Oğuzlar/Türkmenler adlı kitabı okudum. Bu sahada yapılmış en kapsamlı çalışma
diyebiliriz. Faruk Sümer'in bu kitabını 1965 baskısının pdf formatıyla okurken
bazı notlar aldım. Bu yazı, o notların düşündürdüklerinden oluştu.
Oğuz Kağan’ın 6 oğlundan gelen 24 torunu aynı zamanda 24
Oğuz boyunu oluşturuyor. Bu boylara daha Orta Asya’dayken Türkmen adı
veriliyor. Türkmenler zamanın şartlarına bağlı olarak önce Hazar güneyi, sonra
İran ve en sonunda Irak, Suriye, Anadolu’ya yöneliyorlar. Bu anlamda başta
Selçuklu ve diğer devletler hep onların eseridir. Aynı zamanda Anadolu’nun
fethini gerçekleştirenler de Türkmenlerdir. Batıya doğru bu yönelim sonucunda
dillerine Batı Türkçesi yahut Oğuzca denilmiş, ama toplulukları genel olarak Türkmen
diye anılmıştır. Bu genel adlandırmanın unutulmaya yüz tuttuğu Yörüklükten
yerleşikliğe geçiş döneminde ise özellikle boy adlarıyla anılmaya özen
gösterilmiş, 24 boyun kolları, obaları bile kayda geçirilmiş.
İşte Oğuzlar/Türkmenler kitabında boyların Oğuzeli’ne nasıl
yerleşip kök saldığının hikayesi anlatılıyor. Açıkçası şu sıralar her şeyi
Eğret nokta-i nazarından okuduğum için bu kitaba da öyle baktım. Dolayısıyla
Türkmenlerin Anadolu’ya yerleşmesinde Eğret’in durumu nedir, yahut şu uzun
hikayede bizim köye bir rol var mıdır, kitabı okurken bunu gözettim. İlgili bulduğum noktaları not ettim. İzah
ettiğimde bu ilginin anlaşılacağını ümit ederim. O zaman başlayalım...
Uryatlar
Batıya doğru ilerlerken İran’a gelen Moğollar üç unsurdan
oluşuyordu: I. Moğollar, II Moğol olmadığı halde Moğolca konuşanlar ve III.
Türkçe konuşanlar. Birinci ve ikinci gruptakiler malumdur, ama ikinci gruptaki
topluluklar ilginç. Bunların içinde Tatarlarla birlikte adı geçen Uyratlar var,
hakkında başka bilgi verilmemiş olan bu topluluğun sadece adı dikkatimi çekti.
Eğret/Eyret’e benzer söz bulmak kolay değil çünkü… Moğol yönetim ve ordusunda
mühim bir yere sahip olduğu anlaşılan Uyratlara bir süre sonra Anadolu’da
rastlıyoruz. Moğolların İlhanlı devletinde Diyarbakır taraflarına Uyratlar
hakimdir. Hatta zamanın hükümdarını tanımayacak kadar güçlü Uyrat Ali,
Diyarbakır valisidir. Bir müddet hakimiyet sürdükten sonra konumunu 1337’de
kaybeder. Bu karışık dönemde çok zahmet
çektikleri belirtilen Uyratların yüzyılın sonlarında Erbil’de hüküm sürdükleri
belirtiliyor ve bir daha adları anılmıyor. İlginç olan şu ki 14. yüzyıl
sonlarındaki durumları anlatılırken Uyratlardan Türkmenmiş gibi söz ediliyor.
Eğer yok olmadılarsa Anadolu’nun Türkleşmesi, yani tedricen Türkmen yerleşimi
sırasında bir yerlerde oba kurdukları düşünülür.
Ölüyeri
Müslüman olan Oğuzlara Türkmen denildiğine dair bir görüş de
var. Gerçi İslamiyete geçmeden önce de Oğuzların tek tanrı inancına sahip
oldukları, kesinlikle puta tapma gibi bir durum olmadığını iddia eden
görüşlerin yanında Oğuz Kağan’ın bir peygamber olduğunu söyleyenler de
bulunuyor. Her ne olursa olsun önceki inanış ve yaşantılarındaki bazı hususlar
bize tanıdık geliyor. Mesela bunlardan biri yuğ törenleridir. Defin işi
bittikten sonra ölünün mal varlığından hazırlanan yemekler yenilirdi ki bütün
Türk boylarında buna yuğ aşı veya ölü aşı deniliyordu. İslamiyet sonrası
Türkmenlerce de asırlarca devam ettirilmiş. Türkiye’nin her yanında bir takım
şikayetlere konu olsa da benzer adete hala rastlanıyor. Anıtkaya (Eğret)te farklı
olarak bunun adı “ölüyeri”dir.
Eğrek Seğrek Kardeşler
Oğuzlar/Türkmenlerin tek Türkçe destanı kabul edilen Dede
Korkut Kitabında geçen kişi isimleri sıralanmış. 11. yüzyıldan sonra
kullanılmadığı için arkaik diye nitelenen bu isimlerin içinde iki kardeşin
kafiyeli adları da ilgimi çekti. Eğrek ve Seğrek adlı bu kardeşlerden Eğrek
düşmana esir düşer, bu durumu sindiremeyen Seğrek onu kurtarmanın yollarını
arar. Anlamı ve etimolojisini çözemediğim bu isimleri, ilki Eğret’i andırdığı
için not etmişim.
Eyret
Eğret’e benzer başka kelime yok. Daha önceden Eyret’in bir Kıpçak boyu
olduğunu tespit etmiştik. Buna göre köyün adı, Karadeniz kuzeyi ve Avrupa
üzerinden Bizanslarca getirilen Kıpçak-Kuman Türkleri tarafından verilmiş
olabileceği fikri ortaya çıkmıştı. Kitapta Kıpçaklar hakkında söylenenleri de
not etmişim. 24 boy, yani Oğuzlar, yani Türkmenler Oğuz’un torunlarından
geliyor. Kıpçaklar ise Oğuz Kağan’ın beylerinden birinden geliyorlarmış. Yani
Kıpçaklar ile Oğuzlar birbirine büsbütün yabancı değil, hatta çoğu yerde
Türkmenlerle birlikte anılıyorlar. Şu kadar var ki, destanlarda Oğuzlar sürekli
Kıpçaklarla savaş halindeler, onları hep kafir/düşman olarak görüyorlar.
İslamiyete geçiş döneminde oluşan Oğuznameler sırasında Türkmenler Müslüman
olduğu halde Kıpçakların daha geç Müslüman olmasının bu düşmanca tutumda etkili
olabileceğini söylüyorlar. Kıpçaklar da Müslüman olduktan sonra Türkmenlerle
birlikte Anadolu tarafına geçenler var. Hepsi kuzeyden Hıristiyan olarak
Kumanlarla birlikte Anadolu’ya geçmiş değil yani. Şu durumda, Eyret köyünün
yerleşimi ve isimlendirilmesinin Oğuz/Türkmen/Yörük yerleşim sürecinde
gerçekleşme ihtimalini de düşünmeliyiz.
Baş Parmaklarını Kes
Henüz batıya geçemeyip bir kısmıyla hala Orta Asya’da
eğlenmekteydi Türkmenler. Anadolu Selçuklularının atası kabul edilen Arslan
Yabgu, Gaznelilere 11. yy’da mağlup ve esir olmuştu. Onun beylerinden yani
Oğuzlardan 4 bin çadırlık bir grup Gazneli Mahmud’a gelerek Horasan’a geçmek
istediklerini, orada kalmalarının Selçukluları zayıflatacağı için Gaznelilere,
kendi rahatları açısından da Oğuzlar için iyi olacağını, bu yüzden geçmelerine
izin vermesini rica ettiler. Mahmud da bunu onayladı. Bu sırada Gazneli
Mahmud’un kumandanlarından buna itiraz edenler oldu. Hatta bir vezir madem izin
verilecekse ok atamamaları için başparmaklarını kesmeyi önerdi. Buna karşılık
Mahmud ona “Sen merhametsiz, katı yürekli bir adam imişsin” cevabını verdi.
Konumuzla ilgisi olmadığı halde bu olayı not etmemin sebebi,
bir benzerinin geçtiğimiz yüzyılda bizim köyde yaşanmasıdır. Torunundan
dinlemiştim, Velciklerin Kel Hasan (Ün) I. Dünya savaşında hangi cephedeyse
düşmana esir düşmüş. Hukuken serbest bırakma vakti geldiğinde, kendilerine
karşı tetik çekemesin diye sağ elinin işaret parmağını kesip öyle bırakmışlar.
Gazneli Mahmud dindaşlarının parmağını kesecek kadar merhametsiz değilmiş, ama
karşısındaki gavur olduğu için Kel Hasan dede şehadet parmağını kurtaramamış.
Gökdaş Deresi
Gazneli Mahmud’un elinde esir bulunan Arslan Yabgu’ya, bir
bakıma ihanet ederek Horasan’a geçmiş bulunan 4 bin çadırlık Selçuklu grubunun
başındaki beylerden birisinin adı Gök Taş idi. Buradaki ikinci isim
hüviyetindeki Taş’ın bir unvan olduğu da düşünülebilir. Yalnız
Söğütcük-Omracık-Eğret üçgenindeki mevkiye Gökdaşderesi denildiğini hatırlattı
bana. Bu mevkiyi işlerken eski kavimlerin medeniyetinden kalma gök renkli
mermerlerden, yahut bronz alaşımlı tarihi metal paralardan dolayı bu isim
verilmiş olabileceğini yorumlamıştık.
11. yy’da Horasan dolaylarında rastlanan Gök Taş’ın kendisi veya adını
alacak sonraki kuşaklar Anadolu’ya geçip buralara kadar gelmiş olabilir. Böyle
düşünmemize dayanak var.
Kumartaş
Yıllar geçti, esaretteki Selçuk beyi Arslan Yabgu öldü, onu
esir eden Gazneli Mahmud da öldü. Yerine geçen ve kardeşleriyle kavgalı Mesud ise
Horasan’a geçmelerine izin verdiği Selçuklu beylerinin desteğine muhtaç oldu.
Yanına çekmek istediği beylerin arasında Gök Taş da vardı. Ancak bunlara tam
güvenemediği için, üzerinde nezaretçi olmak üzere kendi beylerinden Humar Taş’ı
komutan tayin etti. Bu vaziyette aralarında Gök Taş’ın da bulunduğu Selçuklu
beyleri Azerbaycan-Ermenistan dolaylarında oylandılar. Bu arada oralarda
evlenenler ve yurt tutanlar oldu.
Altıntaş
Gazneli hükümdarı Mesut, Selçuklu
beylerinin güney Kafkasya’da kazandıkları nüfuz ve itibardan rahatsız oldu.
Gerçi Humar Taş’ın gözetimindeydiler, ama yine de orada yurt tutmalarını
istemedi. Yeni tayin ettiği Rey valisine verdiği emirlerden biri de bu beylerin
yakalanmasıydı. Oğuzları yine Humar Taş idare etsin ve bu beyler de Gaznelilerin
emrinde çalışsın istiyordu. Yağmur, Kızıl, Buka ve Gök Taş adlı dört Selçuklu
beyi bu bölgede rahat bırakılmayacaklarını anlayıp yine doğuya dönmeye karar
verdiler. Orada Harizmli dostları Harun vardı. Esasen Harun’un babası Altun Taş
zamanından beri kışı geçirmek için Harizm’e giderlerdi. Bu sefer bir daha
batıya dönmemek üzere Harizm’e yönelmişler. Fakat kendileri gidemese de
çocuklarının adlarını Anadolu’ya kazıdıkları anlaşılıyor.
Curak
Yukarıda adı geçen Harizmli Altun
Taş’ın emrinde henüz Müslüman olmamış ciddi bir Kıpçak topluluğu vardı. İşte
Oğuz Yabgu devletini bu Kıpçakların yıktığı düşünülüyor. Kıpçakların bünyesinde
zikredilen birkaç küçük grup daha var ki, bunların birisi Cugraklardır.
Diğerleriyle birlikte Cugrakların da Kıpçakların bir kolu yahut akrabası olduğu
söyleniyor. Bu olaydan birkaç on yıl sonra Müslüman olmaya başlayacaklar ve
başka Oğuz boylarıyla batıya yöneleceklerdir. Cugrak adı bana Apdıramanların
Curak Mehmet Kirkit’i hatırlattı. Lakabının anlamı ve veriliş sebebini bir türlü
bulamamış, en sonunda yansıma sesli bir yakıştırma diye düşünmüştüm. Şimdi bu
lakabı Cugrak ile ilişkilendirebiliriz. Bunun için kelimelerin aynılığından öte
bir sebebimiz daha var: Curak Mehmet’in ana-dedesi 19. yy’da Eğret’e gelen
Türkmen Abdullah’tır. Bu Türkmen ailesinin erkek çocuğu olmadığı ve karı koca
1904 öncesi vefat etmelerinden dolayı nesli bugüne ulaşmamıştır. Haklarında
başka bilgi yok.
Danalar
Azerbaycan-Ermenistan tarafına
giden Selçuklu-Oğuz beylerini oraların Kürt hakimi Vahsudan’ın çağırdığı
anlaşılıyor. Düşmanlarına karşı bu Oğuz savaşçılarından yararlanmak istemiş.
Daha sonra Harizm ülkesine/Irak’a döndü bu beyler. Fakat aralarından bir bölük
Harizm’e dönmeyip obasıyla oraya yerleşti. Bunların başında Dana Bey varmış ve
yukarıda adı geçen Vahsudan Dana’nın kardeşiyle evlenmiş. 11. yy’da Oğuz
beyinin ismi olarak gördüğümüz Dana kelimesi, daha sonraki dönemlerde
Anadolu’da bazı Türkmen beylerinin adı önünde unvan veya mensubiyet ifade eder
şekilde karşımıza çıkıyor; Dana Muhammed Bey, Dana Murad Bey gibi… Mesela 16.
yy’da Dana Beğ oğlu Allah-Kulu Beğ’in Avşar emirlerinden biri olduğu
belirtilmiş… Bizim köydeki Danalar sülalesine neden bu isim verildiği de
çözümlenememiş hususlardan biridir. Kütükte bu sülale ‘Dana Oğlu’ biçiminde
kaydedilmiş. Oysa 1831 kayıtlarında bu isimde sülale yok, ancak listenin
sonunda ‘Köyün buzağı çobanı İsmail’ adıyla bir aile kaydı bulunuyor. Biz
sülaleyi, bu ifadeden yola çıkarak, yani buzağı/dana anlam ilişkisi sebebiyle
açıklama yoluna gitmiştik. Şimdi ise
Danalar’ı bir Türkmen oba adı olarak düşünmemiz için yeterli sebep var.
Metruk Köy
Malazgirt zaferini takip eden on yıl içinde Türkler Ege
denizine kadar her yeri fethetmişlerdi, fakat Haçlı seferleriyle bu ilerleyiş
yavaşlayıp tersine döndü. Bununla beraber 1243 Kösedağ bozgunu öncesinde,
Kütahya-Denizli hattının batısına tekrar geçildi. Bu hesaba göre, Eğret köyünün
tam da bu hattın doğusunda kaldığı anlaşılacaktır. Eğret de fethedilen yerler
arasındadır. Buraları fethedip yerleşenler, Selçuklu hanedanının kendi kavmi,
yani Türkmenler idi. Türkmenler burada göçebeliği bırakarak oturak yaşayışa
geçmeye başladılar. Bunlar daha ziyade köyler kurarak veya çoğu metruk eski
köylerde sakin olmak suretiyle yerleşiyorlardı.
