müze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Haziran 2026

1904 Eğret Nüfus Kütüğü

     
    Daha önce de ifade etmişimdir, bütün sülaleleri incelemek gibi bir düşüncem yoktu. Sadece  Kademler, Veyisler gibi bazı sülale adlarının kökeni ve ortaya çıkış hikayesini zihnen kurcalıyordum. Madem meraklısın al bunu çöz, dercesine pdf formatlı bu belgeyi kucağıma bıraktıkları gün araştırma başlamış oldu.

    1904 tarihini taşıyan bu defter, bugünkü anlamda düzenlenmiş Eğret'in ilk nüfus kütüğü kabul edilebilir. Gerçi orijinalini görmedik, bu bizim bildiğimiz boş kütüğe Latin harfleriyle işlenmiş halidir, aslı bu biçimde olmayabilir. Fakat içerdiği bilgiler, tam da elektronik/dijital sisteme geçmeden önce tutulanlarla aynıları olması bize bu fikri veriyor.

    Kütükte 180 hane kayıtlı. Bu kadar hane, her biri 12 kişilik 208 fiziki sayfaya sığdırılmış. Yani sözünü ettiğim pdf formatlı kütüğümüz 208 sayfadır. Bu rakamlara bakarsak, yirminci yüzyıl başında Eğret'te otuza yakın evdeki hane halkı sayısı 12'nin üzerindedir. Bununla beraber, sayfasını dolduramayıp ancak bir iki kişi yazılabilmiş haneler de az değil. Toplamda 1466 kişi kayıtlı olduğuna göre, hane başına ortalama 8 kişi düşer. Eğret'in yirminci asır başındaki nüfus durumu böyle...

    Tabi bu rakamları Eğret'in o günkü halihazırdaki nüfusu kabul etmek doğu olmaz. Çünkü bu kütük, 70 yıl önce 1830'larda yazılan defterden daha düzenli bir şekilde güncelleniyordu. Doğumlar, ölümler, evlilikler işlenmeye devam ediliyordu. Mesela 163 kişinin ölüm kaydı var, ama tam ölüm tarihleri anlaşılamıyor. Böyle güncellemeler yaklaşık on yıl devam etmiş, Dünya savaşı yıllarında bu işin bırakıldığı anlaşılıyor.

    Kütükteki hanelerin sıralanışı da yine 1831'dekine paralel olduğu görülüyor. Fakat kaçınılmaz bazı değişiklikler var. Hane sayısı iki katından fazla artmış. Bunun bir sebebi Eğret'e göç yoğunluğuysa, bir başka sebebi sülalelerin yeni hanelere bölünmesidir. 

    Bir kaç bariz örnekle açıklayalım. 1831'de Selimler baba oğul iki hane olarak kaydedilmişlerdi, oysa 1904'e geldiğimizde Selimler'e mensup tam 12 hane vardı. Üstelik Arzılar ve Hamzalar da yine bu dönemde sülaleye eklemlenmiş yeni hanelerdi.

    Veyisler de 1831'de dört hane idiler. 1904'te ise beş hane var, sanki artış yok gibi, ama bu bizi yanıltmasın. Zira önceki kayıttaki 'Veyisoğlu Hüseyin' çocukları 1904'te karşımıza Daldaloğlu olarak çıkıyor ve Daldallar bu yeni kayıtta tam altı hanedir. Yani yetmiş yıl önceki dört hanelik Veyisler, yirminci yüzyıl başında 11 haneye çıkmış.

    Son çarpıcı örnek Ayanoğulları olsun. 1831'de kalabalık ama tek haneyken, 1904'te; Patlaklar, Garahmetler, Alçaklar, Galgancılar, Tırıllar, Kölgeciler, Akgaşlar... 

    Diğer sülaleler de bu örneklere kıyaslansın, hane sayısındaki bu artışın normal olduğu anlaşılır. Tabi bölünmelerle birlikte sülalelerin sıralanışında değişiklikler kaçınılmaz oldu. Hepsi bir arada yer almadılar. Cilt No aynı kalsa da, Kütük Sıra No, Sayfa No gibi kodlarda değişiklikler kaçınılmazdı. İşte 1904 kütüğünde, öncekine göre böyle ufak tefek sıralama değişiklikleri oldu.

    Sıralamada en büyük değişiklik birinci sıra, yani ilk hanede... Hacımahmutoğlu Mahmut'un ilk sıraya yazılmasının sebebi 1904 yılının muhtarı olmasıdır. Yalnız ikinciye Hatiboğlu Mahmut, sonra Apdıramanların Emrullah ve Çorcalıların Yusuf neden yazıldı bilinmiyor. Sanırım bunda muhtarın etkisi vardır. Yine de kendinden sonra Hacımahmutların diğer kollarını değil de bu üç haneyi yazdırma sebebi anlaşılamadı. Daha sonra 1831 sıralamasına dönülüp devam edilmiş.

    Önceki kütük ile bunun önemli farklarından biri bunda kadınların da kayıtlı olmasıysa, bir diğeri de kişilerin yaşı yerine doğum tarihinin yazılmış olmasıdır. Ayrıca kadınların evlilik kaydındaki numaralardan kimle evlendiğini, hatta kaç evlilik yaptığını bile öğrenebiliyoruz. Daha bir çok hususta önemli bilgiler saklı kütükte...

    Kısaca, Eğret Sülaleleri adlı çalışmanın başlamasına vesile olan 1904 kütüğü bu alanda birinci kaynak oldu. Bununla beraber başka alanlar için de önemli bir kaynak olma özelliğini sürdürüyor. 

    Excel sayfasına yüklenmiş hali de ulaştırılmıştı. Bazı düzeltmeler ve eklemeler yaptım. Misal 1831 bilgilerini, Bacı Seydi Dede'nin kaydettiklerini, Mehmet Ali Seçen'in arşivini, Genelkurmay'ca yayınlanan şehit listesinden aldıklarımı filan yükledim. Böylece muazzam bir veritabanı oluştu.

    Mayası 1904 Eğret Kütüğü olan bu veritabanını hala kullanıyorum.


17 Haziran 2026

1831 Eğret Vergi Mükellefi Listesi

     
    Eğret sülaleleri çalışmasında belli bir seviyeye gelmiştik. İçime sinmeyen hikayelerle sülalelerin geçmişini temellendirmeye çalışmış, bu konuda 1904 yılında tutulmaya başlayan Eğret kütüğünü esas almıştık. Oradaki bilgilerden (tamamen tahminlere dayalı olarak) en fazla 10-15 yıl geriye gidilebiliyordu. Bazı mahkeme kararları ve yerel anlatımlarla desteklense de, daha eski ve sağlam bir kaynağa dayanmadığı için meydana çıkan eser doğrusu beni de tatmin etmiyordu.

    Tam da böyle bir zamanda haberdar olduk 1830'lara uzanan resmi Eğret kütüğünden. Aslında bu tam anlamıyla bir nüfus kütüğü değildi, sadece erkeklerin listesinden ibaretti. Ama o günün şartlarında nüfus tespiti böyle yapıldığı için eldeki ilk nüfus kütüğü kabul etmeliyiz. 

    Dik ve uzun boylu bir kitap gibi ciltlenmiş olan eser, Karahisar merkez köylerinin nüfus kütüğü gibi düzenlenmiş. Amaç vergi mükelleflerinin kaydı olduğundan sadece hane reisinin adı yazıldıktan sonra o hanedeki erkek çocuklarının sıralanmasına geçilmiş. Yaşça en büyükten başlayarak erkekler tek tek yazılmış. Buna bebek bile olsa erkek çocukların dahil edilmesi, onların potansiyel vergi mükellefi olmasındandır. Çünkü o günün sisteminde askerlik de bir vergi çeşidiydi. Nitekim askerlik çağına gelen çocukların durumu ilerleyen yıllarda kırmızı mürekkeple güncellenmiş.

    Eğret'e 6 sayfa ayrılmış defterde, yedinci sayfanın ortasından Karacahmet karyesi ile devam edildiği görülüyor. Eğret bölümünde toplam 80 hanede 249 kişinin kaydı yapılmış. Bir bu kadar da kadın nüfusu düşünülürse, Tanzimat ilan edileceği yıllardaki Eğret nüfusunu 500 kabul etmek yanlış olmaz. 

    Bu belgeden çıkarılabilecek tek şey Eğret nüfusu değildir. Sülaleler, bunların hangilerinin ne kadar süredir burada yaşadıkları, hangilerinin köye sonradan geldikleri, askerlik sisteminin  uygulanışı, sosyal durum, ekonomi, ortalama ömür, çocuk ölümleri, köydeki idari yapı, hanın durumu vb bir çok alanda kaynaktır. Ayrıca araştırmacılar için, bizim fark edemediğimiz, kim bilir daha ne ayrıntılar barındırıyor...

    İnsanların kişisel özellikleri bir kaç sıfatla belirtilip, mümkün olduğu kadarıyla kaydedilen kişinin profili ortaya konulmuş. Belli yaşın altındaki çocuklara böyle tanımlama yok; ancak yaş arttıkça bıyığı yeni terlemiş olmasından, boyundan posundan, saç sakal renginden, varsa fiziksel kusurundan filan bahsedilmiş. Bütün bunlar bu tür defterlerde başvurulan basmakalıp kelime ve kavramlarla yapıldığı anlaşılıyor.

     Defterde ilk haneye Eğret imamı kaydedilmiş. Sonra ikinci sırada eski Eğret imamı yer alıyor. Bir oğlu Eğret'ten evlenen eski imam, daha sonra o oğlunu ailesiyle köyde bırakarak Afyon'a taşınacaktır. İlk sırada yeni ve eski imamların yazılmasından, o yıllarda köy idaresinde imamların yeri ve önemi hakkında çıkarılacaklar var.

    Listenin daha sonraki bölümlerinde, köyün en eskilerinden yenilerine doğru bir sıralama yapıldığı görülüyor. Misal başka köyden gelen köyün sığırcısı ile yabancı olduğu anlaşılan han işletmecisi en sonda bulunuyor. Bu gizli hiyerarşiyi 1904 kütüğünde de gözlemlemek mümkün. Fakat orada başa imam yerine muhtar yazılmış. Sonradan gelen Türkmen ve Muhacirler sonlarda yer alıyor. 

