deretepeeğret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deretepeeğret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Nisan 2026

Üyükyolu

     
    Mezarlığın önünden sağa kıvrılıp  petrolun arkasından dolandınız ve asfaltı paralel takip ederek şimdi  mizahi bir anı olarak sadece kapısı kalan Güdükahmet'in samanlık hizasına geldiniz. Tam orada yolun üçe ayrıldığını görürsünüz.

    Eskiden de böyleydi, tam orada her biri başka bir tarafa yönelerek üç kola ayrılırdı yol... Yalnız buraya gelene kadar labirent bulmaca çözer gibi oradan oraya kıvrılmazdı. Gatçayır yolunu batıya doğru dümdüz takip ettiğinizde buraya ulaşırdınız. Özel bir gayret istemezdi, koşum hayvanlarını serbest bıraksanız onlar bile mecburen buraya gelirlerdi. 

    Fakat hatırladığım kadarıyla 70'lerde Gatçayır'a Karayolları şantiyesi kurulunca yol kesintiye uğramıştı. Çünkü tam da yolun batıya doğru aştığı bayırın ortasındaydı yapılan binalar. Neyse ki kesinti kısa sürdü de büro binasının ardından geçmek üzere yeni bir yol verdiler. Tatlı rampayla orayı dolaşıp derede eski yola kavuşulurdu. O yıllarda deredeki serenli kuyu kullanılabiliyor ve henüz o kısmına gelinmemiş olan şimdiki karayolunun bulunduğu yer çok rahat geçilebiliyordu. Zaten orayı geçtiğinde seni Güdükmehmet'in bağ karşılar, yani yolun üçe ayrıldığı nokta...

    Yolların sola ayrılan birincisi, bilemedin yüz metre sonra koca bir badem ağacını yalayıp doksan derecelik iki zikzak yapar ve ötesinde hiç eğilip bükülmeden yoluna devam eder. Sürekli batıya doğru bu düzgün yolun başı ve sonu hep Gabarçukuru'dur...

    Ayrım noktasının ikincisi, yani ortadaki Bağlar yoludur. Çünkü Güdükmehmet'inkinden başlayarak ilerideki tepenin hemen ardına kadarki bölgede eski Eğret bağlarının bir bölümü bulunuyordu. Zaten o tepenin deresinde Hacahmedinguyu, diğer deresinde ise Gambırarifinguyu var. Orada yol çatallaşıp biri Gocadere'ye uzanıyor.

    Gelelim asıl konumuz olan üçüncü yola... Diğer ikisinin aksine bu yol varıp bir yerde erimiyor, gidiyor da gidiyor... Ben ötesine geçmedim ve şimdi nasıldır bilmiyorum, ama eskiden Çerkez (Yenice)yi aştıktan sonra daha yola devam edermiş...

    Yenice'ye yakın olan kısmındaki mevkilere genelde Çergezgırı diyorlar, fakat bu yolun çevresindeki tarlalar tarif edilirken Üyükyolu diye adlandırılıyor. Demek ki bu mevki adını yoldan almış. Eskiden beri bu böyle... Çocukluğumda bu ismi duyup sağda solda boşuna üyük arar bulamaz ve bunu eskilerin tuhaflığına yorardım. Öyle ya; Üyük nereee, Üyükyolu nere... 

    Çocukluğumda kapattığım bu tuhaf isimlendirme mevzusunu bir kaç yıl önce tekrar gündeme getirdim. Yeri geldi, arazileri konuşurken Hacapo (Abdullah Erdem) abiye sormuştum. Üyük ile Üyükyolu'nun ne alakası vardı?

    - "Ha! Sen bilmiyoñ mu?" diye cahilliğimden zevklenerek biraz naza çekti ve sonra basitçe anlattı. Beşkarış'ın eski adı Üyük imiş ve bu yol o köye çıkarmış... Tabii ya, nasıl düşünemedim ben bunu. O köyün adı 'Beşkarışhöyük' olarak geçtiği bir sürü belge okuduğum halde böyle bir ihtimal nasıl aklıma gelmez. Bir de şimdi üzerinde şehitlik bulunan Üyük ile yolu ilişkilendiriyor, eskilerin de böyle düşündüğünü sanarak onları tuhaf buluyordum... Vay be!.. 

    Sonuç olarak yolların üçüncüsü Üyük yoludur. Mevki olarak düşünürsek Kötayolları, Çerkezgırı,  Gocadere, Hacahmediñguyu ve Bağlar arasında kalan ara bölge Üyükyolu oluyor. Mevkinin ortasından da Üyük yolu geçiyor.

    Yolun kenarında dedemin bir tarlası vardı, dayımla çifte giderdik. Demek ki sonbahardı, ekin ekme dönemi. Yan taraftaki tarlada meyvesi iri ve tatlı alıç azadı var. Benden beklenen eşekleri çevirmek ve buradan alıç toplamak. İki vazifeyi de yapmışımdır mutlaka, fakat oraya dair benim aklımda kalan ikisi de değil, daha başka bir şey...

    Tarlayı sürdükçe cizilerden fişek çıkıyordu. Daha doğrusu kapsül, beş altı santim uzunluğunda makineli veya normal tüfek kapsülleri; biz kısaca fişek derdik. Eşelemeye gerek yoktu toprağı, ciziye düşer gördüğümü alırdım. Ceplerim ellerim dolar, gidip bir yere boşaltır tekrar doldururdum. Uzaklaşan eşşekleri çevirmeye gider veya başka bir sebeple fişek toplamaya ara verir veya bitirirdim. Topladığım fişeklerle oynar mıydım, hayali atış talimi mi yapardım, bazılarını düdük gibi öttürür müydüm; belki hepsi... Ne çok fişek çıkardı. Mutlaka yakındaki başka tarlalarda da aynı şekildeymiştir...

    Bunun sırrına on yıllar sonra erebildim. Okuduğum metinlere göre 27 Ağustos 1922 günü ikindi vakti, Süvari gözcüleri İlbulak'tan araziyi izlediler. Eğret yakınlarında büyük bir çadırlı Yunan ordugahını rapor ettiler. Ertesi sabah Süvari alayı bu ordugaha baskın verdi. 28 Ağustos olayları böylece başlamış oldu. Toparlanana kadar acz içinde kalan düşmana, Yenice'deki birliklerinden yardım yetiştiği askeri metinlerde ayrıntı olarak belirtilir. 

    Tabi metinlerin askeri dilinde olay anlatılırken tam olarak mevki adları kullanılmaz, öyle ya, onlar bizim nerelere ne dediğimizi nereden bilsinler. Şimdi ben küçükken topladığım avuç avuç fişeklerden yola çıkarak anlıyorum ki, sözü edilen Eğret baskını tam da bu Üyükyolu mevkiinde yapılmış. Hem de burası Yenice'ye çok yakın...

    Şu yaşa geldik, eskilerin hiç bir isimlendirmesinin boş ve sebepsiz olmadığını ancak anlayabiliyoruz...



08 Nisan 2026

Çoğu Kırda Kalır

     
    Dün hava çok güzeldi, tam bahar... Bugün de öyle olacağını, sonraki günlerde bir kaç günlük soğuk, kar, doñlu bir uyarı da hazır önümüzdeyken bugün kıra çıkmayı kararlaştırmıştık. Niyetimiz toklubaşı kazmaktı.

    Senelerdir uygulanan köy arazisini nadas-ekin olarak ikiye bölme doğal takvimine göre bu yıl Gocagır tarafı ekin, diğer taraf ise nadasmış. Şimdiye kadar bu otu hep ekin tarafından kazdık, bu hesaba göre Gocagır tarafına gitmek lazım. Yalnız gittiğim zamanlar hemen Söğütcük ile Gavasguyusu arasındaki tepeleri dolaşır, yükümü tutardım. Duydum ki oralarda çok koyun dolaştırılmış, onlar da çok sever bu otu... Ayrıca bu sene toklubaşı bakımından Gocagır'ın dibi, yani Ağren-Gağren taraflarını çok methediyorlar. Genellikle oralara gidiyorlarmış. Bilmediğim yerlerde dolaşmak istemedim. Varsın nadas olsun, geçen yıllarda gezdiğimiz yerlere bakalım, varsa kazarız yoksa yürüyüş yapmış oluruz diye düşündük.

    Toklubaşı için önceki yıllarda bu tarafa çok geldik, bu gelişlerde araziyi bilen Dayım vardı. Genellikle şöyleydi rutinimiz; Gambırarifinguyu dibindeki düzlüğe parkediyor, suyumuzu, bıçak ve çuvalımızı alıp karşı bayırı aşıyor, Göğemdere midir Gocadere mi, oradan çuvalları doldurup dönüyoruz. Bu arada Dayım çocukluğunda buralarda yaşadıklarını anlatır, mevkileri tarif eder, sorularımı cevaplayarak iş ve sohbeti sıkıcılıktan çıkarırdı...

    Dayım yoktu, ama aynı yolu izlemeye karar verdik. Fakat daha Güdükahmedin bağ denginde çamura saplanayazdık. Evvelki gün yağış çok şiddetliydi, belliydi çamur olacağı... Allahtan kuyuya varana kadar bir kaç yerde kaymanın dışında bir şey olmadı. Suyumuzu çuvallarımızı alıp, çok iyi bildiğim güzergaha düştük. Çaprazlama bayırı kavrayınca karşımıza çıkacak gırañdan itibaren bir iki toklubaşı karşımıza çıkardı, dereye inene kadar böyle tek tük kazar, varacağımız yerde de bulacağımızı bulurduk. Yani tahminen böyle olması lazımdı...

    Umduğum yerlerde hiç ot bulamadığımız gibi, gırañda o güne kadar görmediğim bir tulumba karşıladı bizi. Hayret, yeni mi yapılmıştı acaba... Neyse ki artık işaretimiz olan deredeki göğem topluluğu göründü, ne bulacaksak oradan bulacağız. Zaten o göğemlere kadar bir şey kazamadık. İşin garibi, hedefimizdeki tarlada da hiç toklubaşı yoktu. Daha doğrusu hedef tarlada bir gariplik var, böyle değildi buralar... Daha yukarıda çok kalaba bir göğem ormanı, fark edilmeyecek kadar az değil, bunca yıldır nasıl göremedik! Üstelik o mini göğem ormanının hemen sırtında deve hörgücü gibi ikiye yarılmış bir tepecik ve onun çevresinde de koca koca kayalar var... 

    İster istemez o tarafa yöneldim. Yaklaştıkça yanlış yere geldiğimizi düşünmeye başladım. Tamam da nere burası? Aynı yönde aynı güzergahı izlediğimiz halde, önceki yıllarda neden buralara yaklaşmadık bile? Neler oluyor, yoksa tersim mi devrildi? Deve hörgücünü sağdan soldan fotoğraflarken her tarafın kazılmış, koca koca doğal kayaların yığılmış olduğunu fark etmemek imkansız. Belki de burası adını duyup da merak ettiğim tarihi merkezlerden biridir, kim bilir...

    Hörgücü doğudan incelemek için o yana geçince birden manzara tanıdık geldi. Tanıdıktı, ama yine de o mahallin kimliğinde netlik yoktu. Tamam bu düzlük şurası, tepe de şu, diyemiyorum... Eski kuyu gövdesine tulumba eklenmiş, eski aharların üstüne ekleme beton dökülmüş, yanda antik kalıntı olduğu çok belli bir yalak... Artık bu taraftan hörgüç görüntüsünün kaybolduğu tepeye şu ayrıntılar eşliğinde bakınca kafama dank etti, burası Çatalınguyu Höyük idi... İyi de Çatalınguyu nerede? Dört yıl önce çatal direği hala yerindeydi, o nereye gitti? Aradım, kökünü buldum; testere izleri besbelli, kesmişler. Kuyunun  diğer aksamını da tamir etmişler. Benim orayı tanıyamayışımın birinci sebebi bu direğin yokluğudur. Ne kadar uzaktan bakarsam bakayım, o direği gördüğümde mutlaka tanırdım, fotoğrafını onlarca yazıda kullandım... Tepeyi ve mevkiyi tanıyamayışımın diğer sebebi de ilk defa başka bir yönden bakışımdır. Zaten kuzeyden başka hangi yönden bakarsanız bakın deve hörgücünü göremezsiniz...

    Bütün bunlara rağmen oranın Çatalınguyu olduğuna yüzde yüz emin olamadım. Yanlış yöne geldiğimiz kesindi ama... Daha kuzeye, Yenice'ye doğru gitmeye karar verdik; aradığımız yer oralarda olmalıydı, biz bu tarafa fazla yanlamışız.. Derken arkamızdan bir traktör belirdi. Bizim Halaoğlu Ahmet... Nohut ekmeye gelmiş. Toklubaşı için geldiğimizi söyledik, arabayı nereye bıraktığımızı sordu. Gambırarif'inguyu'ya dedik...Benim derdimse başka, bu tuhaf mevkinin Çatalınguyu olduğundan şüphem kalmasın istiyorum. Direği  ne zaman kestiklerini sordum, bilmiyormuş. Kendisi de Azatardı yolundan gelmiş. Bu ayrıntıları duyunca Çatalınguyu'dan emin oldum... Şimdi kafamda tek soru işareti buraya nasıl geldiğimizdi. Dur bakalım, bu da açıklığa kavuşur...

    "Bu derede olmaz toklubaşı, şu bayırı aşıp diğer dereye geçerseñiz, añ, gırañ, sürülcek tarla her yerde olur." deyip yeni hedef gösterdi. O da Arif dedenin kuyuya doğru gidiyormuş, bizi götürecek, arabayla yola devam edip ötedeki dereye ineceğiz. Yalnız "Deha, Gambırafinguyu da şura zaten" diye gösterdiği yer içinde bulunduğumuz derenin uzantısıydı. Oysa biz arabayı bir önceki derede bırakmıştık. Bunu söylediğimde "Ha, sen Hacıahmedinguyu'yu diyoñ" dedi. Ses etmedim, cahilliğimi daha fazla ortaya sermenin ne manası var...

    Bayırdaki gıraña varana kadar yanlış kuyuda durduğum için kendime kızdım. Orada önümüze çıkan otların sevinci bu kızgınlığı da unutturdu. Hele uzaktan derede kümelenmiş göğemleri görünce  asıl aradığımız yere ulaştığımızı anladık ve en az bir saatlik boşuna yürüyüşün yorgunluğunu filan unuttuk.

    Bu tarla kimin acaba, ne zaman gelsek çuvallarımızı dolduruyoruz. Yine öyle oldu, iki çıkım çıkınca yükümüzü aldık. Taze ve büyük toklubaşını anlatırken çoğunluk 'şapka gibi' benzetmesi yapılır. Buradaki otlar hep öyle... İki kulak tazeler de var, onlara itibar etmiyoruz. 

    Biz işin ortasındayken poyraz, Yenice'de okunan öğle ezanını getirdi. Saat biri geçmiş, ne kadar çok dolaşmışız yanlış derede... Neyse ki burada çuvalların dolmasına az kaldı... Bu arada çuvalları nasıl taşıyacağımız aklıma geliyor, beni bunun sıkıntısı bastı. "Yeter, çoğu kırda kalır" dedim. Bu sözü Dayımdan duymuştum, o da birinin adını verdiydi, şimdi unuttum. Toplayıcılıkla ilgili bir söz, hırs yapmamayı, yeteri kadarını toplayıp bırakmayı öğütlüyor. Misal ahlat alıç topluyorsun, bedava diye biraz daha biraz daha, sonu gelmiyor... Oysa amarsızlığın lüzümu yok; çünkü ne kadar çok toplarsan topla, onun daha çoğu yine burada kalacak. Yani 'çok' kavramı izafi bir şey, bir türlü ulaşamıyorsun. Çok her zaman kırda kalıyor, senin olmuyor... Mantar toplarken de böyledir, tezek toplarken, yapık toplarken, başşak toplarken de... Elbette ot kazarken de geçerli...

    Ben çoğu kırda kalır diyorum da... Hanım 'şu da pek güzel, aa bu da pek güzel' diyerek kazmaya devam ediyor... Zor bela dönüş yoluna koyulduk. Unutmayalım, arabayı Gambırarifinguyu sanıp  Hacıahmedinguyu'ya bırakmıştık. Yani önümüzde aşılması gereken iki vadi var. Üstelik şu çuvallar başlangıçta 30 kilo ise yolu yarılayınca 70 olur, sonra 80, 90, yüze çıkar; hışırlaşır... Nitekim öyle de oldu. Kah eşşek ölüsü gibi sürükledik, kah sırtımıza aldık. Kaç kere mola verdiğimizi saymadım, hakiki Gambırarifinguyu'da epeyi nefeslendik... 

    Zor bela arabaya ulaştığımızda haşadımız çıkmıştı... Akılsız başın cezasını ayaklar çekermiş. Gambırarifinguyu diye önümüze çıkan ilk kuyuda durmanın cezası bu, daha doğrusu benim çokbilmişliğimin... Üzerinden 24 saat geçti, hala hoşaf gibiyim...


17 Aralık 2025

Gavuryatağı

 
    Bizde 'Gavur' demek 'Yunan' demektir. Gavur gelince, Gavur gidince, Gavur zamanında gibi kavramlar da hep 1921-22 arasındaki yaklaşık bir buçuk yıllık Yunan işgali dönemini anlatır. İlk defa 28 Mart 1921 günü işgal edilmiş, ordu Eskişehir istikametine devam ederken artçılarını Eğret bölgesinde bırakmışlar, Sakarya yenilgisinden sonra da tekrar buralara kadar çekilmişlerdir. 7. Yunan Tümeninin birlikleri kışı merkez Eğret olmak üzere Yenice, Cumalı, Susuz köylerinde geçirmişler, hatta ihtiyatta bulunduğu için Büyük Taarruza kadar buralarda eğlenmişler. 

    Yukarıda sayılan köyler dışında 7. Tümene bağlı bazı birliklerin stratejik önemi sebebiyle İlbulak dağına konuşlandırıldığı ve 1922 yazına kadar orada bulunduğu biliniyor. Dağda bulunduğu yaklaşık on ay boyunca Yunanlar, köylerdeki birliklerine yakacak temin etmişler, gözetleme yapmışlar, beklenen Türk hücumuna karşı koyabilmek için savunma tedbirleri almışlar. 

    En önemli savunma tedbiri olarak İkinci Savunma Hattı diye adlandırılan, dağın tepesinde oluşturdukları siperleri sayabiliriz. Bu siperleri büyük ölçüde çevreden getirilen köylülere kazdırmışlar. İçlerinde Hacıbeyli, Eğret ve Dandır halkının da bulunduğu angaryacılar dışında bazı noktaların kendi askerlerine kazdırıldığı özellikle belirtiliyor. Bu siperlerin bir bölümü İlbulak tepesinde hala sağlam duruyor.

    Yine çevre köylülerden oluşturdukları angaryacılara odun kestirip başta Eğret olmak üzere diğer yerlerdeki birliklere gönderdikleri, onların da kışı buradan giden odunlarla geçirdiği bazı anılarda ifade edilmiş. Kesiciler ayrı, arabacılar ayrı olarak düzenlenirmiş. Öküzünü dombeyini koşup oduna gitmek de ayrı bir angarya imiş. Genellikle çocuk yaştakileri arabaların başına koyar, yanlarında silahlı askerlerle köylere gönderirlermiş.

    Kışın değil, ama baharda çok seyrek de olsa Türk uçağı gelip Yunanların üstüne bomba sallar gidermiş. Böyle zamanlarda Gavurlar arasında büyük panik yaşandığını söylüyorlar. Bunları o dönemi dağda geçiren Eğretlilerden öğreniyoruz. Çoğunluğu çocuk yaşta bu Eğretliler Dağda mal güdüyorlar. Tabi kendi öküzün eşşeğin yok, Gavur geldiği gün her şeye el koymuş, getir dediğinde getiriyor, götür dediğinde götürüyorsun. Aslında Yunanlar adına çobanlık yapıyorsun yani, bir çeşit angaryacılık onlarınki de... Dört beş kişi varlarmış, şimdi ancak üçünün kimliği hatırlanıyor; en büyükleri Hacıların Ali (Diñdiñ Dede, Kel Ali Azbay), Hakkıların Kadir (Yırgal) ve Amcaların Hayta (Mahmut Özdemir)... Türk uçağının attığı bombalarla Yunanlarda ölü ve yaralılar var... Yaralıları bir yere taşımak için bizimkileri çağırmışlar. Sedyelerin ucundan tutmuş götürüyorlar, ama Yunan askeri süngüyle dürtükler dururmuş angaryacıları... Ali'yi daha o zamandan çok cesur birisi olarak anlatıyorlar... Bir iki derken, süngü darbelerine daha fazla sabredemeyip atıvermiş sedyeyi ve yaralıyı... "Siziñ ölüñüzüñ deee, diriñiziñ deee!.." diye küfürler savurarak eline geçirdiği bir sopayla vermiş Gavurun gözüne...  On onbeş asker birden üzerine çullanana kadar epeyce Gavuru haklamış. Yalnız derdest edince onlar da bunu fena dövmüşler. Diğerleri nispeten daha küçük olduğu için yardım edememişler, eğer onlar da Ali'ye yardım etseydi oradaki Gavurun hepsinin hakkından gelirlerdi diye yorumlanıyor. Tabi bu mümkün değil, her taraf kum gibi Yunan kaynıyor...

    Şüphesiz İlbulak  dağı dediğimiz yer geniş bir mevki, Yunanlar da bu geniş dağın bir çok yerine yayılmış olmalıdırlar. Siperler tepelere kazılmış, odunlar ormanlık alanlardan kesilmiş, yukarıda anlattığım olay tam olarak nerede yaşandığı bilinmiyor. Yalnız Yörükyolu'nun Bahçecik tarafında kalan bir bölümde düşmanın karargah kurduğunu söylüyorlar.

    Yörükyolu'nda tam Gedik bayırını kavramadan hemen önce, sağda şimdi taşocağı kurulu yerin hemen altında büyük bir alanlık başlıyor. Yer yer anakayanın yeryüzüne çıktığı bu alanlık batıya doğru bir kilometre kadar uzanıyor. Genişliği de de en az üç dörtyüz  metre var. İşte 1921-22 kış ve baharında düşmanın karargah kurduğu bu alanlığa, sırf bu yüzden Gavuryatağı deniliyormuş.

    O geniş alanlıkta Yunan birlikleri konuşlandığına güçlü karine olmak üzere bir bilgi daha var. Gavuryatağı denilen alanlığın sonunda, ormanın hemen ucunda toplama taşların yığılmasıyla oluşturulmuş dört köşe gaşlı bir ağıl... Şimdi harabe görünümlü bu gaşlar, hala fonksiyonunu icra edecek kadar yüksekliğini koruyor. Yani hayvan koysan canavara karşı filan koruma sağlamaz, ama koyduğun mal da bir yere gidemez, öyle bir ağıl... Buraya ne diyorlar biliyor musunuz; Doñuzağılı... 

    Bizim domuzla ne alakamız olabilir, sadece yaban domuzunu biliriz, onu da mahsule verdiği zarardan dolayı kovalamak için... Ağılda bakıp beslemek, ancak onu yiyecek kimseler için düşünülebilir... Yakınlardaki (Gavuryatağı) askeri birliğin artıklarıyla bu ağıldaki domuzları beslemek ve gerektiğinde kesip yemek onlar açısından gayet mantıklı görünüyor. 

    Dağdaki her mevki adının bir hikayesi var. Gavur gittikten sonra onların birliklerini oturttuğu alanlığa Gavuryatağı, hemen yanındaki gaşla çevrili yere de Doñuzağılı demişler. 



15 Aralık 2025

Resulbaba Siperleri

 
    Resulbaba tepesinden Dombeyalanı/Demirce dengine kadar İlbulak sıradağ zirvesinde hendek gibi siper kalıntıları var. O kadar belirgin ki bunlar çıplak gözle seçilebiliyor. Gedik taraflarına doğru uzandığı tahmin edilen siperlerin o kısmı ağaçlandırma çalışmaları sırasında bozulmuş olabilir.

    Resulbaba tepesinin doruğunda, orayı her yana karşı savunacak biçimde dairesel kazılmış. Oradan batıya doğru ise bir hat olarak uzuyor. Hendeklerin koca taşlarla sağlamlaştırıldığı anlaşılıyor. Çünkü her siper kalıntısında bu sıra taşlar görülüyor. Siperler zamanın tahribatına karşı koyabilmişse, bu biraz da o taşlar sebebiyledir.

    İlbulak'taki mevzi/siperlerin kim tarafından inşa edildiğine yönelik çok tartışmalar yapıldı. Özellikle Resulbaba tepesindeki dairesel hendeğin Resul Baba müritlerince gözetleme noktasının çevresine savunma amaçlı yapıldığını iddia edenler var. Basit bir siperin 6-7 asır boyunca sağlam kalamayacağı, bu fikrin geçerliliğini zorlaştırıyor.

    Bir diğer görüşe göre de İlbulak genelindeki siperler Milli Mücadele sırasında Türk ordusu tarafından inşa edildi. Türk ordusu 1920-22 arasındaki Yunanlılarla yapılan çarpışmalarda İlbulak dağlarında hiç bir zaman eğlenmedi. Ne 1921'de geri çekilirken, ne de Büyük Taarruzda düşmanı kovalarken buraları tahkim etmeye vakti yoktu. Ayrıca bunun mantığı yok. Bu yüzden bunların Türk siperi olduğu fikri de temelsizdir.

    Bu siperlerin Yunanlar tarafından kazılıp inşa edildiği çok açık. Buna dair fotoğraflar ve canlı tanıkların anlatımları var. Odun kestirmek ve siper kazdırmak için Eğret, Dandır hatta Hacıbeyli'den bile angaryacı getirmişler. Bir kısmını da kendi askerleri kazmış. 

    İşin aslı, Sakarya yenilgisinden sonra kışı geçirmek için, Mart 1921 sonunda ilk işgal ettikleri yerlere kadar çekiliyorlar. Çekilme bölgesinin en gerisinde Eğret yöresi ve İlbulak bulunuyor. 7. Tümen Eğret merkez olmak üzere birlikleriyle Yenice, Cumalı, Susuz ve İlbulak'a dağılmıştı. Kış bu vaziyette geçirildi, 1922 baharından itibaren direnekler hazırlamaya başladılar. Siper kazdılar, mevcutları sağlamlaştırdılar tel çektiler. Çünkü Türkler'in büyük bir hücuma geçecekleri belliydi, ama bunun zamanını ve yerini kestiremiyorlardı. Her ihtimale karşı bulundukları her yere mevzi yaptılar. İlbulak siperleri de aldıkları bu tedbirin parçasıdır.

    Aradan bir asır geçmesine rağmen siperler hala seçilebiliyor. Özellikle Almalı dengiyle Resulbaba arası çok net. Gerçi ben tam tepe noktaları gördüm, daha güneye inmedim. Çatkuyu ve Köprülü'ye ait mevkilerde daha sağlam kalabilmiş düzenli siperler varmış. Bunları 2016'da çıkan koruma kararından anlıyoruz.

    Galiba 2015 yılında Bayramgazi, Çatkuyu ve Köprülü Muhtarları birlikte başvurmuşlar. Önce rapor hazırlanmış: "Afyonkarahisar ili, Merkez Bayramgazi, Köprülü ve Sinanpaşa Çatkuyu köyleri sınırları dahilinde, Bayramgazi Köyünün yaklaşık 3 km güneybatısında dağlık bir alanda yer almaktadır. Resulbaba Tepesinin zirvesinde ve eteklerinde yer yer hendek kazılarak, anakaya olan noktalarda ise toplama taşlarla oluşturulmuştur. Hendeklerin içi erozyon ile dolmuştur. Milli Mücadele Döneminde Yunan İşgal Kuvvetlerince yapıldığı düşünülmektedir."

    Görüldüğü gibi başvuru ve raporda Anıtkaya'nın esamisi okunmuyor. Keşke başvuru dilekçesinde Anıtkaya Muhtarının da mührü olsaydı. Çünkü bahsi geçen ve Sit Alanı ilan edilen bölgenin bir kısmı Anıtkaya sınırları içinde. Neyse ki 2016'da çıkan kararda bu durum belirtilmiş. 

    Önemli olan siper gibi tarihi değerlerin korunması olduğu için şu köydü, bu köydü hususunu geçelim. Yalnız daha önce de belirttiğim gibi, İlbulak Tarih Turizmini başlatarak, biz Anıtkayalılar önceki yıllardaki ihmalkarlığımızı telafi edebilir, hatta bu hususta bir adım öne geçebiliriz.



14 Aralık 2025

Çatalüyük Ve Fasılüyüğü

 
    Anıtkaya ile Dandır arasında, Anıtkaya arazisi içinde birbirine bitişik iki tümülüs var. Bizde tümülüse üyük dendiği için köylüler bu ikiz tümülüse Çatalüyük adını takmışlar. Ne zaman bu adın verildiği belli değil, bildik bilineli böyle...

    Çatalüyük hemen batısından başlayan ve Gavasguyusu, Söğütcük, Omarcık, Bayramgucağı, Yörükçeşmesi, Çayırlar ve Örençayır'a doğru uzayıp gide havzaya ne ad verilir bilmiyorum. İşte bu havzanın her yanı eski çağların kalıntılarıyla dolu olduğunu gördük. Çatalüyük de bu durumdan nasibini almış olması çok normal. Zaten adı üstünde, üyük demek eski zaman kalıntısı demek...

    Eğret köyü ile Çataülüyük arasındaki mevkiyi göz önüne alırsak; köyün hemen dibindeki bölüme Arpalık, sonraki bölüme ise Mantarlık adı verilmiş. Bu mevkiler arasında kesin sınır ayrımı yok. Ama Mantarlık sonrası geniş alanın adı Çatalüyük kelimesiyle karşılanıyor. Arada Eteminazat, Gobağınguyu gibi küçük noktalara yeni isimlendirmeler yapılmış, ama Mantarlık sonrasının kapsayıcı ismi Çatalüyük...

    O kadar geniş bir mevkinin adı olmuş ki Çatalüyük, öteden beri bu iki kardeş tepenin hemen eteklerine Dipçatalüyük denilerek diğer bölümlerden ayrılmış. Hala çatal tepelerin dibinde bulunan tarlalardan böyle bahsediyorlar. Mesela kuzey sırtının başladığı yerde göğem çalıları var, onlardan söz ederken Dipçatalüyük'teki göğemler deniliyor.

    Ayrıca Mantarlık ile Çatalüyük arasında, belirsiz hudutlara sahip bir bölgeye Fasılüyüğü denildiğini belirtmek lazım. Eskiden fasülye ile ilişkilendirirdim bu kelimeyi, sonra fasülyeye bile fasülye değil börülce denildiğini filan düşününce bu mantık saçmaydı. Çok sonraları fasıl kelimesiyle ilişklendirmek daha akla yatkın geldi. Hala o noktadayım.

    Fasıl ve fasıla, bilindiği gibi ara, aralık demek oluyor. Asıl ve büyük Üyük'e varmadan önce, ondan daha küçük bir üyükten nasıl bahsedersiniz? Yahut şimdi üzerinde şehitlik bulunan Üyük ile Çatalüyük arasında, bu ikisinden daha küçük bir üyük düşünelim, 'aradaki' anlamında Fasılüyüğü denilmiş olabilir. 

    Kelimenin ikinci anlamı da küçük klasik müzik konseridir. Yahut mehter takımının bir müddet çalmasına da böyle deniliyor. Acaba belli noktadaki bir tepede böyle bir şey mi yapıyorlardı? Fasılüyüğü kelimesinin bu şekilde anlamlandırılması daha düşük ihtimal gibi duruyor. Her neden bu isim verilmiş olursa olsun Çatalüyük ile Eğret arasında küçük bir üyüğe işaret ediliyor demektir.

    Zaten Çatalüyük yakınlarındaki tarlalardan çeşitli şeyler bulunduğuna dair çok fazla efsane ortalıkta dolaşıyor. Bir arkadaş bizzat horasani mezar bulduklarını söylemişti. Horasan veya horasani, bir harç tekniğiymiş; ev, dam, mezar vb. her yapıda kullanılabiliyor. O bölgedeki tarlalardan horasan, mermer, çanak çömlek parçası gibi her türlü malzeme çıktığını söylüyorlar. 

    Mesela şimdi Gobakguyusu'nun yerine artezyen yapılmış ve geriye kalan küçük meydanlığa bir sürü taş yığılmış. Dikkatli bir gözle bakınca bu taşların sadece kuyu kalıntısı olmadığı, arada ilginç tarihi malzemeler de bulunduğu görülebiliyor. Haliyle çevrede Fasılüyüğü gibi başka üyüklerin de olması gayet normaldir.

    Çatalüyük'e dönecek olursak... Her tarafında çok fazla tahribat var. Kaçak kazılardan perişan olmuş. Arkeolojik inceleme ve kazı yapılmadan tarihi önem ve kıymeti anlaşılamayacak olan bu ikiz tepeler için Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nca koruma kararı alınmış. Roma dönemine tarihlemişler ve 2017 yılında 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı ilan ederek korunmasına karar vermişler; ama böyle kararları kim dinler, Çatalüyük'te tahribat devam ediyor.

    Sadece Çatalüyük ve çevresi değil, Anıtkaya her tarafıyla zengin bir tarihin üstünde oturuyor. Her mevki kaçak kazı ve tarihi yağmaya sahne oluyor. Şimdi bu açıdan bakınca, ve eğer varsa, Fasılüyüğü'nün gizli kalması daha hayırlı diyebiliriz...



Örençayır


    Geçen yıl  sonuna doğru Maldepesi'ni dolaşmaya çıkmıştık. Burası eski Çayırlar mevkiinin hemen kuzeyinde bulunan, doğu-batı ekseninde uzayan geniş bir ören yeri. Hemen herkesin bir parça çayırının bulunduğu sulak alan şimdi kuruduğu için oralar hep tarla olmuş. O mevkinin tamamına Maldepeleri diyorlar.

    Maldepesi uzun zaman bir çok kaçak kazıya maruz kalmış. Bir sürü çanak çömlek parçaları hem tepede hem de eteklerindeki eski çayır, yeni tarlalarda göze çarpıyor. Bir kilometre kadar güneybatısında, çayırların orta yerinde bir tümülüs var. Yaklaşık 100 metre çapındaki bu üyükte de kaçak kazılar yapılmış. Buraya Örençayır üyüğü diyorlarmış. Demek ki bizim Çayırlar diye bildiğimiz mevkinin eski adı bu idi. Gerçi Örençayır dediklerini duyardık, ama ben zannederdim ki bu isimlendirmeden Çayırlar'ın küçük bir bölümü kastediliyor. Oysa gerek Maldepesi, gerek çayırların her yeri ve güneyindeki tarlalar ve çayırın ortasındaki bu tümülüs zaten oraların eski zaman yerleşimi olduğunu işaret ediyor. Yani oralar zaten ören, yakınlarındaki çayır da Örençayır diye adlandırılması normal...

    Biz Maldepesi'nde gezerken, oranın ve uzaktan baktığımız çayır ortasındaki üyüğün devletçe koruma altına alınması gerektiğini filan konuşmuştuk. Meğer bizim bu konuşmalarımızdan 7-8 ay önce dediğimiz gerçekleştirilmiş; hem Maldepesi hem de Örençayır Höyük Eskişehir Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından koruma altına alınmış. 29 Mart 2024 tarihli kararın ilgili paragrafı şöyle:

    "Afyonkarahisar ili, Merkez ilçesi, Anıtkaya köyü sınırları içerisinde tespit edilen ve ... korunması gerekli kültür varlıklarından olan alanın 'Örençayırı Höyük' adıyla I: Derece Arkeolojik Sit alanı olarak tesciline, söz konusu alanda ... geçiş dönemi koruma esasları ve kullanma şartlarının geçerli olduğuna; sit sınırları içerisinde güvenlik önlemlerinin ilgili kurumlarca alınmasına ve Kurulumuzdan izinsiz herhangi bir fiziki inşai müdahalede bulunulmamasına karar verildi."

    Pek güzel karar verilmiş. Bizde polisin olay yerine cinayet işlendikten sonra gelmesi gibi, böyle kültür varlıklarının bağrı delik deşik edildikten sonra koruma kararı alınıyor. Neyse, bu da bir şeydir...



04 Aralık 2025

Antik Çağın Önemli Yerleşimi Bayramgucağı

 İLK TUNÇ ÇAĞINDA AFYONKARAHİSAR-KÜTAHYA BAĞLANTISI ÜZERİNDE ÖNEMLİ BİR YERLEŞME: BAYRAMBUCAĞI*

    Özdemir KOÇAK - İsmail BAYTAK - Fatma ERDEM - Hatice ÖZTÜRK

    Anıtkaya Köyü çevresinin tarihöncesi dönemlerden itibaren İç Anadolu Bölgesi’ni Kuzeybatı Anadolu çevresine bağlayan çok önemli bir bağlantı noktası üzerinde olduğu açıkça görülmektedir. İTÇ’da bu duruma işaret eden güçlü kanıtlar bulunmaktadır. Bu havzada Cinlidere, Çatalın Kuyu ve Bayram Bucağı gibi tarihöncesi dönemlere ait yerleşmelerin yoğunlaşması, bunlar arasında da Bayram Bucağı’nın merkezi konumu, bu düşünceyi desteklemektedir. Afyonkarahisar il merkezinin kuzeyinde ve İhsaniye ilçesi çevresinde yaptığımız araştırmalar ve harita alımlarının ortaya koyduğu verilerden de bunu görmemiz mümkündür. Çalışmalarımız, bu üç yerleşmenin kuzeybatı ve kuzey yönde uzanan önemli doğal yol güzergâhlarıyla ilgili olduğunu, Bayram Bucağı’nın ise, olasılıkla diğerlerine göre daha fazla bir şekilde bölgenin üretim veya ticaretiyle ilişkili ana iskânlardan biri olması gerektiğini düşündürmektedir.

    Bayram Bucağı Höyüğü ve mezarlığı, 11.2 hektarlık geniş bir alanda yayılım gösterir. Burada en yoğun iskanın İTÇ’ına ait olduğu anlaşılır. Konumu, büyüklüğü, çevresindeki diğer iskânlar ve yüzey toplaması sırasında yerleşim alanının her kesiminde İTÇ’ına ait farklı formlar veren, zengin tutamak repertuvarı sunan, farklı renk tonları içeren çok sayıda seramik buluntunun ele geçmesinden yola çıkarak bu yerleşmenin durumu hakkında fikir sahibi olmak mümkündür. Bunun yanında kuzey ve batısındaki yamaçlardan itibaren başlayan ve açık bir şekilde İTÇ’da kullanılmış olduğu anlaşılan mezarlık alanı da bu iskanın tanımlanması bakımından önemlidir.

    Afyonkarahisar araştırmalarımız sırasında kendisinden sonraki dönemlere ait tabakalar tarafından üzeri örtülmemiş az sayıda İTÇ iskanı tespit edilmiştir. Bu duruma örnek olarak Bayram Bucağı ile beraber Emirdağ-Karahöyük ve Şuhut-Karaadilli Kepir Höyük gibi yerleşmeleri vermemiz mümkündür. Bu yerleşmelerin diğer önemli ortak özelliği de çok önemli ticaret rotaları üzerinde konumlanmalarıdır. Bayram Bucağı, Akarçay havzasını Porsuk kesimine ve Kuzeybatı Anadolu’ya, Emirdağ Karahöyük İç Anadolu’yu Bolvadin-Emirdağ üzerinden Eskişehir Ovası’na; Kepir Höyük de İç Anadolu’yu Ege Bölgesi’ne bağlayan ana yolun üzerindedir. Bu yerleşmelerin hepsi aynı zamanda geniş ve verimli bir zirai alanda konumlanır ve belli bir havzaya da etki etmiş olmalıdırlar. Bayram Bucağı Höyüğü’nün yakın çevresindeki Çatalın Kuyu ve Cinlidere gibi daha küçük İTÇ yerleşmelerinin varlığı, bu düşünceyi desteklemektedir.

    Bayram Bucağı yerleşmesi, zengin seramik buluntular sunmaktadır. Buradaki hemen hepsi el yapımı olan seramikler arasında, çömlekler ve çanaklar en yaygın görülen kap formlarıdır. Çömlekler 24-40 cm arası ağız çapına ve 1,1-1,8 cm arası cidar kalınlığına sahiptir. Yerleşme buluntuları arasında yuvarlatılmış kenarlı, konik gövdeli ve dirsekli çanaklar dikkat çekicidir. Bunlar 12-42 cm arası ağız çapına ve 0,4-1,7 cm arası cidar kalınlığına sahiptirler. Bu havzada ağız kenarından tek dirsek yapan çanaklar tipiktir. Bolvadin- Çay-Sultandağı çevresinde çok daha seyrek olmasına rağmen bu tür dirsekli çanakların Akarçay Havzası’nın batı yarısında dikkat çekici bir şekilde artış gösterdiği görülür.

    Bayram Bucağı’nda hamur renklerinde sarı ve kahverengi tonları ağırlıktadır. Astar renkleri arasında ise kırmızı, kahverengi ve diğer açık renkler birbirine yakın bir oranda görülmektedir. Bu havzada ana renk grupları arasında bulunan krem, beyaz, açık gri gibi açık tonların tipik olduğu gözlenir. Seramiklerde katkı maddelerinin yoğunluğu dikkat çeker. Ağırlıkla açkılı olan buluntuların fırınlanmasında genellikle orta-iyi pişme gözlenir. İTÇ seramiklerinin, çevredeki diğer yerleşmelerle kıyaslandığında işçilik ve ürün çeşitliliği açılarından daha nitelikli olduklarını söylemek mümkündür. Mal gruplarıyla ilgili en yakın örnekleri yine Akarçay Havzası’nın batı yarısında ve Kütahya-Eskişehir seramikleri arasında görmek mümkündür.


    * Makalenin sonuç bölümünü alıntıladım, tamamı için: 
      Prof. Dr. Yusuf Küçükdağ Onuruna Tarih Yazıları, Kitap Dünyası Yayınları, İstanbul 2023, s.699


25 Kasım 2025

Mandıra

     ÖN NOT: Evvela bir yıl önce yazılan Madran Baba başlıklı yazıyı okumanızı öneririm..

    Tamam, Madran Baba Eğret batısındaki mevkide bir müddet eğlenmiş hatta yıllar geçirmiş olsun, bu antik yerleşimden dolayı Madran Baba lakabını almış bulunsun, gidip son yerleştiği Aydın'da asıl adı unutulacak kadar bu lakabıyla tanınsın... Bütün bunlar bizim Mandıra mevkiinin neden böyle adlandırıldığını açıklamaz ki...

    Mevki adlandırmaları genellikle yakınlarda bulunan ve herkesçe bilinen büyük bir şeye işaretle yapılıyordu. Yarıkgaya, Körguyu, Gocagedik, Guyuderesi gibi... Bazen de bir şahsa işaret edilerek mevkiye ad verilir; Tüfekciguyusu, Gobakguyusu, Çolağınçeşme, Resulbaba örneklerindeki gibi... Mevkiden öte köy isimlendirmelerinde de bu husus göze çarpar; Bayramgazi, Osmanköy, Karacahmet vb... 

     * * *

    Yolculuk zamanı, biraz gerilere gitmek gerekecek, antik çağ... Eğret'in de içinde bulunduğu Frig bölgesi, Hititlerden sonra Frigya tarihine paralel olarak çeşitli ulusların egemenliğinde bulunmuş; Lidyalılar, Persler, Roma/Bizans ve sonra Türkler... Bu dönemlerde de yerleşimler adlandırılırken bazı önemli kişilerden esinlenilmesi normaldir... Misal Çorca'ların Büyük ve Küçük Georgia adında iki kardeşe işareten Bizans döneminde; yahut Büyük ve Küçük iki komutanla ilişkilendirilerek Timur döneminde kurulup adlandırıldığı söylenir. Çevremizdeki çoğu yerlerin adında böyle hikayeler var...

    MÖ 5. yüzyılda Persler Anadolu'da hakim durumdalar. Frig ve diğer Anadolu halklarını kolayca boyunduruğu altına alıyor, mühim bir mukavemetle karşılaşmıyorlar. Artık asıl savaşları Yunanlarla yapacaklar. Tabi uzun bir süre Anadolu'da, özellikle Frig bölgesinde yerleşiyorlar. Yerli Frig halkı Pers ordusundan pek hazzetmemiş, yine de güce boyun eğiyorlar.

    Pers İmparatoru I. Darius ordusunun önemli komutanlarından biri Mardonios'dur. Bu adamın özelliği, yerli Frig halkından devşirdiği savaşçılarla birliklerini önemli ölçüde güçlendirmiş olmasıdır. Bu özel birlikleriyle Trakya'ya geçip Brygleri egemenliği altına alıyor. Sonra tekrar Anadolu'ya dönmüş: "Zira Mardonios bunlara da baş eğdirmeden bölgeden ayrılmayıp Brygleri yendikten sonra, orduyu Anadolu’ya götürmüştür. Mardonius’un ordusunda kullandığı ulusların en önemlileri ve en tanınmışları arasında Frig kabileleri de yer almıştır." *

    Mardonios MÖ 479'da ölmüş. Ordusunu Anadolu'nun neresine götürdüğü, nerede yaşadığı ve nerede öldüğüne dair bilgi yok.

     * * *

    Günümüze dönelim... Son dönemde Mandıra mevkii de kaçak kazılardan nasibini almış. Ben adını ilk defa bu vesileyle duymuştum. Diğer antik bölgelerdeki kazılardan farklı olarak defineciler burada daha büyük çaplı ve profesyonelce çalışmışlar. Tabi neticede tahribat ve talan da büyük olmuş... Ellerinde haritalar ve kullandıkları teknik aletlerin yardımıyla  defalarca kazmışlar. Kazılarda işgücünden yararlanmak için yanlarında bulundurdukları bir kaç kişiyle konuştum, buna göre Mandıra bölgesi büyük bir yerleşim izlenimi vermiş.

    Mandıra'nın her yanı mezar olduğunu söylüyorlar. Geniş alana yayılan mezarlardan başka yer altına doğru kat kat inen başka mezarlardan da bahsettiler. Kayalara oyulmuş bu mezarlıktaki buluntular hakkında bir şey bilinmiyor; ama farklı biçimlerdeki mezar oyukları, kapaklar, sunaklar, delikler, göçükler ayrıntısıyla belirginmiş.

    "Mezar odaları yaygın olarak zemin seviyesinden yüksek, erişilmesi zor noktalara yapılmışlardır, ancak zemin seviyesine oyulmuş örnekler de oldukça fazladır. Dışarıdan bakıldığında kare ya da dikdörtgen şeklinde küçük ve basit kapı açıklıkları ile Frig kaya mezarları kolayca tanınabilirler. Bunların dışında, zemin seviyesinin altındaki kayalara oyulmuş, gömü yapıldıktan sonra üzeri toprakla örtülmüş az sayıda dromoslu oda mezarı da vardır."  **  

    Tümülüs tekniğiyle ölü gömme geleneğinin Anadolu'ya Friglerce getirildiği ve bunun Lidyalılar döneminde sürdürüldükten sonra terkedildiği bilim adamlarınca kabul görüyor. Persler ve Yunan/Bizans dönemlerinde yok. Tümülüs (höyük/üyük) yığılarak ölü gömme adeti ve yukarıda parafta belirtildiği şekilde mezarlıklar oluşturulması aynı dönemlerde birlikte uygulanmış. Fakat Perslerle birlikte artık tümülüs tamamen bırakılacıktır...

    Yukarıdaki paragrafta değinilen ayrıntılarla Mandıra hakkında kazıcılardan dinlediğim tasvirler birbiriyle örtüşüyor. İlgili makalede Hakan Sivas'ın bir cümlesi daha dikkatimi çekti: "Bazı mezarlar Roma ve Bizans dönemlerinde ekleme ve değişiklikler yapılarak ikinci kez kullanılmışlardır." Bu bilgiyi doğrulayan ifadeleri kazıcılardan da duydum...

     * * *

    Toparlayacak olursak... Üzerinde yaşadığımız topraklar binlerce yıldır farklı topluluk ve medeniyetlere sahne olmuş. Eğret bölgesi de Hitit, Frig, Lidya, Pers, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı'ya ev sahipliği yapmış. Antik dönemin izlerini köy içinden başka Maldepesi, Bayramgucağı, Çatalüyük, Çatalınguyu, Üyük gibi mevkilerde görebilirsiniz.

    Mandıra da antik bölgelerden biridir. Frigya döneminde önemli bir yerleşim yeri olduğunu düşünüyorum. Lidyalılar ve Persler döneminde de burada önemini sürdüren bir köy vardı, adını bilemiyoruz. Pers Komutanı Mardonos köy civarında çok konakladığı ve buralardan savaşçı topladığı için MÖ 5. yüzyıldan itibaren köy onun adıyla anılmaya başlandı ve Mardanos/Mardan denildi. Belki de orada öldü ve oralara defnedildi, belli değil... Onun ölümünden 150 yıl kadar sonra bölge Büyük İskender'in hakimiyetine girdi, ama adında değişiklik olmadı. Hatta Hellenistik dönemin sonuna kadar köy, bu ismiyle varlığını sürdürdü.

    Anadolu'nun Türkler tarafından fethedildiği dönemde köyün adı hala Mardan idi. Horasan Erenlerinden bir zat köyde bir kaç yıl kalıp nihai durağı olan Aydın/Bozdoğan'a vardığında, geldiği köyle ilişkilendirilerek Mardan/Madran Baba olarak lakaplandı. 

    Müslüman Türk halkı yeni köyler oluştururken çevredeki eski antik yerleşimler birer birer unutuldu. Zaman ise bu büyük küçük köylerin üzerini örttü, onları görünmez hale getirdi. Nasıl olduysa Mardanos'un adını alan köy, kendi üstü kapanmış olsa da ismini bir şekilde sürdürdü. Ufak tefek değişikliklere uğrayarak Mardanos/Mardan/Madran/Mandıra haline geldi...

    Pek işe yaramasa da Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu'nca Anıtkaya ve çevresindeki bazı tarihi yerler koruma altına alınmış. Cumacamisi ve Kabristan, Kervansaray, Çatalüyük, Çatalınguyu bunlardan... Mandıra ile ilgili böyle bir karar duymadım. Belki Çatalınguyu Höyük bölgesi içinde ele alınmıştır diye karara baktım, böyle bir ifade yok. Haritada ise sadece kuyunun bulunduğu dere ile batısındaki zaten kalbura çevrilen üyük işaretlenmiş.

    Şimdilik sahipsiz gibi görülen Mandıra bölgesi için böyle bir koruma kararı alınır ve daha önemlisi diğer antik bölgelerimizle birlikte burada da planlı ve düzenli araştırmalar, kazılar yapılırsa Eğret bölgesi antik tarihiyle ilgili gerçeklere ulaşılabilir. Yoksa bizim yazdıklarımız spekülasyondan öteye geçmez...


     * Erkan İznik, Hellen Ve Romalı Yazarların Anlatılarıyla Frigler Ve Frigya, Fetih Ve Medeniyet Dergisi, Yıl 2, Sayı 5, s.20

        ** Hakan Sivas, Frig Ölü Gömme Gelenekleri, Fetih Ve Medeniyet Dergisi, Yıl 2, Sayı 5, s.120



18 Kasım 2025

Hanyeri Kuyusu

 

    Bzim dağda çeşme ve kuyular ekseriyetle tepelerde bulunuyor. En alçak seviyede bulunanı Gayraklı çeşmesi, onun süzeği/kaynağı da oldukça yukarılardaymış. Belki çoğunluğunun yukarıda olmasının mantığı buna bağlıdır. Yüksekteki suyu fizik kurallarına göre aşağıya akıtmadan bahsediyorum. Meyilli olmayan, düz ovadaki suyu nakletmek zordur.

    Neyse ki İlbulak dağlarının eğimi orman ucuna kadar bariz devam ediyor, zirveden tarlalara kadar en az 200 metre rakım farkı var. Buna rağmen eteklerdeki çalı orman içinde çeşme/kuyu bulunmaması şaşırtıcıdır.

    Anıtkaya arazisinin bazı bölgeleri su kaynağı bakımından gerçekten çok fakir, yani bu durum dağ ile sınırlı değil. Çoğu yerde sıra sıra çeşme, kuyu görürsünüz; ama öyle mevkiler vardır ki malları sulamak için uzun yol kat etmek gerekir. Misal en geniş mevkilerden biri sayılan Gocagır'da sadece Arzıların kuyu var ki kendisine en yakın su kaynağı kilometrelerce mesafedeki Omarcık çeşmesi ile Söğütcük kuyuları...

    Benzer susuzluk Akgaya istikametinden dağ tarafında da gözlemlenir. Hassönleringuyu'dan sonra bir damla suya muhtaçsınız. Ormana girince de durum aynı, en yakın su Gayraklı'da bulunuyor. Şu durumda kuyu ile çeşme arasında 3,5- 4 kilometrelik mesafe susuz...

    Eski zamanlarda bölge su bakımından bu kadar fakir değilmiştir. Kanaatimce önemli coğrafi ve iklimsel değişiklikler sebebiyle bazı kuyular kayboldu; çöktü, kurudu, kapandı vesair...

    Hanyeri mesela... Eğer orası gerçekten han yeri ise mutlaka yakınlarında su olmalıdır. Öyle ya, yolcu su olmayan yerde neden dursun; hayvanlarını sulayamadan dinlendirebilir mi? Su hayattır ve özellikle yolcular su kaynağı yakınlarında konaklayıp dinlenmek isterler. Hanlar, kervansaraylar da böyle yerlere yapılır... Hanyeri'nde bu yüzden kuyu varmıştır... Öyleyse buradaki suya ne oldu?

    Eskiler bütün bunları düşündüler mi bilemem, ama Hanyeri çevresinde kuyu veya çeşme olmaması dikkatlerden kaçmamış. Bir kaç ilgili toplanıp kuyu kazmaya karar vermişler. Sene 50'li yılların sonları... Bu işlerden biraz anlayanlara çatal çubukla muayene ettirip yer altında su olduğuna kanaat getirdikleri bir yeri kazmaya başlamışlar. Ekibin içinde Macurali dedem de var, belki de öncüleriydi orası belli değil... Tam dokuz kulaç aşağıya inmişler. Suyu bulamamışlar, daha kötüsü onların kaçak dediği bir tabakaya gelince bırakmışlar. Çünkü artık suyu bulsalar bile o tabakadan kaybolacağı için bu işten vazgeçmişler. Kapatabildikleri kadar çukuru kapatıp meydandan çekilmişler. Başarılı olunsaydı ekibin elemanlarının adları bugüne kadar gelirdi, ama iş akim kalınca fatura dedeme kesiliyor. Böylece su bulunamayan ve olmayan kuyunun adı Macuralininguyu olarak kalıyor. 

    Bugün Hanyeri'nin bir ucunda dombeycik tuzağı gibi bir çukur ancak dikkatli bir bakışla fark edilebiliyor. Bazıları bunu küçük bir göktaşının açabileceği oyuğa da benzetiyor. Her nedense ortasına taşların yığıldığı bu çukur Macuralininguyu imiş.

    Bunca zaman geçtikten sonra Anıtkaya arazisinin su durumunda bir değişiklik yok, hatta olumsuz anlamda değişti; yerüstü kaynaklar kurudu, yeraltı suları çekildi. Neredeyse bütün kuyular iptal... Küresel ısınma ve kuraklık bizim köyü de kasıp kavuruyor...

    Hikayeye dönecek olursak, kuyu olayından sonra da Hanyeri mevkii ve çevresinin su ihtiyacı hiç bitmiyor. Genel kuraklığın da etkisiyle arttıkça artıyor. Bir daha kuyu, çeşme macerasına girişilmemiş; ancak suyun peşini de bırakmış değil millet... Misal DSİ marifetiyle yüz metre kadar yukarıya 30-40 metre çapında bir gölet oluşturulmuş. Ancak yağmur, kar sularının birikmesiyle işlerlik kazanan bu gölet de son yıllardaki kuraklığın etkisiyle artık derde deva olmuyor.

    Derde deva için Hanyeri'ne bir çeşme gerekiyor. Yeni yapılan etütlerde aynı yerde aynı kuvvetli suyun öylece durduğu görülmüş. Macuralininguyu dibine yapılacak sondaj... 

    Suyu kendiliğinden yeryüzüne çıkan çeşmelerde durum farklı, sen lulaya versen de vermesen de o su zaten akacaktı. Lakin sondajla yeryüzüne çıkardığın suyu şu kurak dönemde öyle hovardaca kullanamazsın. Damlası bile altın değerinde, o halde tasarruflu kullanmak zorundayız. Bence dönüşümlü olarak bir miktar akıtıp durduran otamat sistemi bile yeterli değil bu konuda... Güneş enerjisiyle çalışan pompalara musluk takmak şimdiki teknolojiyle zor ve eziyetli olabilir. O halde basitçe bir şartel veya düğme koymak en mantıklı yol görünüyor.

    Hedefimizdeki Hanyeri çeşmesi böyle olacak. İhtiyaç olduğunda çoban veya herhangi bir kişi düğmeye basıp çeşmeyi kullanacak, kabı veya aharları doldurduğunda yine düğmeye basıp kapatacak. Şimdilik suyu dizginleyerek tasarruflu kullanmanın en basit yolu bu görünüyor. İnşallah niyetimizdeki neticeye ulaşırız...



23 Ekim 2025

Afyon'daki Eğretliler Nereli?


    1831 yılındaki Eğret köyünün vergiye esas nüfusunu gösteren kayıtlarda açıklaması zor, ilginç durumlarla karşılaşılabiliyor. 24. sıradaki hane reisi de bunlardan biri: "Eğretli Hüseyin oğlu Mehmet Ali." Uzun boylu, ak sakallı, 55 yaşında olduğu belirtilmiş. Hanede vergi mükellefi olarak bir oğlu var, "Orta boylu, ter bıyıklı, 36 yaşındaki" Hüseyin... 

    Hane reisinin altına daha sonra "Muhtar-ı Sâni" (İkinci Muhtar) notu düşülmüş. Devletçe köylere ilk defa muhtar atamaları yapılınca böyle açıklama notları iliştirmişler. Birinci Muhtar da Molla Osman'ın dedesi Hatiboğlu Ahmet'tir... Sonraki dönem muhtar atamalarında geçerli uygulama birinci ve ikinci muhtarların yerini değiştirmek iken 1839 atamasında Eğret'te böyle yapılmıyor. Hatiboğlu İkinci muhtarlığa iniyor, ama Birinci Muhtar yeni birisi, Hacılardan İdris oğlu Hacı Ali... Bu garip durumdan yola çıkarak vergi listesinde 24. sırada yazılan hane reisi Mehmet Ali'nin öldüğüne veya Eğret'ten göçtüğüne hükmedeceğiz. Zaten sonraki kayıt ve belgelerin hiç birinde bu aileye dair bir işaret bulunmuyor.

    Asıl garip olan durum Hüseyin oğlu Mehmet Ali'nin lakabı... Buraya başka yerlerden gelen kişiler için asıl memleketine işaret eden bir lakap normaldir, nitekim böyle yakıştırmalar kayıtlıdır ve bazıları hala kullanılmaktadır; Gedikoğlu, Gemlikoğlu, Kinislioğlu, Körslüoğlu, Şeherlioğlu gibi... Fakat Eğret köyünde birini 'Eğretli' diye lakaplamak akıl karı değil. Bu yüzden "Eğretli Hüseyin oğlu Mehmet Ali"den başka örneği yok. 

    Sadece bir kişinin lakabı olarak kullanılsa bile bu, izaha muhtaç bir durumdur. Birine Eğretli deniliyorsa o kesinlikle Eğretlidir. Bu yakıştırma Eğret köyünde yapılmışsa o kişi başka bir Eğret köyündendir. Anadolu'da Eğret Köyleri başlığıyla bu adı taşıyan başka yerleşimler var mı diye araştırmıştım. Yedi sekiz tane daha Eğret köyü var. Bunlardan bize en yakın olanları Konya, Manisa, Bilecik ve İzmit'e bağlı olanlar; diğerleri Doğuda, daha uzakta yani... Şu durumda Muhtar yardımcısı Eğretli Hüseyin oğlu Mehmet Ali'nin yukarıda belirtilen başka Eğret köylerinden birinden geldiğini düşünmek gerekir. Yahut daha yakınlarımızda başka bir Eğret'in varlığını...

    ***

    Bir zaman 1720-1839 yılları arasında Eğret köyünden alınan vergileri incelemiş ve elde ettiğim bilgileri Eğret'in Algısı Vergisi başlığıyla listelemiştim. O listede iki madde dikkatimi çekti. 

    İlkinde "Egret-i Sagir" (Küçük Eğret) diye bahsedilen bir köy kaydedilmiş. Aynı yıl Eğret köyünün ödeyeceği vergi miktarı belirtildikten sonra ayrıca Küçük Eğret için başlık açılması, bu köyün ayrı bir birim olduğunu gösteriyor. Fakat bilinen Eğret'ten büsbütün kopuk olmadığını ifade edercesine "Eğret'ten yoklanır" diye not düşülmüş. 

    Bu nottan ne anlamalıyız? Eğret-i Sagir adıyla bilinen büyük Eğret'ten ayrı bir köy var, ayrı ama Egret'ten uzak değil, yine de ondan bağımsız... Vergisi ayrı bir kalemde belirtilecek kadar bağımsız, lakin kaydı Eğret'ten takip edilecek kadar ona bağımlı bir köycük...

    Küçük Eğret'in büyüklüğü(!) ve önemine delil olarak sadece bu kayıt yeterlidir. Gerçi bir tek kayıttır, sadece 1724 vergi cetvelinde rastlanmıştır, ama yine de mühimdir. Kim bilir belki bizim ulaşamadığımız başka kayıtlarda da Egret-i Sagir yazılıdır, bir gün ortaya çıkarılır. Şimdilik elimizdeki tek kayıtta vergi miktarı yarım nefer piyade olarak gösterilmiş. O günkü sistemde bu asgari vergidir, ve 7-8 askere karşılık gelir. Bir yerleşimden bu sayıda asker alabilmek için oranın bunun iki katı haneye sahip olması gerekir ki, bu hesaba göre Küçük Eğret'in 15-20 hanelik olduğunu söyleyebiliriz. Aynı dönemde Eğret köyünün birbuçuk nefer asker gönderdiğini, bunun ortalama 20-25 asker=40-50 haneye karşılık geldiğini söylersek, iki Eğret'in karşılaştırması hakkında fikir verebilir.

    Sonuç olarak 18. yüzyılda Eğret yakınlarında Küçük Eğret olarak bilinen bir köy daha vardı. Eğret'ten kontrol edilen bu köyün yeri tam olarak belirtilmiyor. Onun konumunu bulabilmek için ek ipuçlarına ihtiyaç var. Vergi cetvelinden dikkatlere sunacağım ikinci kayıt böyle bir ipucu sunabilir.

    Bu tek kayıttan başka Küçük Eğret'e dair başka bilgi görmediğimi söylemiştim. 1727 yılının vergi listesinde Eğret köyünden ayrı olarak Eğret Susuzu adlı bir yerleşimin kaydına rastlanıyor. Yine "Eğret'ten yoklanır" notu düşülmüş ve yine yarım nefer piyade vergisi yazılı. Yani üç yıl önceki "Egret-i Sagir" için ne yazılmışsa "Eğret Susuzu" için de aynı bilgiler verilmiş. 

    Bu kadar kısa sürede bir köy yok olamayacağına, yahut 3 yılda vergi diliminde değişiklik gözlenemeyeceğine göre aynı köyden bahsediliyor demektir. Küçük Eğret resmi kayıtlarda bazen Eğret-i Sagir, bazen de Eğret Susuz'u olarak geçiyordu. Belki halk arasında yalnızca Eğret veya yalnızca Susuz deniliyordu. 

    Ne olursa olsun, ve adına her ne denilirse denilsin 18. yüzyılın ilk yarısında Eğret yakınlarında 15-20 hanelik bir köy vardı. Her ne kadar Eğret'ten kontrol edilse de, bu köyden zaman zaman yarım neferlik vergi bile alınıyordu...

    ***

    Doksanüç Harbinden sonra Kafkaslar ve Balkanlardaki Türk nüfusun Anadolu'ya tersine göçü hızlandı. Devletin iskan programı çerçevesinde bazı muhacir grupları da Eğret arazisi üzerine yerleştirildiler. Eğret Çevresi Macur Köyleri başlıklı yazıda bu konuyu ele almıştık.

    Bu muhacir köyleri adlandırılırken geldikleri yer ile ilişkilendiriliyorlar; misal Woçapşiye Çerkeslerin Kafkaslardaki köylerinin adıdır bu yüzden Yenice'nin ilk adı Woçapşiye... Yine Bulgaristan'ın Eskicuma kazasından gelen Türklerin yerleştirildiği köye de Cumalı adı verilmiş. Aslında Osmaniye de öyle, ora köylüleri de Osmanpazarı kaynaklılar. Lakin Osmaniye'nin önüne Susuz eklenmesinin açıklaması yok. 

    Bir de Anıtkayalılar bu köye hala kısaca Susuz derler... Aklımıza neden Eğret Susuz'u gelmesin ki! Acaba 1727 kayıtlarındaki Eğret Susuz'u ile şimdiki Susuzosmaniye (kısaca Susuz) aynı bölgede mi yerleşikti? Başka deyişle, Eğret-i Sagir/Küçük Eğret buralarda bir yerde miydi?

    ***

    Anıtkaya'nın antik geçmişiyle ilgili olabilecek her türlü yayını gözden geçiriyoruz. Sayısı çok fazla olmayan bu yayınlara ek olarak esasında bu yörelerle ilgili olmayıp da içinden Eğret bölgesine dair ipuçları yakaladığımız yayınlar da var. Hepsini değerlendirince bu bölgenin yaklaşık üç bin yıllık geçmişinin izlerine ulaşıyoruz. Ayrıca her tarafta ortaya çıkan tarihi kalıntılar da bunu ortaya seriyor. Bayramgucağı mevkii böyle bölgelerden biridir.

    Yüzey araştırmaları raporu, öteden beri buralarla ilgili ortalıkta dolaşan söylentiler, bölgenin coğrafi yapısı gibi özellikler birlikte değerlendirildiğinde bölgenin eski bir yerleşim yeri olduğu fikrine ulaşıyoruz. Ayrıca buraların neden böyle isimlendirilmiş olabileceğine yönelik tahminimi Bayramgucağı adlı yazıda anlatmıştım.

    Bahsedilen yazıda daha çok bölgenin antik tarihiyle ilgili çıkarımlar vardı. Bölgenin Sususzosmaniye köyüne yakınlığı ve yukarıda sıralanan bilgiler birlikte değerlendirildiğinde Küçük Eğret, bir başka ifadeyle Eğret Susuzu'nun bu bölgede yerleştiğini düşündürtecek yeterli sebep var.

    ***

    Osman Şevki Efendi'nin oğlu Cemal Efendi icazet aldıktan sonra Eğret köyü imamlığı ile mesleğe başladı. Öteden beri Eğret imamlığı, imamların yetişmesinde stajyerlik gibi bir aşama kabul ediliyordu. Bu yüzden Afyon uleması arasında çok sayıda Eğret İmamzade lakabına rastlanır. Eğret imamının oğlu anlamına gelen bu tabiri Cemal Efendi'nin babası için de kullanıyorlar. Yani onun atalarının da Eğret'te imamlık yaptığı sabit, hatta babası Osman Şevki Efendi'nin de Eğret imamlığı var. 

    Yukarıda bahsedilen 1831 tarihli kayıtların ilk iki hanesi eski ve yeni Eğret imamlarına ayrılmış. Onlar Eğret halkıyla bütünleşmişler, genellikle vazifeleri bitince Afyon'a dönmüşler; ama oğulları arasında Eğretli kızlarla evlenip burada kalanlar ve Afyon'a dönenler bulunuyor. Böylece bir bakıma Eğretli olan imam çocuklarına da Eğret İmamzade ünvanı verilmiş.

    Cemal Efendi'ye dönecek olursak, uzun yıllar yeni yapılan Gocacami imamlığı yapmış. Önemli fıkhi eserlerinin birkaçını bu dönemde yazmış. Yunan işgaline de Eğret'te yakalanmış. Kurtuluştan sonra Afyon'a dönmüş ve orada fahri vaizlik yapmış. Buna izin verilmediği zamanlarda gezek kültürünü başlatıp eğitime vaaz kürsüsünden değil evlerin maketlerinden devam etmiş. 

    İyice şöhreti yayıldığı dönemde Afyon halkı kendisini Eğretli Hoca olarak tanımlamış ve bu tabir adının önüne geçmiş. 1934 Soyadı uygulamasında bu yüzden kendisine Eğretli soyadını seçmiş. Bundan sonra Cemal Eğretli Hocaefendi olarak tanınacaktır.

    Yalnız içinde bulunduğumuz 2025 yılı içinde onun Eğret imamlığı ve Eğretliliği hakkında yeni bir bilgi ortaya çıktı. Bir fotoğrafı üzerine eski yazıyla düşülmüş bilgi notunu Dr. Selami Kurt Bey çözümleyene kadar kimse bu ayrıntının farkına varmamış. Fotoğrafüstü notta şu yazıyor: "Susuz Osmaniye karyesi imam hatibi Cemal Efendi"

    Herkes kendisini Eğretli Cemal Hoca diye çağırırken, bu çağrıya binaen Eğretli soyadını almışken ortaya çıkan bu gerçek onun Eğretliliğine ve Eğret imamlığına halel getirmez. Bilakis Eğret köyünün Susuzosmaniye ile ne kadar bütünleştiğini gösterir. Tıpkı 18. yüzyıl başlarında, 19. yüzyıl sonlarında ve 20. yüzyılın tamamında olduğu gibi. Zira son yüzyıla kadar o topraklar da Eğret'in idi ve hatta orada Küçük Eğret/Eğret Susuzu bulunuyordu...

    ***

    Şimdi tekrar başa dönüp, 24. hane reisi Eğretli Hüseyin oğlu Mehmet Ali'ye neden böyle denildiğine cevap arayalım. Mehmet Ali, Küçük Eğret'ten; yani Eğret Susuzu'ndan idi. Çok uzak olmayan bu küçük köyden de gelmiş olsa kendisine Eğretli diyorlardı. Küçük Eğret'ten geldiler, onlar geldiğinde bu Eğret Susuzu bitmek üzereydi, belki de oranın san hanesiydiler; çünkü onlardan sonra Küçük Eğret'in adı hiç bir belgede geçmedi. Eğret'te yöneticilik de yaptılar, ama oraya yerleşmeyip nihai olarak Afyon'a taşındılar...

    Yine 18. yüzyıl vergi ve harcama cetvellerinde Afyon Merkez mahallelerinde, Eğretli diye lakaplanan bazı gerçek kişilerin çeşme gibi vakıflara yaptıkları bağışlar kaydedilmiş. Gerek onlar ve gerekse soyadı uygulamasında EYRET, EĞRET, EĞRETLİ soyadlarını alan ailelerin Küçük Eğret-Büyük Eğret'ten hangisiyle ilişkilendirildikleri belli değil...

    Hangi Eğret ile bağlantılı olurlarsa olsunlar, tamamı Eğretlidir. Çünkü "Küçük Eğret/Eğret Susuzu, Eğret'ten yoklanır..."



25 Eylül 2025

Olucak Yolu Ve Hanyeri

    
    Bu kez konuya tam ortasından başlayacağım. Bizim Yörük yolu dediğimiz, Gedik'i aşarak Sinanpaşa'ya doğru uzayıp giden dağ yolu var ya, işte oradasınız. Ormana girdikten 200-300 metre sonra belli belirsiz bir yolu çaprazlama ikiye böldüğünüzü görürsünüz. İkiye bölünmüş bu yolun batıda kalan kısmı canlıdır ve eski ağıllara doğru kıvrılır. Doğuda kalan parçası ise yol değil, yol kalıntısıdır. Anayoldan görülebilen minik bir meydana çıkar ve orada son nefesini verir. Yakın ve düzgün bir açık alan olduğu için üşengeç piknikçiler burada işini görüp hemen köye dönüyorlar. Bu yüzden yol daha ileriye götürülmemiş. Lakin 30 yıl önce böyle değil, anayolun iki tarafındaki her iki kol da gayet işlek bir yol imiş ve adına da Olucak Yolu derlermiş.

    Buranın adı hala Olucak Yolu, ama bunu derken artık çok geçmişte kalmış birinden bahseder gibi söylüyorlar. Yenilerde öğrendiğim bu yolu anlatayım...

    Eteklerde orman içinde tarlalara yakın, belki paralel olarak ilerliyor. Aşağı yukarı 400-500 metre mesafeyle tarlaları takip ediyor diyelim. Resulbaba'nın en uçtaki eteklerinden, Yataklar'ın berisinde ormana giriyor, ondan önce çıplak arazide başlangıç noktası ise Çirçir... Tarlalara mesafesi 400 metre kadar diye belirttiğim husus, Yörükyolu ile kesilen ilk kısımla ilgilidir. Yolun batı tarafındaki kısmı artık tamamen orman içinde ilerleyip Olucak'a varır. Bizim köylülerce Olucak Yolu diye adlandırılmasının temel sebebi de budur, çünkü bu köye çıkıyor...

    Dandır, Üyük, Macur, Çerkez, Yörük, Şeher yollarında olduğu gibi böyle adlandırılan yollar genelde iki yerleşimi birbirine bağlar. Misal Dandır yolu Eğret ile Dandır arasındaki yoldur. Bu yüzden Olucak yolunun da Eğret ile Olucak'ı birbirine bağlaması beklenir. Oysa burada öyle bir durum yok. Bu yol Çirçir ile Olucak arasında... İyi de neden böyle adlandırıldı?

    Bir zamanlar dağ da en az köy kadar şenlik olduğunu; Aşiret Yörükleri, elli civarında ağıl, yüze yakın sürü ve çobanları, sığır sürüleri, öküz çobanları vb. sebeplerden oluşan kalabalık neredeyse başka bir köy gibi olduğunu çeşitli vesilelerle söylemiştik. Bu yüzden dağdaki ahaliyi Olucak'a bağlayan yolun böyle adlandırılmasını garip karşılamamalı... Buna benzer Şamlı sırtlarından yukarıya doğru tırmanıp Mılıklar'a ulaşan bir patikanın Yörük yolu diye adlandırıldığını yeni öğrendim. Daha aşağılardan Olucak'a varana Olucak yolu denilmesi çok normal...

    Yolun Çirçir'den başlaması ilginçtir. Bilindiği gibi burası Afyon-Kütahya yolu üzerinde bir noktadır. Bu hattın eski dönemlerden beri işlek bir güzergah olduğu unutulmasın. Meşhur İpek yolunun bir kolu olarak tespit edilmiş. Tarihinin eskiliğini genellikle Eğret Kervansarayla ilişkilendiririz, ama onun inşa tarihi İpek yoluna nispeten yeni sayılır. Zira İpek yolunu M.Ö. 2. yüzyılda başlatanlar bulunduğu gibi onu Tunç çağına tarihleyenler de bulunuyor. Şu halde bu civardan geçen kolunun Eğret Kervansarayından çok daha eski olduğunu düşünmemiz gerekir. Yani iki bin yıl önce de buralardan geçen bir İstanbul yolu bulunuyordu.

    Adına her ne derseniz deyin, İstanbul istikametli yolun bazı noktalarında güzergah değiştiğini çeşitli kaynaklardan öğreniyoruz. Mesela Kütahya'ya istikametinde Araplı boğazından kışın şiddetli zamanlarında geçmek zor olduğundan alternatif olarak Eğret'e Gazlıgöl üzerinden gidildiğini; Afyon tarafına giderken de bazı gezginlerin, yaz olmasına rağmen, Dandır güzergahını tercih ettiğini öğreniyoruz. Bunun gibi İstanbul'a doğru yol alanlar Çirçir'den Olucak'a yöneldikleri ve Beşkarış gibi yerleşimlere uğrayarak Altıntaş'a çıktıkları düşünülebilir. Yine buraların yolcuları güneye inmeleri gerektiğinde bu yolu izlemiş olabilirler. Çünkü adı geçen merkezler de tarihi nitelikteydi. Kısaca bizim köylülerin Olucak Yolu dediği hat, orman içinden geçen işlek bir antik yol olabilir.

    Yörükyolu'ndan Olucak'a kadarki bölümü hala kullanıldığı için çok belirgin olan Olucak Yolu'nun beri taraftaki bölümü günümüzde yol hükmünü yitirmiş. Bunun en önemli sebebi, bu tarafta bazı bölümlerde çam ormanı çalışılmış olmasıdır. Bu esnada yol ve patikaları esas almadan, eldeki plan çerçevesinde ağaçlandırmışlar. Böylece o bölgede eski yol kesintiye uğramış. Bir kaç yerinden kesildikten sonra, yol eski gücünü kaybedip tamamen işlerlikten düşmüş. 

    Bununla beraber yolun kalıntısı hala orman içinde belli oluyor. İzi takip ederek güzergahı hala çıkarabilirsiniz. Mesela Hanyeri'nin kenarından geçiyormuş, orada yolun tam yerini görebiliyorsunuz.

    Evet, meşhur Olucak yolunun duraklarından biri de Hanyeri imiş. Orman içinde ağaçsız çıplak meydanlara alanlık deniliyor. İşte Hanyeri bizim dağ içindeki büyük alanlıklardan biridir. Eskiden de böyle alanlık mıydı bilemeyiz. Bazı tektonik hareketler sonucu yeryüzü ve yeraltında önemli değişiklikler olması kaçınılmaz, dolayısıyla yer şekilleri ve bitki örtüsünde de değişiklikler beklenir. Bununla beraber Hanyeri adı verilmesi ile, oranın açık alan olması arasında anlam ilişkisi aramalıyız.

    Yanılma payıyla birlikte Eğret Hanının 13-14. yüzyılda inşa edildiğinde tarihçiler hemfikir.  Bölgeden geçen yolların tarihi de Milat öncesine kadar götürüldüğüne göre, bu yolların bazı noktalarında ilkel de olsa konaklama tesisleri olmalıdır. Antik yoldaki o noktalardan birisi Hanyeri olabilir. Yoksa oraya neden Hanyeri desinler?...

    Nitekim tarihçiler Lidya ile Frigya arasında muhtemelen tüccarlar için düşünülmüş konaklama yerlerinden bahsediyorlar. Heredot, bir çeşit han olarak düşünmemiz gereken bu tesislerin sayısını 20 olarak belirtiyormuş.* Küçük Frigya veya Frigya Salutaris'te yer alan Hanyeri, pekala bu yirmi handan birisi olabilir.

    Dağın henüz göremediğim yerlerinde sur gibi, set gibi, insan yapısı olduğu besbelli duvar kalıntıları varmış. Başka yerlerinde daha başka tarihi kalıntı, buluntulardan da söz ediyorlar. Hatta kervan yolu diye adlandırılan başka bir yol da duydum. Fırsatım olmadı, ama dikkatli incelemeye tabi tutulursa Hanyeri'nden bu ismi hak edecek ipuçları elde edilebilir. Temel kalıntısına benzer çukurlar hendekler, taş dizileri veya daha başka şeyler...

    Onca zamana rağmen orman içinde orası yine alanlık olarak kalabilmiş. Onlarca asra rağmen alanlığın adı bugüne Hanyeri olarak ulaşabilmiş. Madem orası han yeri, o yerde bir han olmalıdır. Çıkar bir gün ortaya...

    *Erkan İznik, Hellen Ve Romalı Yazarların Anlatılarıyla Frigler Ve Frigya, Fetih Ve Medeniyet Dergisi Eylül 2022, Eskişehir

 

13 Eylül 2025

İlbulak Ve Tarih Turizmi


    Bu yazı dağlarda geçirdik. Nisan ayında daha meşeler göğermeden başladık İblak yürüyüşlerine. Zeminde her tür yeşillik ictimadaydı; beyaz çiğdemlerin son demi, sarı pambırpap çiçeklerinin en tozlu zamanıydı. Tek tük lale ve sümbüller uyanıyordu... Şimdi meşe yaprakları sararmaya durdu, yakında her yanı bakır rengi ağır bir manzara kaplar. Kart ve sert yapraklar arasında gobaklar yumruldu, pelitler şapkasına dar geliyor. Kısaca İlbulak kışa hazırlanıyorken biz de yürüyüşleri bitirdik.

    Dağ yürüyüşlerinin amacı, bütün yönleriyle İlbulak dağını tanımaktı. Deretepe Eğret serisiyle belli başlı mevkileri tanıtıcı yazılar yazıyoruz. Başkalarından dinlemekle bir yeri öğrenip tanıyamıyorsun. E kendin bilmediğin bir şeyi nasıl anlatacaksın. Bu yüzden mümkün olduğunca gidip gördükten sonra dinlediklerinle birleştirip sonuca varmak gerekiyordu. Dağı karış karış dolaşalım dedik...

    Amacımıza hemen hemen ulaştık, doğuda Resulbaba tepesinden batıda Sivrikaya'ya kadar uzandık. Bu hatta üzerinde dolaşmadığımız çok az yer kaldı. Vaktini bekleyen yazılar var...

    Yalnız bu dönemdeki yürüyüşlerimiz dağın zirvesinde kaldı. Bir türlü eteklere inemedik, hep göğe yakın yerlerde, ortalama 1500 rakımdaydık. Diğer bölümleri gelecek yıla bırakarak dorukları değerlendirelim.

    İlbulak dağlarının askeri açıdan stratejik önemini ilk defa Fahrettin Altay anılarında okumuştum. Paşa bu dağ sırasının Altıntaş ovası, Sincanlı ovası ve Afyon ovasını hakim bir konumda olduğu için gözlem ve keşif için çok önemli olduğunu söylüyor. Nitekim 27 Ağustos 1922 günü ikindiye doğru keşif kollarını bu yüzden İlbulak'a göndermiş. 

    İşte bu bilgiyi yürüyüşler esnasında yerinde pekiştirme imkanı buldum. Gerçekten de her yer ayaklarının altında görünüyor. Gerçi eskiden beri işitirdik, dağdan baktığında Eğret'e bağlı kırk küsür köyü sayabilirlermiş. Gece karanlığında titreyen ışık kümelerini sayarak biz de bunu denerdik. 

    Fakat işte şimdi bunun haricinde başka noktaları da gözlemleyebiliyordum. Özellikle Büyük Taarruzun ilk dört günü müthiş hareketlilik vardı şu dağlar ortasındaki ovada. Okuduğum hatıra, ceride, rapor, tutanak ve benzeri yazılardan; izlediğim, dinlediğim anılardan öğrendiğime göre bir asır önceki savaş hareketlerini mevki, yön ve nokta olarak görebiliyordum. Adeta Büyük Türk Taarruzu gözümün önünde yeniden canlandı. Yunan ihtiyatının bozuluşunu, can havliyle batıya doğru kopuşunu, Eğret baskınını, Çirçir saldırısını, Olucak yangınını ve daha neleri bir bir izledim.  Böylece yakın tarihi daha iyi anladığımı gördüm.

    Sadece üç tarafındaki geniş ovaların hakimi olduğu için önemli değil İlbulak... İşgalciler bekledikleri Türk hücumu sırasında ikinci direnek hattı olarak düşünmüşlerdi bu dağ sırasını. Bu yüzden 1922 baharında savunma mevzileri hazırladılar. Resulbaba'dan Demirce sırtlarına kadar uzanan bu mevzilerin batı ucu, 15 yıl önceki ağaçlandırma sırasında bozulmuş. Fakat Almalı denginden Resulbaba'ya kadarki kısımları hala belirgin. Tam tepedeki kendini korumuş bu mevzi çizgisinde yakın zamanlara kadar mermi ve kapsul gibi kalıntılara rastlanırmış. Bütün bunlar sizi ister istemez bir asır evvele götürüyor...

    Mevzilerin sağlam kaldığı kısımdan Afyon istikameti de çok net görülüyor. Altay Paşa'nın tarif ettiği yer tam da buralar olmalı. Ayrıca Resul Baba'nın asırlar önce tam da bu noktaya gözetleme kulesi gibi bir makam yaptırmasının birinci sebebi stratejik konum olabilir. İşte bu tepedeki mevzilerin zirveyi tamamen çevrelediğini de ayrıca belirtmek lazım...

    Aşağıdaki ovada yüzyıl önceki çarpışma ve hareket noktalarını belirlemeye çalışırken, kendimi bir anda Büyük Taarruzu anlatırken buldum. İşte süvari alayları gece karanlığında şurada birbirinden koptular. Yanlış tarafa yönelen birlikler, şurada kuzeye kaçan Trikopis kamyon koluna saldırdı. Bir sürü kamyonu tahrip edip bir o kadar esir aldılar. Bu esirler arasında bir Yunan kızı da vardı... Bak Prens Diyenis'in  Tümeni şu meydanda gecelemişti. Sabahın köründe kendilerinin onda biri büyüklüğünde Türk süvarisinden öyle bir baskın yediler ki, uzun süre ne olduğunu anlayamadılar. Diyenis'in çadırı da bu saldırıdan isabet aldı, ilk şoku atlattıktan sonra apar topar kaçışa başladılar...

    Ben kendi kendime böyle kah konuşarak, kah susarak anlattım; ama sonradan aklıma geldi, bunun tam da burada başkalarına anlatılması lazım. Bizde tarih öğretimi tamamiyle soyut olduğu için öğrenciye sevimsiz gelir. Bu yüzden tarihimizi ne öğretir ne de sevdirebiliriz. Ben burada görüp somutlaştırarak daha iyi öğrendiğime göre aynı uygulamayı kendi çocuklarımıza neden yapmayalım. Şimdiki aklım ve imkanlarım olsaydı, Anıtkayalılarla birlikte Olucak, Yenice, Bayramgazi, Çatalçeşme ve Saadet öğrencilerini buraya getirip kendi yerel tarihimizi göstere göstere anlatırdım...

    Ve hatta göstererek tarih anlatımı yöntemini öğrencilerle sınırlı bırakmayıp, meraklı ve istekli yetişkinlerle sürdürmek gerekir bence... Hem bu esnada herkes bildiğini anlatarak katkıda bulunur, böylece yeni bilgilere ulaşılır. Etkileşimli öğrenme denilen bu yöntem ders havasında olmayacağından sıkıcılıktan uzak, eğlenceli bir kültürel etkinlik gibi düşünülebilir. Adına ister dağ yürüyüşü de, ister piknik, istersen tarih turizmi, fark etmez...

    Bizde tarih turizmi, özellikle savaş tarihine dair turizm, 90'ların başında Çanakkale gezileriyle başladı. Kısa sürede o kadar ilgi gördü ki, Çanakkale gezileri adıyla bir sektöre dönüştü. İnsanlar hem geziyor hem tarihini öğreniyordu. Bundan on yıl kadar sonra, 2000'lerin başında Kocatepe gezileri başladı. Son yıllardaki artan ivmeyle Kocatepe de layık olduğu ilgiye mazhar oldu...

    Kanaatimce artık sıra İlbulak'a geldi... Kocatepe'den anlatım, taarruzun ilk iki günü için idare eder; ama bütün bir Büyük Taarruz anlatımı için daha geniş perspektif sunan bir yer lazım. O yer, yukarıda açıklandığı üzere İlbulak dağlarıdır... Oradan doğuya baktığında Eskişehir sınırını, kuzeyde Altıntaş ovasını, güneyde taarruzun başladığı Kocatepe'yi ve nihayet batıda Dumlupınar'ı aynı anda görebilirsin...

    Benimki de bir hayal işte... Lakin unutulmamalı ki her şey hayalle başlar...