Eğret de o metruk köylerden biri üzerinde kuruldu. Eski medeniyet
kalıntısı bir sürü devşirme malzeme hala köy içinde görülmektedir. Sekiz asır
önce ortalığın nasıl olduğunu varın siz hayal edin.
Bulduk
“Bahsedilen emir zamanında (Sungur-ul Bayati/Bayatlı Sungur)
Basra’da İsmailiyye Türkleri ve Bulduklu Türkleri gibi askeri zümreler vardı.”
12. yy Irak’ından bahseden bu cümlede benim dikkatimi çeken kelime Bulduklu
oldu. Bizdeki Bulduk Mehmet Saçak’ın lakabını ve anlamını tartışaduralım,
Bulduklar 8-9 asır evvel bir Türk topluluğunun adı olarak karşımıza çıkıyor.
“Artığesik Helal Et”
Artuklular ile Selçukluları Türkmenlerin iki büyük hanedanı
olarak vasfeden tarihçiler var. Artuklular Melikşah devrinin büyük
kumandanlarından Artuk Bey’den geliyor. Artuk Bey’in babası da Eksük Bey adında
meşhur bir kumandanmış. Baba oğul ikisinin adı birlikte söylenince ister
istemez bizdeki bir söz akla geliyor. Bir alış veriş, paylaşım, yahut ortak bir
işin sonunda insanlar birbiriyle “Artığesik (artık eksik) helal et” diye
helalleşirler. Elbette bu söz yukarıdaki kumandanlarla değil, sadece miktarla
alakalıdır.
Kinisliler
Akkoyunlu devletine son veren Şah İsmail 16. yy başında
Safevi devletini kurmuş oldu. Bu şii devletinin kurulmasında ve etkili
olmasında da yine Akkoyunlu’da olduğu gibi en büyük güç Türkmenlerdi. İlginç
bir şekilde Selçuklu ve Osmanlı’nın ihmal ettiği Türkmenler, onların karşısında
kurulan devletlerin yanında yer alıp bunda başrol oynuyordu. Safevilerin
kuruluşunda birinci derecede ve ikinci derecede etkili olan Türkmen
toplulukları diye gruplama yapılmış. İkinci derecede etkili Türkmenler arasında
Hınıslu grubu da sayılıyor. Erzurum/Hınıs ile ilişkilendirilen bu topluluk
adını buradan almış. Bu topluluğun Kürt kökenli olduğunu söyleyenler var,
yalnız beylerinden birinin adı Kara Güne’dir ve bu isme biz Dede Korkut
hikayelerindeki Salur Kazan’ın kardeşi olarak rastlıyoruz. Üstelik oğluna,
aynen hikayede olduğu gibi Budak adını vermiş. Bunlardan Hınısluların Türkmen
olduğu anlaşılıyor. Bu topluluk üzerinde durmamızın sebebi, Eğret kütüğüne
İdrisoğlu Ali diye yazılan, ama başka kayıtlarda Kinislioğlu biçiminde geçen
süleledir. Ahali de sülaleyi Kinisler veya Kinisliler diye tanıdığına göre 1904
kütüğündeki ifade, yanlış okuma sonucu İdrisoğlu biçiminde dönüştüğüne
hükmedeceğiz. Kinisli konusunda sülale mensupları da bir şey bilmiyor. Sadece
Kumpir Hasan’dan Kütahya taraflarından geldiklerine dair ayrıntısız bir bilgi
nakli var. ‘Kilisli’den ‘Kinisli’ye dönüştüğüne yönelik inandırıcı olmayan bir
yorumu da yazalım. Onca araştırmaya rağmen Kinisliler’i izah edememiştik.
Kinisliler, 19 yy’da Eğret’e yönelen Türkmen akını sırasında “Kütahya
taraflarından” gelmiş Hınıslı grubuna mensup bir aile diyebiliriz.
Şamlı
Safevi devletini kurulmasında birinci derecede rol oynayan
Türkmen grupları arasında Şamlu ismi de geçer. Şamlu’nun, yazları Sivas
yaylalarında kışları Şam/Halep bölgesinde geçiren bazı Türkmen oymaklarından
oluştuğu belirtiliyor. Fakat Şamlu adı verilen Şam Türkmenleri/Suriye
Türklerinin bu kadar basit anlatılması doğru değildir. Çünkü Şamluların
Oğuzlardaki Üçoklar-Bozoklar şeklindeki ikili teşkilatı aynen devam
ettirdikleri ve 24 oğuz boyunu bünyelerinde barındırdıklarından dolayı çok
önemli bir Türkmen topluluğu olduğunu söylüyorlar. Şu durumda Şamluların farklı
boy,kol,oba,oymak adıyla Anadolu’nun her yanında yazlak-kışlak hayatıyla
bulunmuş olabileceklerini düşünmek yanlış olmaz… İşte şimdi dağdaki Şamlı
çeşmesi daha bir anlamlı hale geliyor.
Bu çeşmenin Şam’a göçmüş bir Yörük tarafından yapılmasında hiçbir
mantıksızlık yok. Ancak Şamlılardan bir obanın o mevkiye konduğu, bu esnada
mallarının ihtiyacı için çeşmeyi inşa ettikleri hikayesi daha gerçekçidir.
Geçen yıl ortaya çıkarılan su yolundaki malzemeye bakılırsa, o çeşme inşaatı
birkaç kişinin harcı değil ciddi işgücü lazım. Şamlılar çeşmeyi tüm obanın
katılımıyla yapmış ve değişik zamanlardaki eklentileriyle geliştirmiş
olmalılar.
Söylemezler
Şamlıların büyük bölümü Halep Türkmenleri olarak
biliniyordu. Bunların Dulkadirlere bağlı bir oymağın obaları sıralanmış. Orada
iki oba adı dikkatimi çekti, ilki Söylemezlü… Eğret kütüğünde kayıtlı
Söylemezoğlu sülalesinin bununla ilgisi olabilir veya isim benzerliğidir.
Bizdeki Söylemezler, şimdi Özen soyadını taşıyan Gıbış, Gocaiban, Dıkma
kardeşlerin sülalesi oluyor. Eğret’e 19. yy başlarında geldikleri tahmin
ediliyor.
Haytalar
Dikkatimi çeken ikinci oba adı da “Kara-Haytalu”dur. Sebebi malum, Hayta kelimesidir. Bilindiği
gibi bu kelime Demirdelenlerden Mahmut Özdemir’in lakabıydı. Fakat onun önceki
atalarından birinin de bu lakabın sahibi olduğunu düşündürecek bir husus var;
Haytanınguyu… Susuzosmaniye ile İhsaniye arasındaki yol kenarındaki bu kuyu
Karacahmet köyüne de yakındır. Hayta Mahmut doğmadan on onbeş yıl önce oralar
Eğret sınırları dışına çıkmıştı.
Eğretliler başka bir köye kuyu kazamayacağına göre, mevki Eğret’e bağlı
olduğu dönemde kuyu kazılmıştır, kazan veya kazdıran kişi lakabı Hayta olan
Demirdelenler sülalesi mensubudur. Bu da bizi en az 19. yüzyıla götürür. 1831’de
Demirdelenlerin Eğret’te olduğu sabit. Demek ki bu tarihten daha önce geldiler.
Demirdelen adı da oymak adı olmaya çok müsait bir söz…
Odalar
Türkmenlerin Anadolu’ya yerleşmesiyle birlikte “ahi” isimli
reisleri bulunan sanatkar dernekleri de oluşmaya başladı. Bunların merkezleri
her türlü sosyal faaliyetin yanında misafirhane vazifesi de görüyordu. Ahiler
ortadan kalktıktan veya önemini yitirdikten sonra köylerin ağaları misafirler
için odalar yaptılar. Her köyde görülebilecek bu durum Eğret’te biraz
abartılmış olabilir, zira normal bir köyde en fazla iki oda bulunurken Eğret’te
her sülalenin bir odası vardı. Bunun bir çok sebebi olabilir; köyün işlek bir
yol üzerinde bulunması, kervansaray, Hacı İbrahim Zaviyesi gibi…
Ayanoğlular
Boz-Ulus adı verilen Diyarbakır merkezli bir Türkmen grubu var ki
üç koldan oluşuyor: I.Diyarbakır Türkmenleri, II. Dulkadırlı Oymakları ve III.
Halep Türkmeni Oymakları… Asıl kol olan Diyarbakır Türkmenleri Akkoyunlu elinin
kalıntısı oymaklardan müteşekkildi.
Bunların üçü üzerinde duracağız, önce Koca-Hacılu oymağı…
Sülale araştırmalarında en zorlayıcı sülale grubundan biri
şüphesiz Ayanoğlular idi. 1904 kütüğünde şimdiki Patlar, As, Aytar, Tırık,
Kayır, Akkaş soyadlarına karşılık gelen Ayanoğlular mensubu tam yedi kayıt vardı ve soyisimlerle yedi
kayıt eşleşiyordu, bunda sıkıntı çıkmadı. Fakat 19. yy için temel dayanağımız
olan 1831 kayıtlarında Ayanoğluların karşılığını bulamadık. Bütün ipuçlarını toplayarak ve diğer
eşleşmeleri eleyerek nihayet Ayanoğluların o günkü karşılığına erişebildik: Hacı
Kocalar… Hacıkocalar 20.yy’a varana kadar Ayanoğlulara dönüşmüştü. Bazı
belgelerde Hacıhoca’ya dönüşen bu isme daha önceki dönemlerde de rastlanmıyor.
Buna rağmen 1831 listesindeki sıraya bakılırsa sülalenin Eğret’e 17-18. asırda
geldiği düşünülebilir. Burada Koca’nın isim olduğu unutulmamalıdır, tıpkı Koca
Hacılı oymak adında olduğu gibi. Sıfat tamlaması olmayıp çift isim biçimindeki
kalıplarda isimlerin yeri zaman zaman değiştirilebilir. Dolayısıyla Hacı Koca
ile Koca Hacı’nın farkı yoktur. Hasılı, Ayanoğlular Koca-Hacılı oymağından
olabilirler.
Muslular
Boz-Ulus’u oluşturan Diyarbakır Türkmenlerinden ikinci
bahsedeceğim oymak Musullu’dur. Adından da anlaşılacağı üzere bu oymak Musul
merkezli Türkmenlerdendir. Yalnız bazı kaynaklarda Muslu ismine izafe edilerek
Muslular biçiminde de geçiyor. 11. yy’da kurulan Akkoyunlu devletinin iki esas
unsurundan biri kabul edilen Musullu boyu daha sonraki dönemlerde bütün
Anadolu’ya dağılıp tedricen yerleşik hayata geçmişler. Soyadı Efe olan bizim
köydeki Muslular da 19. yy sonunda Eğret’e gelerek Emirdağlı İbrahim adıyla
kütüğe kaydedilmişler. Ancak doğrudan Emirdağ’dan Eğret’e gelmiş değiller, önce Çatalçeşme’ye uğrayıp bir müddet orada
kalmışlar. İbrahim’in yeğeni soyadı Yıldız olan Muslular ise Çatalçeşme’den Dandır,
oradan Eğret istikametiyle Eğretli olmuşlar.
Oğulbeği
Üçüncü obanın adı Oğulbeğlü’dür. Sadece Boz-Ulus bölgesinde
değil Anadolu’nun başka yerleri için de bu ad çok geçiyor. Bunun sebebi zaman
içinde Boz-Ulus Türkmenlerinin Anadolu’ya dağılmış olmasıdır. Esasında Boz-Ulus
Türkmenleri 1691 yılında devlet tarafından zorunlu iskana tabi tutuldu. Beş
iskan bölgesinden biri de Afyon idi. Netice olarak 17. yy sonu, 18. yy
başlarında Oğulbeğli oymağının Afyon-Kütahya sancaklarında yaşadığı
bildiriliyor… Bu iki şehri birbirine bağlayan karayolu üzerindeki bir mevkiye
Oğulbeği denilmesinin bu Türkmen oymağı ile ilgisi bulunabilir.
Yurt
Türkmenlerde yurt kelimesi sırasıyla elin, boyun, obanın ve
ailenin oturduğu yer anlamına geldiği kaydedilmiş. Eğret’te en küçük birim olarak ailenin oturduğu ev, dam,
samanlık ve bunların çevrelediği bir avludan oluşan köy evi manasında
kullanıldığını çoğu kereler anlatmıştık.
Coruklar
Kaşgarlı’da geçen Çaruklug (Çarıklı) adlı bir Türkmen
boyundan bahsedilmiş. Anadolu’nun bazı yerlerinde tespit edilen Çarık, Çarıklı,
Çarıklar obalarının az da olsa bu Çaruklug boyuyla ilgili olabileceği
kaydedilmiş. Benim ilgimi çeken ise kelimenin Kaşgarlı’da geçen halidir. Aklıma
Coruklar sülalesini getirdi. Sülale adını, “coruk” kelimesinin zayıf ve
hastalıklı manasından yola çıkarak 1840’lara kadar götürmüştük. Yansımaya
benzer bu kelimenin başka bir anlamını bulamamıştık çünkü. Bilmem ki Çaruklug’a
bağlanabilir mi…
Balaban
Avşarlara bağlı küçük bir oymaktan söz ediliyor. Birgi
çevresinde tespit edilen ve 28 vergi nüfuslu bu oymağın adı Balabanlu. Aynı
şekilde Halep Türkmenlerinden Beğdili boyuna mensup bir Balabanlu oymağı
zikredilmiş. Yalnız zorunlu iskana tabi tutulan bu oymağın Anadolu’ya geçtiğine
dair bilgi yok. Belki iskandan önce yaylak olarak İlbulak’a gelmiş olabilirler.
Fakat İzmir-Aydın bölgesindeki Balabanlıların bizim dağda yaylamış olma
ihtimali yüksek. Yoksa Gedik yolunun sağ tarafında kalan ormanlık alana neden
Balaban adı verilsin ki…
Araplı
Beğdili mensubu Balabanlıların zorunlu iskana tabi
tutulduğunu söylemiştik. Onunla aynı uygulamaya tabi tutulan oymaklardan biri
de Araplu’dur. Fakat Araplı oymağı Balabanlı kadar şanssız değilmiş. 19.yy’da
zorunlu iskan bölgesi Rakka’dan kaçarak Anadolu’ya geçmeyi başarmışlar. Belki
Bayramgazi güneyindeki boğazda Araplı çiftliğini kuranlar bu oymaktandır.
Ballılar
Çukurova Ulu Yörük bölgesindeki Türkmen obalarından birinin
adı Ballu olarak kaydedilmiş. Balluların adı başka da geçmiyor. Olucak’taki
Ballılar sülalesiyle alakası var mıdır, bilmiyorum.
Dandırı
Orta Anadolu’da Niğde’de Dündarlu adıyla bir oymak tespit
edilmiş. Ayrıca Adana’da Karkın boyuna bağlı Dündarlu adıyla bir başka oymaktan
söz ediliyor. Bir de Halep Eymürlerinden 1690 Avusturya seferine katılanlar
arasında Dündarlu Eymürlerinin de adı geçiyor… İsim benzerliği de olabilir, ama
bazı belgelerde bizim Dandır köylerinin adı Dündarlı olarak yazılmış.
Eğretliler eskiden bu köylere ısrarla Dandırı derlerdi. Şimdi resmi adları
Tandır olan bu kelime eğer soba-fırın anlamındaki kelime olarak düşünülüyorsa,
bu yanlıştır. Çünkü Anıtkaya’nın yaşlısı genci o anlamdaki tandıra tandır der,
hala da öyledir. Eğer köylerin adı bu anlamda olsaydı, eskiden beri Tandır
derlerdi. Dandırı dediklerine göre Dündarlı eski adı daha akla yatkın geliyor.
Yalnız Dündarlı Türkmen oymaklarıyla alakasını bilemem.
Toman
Dede Korkut kitabında Salur Kazan’ın hikayesi anlatılırken
Toman adlı biriyle diyaloğu görülür. Milliyetinden söz edilmeyen bu kişinin de
Oğuz boylarından birine mensup olduğu anlaşılıyor. Önceden bu ismi araştırırken
Acemlere ait bir ad olduğu yahut Moğolca Teoman’ın değişmiş hali bulunduğu
sonucuna varmıştık. İsmi araştırmamıza sebep ise bizim köyde birinin böyle
lakaplanmış olmasıydı. Gırhasanların 1869 doğumlu Ahmet’e Toman diyorlardı.
1929’da vefat eden Toman Ahmet lakabını oğlu İbrahim Köz’e bırakmış. Tomanın
İbram’ın vefat tarihi de 1987…
Dumanoğlu
Bir de Tuman var. Oğuznamelerde geçiyor, mesela Oğuz ülkesi
yabgularından, yani hükümdarlarından biri de Tuman’dır. Aynı şekilde 16. yy’da
Yavuz Sultan selim’im mektup yazdığı Memluk Sultanının adı Tuman-Bay… Bu isim
de bana Dumanoğlu sülalesini hatırlattı. Eğret’in eski sülalelerinden olduğu,
1731 tarihli bir belgeden ve ailenin 1904 kütüğünün ön sayfalarında yer
almasından anlaşılan Dumanoğlular maalesef günümüze kadar gelememiş. En son
mensubu Dumanoğlu Halil, Danalardan Ayşe Hanımla evlenmiş. Tek çocukları oluyor
Emine, onu da Dananın Çolak veya Konyalı Çolak diye bilinen Mehmet Kurt’a
veriyorlar. Onların tek çocuğu Musa da çocukken ölüyor. Böylece Dumanoğlular
tükenmiş.
Sağırlar
Oğuzların tarihinde çok mühim rol oynayan boylardan biri
Salurlardır. Yönetim kademesi çoğunlukla Salurlardan oluşuyor, Dede Korkut’a
göre Oğuz ülkesinin en şereflileri Salurlar. Selçuklu fethine katılmışlar, İran
ülkesinde kendi adlarına bir devlet kurmuşlar, Anadolu iskanında mühim rol
üstlenmişler. Bu yüzden Türkiye’nin her yanında bu boyun kalıntılarına hala
rastlanabilir. Salurların Moğollar devrine kadarki adı Salğur imiş, demek ki
Anadolu’ya yaklaştıkça isim değişip Salur oldu… Eğretlilerin Sağırlar olarak
tanıdığı sülalenin kayıtlardaki adı Hacımustafalar. Bilindiği kadarıyla
sülalenin geçmişinde işitme zorluğu çeken, yani sağır olan kimse yok. Halkın
neden böyle bir yakıştırma yaptığı merak konusudur. Sülalenin ninesi başka bir
köyden Eğret’e gelirken yanında tay gelen Ahmet adındaki oğlunun sağır olması
sebebiyle Sağırlar diye lakaplandığı yönünde bir rivayet var. Lakin bu da
inandırıcı değil, çünkü 1831 kayıtlarında o Ahmet’in sağırlığına dair bir not
bulunmuyor. Oysa başkalarındaki fiziksel kusurlar özellikle belirtilmiş.
Kısacası Sağırlarda sağır yok. İşte bu yüzden bu sülalenin Salır boyundan
olduğunu düşünüyorum. Nasıl boy adı Salğur/Salur/Salır değişimine uğradıysa,
bunlar da Salğuroğlu/Salğıroğlu/Sağıroğlu yahut kısaca Sağırlar olarak
kalmışlar.
Garadeli
Anadolu’ya ilk Türkmen akınları yapıldığı sıralarda Salur
boyundan Kara Beli adında bir beyden bahsediliyor. Kara Beli Bey bir bölgede
bir asır kadar hakimiyet kurmuş, fakat ondan sonra ne kendisinin ne de Kara
Beli hanedanının adı geçiyor, unutulup gitmiş. Burada bunu zikretmemin sebebi,
1936’da vefat eden Alemdaroğlu Ahmet Kızılyel’in lakabına benzemesidir. Garadeli deniliyormuş
kendisine, şimdi sülalesi de Garadeliler
olarak anılıyor. Garadeli esmer biri miydi acaba, ve hakikaten deli miydi?
Değilse bu lakap Kara Beli’nin değişmiş hali midir?
İlyen
Yine Salurlardan devam edelim. Yavuz Sultan Selim döneminde
Amasya taraflarında yaşayan Ak-Salur oymağı var. Beş kola ayrılan bu oymağın
son kolu İl-Değen diye adlandırılmış. Aklıma
hemen İlyen köyü geldi. Şimdilerde Üçlerkayası olarak bilinen köyün eski adı,
leğen anlamında İlyen veya antik lion (aslan)dan bozma İlion/İliyen diye
tartışmalar var. Bence ikisi de değil. Salur boyunun İl-Değen oymağı bunu
açıklıyor, oymak adı zamanla İldeğen/İliyen değişimine uğramış.
Emiraliler, Emirhanlar, Emiralanlar
24 Oğuz boyundan biri de Eymür. Anadolu’da Emir, İmir gibi
değişik söylenişler kazanmış ve diğer boy unsurları gibi Eymür Türkmenleri de
her yere dağılmış. İsim olarak Eğret’te bu boyla irtibatlandırılabilecek üç
geniş sülale bulunuyor ki bunların Eğret geçmişini kesin olarak tespit etmek
mümkün değil. Türkmen yerleşiminin devam ettiği bin yıla yakın bir dönemin
herhangi bir kısmı olabilir.
İlk sülale Emiraliler grubudur; Fidan soyadlı Yeşilömerler,
Önkal soyadlı Garaguzular ve İleri soyadlı Faddikler-Çolakfatılar bu gruba
girer. Eymür oymaklarından birine mensup ilk atalarının adı Emir Ali olduğundan
böyle adlandırıldığı düşünülebilir.
İkinci grup sülale ise Emirhanlardır. Eğret köyüne dair 16.
yy tarihli ilk belgelerde ve 17. yy’da kaleme alınmış mahkeme kaydında ismi
Eymirhan biçiminde geçen kişinin çocukları, 19. yy’da Emirhanoğlu diye
kaydedilmiş. Sülalenin günümüzdeki karşılığı Okutan soyadlı İşoflar oluyor.
Köydeki bazı mevkilere adını veren İmran’ın da bunu ifade ettiğine yönelik bir
kanaat var. Dönüşümü şöyle düşünebiliriz: Eymürhan/Eymirhan/Emirhan/İmran…
Emiralanlar grubunun Eymür Türkmenleriyle alakası
olmayabilir. Daha doğrusu bu isimlendirmenin mantığını çözebilmiş değiliz.
Fakat çok kalabalık bir sülale grubunun 1831 kayıtlarında ortak böyle bir
sülale adıyla adlandırılması manidar. Keleş ve Selek soyadlı Hacapdıramanlar;
Işılak, Kirkit, Ayas soyadlı Apdıramanlar; Onay soyadlı Hacemirlahlar; Emre
soyadlı Hacahmetler, Deliveliler; Geçer soyadlı Garmenlerin hepsi Emiralanlar
grubunda değerlendirilmiş. O halde Emiralanlar, kayıtlara geçmemiş bir Türkmen
oymağının adı olabilir.
Etmek Ve Hamırsız
Oğuzlar/Türkmenler kitabından aldığım son notlar yemeğe dair
olmuş. Dede Korkut Kitabında ekmeğe ‘etmek’ denildiğini not etmişim mesela.
Sebebi malum, bizim köyde de hala böyle denildiğini bilirsiniz. Hatta mahalle
fırınında ekmek pişirme işinin adı “etmek etmek”tir. İkileme gibi görünen bu
söz aslında ilk kelimesi ekmek ismi ve ikincisi yardımcı fiilden oluşmuş
birleşik fiildir.
Ekmeğe benzer bir not da gömeç’tir. Küle gömülerek yapılan
ekmek türüne gömeç diyorlarmış. Anıtkaya mahalle fırınlarında aynı teknikle
hamırsız pişirildiğini eskiler hatırlar. Bu konuyla ilgili bir yazıda taze ebegömeci
tohumlarına, ona benzediği için hamırsız deyip yediğimizi, bu otun adında da
bulunan gömeç kelimesinin yaşı bin yıldan fazla olduğunu, dolayısıyla hamırsızı
da onunla aynı yaşta kabul etmek gerektiğini filan anlatmıştım. Ayrıntıları o
yazıya havale ederek geçelim.
Ombeş Çorbası
“Şirazlı Ebu İshak-ı Hallac’ın Divan-ı Et’imme’sinde
Türklere ait bir çok yemeklerin adı geçiyor: Tutmaç, gömeç, çörek, buğra,
kıyma, umaç, katık, çağır, kavud…”
Bu son alıntıda üzerinde duracağım kelime umaç’tır.
Türklerin milli yemeklerinden diye bahsedilen umaç, bizim oğmeş çorbası olarak
yediğimizden başkası değil. Zaten umaç kelimesinin aslı da ogmaç’tır. Yani
orijinal haline daha yakın olan Anıtkaya’da söylenen oğmeş kelimesidir. Çünkü
onun asıl hali de oğmeç… Bilindiği gibi bu yemek, hafif ıslatılan unun avuçta
oğularak hamurlaştırılması ve böylece oluşan küçük topakçıkların çorbanın
tanesi olarak kullanılmasından ibarettir. Yani yemeğin hazırlanmasındaki asıl
iş unun oğulmasıdır… Çok lezzetli bir çorba. Neden bilmem, küçükken buna
onbeş/ombeş çorbası derdik…
***
Okurken aldığım notlar bu kadar. Herhangi bir sıralamaya tabi tutmadan, nasıl
not ettiysem o düzende aktardım. Yine de şu haliyle Eğret bölgesinin
Oğuz/Türkmen boylarının yaklaşık bin yıl süren yerleşim sürecindeki vatanlaşma
hikayesini yansıtabilir. Bir bakıma Oğuzların buralardaki ayak izlerini tespit
etmeye çalıştım…