    Aradaki Eğretli hanelerin sıralanışı iki defterde de paralellik arz ediyor. Örneğin  1831 kayıtlarında sülale sıralanışı Hacılar, Veyisler, Selimler, Gağşaklar, Araplar, Çatallar, Ayanoğlular, Hacımahmutlar... biçimindeyken 1904'te muhtar Hacımahmutlardan olduğu için o sülale başa alınıyor, ama genel sıralama değişmiyor. 1831'e dayanan şu sıralama tekniği 1904'te de sürdürüldüğü için biz de onu esas aldık ve sülale çalışmalarında bu hiyerarşik listeleme yolunu tuttuk.

    Defterde dikkat çeken  bir başka özellik de on yıl kadar süreyle güncellenmiş olmasıdır. Kişilerin durum değişikliği 1833, 37 ve 38 yıllarında üç defa işlenmiş. Tarih belirtilmeyen işlemeler de var, bunlar çoğunlukla ölüm ve askerlik... İşleme, güncelleme çokça yapılmış; ama defterde yeni kayıt yapılmamış. Bunun sebebi her kayıt için yeni bir alan gerekliliğidir. Liste yazılıp tamamlandığına göre yeni kayda yer bulunmuyordu. Bu yüzden mevcut kayıtlara bilgi notu eklemesiyle güncelleme yapıldı, ölüm tarihi not edildi; ama bu arada yeni doğan çocuklar kaydedilemedi.

    Birinci Muhtar 59, İkinci Muhtar ise 24. sıraya kaydedilmişler. Ünvanları kırmızı kalemle güncellenmiş, ama 59. hanedeki kayıt güncelleme filan değil, normal orijinal ilk kayıttır: "Uzun boylu, kumral sakallı, karye muhtarı Ahmet." Sonra kırmızı kalemle "muhtar-ı evvel" notu düşülmüş. Buradan, kayıt yapılırken onun muhtar olduğu biliniyordu, sonucu çıkar. İyi de muhtarı neden kütüğün başına, bilemedin ikinci sıraya yazmadılar da ta 59. sıraya attılar?

    Köylere muhtar ataması ilk defa 1831 yılında yapıldığı biliniyor. Katipler bu defteri tutmaya başlamışlardı ki atamalar yapıldı. Yukarıda sıraladığım gibi sülaleler yazılıyordu. Bahsedilen Muhtar, Hatiplerden Molla Osman'ın dedesidir, 59. hanedeki sırasını değiştirip başa almak, bütün defteri yeniden yazmayı gerektireceğinden katip bunu göze alamamış ve olduğu gibi yazmaya devam etmiş. 24. sıradaki ikinci muhtarı ise "muhtar-ı sani" notunu düşerek halletmiş. 

    Katibin buna benzer bazı yanlışlıkları daha var, mesela iki çocuğu kendi hanelerine değil de amcalarının hanesine kaydetmiş. Silip düzeltme imkanı olmadığı ve defterin tamamını değiştirmeyi göze alamadığı için, işin doğrusunu muhatabın izanına bırakmış.

    Kadı kızında da bulunur, bu kadar kusurun önemi yok. Sülaleler konusunda tıkanıklığın önünü açtı. Bir çok karakteri ete kemiğe bürünmüş burada karşımda buldum. Kim kimin nesi olur, sorularının cevabı bu defterin altı sayfalık Eğret bölümündeydi. Kıymeti bilinmelidir...

    Kadir kıymet deyince... Ben meslek icabı Osmanlı Türkçesini bilirim, okur ve bir miktar da yazabilirim. Ancak iş vesika okumaya gelince zorlanırım, tarih terimlerine ve siyakata (belge yazımı) vakıf değilim çünkü. Şu defterin okuyamadığım bazı bölümlerinde Selami Kurt beyin metin çözümlemesi imdada yetişti...


03 Haziran 2026

Örtme İle Yaşmaklanmak

 
    Tarih içinde Eğretlilerin giyinme alışkanlıklarına dair elimizde veri bulunmuyor. Yalnızca son dönem (19. yüzyıl) terekelerinde entari, diz bezi, yağlık, gömlek, don, Trablus kuşağı gibi elbise adları geçiyor. Bunlar hakkında da ayrıntı verilmiyor, misal erkek-kadın giysisi olduğu belli değil. Oysa bunları erkekler de kadınlar da giyiyor, kuşanıyordu.

    20. yüzyıla geldiğimizde, işgalciler tarafından çekilen fotoğraflar insanların giyim kuşamıyla ilgili fikir veriyor. Eğret halkından genellikle erkek görüntüleri var, bir ikisinde çocuk ve kadınlar da göze çarpıyor. Konumuz kadın giysileri olduğu için onlara yoğunlaşacağız.

    Han önündeki çeşmeden su doldurup gitmekte olan kadınların da yer aldığı fotoğraflarda şalvar ve bele kadar inen uzun beyaz örtüler göze çarpıyor. İşgalin ilk günlerinde evin su ihtiyacı için çeşmeye erkekler gitmişler. Buna karşı çıkan Yunanlar özellikle kadınların suya gitmesini zorunlu tutmuşlar. Genç gelin ve kızlar doğal olarak buna yanaşmamış ve yaşlı kadınlar güğümünü sineğini alarak çeşmenin yolunu tutmuş. Yani fotoğrafta görülenler yaşlı kadınlar ve üzerindekiler de dış giysisidir.

    Dış giysisi dediğimiz sadece başından beline kadar sallanan beyaz örtüdür. Evdeki günlük hayat giysileri şalvar, entari/fistan ve yaşmak olduğu tahmin ediliyor. Nitekim yaşı çok küçük bile olsa kız çocuklarının şalvar, entari, yaşmak üçlüsüyle giyindikleri aynı dönem fotoğraflarında açıkça görülüyor. Ev içinde büyüklerinin giyimi de böyle olmalıdır.

    Uzun beyaz örtünün dış giysisi olarak hangi dönemde kullanılmaya başlandığını bilemiyoruz. İstanbul'da son dönemde görülen çarşaf ve feracenin taşradaki benzeri olarak düşünülebilir. Yalnız beyaz renkli bu örtülerin Eğretli kadınlar tarafından kullanılmasında Macur etkisi de düşünülebilir. 19. yüzyıl sonlarında Eğret çevresine kurulan Macur köylüleriyle hızlı bir etkileşime girildiği biliniyor. Dilde, kültürde, günlük hayatta alışverişler var. Öncek gibi beyaz örtü de Macur kadınlardan alınan bir alışkanlık olabilir.

    Evde, kırda bayırda, fırında, çayda çeşmede, hatta sokakta bile şu uzun beyaz örtüye ihtiyacı yoktu kadının. Tabii ki sıradan günlerde, hayat her zamanki gibi akarken bu böyleydi. Yabana giderken, yahut yabancı karşısına çıkarken böyle bir örtüye bürünüyorlardı.

    Günlük hayatta başını örttükleri yaşmaktı. Bazen yazma, şarpı, çırpı gibi değişik kelimelerle karşılansa da Türk kadınının kadim başörtüsü yaşmaktı ve Eğret kadınları da başını yaşmakla örttü. Buraya kadarki değerlendirmeler, yaşmak kelimesinin bizim köydeki anlamını esas aldığımızda geçerli olabilir.

    Sözlüklerde yaşmak daha farklı ele alınmış. Genel tanımlama şöyle: "Başla birlikte; sadece gözler açıkta kalacak biçimde yüzü, boynu ve omuzları da örten örtü..." Bu tarife göre 1922 tarihli fotoğraflarda görülen Eğretli kadınların başındaki uzun örtüler yaşmaktır. Günlük hayattaki örtülerinin üzerine aldıkları daha büyük ve uzun bir örtü...

    Türkçe'de eskiden beri kadınların dışarıya veya erkeklerin bulunduğu ortama çıkarken örtünmesine "yaşmaklanmak" deniliyormuş. Yani rutin dışına çıkılacağı zaman, olağan dışı bir durum söz konusu olduğunda veya yabancı erkeklere karşı yaşmakla örtünüyorlar. Zaten örtülüydüler, yaşmakla ekstra bir örtünme söz konusu...

    Biraz yaşmak kelimesinin kökenine inelim... 'yaş-' diye 'gizlenmek, saklanmak, örtünmek' anlamında bir fiil var, kelime buna dayandırılıyor. -mak ekiyle fiil isme çevrilmiş. 'yaş-' fiili bugün pek bilinmese de onun izine Yunus'un meşhur; 
    "Saçın çözüp benim için, yaşın yaşın ağlar mısın" 
mısraında rastlarız. Buradaki yaşın yaşın ikilemesi gizli gizli anlamındadır. Kısaca yaşmak kelimesinin kökeninde 'gizlemek, örtmek' anlamı bulunduğu gibi, yaşmak ismi bu amaç için kullanılan örtüye işaret eder.

    Yalnız buradaki anlam inceliğine dikkat edilmelidir. Gizlenmekten kasıt, pusuya yatıp saldırı amaçlı gizlenmek, kamufle olmak değil; aksine korunma, saldırıya veya olası zarara karşı savunma amacıyla gizlenme, saklanma demektir. Yaşmak, altındakini görünmez kılarak onu zararlı nazardan, bakıştan, kötü niyetlerden, suizandan korur. Bu anlamda maddi manevi bir kalkan gibi düşünülebilir. Yaşmaklanmak, adeta zırha bürünmektir.

    Bu geniş anlamıyla yaşmak kelimesi Arapça ve Balkanlar'daki bazı dillere de geçmiş. Oralarda hala kullanıldığı söyleniyor.

    Yaşmak, özellikle koruyucu dış örtüsü anlamıyla bu kadar yaygınlaşmışken bizim köyde neden anlam daralmasına maruz kaldı, niye günlük hayatta kullanılan basit başörtüsü olarak yerleşti acaba? Oysa yüz yıl önce kadınlar beyaz yaşmaklarıyla yaşmaklanıp çeşmeye giderlermiş. O vakit bu beyaz örtüye yaşmak diyorlardı da sonradan mı kelimenin anlamı daraldı?

    Küçüklüğümde, ki nereden baksanız 50 yıl öncesidir, bazı yaşlı kadınlarda o beyaz yaşmağı görürdüm; ama ona yaşmak değil, 'namaz örtüsü' derlerdi. Yaşmak, bugünkü anlamıyla kahverengiye çalan koyu sarı işlemeli ihtiyar kadınların günlük örtüsüydü. Kış günlerinde ağıla gider gelirken bazı erkeklerin tuhaf biçimde yaşmakla başını, boynunu sardığını görürdüm; ama bu nadirattandı. Yaşmak yaşlı kadınlara mahsus o koyu sarı örtüydü. Ve günümüzde de Anıtkaya'da bu anlamda kullanılır.

    1920'lerden 70'lere o beyaz yaşmak 'namaz örtüsü' olarak gelmişse, dışarıda giymeye özel yaşmağa ne oldu? Ne oldu biliyor musunuz, rengi karardı, adı da 'örtme' oldu. 

    Ak yaşmaktan kara örtmeye geçiş sürecini de bilmiyoruz, aradaki yarım asrın hangi diliminde başladı, oluştu ve yerleştiyse... Yine de işgal günlerine tekrar bakıp bu mevzuya devam edelim...

    Ak yaşmakla sokağa çıkan yaşlı kadınlar böylece kendilerini daha korunaklı ve emniyette hissediyorlardı. Bunun dışında o günlerde köy içinde özellikle kadınlar arasında sürekli bir tedirginlik ve panik havası hakim olduğu anlatılır. Çünkü gençler her daim saklanmak, gizlenmek zorundaydılar. Saklanma halinin tamamını yaşmakla, örtünmeyle sağlamak mümkün değil. Çoğu zaman evlerin, damların en kuytu yerlerine, yüklüklere, deliklere bile saklandıkları olurmuş. Baskınların yapıldığı bazı gecelerde dambeşe saklandıklarını duymuştum. Bütün saklanmalara rağmen yakalanmanın kaçınılmaz olduğu vakitlerde bile kendilerini örtmenin yollarını arar, ocaktan, bacadan, kazan altlarından aldıkları is ve kurumlarla yüzünü gözünü karalarlarmış. Bu yolla kendini örtüp gizleyenleri, yüzkarası yerine baca karasını tercih edenleri siz de duymuşsunuzdur.

    Ak yaşmaktan kara örtmeye geçiş böyle başlamış olabilir. Zaten örtme kelimesinin anlamı bu değil midir? Örtmek, aslında bir şeyleri gizlemek, saklamak, muhafaza altına almak maksadıyla yapılır.

    Ayrıca ört- fiilinin en eski anlamı 'kumaşla bir şeyi örtmek, üzerini kaplamak' imiş. Bundan yola çıkarak dilbilimciler, fiilin dokumak anlamındaki ör- fiilinden geldiğini söylüyorlar. Anlam ilişkisini somutlaştırması açısından bir örnek vereyim. Koyunculukta gece yaylımına 'örüm' deniliyor. Bu kelime de ör- kökünden geliyor. Bu kök fiildeki gizleme ve örtme anlamı açığa çıkarak, gece karanlığının doğal örtüsü, gizliliği ve koruması altında sürünün otlatılması örüm olarak ifade edilmiş. 

    Şu durumda Anıtkaya'da bilinen kara örtmenin hem işlevsel, hem anlamsal hem de köken olarak ak yaşmakla birebir aynı şeyleri ifade ettiği söylenebilir. Yeri gelmişken kara örtmeye yakın ve benzer bir söz daha var Eğret ağzında; kara örtü... Kara örtü; çanak olmayan çatı, düz dambeş anlamında kullanılıyor. Esasen örtü çoğu ağızlarda çatı anlamında yaygın. Çünkü çatılar binanın üzerini örtüp kaplayarak onu koruma altına alırlar. Aynı vazifeyi dambeş de yapar. Kara örtüler nasıl altındaki binayı koruyorsa, kara örtme de kadını öylece muhafaza altına alır. 

    Örtme 1x1,5 metre ebadında kesilmiş siyah kumaştan ibarettir. Renginden dolayı kara örtme demişler, aslında kara ifadesi de pek kullanılmaz, kısaca örtme der geçerler. Genellikle kara örtmelerin rengi, işgal günlerinin travma etkisine bağlanır. Ak yaşmaktan kara örtmeye geçişe kesin bir tarih biçilememesinin sebebi de bu olabilir. İhtimaldir ki kurtuluştan sonra hep örtme, yani kara yaşmakla yaşmaklandı Eğret kadınları. Yaşmağın adı örtme oldu, yaşmak kelimesini de yukarıda bahsettiğim ihtiyarların günlük başörtüsüne indirgediler.

    Kara örtme deyince yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için bu hususu biraz açmak gerekecek. Yaygın olan ve en çok kullanılan kara örtmeydi; ama örtünenin yaşı, ekonomik ve sosyal durumu ve zevkine göre değişik renk ve cinste örtmeler de kullanılıyordu.

    Kara örtmeyi genellikle genç kız ve gelinler, bazı bazı da orta yaşlılar tercih eder. Satırenç (satranç) denilen kahverengi sarı ağırlıklı çizgilerle bezenmiş ekose kumaş örtmeleri ise yaşlılar örtünür. Yine yaşlıların tercih ettiği siyah beyaz damalı örtmeler de vardır, ama bunlar hep azınlıktadır. Atkı adı verilen yünlü dokuma kışlık örtmeler ise yeni gelinlere mahsustur. En çok tercih edilen kahverengi atkılardır, grinin tonlarını taşıyan atkılar da görülür.

    Her çeşidiyle örtme, Anıtkaya'da neredeyse tarih oldu. Gerçi yalnız burnu ve gözleri görünecek biçimde örtündüğü örtmenin uçlarını dişleri arasında sıkıştırıp, iki yana salladığı kollarıyla ağır yük taşıyan kadınları hatırladım, o haliyle oğlu yaşında erkeğin önünden geçmemek için durup beklerdi. Bu vakarlı hayanın sebebi başındaki örtme miydi acaba...


30 Mayıs 2026

1962 Radyo Ruhsatı

 
    Biz televizyon kuşağıyız, çocukluğumuzdan itibaren köyde önce kahvelere odalara, sonra evlere televizyon kurulumlarına şahit olduk. Duvar köşelerine özel tv sehpası çakılır, dambeşlere dikilen direk uçlarına antenler takılır, içeride yükselticiydi televizyon örtüsüydü, şu bu derken kendine has bir tv donanımı gerekirdi.

    Bir de işin resmi tarafı vardı galiba. Televizyon sahibi olmak izne tabi miydi ne... En azından TRT bandrolu dedikleri bir pulu görünür bir yere yapıştırırlar, böylece bir çeşit vergiyi ödemek yoluyla ruhsat almış olurlardı. Bu uygulama son yıllara kadar geçerliliğini sürdürdü diye hatırlıyorum.

    Bizden önceki kuşak benzer şeyleri radyo için yaşamış. Transistörlü, lambalı tabir edilen koca koca radyolara sahip olmak için servet harcarlarmış. Bir kaç radyo satın alma hikayesini Babamdan dinlemiştim de tam bir macera gibi gelmişti...

    Tabi radyo satın almak da kendine göre bir resmi prosedüre tabiymiş, bunu da dikey olarak üçe katlanmış karton broşür gibi bir ruhsatnameden yeni öğrendik.

    Kaba bir mavi kartona basılı bu belgenin dış yüzeyinin ilk katında "T.C. POSTA, TELGRAF VE TELEFON UMUM MÜDÜRLÜĞÜ" başlığı bulunuyor. Anlaşıldığına göre bu resmi bir belgedir. 

    Başlığın devamı kabul edebileceğimiz alt başlık ise şöyle: "Genel Telsiz Telefon Neşriyatını almağa mahsus tesisata ait RUHSATNAME"

    Bu başlıktan sonra seri numarası basılmış ve tarih hanesine 5-3-1962 tarihi yazılmış Hemen altındaki şu metin "Künye defterimizin 36. sahifesinde kayıtlı bulunan bu ruhsatname 3222 No. h  telsiz kanunu hükümlerine tamamen riayet edilmesi kayıt ve şartıyle verilmiştir." İhsaniye PTT Merkezi Müdürü (sonradan ekleme olduğu anlaşılan Anıtkaya Şb.) olarak mühürlenip onaylanmış.

    Metinden anlaşıldığına göre radyoyu alan kişi sadece radyo yayınlarını dinleyeceğine, telsiz alıcısı gibi başka amaçlarla kullanmayacağına dair yasal söz vermiş oluyor. Bu ruhsatnamenin amacı hem cihazları hem de sahiplerini kayda almak.

    Belgenin orta katında, sözü edilen 5222 sayılı kanunun radyo sahiplerini ilgilendiren belli başlı maddeleri sıralanmış. Diğer katında ise Radyo cihazının bulunduğu yer bilgilerine dair bir çizelge basılmış. Buraya işlenen tek satırlık bilgi ifadesi "Eğret köyünde, evinde"

    Kağıdın dışı böyle. İçine gelince... Asıl bilgi iç yüzünde. Önce Tesisat yani radyo cihazı hakkında bilgilerin yer aldığı bölüm bulunuyor. Buna göre; markası Philips, modeli 04/T, numarası 264992, lamba adedi Transistörlü, munzam hoparlör adedi yok, anteni dahili...

    Radyonun naklen geldiği merkezler bölümü de bana ilginç geldi. Zira şimdiki araba alım satımı gibi o zaman da radyoların takibini yapıyorlarmış. Öyleyse bu ruhsatname de şimdinin araç ruhsatına benzemez mi...

    Bu bölümde iki kayıt bulunuyor. 1966 tarihli ilki Afyon merkezlidir. İkincisi ise 1968 tarihli ve merkezi Anıtkaya... PTT damgalı mühürlerden de Afyon ve Anıtkaya merkezleri okunabiliyor. İki yılda bir ilgili PTT şubesinden vizeletildiği anlamı çıkarılabilir bu bölümden... Ayrıca Anıtkaya'ya PTT şubesinin 1966 sonrası açıldığını da...

    Karşı sayfasında ruhsatname sahibinin kimlik bilgileri kaydedilmiş. Burada sadece Ömer Haykır yazısı var. Tahmin edileceği gibi bunu bizimle paylaşan kişi Ömer Haykır oğlu Kadir Haykır'dır. Kadir Abi ve akranlarından o dönemde radyo sahibi olmanın müşkilatına dair bilgi alınabilir.

