10 Eylül 2026

Eğret Ve Çevresinde Oğuz İzleri


Oğuzlar/Türkmenler adlı kitabı okudum.  Bu sahada yapılmış en kapsamlı çalışma diyebiliriz. Faruk Sümer'in bu kitabını 1965 baskısının pdf formatıyla okurken bazı notlar aldım. Bu yazı, o notların düşündürdüklerinden oluştu.

Oğuz Kağan’ın 6 oğlundan gelen 24 torunu aynı zamanda 24 Oğuz boyunu oluşturuyor. Bu boylara daha Orta Asya’dayken Türkmen adı veriliyor. Türkmenler zamanın şartlarına bağlı olarak önce Hazar güneyi, sonra İran ve en sonunda Irak, Suriye, Anadolu’ya yöneliyorlar. Bu anlamda başta Selçuklu ve diğer devletler hep onların eseridir. Aynı zamanda Anadolu’nun fethini gerçekleştirenler de Türkmenlerdir. Batıya doğru bu yönelim sonucunda dillerine Batı Türkçesi yahut Oğuzca denilmiş, ama toplulukları genel olarak Türkmen diye anılmıştır. Bu genel adlandırmanın unutulmaya yüz tuttuğu Yörüklükten yerleşikliğe geçiş döneminde ise özellikle boy adlarıyla anılmaya özen gösterilmiş, 24 boyun kolları, obaları bile kayda geçirilmiş.

İşte Oğuzlar/Türkmenler kitabında boyların Oğuzeli’ne nasıl yerleşip kök saldığının hikayesi anlatılıyor. Açıkçası şu sıralar her şeyi Eğret nokta-i nazarından okuduğum için bu kitaba da öyle baktım. Dolayısıyla Türkmenlerin Anadolu’ya yerleşmesinde Eğret’in durumu nedir, yahut şu uzun hikayede bizim köye bir rol var mıdır, kitabı okurken bunu gözettim.  İlgili bulduğum noktaları not ettim. İzah ettiğimde bu ilginin anlaşılacağını ümit ederim. O zaman başlayalım...

Uryatlar
Batıya doğru ilerlerken İran’a gelen Moğollar üç unsurdan oluşuyordu: I. Moğollar, II Moğol olmadığı halde Moğolca konuşanlar ve III. Türkçe konuşanlar. Birinci ve ikinci gruptakiler malumdur, ama ikinci gruptaki topluluklar ilginç. Bunların içinde Tatarlarla birlikte adı geçen Uyratlar var, hakkında başka bilgi verilmemiş olan bu topluluğun sadece adı dikkatimi çekti. Eğret/Eyret’e benzer söz bulmak kolay değil çünkü… Moğol yönetim ve ordusunda mühim bir yere sahip olduğu anlaşılan Uyratlara bir süre sonra Anadolu’da rastlıyoruz. Moğolların İlhanlı devletinde Diyarbakır taraflarına Uyratlar hakimdir. Hatta zamanın hükümdarını tanımayacak kadar güçlü Uyrat Ali, Diyarbakır valisidir. Bir müddet hakimiyet sürdükten sonra konumunu 1337’de kaybeder.  Bu karışık dönemde çok zahmet çektikleri belirtilen Uyratların yüzyılın sonlarında Erbil’de hüküm sürdükleri belirtiliyor ve bir daha adları anılmıyor. İlginç olan şu ki 14. yüzyıl sonlarındaki durumları anlatılırken Uyratlardan Türkmenmiş gibi söz ediliyor. Eğer yok olmadılarsa Anadolu’nun Türkleşmesi, yani tedricen Türkmen yerleşimi sırasında bir yerlerde oba kurdukları düşünülür.

Ölüyeri
Müslüman olan Oğuzlara Türkmen denildiğine dair bir görüş de var. Gerçi İslamiyete geçmeden önce de Oğuzların tek tanrı inancına sahip oldukları, kesinlikle puta tapma gibi bir durum olmadığını iddia eden görüşlerin yanında Oğuz Kağan’ın bir peygamber olduğunu söyleyenler de bulunuyor. Her ne olursa olsun önceki inanış ve yaşantılarındaki bazı hususlar bize tanıdık geliyor. Mesela bunlardan biri yuğ törenleridir. Defin işi bittikten sonra ölünün mal varlığından hazırlanan yemekler yenilirdi ki bütün Türk boylarında buna yuğ aşı veya ölü aşı deniliyordu. İslamiyet sonrası Türkmenlerce de asırlarca devam ettirilmiş. Türkiye’nin her yanında bir takım şikayetlere konu olsa da benzer adete hala rastlanıyor. Anıtkaya (Eğret)te farklı olarak bunun adı “ölüyeri”dir.

Eğrek Seğrek Kardeşler
Oğuzlar/Türkmenlerin tek Türkçe destanı kabul edilen Dede Korkut Kitabında geçen kişi isimleri sıralanmış. 11. yüzyıldan sonra kullanılmadığı için arkaik diye nitelenen bu isimlerin içinde iki kardeşin kafiyeli adları da ilgimi çekti. Eğrek ve Seğrek adlı bu kardeşlerden Eğrek düşmana esir düşer, bu durumu sindiremeyen Seğrek onu kurtarmanın yollarını arar. Anlamı ve etimolojisini çözemediğim bu isimleri, ilki Eğret’i andırdığı için not etmişim.

