24 Temmuz 2026

Kaderin Payı; Çifte Baskın Ve Zafer


    27 Ağustos 1922, taarruzun ikinci gününde Yunanların bütün cephelerde bozulduğu ve geri çekilmeye başlayacakları anlaşılmıştı. Trikopis öğleyin Afyon'u boşalttı, kendisine bağlı tümenler kuzeye ve batıya doğru kaçışıyordu. Bozgunu anlayan Diyenis de ihtiyattaki tümenlerine çekilme emrini verdi. Taarruzun en sıcak bölgesindeki genel Yunan durumu bu idi.

    Aynı günün ikindi sıralarında Fahrettin Altay Paşa süvarileri keşif amaçlı İlbulak dağlarındaydı. Paşa'ya dağda Yunan görünmediği, Eğret yakınlarında çok büyük bir çadırlı Yunan ordugahı bulunduğu bilgisiyle döndüler.

    Fahrettin Paşa, kolordusunun bir tümeniyle buralardaki çekilen düşmanı takip harekatını sürdürürken, diğer iki tümenle Eğret'teki ordugahı vurma ve Eskişehir demiryolunu bozmayı planladı. 28 Ağustos sabahında bu görevler tamamlanıp öğlen olmadan Olucak'ta buluşulacaktı. Buna göre 1. Tümen bulunduğu yerde kalacak, 2. Tümen Eğret istikametindeki görevler için hemen yola çıkacak, 14. Tümen de geriden gelip ona yetişecek ve anılan görevleri birlikte ifa edeceklerdi.

    Emirleri tümenlerine tebliğ etti. Daha sonra cepheden aldığı emir ile kendi verdiği emir birbiriyle çelişmediği için değiştirme gereği duymadı. Bu hal üzere tümenleri harekata başladı. 1. Tümenin vazifesi belliydi, Balmahmut civarında düşman çekilişini durdurmak. 2. Tümen de görev yeri olan Eğret istikametine doğru akşam saatlerinde yola çıktı. 

    14. Tümen ise daha batıda bulunuyordu, emri biraz geç aldığından akşam 21.30 gibi yola koyuldu. Bununla beraber normal yürüyüşle sabaha karşı öndeki 2. Tümenle Eğret'te buluşabilirdi. Fakat işler yolunda gitmedi. Sapa arazide yol almanın çetinliğine ek olarak büyük bir düşman birliğiyle karşılaştılar. Onunla dalaşmayıp vazifesine zamanında ulaşma kaygısıyla yolunu uzatmak zorunda kaldılar. Nereye çıktığı bilinmez dolambaçlı, kıvrımlı yollardan dolaşarak Olucak'a ancak sabah varabildiler. Oysa tümenin yardımını bekleyen 2. Tümen kolları Eğret'te hücuma başlamak üzereydiler. Böylece 14. Tümen Olucak'ta kaldı.

    Gerçi 14. Tümen desteğinden yoksun kaldıklarının farkında değillerdi, ama 2. Tümenin talihsizliği bununla sınırlı değildi. Çalılık içinde gece karanlığında Eğret'e doğru ilerlerken, tümen tam ortadan ikiye bölünüverdi. İkişer alaylı iki grup o kadar ayrı düştüler ki, sabahın erken saatlerinde biri Eğret'te diğeri Çirçir'deydi. Aradaki beş kilometrelik bu mesafe ve iletişimsizlik, Kolordunun Eğret'teki karargahın vurulması ve daha doğudaki demiryolunun bozulması emrinin yerine getirilmesini ne kadar etkileyecek?

    Tümen Komutanı Zeki Bey sağa kopan gruptaydı. Geri dönüşün mümkün olmadığını anladığında, emrin (bari) ikinci kademesini icra etme yönünde irade göstermiş olabilir. Elindeki iki alayla demiryolu tahribi pekala mümkündür. Daha ormandan çıkmadan, Çirçir açıklarına varmamışken bu niyette olduğunu düşünebiliriz. Hatta Çirçir'de Trikopis Karargahı ve diğer birliklerini gagaladıktan sonra bile bu niyetinden vazgeçmediğini gösteren alametler var.

