02 Mayıs 2026

Kuyumantarı; Çukurçanak


    Yaklaşık otuz yıl önce bizim dağın bir bölümünde Orman Müdürlüğü tarafından ağaçlandırma çalışması yapıldı. Meşe çalısından temizlenen alanlık kısımlara bazı çam türleri dikildi. Haliyle o ağaçlar büyüdü orman oldu. Şimdi çam ormanına sahip orman köylülerinin bazı avantajlarını Anıtkayalılar da ufaktan görmeye başladılar. Budanan ağaçlardan çıkan ucuz odun gibi…

    Sık çam ormanının derinliği güneş görmediğinden olsa gerek ot çıkmadığı için özellikle çobanlar tarafından hala benimsenmemiş. Baktığımızda güzel bir görüntü arzetmesine rağmen bu yerel çamlıklar belki de bu yüzden pek sevilmiyor. Her şeye rağmen dağ, orman ve her çeşidiyle ağaç güzel şey…

    Koyu sarıdan açık siyaha, kahverenginin bütün tonlarında tanımlanan bir mantar türü var; kuzugöbeği diye adlandırılan bu kıymetli mantar, çoğunlukla çam ağaçlarının dökülen iğne yaprak gübürleri arasında çıkıyor. Belki de bu yüzden ve rengi sebebiyle ehil olmayan gözlerce fark edilemiyor. Ayrıca nadir bulunduğu için çok kıymetli sayılıyor.

    Kuzugöbeği bizim dağda hiç görülmedi. Gerçi bizde yenen iki mantar türü var. İlki orman içlerinde çıkan koca şapkalı olandır. Buna şapkalı mantar, çayır mantarı, ters mantarı, yeryaran diyenler de var. İkincisi ise ocak mantarı denilen ve tam açılmayıp nispeten küçük kalan mantardır. Yay şeklindeki ocaklarda dizili olarak çıktığından böyle adlandırılmış. Yalnız bu türe yanlışlıkla kuzugöbeği derlerdi. Yukarıda bahsettiğim kuzugöbeği ile alakası yok. Bu iki tür haricinde daha bir sürü mantar çeşidi var, fakat onlar yenmez ve hepsine birden dedemantarı denilir. Zannederim yanlışlıkla bir yerlerde gerçek kuzugöbeği bulunsa, dedemantarı diye bir köşeye atılırdı.

    İlbulak tepelerinden her baktığımda her mevsim koyu yeşil rengiyle beliren çamlıklardan kendimi alamam. Hiç girmedim, acaba içinde neler saklıyor. Ağaçlar ne kadar büyüdü, dedikleri gibi taban otsuz mu; ışık, renk, koku ve hava çamlıkta nasıl… Çam altlarının narin mantarı kuzugöbeğine orada rastlayabilir miyiz… Tam da mevsimindeyiz…

    Bazı bölgelerde birilerinin kuzugöbeği bulduğuna dair söylentiler var, yalnız kim nerede ne kadar buldu soruları cevapsız. Belirsiz bir söylenti yani… Yine de kuzugöbeği konusunda benim merakım had safhada, fırsatını bulduğumda bir çamlığa dalacağım.

    Bu fırsat geçen hafta (25 Nisan) çıktı… Çamlıkların Hanyeri yakınındaki ucunda biraz dolaştım. Dediğim gibi hedefimde kuzugöbeği vardı. Bütün dikkatimi soluk iğne yaprak tabakasını vererek rastgele dolaştım. Önceki günlerde kuvvetli yağışların etkisiyle oluşan nem henüz etkisini kaybetmemişti ve çok sık ağaçlar sebebiyle pek güneş görünmüyordu. Yeterince ısınamayan toprakta mantar çıkar mı bilmem… Bulamadım zaten, onca dikkatime rağmen bir şey göremedim. Dedikleri gibi değil sanırım, kuzugöbeği buralarda yok…

    Kuzugöbeği yok, ama çok ilginç bir başka mantar türü gördüm çamlıkta. O güne kadar görmediğim, sosyal medyada filan karşılaşmadığım, varlığından o anda haberdar olduğum acayip bir şeydi bu. Mantar türü olduğu bile şüpheliydi, biraz yakından bakınca buna karar verdim. Elbette bunu keşfeden ben değildim, ama ilk defa gördüğümde isim hakkını kendimde bulup hemen adını koydum; kuyumantarı…

    Buna sebep mantarın biçimidir. Yere kazılmış bir kuyuya benziyordu. Kazılmış ve duvarları çimento şerbetiyle sıvanmış, o kadar pürüzsüz, o kadar yalabık. Mantarın toprak zemin hizasındaki bileziği de doğal biçimde bırakılmış. Şu vaziyeti görünce aklıma gelen tek şey kuyu idi. Bazılarının dibinde yağmur veya sabah çiğinden kalmış birkaç damla su, bu tanımlamayı destekledi; tam bir kuyu manzarası çıktı ortaya, sen buna kuyumantarı demez de ne dersin. 