Eyret
Eğret’e benzer başka kelime yok.  Daha önceden Eyret’in bir Kıpçak boyu olduğunu tespit etmiştik. Buna göre köyün adı, Karadeniz kuzeyi ve Avrupa üzerinden Bizanslarca getirilen Kıpçak-Kuman Türkleri tarafından verilmiş olabileceği fikri ortaya çıkmıştı. Kitapta Kıpçaklar hakkında söylenenleri de not etmişim. 24 boy, yani Oğuzlar, yani Türkmenler Oğuz’un torunlarından geliyor. Kıpçaklar ise Oğuz Kağan’ın beylerinden birinden geliyorlarmış. Yani Kıpçaklar ile Oğuzlar birbirine büsbütün yabancı değil, hatta çoğu yerde Türkmenlerle birlikte anılıyorlar. Şu kadar var ki, destanlarda Oğuzlar sürekli Kıpçaklarla savaş halindeler, onları hep kafir/düşman olarak görüyorlar. İslamiyete geçiş döneminde oluşan Oğuznameler sırasında Türkmenler Müslüman olduğu halde Kıpçakların daha geç Müslüman olmasının bu düşmanca tutumda etkili olabileceğini söylüyorlar. Kıpçaklar da Müslüman olduktan sonra Türkmenlerle birlikte Anadolu tarafına geçenler var. Hepsi kuzeyden Hıristiyan olarak Kumanlarla birlikte Anadolu’ya geçmiş değil yani. Şu durumda, Eyret köyünün yerleşimi ve isimlendirilmesinin Oğuz/Türkmen/Yörük yerleşim sürecinde gerçekleşme ihtimalini de düşünmeliyiz.

Baş Parmaklarını Kes
Henüz batıya geçemeyip bir kısmıyla hala Orta Asya’da eğlenmekteydi Türkmenler. Anadolu Selçuklularının atası kabul edilen Arslan Yabgu, Gaznelilere 11. yy’da mağlup ve esir olmuştu. Onun beylerinden yani Oğuzlardan 4 bin çadırlık bir grup Gazneli Mahmud’a gelerek Horasan’a geçmek istediklerini, orada kalmalarının Selçukluları zayıflatacağı için Gaznelilere, kendi rahatları açısından da Oğuzlar için iyi olacağını, bu yüzden geçmelerine izin vermesini rica ettiler. Mahmud da bunu onayladı. Bu sırada Gazneli Mahmud’un kumandanlarından buna itiraz edenler oldu. Hatta bir vezir madem izin verilecekse ok atamamaları için başparmaklarını kesmeyi önerdi. Buna karşılık Mahmud ona “Sen merhametsiz, katı yürekli bir adam imişsin” cevabını verdi.

Konumuzla ilgisi olmadığı halde bu olayı not etmemin sebebi, bir benzerinin geçtiğimiz yüzyılda bizim köyde yaşanmasıdır. Torunundan dinlemiştim, Velciklerin Kel Hasan (Ün) I. Dünya savaşında hangi cephedeyse düşmana esir düşmüş. Hukuken serbest bırakma vakti geldiğinde, kendilerine karşı tetik çekemesin diye sağ elinin işaret parmağını kesip öyle bırakmışlar. Gazneli Mahmud dindaşlarının parmağını kesecek kadar merhametsiz değilmiş, ama karşısındaki gavur olduğu için Kel Hasan dede şehadet parmağını kurtaramamış.

Gökdaş Deresi
Gazneli Mahmud’un elinde esir bulunan Arslan Yabgu’ya, bir bakıma ihanet ederek Horasan’a geçmiş bulunan 4 bin çadırlık Selçuklu grubunun başındaki beylerden birisinin adı Gök Taş idi. Buradaki ikinci isim hüviyetindeki Taş’ın bir unvan olduğu da düşünülebilir. Yalnız Söğütcük-Omracık-Eğret üçgenindeki mevkiye Gökdaşderesi denildiğini hatırlattı bana. Bu mevkiyi işlerken eski kavimlerin medeniyetinden kalma gök renkli mermerlerden, yahut bronz alaşımlı tarihi metal paralardan dolayı bu isim verilmiş olabileceğini yorumlamıştık.  11. yy’da Horasan dolaylarında rastlanan Gök Taş’ın kendisi veya adını alacak sonraki kuşaklar Anadolu’ya geçip buralara kadar gelmiş olabilir. Böyle düşünmemize dayanak var.

Kumartaş
Yıllar geçti, esaretteki Selçuk beyi Arslan Yabgu öldü, onu esir eden Gazneli Mahmud da öldü. Yerine geçen ve kardeşleriyle kavgalı Mesud ise Horasan’a geçmelerine izin verdiği Selçuklu beylerinin desteğine muhtaç oldu. Yanına çekmek istediği beylerin arasında Gök Taş da vardı. Ancak bunlara tam güvenemediği için, üzerinde nezaretçi olmak üzere kendi beylerinden Humar Taş’ı komutan tayin etti. Bu vaziyette aralarında Gök Taş’ın da bulunduğu Selçuklu beyleri Azerbaycan-Ermenistan dolaylarında oylandılar. Bu arada oralarda evlenenler ve yurt tutanlar oldu.