    Hesapta olmayan bu karşılaşmada Yunan'a epeyce zayiat verdirdi; öldürdü, esir aldı, araçları tahrip etti, kısaca ciddi rahatsızlık verip darbe vurdu. Lakin asıl hedefini unutmayıp Belce üzerinden Gazlıgöle'e inme niyetiyle o tarafa yöneldi. Fakat karşısına Yunan ihtiyatının 5. tümeni çıkınca hem o engeli aşamadı, hem de bölgedeki son birlikler de orayı terkettiğine göre demiryolu tahribinin anlamsız hale geldiğini düşünüp geri döndü. Bir bakıma görev otomatikman iptal edilmiş oluyordu. 

    Hesapta olmayan bir ganimet olarak Trikopis karargahının vurulması var. Şu halde Zeki Bey tümeninin yarısının, Kolordu emrinin bir parçasını yerine getirmiş olduğunu düşündü. Öte yandan Eğret taraflarından silah ve top sesleri geliyordu. Tümeninin kopan diğer alayları Eğret'e varmış ve orada 14. Tümenle birleşip Yunan ordugahını vuruyor olmalıydılar. 13. ve 20. alaylarına İlbulak sırtlarından ilerleyerek Olucak'a dönmelerini emretti. Kendisi Eğret'e yöneldi.

    14. Tümenin Eğret'e hiç gelmediğini, Olucak'ta kaldığını ancak köye vardığında öğrendi Zeki Bey. Gürültüyü çıkaran kendi 2. ve 4. Alaylarıydı ve zaten şenliğin sonuna denk gelmişti. Zira koca ordugaha baskın yapan süvarileri, Olucak'a doğru çekilmekteydiler.

    Zeki Bey'in sonradan öğrendiğine göre, Trikopis hatıratında Eğret savaşı diye geçen, Türk kayıtlarına ise Eğret baskını diye yansıyan bu harekat Çirçir'dekiyle eşzamanlı başlamış. Önce güneyden Eğret köyüne girmeye çalışan alaylar bundan vazgeçerek, Kolordu emri doğrultusunda ordugahı basmaya karar vermişler. Kendilerinin on katı büyüklüğündeki düşmana baskın vermek pek akıl karı gibi görünmüyor, ama iki süvari alayı bunu yapmış. Üstelik ordugahta Diyenis'in karargahı da bulunduğu, hatta kendisinin de bizzat orada olduğu, ve hatta çadırının isabet aldığı üç gün sonra öğrenilecektir.

    Neticede Fahrettin Paşa'nın 2. Tümen için planladığı görev emri, bir eksik ve bir fazlayla tamamlanmış oluyor. Eksik kısım demiryolunun bozulmasıdır. Fakat böyle bir operasyona gerek kalmadığı kanaatine binaen bundan vazgeçilmiş olması, vazifenin tamamlandığına yorulabilir. Fazladan icra edilen kısım ise Trikopis karargahının vurulmasıdır. Eğret'teki alayların Diyenis ordusunu basmasını da listeye ekleyince, Fahrettin Paşa emrinden daha fazlasının yerine getirildiği açıktır.

    Oysa Fahrettin Paşa, bu görevin 14. Tümenle birlikte iki tümence ifa edilmesini planlamıştı. 14. Tümenin yavaş hareketiyle denklemden çıkması ve 2. Tümenin trajik bir biçimde ikiye bölünmesi sonucu iki tümenlik iş iki alaya kaldı.  Bütün bu aksilikler çıkmasaydı da baskın planlandığı gibi yapılsa netice nasıl olurdu bilinmez. Lakin bu iki alayca icra edilen Eğret baskınında, hesapta olmayan ve orada olduğu bilinmeyen Diyenis karargahı da vurulmuş oldu. Yine aynı aksilikler sebebiyle bir başka iki alay da, yine hesapta olmayan Trikopis karargahını vurmuştu. Fahrettin Paşa planında bunlar öngörülmemişti. Senin planın işe yaramıyor; bir el, daha ince bir planla her nakışı işleyip hedefinin fazlasını veriyor. 

    Bu tarihten bir yıl öncesinde benzer bir olay yine aynı kişilerin başına gelmiş. 1921 yılı Ağustos ayının son günleri, Sakarya Savaşı, Polatlı yakınları... Daha kolordu olarak yapılandırılmamış, ama birlik şimdiki gibi ve Fahrettin Paşa kumandasında... Uzunbeyli yakınlarında Yunan menzil noktası tespit etmişler. Buraya bir baskınla Türk ordusu için acil ihtiyaç olan erzak ve mühimmatı ele geçirmeyi planlıyorlar. 2. Tümenle bir şekilde irtibatı kopmuş. Bu yüzden 14. Tümen görevlendiriliyor, kumandanı ta o zamandan Yarbay Suphi Bey. Hastalandığı için Fahrettin Paşa'yı istirahete mecbur bırakıyor doktor, 14. Tümen devam ediyor. Çok sonra kendine gelince Paşa harekat mahalline varıyor ki baskın filan yok. Suphi Bey geciktikleri için baskını yapamadıklarını, düşman tarafından farkedilince de bunun baskın olmaktan çıktığını söylüyor. 

    Yine de saldırı hazırlığı yaparken M. Kemal Paşa'nın Sakarya savaşına katılmaları için acilen cepheye gelmeleri emrini alınca mecburen bu işten vazgeçiyorlar. Sonradan öğrendiklerine göre burası sadece menzil noktası değilmiş, o sırada Yunan Başkomutanlık karargahı da köyde bulunuyormuş. Fahrettin Paşa, Yarbay Suphi Beyin gecikmesi sebebiyle o köye baskın yapamadıklarını böylece savaşı yakından etkileyecek bir fırsatı tepmiş olduklarını söylüyor. Halbuki Sakarya Savaşı bir zaferdir ve Yunan'a burada ilk defa çok büyük bir darbe vurulmuştur. 

    Savaşın seyri bizim lehimize daha nasıl değiştirilebilirdi ki? Köye baskın yapsan, erzak ve mühimmat ele geçirsen, hesapta olmadığı halde karargahı vurup Papulas'ı öldürsen belki o küçük baskında başarılı olacaktın da neticede Sakarya Zaferi gerçekleşmeyecekti, bilemezsin...

    Bazen sen bir plan yaparsın, Allah kendi planıyla seninkini bozarak seni teyid eder, sonunda zafere nail olursun. 

    Sen sadece Eğret'teki bir ordugahı vurmayı planlarsın. Kader yoluna maniler çıkarıp geciktirir, böler, parçalar. Minik kuvvetlerle hem ordugahı vurur hem de düşman cephesinin en mühim iki karargahını darmaduman edersin. Öyle şaşkınlaşırlar ki n'etceklerini bilemez serseri tavuğa dönerler. Bu şaşkınlığın neticesinde iki gün sonra Dumlu'da zafere koşarsın...

    14. Tümen gecikmelerinde, 2. Tümen bölünmelerinde, bilmeden yapılan karargah baskınlarında kaderin payı var...



06 Temmuz 2026

Dağında Güzel


    2000 yılında Harmanyerindeki yeni ortaokul binasına taşındığımızda acilen yapılması gereken işlerden biri geniş bahçeye duvar örülmesi idi. Ertesi senenin baharında bu iş bitti. Bu sefer de okul binasının koca bahçe içinde çırılçıplak pek tuhaf göründüğünü fark ettik. Ağaçlandırmak gerekiyordu. Yaklaşık bir kilometrelik duvarın içine fidanlar dizmek, o günün ekonomik şartlarında imkansız gibiydi. Külfetsiz bir yol bulmalıydık.

    Sonbahardı, sanırım Ekim... Dağdan bir kile kadar pelit çuvalladık. Araştırma sonucunda, ıslatıp karanlık ortamda yirmi gün kadar bekletince tomurcuklandığını ve o vakit toprağa ekilmesi gerektiğini öğrenmiştik. Tarife en uygun ortam orası diye çatıya kaldırdık. Sonra o arada müfettişler geldi gitti, okul denetimi filan derken biz çuvalı orada unuttuk. Bir münasebetle hatırladığımızda aradan iki ay kadar geçmişti. Bizim pelitlerin her biri tomurcuklanmış, cücüklenmiş püsküllenmiş de ışığı arayan pülçükleri saçak altında goğsulara doğru yollanmışlar. Çuvalı delip çıkan her bir pülçük en az iki metre uzamış. Okul bahçesini meşe ile yeşillendirme projesi daha ilk adımda sonuçsuz kaldı. Başarılı olsaydı köy içinde meşe yetişir miydi, bu sorunun cevabını öğrenemedik.

    Aşırı veya yanlış yeme kaynaklı bir mide rahatsızlığı olan yakıleşmenin doğal ilacı bilinir yakı otu. İlbulak dağının zirvesinden ormanın ucuna kadar her bölgesinde bolca yetişiyor. Kökünü incitmeden topraklı olarak köye getirip bahçeye dikmişti Babam, tuttu; hatta ertesi yıl da aynı köklerden yeşerdi, çiçek açtı. Sonra kurudu gitti. Bunu bilen torunları yakı otu hakkında araştırma yaparken hep dağdaki doğal ortamından toplayıp onun üzerinde çalıştılar.

    Kekik mesela... Söğütcük gırañlarından Resulbaba tepesine kadar çok çeşitli yükseltilerde yetişebiliyor. Hepsi kır kekiği, tülü tülü... Bizim İblak kekiğinin yeri ayrı tabi; çiçeği, kokusu, keskinliği ve tabi ki şifa özelliği itibariyle yeri doldurulmaz...

    Kır kekiği yahut dağ kekiği diye fidesini satıyorlar bir kaç yıldır. Saksıya bahçeye dikmek için birebir. Uzun boylu bir şey, çiçeği gür oluyor, hatta kokusu da güzel; ama her nedense içim ısınmadı ona da... İlle de sürüngen gibi yerde sürünüp köken atacak, ancak çiçekleriyle göğe baş kaldıracak mütevazi kekiğimizin yerini tutmuyor. Mezarlıklara filan dikiyorlar... Diken diksin, ben pek oralı olmadım...

    Yalnız, millet dağ kekiğinin fidesini yetiştiriyor da biz niye kendi dağımızın kekiğini ovaya nakledemiyoruz, diye dert edindim. Tomurcuklanmadan önce, toprağın nemli olduğu dönemlerde köküyle toprağıyla kaldırıp aynı gün bahçeye diktim. Her gün muntazaman suladım, arada gübreledim, iyi baktım yani. Hesaplayamadığım bir şey, yanındaki ağaç yapraklandıkça bunları gölgeleyip güneşini engelledi. Sonunda yirmi kökten ondokuzu kurudu. Sağ kalabilenler bu sene köken saldı ama çiçeklenemediler.

    Geçen yılki nakilden ders alıp bu sefer sürekli güneş alan yere yeni topraklı nakiller yerleştirdim. Yine sulamaya filan dikkat ettim. İyi gidiyordu, dağdakilerden önce çiçek açtı çoğu; lakin şu an için bir iki kökte canlılık alameti var, o kadar... Bundan sonra İlbulak'tan köklü kekik getirmeyi düşünmüyorum. Adam taşın kayanın arasında yaşamayı seviyor, şehre sürüklemeye gerek yok.

    Benzer bir durum çeşitli çiçekler için de defalarca denendi ve her deneme başarısız oldu. Dağda gördüğü lale, sümbül, karanfil, bir orkide türü olan salep, kardelen (çiğdem) soğanlarını alıp saksıya gömenler var. Bazıları yeşerdi, hatta çiçeklenenler de var; ama hiç biri dağdaki gibi canlı ve gösterişli olmuyor. Olmaz tabi, adı üstünde bunlar dağ lalesi, dağ sümbülü, dağ karanfili, dağ kekiği... Ovaya indirirsen olur mu!

    Olmayacağı belli de, durur muyuz hiç... Kardeşim bizim dağ da çok münbit mübarek... Her türlü nebatatın dağ versiyonunu, yani orijinalini burada görebilirsin.

    Geçen hafta başımıza geldi... Garannıkdere'den sonra biraz kaybolduyduk. Şu dere bizi arabaya götürür, diye bir selyolağına paralel yürüdük. İki farklı yerde karşımıza hanımeli çıktı. Birinin kökü ağaçlaşmış, eğri büğrü gövdesi yanındaki alıç azadına tutunup yükselmiş, çiçekleri ise alıç ve çalı yaprakları arasında kendini gösteriyor. Diğerinin gövdesi de bağ çubuğu kadar kalınlaşmış, ama düzgün büyümüş, çalının arasından yükselmiş. Fakat dibinden yine çok düzgün bir piç filiz de yükselmiş, ikisi birlikte çiçeklenmişler. 

    Baktım Bizimki o filizi kökünden çıkarıp götürmekten filan söz ediyor. Hemen atağa geçtim; dağ hanımelisi, bak kokusu da yok, boşuna ziyan etmeyelim, deyince ikna oldu. Oysa akşamüzeri başlayıp gece boyu koku salgıladığını biliyordu, gafletine denk geldi herhal...

    Gerçekten de yazık olurdu. Onca deneme sonucunda dağdan indirdiklerimizin hiç biri yerini beğenmediği anlaşılmıştı. Israra ne gerek var...

    Hem çiçek dalında güzel demişler, bizimkiler ise dağında güzel... Bırak dağda kalsınlar...