    Belgede köy-kasaba, Eğret-Anıtkaya ifadelerinin birlikte kullanılması bunun köye belediyelik verilmesi, adının değiştirilmesi, İhsaniye'ye bağlanması ve sonra tekrar Afyon merkeze alınması gibi olayların yaşandığı geçiş döneminde (1962) düzenlendiği gerçeğini gözümüze sokuyor.


28 Mayıs 2026

Çift Başlı Kartalımız

 
    Eğret Kervansarayını çalışan uzman ve araştırmacılar kitabenin kayıp olduğu hususunda birleşiyorlar. Bu yüzden kimse kervansarayın yapılış tarihi şudur diye net bir ifade kullanamıyor. Ancak mimari özelliklerinden yola çıkılarak inşa edildiği dönem tahmin edilebiliyor.

    Taç kapının alnında tam da kitabe konulmaya uygun dört köşe bir boşluk var, buranın aslında kitabe yeri olduğunu yorumluyorlar. Buna göre deprem gibi şeylerle zamanın yıkıcılığına dayanamayan kitabe taşı oradan düşmüş, bir daha da yerine konulamamış ve kaybolup gitmiş. Tamirler sırasında yeri düz taşlarla örülmüş. Bugün sade düz bir boşluk olarak görülmesinin sebebi buna bağlanıyor. 

    Kitabenin akıbeti hakkında yürütülen tahmin genel kabul görüyor. İki yanında minik mermer sütunlar, bu sütunların üzerinin yine minik bir kemerle örtülmesi gibi ayrıntılar koca taç kapının alnında gözleri okşayan bu boşluğun orijinalinde yine estetik bir kitabeyle doldurulduğu izlenimi veriyor. Yalnız yarısı minik kemere gömülmüş, diğer yarısı da kitabe boşluğuna taşmış bir daire izi de gözlerden kaçmıyor. Şu durumda kitabe boşluğu diye düşünülen bu kısımda, dikdörtgen kitabe üzerinde dairesel ikinci bir boşluğun varlığını düşünmeliyiz.

    Bu görüntü yüz yıl önce de aynıymış. Aynı dikdörtgen boşluk, aynı minik sütunlar, aynı kemer ve üst merkezde aynı yuvarlak boşluk işgal dönemi fotoğraflarında da böyle... O fotoğraflardan dikdörtgen kitabe boşluğunun yeni oluştuğu izlenimi alınmıyor. Aksine, kitabe eski dönemlerde düşmüş de yerine konulan taş bile eskimiş havası var. Ama üstteki yuvarlak boşluk öyle değil, orayı dolduran taş her ne ise bütün olarak yenilerde düşmüş gibi iz var. Belki de öğle vakti taçkapının kemer gölgesi tam oraya denk geldiği için yanlış görüyoruzdur. Fakat aynı yuvarlak boşluk izi buna rağmen çok net anlaşılıyor.

    1960'lardaki tamirden önce çekilen fotoğraflarda ise bu iki boşluğun tamamen boşaldığı görülüyor. Belki kendi kendine yıkılıp düştüler, ya da restorasyon için bilinçli olarak yıkıldılar; minik sütunlar, kemerler, boşluğu dolduran taşlar filan hiç biri yok. Hatta üstteki yuvarlak kısım o kadar boşalmış ki, hanın dambeşi de çöktüğünden gökyüzü ayın ondördü gibi tam yuvarlak olarak görülüyor.

    Lafı uzatmayalım, daha yapılırken boşluğu oluşturan dikdörtgen kısım ile üstteki yuvarlak kısımların farklı şeyler için tasarlandığını düşünüyorum. Dikdörtgen kısmın kitabe boşluğu olduğunda herkes hemfikir, ama minik kemer altındaki yuvarlak boşluk ne içindi?

    Hanın yapıldığı tarihe dönmek gerekecek. Yalnız kitabe kayıp olduğu için bu tarihin kesinlik arzedecek biçimde bilinmediğini söylemiştik. Sanat Tarihçileri Selçuklu'nun son dönemindeki Germiyanoğlu zamanı diye tahmin ediyorlar.

    Germiyanların karakteristik mimari özellik oluşturacak kadar hakimiyeti olmadığı, o dönemdeki eserlerin tipik Selçuklu mimari özelliği taşıdığına dair bir görüş var. Bu yüzden her ne kadar Germiyanoğulları döneminde yapılsa da Eğret Hanının Selçuklu eseri sayılması gerektiğini söylüyorlar.

    Selçuklu kervansaraylarında avlu, taçkapı, kitabe gibi unsurların yanında güç simgesi bazı motiflere de özellikle yer verilirmiş. Bilindiği gibi Selçuklu'yu anlatan en önemli figür çift başlı kartaldır. Gerçi kervansaraylarda bu motifin yerleştirildiğine dair bir şey bulamadım. Aksine merkezden uzaklaştıkça güvercin gibi başka motiflere yer verildiğine dair bir şeyler öğrendim. 

    Acaba Eğret Kervansarayı yapılırken böyle bir figür, motif işlenmiş taşı taçkapıya yerleştirmiş olabilirler mi? Mesela kitabe üzerindeki yuvarlak boşluk böyle bir motif için çok uygun görünüyor. Oradaki çiftbaşlı kartal, zamanla kitabeyle beraber veya farklı zamanda düştü mü? Bunun böyle olup olmadığını hiç bir zaman bilemeyiz. Ancak bu ihtimali destekleyen  şeyler var.

    Biz sadece taçkapıdaki mermer sütunlara bakarak burada devşirme malzeme kullanıldığını söylerdik. Kervansarayın içinde ve dışında daha onlarca devşirme malzeme kullanıldığını Ferhat Öztürk tespit etti. Bunlar bölgede binlerce yıl hüküm süren medeniyetlerden kalan malzemelerdi. Oradan alıp buradaki yapılarda kullanmışlar. Belki de bu yüzden Eğret Kervansarayının taç kapısının bir benzeri yoktur. Yine bu yüzden, yani devşirme malzeme kullanma oranı bakımından kervansaray özeldir.

    Kitabenin üzerindeki yuvarlak boşluğa konulduğu düşünülen çiftbaşlı kartal motifi de devşirme olabilir. Zaten kitabenin iki yanındaki küçük mermer sütunlar da öyleydi, birbirine yakışan parçaları bir araya getirmiş olabilirler. Çift başlı kartalın Selçuklu'yu temsil ettiğini kabul ederken, Eğret kervansarayındaki bu motifin devşirme olduğunu var saymak birbiriyle çelişiyor gibi... Öyle midir gerçekten?

    Güç, iktidar, hakimiyet vb kavramların sembolü olarak çift başlı kartalın bir çok kültürde yer aldığına dair bulgular var. Özellikle bir çok Anadolu medeniyetinde böyleymiş. Hatta Hititlere kadar götüren var, o dönemden kalma figürlere rastlanmış. 

    İşgalci Yunanların Eğret kervansarayına ilgilerinin bir sebebi de bu olduğunu düşünüyorum. Hasan Özpınar'dan alınan yukarıdaki fotoğrafta bu ilgileri açıkça gözlenir. Ayrıca altına düşülen Yunanca notta "Eyret'te Bizans Anıtları, Mayıs 1922" yazılmış. Anlaşılan o ki devşirme malzemeleri öne çıkarıp bunu bir Doğu Roma/Bizans eseri kabul etmişler. Böylece akılları sıra hak iddia ediyorlar...

    Dahası var, hak İddialarını iddiada bırakmayıp uygulamaya koymuşlar. Büyük kaçışlarından daha önce bize ait bir çok değere göz koyup tedricen onları Yunanistan'a kaçırmaya başlamışlar. Bu artık düpedüz soygundur, hak iddiası filan değil...

    İşte bu hırsızlıklardan biri de kervansaraya ait çift başlı kartal figürüdür.  Kayıtlarda yok, tamamen yaşayanların görenlerin anlatımlarına dayanıyor. O yıllarda kartal figürlü büyük taş, hanın yakınlarında yerdeymiş. Kırk kağnıya yüklemişler de öyle götürmüşler. 

    Kırk kağnı ifadesi kesretten kinaye olabilir. Özellikle düşündüğümüz gibi devşirme malzeme ise büyük ihtimal mermerdir ve bilindiği üzere mermer bloklar çok ağır oluyor. 1921-22'de öküzlerle demiryoluna kadar götürüp orada vagona aktardıkları ve İzmir'e yolladıkları tahmin ediliyor. Oradan da gemiyle Yunanistan'a...

    Çiftbaşlı kartalımızı Yunanistan'a kaçırmayı başardılar mı bilemiyoruz. Ben hala bir yerlerde keşfedilmeyi beklediğini, bir gün asıl vatanı Anıtkaya'ya döneceği umudunu taşıyorum.




23 Mayıs 2026

1944 Senet ve Tekirgızıların Ayşe Hanım

 
    1944 tarihli şu senet de diğerleriyle aynı mantıkla düzenlenmiş. Fakat bazı ufak tefek biçim farklılıkları göze çarpıyor.

    En üstte iki satırdan oluşan mülk bilgileri ile ilgili bölüm yer alıyor. Bilgi başlığının altı çizilerek alt satıra açıklamalı bilgiler yazılmış. Buna göre satışı söz konusu olan mülkün:

    "Cinsi Tarla, Dönümü 6, Kıymatı 170 lire, Mevkisi Fasılüyük, Kötayolu ve Çayır"

    Bu bilgilerden anlaşılacağı üzere üç parçalık tarladan söz ediliyor ki tamamı 6 dönüm imiş. Asıl metinden daha fazla bilgi edineceğiz:

    "Yokarıda cinsi ve dönümü ve kıymatı ve mevkisi yazılı 6 dönüm tarlamı Eğret köyünden ölü Hasan o. Ömer Haykır'a 20 sene ekip kaldırmak üzre şahitler huzurunda yüz yetmiş lire satdım ve mezkur parayı şahitler yanında aldım. Her ihtimale karşı bu 170 lireyi benden başka vermedikçe hiç bir kimse tarafından müdahale edilmeyeceğine dair iş bu senedi verdi."

    Ana metinden, 170 lira karşılığında 6 dönümlük tarlayı alan kişinin Gambırömer (Ömer Haykır) olduğunu anlayabiliyoruz. Satan kişinin kimliği biraz sonra ortaya çıkacak. Fakat bu bölümde yapılan işlemin satış mı yoksa rehin gibi bir şey mi olduğu muğlak bırakılmış. Böyle anlaşılmasına sebep "20 sene ekip kaldırmak üzre" ifadesidir. Normal bir alım satımda neden böyle bir süre kısıtlaması yazılsın ki?...

    Sanki asıl metinde unutulduğunu sonradan anlamışlar da, kağıdın boş buldukları bir yerine eklemişler gibi dikey bir not yazılmış. Sekiz satırdan oluşan bu dikey notta söz konusu tarlaların konumu belirtilmiş:

    " Tarla etrafı ve mevkisi
    Fasılüyük, Doğusu Hasan Haykır Batısı
    Apdi Haykır Kuzey Mehmet Saçak Güney
    Mevlüt Haykır
    Kötayolu, D. yol Batısı Çerkez Kuzey
    Mehmet Arslan Güney Nori Taşkın
    Çayır Mevki, Batı Ali Osman Kanat
    Kuzey İzzet Tüplek"

    Dikey notun sol tarafında bu sefer normal yatay yönde şahitler listelenip karşılarını imzalamışlar. Bunlar Süleyman Çetin, Mustafa Tüblek ve Mehmet Saki'dir. Mustafa Tüblek parmak basmış, diğerleri imzalamış.

    Nihayet bütün bunların altına iki damga pulu yapıştırılmış ve üzerine "Eğret Kö. Himmet o. ölü Hasan Kızı Ayşe Haykır" ismi yazılmış, onun altına  1 - 4 - 944 tarihi atılarak pulların dibine de parmağı basılmış. Yani tarlaları satanın kimliğini en sonunda öğrenebiliyoruz, Himmetoğlu ölü Hasan kızı Ayşe Haykır...

    Ayşe Hanım Himmetoğlu (Tekirgızılar) Hasan'ın altı çocuğunun en küçüğüdür. Buna rağmen 1894 doğumlu olduğunu belirtelim. Soyadından da anlaşılacağı üzere evlenmemiş, şu satış gerçekleştiğinde elli yaşındadır ve 1948'de vefat edecektir. Bacı Seydi Dede meşhur defterinde onun ölümünü "Davılcı Hasan'ın halası Ayşe Haykır'ın ölümü" diye kaydetmiş.

    Ayşe Haykır sadece Davılcı Hasan'ın değil, Mevlüt Usta, Gambır Ömer ve Gambırşerif (Şerife Taşkın)ın halaları; Şekerim Abdi'nin de büyük halası oluyor. Ayrıca Samancı İsmail Saçak ile Bulduk Mehmet Saçak'ın da teyzeleri... Fasılüyük'teki tarla komşularından bu akrabalık izlerini gözleyebiliriz. Demek ki yeğenine sattığı bu tarla ve diğerleri Ümmetlerin tarlalarından bölünmüş.

    İsmi zikredilen üç şahidin de Tekirgızılar ve Ayşe Hanımın komşuları olduğunu ayrıca belirtmeye gerek yok.

    Burada dikkat çeken bir husus Muhtar veya azaları gibi yetkili kimselerin onayı bulunmamasıdır. 1946'dan önce köy muhtarlıkları atama yoluyla belirleniyordu, seçim yoktu. Atamalar ise sülaleler arasında sıraya konuluyor, bir iki yıl gibi kısa süren Muhtarlık görevlerini sırası gelen sülalededen bildirilen bir isim yürütüyordu.1940-46 arasında kısa süreli böyle Muhtarlardan Eyüp Aydın ile Osman Erdem'in adını tespit edebildim. Zaten 1946'da Delimamın Ali Soydan ilk seçilmiş Muhtar oluyor. Şu belge 1944'te düzenlendiğine göre, acaba şahitlerden birisi o zamanın Muhtarı olabilir mi?...



22 Mayıs 2026

1965 Satış Senedi

 
    Yine Muhtarlıkta düzenlenmiş bir satış senedi var. Ortaya yazılmış başlık yerine geçecek hiç bir ifade bulunmuyor. İçeriğine bakarak bunun bir satış senedi olduğu hemen anlaşılabilir.

    Satışa konu tarlanın özellikleri basit çizelge şeklinde kağıdın en üstüne çıkarılmış. Mülk bilgilerine dair bu bölüme eski tapulardan aşinayız. Belli ki düzenleyenler de o tapuları örnek almış. İki satır halindeki bu bölümde üst satıra bilgi başlığı, hemen altına da açıklaması yazılmış. Tabi üst satır başlıkların altı çizili... Buna göre:

    "Cinsi, Bahçe; mevkisi, Emrullah çeş. arkası; Dönümü, 4 adım; Kıymatı, (100) yalnız yüz lira"

    Bu tarla/bahçe bilgileri de bize bir yerlerden tanıdık geliyor, sabredelim bakalım iş nereye varacak... Asıl metin kısmı şöyle:

    "Yokarıda cinsi, mevkisi ve yüz lira kıymatında olan ve kocamdan kendime isabet eden dört adım bahçemi bu defa oğlum Ömer Haykır'a yüz liraya yerli olarak sattım. Her ne zaman tapu yaptırmak isterse hemen ittirazsız takdir vereceğim. Aksi halde kendim veya herhangi bir vereselerimden zorla alınmak olunur da iş mahkemeye intikal ederse mahkemede hakimin vereceği karar benim rettime ve oğlum Ömer'in haklı olduğuna hiç bir ittiraz edemem kabul ederek aşağıda isimleri yazılı şahitler huzurunda iş bu muteber senedimi tasdik ederek öğlum Ömer yedine verdim. 3-3-965-"

    Bu metnin sağ altında satan ve alanın isimleri ve imzaları yer alıyor:

    "Tarlayı satan Keziban Haykır" ve "Tarlayı alan Ömer Haykır"... İki damga pulunun üzerine 3-3-965 tarihi tekrar yazılmış ve Ömer Haykır imza, Kezban Haykır parmak basma suretiyle onaylama tamamlanmış.

    Sol taraf ise şahitlere ayrılmış: Ali Kirkit ve Resul Ayaz... Bunlar satıcı-alıcı Arapgızı ile oğlu Gambırömer'in komşularıdır. Aynı bahçe bir kaç yıl önceki bir senetle satıldığı hatırlanacaktır. 1960 yılındaki senette bu tarladan şöyle söz ediliyordu: "Eğret Köyünde bulunan ve Doğuda çeşme ve yol, Batıda Sabri Kirkit bahçesi, Kuzeyde Ömer Haykır bahçesi, Güneyde Nuri Taşkın bahçesiyle çevrili bulunan 4 adım bahçemi Eğret Köyünden oğlum Ömer Haykır'a 50 lira mukabilinde sattım." 

    Aradan geçen beş yılda dört adım bahçenin kıymeti iki katına çıkmış ve yeni satışta şahitler değişmiş. Yazıların güzelliği, resmi dil özelliklerine riayet edilmesi, bazı özel kavram ve terimlerin kullanımına bakılırsa bu belgeyi şahitlerden biri ve iki tarafın da komşusu olan İresilhoca (Resul Ayas) yazmış.

    Beş yıl sonra muhtar ve azalarının değişmiş olmasını da normal karşılamak gerek. En alta iki pul daha yapıştırıp muhtara onaylatılmış. Pullar onay metninin üzerine yapıştığından o yazı tam okunamıyor, çıkarabildiğim kadarıyla şöyle bir şey: 

    "Yokarıda yapılan muamele huzurumuzda yapılmış olup imza ve parmak izleri kendilerine ait olduğunu tasdik ederiz."

    Pulların üzerine mühür basılıp Muhtar tarafından imza atılmış. Azalar ise pulların sağ ve solundaki boşlukları imzalamışlar. Burada Muhtar ve azalarının kimliği de önem arzediyor, zira asıl metinle aynı stilde "Zafer mah. Muhtarı Ahmet Saki" yazılmış. Zannederim kasabanın adı değiştirilip ve iki mahalleye ayrıldıktan sonraya dair ilk belgelerden biri bu. Daha önceki belgelerde hep Eğret Köyü Muhtarı yazardı, ilk defa mahalle muhtarı kavramını görüyoruz.

    1965 yılında Mardakların Ahmet Saki Zafer Mahallesi Muhtarı imiş. Bu belgeyi imzalayan azaları ise Dayıların Mehmet Yola ile Gulaksız İbrahim Seçan...



18 Mayıs 2026

1960 Tarla Senedi

     
    Belgenin başlığına "Tarla Senedi" yazıldığı için biz de başlığa bunu çektik. Yeşil kalemle Eğret Köyü Muhtarı huzurunda düzenlenen bu kağıt aslında bir tarla satış senedidir. Metin şöyle:

    1. Eğret Köyünde bulunan ve Doğuda çeşme ve yol, Batıda Sabri Kirkit bahçesi, Kuzeyde Ömer Haykır bahçesi, Güneyde Nuri Taşkın bahçesiyle çevrili bulunan 4 adım bahçemi Eğret Köyünden oğlum Ömer Haykır'a 50 lira mukabilinde sattım. 

    İş bu senedi şahitler huzurunda imzalarım.

    2. Aynı köyden hüyük altı mevkiinde Doğusunda Akar çay, Batısında Ahmet bahçesiyle, Kuzeyde Hüseyin Karakaya tarlasıyla, Güneyde Ömer Haykır bahçesiyle çevrili 10 adım bulunan höyük altındaki tarlamı 100 lira mukabilinde oğlum Ömer Aykır'a sattım. Tarihi 6/13/1960

    Satan Eğret Köyünden Kezban Haykır, Alan Eğret Köyünden Ömer Haykır 

    Şahit Eğret Köyü Mehmet Dirlik, Şahit Ahmet Tüblek

    Eğret Köyü Muhtarı, 6.13.1960

    Sözleşmeden anlaşıldığına göre Arapgızı Kezban Haykır tarla hisselerini öğlu Gambırömer'e satarak devretmiş. Bunların şehit kocasından kalan bahçeler olduğu anlaşılıyor. Zira senede konu iki parça tarlanın konumu belirlenirken yan tarafı yine Ömer Haykır bahçesi olduğu yazılmış. Fiiliyatta tek parça olarak oğlu tarafından ekilip kaldırılan bu bahçeler resmiyette ana oğula iki hisse biçimindedir. İşte bahçeler bu sözleşmeyle resmen de birleştirilmiş oluyorlar.

    İlk bahçenin doğusu çeşme ve yol denilmiş. Bu, Hacemirlah Çeşmesi olarak biliniyor, şimdi o mevkiye de bu ad verilmiş durumda. Yaşı uygun komşuları Ömer Ağa'nın bahçesiyle ilgili anılarını hala anlatıyorlar. Armut ağaçlarının onunkinde mi, yoksa Tekelinin bahçede mi bulunduğuna yönelik farklı görüşler var.

    İkinci bahçe de onun az ötesinde, çayın dibinde olduğu anlaşılıyor. Üyükaltı mevkii diye belirtilmiş. Buradaki tarla komşularından biri yine Ömer Haykır; diğerleri Çanlı Hüseyin Karakaya, ile Ahmet.... Soyadı yazılmayan kişi, aynı zamanda şahitlerden biri olan Ahmet Tüblek olabilir.

    İki şahitten biri Kokulu Mehmet Dirlik ise diğeri Arzıların Ahmet Tüblek olduğunu düşünmeliyiz. Belge tarihi 13 Haziran 1960... Darbenin onbeş yirmi gün sonrası, yani ortamın gergin olduğu günler... Bu dönemde Eğret Belediye ve Koruma Başkanlıkları İlkokul müdürüyle Jandarmaya devredilmişti. Ancak Muhtarlığın devrine dair bir şey duymadım. Senedin onay kısmına Eğret Köyü Muhtarı yazılmasından henüz kasaba kavramının yerleşmediği anlaşılıyor. Bununla beraber Muhtarın ismi yazılmamış, mühür de yok; sadece dört pulun üzeri tarih yazılarak imzalanmış, ama bu imzadan da isim anlaşılmıyor.


17 Mayıs 2026

1951 İlmuhaber

 
    Osmanlı idari sisteminde Kadı, görev yaptığı kazanın hem mülki amiri, hem belediye başkanı, hem hakimi idi. Kazanın tek idarecisiydi ve sadece Padişaha karşı sorumluydu. Zaman içinde diğer yetkileri tedricen elinden alındı, Cumhuriyet döneminde sadece yargısal vazifesi bulunuyordu.

    Köylerde Muhtarlar da uzun bir süre tek idari ve mülki amir idiler. Temel vazifesi olan adli yargı işlemleri dışarıda tutulmak şartıyla Kadı'ya benzetilebilir. Köy idaresiyle ilgili aklınıza gelen her işi yapıyorlardı. Noterlik vazifesi de bunlardan biridir, Muhtar huzurunda alış veriş, satış, borçlanma yapılabilir. Ayrıyeten kişiler hakkında her türlü durum tespiti Muhtar tarafından yapılabilir. Bu tarzda düzenlenen belgelere genel olarak ilmuhaber deniliyor.

    Yarım sayfalık çizgili kağıda üç satır halinde yazılan tek cümle, böyle bir ilmuhaberdir: 

    "Köyümüz halkından Bekir oğulları Ömer'le Halil Haykır ayrı ayrı ev sahipleri olduğunu gösterir muhteber ilmuhaberimizdir."

    Sözü edilen Ömer ve Halil Haykır kardeştir, ama denildiği gibi ikisi de "Bekir oğulları" değildir.  Ömer, aslında Çanakkale şehidi Himmetoğlu Hasan'ın oğludur. Babasının şehadeti üzerine annesi Arapgızı Kezban Hanım Bolvadinli Çakaloğlu Bekir'e varır. Kardeşi Halil bu evlilikten doğar. Gambırömer diye bilinen büyük oğlan ile Halil Haykır karınkardeştirler.

    Tabi ki bu bilginin önemi yok. Ama şu ilmuhaberin düzenlenme sebebinde bu küçük bilgi baş etken olduğunu düşünüyorum. Ömer Haykır ile Halil Haykır herkesçe öz kardeş olarak biliniyorlar. Bu yanlışlık belki resmi karışıklıklara sebep oluyor. Buna sebep aynı evde yaşamaları da olabilir... Bütün bu sebeplerden ötürü, bunun böyle olmadığını, iki kardeşin ayrı ev/hane sahibi olduklarının resmen belirlenmesi gerekmiş. Böylece bu ilmuhaberi düzenlemişler.

    Benzer bir karışıklığın diğer Bekiroğlu kardeşler Alosmançavuş (Ali Osman Haykır) ve Yenimısdık (Mustafa Haykır) ile yaşanmamış olması yukarıdaki teoriyi destekler nitelikte. Zira onlar içgüveyisi olarak eşlerinin evinde yaşıyorlardı.

    Şu basit belgenin tarihi 21.11.1951'dir. Tarihin altına "Eğret K. Muhtarı" yazılarak mühür vurulup onaylanmış.  Muhtarlık mührünün yanında imza yerine geçen kişisel mühür de basılmış, bu mühür okunmuyor; ama o tarihte Muhtar kendisi bulunduğundan, Yörüğoğluların Aliefe (Ali Tüplek)in imza/mührü olmalıdır. Ayrıca iki azanın da onayı bulunuyor belgede. Okunabildiği kadarıyla bu azalar Delicava diye bilinen Ahmet Er ile Devrimbeşin Eyüp Aydın'dır...

    Üzerinden üç çeyrek asır geçmiş. Belge münasebetiyle adı geçenlerin tamamı rahmetli olduğunu ayrıca belirtmeye gerek yok...



12 Mayıs 2026

1914 Tapu ve Nüfus Kaydı

 
    Bu belgeye nüfus kayıt örneği de diyebilirdik. Çünkü aşağıda inceleyeceğimiz bilgiler tam da kişinin nüfus bilgileridir. Zaten en aşağıdaki onay kısmındaki metin de bunun böyle olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

    Yalnız bu tür evraklar başka ve asıl bir belgenin uzantısı durumundaki ek belge niteliğinde oluyor ve o asıl belgeyi tamamlıyor. Buradaki asıl belge tapudur ve işaret edilen mülkün sahibine dair bilgiler ekinde onaylanmaktadır. Böylece aslında tapu onaylanmış oluyor. Biz asıl belgedeki mülke ait bilgileri göremediğimiz için şu elimizdeki kısma nüfus kayıt örneği veya ilmuhaber diyebiliriz. Aslında günümüzde tapu belgesi düzenleme mantığıyla aynı...

    Belgenin ortasındaki tuğranın tam altında "Devlet-i Âliyye-i Osmâniye Tezkiresidir" başlığı bulunuyor. Kişi bilgilerinin işlendiği iki bölümlük çizelgenin ilk bölümü "İsmi ve şöhreti" ile başlıyor: "Selim oğlu kerimesi Havva" 

    Şöhretten kasıt, soyadı uygulaması yokken kişileri tarifte kullanılan sülale adı veya lakaptır. Buradaki Selimoğlu ifadesi de Havva hanımın mensup olduğu "Selimeler"e işaret eder.

    Eğret'in en kalabalık sülalesi görünen Selimler'in hangisinin kastedildiği ise daha sonraki hücrelerde ortaya çıkacak. "Pederi ismiyle mahall-i ikameti" ve "Validesi ismiyle mahall-i ikameti" kısımlarına ana babasının adları Yunus ve Havva olarak kaydedilmiş. İki hücreye ortak olarak ikamet yeri "Eğret karyesi" yazılmış.

    Çizelgenin ikinci bölümü kişisel/bedensel ayırıcı özellikler ve nüfusa kayıtlı olduğu yerle ilgili bilgilerden oluşuyor. Burada boy, göz, sima gibi hususlar işlenmemiş; ancak vilayeti Hudavendigar, kazası Karahisar ve köyü Eğret karyesi olarak belirtilmiş ve ayrıca sicil numaraları yazılmış.

    Alttaki son hüküm kısmı da önemli; "Bâlâda ism ü şöhret ve hâl ü sıfatı muharrer olan Havva binti Yunus Devlet-i Âliyyenin tâbiyetini hâiz olup ol suretle Cerîde-i Nüfusda mukayyed olduğunu müşîr işbu tezkire itâ kılındı. 330 (1914)" Bu ifadelerden sonra mühürlerle onay kısmı var. 

    Sözü edilen ve adına tapu/nüfus kayıt örneği düzenlenen kişi, Selimlerin Yunus kızı Havva'dır. Şimdi Yonuzlar dediğimiz sülaleye adını veren Yunus'un kızı... Havva hanım annesiyle aynı adı almasının sebebini bilmiyoruz. Anne Havva da Kocahmetoğlu İbrahim kızıdır, yani Gocahmetlerin Ahmet Tektaş'ın halası... Bu anne Havva hanım 1930'da vefat edecektir, yalnız kocası Yunus tam da bu vakitlerde, 1914 civarında öldüğü sanılıyor. Zira şu tapu ve nüfus kaydının düzenlenme sebebi baba Yunus'un vefatı nedeniyle kızı Havva'ya intikal eden mülk olmalıdır.

    Belge düzenlendiği sırada Yunus kızı Havva 12 yaşındadır, ileride veya yakın bir zamanda Gocahmetlerin Hüseyin oğlu Ahmet ile evlenecektir. Hala-Dayı çocuklarının evliliği Havva'nın yetim kaldığı bu yıllara yakın olmalıdır. Belki de bu sebepten dolayı şu belge Ahmet Tektaş'tan kalan evrak arasında bulundu. Yunus kızı Havva Tektaş Hanım 1965, kocası Ahmet Tektaş 1979'da vefat ettiler...


11 Mayıs 2026

1926 Vergi Tebliği

     
    "Maktu Vergi Miktarının Mükellefe İhbarını Mübeyyin Tezkire" belgenin başlığı ve adı bu. Her mükelleften aynı miktarda alınan bir tür sabit vergiye maktu vergi deniliyor. Şu belgeyle ne kadar maktu vergi ödeyeceği bildirilmiş oluyor. 

    Her belgede olduğu gibi başlığın üstünde, kağıdın iki yanında seri ve cilt numaraları bulunuyor. Asıl bilgilerin bulunduğu çizelge bölümünde ilk hücrede mükellefin isim ve şöhreti yazılmış. Soyadı uygulamasının bulunmadığı o yıllarda kişiler şöhreti yani sülale adı veya lakabıyla tanınıyorlardı. Bu yüzden Kocaahmetler diye bilinen sülaleden Ahmet adlı kişi kaydedilmiş. Soyadı uygulamasından sonra Ahmet Tektaş olarak bilinen kişidir. Belge düzenlendiği 1926 yılında 23 yaşında bulunuyordu. Amcası ve babası vefat ettiği için  vergi mükellefi olarak kendisine tebliğ edildiği anlaşılıyor.

    Verginin asıl miktarı 100 (yüz) kuruş imiş, çizelgede böyle yazılmış; ancak belgenin alt kısmında bir kaç maddelik açıklama var, orada değişik miktarlar yazılı:

   "- İta ettiğiniz beyannamede muharrer cem'an 1325 kuruş matruh üzerinden;"

    "- İta ettiğiniz beyannamede muharrer matruha ilaveten indedtahkik elde edilen ve cem'an yüz kuruşa baliğ olan matrah üzerinden;"

    "- İcra kılınan tahkikat neticesinde tebeyyün eden cem'an yüz kuruşa baliğ olan matrah üzerinden;"

    "8 Şubat 1926 tarihli kanun ahkamına ve kanun-u mezkurun dördüncü maddesinde muharrer derecata tevakkufen namınıza miktarı balada muharrer maktu vergi tarh edilmiş olduğu tebliğ olunur. ... 926"

    Mühür/onay satırından sonra belgenin en altında tebliğ tarihinden sonraki 15 gün içinde itiraz edilebileceğine dair matbu bilgi bulunuyor. 

    Cumhuriyetten sonra düzenlenmiş bu vergi bildirimi. Eskilerin anlattığına göre Yunan gittikten sonra 1929'a kadar Eğret'e yağmur yağmamış. Uzun süren bu kuraklık beraberinde kıtlık da getirmiş normal olarak. Bir de üzerine o yılların meşhur küresel ekonomik krizi girince devlet, ve Eğret özelinden hareketle bütün milletteki sıkıntılar şu bir belgeden bile anlaşılabiliyor.


07 Mayıs 2026

Emlak Vergisine Dair Filigranlı Belge


    Koca Ahmed oğlu İbrahim adına düzenlenmiş belge o kadar yıpranmış ki çoğu bölümleri okunmuyor. Çözebildiğimiz kadarıyla hakkında bilgi vereyim.

    Düzenlenme tarihi yırtık kısımda olduğu için bilinmiyor. Adı geçen kişinin Gocahmetlerin Ahmet Tektaş'ın dedesi olduğu ve 1912 gibi vefat ettiği başka belgelerden tespit edilmişti. Bu bilgiden yola çıkarak şu kağıdın bu tarihten önce düzenlenmesi gerektiği sonucuna varılabilir. 

    Başlığı okuyamadığım için belgenin ne için düzenlendiğini de anlamadım. Ancak bir çeşit vergi olduğu ve on taksite kadar bölündüğü aşağıda boş bırakılan taksit kısmından anlaşılabiliyor. 

    Yukarıda mülk sahibinin kimlik bilgileri kısmında kişinin isminden önceki Hudavendigar vilayeti, Karahisar livası ve Eğret karyesi ifadeleri gözlerimiz aşina olduğu için rahat okunuyor.

    Daha sonra gelen mülke ait bilgiler bölümünde nev'i kısmına hane yazılmış, bundan da anlaşılıyor ki belge emlak vergisidir. Evin kıymetine iki bin yazılmış, herhalde kuruştur. Bu bilgiler ışığında eldeki belge basit bir tezkire olduğu anlaşılıyor.

    Diğerlerinden farklı olarak onun filigranlı olduğunu söylediler. Gerçekten de ışığa tutulduğunda apaçık Devlet-i Âliye yazıları okunabiliyordu.

    Basit bir belgeye neden filigran basılsın ki... Üstelik benzerlerinde yoktu, araya sıkışmış olabilir mi?..

    Biraz araştırdım. Son dönemde bazı değerli belgeler filigranlı olarak hazırlanmış. Bizde o teknik olmadığı için özel olarak Fransa'da bastırılan bu belgelerde hep 'Devlet-i Âliye-i Osmâniye" filigranı bulunuyor ve çoğunluğu bildiğimiz tezkireler. Buradaki gibi sadece "Devlet-i Âliye" yazılı örneğe rastlamadım. 

    Diğer bir husus, örneğini gördüğüm belgeler tek filigranlıydı. Şu belgeye her biri üç filigranlı üç satır biçiminde toplam dokuz filigran yerleştirilmiş. Buna benzer filigran da göremedim... Belki de sınırlı sayıda basıldı, onlar da Hudavendigar vilayetinin Karahisar livası Eğret köyü belgelerine denk geldi...


1934 Eğret Millet Mektebi


    Sol üstte "Sayı: 30",  sağ üstte ise tarih "1-3-934" biçiminde kaydedilmiş. Ortada yazılan makam "Maarif Md. aliyesine" biçiminde... Yani 1934 Mart ayının başında Milli Eğitim Müdürlüğü'ne hitaben yazılan bir resmi yazıdan söz ediyoruz. 

    Yazının ana metni şu: "Millet Mektebi Talimatnamesi mucibince 1-3-934 tarihinde imtihanların yapılması icap ederdi. Bu sene Millet Mektebi tedrisatına geç başlandığına göre imtihanların ne zaman yapılacağının işar buyurulmasını rica ederim efendim."

    Sağ alt köşede yazı "Eğret İlk Mektebi Baş Muallimi" olarak imzalanmış. İmzadan okunabildiği kadarıyla Başöğretmenin adı M. Öz gibi bir şey.

    Ayrıca imza üzerine kırmızı mürekkeple okulun mührü basılmış. Çok kullanılmadığı anlaşılan yeni mührün yazıları oldukça okunaklı: "T.C. AFYONKARAHİSAR EYRET KÖYÜ İLK MEKTEP BAŞMUALLİMLİĞİ"

    Milli Eğitim Müdürlüğü'nün bu yazıya verdiği cevap çok kısa ve açıklayıcı: "Yetişmemişse 10/Mart/934 tarihine kadar tedrisat yapılarak bu tarihte imtihanların neticesinde muvaffak olan ve olmayan müdavimleri derhal bildirmeniz. Eğret Nahiyesi Muallimliğine 9/3/934"

    Yazının üstüne 836 numarası verilmiş ve altı Maarif Müdürü tarafından kırmızı kalemle imzalanmış, buradan ismi anlaşılmıyor.  Yalnız şunu belirtmemiz lazım ki, Maarif Müdürlüğünün cevap yazısı aynı kağıdın ardına yine elyazısı ile yazılmış. Aynı kağıda cevap, resmi yazışma usullerinden biridir. Hatta yer olsaydı soru yazısının altına bile eklenebilirdi...

    Biraz da bu yazışmanın içeriği üzerinde duralım. Anlaşılacağı üzere Eğret Köyü Başmuallimi kafasını karıştıran bir hususu Maarif Müdürlüğüne sormuş. Yönetmelik gereği Millet Mektebi imtihanları1 Mart'ta yapılması gerekiyor. O yıl bu eğitim gecikmeli başladığına göre sınavları ne zaman yapacağını soruyor. Demek ki yapmamış, üstelik bu soruyu da sınavların yapılacağı 1 Mart Perşembe günü sormuş. Takvim sıkıştığına göre bütün Milli Eğitim camiasında kafa karışıklığı var...

    Zaten Müdürlük de işin içinden çıkamamış. Epeyce düşünüp bir hafta kadar sonra 9 Mart Cuma günü cevap vermiş. Diyorlar ki, konuları yetiştiremediyseniz eğitime devam edip 10 Mart Cumartesi günü sınavı yapın ve sonuçları derhal bize gönderin.  Bunu ne zaman diyorlar, yapılmasını istedikleri sınavdan bir gün önce... Böyle tuhaflıklara günümüzde de çok rastlanır, bir asır geçmiş değişen bir şey yok...

    Başöğretmen Cumartesi günü milleti nereden toplayıp imtihana sokacak, herkes işinde gücünde. Çünkü Millet Mektebinin kursiyer öğrencileri yetişkinlerdir. En iyisi biraz da Millet Mektepleri üzerinde duralım...

    Harf inkılabından sonra 1928 yılında Halk Mektepleri teşkilatı da kuruldu, amaç yetişkinlere yeni harfleri öğreterek halkın okur yazarlık oranını yükseltmekti. Bunda başarılı olunduğu görülünce yönetmelik çıkarılarak uygulama yurt çapına genelleştirildi. Buna göre mektep bulunan köylerde gündüz çocuklara, akşamları ise yetişkinlere okuma yazma ve vatandaşlık eğitimi verilecekti. Haftada üç gün ve en az 6 saat olmak üzere verilen bu eğitim 1 Kasım'da başlayacak ve dört ay sürecekti. Yani 1 Martta Halk Mekteplerinin eğitimi bitmiş ve sınavları yapılmış olacaktı. Buna göre başarılı olanlara sertifika veriliyor, başarısızlar ise diğer bir kursa yönlendiriliyordu.

    Eğret Köyü Millet Mektebindeki kafa karışıklığının sebebi anlaşıldı sanırım. 1933-34 öğretim yılındaki Millet Mektebi kursları 1 Kasım'da başlayamamıştı. Haliyle 1 Mart'ta bitirme sınavı yapılamadı. Başöğretmen bu durumunda ne yapacağını soruyor Maarif Müdürüne...



06 Mayıs 2026

1933 Muhtar Senedi

    
    Eskiden tarla ve mülklerin tapu ve intikal işlemleri mahkemeler kanalıyla yapılıyor, Kadılıklar bir bakıma Tapu Müdürlüğü işlerini de yürütüyordu. Ancak satış yoluyla devir işlemlerini vatandaşlar bulundukları köyün idari ve mülki amiri konumunda bulunan Muhtar huzurunda yapabiliyorlardı. Satış sözleşmesi şahitlerce imzalanıp onaylanıyor buna da Muhtar senedi deniliyordu. 

    1970'li yıllara kadar bizim köyde de bu yolla satışlar yapıldığını hatırlıyorum. Tarla olsun, yurt olsun hep bu Muhtar senediyle satılırdı. Sonra derece derece Tapu Müdürlüğüne yöneldiler, köydeki kadastro işlemleri tamamlandıktan sonra da bu işler bütünüyle oraya havale edildi.

    Elimizde 1933 yılına ait böyle bir Muhtar senedi var. Yakup Tür abinin arşivinden çıktı, parça pinçik olmuş ama asıl metin kısmı okunabiliyor. Bu senet üzerinde duralım biraz...

    Önce mülk hakkında bilgiler ortaya konulmuş: 
Cinsi 
Yurt

        Etrafı: Doğu - Arsa
                   Batı - Çolakosmanoğlu İsmail yurdu
                   Cenup - Sağıroğlu Mustafa yurdu
                   Şimal - Kademoğlu Osman

        Kıymeti Lira: 
                    125, Yalnız yüz yirmi beş liradır.

    Bu bilgilerden sonra bahsedilen yurdu aşağı yukarı gözümüzde canlandırabiliyoruz. Şimdi Şimbil Emin'in ev ile Naymelerin ev arasında Dolaksızların ev vardı. İşte söz konusu edilen yer, Dolaksızların evin dip kısmındaki bir yerdir, mahallemiz olduğu için oraları biliyorum, dilim döndüğünce anlatayım. 

    Satılacak yerin doğusu arsa diye tarif edilmiş ki burası bizim "Dolağın ara" dediğimiz patikanın başlangıcı olan geniş bir alandı. Hala da öyledir, fırın ve göletin bulunduğu meydana çıkıyor.  Batısı ise Çolakosmanoğlu İsmail yurdu diye belirtilmiş. Bildiğiniz Dolaksızların ev, alıcı da aynı kişi olduğuna göre amacı kendi yurdu ile burayı birleştirmektir. Güneyi Sağıroğlu Mustafa'nın yurdu diye belirtilmiş; şimdi damadı Şimbil'in evi bulunuyor. Kuzeyi ise Kademoğlu Osman, yani Banguş Osman Çatak'ın evidir, sonradan Urganlının Evizo satın aldı. Sanırım satışı söz konusu olan yurt gözünüzde canlanmıştır. İşte bu yurda 125 lira değer biçilmiş.

    Mülk bilgilerinin kaydedildiği bu ilk bölüm ile asıl metin kısmının arasında üç kelimelik ilginç bir ibare bulunuyor : "al senedim bu"... Bir satır ne olduğu anlaşılmayan bu ifadeye ayrıldıktan sonraki asıl metin kısmı:

    "Yokarıda etrafı yazılı pederimin vukuu vefatından hesseme isabet eden yurt hessemi köyümüzden Çolak Osman oğullarından Salek oğlu İsmayil Ağaya tarihde itibaren yolu ile beraber satdım mülkü 125 lirayı tamamile aldım. İleride heç kimse tarafımda mani ve müdahale edilmeyecek. Şayet mani gibi ihtilaf çıkıbda mahkemeye müracat edilirse mesarif üzerime ayit olmak şartile işbu senedi zirde yazılı şahitler huzurunda Na. Mu. Hafız yedince tasdike vekilimdir."

     Sağ altta toplam değeri 25 kuruş olan iki damga pulunun üzerine tarih yazılıp imzalanmış: "25 / 12 / 933  Eğret K. Kadem oğlu Mehmet kızı Hatice"

    Şimdi anlaşıldı... Babasından kalan yurt hissesini satan Gademlerin Sarı Mehmet kızı Hatice'dir. Gademoğlu Sarı Mehmet 1926'da öldüğünde dört varisi vardı; karısı Esma (İsmi Nine), oğlu Banguş Osman ve kızları Hatice ile Zehra... O sırada Zehra Gadıngız olarak bilinir ve Kedimehmet'in Ahmetçavuş eşidir. Hatice ise Ayanoğlu Seyid Ahmet ile evli olup Tırıl Hasan'ın anasıdır. Hatice Hanım babasından kalan yurt hissesini sattığı yıllarda annesi ve kardeşleri kendi hisselerinde duruyorlardı. 

    Senedin sol alt köşesi, şahitler ve Muhtar onayının bulunduğu kısım yok. Yırtılmış, kopmuş... Onca kağıt arasında çok aradık, ama bulamadık. Olsaydı zamanın Muhtarı ve azalarının kim olduğunu da öğrenirdik. Bununla beraber asıl metnin sonundaki bir ipucundan hareketle Muhtarın kimliğine  ulaşılabiliyor. Hatice Hanım okuması yazması olmadığından "Na. Mu. Hafız"a vekalet vererek imzaya yetkilendirmiş. Kısaltmanın 'Nahiye Muhtarı Hafız'a karşılık geldiğini düşünüyorum. Hafız da bilindiği gibi, Hacımahmutların Hafız Mehmet Öztürk'tür. 

    Yırtılan sol alt köşeden taşan haliyle oradaki şahitler hakkında tahminlerimiz var. 
    "Eğret köyünden Hatib oğlu Halil İbrahim" Gobakların Deliyakıp, Köremin, Garaiban ve Apak babası Halil İbrahim Kopan... 1968'de öldü.
    "...met o. İbrahim", Ahmet veya Mehmet oğlu İbrahim isminde çok seçenek bulunduğu için bir tahmin yapmak zor...
    "...ahman oğlu İbrahim" ifadesini Abdurrahman oğlu diye okumak gerekir. Bu Apdıramanların İbrahim'dir ve Kirpitçi diye bilinen kişidir, ölüm tarihi 1947...

    Üç şahidin ismi de İbrahim olması gibi bir ilginçlik bulunuyor. Henüz soyadı uygulaması başlamadığı ve malum kısım yırtıldığı için şahitler hakkında başka bilgi yok. Ayrıca sağ tarafa taşan ifadelerden bu olmayan kısımda "Eğret N. M." ve azaların onayı bulunduğu anlaşılıyor. Belki de bu üç İbrahim aynı zamanda Hafız'ın azalarıydılar....

    Her şeye rağmen eksiği gediğiyle şu Muhtar senedi içinde çok bilgi barındırıyor....



04 Mayıs 2026

1931 Tarihli İbraname

 
    Kişiler arasında alacak verecek ilişkisini sona erdiren sözleşmeye ibraname deniliyor. Resmi ve hukuki niteliği bulunan bu sözleşmenin yazılı olmasından başka bazı özellikleri üzerinde bulundurması gerekirmiş.

    Öncelikle borcun bir kısmı veya tamamının ödendiğine dair miktar belirtilmesi, borçlunun bunu ödediği, alacaklının da aldığının açıkça belirtilmesi gerekiyor. Mutlaka tarih belirtilmeli ve şahitler huzurunda imza altına alınmalıdır. Bütün bu şartları taşıyan bir sözleşme imzalandığında alacak verecek hususundaki ilişki temizlenmiş olduğundan bu belgeye ibraname denilmiş. Bir bakıma aklama kağıdı...

    Elimizdeki ibranameye başlık olarak tam ortaya "İbrağname" ibaresi yerleştirilmiş. Metin kısmı ise şöyle: "Eğret Karyesinden Dolaksız oğlu İsmail'de olan alacağımı tedrici olarak aldım. Başkaca alacağım yoktur ve elimde bulunan senedin bir kıymeti olmadığını şahit huzurunda tasdik ederim.." 

    Sağ altta imza kısmı "Afyonkarahisar, Hacı Abit Z. Abidin" ismi yazıldıktan sonra "Abid" diye imzalanmış ve altına 15/7/931 tarihi atılmış.

    Sol altta çaprazlama "Şahitler" yazılıp altı çizilmiş. Burada üç satır olarak "Eğret İmamı Ali Osman, Muhtar Eyyüp ve H. İbrahim" adlı kişinin imzaları bulunuyor. 

    İmam kurşun kalem, Muhtar ve H.İbrahim kırmızı mürekkepli kalemle imzalamış. İbranamenin diğer bölümleri ise mavi mürekkepli dolmakalemle yazıldığı anlaşılıyor. Dikkat çeken diğer bir özellik ise muntazam elyazısı... Latin harflerine yeni geçildiği düşünüldüğünde bu kadar kısa sürede böyle yazı ister istemez dikkat çekiyor.

    Borçlu olan kişi Dolaksızların İsmail Kırım'dır, daha soyadı uygulaması başlamadığı için sülale adıyla yazılmış. Şu sözleşmeyi imzaladığında 27 yaşında bulunuyor, on yıl kadar sonra, 1942'de vefat edecek. Miktarı yazılmamış, ama kim bilir ne için gidip 'şeherden' borç almış.

    Şahitler üzerinde de durmak lazım. Eğret İmamı Ali Osman için iki ihtimal var; ilki Sağırların Ali Osman Sancak Hoca, diğeri ise Terlemezlerin Ali Osman Terlemez Hoca'dır. Belge düzenlendiğinde Ali Osman Hoca 40, Terlemez Hoca ise 27 yaşında bulunduğu için ben Sağırların Hoca olduğunu düşünüyorum.

    Muhtar Eyüp'te tereddüt yok, Devrimbeşlerin Eyüp Aydın olduğu net. Bir başka belgede 1930 yılının muhtarı olduğunu da okumuştum. Fakat üçüncü şahit H. İbrahim'in kimliği hakkında bir fikir oluşmadı. Aynı kalemle imzaladığına göre aza veya Muhtarın yakını olabilir. Mesela kardeşi Büzükhalil diye bilinen H. İbrahim Aydın, veya kayınbiraderi Omarcıkların Arap diye bilinen H. İbrahim Sağlam, yahut teyzeoğlusu Gobakların Halil İbrahim Kopan... 

    Ayrıca o dönemde Eğret'te yaşadığını tespit ettiğim ve yaşça şahitlik yapabilecek diğer Halil İbrahim'ler: Doğvelinin Halil İbrahim Varlı, Güçcük Gavalcı Halil İbrahim Aracı, Hacınınibram Halil İbrahim Azbay... Son şahit bu isimlerden biri olabilir...