Altıntaş
Gazneli hükümdarı Mesut, Selçuklu beylerinin güney Kafkasya’da kazandıkları nüfuz ve itibardan rahatsız oldu. Gerçi Humar Taş’ın gözetimindeydiler, ama yine de orada yurt tutmalarını istemedi. Yeni tayin ettiği Rey valisine verdiği emirlerden biri de bu beylerin yakalanmasıydı. Oğuzları yine Humar Taş idare etsin ve bu beyler de Gaznelilerin emrinde çalışsın istiyordu. Yağmur, Kızıl, Buka ve Gök Taş adlı dört Selçuklu beyi bu bölgede rahat bırakılmayacaklarını anlayıp yine doğuya dönmeye karar verdiler. Orada Harizmli dostları Harun vardı. Esasen Harun’un babası Altun Taş zamanından beri kışı geçirmek için Harizm’e giderlerdi. Bu sefer bir daha batıya dönmemek üzere Harizm’e yönelmişler. Fakat kendileri gidemese de çocuklarının adlarını Anadolu’ya kazıdıkları anlaşılıyor.

Curak
Yukarıda adı geçen Harizmli Altun Taş’ın emrinde henüz Müslüman olmamış ciddi bir Kıpçak topluluğu vardı. İşte Oğuz Yabgu devletini bu Kıpçakların yıktığı düşünülüyor. Kıpçakların bünyesinde zikredilen birkaç küçük grup daha var ki, bunların birisi Cugraklardır. Diğerleriyle birlikte Cugrakların da Kıpçakların bir kolu yahut akrabası olduğu söyleniyor. Bu olaydan birkaç on yıl sonra Müslüman olmaya başlayacaklar ve başka Oğuz boylarıyla batıya yöneleceklerdir. Cugrak adı bana Apdıramanların Curak Mehmet Kirkit’i hatırlattı. Lakabının anlamı ve veriliş sebebini bir türlü bulamamış, en sonunda yansıma sesli bir yakıştırma diye düşünmüştüm. Şimdi bu lakabı Cugrak ile ilişkilendirebiliriz. Bunun için kelimelerin aynılığından öte bir sebebimiz daha var: Curak Mehmet’in ana-dedesi 19. yy’da Eğret’e gelen Türkmen Abdullah’tır. Bu Türkmen ailesinin erkek çocuğu olmadığı ve karı koca 1904 öncesi vefat etmelerinden dolayı nesli bugüne ulaşmamıştır. Haklarında başka bilgi yok.

Danalar
Azerbaycan-Ermenistan tarafına giden Selçuklu-Oğuz beylerini oraların Kürt hakimi Vahsudan’ın çağırdığı anlaşılıyor. Düşmanlarına karşı bu Oğuz savaşçılarından yararlanmak istemiş. Daha sonra Harizm ülkesine/Irak’a döndü bu beyler. Fakat aralarından bir bölük Harizm’e dönmeyip obasıyla oraya yerleşti. Bunların başında Dana Bey varmış ve yukarıda adı geçen Vahsudan Dana’nın kardeşiyle evlenmiş. 11. yy’da Oğuz beyinin ismi olarak gördüğümüz Dana kelimesi, daha sonraki dönemlerde Anadolu’da bazı Türkmen beylerinin adı önünde unvan veya mensubiyet ifade eder şekilde karşımıza çıkıyor; Dana Muhammed Bey, Dana Murad Bey gibi… Mesela 16. yy’da Dana Beğ oğlu Allah-Kulu Beğ’in Avşar emirlerinden biri olduğu belirtilmiş… Bizim köydeki Danalar sülalesine neden bu isim verildiği de çözümlenememiş hususlardan biridir. Kütükte bu sülale ‘Dana Oğlu’ biçiminde kaydedilmiş. Oysa 1831 kayıtlarında bu isimde sülale yok, ancak listenin sonunda ‘Köyün buzağı çobanı İsmail’ adıyla bir aile kaydı bulunuyor. Biz sülaleyi, bu ifadeden yola çıkarak, yani buzağı/dana anlam ilişkisi sebebiyle açıklama yoluna gitmiştik.  Şimdi ise Danalar’ı bir Türkmen oba adı olarak düşünmemiz için yeterli sebep var.

Metruk Köy
Malazgirt zaferini takip eden on yıl içinde Türkler Ege denizine kadar her yeri fethetmişlerdi, fakat Haçlı seferleriyle bu ilerleyiş yavaşlayıp tersine döndü. Bununla beraber 1243 Kösedağ bozgunu öncesinde, Kütahya-Denizli hattının batısına tekrar geçildi. Bu hesaba göre, Eğret köyünün tam da bu hattın doğusunda kaldığı anlaşılacaktır. Eğret de fethedilen yerler arasındadır. Buraları fethedip yerleşenler, Selçuklu hanedanının kendi kavmi, yani Türkmenler idi. Türkmenler burada göçebeliği bırakarak oturak yaşayışa geçmeye başladılar. Bunlar daha ziyade köyler kurarak veya çoğu metruk eski köylerde sakin olmak suretiyle yerleşiyorlardı.  Eğret de o metruk köylerden biri üzerinde kuruldu. Eski medeniyet kalıntısı bir sürü devşirme malzeme hala köy içinde görülmektedir. Sekiz asır önce ortalığın nasıl olduğunu varın siz hayal edin.

Bulduk
“Bahsedilen emir zamanında (Sungur-ul Bayati/Bayatlı Sungur) Basra’da İsmailiyye Türkleri ve Bulduklu Türkleri gibi askeri zümreler vardı.” 12. yy Irak’ından bahseden bu cümlede benim dikkatimi çeken kelime Bulduklu oldu. Bizdeki Bulduk Mehmet Saçak’ın lakabını ve anlamını tartışaduralım, Bulduklar 8-9 asır evvel bir Türk topluluğunun adı olarak karşımıza çıkıyor.

“Artığesik Helal Et”
Artuklular ile Selçukluları Türkmenlerin iki büyük hanedanı olarak vasfeden tarihçiler var. Artuklular Melikşah devrinin büyük kumandanlarından Artuk Bey’den geliyor. Artuk Bey’in babası da Eksük Bey adında meşhur bir kumandanmış. Baba oğul ikisinin adı birlikte söylenince ister istemez bizdeki bir söz akla geliyor. Bir alış veriş, paylaşım, yahut ortak bir işin sonunda insanlar birbiriyle “Artığesik (artık eksik) helal et” diye helalleşirler. Elbette bu söz yukarıdaki kumandanlarla değil, sadece miktarla alakalıdır.

Kinisliler
Akkoyunlu devletine son veren Şah İsmail 16. yy başında Safevi devletini kurmuş oldu. Bu şii devletinin kurulmasında ve etkili olmasında da yine Akkoyunlu’da olduğu gibi en büyük güç Türkmenlerdi. İlginç bir şekilde Selçuklu ve Osmanlı’nın ihmal ettiği Türkmenler, onların karşısında kurulan devletlerin yanında yer alıp bunda başrol oynuyordu. Safevilerin kuruluşunda birinci derecede ve ikinci derecede etkili olan Türkmen toplulukları diye gruplama yapılmış. İkinci derecede etkili Türkmenler arasında Hınıslu grubu da sayılıyor. Erzurum/Hınıs ile ilişkilendirilen bu topluluk adını buradan almış. Bu topluluğun Kürt kökenli olduğunu söyleyenler var, yalnız beylerinden birinin adı Kara Güne’dir ve bu isme biz Dede Korkut hikayelerindeki Salur Kazan’ın kardeşi olarak rastlıyoruz. Üstelik oğluna, aynen hikayede olduğu gibi Budak adını vermiş. Bunlardan Hınısluların Türkmen olduğu anlaşılıyor. Bu topluluk üzerinde durmamızın sebebi, Eğret kütüğüne İdrisoğlu Ali diye yazılan, ama başka kayıtlarda Kinislioğlu biçiminde geçen süleledir. Ahali de sülaleyi Kinisler veya Kinisliler diye tanıdığına göre 1904 kütüğündeki ifade, yanlış okuma sonucu İdrisoğlu biçiminde dönüştüğüne hükmedeceğiz. Kinisli konusunda sülale mensupları da bir şey bilmiyor. Sadece Kumpir Hasan’dan Kütahya taraflarından geldiklerine dair ayrıntısız bir bilgi nakli var. ‘Kilisli’den ‘Kinisli’ye dönüştüğüne yönelik inandırıcı olmayan bir yorumu da yazalım. Onca araştırmaya rağmen Kinisliler’i izah edememiştik. Kinisliler, 19 yy’da Eğret’e yönelen Türkmen akını sırasında “Kütahya taraflarından” gelmiş Hınıslı grubuna mensup bir aile diyebiliriz.

Şamlı
Safevi devletini kurulmasında birinci derecede rol oynayan Türkmen grupları arasında Şamlu ismi de geçer. Şamlu’nun, yazları Sivas yaylalarında kışları  Şam/Halep  bölgesinde geçiren bazı Türkmen oymaklarından oluştuğu belirtiliyor. Fakat Şamlu adı verilen Şam Türkmenleri/Suriye Türklerinin bu kadar basit anlatılması doğru değildir. Çünkü Şamluların Oğuzlardaki Üçoklar-Bozoklar şeklindeki ikili teşkilatı aynen devam ettirdikleri ve 24 oğuz boyunu bünyelerinde barındırdıklarından dolayı çok önemli bir Türkmen topluluğu olduğunu söylüyorlar. Şu durumda Şamluların farklı boy,kol,oba,oymak adıyla Anadolu’nun her yanında yazlak-kışlak hayatıyla bulunmuş olabileceklerini düşünmek yanlış olmaz… İşte şimdi dağdaki Şamlı çeşmesi daha bir anlamlı hale geliyor.  Bu çeşmenin Şam’a göçmüş bir Yörük tarafından yapılmasında hiçbir mantıksızlık yok. Ancak Şamlılardan bir obanın o mevkiye konduğu, bu esnada mallarının ihtiyacı için çeşmeyi inşa ettikleri hikayesi daha gerçekçidir. Geçen yıl ortaya çıkarılan su yolundaki malzemeye bakılırsa, o çeşme inşaatı birkaç kişinin harcı değil ciddi işgücü lazım. Şamlılar çeşmeyi tüm obanın katılımıyla yapmış ve değişik zamanlardaki eklentileriyle geliştirmiş olmalılar.

Söylemezler
Şamlıların büyük bölümü Halep Türkmenleri olarak biliniyordu. Bunların Dulkadirlere bağlı bir oymağın obaları sıralanmış. Orada iki oba adı dikkatimi çekti, ilki Söylemezlü… Eğret kütüğünde kayıtlı Söylemezoğlu sülalesinin bununla ilgisi olabilir veya isim benzerliğidir. Bizdeki Söylemezler, şimdi Özen soyadını taşıyan Gıbış, Gocaiban, Dıkma kardeşlerin sülalesi oluyor. Eğret’e 19. yy başlarında geldikleri tahmin ediliyor.

Haytalar
Dikkatimi çeken ikinci oba adı da “Kara-Haytalu”dur.  Sebebi malum, Hayta kelimesidir. Bilindiği gibi bu kelime Demirdelenlerden Mahmut Özdemir’in lakabıydı. Fakat onun önceki atalarından birinin de bu lakabın sahibi olduğunu düşündürecek bir husus var; Haytanınguyu… Susuzosmaniye ile İhsaniye arasındaki yol kenarındaki bu kuyu Karacahmet köyüne de yakındır. Hayta Mahmut doğmadan on onbeş yıl önce oralar Eğret sınırları dışına çıkmıştı.  Eğretliler başka bir köye kuyu kazamayacağına göre, mevki Eğret’e bağlı olduğu dönemde kuyu kazılmıştır, kazan veya kazdıran kişi lakabı Hayta olan Demirdelenler sülalesi mensubudur. Bu da bizi en az 19. yüzyıla götürür. 1831’de Demirdelenlerin Eğret’te olduğu sabit. Demek ki bu tarihten daha önce geldiler. Demirdelen adı da oymak adı olmaya çok müsait bir söz…

Odalar
Türkmenlerin Anadolu’ya yerleşmesiyle birlikte “ahi” isimli reisleri bulunan sanatkar dernekleri de oluşmaya başladı. Bunların merkezleri her türlü sosyal faaliyetin yanında misafirhane vazifesi de görüyordu. Ahiler ortadan kalktıktan veya önemini yitirdikten sonra köylerin ağaları misafirler için odalar yaptılar. Her köyde görülebilecek bu durum Eğret’te biraz abartılmış olabilir, zira normal bir köyde en fazla iki oda bulunurken Eğret’te her sülalenin bir odası vardı. Bunun bir çok sebebi olabilir; köyün işlek bir yol üzerinde bulunması, kervansaray, Hacı İbrahim Zaviyesi gibi…

Ayanoğlular
Boz-Ulus adı verilen  Diyarbakır merkezli bir Türkmen grubu var ki üç koldan oluşuyor: I.Diyarbakır Türkmenleri, II. Dulkadırlı Oymakları ve III. Halep Türkmeni Oymakları… Asıl kol olan Diyarbakır Türkmenleri Akkoyunlu elinin kalıntısı oymaklardan müteşekkildi.  Bunların üçü üzerinde duracağız, önce Koca-Hacılu oymağı…

Sülale araştırmalarında en zorlayıcı sülale grubundan biri şüphesiz Ayanoğlular idi. 1904 kütüğünde şimdiki Patlar, As, Aytar, Tırık, Kayır, Akkaş soyadlarına karşılık gelen Ayanoğlular mensubu  tam yedi kayıt vardı ve soyisimlerle yedi kayıt eşleşiyordu, bunda sıkıntı çıkmadı. Fakat 19. yy için temel dayanağımız olan 1831 kayıtlarında Ayanoğluların karşılığını bulamadık.  Bütün ipuçlarını toplayarak ve diğer eşleşmeleri eleyerek nihayet Ayanoğluların o günkü karşılığına erişebildik: Hacı Kocalar… Hacıkocalar 20.yy’a varana kadar Ayanoğlulara dönüşmüştü. Bazı belgelerde Hacıhoca’ya dönüşen bu isme daha önceki dönemlerde de rastlanmıyor. Buna rağmen 1831 listesindeki sıraya bakılırsa sülalenin Eğret’e 17-18. asırda geldiği düşünülebilir. Burada Koca’nın isim olduğu unutulmamalıdır, tıpkı Koca Hacılı oymak adında olduğu gibi. Sıfat tamlaması olmayıp çift isim biçimindeki kalıplarda isimlerin yeri zaman zaman değiştirilebilir. Dolayısıyla Hacı Koca ile Koca Hacı’nın farkı yoktur. Hasılı, Ayanoğlular Koca-Hacılı oymağından olabilirler.