    Adını koyduktan sonra bunları yakından incelemeye başladım. Her yerdelerdi çünkü, çamlığın her yerinde karşıma çıkıyorlardı, ama hep iğneyaprakların arasında… Kuzugöbeği de böyle değil miydi, kahverengi yaprakların arasında zor fark edilir biçimde…

    Kuyumantarları, bir çay bardağı narinliğiyle duvarını yukarı doğru kabartıyor, ağzı toprakla aynı hizaya gelince büyümesini durduruyordu. Çok dikkatli bakmazsan bazılarını göremiyorsun bile, çünkü kabararak büyüme işi bittiğinde ağzı iğne yapraklarıyla kamufle halde bulunuyor. Kuzugöbeği de gövdesinin büyük kısmını bu iğne yapraklar arasına gizliyor.

    Öğrendiğime göre çoğu diğer türde olduğu gibi kuzugöbeğinden bir tane bulursan, arkadaşlarını arıyorsun. Genelde yakınlarda birkaç tane daha oluyor, bizim ocak dediğimiz şey yani… Aynısı kuyumantarı için de sözkonusu, çoklu bulunuyorlar. Mantarın genel özelliklerinden bu…

    Bir kaçının kökünü aradım, bulamadım. Malum, tozak bile olsa her mantarın kuyruk veya pülçük biçiminde kökü oluyor. Mantarın sapı bu kök üzerine oturuyor ve bizim şapka dediğimiz gövde belki patlama veya bürtleme biçiminde çıkıyor. Kuyumantarı köksüz nasıl çıkıyor acaba? Belki de çamur sebebiyle ben kökünü göremedim…

    Bazılarını, ucu yeni çatlamış fakat tam civciv çıkaracak kadar açılmamış yumurta biçiminde gördüm. Acaba bunlar gelişimini tamamlayamayanlar mıydı? Öyleyse, kuyumantarının çıkması ve büyümesi konusunda başka bir teori bulmak lazım.

    O gün kuzugöbeğini bulamadım, ama adını koyduğum kuyumantarlarıyla vakit geçirdim, onları bol bol fotoğrafladım. Sonraki günlerde fırsatını bulunca sorup soruşturdum, kuyumantarı hakkında bilgi topladım. Elbette bu ismi kimse bilmiyor, biz uydurduk çünkü.

    Elde ettiğim bilgiler: En çok Torosların doğu ucunda, Mersin taraflarında biliniyor. Çukurçanak, çanak, kupa, tas gibi isimlendirmelere de rastlanılıyormuş. Çam ağaçlarının altında yetiştiği, bir ay gibi kısa bir dönemde tazesinin bulunabildiği, kurutularak yıl boyu tüketilebildiği, hem kurusunun hem de tazesinin çok lezzetli olduğu belirtiliyor. Bütün bunlara rağmen şu önemli uyarıyı barındıran Ekşisözlük alıntısını olduğu gibi vermek isterim:

    “Sarcosphaera coronaria – çukurçanak mantarı topraktaki arseniği bünyesinde topladığından bilim çevreleri tarafından ısrarla tüketilmemesi dile getirilir. mantarda bulunan gyromitrin gastrointestinal sistemi (ağız, yutak, yemek borusu, mide, on iki parmak barsağı, ince barsak, kalın barsak, safra kesesi, karaciğer, pankreas) tahriş eder. Kırmızı kan hücrelerinde hasar yaratabilir, bu da erken yaşlanma, kalp-damar hastalıkları, kanser, katarakt, yaşa bağlı bağışıklık sistemindeki zayıflamalar ve sinir sistemindeki dejeneratif rahatsızlıklar gibi yaşla gelişen hastalıklara neden olur. Mantarda bulunan gyromitrin insanlarda ölümcül dozunun, yetişkinler için 20-50 mg /kg ve çocuklar için 10- 30 mg /kg olduğu bildirilmiştir. (Bize bir şey olmuyor biz hep tüketiyoruz, diyenler vücutlarına düşük doz alıp yavaş yavaş kendilerini zehirliyorlar.) Gyromitrine maruz kalmış birinde, ilk 6-12 saat içinde kusma ve sulu ishal başlayacaktır ve bu durum 2-3 güne kadar sürebilir. İleriki zamanlarda tüketime bağlı olarak böbrek fonksiyonlarında rahatsızlıkları ortaya çıkarabilir ve kimse ömrünün sonuna kadar bir mantar yediği için diyalize bağlanmak istemez.”

    Kaç yıllık geçmişi olursa olsun, Anıtkaya için yeni sayılabilecek bu mantar türü karşısında çok dikkatli olmak lazım. Kuzugöbeği maksadıyla çamlıklara dalanlara sözüm; ben tadına bile bakmamıştım, iyi etmişim… Siz de 'dedemantarıdır' deyip geçin...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder