müze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01 Nisan 2026

Bacagaşı


    En küçük toplum birimine aile deniliyor. Ev anlamına da gelen hane kelimesi, özellikle nüfus işlerinde aile anlamında kullanılıyor. 'Hane No' ifadesinde bunu görebiliriz. Aileyi daha fazla karşılayan bir diğer kelime de ocaktır ve bu anlamıyla kelime dilimize öyle yerleşmiş ki, her yörede çok yaygın bir sürü deyim var. Baba ocağı, ocağı tüttürmek, ocağı sönesice, odu ocağı sönesice, ocağı delinesice bunlardan bazıları...

    Özellikle son üç deyim Anıtkaya'da kendine has söyleyişle hala çok kullanılıyor. Yalnız deyimlerde aile anlamına gelen ocak kelimesinin gerçek anlamından tamamen uzaklaştığını söylemek doğru olmaz. Çünkü bizim köyde bu kelime gerçek anlamıyla da hala kullanılıyor. Nedir gerçek anlamı? Evin içinde ateş yakılan yer... Duvar boyu dambeşe kadar uzanan bir baca bağlantısıyla dumanı atılır ve genellikle duvara gömülüdür. Bu anlamda Batı'dan aldığımız şömine kelimesiyle karşılanabilir ocak kelimesi... Fakat tam böyle değildir. Zira şömine ateşi sadece ısınma içindir, oysa ocakta yanan ateşte su ısıtılır, süt taşırılır, gözleme gözlenir, şepit açılır, gatmer yağlanır... Yetmedi közüne cezve sürülür, tangalda misir gavrılır. Yani senin anlayacağın bir sacayağıyla ocak mutfağa döner, etrafına yumulduğunda orası ocakbaşı olur. 

    Bizim isli ocağımız çok fonksiyonludur. Bazen baca basar, ortalığı dumana boğar; ama bu havanın durumuyla ilgili, ocağın suçu yok. Yalnız ocağın bacayla ilişkisi bununla sınırlı değil, birbirinin yerine geçebilirler. Bu yüzden eskiden ocak yerine baca dedikleri de olurdu. Bacagaşı kavramı tam da burada doğuyor.

    Bilindiği gibi gözümüzün üstünde kaşımız var. Varlıkları kendi anatomisine benzeterek kişileştirmede üstüne olmayan insanımız, evinin içindeki ocağı da bir insan gibi düşünmüş. Kara bir göz gibi kabul etmiş ve ona kaş aramış.  Ocağın üst tarafında biraz çıkıntılı duran uzun rafı görünce hemen adını koymuş; baca gaşı... 

    Her ocağın/bacanın yanında yöresinde mutlaka üzerine bir şeyler konulacak bölüm bulunuyor. Duvar içinde derin bir oyuk olabilir, buna genellikle delik denir. Eğer bu deliğe kapak eklenmişse dolav olur. Duvar köşesinde oyuk değil de çıkıntı şeklinde düzenlenen şeye ken denir, ve ken köşede kalmayıp duvar boyunca uzanırsa işte o bacagaşıdır. Çünkü ocağın üzerinde bir kaş gibi uzanmıştır...

    Bacagaşına hemen her şey konulabilir; bacalı olsun, kör olsun oraya en çok kandil yakışır. Sonra eza (kibrit), çıra, gazyağı, iğne iplik, bıçak vb. her an elimizin altında bulunması gereken şeyleri ararsanız bacagaşında bulabilirsiniz.

    Bacagaşı eski toprak evlerle ilgili bir kavram. Kıyıda köşede sağlam kalabilmiş evlerde hala vardır, kullanılmasa da öylece duruyordur. Kim bilir belki hala kullananlar da vardır, ben ancak viraneye dönmüş evlerin yıkıntıları arasında uzaktan görebildim. Yalnız rahmetli Gociban (İbrahim Özen)in odasında ilginç bir ocağa rastlayınca fotoğraflamıştım, ondan bahsedeyim biraz...

    Bilindiği gibi oda, evin üst katına inşa edilmiş; ilk tuhaflık burada, çünkü daha önce ikinci katta bir ocak görmemiştim. İkinci olarak ocağın alnına Ayazin taşından oyma bir yüz geçirmişler. Oysa biz bacayı tamamen toprak bilirdik... 

    Neyse, harika bir taş işlemeciliği de insanı hayrete düşüren şeylerdendi. Tam ocak gözünün üstüne biri büyük, ikisi küçük şemsiye gibi kubbeler oyulmuş. Kubbeler çay tepsisine de benzetilebilirler... Onların iki yanında iki yuvarlak damga... Hepsinin üstüne beş çiçek motifi yaprak ve dallarıyla birlikte yatırılmış. Alttaki büyük çay tepsisinin iki yanındaki boşluk, baklava dilimi çizgilerle doldurulmuş. Bu birinci büyük taş idi, ocak gözünün iki yanına ve büyük taşın altına direk gibi yerleştirilmiş iki dikey taş da sütun gibi işlenmiş. Yani mermer direk havası verilmiş. Bu üç taşın yüzeyinde işlenmedik bir alan bırakmamışlar, o kadar dolu... Dolu, ve gözü yoracak en küçük karışıklığa yer yok; öyle yumuşak bir işçilik...

    Dediklerine göre ocak, Yılıkların Süleyman Öztürk eseriymiş. Üç şemsiyenin tam ortasına 25.6.1964 tarihi kazınmış. Bunun yakılıp yakılmadığını veya ne zamana kadar kullanıldığını bilmiyoruz; lakin şu bize gösteriyor ki ocak/baca sadece evlerde değil, odalarda da bulunuyordu. Her sülalenin bir odası olduğuna göre, yaygınlığını hesap edin...

    Şemsiye görünümlü kubbelerin üstteki küçük olanlarını, biraz önce söz ettiğim delikler olarak düşünebiliriz. Beş santim kadar derinlikleri var, oraya ufak tefek şeyler konulabilir. Ancak alttaki büyük kubbe, neredeyse ocak genişliğinde olduğundan bacagaşı gibi düşünülmüş. O kadar ki kubbenin yüzeyine HASAN ÖZEN ismini kazımış. Biraz dikkatli bakınca görülüyor, bacagaşının rafını da MAHMUT ÖZEN adını kazıyarak imzalamış...

    Asıl bacagaşı olması gereken yere, tam da taşın üzerine konulmuş. Yok, konulmamış; üst taş öyle çıkıntılı yerleştirilmiş ki, bakan onu bir bacagaşı gibi görüyor...

    Sonradan aklıma geldi, Eğret ağzında yükseltilmiş avlu duvarına da gaş deniliyor. Bununla bacagaşı arasında ilgi kurulabilir mi? Kurulursa öncelik hangisine verilmeli? Hiç bilmiyorum...

    İleride müze olarak düzenlemek amacıyla bir Eğret/Anıtkaya Evi inşa edeceksek, orada eskide kalmış ne kadar değerimiz varsa temsil edilmelidir. Avlusundan gocagapısına, düzenliğinden fışgılığına, unevinden ambarevine bütün bölümleri yapmalı; hayatın bir duvarına, üstünde bacagaşı bulunan bir ocak/baca eklemeyi de ihmal etmemeliyiz...


28 Şubat 2026

Bir Tamir Hikayesi, Yetimlerin Bardak


    Sinekliği yeni kuşak ne bilisin... Hani şu yazları börtü böcek girmesin diye kapıya cama taktığımız telleri demiyorum. Yahut şaplak atarak sinek öldürmeye yarayan konvansiyonel silahtan bahsetmiyorum. Eskiden evlerimizin mühim bir bölümü olan sineklikten söz ediyorum...

    O vakitler şebeke suyu henüz evlere verilmemişti. En fazla köyün on onbeş merkezine yapılan mahalle çeşmelerinden alınırdı kullanım suları. Veya kuyulardan, aşağıdaki çeşmelerden filan... Güğümlerle oradan getirilen içme ve kullanım suyunu evdeki daha büyük küplere filan boşaltırlardı. Taşıma işi bitince güğümler boş veya dolu olarak oraya konur, küp veya diğer büyük su kapları da orada durur. Abdest almak veya ufak tefek buleşik yaleşik işleri de orada görülür. Hafif yüksek yapılmış bu mekan tahmin edileceği üzere bir nevi ilkel lavabo gibidir. İşte buraya sineklik derler.

    Sineklik derler, çünkü sinek denilen kütükten oyma büyük su kapları da burada ikamet ederdi. Belki güğümden önce oranın asıl sahibiydiler. Bu alımlı bakır kaplar yaygınlaştıkça geri plana itilmiş, hatta unutulma sürecine bile girmiş ve yine hatta bazı sinekliklerden tamamen çekilmiş bile olabilirler. Kendileri çekilse bile adı baki kalmış, o yüksekçe mekana hep sineklik denilmiştir.

    Çam kütüğünden oyma sinekler kıra su götürme dedin mi birebirdir. Kaba sabadır, ama suyu serin tutar, sağlamdır dayanıklıdır, halberi darbeye bana mısın demez. İkisini çatar eşeğe atarsın, çeşmeden doldurup gelmek için pratiktir. Güğümden daha çok su aldığı için verimlidir filan... Çatmak dedim de, bunun için kullanılan hafif ince ipe de sineğipi (sinek ipi) denilirdi. Sinekler bitip gittikten yıllar sonra bile o tür iplerin genel adı olarak kalıplaştı bu kelime... Zamanla o da öldü, ayrı mevzu...

    Adlandırma hususuna değinelim, kelimenin aslı senek'tir; Deresenek, Yakasenek yer adları onunla ilgilidir. Bizim köyde sinek denilmesi tamamen Eğret ağız özelliğiyle ilgili... Neyse, bu sineklerin testi boyutunda küçük olanlarına da bardak denilirdi. 'Eski çamlar bardak oldu' sözündeki bardak, kendileri olur...

    Bir kaç yıl önce aradık taradık, sinek olsun bardak olsun fotoğraf çekecek bir tane örneğini bulamamıştık da sağdan soldan bulduğumuz fotoğrafları kullandık. Demek ki eski bardaklar da toprak oldu... Derken geçen gün ilginç ve sevindirici bir haber aldım. Yetimler'den, gayet ihtiyar bir bardak çıkmış. Aslında Rafet Azbay varlığını biliyormuş da, ancak şimdi arayıp meydana çıkararak Mustafa Ayas'a teslim etmiş. Ben de ondan duydum.

    Sesinden Mustafa'nın heyecanı anlaşılabiliyordu. Gönderdiği fotoğraflara baktıkça heyecanına hak verdim. Eldeki bardak gerçekten şaheserdi. Sinek ve bardak devrinin sonlarına yetiştik, ama bütünüyle o dönemi yaşayanların dahi böyle bir bardak gördüğünü sanmıyorum. Ortada uzun boyunlu ağzının çevresine orantılı yerleştirilmiş üç ümzüklü bir bardak... Ağzına tırnaklı bir kapak mekanizması yerleştirilmiş ki hala çalışıyormuş. Üç ümzük ortalarından ağız borusuna kendi bağlarıyla bağlanmış. Hepsinden önemlisi, üst kapak mekanizması ve taban kapağı dışında bu bardak tek parça bir kütükten oyulmuş. Unutmadan, ümzüklerin hizasında tabana da üç küçük tırnak ayak yontulmuş... Bütün bu saydığım özellikleriyle Yetimlerin bardak sapasağlam duruyordu, sevindirici bir husus da bu...

    Dediklerine göre Şükrü dedelerinden kalmaymış. En az yetmiş yıl, belki asra yakın bir zamandan bahsediyor olabiliriz. Çürümeden, kurtlanmadan, kırılıp yarılmadan bugüne gelmesine sevinmeyelim de ne yapalım...

    Fakat büsbütün de hasarsız değildi yaşlı bardak. Ben kırık yarık yok dedim ama, karnının bir yerinde koca bir yarık bulunuyordu. Başka yerlerinde de küçük ve ince yarıklar vardı, ama koca yarık düşündürücüydü. E, uzun yıllar susuz kalmış bir ağaç parçası elbette yarılır. Zaten Mustafa da bunu normal karşılıyor, küçüğüyle büyüğüyle bütün yarıkları kapatabileceğini söylüyordu.

    Siz bardaktaki koca çatlağa bakarken ben başka bir hususa geçeyim. İçinde koca bir taş varmış, 'Nerden girdiğini bilemedim' dedi... Oyulduktan sonra alt kapağı kapatılmadan konulmuş olabileceğini söyledi. Ağırlığıyla denge sağlasın da bardak olur olmaz yerde devrilmesin diye konulduğunu düşünüyormuş... Benim kafama yatmadı. Bardağın kendisi ağır zaten, doluyken yük artacağından bu sebeple devrilmez ki. Boş bardak da devrilirse devrilsin n'olacak, ağırlık koyma işi mantıksız. Ayrıca el kadar karnını bir de taşla iyice daraltmanın ne faydası var...

    Benim teorime göre taban kapağı içine göçtü, çıkaracağız diye uğraşmayıp yeni kapak kapadılar. Yıllarca susuzluktan kuruyan kapak kemik gibi, taş gibi sertleştiği için çıkardığı sesten taş var zannediyoruz... Bu görüş de Mustafa'yı ikna etmedi... Ona göre kesinlikle taştı o şey, kerpetenle filan uğraşıp çıkaracaktı...

    Haklı çıktı. Bardağın içindeki o kocaman şey gerçekten taş imiş. İyi de nasıl girdi oraya? En mantıklı açıklaması şu: Bardak tabandan sızdırınca yeni bir kapak yapmayıp çeşitli çareler denemişler. Ne yaptılarsa olmadı, en sonunda tabanı içten çimentoyla şerbetlemişler. Kesin çözüm olmuş galiba, epeyce böyle kullanmışlar. Kullanımdan düştükten sonra bardak ve kapak kuruyup dokuları büzüldükçe şerbet tabakası serbest kalmış. Bütün bir çay tabağı kadar var... İşin kötüsü sallanıp dururken koca çatlağa denk gelip onu iyice genişletmiş galiba... Neyse ki sabırlı arkadaşım penseyle kıra kıra içeriyi betondan temizledi.

    Asıl iş şimdi başlıyormuş. Bardağı işlevsel hale getirecek. Nasıl yapacak bilmiyorum, projesini anlattığında inanmadım ama şevklendirmekten de geri durmadım. Bütün süreci fotoğraflayarak benimle paylaştı. 

    Önce bir kovada bekleterek iyice ıslanmasını sağladı. Mantıklıydı; su kaybettiği için dokuları büzülen ağaç çatladıysa, kaybolan suyu vererek çatlakların kapanması sağlanacaktı. Yani filmi terse çevirerek bardak tamir edilecekti. Fakat kova banyosundan çıkınca tekrar kuruyacak ya, o vakit aynı şekilde hatta daha büyük yarılma olmaz mıydı... Kontrollü kurutulursa olmazmış. Bu yüzden deli bağlar gibi kemerle boğmuş bardağı. Korktuğu şey ise, şu kış gününde doğal yollardan kurutamamak... 

    Tam da o günlerde Allah lodos vermesin mi... Kar yağmur gelmeyecek, ama rüzgar alan bir saçak altına idam eder gibi astı bunu... Bir kaç günde kurumuş... Darağacından indirdiğinde küçük çatlaklar tamamen kaybolmuş, korkulan büyük yarığın uçları da oldukça kavuşmuş vaziyetteymiş.

    Artık işi kolaylamış... Bundan sonrası dülgerlik... Talaşla kardığı tutkal ile kalan boşlukları doldurup zımparalamış. 

    Fotoğraftaki haliyle çok güzel görünüyordu. Ağız kapağındaki ve bardağın omuzlarındaki ince işçilik de ortaya çıkmış. Çevresinin tamamına neyle yaptılarsa çentikler atılmış, özel bir süs havası veriyor.

    Kendileri yapmış olabilir mi, yani bizim köyde oyulmuş olabilir mi, diye düşüncemi söyledim. Mustafa, başka hiç bir yerde örneği görülmeyen bu nadidenin Eğret'te yapılamayacağını, burada böyle bir malzeme bulunmadığını söyledi.

    Haklı galiba. Çam ağacının bol olduğu orman köylerinde usta bir el tarafından yapılabilir ancak...

    Bu kadar güzel olmaz, iddialı değil. Lakin bir bardak oymayı deneyecek, kafaya koymuş. Bu azim, sabır ve el hüneri ondayken yapar diye düşünüyorum. Şimdi harıl harıl taze çam kütüğü arıyor.

    Benim derdimse başka... Şu zenaatları canlandırmanın hayal olduğunu biliyorum. Ama en azından birer örneğini sergileyebileceğimiz bir Eğret Müzesi olsa...




30 Aralık 2025

1911 Vergi Makbuzu

 



    1867 yılında Bursa merkezli Hudavendigar Vilayeti kuruldu ve Balıkesir, Kocaeli, Kütahya ve Afyonkarahisar sancakları bu vilayete bağlandı. Cumhuriyete kadar resmi işler bu idari sistemde yürütüldü. Karahisar merkez kazasına bağlı Eğret köyünün resmi işleri dolaylı olarak Hudavendigar Vilayetine bağlıydı. Bu dönemdeki resmi belgelerde Hudavendigar vurgusunun sebebi bu.

    Elimizde 1911 yılına ait bir makbuz var. Hazır basılı bir makbuz bu... Vilayetin bütün sancaklarında kullanılabilecek esneklikte hazırlanmış. Belirli bölümlerine verginin cinsi, miktarı ile kişi ve yer adları işlenerek tarih atılıp mühürlenecek. Yani bildiğimiz ve bugün de kullanılan makbuzun aynısı...

    Tam ortaya 'Hudavendigar Vilayeti Doğrudan Doğruya Alınan Tekalife Mahsus Makbuz İlmuhaberi' başlığı antet gibi basılmış. Sağında solunda ise makbuzun seri ve tezkire numaraları var. Alınacak vergi cinsleri ortadaki hücrelere işlendikten sonra altta sonuç metninde şunlar yazılmış:

    Karahisar kazasının Eğret köyü ahalisinden Çolak Osman oğlu Salih ber derc-i bala otuz sekiz kuruş tahsil olunmuştur.

    Adı geçen Çolak Osman oğlu Salih, 'Dolaksız' diye lakaplanan kişi olup Dolak Mehmet Kırım'ın babasıdır. Çolakosmanoğulları ise kökte Gademler ile de bağlantılı Eğret'in eski sülalelerinden biri. Evleri, Tongulların Gociban ile Teke Hüseyin'in ev arasında bir yermiş. Bugün Anıtkaya'da Çolakosmanlar/Dolaksızlardan kimse yaşamıyor.





18 Aralık 2025

Hayvan Sayım İlmuhaberleri

    
    Osmanlı döneminde devletin topladığı çeşitli vergiler var. Hayvan varlığına göre vergi toplamada Eğret'in durumu ilginç 'Ağnam resmi' adıyla koyun keçi gibi küçükbaş hayvanlardan vergi alınıyor. Fakat ziraatta ve ticarette kullanıldıkları için büyükbaşlardan vergi yok. Bir de kovan başına arılardan alınan vergi var, ama bu konumuz dışında... 

    Bu durum, yani küçükbaştan alınıp büyükbaştan vergi alınmaması Cumhuriyet döneminde de büyük ölçüde sürdürülmüş. Yalnız vergi alınsın alınmasın, vatandaşın elindeki hayvan varlığı kayıt altında tutulmuş. Belli aralıklarla Sayım Döküm belgeleri düzenlenerek bir bakıma kişilerden hayvan bildirimi alınmış. Bu istatistiksel çalışma olarak değerlendirilebilir, ya da devlet gerektiğinde el koyacağı şeyleri bilmek istemiştir.

    Elimizde bu belgelere üç örnek var. İlkinin başlığı Sayım Kayıt İlmühaberi... Belgeye herhangi bir tarih yazılmamış, ancak 1920 öncesine ait olduğu düşünülüyor.  

    Sayım Kayıt İlmühaberi küçük ve büyükbaş hayvanları listeleyecek biçimde düzenlenmiş. İlk satıra sırayla Hayvanın Çeşidi, Erkek Adet, Dişi Adet, Yekün Adet, Sahibinin İsmi ve Lakabı sütün başlıklarıyla sıralanmış. Bu belge Koca Ahmet oğlu Ahmet için düzenlenmiş. Gocamatların Ahmet Tektaş kastediliyor, 1979'ta vefat etti.

    İlk sütunda bildirimde bulunulacak hayvanların cinsi matbu olarak verilmiş. Bunlar koyun, kıl keçi, tiftik keçi, deve, manda, sığır, at, eşek, katır ve canavardır. Son satırdaki canavardan kasıt domuzdur. Hıristiyan tebaya çiftliklerde domuz besiciliği de yapılıyor ve vergiye tabi... Bu yüzden listede yerini almış.

    Gocamatların Ahmet 49 koyun, 1 inek, 1 öküz, ve 1 erkek eşek beyanında bulunmuş. Belgenin altındaki imza kısmında iki mühür bulunuyor. Okunamayacak kadar eski olan bu mühürlerden imzanın kime ait olduğu anlaşılamadı.

    İkinci örnek belge ilkinin aynısı, ama içeriğinde daha açıklayıcı bilgiler var. Bunların en önemlisi, okunabilir bir tarihtir. En altta  miladi takvime göre 1920 yılında düzenlendiği yazıyor.

    Gelelim hayvanların sahibi kısmına... Burada "Kel Bekir Zevcesi Kezban" yazıyor. Bahsi geçen kişi Arapgızı olarak lakaplanan Hacımahmutların Hüseyin kızı, Uykucu Ömer Şen'in de teyzesidir. Tekirgızıların Kel Hasan ile evlendi, kocası Çanakkale'de şehit oldu, O da Kel Bekir ile evlendi. Aslen Bolvadinli olan Kel Bekir Yenimısdık ve Aliosmançavuş'un babasıdır. Kezban Hanım da o sırada Gambırömer'in anası... 

    İşte şu belge tam da yeni evlendikleri sırada düzenlenmiş. Normalde hayvanların sahibi olarak hane reisi, yani Bolvadinli Çakaloğlu Kel Bekir yazılması gerekir, ama demek ki bu malların özellikle Kezban Hanıma ait olduğunu vurgulamak istemişler.

    Arapgızı Kezban Hanımın iki ineği varmış, hepsi bu... Belgenin altındaki imza kısmı boş, fakat onun yerine latin harfleriyle kazınmış muntazam bir resmi mühür basılmış ki hala kullanılmakta olan mühürlerin aynısı gibi duruyor. Bu önemli fark dışında ilk belgeyle bunun hemen hemen aynı olduğu söylenebilir. 

    Hangi amaçla düzenlenmiş olursa olsun bu iki ilmühaberin işaret ettiği malları trajik bir akıbet beklemektedir. Zira yaklaşık bir yıl sonra Eğret işgal edilecek ve Eğretlilerin elindeki hayvanların tamamı işgalciler tarafından tüketilecektir. Önceliği koyunlara verip, koşum hayvanlarını sona bırakmışlar ve bir buçuk yılda ne var ne yok silip süpürmüşler. Bir yerde okumuştum, Afyon bölgesindeki işgalciler yaklaşık 600 bin hayvan yemiş, bu sayıya kümes hayvanları dahil değil. Bir Yunan'a ortalama üç hayvan düşüyor...

    Kurtuluştan sonra Cumhuriyet döneminde halk bir süre bocalıyor, ama sonunda toparlanıyor. Buna bağlı olarak devletin atraksiyonu da gecikmemiş. Son belgemiz 1938 yılından... Önceki iki belgenin aynısı olan bu sonuncusunun başlığı: "Hayvanlar Vergisine Ait Kayıt İlmühaberi" Bu başlıkla, belgenin vergiye esas olmak üzere düzenlendiğini de anlamış oluyoruz. 

    Bu ilmuhaber (bildirim) Dolaksızın İsmail adına düzenlenmiş, yani belgede öyle yazıyor. Dolaksızın İsmail Kırım, Dolak Mehmet'in abisidir, bu belgeden dört yıl sonra 1942'de vefat etti. 

    Şu belgeden Dolaksızın İsmail'in bir çift öküzle bir at ve bir eşek sahibi olduğu anlaşılıyor. Vefatından sonra bu hayvanlara ne olduğu meçhul. Çocukları 1950'lerde İstanbul'a yerleştiler.


12 Aralık 2025

Şebekeye Bağlı Meydan Çeşmeleri


    Daha önce Kuyular Ve Çeşmeler başlığıyla bunlardan bahsetmiştik. Şebeke suyu bağlanmış, musluklu çeşmeler... 1969 fotoğraflarında kıyıda köşede de olsa görünce tekrar hatırlattılar kendilerini. Böylece bu yazı fikri doğdu.

    Tuna Hüseyin Kayır zamanında olması lazım, su deposu yapılıp şebeke suyunun ilk adımı atılıyor. Fakat evlere hemen su verilememiş. Masraflı ve zahmetli bir iş şebeke tesisi. Bunun yerine başka bir şey yapıldı. Madem evlere su veremiyoruz bari mahallelere verelim demiş olmalılar. Bazı merkezlere meydan çeşmesi yapıldı ve bu çeşmelere depodan su verildi. 

    Tabi lula yerine musluk takıldı. Bu çeşmeler ilginçti, betondan dökülmüş, yalaklı, iki yanında sekisi olan ve tepesinde estetik bir şapka. Su kaynağına (çeşmeye veya kuyuya) uzak olanlar ya da kuyudan su çekme zahmetine girmek istemeyenler bu çeşmeleri kullanıyorlardı. Musluğu çevirmek kadar bir zahmeti vardı. 

    İstismar edilmesin diye çamaşır bulaşık yıkamak ve hayvan sulamak yasaktı. Sadece kullanım suyu alınabiliyordu. Bu kuralları ihlal edenlere cezalar yazılıp yazılmadığını bilmiyorum. Eski meydan çeşmesinde bez ve dene yıkayanlar cezalandırıldığına göre buralarda kurallara uymayanlara haydi haydi ceza yazılmıştır.

    Kahvelerin önündekinin yalağında oynarken veya duvarına ceviz sürterken bazı büyüklerin bizi uyardığını hatırlıyorum. Çeşme kullanım kılavuzunda bizim bu masumane hareketlerimizi yasaklayan bir madde var mıydı acaba?

    Kahvelerin önünde Kuran Kursu yerinde, Tökürdeklerin evin önünde, eski belediye binasının Ortaokula bakan yan tarafında, İlkokul bahçesinde hamam ile sırt sırta, Söğütcük'te fırının yanında, Cıldır'ın evin karşı köşesinde, Güdüğizzet'in evin önünde, Arzıların Veysel evi yanında, Tekirgızıların ev civarında... Yirmiye yakın demiştik, bak on tane sayamadık şimdi... Kısaca milletin ihtiyacını görecek kadar önemli meydanlara serpiştirilmiş bu çeşmeler...

    Yalnız bu çeşmelerin yeri belirlenirken siyaset gözetildiğini söylüyorlar. En azından bir kaç sokakta böyle bir şey apaçık varmış. Misal kahvelerin önündeki çeşmeyi kadınlar rahat rahat kullanamadıkları için bizim sokağa da bir çeşme istenmiş. Mahallenin büyükleri toplanmış, Böbülerin Ömer Emmiyi de sözcü seçip varmışlar Tuna'ya... 

    - "Macur Ali orada olduğu müddetçe sizin mahalleye zırnık yok!" diye kestirip atmış. Seçimde rakibini destekledi diye sevmezmiş Dedemi... Elleri boş dönmüş ve mecburen kuyu suyunu kullanmaya devam etmişler... Tuna'dan sonra Delimısdık (Mustafa Erdem)e aynı istekle çıkmışlar. Hatta masrafını mahalleli olarak karşılamayı teklif etmişler. O da olumsuz cevap vermiş, ama bu sefer gerekçe sevindiriciymiş;

    - "Boşa masraf etmiş olursunuz, yakında suyu evlerinize vereceğim." Dediği gibi de oluyor, şebeke suyu belli saatlerde de olsa evlere ulaştırılıyor.

    1970’lerde evlere su verilince bu çeşmeler de hayatımızdan çıktı. Öylece kupkuru kalakaldılar. Ne kadar süre öyle durdular bilmiyorum, yerlerinden kaldırıldığını bile fark etmedik. Şimdi yoklar. Muzaffer Türkmenoğlu, evlerinin önündeki böyle bir çeşmede arılarla çevirdikleri oyunu söyleyince ben de bunları hatırladım... 



1955-58 Dönemi Köy Karar Defteri

      Tıraka Abdurrahman Zenger'in Eğret Muhtarlığı 1955-1958 arasında üç yıl sürmüş. 1958'de belediyelik kurulduğu için muhtarlık lağvedildiğinden onun dönemi tamamlanmamış. Ama bu dönemde tutulan İhtiyar Heyeti Karar Defteri bugüne kadar gelebilmiş. Tabi vücut bütünlüğünü koruyamadan, gelebildiği kadarıyla...

    Eldeki defter 94 sayfadır. 1955 sonlarında başlayıp, 1957 sonlarında bitiyor. Tam iki yıllık kararlara sahip olduğumuz söylenebilir. Öyle anlaşılıyor ki defterin baş ve son tarafındaki sayfalar eksik. Göreve başladıktan sonraki ilk 25 karar ve 1958 yılına ait kararlar bulunmuyor. Defter 26 numaralı karardan başlıyor. 

    Kararların numaralandırılmasında bazı sıralama hatalarına rastlanabiliyor. Bazı kararlara da hiç numara verilmemiş. Numarasız kararların aradaki boşluğa sonradan yerleştirildiği de düşünülebilir. Yalnız 117,118,119,120 numaralı kararlar yok. 1-14 Temmuz 1956 arasındaki iki haftalık sürede yazılan bu iki sayfalık kararın defterin kopan veya koparılan bir yaprağıyla yok olduğunu sanıyorum.

    Bu defterin yakılmaktan son anda kurtarıldığına dair bir söylenti dolaşıyor. Baş ve sondaki eksik bölümler, hatta ortadaki eksik yaprak kazara o vakitlerde yanmış olabilir. Elimizde kalanı için Metin Tüplek'e teşekkürler...

    Defter sayfaları numaralandırılmamış, yayınında sıra ve düzeni koruyabilmek adına ben numaralandırdım. Bu sıraya göre bütün sayfaları hem fotoğraf hem metin olarak aşağıya düzenledim. Metnin orijinaline bağlı kalmak istedim; imla hataları, anlatım bozukluklarına bile dokunmadım. Yalnız kişilerin değişen soyisimlerini bugünkü biçimiyle verdim.


    1.Sayfa: Lojman kirası ile Köy Adamları (Muhtar, İmam, Katip, Korucu) ücretlerine dair 2 karar.

    2.Sayfa: Hüseyin Yaman'ın mühür tespiti ve Minibüs duraklarına dair 2 karar.

    3.Sayfa: Minibüs durakları ve ağır kış şartları sebebiyle pazarın kapanmasıyla ilgili 2 karar.

    4.Sayfa: Avukatlık, köy boğasına yem ve İhtiyar Heyeti taşıma ücreti hakkında 3 karar.

    5.Sayfa: Çatkuyu köylüleriyle Eğret bekçileri arasında tartışma ve harcama yetkisi verilmesiyle ilgili 2 karar.

    6.Sayfa: Bütçe hazırlığı ve Hüseyin Ayas'a arsa satılmasıyla ilgili 2 karar.

    7-8-9-10-11-12-13.Sayfa: Köy bütçesi taksim listesi.

    14.Sayfa: Köy bütçesi taksim listesi ve Köy boğasının yem ücretine dair 2 karar.

    15.Sayfa: Hüseyin Sağlam ve Kadir Kalkan'a ceza kararları.

    16.Sayfa: Gatçayır'ın Kemal Ege'ye kiralanması ile Halil Tüplek ve Hafız Mehmet Öztürk'e ceza kararları.

    17.Sayfa: İbrahim Sağlam, Kemal Kaçmaz ve Osman Aykaç'a ceza ile Hamam inşaatında Abdil Kaynar'a işçilik ücreti ödenmesi kararları.

    18.Sayfa: Müteahhit İbrahim Yanar'a ödeme, Kerim Demir'e uyarı ve İbrahim Aracı'ya ceza kararları.

    19.Sayfa: Mehmet Öztürk, Mustafa Öncül, Süleyman Boran, Resul Omak, İbrahim Er'e ceza kesilmesi.

    20.Sayfa: Ali Tüplek, Osman Aykaç, Mehmet Ali Eşiyok, Hasan Öztürk ve Ömer Koç'a ceza kararları.

    21.Sayfa: Mustafa Dadak, Mehmet Soylu, Zekeriya Çelebi, İdris Azbay ve Ramazan Sımsıkı'ya ceza kararları.

    22.Sayfa: Mevlüt Kızılyel, Hasan İnanır, Mustafa oğlu Mehmet Ali Öztürk, Halil Aracı ve Ömer Koç'a ceza kararları.

    23.Sayfa: Ömer Karakaya, Ali Yaman, Salih Külte, Mehmet Omak ve Hasan Kopan'a ceza kararları.

    24.Sayfa: İdris Azbay'a ceza, cezaların haczen tahsili ve arsa satışlarının ilanına yönelik 3 karar.

    25.Sayfa: Hamam Müteahhidi İbrahim Yanar ve Abdil Kaynar'a ödeme yapılması ile Mehmet Ali Eşiyok ve Mustafa Öncül'ün bekçi tutulmasına dair 3 karar.

    26.Sayfa: M.Ali Eşiyok ve Mustafa Öncül'ün yetki ve sorumlulukları ile Resul Kızılyel (Tül)e arsa satışı kararı.

    27.Sayfa: Nümune bağın imeceyle sürülmesi, Şerafettin Azbay'a orak makinesini götürme ücreti ödenmesi ve arsa satışına dair 3 karar.

    28.Sayfa: Arsa satışıyla ilgili 2 karar.

    29.Sayfa: Hamam inşaatına tahta alımı ve Ramazan Tül ile Kazım Dalmışlı'ya arsa satımı ile ilgili 3 karar.

    30.Sayfa: İbrahim Ildız, Mehmet Öztürk ve Sabri Kocausta'ya arsa satışı kararları.

    31.Sayfa: Müteahhid İbrahim Yanar'a ve Tapu memurlarını getirip götüren taksiciye ödeme ile Hasan Kalkan'a arsa satışı kararları.

    32.Sayfa: Mevlüt Öztürk, Ali Tüplek ve Mehmet oğlu Mevlüt Öztürk'e arsa satış kararları.

    33.Sayfa: Karakol tamiri için Seydi Selman'dan çivi alımı, Hüseyin Honça ve Resul Omak'a arsa satış kararları.

    34.Sayfa: Dağdaki hayvanlarında hastalık tespit edilen Aşiret Yörüklerinin karantinaya alınması ve bunun kontrolü için Korucular Hasan Eminç ile Abdullah Öter'in görevlendirilmesi kararları.

    35.Sayfa: Dağın bazı bölümlerinin Yörüklere kiralanması, Müteahhid İbrahim Yanar'a ödeme ve Köy odasına harcama yapılması kararları.

    36.Sayfa: Müteahhid İbrahim Yanar'a ödeme, Osman Külte'ye arsa satışı ve makbuz kayıt kararları.

    37.Sayfa: Makbuzların pazarda kesilmesi, Karantinadaki Yörük İbrahim Gökmen'den otlakiye tahsil kararları.

    38.Sayfa: Bayram Aydın'a arsa satışı ve Muhtar ile Katip ücreti ödenmesine dair 3 karar.

    39.Sayfa: Hamam için kiriş dilme ücreti, Müteahhide rutin ödeme ve Eyüp oğlu İbrahim Çetin'e arsa satışı kararları.

    40.Sayfa: Müteahhid İbrahim Yanar'a ödemeler ile Muhtar ve Katip ücreti ödemelerine dair 4 karar.

    41.Sayfa: İmam ve korucuların hak'ı, İsmail Öter'e arsa satışı ve Yörük İbrahim Gökmen'den otlakiye tahsiline dair kararlar.

    42.Sayfa: Halil Keleş'e arsa satışı, sıvacı Selim Özteke'ye ve işçi Salih Külte'ye ücret ödemelerine dair 4 karar.

    43.Sayfa: Hamam inşaatında çalışan Ahmet Külte, Abdurrahman Keleş, Mahmut Öncül, Kara Ahmet Özdemir ve Hasan Çalışır'a ödeme yapılmasına dair 5 karar.

    44.Sayfa: Hamam inşaatında çalışan Halil Keleş, Bayram Aydın ve usta Süleyman Gündoğan ile Müteahhid İbrahim Yanar'a yapılan 4 ödeme kararı.

    45.Sayfa: Bayram Aydın'a ödeme, Aşiret Yörüğü Mehmet Ali Genç'ten otlakiye tahsili ve Arif Soya'ya arsa satışına dair 3 karar.

    46.Sayfa: Hamam inşaatında usta Süleyman Gündoğar ve işçi Mevlüt Gülen ile Muhtar ve Katip ücretlerinin ödenmesine dair 4 karar.

    47.Sayfa: Hamam için Kazım Yavuz, Hüseyin Öncül ve usta Süleyman Gündoğar ile Müteahhid İbrahim Yanar'a ödeme kararları.

    48.Sayfa: Ömer Tüblek'e arsa satışı, hamam inşaatında usta Hasan Aytar ile işçi Hasan Çalışır'a ödeme kararları. 

    49.Sayfa: Söğüt, kavak ve çıkıntı kiriş satışına dair 3 karar.

    50.Sayfa: Eski hamamdan çıkan döşemelerin Ömer Tüblek'e, çerçevelerin Memur Fevzi Kısacık'a ve kapının Halil Keleş'e satıldığına yönelik 3 karar.

    51.Sayfa: Eski hamamdan çıkan 1 kapı Ahmet Asan, 1 kapı Mustafa Şen, 4 kapak tahtası Kadir Taşkın'a satıldığına dair 3 karar.

    52.Sayfa: Eski hamamdan çıkan kiriş ve döşemeler Kazım Kaçmaz, 1 dış kapı Arif Varlı, 16 direk Mehmet Kök'e satıldığına dair 3 karar.

    53.Sayfa: Eski hamamdan çıkan 54 çam döşeme Hamdi Honça'ya, 30 çam döşeme Ali Çalışır'a satıldığı ve Ahmet Yiğit'e Jandarma taşıma ücreti ödendiğine dair kararlar.

    54.Sayfa: Müteahhid İbrahim Yanar, usta Süleyman Gündoğar, kamyoncu Şerafettin Azbay'a ödeme yapılması ve ayrıca Muhtar ücreti ödeme kararları.

    55.Sayfa: Katip ücreti ödenmesi, Cemal Omak'a arsa satışı ve Arif Seçan'a 1 çıkıntı kiriş satılması kararları.

    56.Sayfa: İbrahim Er'e arsa satışı ve yeni hamamı açılışa hazırlayan Mehmet Gürer, Ahmet Altıntaş ile Hidayet Aşçı'ya yapılan ödemelerle ilgili 4 karar.

    57.Sayfa: Hamama katran alımı, arsa satış ilanı ve makbuz kaydına dair 4 karar.

    58.Sayfa: Yeni hamama gerekli malzeme alımı için 5 karar.

    59.Sayfa: İdris İdi ve Mehmet Çetin'e arsa satışı ile hamama kömür alınması kararları.

    60.Sayfa: Mevlüt ve Mahmut Azbay kardeşlere oda yeri satışı ile hamama katran ve boya alınması kararları.

    61.Sayfa: Çeşme künklerinin yenilenmesi için Osman Aytar ile Yeniceli Ali Aksu'ya, hamam sıvacısı Süleyman Gündoğar'a ödeme yapılması ve yeni hamama malzeme alınmasına dair 4 karar.

    62.Sayfa: Yeni hamam sıvacısı Süleyman Gündoğar'a ödemeler ve hamama harcama konusunda 3 karar.

    63.Sayfa: Hamama demir alınması, camcı Hayri Atilla'ya ödeme yapılması ve Ali Tüplek'e arsa satışı kararları.

    64.Sayfa: Hamamda çalışan Hasan Dalgalı'ya ödeme ile hamam yanışı üzerine Müteahhid İbrahim Yanar'a teminat iadesi kararı. 

    65.Sayfa: Yeni hamam yapılması ve bu hususta Muhtara harcama yetkisi, köy odasına kırtasiye alımı, Haydar Acar'a ödeme yapılması ve düzeltme kararları.

    66.Sayfa: Hamama çekilen kum bedeli olarak Ahmet Terlemez'e ödeme, köy odasına hasır ve hamama odun alımı, Kervansaray çevresine kaldırım yapılmasına dair kararlar.

    67.Sayfa: Köy odasına hasır alımı ve Mehmet Kırım ile Ömer Patlar'ın korucu tutulmasına dair 3 karar.

    68.Sayfa: Okula süpürge alımı, Hasan Dalgalı'ya boğa bakım ücreti ödenmesi, Muhtar ve Katip ücretlerinin ödenmesine dair 4 karar.

    69.Sayfa: Tereyağı, süt tozu ve peynir dağıtım ile hamamın odun ihtiyacı için salma salınmasına yönelik kararlar.

    70.Sayfa: Hamam işletmesinin Eyüp oğlu İbrahim Çetin'e verilmesi.

    71.Sayfa: Hamam işletme şartları ve 227 numaralı karara dayalı salmanın iptali.

    72.Sayfa: Muhtara harcama yetkisi verilmesi, pazar harcı toplayanlara yevmiye verilmesi, İhtiyar Heyeti rutin toplantı günü belirleme kararları.

    73.Sayfa: Dağdaki meşe korusunun korunması, köy çeşmelerinin kullanılması ve pazaryeri ile sokakların sağlıklı kullanımına dair kararlar.

    74.Sayfa: Köy boğalarına yem ve saman alımı, bakım ücreti belirlenmesi, hamam için Muhtara harcama yetkisi verilmesi kararları.

    75.Sayfa: Haydar Acar'a ödeme, ihtiyaç fazlası demirin Nahiye Müdürü Fevzi K'ya satılması, Hüseyin Kalkan'a arsa satışı kararları.

    76.Sayfa: Arif Seçan ve Hüseyin Honça'ya arsa satışı.

    77.Sayfa: Halil Akkaş'a arsa satışı ve hamam avlu duvarının Yeniceli Ramazan Baybaş'a yaptırılması kararları.

    78.Sayfa: Gıran süren Hasan Eminç'e tarla satışı, Şükrü Dadak ve Ramazan Zenger'e arsa satışı kararları.

    79.Sayfa: Resul Eser'e arsa satışı ve Ömer Azbay'a pancar bekçiliği verilmesi.

    80-81-82-83-84-85-86.Sayfa: Bütçe salma listesi.

    87.Sayfa: 1957 yılı bütçe salma ve kırık orak makinesinin satışının duyurulması kararları.

    88.Sayfa: İbrahim Yet'e arsa satışı ve Abdullah Sancak ile Abdurrahman Keleş'in Bekçi tutulması.

    89.Sayfa: Süleyman Öztürk'e arsa satışı, orak makinelerinin satışının cumartesi günü tellal vasıtasıyla duyurulması kararları.

    90.Sayfa: Dağın bazı mevkilerinin Aşiret Yörüklerine kiralanması.

    91.Sayfa: Tırmıklı bir adet orak makinesinin Çakırsazlı Ali Seyhan'a satılması, Abdurrahman Keleş'in Korucu tutulması, tırmıklı bir adet orak makinesinin Hacı Ahmet Dadak'a satılması kararları.

    92.Sayfa: Bir adet tırmıklı orak makinesinin Emrullah Onay'a satılması, Aşiret Yörüklerini temsilen Ahmet Alaylı'dan ikinci taksidin tahsili, Resul Omak'a arsa satışı kararları. 

    93.Sayfa: Harman makinesinin Emrullah Onay'a satılması, çıkıntı 3 borunun Hasan Öztürk'e satılması, Hüseyin Yaman'a damızlık boğaların bakım ücreti ödenmesi.

    94.Sayfa: İbrahim Patlar'ın korucu tutulması ve bu kararın iptali, çocuk cezalarının haciz yoluyla tahsili, Hüseyin Sağlam'ın bozduğu orak makinesinin Mustafa Dadak'a satılması kararları.

    


08 Aralık 2025

1939 Salma Makbuzu

 


    Köy Kanununa göre, her haneden alınmak üzere İhtiyar Heyetince alınan vergi toplama kararına salma salmak deniliyor. Tabi heyet bu kararı keyfine göre almıyor, köy yararına bir iş yapılacaktır ve salma o işin finansmanında kullanılacaktır. Bütçe hazırlamadaki gibi, hanelerin ekonomik durumuna göre salma miktarı değişebilir; ancak az çok her haneden alınması esastır ve tamamen yasaldır.

    Eğret'te yaklaşık 85 yıl önce salınmış bir salgının makbuzu yukarıda. 18 Mayıs 1939 tarihiyle kesilen makbuza muhtarın mührü vurulmuş. Okuyabildiğim kadarıyla 1939 muhtarı Delimamın Ali Soydan'dır...

    Cilt, Seri ve Makbuz numaralarından başka belgenin başlığında şu ifadeler yazılı: "Afyon kazası, Eğret köyü Para ve Makbuz Mukabili verilecek köy makbuz ilmuhaberidir." Yalnız makbuzun ortasına eski harflerle alta yazılacak kişi bilgilerinin notu düşülmüş. Eski harflerle düşülen notta şu yazılı: "Çolak Osman oğlu İsmail" Yeni harflere geçileli on yıldan fazla olmasına rağmen henüz halk arasında tam yaygınlık kazanmadığı anlaşılıyor.

    Çolakosman oğlu, namıdiğer Dolaksızın İsmail bu salmayı ödeyen kişidir. Tam adı İsmail Kırım olarak belirtilmediğine göre, beş yıl önce yürürlüğe giren Soyadı Kanunu da henüz Eğret'te yaygınlaşmamış.

    Çolakosman oğlu İsmail'den 3 lira tahsil edilmiş. Elde başka makbuz olmadığı için bu miktar, Dolaksızların ekonomik durumu hakkında bir fikir vermiyor. Yalnız şu makbuz örneğinin Muhtarlıkça her türlü tahsilatta kullanıldığı anlaşılıyor. Sağda gelir çeşidi sütununda tam dokuz kalem gelir listelenmiş, en başta da salma var. Kesilen cezalar ve yapılan bağışlar da bu makbuzla kaydediliyormuş.

    Ayrıca makbuzun sağ üst köşesine 20 PARA değerinde pul basıldığı ve alta yapıştırılan 2 kuruşluk pul üzerine tarih atılıp mühür vurulduğu görülüyor. Belli miktarın üzerindeki makbuzlara damga pulu yapıştırmanın zorunlu olduğu en altta belirtilmiş. Bundan da, alınan 3 liralık salmanın 2 kuruşu devlete aktarıldığı çıkarılabilir. 

    Belgede adı geçen Dolaksızın İsmail Kırım, makbuz tarihinden üç yıl sonra 1942'de; o günün Muhtarı Delimamın Ali Soydan ise 1975'te vefat ettiler.


17 Ekim 2025

Yadigar

 
    Bizim mahalledeki odaya son zamanlarında Macurali'nin oda derlerdi. O vakit dedem ilgilendiği için böyle denilmiş, aslında Gademlerin oda... 1970'li yıllarda Böbülerin, Gödeşlerin, Buydeycigadirin ve Dedemin dolavları vardı, demek ki mahalledeki herkes ilgilenirmiş. Anlatacağım olay bu odayla ilgili...

    1964 veya 65 yılındayız, belki iki yılın kış dönemi... Küçük Kalecikli Bicinin Mahmut diye bilinen bir çerçi geliyor. Zaten çerçiler genellikle Kalecikli oluyor. Şimdiki nesile çerçiyi anlatmak zor, kısaca gezici bakkal diyebiliriz. Ayrıntısını öğrenmek isteyeni 'Çerçici' başlıklı yazıya havale edelim.

    Kalecikli Mahmut akşama doğru tek beygir arabasıyla gelip odanın önüne yanaşmış... Galiba daha erken köye girmiş de, biraz sokaklarda dolaşıp çerçicilik yapmış. 

    O vakitler öyle, gelen misafirin arabası odanın önüne, hayvan da damına çekiliyor. Misafir olarak kaldığı bir kaç gün vaziyet böyle... Hem kendisinin hem de hayvanın bakımı, konaklama ve güvenliği tamamen odayı sahiplenip işletenlerin üzerindedir, bunun için karşılık veya herhangi bir ücret beklenmez. Eğret odalarının en büyük özelliği bu...

    Bicinin Mahmut arabayı kenara çekip beygiri de dama bağladığı saatlerde öyle bir kar yağışı başlamış ki, göz gözü görmüyor. Bunun sonu belli, hayırlısı demişler. Eski zamanlarda öyle bir yağıyor ki kar, aylarca kalkmıyor. Goca gar derlermiş böylesine... Bu yağışın sonu da ona çıkacağa benzer... Nitekim sabah kalktıklarında bakmışlar, depdiregomuş...

    Bundan sonra dışarıda çerçiciliğin mümkün olmadığını anlayan Mahmut, atını arabasını öylece bırakmış ve almış başını gitmiş. Galiba o vakit pek nadir de olsa asfalttan geçen yol arabalarına, yahut bir kamyona binmiş... 

    Bicinin Mahmut kendisi gitmiş, ama arabasıyla atı öylece kalmış. Müezzinin Ömer Emmi onların sahipsiz kalmasına razı gelmemiş. Arabayı gocagapının altına çektirip malzemeyi ambara taşıttırmış. Onların avlunun ucunda bir meydan ambarı vardı, kapalı olduğu için orada güvende ve korunaklı duracağını düşünmüş olmalı. Gerçi çerçi malzemesi ne olacak kap kacak, incik boncuk; olsun, kardan yağmurdan etkilenmemeli... Diğer yandan odanın damında kapalı yerdeymiş at, onu da kendi evindeki dama, diğer beygirlerin yanına bağlattırmış. Hasılı kelam, çerçinin bırakıp gittiklerine kendi malıymış gibi sahip çıkmış... Ne zamana kadar?... Mahmut gelene kadar...

    Yollar açılıp Bicinin Mahmut geldiğinde aradan 40-45 gün geçmiş. Bu arada atının sağ salim, mallarının da güvende olduğunu görünce çok sevinmiş. Ömer Emmiye;
    - "Borcumuz ne Ömer Ağa?" diye sormuş... Bu soruya biraz içerlemiş Ömer Emmi;
    - "Ne borcu len köpoğlu, sen bizim misafirimizsin."  demiş, ama Mahmut ısrarcı;
    - "Tamam ben misafirin de, beygire de bakdınız..." diyecek olmuşsa da Ömer Emmi kestirip atmış;
    - "At da misafirimizdi oğlum, misafirin borcu mu olur!"
    - ".....?"
    
    Kar kalkıp yolların açılması; malına, atına arabasına kavuşmanın sevinci ve şu ihtiyarın geniş gönüllülüğü karşısında değişik duygulara kapılan Bicinin Mahmut, ne diyeceğini bilemez bir halde sükutta boğulmuş. Neden sonra kendine gelip;
    - " O zaman şu tepsiyi küçük bir yadigar olarak kabul edin, odaya çorba götürürsünüz." diyerek bir çinko tepsiyi uzatmış.
    
    Şimdi itibardan düşseler de çinko tepsiler o gün için yeni çıkmışlar. Herkes sahip olamıyor, çok değerli, hatta lüks sayılıyor. Tabi önemli olan maddi değeri değil, yadigar olarak 60 yıl öncesinden esintiler taşıması...
    ....
    Müezzinin Ömer Kabadayı Emmi, 1970 yılında 68 yaşındayken vefat etti. Böbülerin Anıtkaya'daki son ferdi taşınırken İzmir'e götürdüğü göç içinde bu tepsi de varmış. Küçük Kalecikli Çerçi Bicinin Mahmut yadigarı, şimdi Ömer Emmi'nin torunu Berber Ahmet Kabadayı'da bulunuyor.