Muslular
Boz-Ulus’u oluşturan Diyarbakır Türkmenlerinden ikinci bahsedeceğim oymak Musullu’dur. Adından da anlaşılacağı üzere bu oymak Musul merkezli Türkmenlerdendir. Yalnız bazı kaynaklarda Muslu ismine izafe edilerek Muslular biçiminde de geçiyor. 11. yy’da kurulan Akkoyunlu devletinin iki esas unsurundan biri kabul edilen Musullu boyu daha sonraki dönemlerde bütün Anadolu’ya dağılıp tedricen yerleşik hayata geçmişler. Soyadı Efe olan bizim köydeki Muslular da 19. yy sonunda Eğret’e gelerek Emirdağlı İbrahim adıyla kütüğe kaydedilmişler. Ancak doğrudan Emirdağ’dan Eğret’e gelmiş değiller,  önce Çatalçeşme’ye uğrayıp bir müddet orada kalmışlar. İbrahim’in yeğeni soyadı Yıldız olan Muslular ise Çatalçeşme’den Dandır, oradan Eğret istikametiyle Eğretli olmuşlar.

Oğulbeği
Üçüncü obanın adı Oğulbeğlü’dür. Sadece Boz-Ulus bölgesinde değil Anadolu’nun başka yerleri için de bu ad çok geçiyor. Bunun sebebi zaman içinde Boz-Ulus Türkmenlerinin Anadolu’ya dağılmış olmasıdır. Esasında Boz-Ulus Türkmenleri 1691 yılında devlet tarafından zorunlu iskana tabi tutuldu. Beş iskan bölgesinden biri de Afyon idi. Netice olarak 17. yy sonu, 18. yy başlarında Oğulbeğli oymağının Afyon-Kütahya sancaklarında yaşadığı bildiriliyor… Bu iki şehri birbirine bağlayan karayolu üzerindeki bir mevkiye Oğulbeği denilmesinin bu Türkmen oymağı ile ilgisi bulunabilir.

Yurt
Türkmenlerde yurt kelimesi sırasıyla elin, boyun, obanın ve ailenin oturduğu yer anlamına geldiği kaydedilmiş. Eğret’te  en küçük birim olarak ailenin oturduğu ev, dam, samanlık ve bunların çevrelediği bir avludan oluşan köy evi manasında kullanıldığını çoğu kereler anlatmıştık.

Coruklar
Kaşgarlı’da geçen Çaruklug (Çarıklı) adlı bir Türkmen boyundan bahsedilmiş. Anadolu’nun bazı yerlerinde tespit edilen Çarık, Çarıklı, Çarıklar obalarının az da olsa bu Çaruklug boyuyla ilgili olabileceği kaydedilmiş. Benim ilgimi çeken ise kelimenin Kaşgarlı’da geçen halidir. Aklıma Coruklar sülalesini getirdi. Sülale adını, “coruk” kelimesinin zayıf ve hastalıklı manasından yola çıkarak 1840’lara kadar götürmüştük. Yansımaya benzer bu kelimenin başka bir anlamını bulamamıştık çünkü. Bilmem ki Çaruklug’a bağlanabilir mi…

Balaban
Avşarlara bağlı küçük bir oymaktan söz ediliyor. Birgi çevresinde tespit edilen ve 28 vergi nüfuslu bu oymağın adı Balabanlu. Aynı şekilde Halep Türkmenlerinden Beğdili boyuna mensup bir Balabanlu oymağı zikredilmiş. Yalnız zorunlu iskana tabi tutulan bu oymağın Anadolu’ya geçtiğine dair bilgi yok. Belki iskandan önce yaylak olarak İlbulak’a gelmiş olabilirler. Fakat İzmir-Aydın bölgesindeki Balabanlıların bizim dağda yaylamış olma ihtimali yüksek. Yoksa Gedik yolunun sağ tarafında kalan ormanlık alana neden Balaban adı verilsin ki…

Araplı
Beğdili mensubu Balabanlıların zorunlu iskana tabi tutulduğunu söylemiştik. Onunla aynı uygulamaya tabi tutulan oymaklardan biri de Araplu’dur. Fakat Araplı oymağı Balabanlı kadar şanssız değilmiş. 19.yy’da zorunlu iskan bölgesi Rakka’dan kaçarak Anadolu’ya geçmeyi başarmışlar. Belki Bayramgazi güneyindeki boğazda Araplı çiftliğini kuranlar bu oymaktandır.

Ballılar
Çukurova Ulu Yörük bölgesindeki Türkmen obalarından birinin adı Ballu olarak kaydedilmiş. Balluların adı başka da geçmiyor. Olucak’taki Ballılar sülalesiyle alakası var mıdır, bilmiyorum.

Dandırı
Orta Anadolu’da Niğde’de Dündarlu adıyla bir oymak tespit edilmiş. Ayrıca Adana’da Karkın boyuna bağlı Dündarlu adıyla bir başka oymaktan söz ediliyor. Bir de Halep Eymürlerinden 1690 Avusturya seferine katılanlar arasında Dündarlu Eymürlerinin de adı geçiyor… İsim benzerliği de olabilir, ama bazı belgelerde bizim Dandır köylerinin adı Dündarlı olarak yazılmış. Eğretliler eskiden bu köylere ısrarla Dandırı derlerdi. Şimdi resmi adları Tandır olan bu kelime eğer soba-fırın anlamındaki kelime olarak düşünülüyorsa, bu yanlıştır. Çünkü Anıtkaya’nın yaşlısı genci o anlamdaki tandıra tandır der, hala da öyledir. Eğer köylerin adı bu anlamda olsaydı, eskiden beri Tandır derlerdi. Dandırı dediklerine göre Dündarlı eski adı daha akla yatkın geliyor. Yalnız Dündarlı Türkmen oymaklarıyla alakasını bilemem.

