uyarı ve İbrahim Aracı'ya ceza kararları.

    19.Sayfa: Mehmet Öztürk, Mustafa Öncül, Süleyman Boran, Resul Omak, İbrahim Er'e ceza kesilmesi.

    20.Sayfa: Ali Tüplek, Osman Aykaç, Mehmet Ali Eşiyok, Hasan Öztürk ve Ömer Koç'a ceza kararları.

    21.Sayfa: Mustafa Dadak, Mehmet Soylu, Zekeriya Çelebi, İdris Azbay ve Ramazan Sımsıkı'ya ceza kararları.

    22.Sayfa: Mevlüt Kızılyel, Hasan İnanır, Mustafa oğlu Mehmet Ali Öztürk, Halil Aracı ve Ömer Koç'a ceza kararları.

    23.Sayfa: Ömer Karakaya, Ali Yaman, Salih Külte, Mehmet Omak ve Hasan Kopan'a ceza kararları.

    24.Sayfa: İdris Azbay'a ceza, cezaların haczen tahsili ve arsa satışlarının ilanına yönelik 3 karar.

    25.Sayfa: Hamam Müteahhidi İbrahim Yanar ve Abdil Kaynar'a ödeme yapılması ile Mehmet Ali Eşiyok ve Mustafa Öncül'ün bekçi tutulmasına dair 3 karar.

    26.Sayfa: M.Ali Eşiyok ve Mustafa Öncül'ün yetki ve sorumlulukları ile Resul Kızılyel (Tül)e arsa satışı kararı.

    27.Sayfa: Nümune bağın imeceyle sürülmesi, Şerafettin Azbay'a orak makinesini götürme ücreti ödenmesi ve arsa satışına dair 3 karar.

    28.Sayfa: Arsa satışıyla ilgili 2 karar.

    29.Sayfa: Hamam inşaatına tahta alımı ve Ramazan Tül ile Kazım Dalmışlı'ya arsa satımı ile ilgili 3 karar.

    30.Sayfa: İbrahim Ildız, Mehmet Öztürk ve Sabri Kocausta'ya arsa satışı kararları.

    31.Sayfa: Müteahhid İbrahim Yanar'a ve Tapu memurlarını getirip götüren taksiciye ödeme ile Hasan Kalkan'a arsa satışı kararları.

    32.Sayfa: Mevlüt Öztürk, Ali Tüplek ve Mehmet oğlu Mevlüt Öztürk'e arsa satış kararları.

    33.Sayfa: Karakol tamiri için Seydi Selman'dan çivi alımı, Hüseyin Honça ve Resul Omak'a arsa satış kararları.

    34.Sayfa: Dağdaki hayvanlarında hastalık tespit edilen Aşiret Yörüklerinin karantinaya alınması ve bunun kontrolü için Korucular Hasan Eminç ile Abdullah Öter'in görevlendirilmesi kararları.

    35.Sayfa: Dağın bazı bölümlerinin Yörüklere kiralanması, Müteahhid İbrahim Yanar'a ödeme ve Köy odasına harcama yapılması kararları.

    36.Sayfa: Müteahhid İbrahim Yanar'a ödeme, Osman Külte'ye arsa satışı ve makbuz kayıt kararları.

    37.Sayfa: Makbuzların pazarda kesilmesi, Karantinadaki Yörük İbrahim Gökmen'den otlakiye tahsil kararları.

    38.Sayfa: Bayram Aydın'a arsa satışı ve Muhtar ile Katip ücreti ödenmesine dair 3 karar.

    39.Sayfa: Hamam için kiriş dilme ücreti, Müteahhide rutin ödeme ve Eyüp oğlu İbrahim Çetin'e arsa satışı kararları.

    40.Sayfa: Müteahhid İbrahim Yanar'a ödemeler ile Muhtar ve Katip ücreti ödemelerine dair 4 karar.

    41.Sayfa: İmam ve korucuların hak'ı, İsmail Öter'e arsa satışı ve Yörük İbrahim Gökmen'den otlakiye tahsiline dair kararlar.

    42.Sayfa: Halil Keleş'e arsa satışı, sıvacı Selim Özteke'ye ve işçi Salih Külte'ye ücret ödemelerine dair 4 karar.

    43.Sayfa: Hamam inşaatında çalışan Ahmet Külte, Abdurrahman Keleş, Mahmut Öncül, Kara Ahmet Özdemir ve Hasan Çalışır'a ödeme yapılmasına dair 5 karar.

    44.Sayfa: Hamam inşaatında çalışan Halil Keleş, Bayram Aydın ve usta Süleyman Gündoğan ile Müteahhid İbrahim Yanar'a yapılan 4 ödeme kararı.

    45.Sayfa: Bayram Aydın'a ödeme, Aşiret Yörüğü Mehmet Ali Genç'ten otlakiye tahsili ve Arif Soya'ya arsa satışına dair 3 karar.

    46.Sayfa: Hamam inşaatında usta Süleyman Gündoğar ve işçi Mevlüt Gülen ile Muhtar ve Katip ücretlerinin ödenmesine dair 4 karar.

    47.Sayfa: Hamam için Kazım Yavuz, Hüseyin Öncül ve usta Süleyman Gündoğar ile Müteahhid İbrahim Yanar'a ödeme kararları.

    48.Sayfa: Ömer Tüblek'e arsa satışı, hamam inşaatında usta Hasan Aytar ile işçi Hasan Çalışır'a ödeme kararları. 

    49.Sayfa: Söğüt, kavak ve çıkıntı kiriş satışına dair 3 karar.

    50.Sayfa: Eski hamamdan çıkan döşemelerin Ömer Tüblek'e, çerçevelerin Memur Fevzi Kısacık'a ve kapının Halil Keleş'e satıldığına yönelik 3 karar.

    51.Sayfa: Eski hamamdan çıkan 1 kapı Ahmet Asan, 1 kapı Mustafa Şen, 4 kapak tahtası Kadir Taşkın'a satıldığına dair 3 karar.

    52.Sayfa: Eski hamamdan çıkan kiriş ve döşemeler Kazım Kaçmaz, 1 dış kapı Arif Varlı, 16 direk Mehmet Kök'e satıldığına dair 3 karar.

    53.Sayfa: Eski hamamdan çıkan 54 çam döşeme Hamdi Honça'ya, 30 çam döşeme Ali Çalışır'a satıldığı ve Ahmet Yiğit'e Jandarma taşıma ücreti ödendiğine dair kararlar.

    54.Sayfa: Müteahhid İbrahim Yanar, usta Süleyman Gündoğar, kamyoncu Şerafettin Azbay'a ödeme yapılması ve ayrıca Muhtar ücreti ödeme kararları.

    55.Sayfa: Katip ücreti ödenmesi, Cemal Omak'a arsa satışı ve Arif Seçan'a 1 çıkıntı kiriş satılması kararları.

    56.Sayfa: İbrahim Er'e arsa satışı ve yeni hamamı açılışa hazırlayan Mehmet Gürer, Ahmet Altıntaş ile Hidayet Aşçı'ya yapılan ödemelerle ilgili 4 karar.

    57.Sayfa: Hamama katran alımı, arsa satış ilanı ve makbuz kaydına dair 4 karar.

    58.Sayfa: Yeni hamama gerekli malzeme alımı için 5 karar.

    59.Sayfa: İdris İdi ve Mehmet Çetin'e arsa satışı ile hamama kömür alınması kararları.

    60.Sayfa: Mevlüt ve Mahmut Azbay kardeşlere oda yeri satışı ile hamama katran ve boya alınması kararları.

    61.Sayfa: Çeşme künklerinin yenilenmesi için Osman Aytar ile Yeniceli Ali Aksu'ya, hamam sıvacısı Süleyman Gündoğar'a ödeme yapılması ve yeni hamama malzeme alınmasına dair 4 karar.

    62.Sayfa: Yeni hamam sıvacısı Süleyman Gündoğar'a ödemeler ve hamama harcama konusunda 3 karar.

    63.Sayfa: Hamama demir alınması, camcı Hayri Atilla'ya ödeme yapılması ve Ali Tüplek'e arsa satışı kararları.

    64.Sayfa: Hamamda çalışan Hasan Dalgalı'ya ödeme ile hamam yanışı üzerine Müteahhid İbrahim Yanar'a teminat iadesi kararı. 

    65.Sayfa: Yeni hamam yapılması ve bu hususta Muhtara harcama yetkisi, köy odasına kırtasiye alımı, Haydar Acar'a ödeme yapılması ve düzeltme kararları.

    66.Sayfa: Hamama çekilen kum bedeli olarak Ahmet Terlemez'e ödeme, köy odasına hasır ve hamama odun alımı, Kervansaray çevresine kaldırım yapılmasına dair kararlar.

    67.Sayfa: Köy odasına hasır alımı ve Mehmet Kırım ile Ömer Patlar'ın korucu tutulmasına dair 3 karar.

    68.Sayfa: Okula süpürge alımı, Hasan Dalgalı'ya boğa bakım ücreti ödenmesi, Muhtar ve Katip ücretlerinin ödenmesine dair 4 karar.

    69.Sayfa: Tereyağı, süt tozu ve peynir dağıtım ile hamamın odun ihtiyacı için salma salınmasına yönelik kararlar.

    70.Sayfa: Hamam işletmesinin Eyüp oğlu İbrahim Çetin'e verilmesi.

    71.Sayfa: Hamam işletme şartları ve 227 numaralı karara dayalı salmanın iptali.

    72.Sayfa: Muhtara harcama yetkisi verilmesi, pazar harcı toplayanlara yevmiye verilmesi, İhtiyar Heyeti rutin toplantı günü belirleme kararları.

    73.Sayfa: Dağdaki meşe korusunun korunması, köy çeşmelerinin kullanılması ve pazaryeri ile sokakların sağlıklı kullanımına dair kararlar.

    74.Sayfa: Köy boğalarına yem ve saman alımı, bakım ücreti belirlenmesi, hamam için Muhtara harcama yetkisi verilmesi kararları.

    75.Sayfa: Haydar Acar'a ödeme, ihtiyaç fazlası demirin Nahiye Müdürü Fevzi K'ya satılması, Hüseyin Kalkan'a arsa satışı kararları.

    76.Sayfa: Arif Seçan ve Hüseyin Honça'ya arsa satışı.

    77.Sayfa: Halil Akkaş'a arsa satışı ve hamam avlu duvarının Yeniceli Ramazan Baybaş'a yaptırılması kararları.

    78.Sayfa: Gıran süren Hasan Eminç'e tarla satışı, Şükrü Dadak ve Ramazan Zenger'e arsa satışı kararları.

    79.Sayfa: Resul Eser'e arsa satışı ve Ömer Azbay'a pancar bekçiliği verilmesi.

    80-81-82-83-84-85-86.Sayfa: Bütçe salma listesi.

    87.Sayfa: 1957 yılı bütçe salma ve kırık orak makinesinin satışının duyurulması kararları.

    88.Sayfa: İbrahim Yet'e arsa satışı ve Abdullah Sancak ile Abdurrahman Keleş'in Bekçi tutulması.

    89.Sayfa: Süleyman Öztürk'e arsa satışı, orak makinelerinin satışının cumartesi günü tellal vasıtasıyla duyurulması kararları.

    90.Sayfa: Dağın bazı mevkilerinin Aşiret Yörüklerine kiralanması.

    91.Sayfa: Tırmıklı bir adet orak makinesinin Çakırsazlı Ali Seyhan'a satılması, Abdurrahman Keleş'in Korucu tutulması, tırmıklı bir adet orak makinesinin Hacı Ahmet Dadak'a satılması kararları.

    92.Sayfa: Bir adet tırmıklı orak makinesinin Emrullah Onay'a satılması, Aşiret Yörüklerini temsilen Ahmet Alaylı'dan ikinci taksidin tahsili, Resul Omak'a arsa satışı kararları. 

    93.Sayfa: Harman makinesinin Emrullah Onay'a satılması, çıkıntı 3 borunun Hasan Öztürk'e satılması, Hüseyin Yaman'a damızlık boğaların bakım ücreti ödenmesi.

    94.Sayfa: İbrahim Patlar'ın korucu tutulması ve bu kararın iptali, çocuk cezalarının haciz yoluyla tahsili, Hüseyin Sağlam'ın bozduğu orak makinesinin Mustafa Dadak'a satılması kararları.