Toman
Dede Korkut kitabında Salur Kazan’ın hikayesi anlatılırken Toman adlı biriyle diyaloğu görülür. Milliyetinden söz edilmeyen bu kişinin de Oğuz boylarından birine mensup olduğu anlaşılıyor. Önceden bu ismi araştırırken Acemlere ait bir ad olduğu yahut Moğolca Teoman’ın değişmiş hali bulunduğu sonucuna varmıştık. İsmi araştırmamıza sebep ise bizim köyde birinin böyle lakaplanmış olmasıydı. Gırhasanların 1869 doğumlu Ahmet’e Toman diyorlardı. 1929’da vefat eden Toman Ahmet lakabını oğlu İbrahim Köz’e bırakmış. Tomanın İbram’ın vefat tarihi de 1987…

Dumanoğlu
Bir de Tuman var. Oğuznamelerde geçiyor, mesela Oğuz ülkesi yabgularından, yani hükümdarlarından biri de Tuman’dır. Aynı şekilde 16. yy’da Yavuz Sultan selim’im mektup yazdığı Memluk Sultanının adı Tuman-Bay… Bu isim de bana Dumanoğlu sülalesini hatırlattı. Eğret’in eski sülalelerinden olduğu, 1731 tarihli bir belgeden ve ailenin 1904 kütüğünün ön sayfalarında yer almasından anlaşılan Dumanoğlular maalesef günümüze kadar gelememiş. En son mensubu Dumanoğlu Halil, Danalardan Ayşe Hanımla evlenmiş. Tek çocukları oluyor Emine, onu da Dananın Çolak veya Konyalı Çolak diye bilinen Mehmet Kurt’a veriyorlar. Onların tek çocuğu Musa da çocukken ölüyor. Böylece Dumanoğlular tükenmiş.

Sağırlar
Oğuzların tarihinde çok mühim rol oynayan boylardan biri Salurlardır. Yönetim kademesi çoğunlukla Salurlardan oluşuyor, Dede Korkut’a göre Oğuz ülkesinin en şereflileri Salurlar. Selçuklu fethine katılmışlar, İran ülkesinde kendi adlarına bir devlet kurmuşlar, Anadolu iskanında mühim rol üstlenmişler. Bu yüzden Türkiye’nin her yanında bu boyun kalıntılarına hala rastlanabilir. Salurların Moğollar devrine kadarki adı Salğur imiş, demek ki Anadolu’ya yaklaştıkça isim değişip Salur oldu… Eğretlilerin Sağırlar olarak tanıdığı sülalenin kayıtlardaki adı Hacımustafalar. Bilindiği kadarıyla sülalenin geçmişinde işitme zorluğu çeken, yani sağır olan kimse yok. Halkın neden böyle bir yakıştırma yaptığı merak konusudur. Sülalenin ninesi başka bir köyden Eğret’e gelirken yanında tay gelen Ahmet adındaki oğlunun sağır olması sebebiyle Sağırlar diye lakaplandığı yönünde bir rivayet var. Lakin bu da inandırıcı değil, çünkü 1831 kayıtlarında o Ahmet’in sağırlığına dair bir not bulunmuyor. Oysa başkalarındaki fiziksel kusurlar özellikle belirtilmiş. Kısacası Sağırlarda sağır yok. İşte bu yüzden bu sülalenin Salır boyundan olduğunu düşünüyorum. Nasıl boy adı Salğur/Salur/Salır değişimine uğradıysa, bunlar da Salğuroğlu/Salğıroğlu/Sağıroğlu yahut kısaca Sağırlar olarak kalmışlar.

Garadeli
Anadolu’ya ilk Türkmen akınları yapıldığı sıralarda Salur boyundan Kara Beli adında bir beyden bahsediliyor. Kara Beli Bey bir bölgede bir asır kadar hakimiyet kurmuş, fakat ondan sonra ne kendisinin ne de Kara Beli hanedanının adı geçiyor, unutulup gitmiş. Burada bunu zikretmemin sebebi, 1936’da vefat eden Alemdaroğlu Ahmet Kızılyel’in  lakabına benzemesidir. Garadeli deniliyormuş kendisine,  şimdi sülalesi de Garadeliler olarak anılıyor. Garadeli esmer biri miydi acaba, ve hakikaten deli miydi? Değilse bu lakap Kara Beli’nin değişmiş hali midir?

İlyen
Yine Salurlardan devam edelim. Yavuz Sultan Selim döneminde Amasya taraflarında yaşayan Ak-Salur oymağı var. Beş kola ayrılan bu oymağın son kolu  İl-Değen diye adlandırılmış. Aklıma hemen İlyen köyü geldi. Şimdilerde Üçlerkayası olarak bilinen köyün eski adı, leğen anlamında İlyen veya antik lion (aslan)dan bozma İlion/İliyen diye tartışmalar var. Bence ikisi de değil. Salur boyunun İl-Değen oymağı bunu açıklıyor, oymak adı zamanla İldeğen/İliyen değişimine uğramış.

Emiraliler, Emirhanlar, Emiralanlar
24 Oğuz boyundan biri de Eymür. Anadolu’da Emir, İmir gibi değişik söylenişler kazanmış ve diğer boy unsurları gibi Eymür Türkmenleri de her yere dağılmış. İsim olarak Eğret’te bu boyla irtibatlandırılabilecek üç geniş sülale bulunuyor ki bunların Eğret geçmişini kesin olarak tespit etmek mümkün değil. Türkmen yerleşiminin devam ettiği bin yıla yakın bir dönemin herhangi bir kısmı olabilir.

İlk sülale Emiraliler grubudur; Fidan soyadlı Yeşilömerler, Önkal soyadlı Garaguzular ve İleri soyadlı Faddikler-Çolakfatılar bu gruba girer. Eymür oymaklarından birine mensup ilk atalarının adı Emir Ali olduğundan böyle adlandırıldığı düşünülebilir.

İkinci grup sülale ise Emirhanlardır. Eğret köyüne dair 16. yy tarihli ilk belgelerde ve 17. yy’da kaleme alınmış mahkeme kaydında ismi Eymirhan biçiminde geçen kişinin çocukları, 19. yy’da Emirhanoğlu diye kaydedilmiş. Sülalenin günümüzdeki karşılığı Okutan soyadlı İşoflar oluyor. Köydeki bazı mevkilere adını veren İmran’ın da bunu ifade ettiğine yönelik bir kanaat var. Dönüşümü şöyle düşünebiliriz: Eymürhan/Eymirhan/Emirhan/İmran…

Emiralanlar grubunun Eymür Türkmenleriyle alakası olmayabilir. Daha doğrusu bu isimlendirmenin mantığını çözebilmiş değiliz. Fakat çok kalabalık bir sülale grubunun 1831 kayıtlarında ortak böyle bir sülale adıyla adlandırılması manidar. Keleş ve Selek soyadlı Hacapdıramanlar; Işılak, Kirkit, Ayas soyadlı Apdıramanlar; Onay soyadlı Hacemirlahlar; Emre soyadlı Hacahmetler, Deliveliler; Geçer soyadlı Garmenlerin hepsi Emiralanlar grubunda değerlendirilmiş. O halde Emiralanlar, kayıtlara geçmemiş bir Türkmen oymağının adı olabilir.

Etmek Ve Hamırsız
Oğuzlar/Türkmenler kitabından aldığım son notlar yemeğe dair olmuş. Dede Korkut Kitabında ekmeğe ‘etmek’ denildiğini not etmişim mesela. Sebebi malum, bizim köyde de hala böyle denildiğini bilirsiniz. Hatta mahalle fırınında ekmek pişirme işinin adı “etmek etmek”tir. İkileme gibi görünen bu söz aslında ilk kelimesi ekmek ismi ve ikincisi yardımcı fiilden oluşmuş birleşik fiildir.

Ekmeğe benzer bir not da gömeç’tir. Küle gömülerek yapılan ekmek türüne gömeç diyorlarmış. Anıtkaya mahalle fırınlarında aynı teknikle hamırsız pişirildiğini eskiler hatırlar. Bu konuyla ilgili bir yazıda taze ebegömeci tohumlarına, ona benzediği için hamırsız deyip yediğimizi, bu otun adında da bulunan gömeç kelimesinin yaşı bin yıldan fazla olduğunu, dolayısıyla hamırsızı da onunla aynı yaşta kabul etmek gerektiğini filan anlatmıştım. Ayrıntıları o yazıya havale ederek geçelim.

Ombeş Çorbası
“Şirazlı Ebu İshak-ı Hallac’ın Divan-ı Et’imme’sinde Türklere ait bir çok yemeklerin adı geçiyor: Tutmaç, gömeç, çörek, buğra, kıyma, umaç, katık, çağır, kavud…”

Bu son alıntıda üzerinde duracağım kelime umaç’tır. Türklerin milli yemeklerinden diye bahsedilen umaç, bizim oğmeş çorbası olarak yediğimizden başkası değil. Zaten umaç kelimesinin aslı da ogmaç’tır. Yani orijinal haline daha yakın olan Anıtkaya’da söylenen oğmeş kelimesidir. Çünkü onun asıl hali de oğmeç… Bilindiği gibi bu yemek, hafif ıslatılan unun avuçta oğularak hamurlaştırılması ve böylece oluşan küçük topakçıkların çorbanın tanesi olarak kullanılmasından ibarettir. Yani yemeğin hazırlanmasındaki asıl iş unun oğulmasıdır… Çok lezzetli bir çorba. Neden bilmem, küçükken buna onbeş/ombeş çorbası derdik…

***

Okurken aldığım notlar bu kadar.  Herhangi bir sıralamaya tabi tutmadan, nasıl not ettiysem o düzende aktardım. Yine de şu haliyle Eğret bölgesinin Oğuz/Türkmen boylarının yaklaşık bin yıl süren yerleşim sürecindeki vatanlaşma hikayesini yansıtabilir. Bir bakıma Oğuzların buralardaki ayak izlerini tespit etmeye çalıştım…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder