deretepeeğret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deretepeeğret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

04 Ekim 2026

Gabarçukuru

     
    Anıtkaya'nın bir km kadar batısında kuzey-güney ekseninde uzanan hafif bir yükselti bulunuyor. Kuzey ucu Üyükyolu mevkii, güneyi ise Gaymaktekkesi'dir. Arada meşhur Bağlar bulunuyor. Şimdi öyle, daha önceleri oralar hep bağ imiş. Bu yüzden bağların bir ucu şimdi karayolu kenarında bulunan Güdükmehmet'in bağ iken karşı ucu Hacahmetinguyu'ya doğru aşıyormuş. Yani bahsettiğimiz bayır yükseltisinin neredeyse tamamı üzüm bağlarıyla doluymuş. Bayırın ortasına Bağlar deniliyor, ama saydığımız yerler hep bağ yani...

    Yazının konusu Bağlar değil, Bağlar mevkii ile Gaymaktekkesi arasında kalan Gabarçukuru bölgesidir. Çevresini tanıtmak amacıyla bu kadar ayrıntıya girdik. Güdükmehmet'in fidanlık solundan kıvrılarak Kelsüleyman'ın bahçe yanından ilerleyen, ayrıca petrolun hemen ardından dosdoğru batıya uzanan iki añyol Gabarçukuru'na çıkar. 

    Bu iki añyolun ikisi de dediğim yerleri geçtikten sonra taze vişne fidanları arasında ilerlerdi. Ne zaman? 1970'lerde... En azından benim hatırlayabildiğim en eski dönem budur. Taze dediğim fidanlar yine on yaşında varlarmıştır. Bu mevki boydan boya yeşil boyalı L profil demirlerden telgazığı yapılmış, bu sağlam demirlerin tabanı betonla iyice berkitilmiş ve aralarına dört sıra dikenli tel çekilmiş halde muntazam koruma altındaydı. Sadece belirli bahçeler değil, bölgenin tamamı korunmuş büyük bir fidanlıktı. Zaten Gabarçukuru'nda tarlası olan oraya fidanlık derdi. Fidanlıklar arasındaki añlar yine duruyordu, ama yol kenarından başlayarak bütün fidanlıklar içine alınacak biçimde Gabarçukuru mevki telle çevrilmişti. Köylü bu büyük organizasyonu kendi kendine yapamayacağına göre bu işte Devlet eli aranmalı. Aynen öyle olmuş, 1960'lar sonunda Ziraat Gabarçukuru'na fidan atılmasını sağlamış.

    Kelsüleyman'ın fidanlar daha büyük görünüyordu ve onun bahçe bu büyük telörgü korumasının dışında tutulmuştu. Demek ki herkesten önce bahçesine fidan atan Kelsüleyman'dır. Belki de diğerleri onu görerek bu işe giriştiler. Başka bahçelerde tadımlık vişne toplanırken onun bahçe panayır yeri gibiydi. Kasa başına vişne toplar, akşamında dükkanından ücreti almaya giderdik. Pek lezzetli zamanlardı...

    Yiyen epeyce bir zaman Gabarçukuru fidanlıklarından ekmek yedi. Beceremeyenler fidanları söktü, telleri kesti, korumayı kaldırdı. Dediklerine göre vişnenin ömrü yirmi yıl filanmış, belki çoğu o kadar beklemeden fidanlığını tekrar tarlaya dönüştürdü. 1990'larda Gabarçukuru proje fidanlığı bitmiş, orada burada tek tük yeni dikilmiş ağaçlar görünür olmuştu. Bugün o kadarı bile yok. Fakat gariptir, oraların fidanlık olmadan önce üzüm bağlarıyla dolu olduğunu söylemiştim ya, geçen yıl bir añda asma kütüğünün yeşermiş dallarını görmüştüm. 

    Şimdi tam yerini gösteremem, ama dip Gabarçukuru'nda bir yerlerde bizim de fidanlığımız vardı. Aklım erdiği zamanlarda kadınlar çapalarken ben de sağda solda arapdaşşağı filan toplardım. O dönemde Gabarçukuru adı üzerinde fazla düşünmedim. Bizim sülalenin ayakları yazın su toplar. Buna gabarma, tabanda oluşan sulu şişkinliğe de gabarcık derler ve her yaz günümüz bu kelimelerle içli dışlı geçer. Ben de o yaşta Gabarçukuru ile ancak bu kelimeleri ilişkilendirebiliyordum. Anlam bağlantısı yok, ama küçük zihnim bu kadarına yetiyordu. Yarım asır sonra bugün hala Gabarçukuru'nun anlamını tam çözebilmiş değiliz. Yine de bu mevkinin adı üzerinde elden geldiği kadarıyla duralım...

    Çukur tamam da gabar ne ola ki? Gabarcıkla alakası olmadığı artık kesinleşti. Denizli yöresinde bilinen, türkülere bile geçmiş gabardıç ile de alakası yok gibi; çünkü büyük ağaç anlamına gelen gaba ardıç sözüymüş, bizim buralarda ardıç olmadığına göre... 

    Yahudileşmiş Hazarların bir boyuna Kabar/Kabarlar deniliyormuş., ancak Kabarlar Macarlara katılmış. Bu sebeple Kabar/Gabar değişimini düşünerek bu boyu Eğret'e getirip Gabarçukuru'na yerleştirmek de pek desteksiz olacak.

    Gabar dağının anlamına yönelik araştırmalarda gabar kelimesi köken olarak Arapça cebbara dayandırılıyor. Bu kelimenin Türkçeye böyle geçtiğini düşünüyorlar. Hatta hem Arap hem Latin alfabesinde C/G harflerindeki benzerliğe dikkat çekilerek aralarındaki değişime örnek olarak deve anlamına gelen cemel/gemel kelimesini gösteriyorlar. Gabar dağının adındaki kelimenin Arapöa Cebbar ile aynı olduğunu ispat ettikten sonra anlam ilişkisine yöneliyor ve bu dağın büyüklüğüne, cesametine, yüceliğine işaret ettiğini söylüyorlar. Çünkü Arapça Cebbar/Gebbar kelimesi bir insana ad olduğunda yiğit, pehlivan, kimsenin kendisine zarar veremediği kişi anlamına gelirken; insan dışındaki varlıklar için kullanıldığında, ulu, pek yüce, görkemli anlamına geliyormuş. Şu durumda Gabar dağı denildiğinde kocadağ, yücedağ, uludağ gibi anlaşılmalıymış.

    Bizim köyde bu kelime (Cebbar/Cabbar) kişi ismi olarak kullanılmaz. (Lakap olan Çapar kelimesi bedensel irilikle değil saç, kaş, kiprik rengiyle ilgilidir.) İnsan dışındaki varlıkları tanımlamada da gabar kelimesi görülmez. Aynı anlama gelen "goca" kelimesine ise çok rastlanır. Gocadere, Gocayarık, Gocagedik şimdi aklıma gelen örnekler. Yine büyük anlamında gelen ulu kelimesine ise sadece Uluyol kullanımında rastlanır. Görüldüğü üzere örnekler hep mevki adlarına dair. Acaba diyorum, istisnai Uluyol örneğinde olduğu gibi gabar kelimesi sadece Gabarçukuru'nda kullanılmış olabilir mi?

    Goca çukur, büyük çukur, geniş çukur manasında gabar çukur dediler de, bu söz böylece kalıplaşıp kaldı mı? Önceleri Gabarçukur deseler bile, bu söz günümüze neden sonuna bir ek takıp getirdi ve Gabarçukuru oldu? Bir u harfi fazlalığı güzelim teoriyi berbat etti.

    Peki Divan edebiyatında çok kullanılan ve toz toprak anlamına gelen 'gubar' kelimesiyle ilgili olabilir mi? Özellikle toprak manası sebebiyle bir tarım arazisi pekala gubar kelimesiyle bağdaştırılabilir. Ayrıyeten gubar/gabar değişimi de izah edilebilir. Hele hele gubar kelimesinin toz haline getirilmiş esrar manası da varken, eskiden köyün her yerinde kendir ekimi çok yaygınken, buralara, yani şimdiki Gabarçukuru mevkiine özellikle kendir ekilmiş olabileceğini neden düşünmeyelim?

    Sayılan gerekçelerden birine uygun olarak bu bölgeye Gabarçukuru denilmiş olabilir. Lakin öncelikle mevkide bu adlandırmaya layık bir çukur bulunup bulunmadığını anlamalıyız.



02 Ekim 2026

Balaban

 
    Günümüzde en çok kullanılan dağ yolu, Gedik istikametinden güneybatıya akan Yörükyolu dediğimizdir. Hiç değilse piknik amacıyla Bödününçeşme'ye gidenler bu yolu tepmek zorundadır. Burada ilerlerken ormana girdikten hemen sonra başlayıp ta asıl bayırı kavrayana kadar devam eden sağdaki bölgeye Balaban adı verilmiş.

    Balaban'ın bu mevkiye ad olmasını açıklayacak bir hikaye, rivayet, anlatı benzeri bir şey duymadım. Esasında buraya ad olmaktan başka Eğret ağzında bu kelimenin yeri yoktur. Zaten bu sebeple Eğret sözlüğünde mevki adı olarak özel isim diye geçer, başkaca anlamını tespit edemedik.

    Bununla beraber başka yörelerde çok değişik anlamlarda kullanılıyor balaban kelimesi. İri yarı kimse anlamıyla bizdeki 'gabadayı' kelimesine yakın bir kullanış çok yaygın. Bir yemeğe, bir kuş türüne ve nefesli bir çalgıya da bu adı verdikleri kaydedilmiş. 

    Ayrıca Türkmenlerden bir topluluğa bu ad verildiğini okumuş ve Eğret Ve Çevresinde Oğuz İzleri başlıklı yazıda buna değinmiştim. Buna göre Birgi yakınlarında tespit edilen küçük bir Avşar oymağının adı Balabanlı idi. Yine Halep Türkmenlerinden Beğdili boyuna mensup bir oymak da aynı adla anılıyormuş. Bu isimlendirmelerin temelinde, topluluk atalarından birinin Balaban adı torunlarına oymak adı olarak tevarüs ettiği şeklinde yoruyorlar. Bu gayet mantıklı bir açıklama gibi duruyor. 

    Yukarıdaki iki tespitin bizi ilgilendiren yönü ise, Halep kökenli bazı Türkmenlerin zorunluluk sebebiyle Batı Anadolu'ya göç ettirilmiş olduklarıdır. Göç yolu ve noktalarından biri Eğret yakınlarıdır, diye düşünmemizi engelleyecek bir durum yok. Anılan oymaklar göç esnasında İlbulak dağının bir bölgesinde duraklamış olabilirler. Gittikten sonra da topluluğun adı o mevkiye yadigar kalmıştır. Yoksa bir kuş yüzünden, kavala zurnaya benzer bir düdük sebebiyle, yahut lezzetli bir yemeğin hatırına buraya Balaban denileceğini sanmıyorum.

    Oğuzların içinde Balaban var da, Kuman/Kıpçaklarda yok mu, elbette var. Hatta Kafkaslar üzerinden Karadeniz bölgesine giriş yaptıkları düşünülen Kıpçakların oralarda bıraktıkları hatıralardan biri olarak şimdi Of'a bağlı Balaban köyü gösteriliyor. Demek ki Balaban topluluğu sadece Oğuzlara has değildi, kişi ve topluluk adı olarak Balaban Kıpçaklarda da vardı. Boyu ne olursa olsun eski Türklerde bir ad verme geleneği var. Bir boy yerleştiği yere kendi adını veriyor. Mesela Kayı bir yere yerleşirse oraya Kayı adını veriyor. Kıpçak veya Avşar yahut Beğdili veyahut Balaban da bir yere konunca oraya adını veriyor. Çekip gitmiş olsa bile o mevki yüzyıllar sonra Balaban diye anılabilir.

    Eyret kelimesinin Kıpçak/Kumanlarda bir boy adı olduğu üzerinde daha önce durmuştuk. Bu yüzden Karadeniz'den giriş yapan Kıpçaklardaki Balaban adını bu mevzuya dahil ettim. Ayrıca yeni bir bilgi olarak belirteyim ki Eğret köyünün Çepni boyuna mensup olduğuna dair ciddi bir iddia duydum. Doğu Karadeniz'de Kıpçaklarla helmelenen Çepnilerin buralara yolu düşme durumu mümkün olabilir. Balaban adı ve mevkisini bütün bunlarla ilişkili düşünebiliriz.

    Özellikle Olucak yolu hizası geçildikten sonra başladığı düşünülen Balaban mevkisinde yer yer geniş alanlıklar dikkat çekicidir. Bu alanlıkların bilinmeyen bir zamanda buralara gelen Balaban oymağının çadırlar kurması için pek müsait olduğu akla geliyor.

    Ayrıca İlbulak dağının her bölgesi bir çok Türkmen/Yörük obası tarafından asırlarca yayla olarak kullanıldığı da unutulmamalıdır. Daha yarım asır önce bile seyrek de olsa gelip çadırlarını kurarlardı. Buraya adını veren Balaban oymağı sırf yaylamak amacıyla gelmiş olabilir. Bir kaç yaz geldikten sonra kışlağına dönse de ardında bir iz bırakmış ve adı yadigar kalmıştır.

    İlbulak dağında Balaban mevkinin bu adı almasını açıklamaya çalıştım. İleri sürdüğüm şeyler isabetsiz bulunabilir, daha mantıklı açıklamasını bulduğumuzda düzeltiriz. Fakat dağımızda daha adını sanını bilmediğimiz bir sürü dip köşe var. Kendimiz tanıdıkça onları da tanıtacağız...



13 Haziran 2026

Evkaya


     "Kuyuderesi’nin batısında Bahçecik, Kuşboku; alt kısmında Keçiyatakları yer almaktadır. Onun da batısında Evkaya bulunur; orada İblak (İlbulak) Dağları sona erer."

    Yukarıdaki tarif Çolömerlerin rahmetli Ömer Salman'a ait. İlk okuduğumda Bahçecik ve Keçiyatakları dışındaki Kuyuderesi, Kuşboku ve Evkaya mevkileri yabancı gelmişti. Aradan beş yıldan fazla geçti, bu sürede Kuyuderesi ile Evkaya'yı görüp öğrendik, ama Kuşboku hala meçhulümüz. Almalı tarafındaki mevkileri de buradaki gibi çoğunlukla bilmiyordum. 

    Gezip öğrendikçe daha bir seviyoruz İlbulak'ı... Her bir mevki yazmaya değer. Bir yıl önce görmüştüm Evkaya'yı, bugüne kadar yazmamakla ayıp etmişim. Oğuzhan oradaki bir fotoğrafını paylaşmasa ihmalkarlığımı fark etmeyeceğim. Neyse, işte şimdi sırası geldi...

    Geçen yıl Evkaya'ya ulaşmamız biraz maceralı oldu. Kılavuzumuz Nuri Toka idi. Çatkuyu'dan sapıp İlbulak üstünden hedefimize inecek bir yola düştük. İleride Kavaklık'ı görüp Sivrikaya'ya çıktıktan sonra çaprazlama doğuya yöneldik. Evkaya aşağıda kuytu bir etekteydi. Duvar gibi sarp ve dik bir doğal kaya çıkıntısı... 

    Evkaya girişine dağın yukarısından da ulaşmak mümkünmüş, bizi buraya kadar indirmesinin sebebi ancak aşağıdan görülebilen haşmetli manzarayı göstermekmiş. Nuri öyle dedi... Ama haklıymış, gerçekten ürpertici görünüyor... Eğilip bükülüp kanter içinde kala kala oyuklardan tırmanarak girişe vardık. Burası yine tuhaf şekillere girmeden geçemeyeceğiniz doğal bir delikti. Dış ve iç taban kot farkından dolayı giriş çıkışta sakatlanma riski var, dikkatli olunmalı...

    Evkaya'ya girince buranın neden böyle adlandırıldığını anlıyorsunuz. Zira eve benzeyen bir kaya, yahut kaya gibi bir ev burası. Bahsettiğim girişi kapı diye düşünün, bundan başka bir delik daha var. İşte bu ikinci delik penceredir. Teras veya balkon olmasa da basbayağı pencere... İlbulak'ın kuzeyine açılan bu pencereden içaçıcı manzaraya bakıyorsunuz. Dağ şartlarında gayet konforlu bir oda... Ve malum olduğu üzere bizim köyde evin bölümü anlamında odaya ev derler. İşte size Evkaya...

    Dar girişli Evkaya doğal bir mağara, yani insan eliyle yontulup oyulmuş değil. Bununla beraber barınma amacıyla kullanıldığına dair işaretler var. Duvarlarına yenilerde bazı isimler kazınmış. Her ziyaretçi buraya bir iz bırakmış anlaşılan. Hayvan pislikleri de görülüyor, onlar için fazla büyük olsa da vahşi hayvanların ini de olmuş gibi...

    Sarp ve dik oluşuyla buraya ulaşmak zor, giriş çıkış zahmetli; bundan sebep pek kullanışlı değil. Yalnız bütün bunlara yüksekliği, genişliği gibi özelliklerini ekleyince buranın çok korunaklı olduğu bilinmelidir. Mesela birilerinden kaçıyorsan burada bulamazlar, dilediğin kadar kal. Nitekim eski zamanlarda eşkıyalara sığınak olduğuna dair bir şeyler duydum. 

    Basit bir şekilde iki deliği kapatıp ateş yakarak çok rahat ısıtabilirsin. Erzak sıkıntın da yoksa uzun süre kalabilirsin. Üç dört kişi sere serpe yatabilir... Ateş yakarak ısıtma fikrini geçen gün Ekrem Aracı'ya açtım, ısınmak için değil, ama çay demlemek için ateş yaktığını söyledi. Demek ki hala kullananlar var Evkaya'yı... 

    Evkaya'dan çıkış, girmekten daha zormuş. Ayakların yere bastığı ve hep yukarı baktığın için yaptığın şeyin ne menem bir delilik olduğunu oraya çıkarken anlayamıyorsun. Lakin dönüş yolunda "Amanın ben nasıl çıktım buraya!" hallerindesin. Bu yüzden çıktığım yoldan tekrar inmeyi göze alamadım, en iyisi Nuri'yi takip etmek. Buradan kurtulmanın yolu daha yukarı çıkmakmış ve O bu yolu defalarca çıkmış. Yol dediğime bakmayın, ne yolu! Bu iş Afyon kalesine ön tarafından tırmanmak gibi bir şey. Fakat Nuri bana mısın demiyor... Canımız gırtlakta tepeye çıktık da kurtulduk...

    Evkaya böyle bir kaya ve böyle bir ev... Zamanla bu küçük mevki de Evkaya adıyla anılır olmuş. Bahçecik'in de ilerisinde, uzakta, sarp bir yerde bulunmasından dolayı diğer mevkiler kadar bilinirliği yok. 

    Eski çobanlar bilirmiş tabi... Ömer Ağa da İlbulak'ı tanıttığı meşhur yazısında Evkaya'dan bahsetmiş. Son cümlesi manidar,  "Orada İblak (İlbulak) Dağları sona erer." diyor. Demek eskiden beri burayı İlbulak dağının bir ucu kabul ediyorlarmış. Oysa biliyoruz ki İlbulak Olucak ötelerine kadar uzanıyor. Belki de onlar kendi koyun güttükleri kısımları İlbulak olarak tahayyül ediyordu...


01 Haziran 2026

Gayraklı

     
    Kendiliğinden katmer gibi dilim dilim ayrılan bir kaya türüne bizim köyde kayrak/gayrak deniliyor. Dişli olanlarından ele gelecek büyüklükte kesilenler tırpan bileylemede kullanılırdı. Sırf  bu yüzden bir ferk çıktıktan sonra tırpanı bu şekilde bileylemeye gayraklama deniliyor. Yani bu taş cinsi özel bir işe de adını vermiş oluyor. 

    Gayraklar dağdan getirilirmiş. Bunlardan her mevkide bulunuyor, ama özellikle bir mevkiye Gayraklı demişler. Şüphesiz bu gayrak taşıyla ilgilidir. Her ne kadar mevkinin adı da olsa biz Gayraklı deyince çeşmeyi biliriz, onu merkeze alarak bu mevkiyi tanımaya çalışalım.

    İlbulak dağ sırasının ortalarında kuzeye doğru sırtlar uzanır. Bunlar bir miktar ilerledikten sonra ormandan çıkmadan kendileri tükenirler. Lakin tam olarak erimediği, henüz dere tepenin ayırt edilebildiği yerde alanlıklar oluşur. Bu alanlıkların güneyi dağa doğru yükselirken kuzeyindeki meyelan iyice yumuşar. Tepe ve vadiler varla yok arasındadır.

    Köylünün Dombeyalanı ve Demirce adını verdiği iki sırt/tepe de diğerleri gibi bir vadinin iki yanında uzanıp malum düzlüğe ulaştığı alanlıkta onları sakin bir çağıltı karşılar. Bu Gayraklı çeşmesi, bu civar da Gayraklı mevkiidir. İsmin asıl sahibi mevki mi, yoksa çeşme mi, orası belli değil.

    Gayraklı'ya ilk gelişim otuz yıl önceydi. Dombeylinin Hasan Okutan Eniştenin mobyletle gelmiştik. Yağmurlu bir ikindiydi. Yağış dindikten sonra, örendeki kotrasından çıkan Enver Mola Abi önceden keşfettiği mantarları bizim için toplamıştı. İlk seferimizden aklımda kalan bunun gibi şeyler.

    Bir kaç yıl sonra aynı yere bu kez traktörle geldik. Yine ikindi vaktiydi, ama yağış yoktu. Sonradan öğrendiğim adıyla Dombeyalanı sırtlarında dolaşıp çeşme yanına döndüm. Godal Emin pilav pişiriyormuş, bulduğum mantarları içine doğradı. Bugüne kadar o pilavın tadına denk lezzete rastlamadım. Çoban pilavı dedikleri kadar varmış, fakat lezzetin sırrı büsbütün adında olmasa gerek... Oysa orada sadece bir kaşıkla bir çatal vardı. Geriye kalan beş altı kişiye ekmekgıyısından kaşıklar yapmıştık. Belki de lezzetin sırrından biri de bu idi, diğeri kesinlikle ağız tadıdır. Zira zaman geçtikçe ağzımızın tadı kaçıyor...

    İlk iki Gayraklı gezimde adı geçenler hep rahmetli oldu. 2011 yılındakini Vahit Usta ile yaptık. Daha doğrusu O bizi bir öğle vakti aldı götürdü. O nasıl gidişti öyle... Taktak mıydı, kamyonet mi emin değilim; ama bir kısmımız kasaya binmiştik, bunu biliyorum. Tepeden çıktık, dolaştık; öylece Dombeyalanı'ndan çeşmeye indik. Dayım sever böyle ilginçlikleri, o gün oradan inerken yüreğimizin ağzımıza geldiğini bilmez olur mu...

    Önceki gidişlerin her birini farklı bir güzergahtan yapmışız. Bu yüzden taş ocağından girince buluruz diye çıktığımız yolumuz sapa sardı... İlk çataldan yanlış dönünce Sağırisanınağıl'a vardık. Epeyce dolaştıysak da çeşmeyi bulamadık. Neyse ki telefonla sorarak varacağımız yere varabildik, tabi bir saat kadar rötarlı... 

    Evvelki gün dördüncü Gayraklı gezimiz böyle maceralı başlamış oldu... Maksadımız Gayraklı'nın eski çeşmesi ve çevresini gözlemekti. Salim Kurt başkanlığı zamanında, kuytuda kalıyor daha ferah olsun diye şimdiki yerine nakletmişler. Bizim bunlardan haberimiz yoktu, geçenlerde Şuayip Abi eski çeşmenin akmaya başladığını söyleyince duyduk. O zamandan beri merak ediyordum, fırsat doğdu...

    Vardık eski çeşmeye, iki yüz metre kadar dipte, gerçekten de vadiye sıkışıp kalmış, hayvanların sulanması bakımından pek kullanışlı değilmiş. Taşımaları iyi olmuş. 

    Çeşme suyunun kaynağı daha yukarıdaymış, hazır bilen biri yanımızdayken oraya kadar yürüyelim dedik. Biraz zahmetli bir yürüyüşten sonra Karaağaçlar çatına ulaştık, küçük vadinin hafif sırtından ilerleyen künklü su yolu, çatın sağ tarafında son buluyor. Orada kuyunun üzerini koca bir kayrakla kapatmışlar. 

    Gördüğümüz eski çeşme yeniden dinmiş. Ancak kulağınızı dayarsanız luladan su tıpırtısı duyuluyor. Bu seneki bol yağışlarla geçici olarak canlanmış olabilir. Fakat bu eski çeşme zannedildiği kadar eski görünmüyor. Tarihi ne kadar geriye götürülür bilmiyorum, bununla beraber iki çeşmenin arasında bir yer gösterdiler, ilk çeşme yeri diye... Bilinmeyen bir tarihte ilkel çeşme, eski çeşme diye bilinen yere götürülmüş. Orası daha yüksekte kaldığı için taşıma olmamıştır, belki künk suyunu daha yukarıdan yönlendirmek suretiyle aynı kaynak suyu o çeşmeden akıtılmıştır. Böyle olduğu düşünülürse Gayraklı çeşmesi yeteri kadar eski bir tarihe götürülmüş olur.

    Bununla beraber en eski çeşmenin su kaynağı ve yolunun bağımsız olduğu, kuyusunun hemen çeşme yeri yakınlarında bulunduğuna dair bilgi en akla yatkını...

    Şimdiki çeşmenin hemen sağında kalan ağaçsız bir tepe var. Ören diye adlandırılan bu tepede temel kalıntısı olduğu düşünülen bir sürü taş var. Bazı yerlerde taşla karışık bir çok toprak yığını da duvar yıkıntısı izlenimi veriyor. Bütün bunlar eski dönemlerin küçük bir yerleşimi olduğunu düşündürüyor. Eski çeşme ve su yollarını bu örenle değerlendirmek lazım.

    Tadı damağımda hala durmakta olan pilavı bu örende yemiştik. Enver Abi mantarı buradan toplamıştı. Yine bulurum umuduyla örende dolaştım biraz. Yok... Varsa da bu ot içinde görmek mümkün değil. Her yer çayır gibi, biçsen biçilir... 



24 Mayıs 2026

İşgal Ve Kurtuluşta Eğret Bagları

     
    Bağlarla ilgili bazı şeyler sonradan aklıma geldi. Mevcut yazıya ekleme yapmak yerine yenisini yazmanın daha kolay olacağını düşündüm. 

    Evvela şu bilgi yanlışını düzeltelim, Eğret'in üzüm bağlarının tarihini bir asır kadar öncesiyle sınırlamak doğru olamaz. Güney, Batı ve Kuzey taraflarındaki bağlar daha eskiye dayandırılmalıdır. Köyün kuruluşuna kadar gidilmese bile o tarihlere yaklaşılır.

    Bu yazıda esas işgal günleri ve kurtuluşta Bağlar hususuna eğilmek istiyorum. Çünkü işin bu tarafından yeteri kadar bahsetmemişiz.

    Mart 1921 sonlarından itibaren Yunan güçlerinin Eğret civarında göründüklerine dair bazı tespitler var. O geliş de Olucak tarafından, yani Bağlar mevki üzerinden olmuş. Fakat kesin işgal tarihi kabul edilen Temmuz 1921'e bakalım. 

    Yunan Kolordu planı ve emri şöyle: “1. Tümen Türk güçlerini atarak Eğret’e varıp oradan kuzeydoğuya yönelecek ve Türk mevzilerine taarruz edecek. 2. Tümen ise Resulbaba’yı alıp Köprülü-Araplı  hattındaki Türk mevzilerini geriden çevirerek Afyon’u işgal edecek  Tümenler grubuna yardım edecek. Şehir işgal edildikten sonra Eğret-Belcemeşe kesiminde toplanılacak.”

    Ufak tefek değişikliklerle bu plan uygulandı. 1. Tümen 12 Temmuz öğleden sonra Eğret-Yenice bölgesinde konuşlandı, ertesi sabah Eğret kuzeyinde İlyen tarafına hücuma geçti. 2. Tümen ise Afyon'u işgal ettikten sonra kuzeye yöneldi ve Eğret'i geçerek 1. Tümenle buluşmak üzere Belcemeşe (İhsaniye) tarafına gitti.

    O güne dair Tatıresil (Resil Omak)tan bir olay naklettiler. O sırada 11-12 yaşlarında olan Tatıresil galiba amcasıyla koyundan geliyormuş. Çataüyük/Fasılüyüğü taraflarından sürmüşler koyunu, köye getiriyorlar. Söğütcük civarına geldiklerinde sürüye top atışı yapılmış. Bir kaç atışla sürü dağılmış, zorlukla toplayıp eve doğru sürmüşler hayvanları. Top atışlarının Bağlar'dan yapıldığını söylemiş Resil Dede. Ve ona göre Gavur, sürüyü özellikle hedef almış. 

    Batı tarafındaki Bağlar'dan Söğütcük'teki sürü görülebilir mi? Dürbünle bile bakılsa coğrafi ve fiziki şartlar görüşe engel olmaz mı? Bilmiyorum, belki o günün yapılaşmasına göre Eğret binaları buna mani olmamıştır. Yine de bu bana mantıklı gelmedi. Yunan'ın Eğret'e girişiyle ilgili yukarıdaki paragrafa benzer okumalar yaptığımdan top atışlarının Güneydeki Bağlar'dan yapılmış olabileceği aklıma geldi. Çünkü Yunan 2. Tümeni de o taraftan geliyordu ve Bağlar da yolları üzerindeydi. Üstelik buradan Söğütcük'teki sürüyü görüp top atışıyla vurmak, Batıdaki Bağlar'a nazaran daha kolaydı.

    Tatıresil aşağı Bağlar'ı kastetti, ama onu dinleyenler diğerini anladı... Bu ihtimalin geçerliliği var mı? Aziz Omak'a özellikle sordum, hangi Bağlar'dan ateş edilmiş diye... Israrla Batı'dakini söyledi... Aynı rivayette bir ayrıntı daha var, sorunun cevabına katkısı olur mu bilmem:

    Sürü daha top atışına maruz kalmadan önce bir Türk süvarisi ile karşılaşmışlar. Kepez/Bağlar tarafından gelip kuzeye doğru gitmekteymiş. Telaşla koyunlarını süren bu zavallılara, elini çaresiz daireler çizerek sallayan bir işaret yapmış. Rahmetli Tatıresil bu el sallamayı hep "Ne kadar sakınırsanız sakının, bu sürü ve diğer mal mülkünüz heba olup gidecek" biçiminde yorumlamış. Yunan birlikleri bu yalnız Türk atlısının gerisinde, Bağlar civarında bulunmalı ve o uzaklaştıktan sonra sürüyü görüp ateş etmiş olmalıdır. Bu ihtimal bana daha mantıklı geliyor...

    Planlarda, emirlerde, ayrıca bazı kaynaklarda işgalcilerin kuzeye doğru çekip gittiği, ilk işgalde Eğret'te beklemediği kaydediliyor. Lakin fiiliyatta bunun böyle olmadığı, Sakarya Savaşı için Eskişehir bölgesinde toplanmaya giderken geçtikleri yerlerde çok melanetler işlediklerini o günleri yaşayanlar anlatıyor.

    Eskişehir'e doğru sessizce çekip gitmemişler. Her geçtikleri yerde büyük acılar ve artçılar bırakmışlar ki artçılar acıları sürdürsün... Eğret köyü işgalin ilk günlerinde acıların en büyüğüyle tanışmış. Yaşlı çocuk, köyün bütün erkekleri Bağların ardına götürülüp üç gün orada tutulmuşlar... Kağıt üzerinde Eğret-Yenice bölgesine konuşlandıkları yazılmış, ama olay bu kadar basit bir cümleyle ifade edilecek gibi değil... Neden köyü boşaltıp bütün erkekleri konuşlandığın yere götürdün!

    Bu olayların Temmuz ayındaki ikinci işgal günlerinde yaşandığı kesin değildir. Aslında ilk Afyon işgalinin gerçekleştiği Mart sonunda Eğret'in de işgal edildiği, bugünden sonra dört beş aylık dönemde Türk ve Yunan kuvvetlerince bu bölgede herhangi bir hakimiyet kurulamadığı anlaşılıyor. Anlatılan olaylar ilk işgalin gerçekleştiği Mart 1921 sonunda yaşanmış olabilir.

    O vakitler 6-7 yaşlarında bulunan Macurali Dedemin farklı zamanlarda defalarca anlattığına göre o gün Gatçayır'da kaz güdüyormuş. Omarcıkların Gabasakal arabasını Kötayolu'na doğru datderken;
- "Len çocuk, Gavur geliyo, eğlenme burlâda, eviñe git!" diye uyarmış. Dedem çocuk aklıyla ikna olmamış ki;
- "Madem Gavur geliyo, sen nerye gidiyoñ?" diye sorunca;
- "Gırda çapecilê va, onnarı getcen." demiş. 

    Gatçayır Bağlar mevkiinin bir berisidir. Düşmanın o taraftan geldiği haberini alan Gabasakal hemen tarladaki çapacılarına koşuyor. O vakitler günaşık ekilmezdi, çapası yapılan sadece haşhaş var. Bilindiği gibi haşhaş çapası Mart-Nisan aylarında yapılır, Temmuza kalmaz. Temmuz ortası harman zamanıdır, o vakitte haşhaşın ancak hasadı yapılır. Dolayısıyla Yunan'ın Eğret işgali Temmuz'dan çok önce gerçekleşmişti, yukarıdaki anlatılanların Mart sonunda yaşanmış olması daha muhtemeldir. Ne zaman yaşandıysa yaşansın, düşman iki taraftaki Bağlar cihetinden Eğret'e yürümüş...

    Bir yıldan fazla zaman geçmiş işgalin üzerinden. 1922'de işgalin son günlerinde yaşandığı söylenen Mollahmetlerin Halil Çavuş olayı var, konuyla ilgili olduğu için özetleyelim: Müdüroğlu'nun abisi Halil Çavuş Çanakkale gazisidir. Casusluk benzeri görevlerle veya ailesini görme maksadıyla ara ara işgal altındaki Eğret'e gelip gider. Yine öyle bir maksatla kadın kılığında köye girmek üzereyken yakalanır. Ağır işkencelere maruz kalır. Hıncını alamayan işgalciler onu arkasına bağladıkları bir otomobille Olucak'a kadar sürükleyerek şehit ederler. Yakınları ve Eğretliler sürüklenen Halilçavuş'u Bağlar'ın ardına kadar görmüşler, sonra gözden kaybolmuş. 

    Akıllarında bu son görüntü kalan yakınlarının "Dağların ardından, Bağların ardından çık da gel" diye ağıtlar yaktığını Selami Kurt Bey derlemişti. Burada Bağlar kelimesi sırf dağlara kafiye olması açısından yer almıyor. Halil Çavuş'un son görüldüğü yer Bağlar tepesi olduğundan ağıt böyle yakılmış.

    Bundan bir kaç gün sonra Büyük Taarruz başladı. Taarruzun üçüncü günü çarpışmaları bilindiği üzere ağırlıklı olarak Eğret çevresindeydi. Harp Ceridesinde yer alan raporun bir kısmı şöyle:

   "...   Güneşin doğuşuyla beraber Eğret’in tahminen 600 m kadar güneyine varıldığında Eğret’te düşman ordugâhının bulunduğu ve köy içerisinde düşman piyadelerinin dolaştığı, köy harmanlıklarında da bir telsiz istasyonunun bulunduğu görüldü ve hemen Müfreze Komutanlığına bilgi verildi. Müfreze Komutanından aldığım emir, bataryanın da katılmasıyla düşmana Alayla ateş baskını yapmaktı. Bunun üzerine öncü bölüğü bulunduğu bağlarda mevziye sokuldu ve Alay da öncü bölüğüne yaklaştırıldı. 30 kadar düşman piyadesinin Eğret’ten 3’üncü Bölüğün işgal ettiği bağlara doğru yürüdüğünü gören sağ kanattaki bir asker ya emri işitmemiş olmasından veya elinde olmayarak emir verilmeden ateş edivermesinden dolayı mecburen bölük de ateşe iştirak ettirildi. Saat 05.30’da Bölüğü derhâl 4’üncü Bölük ve Makineli Tüfek Bölüğü ile takviye ettim. Sol kanadın korunması için 20’nci Alayın 1’inci Bölüğü görevlendirildi. 2’nci Alay, 4’üncü Alayın gerisindeki tepede gözetleme mevzisindeydi. Öncü bölüğü ateşe başlayınca 30 kadar tahmin edilen düşman piyadesi Eğret’e çekildi. Köyün güney çıkışında bir bölük kadar düşman piyadesi ateşe başladı. Bundan başka iki bölük kadar piyadesinin de sağ kanatta taşkın bir şekilde yayıldığını gördüm..."

    Burada bahsedilen Bağlar, Hacarifinguyu ile Çorbeciguyusu hizasındaki tepe gırañlarında bulunan bağlardır. Sözü edilen harmanyeri ise malum, oradaki telsiz istasyonu şimdiki Ortaokulun bulunduğu yer olduğunu tahmin ediyorum. Veyislerin Bağlar diye bilinen bu mevki ile harmanyeri aslında birbirine çok yakın, arada bir bölüm Mantarlık var, o kadar... 

    Bir buçuk yıldır buralara yerleşmişti Yunanlar. Büyük Türk hücumu haber alındığında çekilme vakti geldiğini anlamışlardı, ama birlikler arasında iletişimsizlik, telaş ve başka sebeplerle ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Şimdi Türklerin taarruz gücünün burnunun dibine, Bağlar'a kadar geldiğini görünce apar topar telsiz istasyonunu söküp kaçış hazırlıklarına başladılar.

    Sabahın 5.30'unda güneydeki Bağlar'da bunlar yaşanırken, iki saat kadar sonra batıdaki Bağlar'da meşhur Eğret Baskını yapılacaktır. Kendisinin on katı ve yıpranmamış Yunan ordugahını basan Türk Süvarisi o gün düşmanın feleğini şaşırttı...

    İki gün sonra, 30 Ağustos 1922'de buralarda tek bir Yunan kalmadı. Sağ kurtulanlar Dumlupınar'da kıstırıldı. O günün sabahında Başkumandanlıktan hareket eden Fevzi Çakmak Paşa Dumlupınar'a Eğret-Olucak üzerinden ulaşacaktı. Olucak yolunu sorduğu Eğret'in batı sırtlarında karşılaştığı gözü yaşlı ihtiyar, ihtimal ki meşhur cevabını Bağlar mevkiinde vermişti...


23 Nisan 2026

Üyükyolu

     
    Mezarlığın önünden sağa kıvrılıp  petrolun arkasından dolandınız ve asfaltı paralel takip ederek şimdi  mizahi bir anı olarak sadece kapısı kalan Güdükahmet'in samanlık hizasına geldiniz. Tam orada yolun üçe ayrıldığını görürsünüz.

    Eskiden de böyleydi, tam orada her biri başka bir tarafa yönelerek üç kola ayrılırdı yol... Yalnız buraya gelene kadar labirent bulmaca çözer gibi oradan oraya kıvrılmazdı. Gatçayır yolunu batıya doğru dümdüz takip ettiğinizde buraya ulaşırdınız. Özel bir gayret istemezdi, koşum hayvanlarını serbest bıraksanız onlar bile mecburen buraya gelirlerdi. 

    Fakat hatırladığım kadarıyla 70'lerde Gatçayır'a Karayolları şantiyesi kurulunca yol kesintiye uğramıştı. Çünkü tam da yolun batıya doğru aştığı bayırın ortasındaydı yapılan binalar. Neyse ki kesinti kısa sürdü de büro binasının ardından geçmek üzere yeni bir yol verdiler. Tatlı rampayla orayı dolaşıp derede eski yola kavuşulurdu. O yıllarda deredeki serenli kuyu kullanılabiliyor ve henüz o kısmına gelinmemiş olan şimdiki karayolunun bulunduğu yer çok rahat geçilebiliyordu. Zaten orayı geçtiğinde seni Güdükmehmet'in bağ karşılar, yani yolun üçe ayrıldığı nokta...

    Yolların sola ayrılan birincisi, bilemedin yüz metre sonra koca bir badem ağacını yalayıp doksan derecelik iki zikzak yapar ve ötesinde hiç eğilip bükülmeden yoluna devam eder. Sürekli batıya doğru bu düzgün yolun başı ve sonu hep Gabarçukuru'dur...

    Ayrım noktasının ikincisi, yani ortadaki Bağlar yoludur. Çünkü Güdükmehmet'inkinden başlayarak ilerideki tepenin hemen ardına kadarki bölgede eski Eğret bağlarının bir bölümü bulunuyordu. Zaten o tepenin deresinde Hacahmedinguyu, diğer deresinde ise Gambırarifinguyu var. Orada yol çatallaşıp biri Gocadere'ye uzanıyor.

    Gelelim asıl konumuz olan üçüncü yola... Diğer ikisinin aksine bu yol varıp bir yerde erimiyor, gidiyor da gidiyor... Ben ötesine geçmedim ve şimdi nasıldır bilmiyorum, ama eskiden Çerkez (Yenice)yi aştıktan sonra daha yola devam edermiş...

    Yenice'ye yakın olan kısmındaki mevkilere genelde Çergezgırı diyorlar, fakat bu yolun çevresindeki tarlalar tarif edilirken Üyükyolu diye adlandırılıyor. Demek ki bu mevki adını yoldan almış. Eskiden beri bu böyle... Çocukluğumda bu ismi duyup sağda solda boşuna üyük arar bulamaz ve bunu eskilerin tuhaflığına yorardım. Öyle ya; Üyük nereee, Üyükyolu nere... 

    Çocukluğumda kapattığım bu tuhaf isimlendirme mevzusunu bir kaç yıl önce tekrar gündeme getirdim. Yeri geldi, arazileri konuşurken Hacapo (Abdullah Erdem) abiye sormuştum. Üyük ile Üyükyolu'nun ne alakası vardı?

    - "Ha! Sen bilmiyoñ mu?" diye cahilliğimden zevklenerek biraz naza çekti ve sonra basitçe anlattı. Beşkarış'ın eski adı Üyük imiş ve bu yol o köye çıkarmış... Tabii ya, nasıl düşünemedim ben bunu. O köyün adı 'Beşkarışhöyük' olarak geçtiği bir sürü belge okuduğum halde böyle bir ihtimal nasıl aklıma gelmez. Bir de şimdi üzerinde şehitlik bulunan Üyük ile yolu ilişkilendiriyor, eskilerin de böyle düşündüğünü sanarak onları tuhaf buluyordum... Vay be!.. 

    Sonuç olarak yolların üçüncüsü Üyük yoludur. Mevki olarak düşünürsek Kötayolları, Çerkezgırı,  Gocadere, Hacahmediñguyu ve Bağlar arasında kalan ara bölge Üyükyolu oluyor. Mevkinin ortasından da Üyük yolu geçiyor.

    Yolun kenarında dedemin bir tarlası vardı, dayımla çifte giderdik. Demek ki sonbahardı, ekin ekme dönemi. Yan taraftaki tarlada meyvesi iri ve tatlı alıç azadı var. Benden beklenen eşekleri çevirmek ve buradan alıç toplamak. İki vazifeyi de yapmışımdır mutlaka, fakat oraya dair benim aklımda kalan ikisi de değil, daha başka bir şey...

    Tarlayı sürdükçe cizilerden fişek çıkıyordu. Daha doğrusu kapsül, beş altı santim uzunluğunda makineli veya normal tüfek kapsülleri; biz kısaca fişek derdik. Eşelemeye gerek yoktu toprağı, ciziye düşer gördüğümü alırdım. Ceplerim ellerim dolar, gidip bir yere boşaltır tekrar doldururdum. Uzaklaşan eşşekleri çevirmeye gider veya başka bir sebeple fişek toplamaya ara verir veya bitirirdim. Topladığım fişeklerle oynar mıydım, hayali atış talimi mi yapardım, bazılarını düdük gibi öttürür müydüm; belki hepsi... Ne çok fişek çıkardı. Mutlaka yakındaki başka tarlalarda da aynı şekildeymiştir...

    Bunun sırrına on yıllar sonra erebildim. Okuduğum metinlere göre 27 Ağustos 1922 günü ikindi vakti, Süvari gözcüleri İlbulak'tan araziyi izlediler. Eğret yakınlarında büyük bir çadırlı Yunan ordugahını rapor ettiler. Ertesi sabah Süvari alayı bu ordugaha baskın verdi. 28 Ağustos olayları böylece başlamış oldu. Toparlanana kadar acz içinde kalan düşmana, Yenice'deki birliklerinden yardım yetiştiği askeri metinlerde ayrıntı olarak belirtilir. 

    Tabi metinlerin askeri dilinde olay anlatılırken tam olarak mevki adları kullanılmaz, öyle ya, onlar bizim nerelere ne dediğimizi nereden bilsinler. Şimdi ben küçükken topladığım avuç avuç fişeklerden yola çıkarak anlıyorum ki, sözü edilen Eğret baskını tam da bu Üyükyolu mevkiinde yapılmış. Hem de burası Yenice'ye çok yakın...

    Şu yaşa geldik, eskilerin hiç bir isimlendirmesinin boş ve sebepsiz olmadığını ancak anlayabiliyoruz...



08 Nisan 2026

Çoğu Kırda Kalır

     
    Dün hava çok güzeldi, tam bahar... Bugün de öyle olacağını, sonraki günlerde bir kaç günlük soğuk, kar, doñlu bir uyarı da hazır önümüzdeyken bugün kıra çıkmayı kararlaştırmıştık. Niyetimiz toklubaşı kazmaktı.

    Senelerdir uygulanan köy arazisini nadas-ekin olarak ikiye bölme doğal takvimine göre bu yıl Gocagır tarafı ekin, diğer taraf ise nadasmış. Şimdiye kadar bu otu hep ekin tarafından kazdık, bu hesaba göre Gocagır tarafına gitmek lazım. Yalnız gittiğim zamanlar hemen Söğütcük ile Gavasguyusu arasındaki tepeleri dolaşır, yükümü tutardım. Duydum ki oralarda çok koyun dolaştırılmış, onlar da çok sever bu otu... Ayrıca bu sene toklubaşı bakımından Gocagır'ın dibi, yani Ağren-Gağren taraflarını çok methediyorlar. Genellikle oralara gidiyorlarmış. Bilmediğim yerlerde dolaşmak istemedim. Varsın nadas olsun, geçen yıllarda gezdiğimiz yerlere bakalım, varsa kazarız yoksa yürüyüş yapmış oluruz diye düşündük.

    Toklubaşı için önceki yıllarda bu tarafa çok geldik, bu gelişlerde araziyi bilen Dayım vardı. Genellikle şöyleydi rutinimiz; Gambırarifinguyu dibindeki düzlüğe parkediyor, suyumuzu, bıçak ve çuvalımızı alıp karşı bayırı aşıyor, Göğemdere midir Gocadere mi, oradan çuvalları doldurup dönüyoruz. Bu arada Dayım çocukluğunda buralarda yaşadıklarını anlatır, mevkileri tarif eder, sorularımı cevaplayarak iş ve sohbeti sıkıcılıktan çıkarırdı...

    Dayım yoktu, ama aynı yolu izlemeye karar verdik. Fakat daha Güdükahmedin bağ denginde çamura saplanayazdık. Evvelki gün yağış çok şiddetliydi, belliydi çamur olacağı... Allahtan kuyuya varana kadar bir kaç yerde kaymanın dışında bir şey olmadı. Suyumuzu çuvallarımızı alıp, çok iyi bildiğim güzergaha düştük. Çaprazlama bayırı kavrayınca karşımıza çıkacak gırañdan itibaren bir iki toklubaşı karşımıza çıkardı, dereye inene kadar böyle tek tük kazar, varacağımız yerde de bulacağımızı bulurduk. Yani tahminen böyle olması lazımdı...

    Umduğum yerlerde hiç ot bulamadığımız gibi, gırañda o güne kadar görmediğim bir tulumba karşıladı bizi. Hayret, yeni mi yapılmıştı acaba... Neyse ki artık işaretimiz olan deredeki göğem topluluğu göründü, ne bulacaksak oradan bulacağız. Zaten o göğemlere kadar bir şey kazamadık. İşin garibi, hedefimizdeki tarlada da hiç toklubaşı yoktu. Daha doğrusu hedef tarlada bir gariplik var, böyle değildi buralar... Daha yukarıda çok kalaba bir göğem ormanı, fark edilmeyecek kadar az değil, bunca yıldır nasıl göremedik! Üstelik o mini göğem ormanının hemen sırtında deve hörgücü gibi ikiye yarılmış bir tepecik ve onun çevresinde de koca koca kayalar var... 

    İster istemez o tarafa yöneldim. Yaklaştıkça yanlış yere geldiğimizi düşünmeye başladım. Tamam da nere burası? Aynı yönde aynı güzergahı izlediğimiz halde, önceki yıllarda neden buralara yaklaşmadık bile? Neler oluyor, yoksa tersim mi devrildi? Deve hörgücünü sağdan soldan fotoğraflarken her tarafın kazılmış, koca koca doğal kayaların yığılmış olduğunu fark etmemek imkansız. Belki de burası adını duyup da merak ettiğim tarihi merkezlerden biridir, kim bilir...

    Hörgücü doğudan incelemek için o yana geçince birden manzara tanıdık geldi. Tanıdıktı, ama yine de o mahallin kimliğinde netlik yoktu. Tamam bu düzlük şurası, tepe de şu, diyemiyorum... Eski kuyu gövdesine tulumba eklenmiş, eski aharların üstüne ekleme beton dökülmüş, yanda antik kalıntı olduğu çok belli bir yalak... Artık bu taraftan hörgüç görüntüsünün kaybolduğu tepeye şu ayrıntılar eşliğinde bakınca kafama dank etti, burası Çatalınguyu Höyük idi... İyi de Çatalınguyu nerede? Dört yıl önce çatal direği hala yerindeydi, o nereye gitti? Aradım, kökünü buldum; testere izleri besbelli, kesmişler. Kuyunun  diğer aksamını da tamir etmişler. Benim orayı tanıyamayışımın birinci sebebi bu direğin yokluğudur. Ne kadar uzaktan bakarsam bakayım, o direği gördüğümde mutlaka tanırdım, fotoğrafını onlarca yazıda kullandım... Tepeyi ve mevkiyi tanıyamayışımın diğer sebebi de ilk defa başka bir yönden bakışımdır. Zaten kuzeyden başka hangi yönden bakarsanız bakın deve hörgücünü göremezsiniz...

    Bütün bunlara rağmen oranın Çatalınguyu olduğuna yüzde yüz emin olamadım. Yanlış yöne geldiğimiz kesindi ama... Daha kuzeye, Yenice'ye doğru gitmeye karar verdik; aradığımız yer oralarda olmalıydı, biz bu tarafa fazla yanlamışız.. Derken arkamızdan bir traktör belirdi. Bizim Halaoğlu Ahmet... Nohut ekmeye gelmiş. Toklubaşı için geldiğimizi söyledik, arabayı nereye bıraktığımızı sordu. Gambırarif'inguyu'ya dedik...Benim derdimse başka, bu tuhaf mevkinin Çatalınguyu olduğundan şüphem kalmasın istiyorum. Direği  ne zaman kestiklerini sordum, bilmiyormuş. Kendisi de Azatardı yolundan gelmiş. Bu ayrıntıları duyunca Çatalınguyu'dan emin oldum... Şimdi kafamda tek soru işareti buraya nasıl geldiğimizdi. Dur bakalım, bu da açıklığa kavuşur...

    "Bu derede olmaz toklubaşı, şu bayırı aşıp diğer dereye geçerseñiz, añ, gırañ, sürülcek tarla her yerde olur." deyip yeni hedef gösterdi. O da Arif dedenin kuyuya doğru gidiyormuş, bizi götürecek, arabayla yola devam edip ötedeki dereye ineceğiz. Yalnız "Deha, Gambırafinguyu da şura zaten" diye gösterdiği yer içinde bulunduğumuz derenin uzantısıydı. Oysa biz arabayı bir önceki derede bırakmıştık. Bunu söylediğimde "Ha, sen Hacıahmedinguyu'yu diyoñ" dedi. Ses etmedim, cahilliğimi daha fazla ortaya sermenin ne manası var...

    Bayırdaki gıraña varana kadar yanlış kuyuda durduğum için kendime kızdım. Orada önümüze çıkan otların sevinci bu kızgınlığı da unutturdu. Hele uzaktan derede kümelenmiş göğemleri görünce  asıl aradığımız yere ulaştığımızı anladık ve en az bir saatlik boşuna yürüyüşün yorgunluğunu filan unuttuk.

    Bu tarla kimin acaba, ne zaman gelsek çuvallarımızı dolduruyoruz. Yine öyle oldu, iki çıkım çıkınca yükümüzü aldık. Taze ve büyük toklubaşını anlatırken çoğunluk 'şapka gibi' benzetmesi yapılır. Buradaki otlar hep öyle... İki kulak tazeler de var, onlara itibar etmiyoruz. 

    Biz işin ortasındayken poyraz, Yenice'de okunan öğle ezanını getirdi. Saat biri geçmiş, ne kadar çok dolaşmışız yanlış derede... Neyse ki burada çuvalların dolmasına az kaldı... Bu arada çuvalları nasıl taşıyacağımız aklıma geliyor, beni bunun sıkıntısı bastı. "Yeter, çoğu kırda kalır" dedim. Bu sözü Dayımdan duymuştum, o da birinin adını verdiydi, şimdi unuttum. Toplayıcılıkla ilgili bir söz, hırs yapmamayı, yeteri kadarını toplayıp bırakmayı öğütlüyor. Misal ahlat alıç topluyorsun, bedava diye biraz daha biraz daha, sonu gelmiyor... Oysa amarsızlığın lüzümu yok; çünkü ne kadar çok toplarsan topla, onun daha çoğu yine burada kalacak. Yani 'çok' kavramı izafi bir şey, bir türlü ulaşamıyorsun. Çok her zaman kırda kalıyor, senin olmuyor... Mantar toplarken de böyledir, tezek toplarken, yapık toplarken, başşak toplarken de... Elbette ot kazarken de geçerli...

    Ben çoğu kırda kalır diyorum da... Hanım 'şu da pek güzel, aa bu da pek güzel' diyerek kazmaya devam ediyor... Zor bela dönüş yoluna koyulduk. Unutmayalım, arabayı Gambırarifinguyu sanıp  Hacıahmedinguyu'ya bırakmıştık. Yani önümüzde aşılması gereken iki vadi var. Üstelik şu çuvallar başlangıçta 30 kilo ise yolu yarılayınca 70 olur, sonra 80, 90, yüze çıkar; hışırlaşır... Nitekim öyle de oldu. Kah eşşek ölüsü gibi sürükledik, kah sırtımıza aldık. Kaç kere mola verdiğimizi saymadım, hakiki Gambırarifinguyu'da epeyi nefeslendik... 

    Zor bela arabaya ulaştığımızda haşadımız çıkmıştı... Akılsız başın cezasını ayaklar çekermiş. Gambırarifinguyu diye önümüze çıkan ilk kuyuda durmanın cezası bu, daha doğrusu benim çokbilmişliğimin... Üzerinden 24 saat geçti, hala hoşaf gibiyim...


17 Aralık 2025

Gavuryatağı

 
    Bizde 'Gavur' demek 'Yunan' demektir. Gavur gelince, Gavur gidince, Gavur zamanında gibi kavramlar da hep 1921-22 arasındaki yaklaşık bir buçuk yıllık Yunan işgali dönemini anlatır. İlk defa 28 Mart 1921 günü işgal edilmiş, ordu Eskişehir istikametine devam ederken artçılarını Eğret bölgesinde bırakmışlar, Sakarya yenilgisinden sonra da tekrar buralara kadar çekilmişlerdir. 7. Yunan Tümeninin birlikleri kışı merkez Eğret olmak üzere Yenice, Cumalı, Susuz köylerinde geçirmişler, hatta ihtiyatta bulunduğu için Büyük Taarruza kadar buralarda eğlenmişler. 

    Yukarıda sayılan köyler dışında 7. Tümene bağlı bazı birliklerin stratejik önemi sebebiyle İlbulak dağına konuşlandırıldığı ve 1922 yazına kadar orada bulunduğu biliniyor. Dağda bulunduğu yaklaşık on ay boyunca Yunanlar, köylerdeki birliklerine yakacak temin etmişler, gözetleme yapmışlar, beklenen Türk hücumuna karşı koyabilmek için savunma tedbirleri almışlar. 

    En önemli savunma tedbiri olarak İkinci Savunma Hattı diye adlandırılan, dağın tepesinde oluşturdukları siperleri sayabiliriz. Bu siperleri büyük ölçüde çevreden getirilen köylülere kazdırmışlar. İçlerinde Hacıbeyli, Eğret ve Dandır halkının da bulunduğu angaryacılar dışında bazı noktaların kendi askerlerine kazdırıldığı özellikle belirtiliyor. Bu siperlerin bir bölümü İlbulak tepesinde hala sağlam duruyor.

    Yine çevre köylülerden oluşturdukları angaryacılara odun kestirip başta Eğret olmak üzere diğer yerlerdeki birliklere gönderdikleri, onların da kışı buradan giden odunlarla geçirdiği bazı anılarda ifade edilmiş. Kesiciler ayrı, arabacılar ayrı olarak düzenlenirmiş. Öküzünü dombeyini koşup oduna gitmek de ayrı bir angarya imiş. Genellikle çocuk yaştakileri arabaların başına koyar, yanlarında silahlı askerlerle köylere gönderirlermiş.

    Kışın değil, ama baharda çok seyrek de olsa Türk uçağı gelip Yunanların üstüne bomba sallar gidermiş. Böyle zamanlarda Gavurlar arasında büyük panik yaşandığını söylüyorlar. Bunları o dönemi dağda geçiren Eğretlilerden öğreniyoruz. Çoğunluğu çocuk yaşta bu Eğretliler Dağda mal güdüyorlar. Tabi kendi öküzün eşşeğin yok, Gavur geldiği gün her şeye el koymuş, getir dediğinde getiriyor, götür dediğinde götürüyorsun. Aslında Yunanlar adına çobanlık yapıyorsun yani, bir çeşit angaryacılık onlarınki de... Dört beş kişi varlarmış, şimdi ancak üçünün kimliği hatırlanıyor; en büyükleri Hacıların Ali (Diñdiñ Dede, Kel Ali Azbay), Hakkıların Kadir (Yırgal) ve Amcaların Hayta (Mahmut Özdemir)... Türk uçağının attığı bombalarla Yunanlarda ölü ve yaralılar var... Yaralıları bir yere taşımak için bizimkileri çağırmışlar. Sedyelerin ucundan tutmuş götürüyorlar, ama Yunan askeri süngüyle dürtükler dururmuş angaryacıları... Ali'yi daha o zamandan çok cesur birisi olarak anlatıyorlar... Bir iki derken, süngü darbelerine daha fazla sabredemeyip atıvermiş sedyeyi ve yaralıyı... "Siziñ ölüñüzüñ deee, diriñiziñ deee!.." diye küfürler savurarak eline geçirdiği bir sopayla vermiş Gavurun gözüne...  On onbeş asker birden üzerine çullanana kadar epeyce Gavuru haklamış. Yalnız derdest edince onlar da bunu fena dövmüşler. Diğerleri nispeten daha küçük olduğu için yardım edememişler, eğer onlar da Ali'ye yardım etseydi oradaki Gavurun hepsinin hakkından gelirlerdi diye yorumlanıyor. Tabi bu mümkün değil, her taraf kum gibi Yunan kaynıyor...

    Şüphesiz İlbulak  dağı dediğimiz yer geniş bir mevki, Yunanlar da bu geniş dağın bir çok yerine yayılmış olmalıdırlar. Siperler tepelere kazılmış, odunlar ormanlık alanlardan kesilmiş, yukarıda anlattığım olay tam olarak nerede yaşandığı bilinmiyor. Yalnız Yörükyolu'nun Bahçecik tarafında kalan bir bölümde düşmanın karargah kurduğunu söylüyorlar.

    Yörükyolu'nda tam Gedik bayırını kavramadan hemen önce, sağda şimdi taşocağı kurulu yerin hemen altında büyük bir alanlık başlıyor. Yer yer anakayanın yeryüzüne çıktığı bu alanlık batıya doğru bir kilometre kadar uzanıyor. Genişliği de de en az üç dörtyüz  metre var. İşte 1921-22 kış ve baharında düşmanın karargah kurduğu bu alanlığa, sırf bu yüzden Gavuryatağı deniliyormuş.

    O geniş alanlıkta Yunan birlikleri konuşlandığına güçlü karine olmak üzere bir bilgi daha var. Gavuryatağı denilen alanlığın sonunda, ormanın hemen ucunda toplama taşların yığılmasıyla oluşturulmuş dört köşe gaşlı bir ağıl... Şimdi harabe görünümlü bu gaşlar, hala fonksiyonunu icra edecek kadar yüksekliğini koruyor. Yani hayvan koysan canavara karşı filan koruma sağlamaz, ama koyduğun mal da bir yere gidemez, öyle bir ağıl... Buraya ne diyorlar biliyor musunuz; Doñuzağılı... 

    Bizim domuzla ne alakamız olabilir, sadece yaban domuzunu biliriz, onu da mahsule verdiği zarardan dolayı kovalamak için... Ağılda bakıp beslemek, ancak onu yiyecek kimseler için düşünülebilir... Yakınlardaki (Gavuryatağı) askeri birliğin artıklarıyla bu ağıldaki domuzları beslemek ve gerektiğinde kesip yemek onlar açısından gayet mantıklı görünüyor. 

    Dağdaki her mevki adının bir hikayesi var. Gavur gittikten sonra onların birliklerini oturttuğu alanlığa Gavuryatağı, hemen yanındaki gaşla çevrili yere de Doñuzağılı demişler. 



15 Aralık 2025

Resulbaba Siperleri

 
    Resulbaba tepesinden Dombeyalanı/Demirce dengine kadar İlbulak sıradağ zirvesinde hendek gibi siper kalıntıları var. O kadar belirgin ki bunlar çıplak gözle seçilebiliyor. Gedik taraflarına doğru uzandığı tahmin edilen siperlerin o kısmı ağaçlandırma çalışmaları sırasında bozulmuş olabilir.

    Resulbaba tepesinin doruğunda, orayı her yana karşı savunacak biçimde dairesel kazılmış. Oradan batıya doğru ise bir hat olarak uzuyor. Hendeklerin koca taşlarla sağlamlaştırıldığı anlaşılıyor. Çünkü her siper kalıntısında bu sıra taşlar görülüyor. Siperler zamanın tahribatına karşı koyabilmişse, bu biraz da o taşlar sebebiyledir.

    İlbulak'taki mevzi/siperlerin kim tarafından inşa edildiğine yönelik çok tartışmalar yapıldı. Özellikle Resulbaba tepesindeki dairesel hendeğin Resul Baba müritlerince gözetleme noktasının çevresine savunma amaçlı yapıldığını iddia edenler var. Basit bir siperin 6-7 asır boyunca sağlam kalamayacağı, bu fikrin geçerliliğini zorlaştırıyor.

    Bir diğer görüşe göre de İlbulak genelindeki siperler Milli Mücadele sırasında Türk ordusu tarafından inşa edildi. Türk ordusu 1920-22 arasındaki Yunanlılarla yapılan çarpışmalarda İlbulak dağlarında hiç bir zaman eğlenmedi. Ne 1921'de geri çekilirken, ne de Büyük Taarruzda düşmanı kovalarken buraları tahkim etmeye vakti yoktu. Ayrıca bunun mantığı yok. Bu yüzden bunların Türk siperi olduğu fikri de temelsizdir.

    Bu siperlerin Yunanlar tarafından kazılıp inşa edildiği çok açık. Buna dair fotoğraflar ve canlı tanıkların anlatımları var. Odun kestirmek ve siper kazdırmak için Eğret, Dandır hatta Hacıbeyli'den bile angaryacı getirmişler. Bir kısmını da kendi askerleri kazmış. 

    İşin aslı, Sakarya yenilgisinden sonra kışı geçirmek için, Mart 1921 sonunda ilk işgal ettikleri yerlere kadar çekiliyorlar. Çekilme bölgesinin en gerisinde Eğret yöresi ve İlbulak bulunuyor. 7. Tümen Eğret merkez olmak üzere birlikleriyle Yenice, Cumalı, Susuz ve İlbulak'a dağılmıştı. Kış bu vaziyette geçirildi, 1922 baharından itibaren direnekler hazırlamaya başladılar. Siper kazdılar, mevcutları sağlamlaştırdılar tel çektiler. Çünkü Türkler'in büyük bir hücuma geçecekleri belliydi, ama bunun zamanını ve yerini kestiremiyorlardı. Her ihtimale karşı bulundukları her yere mevzi yaptılar. İlbulak siperleri de aldıkları bu tedbirin parçasıdır.

    Aradan bir asır geçmesine rağmen siperler hala seçilebiliyor. Özellikle Almalı dengiyle Resulbaba arası çok net. Gerçi ben tam tepe noktaları gördüm, daha güneye inmedim. Çatkuyu ve Köprülü'ye ait mevkilerde daha sağlam kalabilmiş düzenli siperler varmış. Bunları 2016'da çıkan koruma kararından anlıyoruz.

    Galiba 2015 yılında Bayramgazi, Çatkuyu ve Köprülü Muhtarları birlikte başvurmuşlar. Önce rapor hazırlanmış: "Afyonkarahisar ili, Merkez Bayramgazi, Köprülü ve Sinanpaşa Çatkuyu köyleri sınırları dahilinde, Bayramgazi Köyünün yaklaşık 3 km güneybatısında dağlık bir alanda yer almaktadır. Resulbaba Tepesinin zirvesinde ve eteklerinde yer yer hendek kazılarak, anakaya olan noktalarda ise toplama taşlarla oluşturulmuştur. Hendeklerin içi erozyon ile dolmuştur. Milli Mücadele Döneminde Yunan İşgal Kuvvetlerince yapıldığı düşünülmektedir."

    Görüldüğü gibi başvuru ve raporda Anıtkaya'nın esamisi okunmuyor. Keşke başvuru dilekçesinde Anıtkaya Muhtarının da mührü olsaydı. Çünkü bahsi geçen ve Sit Alanı ilan edilen bölgenin bir kısmı Anıtkaya sınırları içinde. Neyse ki 2016'da çıkan kararda bu durum belirtilmiş. 

    Önemli olan siper gibi tarihi değerlerin korunması olduğu için şu köydü, bu köydü hususunu geçelim. Yalnız daha önce de belirttiğim gibi, İlbulak Tarih Turizmini başlatarak, biz Anıtkayalılar önceki yıllardaki ihmalkarlığımızı telafi edebilir, hatta bu hususta bir adım öne geçebiliriz.



14 Aralık 2025

Çatalüyük Ve Fasılüyüğü

 
    Anıtkaya ile Dandır arasında, Anıtkaya arazisi içinde birbirine bitişik iki tümülüs var. Bizde tümülüse üyük dendiği için köylüler bu ikiz tümülüse Çatalüyük adını takmışlar. Ne zaman bu adın verildiği belli değil, bildik bilineli böyle...

    Çatalüyük hemen batısından başlayan ve Gavasguyusu, Söğütcük, Omarcık, Bayramgucağı, Yörükçeşmesi, Çayırlar ve Örençayır'a doğru uzayıp gide havzaya ne ad verilir bilmiyorum. İşte bu havzanın her yanı eski çağların kalıntılarıyla dolu olduğunu gördük. Çatalüyük de bu durumdan nasibini almış olması çok normal. Zaten adı üstünde, üyük demek eski zaman kalıntısı demek...

    Eğret köyü ile Çataülüyük arasındaki mevkiyi göz önüne alırsak; köyün hemen dibindeki bölüme Arpalık, sonraki bölüme ise Mantarlık adı verilmiş. Bu mevkiler arasında kesin sınır ayrımı yok. Ama Mantarlık sonrası geniş alanın adı Çatalüyük kelimesiyle karşılanıyor. Arada Eteminazat, Gobağınguyu gibi küçük noktalara yeni isimlendirmeler yapılmış, ama Mantarlık sonrasının kapsayıcı ismi Çatalüyük...

    O kadar geniş bir mevkinin adı olmuş ki Çatalüyük, öteden beri bu iki kardeş tepenin hemen eteklerine Dipçatalüyük denilerek diğer bölümlerden ayrılmış. Hala çatal tepelerin dibinde bulunan tarlalardan böyle bahsediyorlar. Mesela kuzey sırtının başladığı yerde göğem çalıları var, onlardan söz ederken Dipçatalüyük'teki göğemler deniliyor.

    Ayrıca Mantarlık ile Çatalüyük arasında, belirsiz hudutlara sahip bir bölgeye Fasılüyüğü denildiğini belirtmek lazım. Eskiden fasülye ile ilişkilendirirdim bu kelimeyi, sonra fasülyeye bile fasülye değil börülce denildiğini filan düşününce bu mantık saçmaydı. Çok sonraları fasıl kelimesiyle ilişklendirmek daha akla yatkın geldi. Hala o noktadayım.

    Fasıl ve fasıla, bilindiği gibi ara, aralık demek oluyor. Asıl ve büyük Üyük'e varmadan önce, ondan daha küçük bir üyükten nasıl bahsedersiniz? Yahut şimdi üzerinde şehitlik bulunan Üyük ile Çatalüyük arasında, bu ikisinden daha küçük bir üyük düşünelim, 'aradaki' anlamında Fasılüyüğü denilmiş olabilir. 

    Kelimenin ikinci anlamı da küçük klasik müzik konseridir. Yahut mehter takımının bir müddet çalmasına da böyle deniliyor. Acaba belli noktadaki bir tepede böyle bir şey mi yapıyorlardı? Fasılüyüğü kelimesinin bu şekilde anlamlandırılması daha düşük ihtimal gibi duruyor. Her neden bu isim verilmiş olursa olsun Çatalüyük ile Eğret arasında küçük bir üyüğe işaret ediliyor demektir.

    Zaten Çatalüyük yakınlarındaki tarlalardan çeşitli şeyler bulunduğuna dair çok fazla efsane ortalıkta dolaşıyor. Bir arkadaş bizzat horasani mezar bulduklarını söylemişti. Horasan veya horasani, bir harç tekniğiymiş; ev, dam, mezar vb. her yapıda kullanılabiliyor. O bölgedeki tarlalardan horasan, mermer, çanak çömlek parçası gibi her türlü malzeme çıktığını söylüyorlar. 

    Mesela şimdi Gobakguyusu'nun yerine artezyen yapılmış ve geriye kalan küçük meydanlığa bir sürü taş yığılmış. Dikkatli bir gözle bakınca bu taşların sadece kuyu kalıntısı olmadığı, arada ilginç tarihi malzemeler de bulunduğu görülebiliyor. Haliyle çevrede Fasılüyüğü gibi başka üyüklerin de olması gayet normaldir.

    Çatalüyük'e dönecek olursak... Her tarafında çok fazla tahribat var. Kaçak kazılardan perişan olmuş. Arkeolojik inceleme ve kazı yapılmadan tarihi önem ve kıymeti anlaşılamayacak olan bu ikiz tepeler için Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nca koruma kararı alınmış. Roma dönemine tarihlemişler ve 2017 yılında 1. Derece Arkeolojik Sit Alanı ilan ederek korunmasına karar vermişler; ama böyle kararları kim dinler, Çatalüyük'te tahribat devam ediyor.

    Sadece Çatalüyük ve çevresi değil, Anıtkaya her tarafıyla zengin bir tarihin üstünde oturuyor. Her mevki kaçak kazı ve tarihi yağmaya sahne oluyor. Şimdi bu açıdan bakınca, ve eğer varsa, Fasılüyüğü'nün gizli kalması daha hayırlı diyebiliriz...



Örençayır


    Geçen yıl  sonuna doğru Maldepesi'ni dolaşmaya çıkmıştık. Burası eski Çayırlar mevkiinin hemen kuzeyinde bulunan, doğu-batı ekseninde uzayan geniş bir ören yeri. Hemen herkesin bir parça çayırının bulunduğu sulak alan şimdi kuruduğu için oralar hep tarla olmuş. O mevkinin tamamına Maldepeleri diyorlar.

    Maldepesi uzun zaman bir çok kaçak kazıya maruz kalmış. Bir sürü çanak çömlek parçaları hem tepede hem de eteklerindeki eski çayır, yeni tarlalarda göze çarpıyor. Bir kilometre kadar güneybatısında, çayırların orta yerinde bir tümülüs var. Yaklaşık 100 metre çapındaki bu üyükte de kaçak kazılar yapılmış. Buraya Örençayır üyüğü diyorlarmış. Demek ki bizim Çayırlar diye bildiğimiz mevkinin eski adı bu idi. Gerçi Örençayır dediklerini duyardık, ama ben zannederdim ki bu isimlendirmeden Çayırlar'ın küçük bir bölümü kastediliyor. Oysa gerek Maldepesi, gerek çayırların her yeri ve güneyindeki tarlalar ve çayırın ortasındaki bu tümülüs zaten oraların eski zaman yerleşimi olduğunu işaret ediyor. Yani oralar zaten ören, yakınlarındaki çayır da Örençayır diye adlandırılması normal...

    Biz Maldepesi'nde gezerken, oranın ve uzaktan baktığımız çayır ortasındaki üyüğün devletçe koruma altına alınması gerektiğini filan konuşmuştuk. Meğer bizim bu konuşmalarımızdan 7-8 ay önce dediğimiz gerçekleştirilmiş; hem Maldepesi hem de Örençayır Höyük Eskişehir Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından koruma altına alınmış. 29 Mart 2024 tarihli kararın ilgili paragrafı şöyle:

    "Afyonkarahisar ili, Merkez ilçesi, Anıtkaya köyü sınırları içerisinde tespit edilen ve ... korunması gerekli kültür varlıklarından olan alanın 'Örençayırı Höyük' adıyla I: Derece Arkeolojik Sit alanı olarak tesciline, söz konusu alanda ... geçiş dönemi koruma esasları ve kullanma şartlarının geçerli olduğuna; sit sınırları içerisinde güvenlik önlemlerinin ilgili kurumlarca alınmasına ve Kurulumuzdan izinsiz herhangi bir fiziki inşai müdahalede bulunulmamasına karar verildi."

    Pek güzel karar verilmiş. Bizde polisin olay yerine cinayet işlendikten sonra gelmesi gibi, böyle kültür varlıklarının bağrı delik deşik edildikten sonra koruma kararı alınıyor. Neyse, bu da bir şeydir...



04 Aralık 2025

Antik Çağın Önemli Yerleşimi Bayramgucağı

 İLK TUNÇ ÇAĞINDA AFYONKARAHİSAR-KÜTAHYA BAĞLANTISI ÜZERİNDE ÖNEMLİ BİR YERLEŞME: BAYRAMBUCAĞI*

    Özdemir KOÇAK - İsmail BAYTAK - Fatma ERDEM - Hatice ÖZTÜRK

    Anıtkaya Köyü çevresinin tarihöncesi dönemlerden itibaren İç Anadolu Bölgesi’ni Kuzeybatı Anadolu çevresine bağlayan çok önemli bir bağlantı noktası üzerinde olduğu açıkça görülmektedir. İTÇ’da bu duruma işaret eden güçlü kanıtlar bulunmaktadır. Bu havzada Cinlidere, Çatalın Kuyu ve Bayram Bucağı gibi tarihöncesi dönemlere ait yerleşmelerin yoğunlaşması, bunlar arasında da Bayram Bucağı’nın merkezi konumu, bu düşünceyi desteklemektedir. Afyonkarahisar il merkezinin kuzeyinde ve İhsaniye ilçesi çevresinde yaptığımız araştırmalar ve harita alımlarının ortaya koyduğu verilerden de bunu görmemiz mümkündür. Çalışmalarımız, bu üç yerleşmenin kuzeybatı ve kuzey yönde uzanan önemli doğal yol güzergâhlarıyla ilgili olduğunu, Bayram Bucağı’nın ise, olasılıkla diğerlerine göre daha fazla bir şekilde bölgenin üretim veya ticaretiyle ilişkili ana iskânlardan biri olması gerektiğini düşündürmektedir.

    Bayram Bucağı Höyüğü ve mezarlığı, 11.2 hektarlık geniş bir alanda yayılım gösterir. Burada en yoğun iskanın İTÇ’ına ait olduğu anlaşılır. Konumu, büyüklüğü, çevresindeki diğer iskânlar ve yüzey toplaması sırasında yerleşim alanının her kesiminde İTÇ’ına ait farklı formlar veren, zengin tutamak repertuvarı sunan, farklı renk tonları içeren çok sayıda seramik buluntunun ele geçmesinden yola çıkarak bu yerleşmenin durumu hakkında fikir sahibi olmak mümkündür. Bunun yanında kuzey ve batısındaki yamaçlardan itibaren başlayan ve açık bir şekilde İTÇ’da kullanılmış olduğu anlaşılan mezarlık alanı da bu iskanın tanımlanması bakımından önemlidir.

    Afyonkarahisar araştırmalarımız sırasında kendisinden sonraki dönemlere ait tabakalar tarafından üzeri örtülmemiş az sayıda İTÇ iskanı tespit edilmiştir. Bu duruma örnek olarak Bayram Bucağı ile beraber Emirdağ-Karahöyük ve Şuhut-Karaadilli Kepir Höyük gibi yerleşmeleri vermemiz mümkündür. Bu yerleşmelerin diğer önemli ortak özelliği de çok önemli ticaret rotaları üzerinde konumlanmalarıdır. Bayram Bucağı, Akarçay havzasını Porsuk kesimine ve Kuzeybatı Anadolu’ya, Emirdağ Karahöyük İç Anadolu’yu Bolvadin-Emirdağ üzerinden Eskişehir Ovası’na; Kepir Höyük de İç Anadolu’yu Ege Bölgesi’ne bağlayan ana yolun üzerindedir. Bu yerleşmelerin hepsi aynı zamanda geniş ve verimli bir zirai alanda konumlanır ve belli bir havzaya da etki etmiş olmalıdırlar. Bayram Bucağı Höyüğü’nün yakın çevresindeki Çatalın Kuyu ve Cinlidere gibi daha küçük İTÇ yerleşmelerinin varlığı, bu düşünceyi desteklemektedir.

    Bayram Bucağı yerleşmesi, zengin seramik buluntular sunmaktadır. Buradaki hemen hepsi el yapımı olan seramikler arasında, çömlekler ve çanaklar en yaygın görülen kap formlarıdır. Çömlekler 24-40 cm arası ağız çapına ve 1,1-1,8 cm arası cidar kalınlığına sahiptir. Yerleşme buluntuları arasında yuvarlatılmış kenarlı, konik gövdeli ve dirsekli çanaklar dikkat çekicidir. Bunlar 12-42 cm arası ağız çapına ve 0,4-1,7 cm arası cidar kalınlığına sahiptirler. Bu havzada ağız kenarından tek dirsek yapan çanaklar tipiktir. Bolvadin- Çay-Sultandağı çevresinde çok daha seyrek olmasına rağmen bu tür dirsekli çanakların Akarçay Havzası’nın batı yarısında dikkat çekici bir şekilde artış gösterdiği görülür.

    Bayram Bucağı’nda hamur renklerinde sarı ve kahverengi tonları ağırlıktadır. Astar renkleri arasında ise kırmızı, kahverengi ve diğer açık renkler birbirine yakın bir oranda görülmektedir. Bu havzada ana renk grupları arasında bulunan krem, beyaz, açık gri gibi açık tonların tipik olduğu gözlenir. Seramiklerde katkı maddelerinin yoğunluğu dikkat çeker. Ağırlıkla açkılı olan buluntuların fırınlanmasında genellikle orta-iyi pişme gözlenir. İTÇ seramiklerinin, çevredeki diğer yerleşmelerle kıyaslandığında işçilik ve ürün çeşitliliği açılarından daha nitelikli olduklarını söylemek mümkündür. Mal gruplarıyla ilgili en yakın örnekleri yine Akarçay Havzası’nın batı yarısında ve Kütahya-Eskişehir seramikleri arasında görmek mümkündür.


    * Makalenin sonuç bölümünü alıntıladım, tamamı için: 
      Prof. Dr. Yusuf Küçükdağ Onuruna Tarih Yazıları, Kitap Dünyası Yayınları, İstanbul 2023, s.699


25 Kasım 2025

Mandıra

     ÖN NOT: Evvela bir yıl önce yazılan Madran Baba başlıklı yazıyı okumanızı öneririm..

    Tamam, Madran Baba Eğret batısındaki mevkide bir müddet eğlenmiş hatta yıllar geçirmiş olsun, bu antik yerleşimden dolayı Madran Baba lakabını almış bulunsun, gidip son yerleştiği Aydın'da asıl adı unutulacak kadar bu lakabıyla tanınsın... Bütün bunlar bizim Mandıra mevkiinin neden böyle adlandırıldığını açıklamaz ki...

    Mevki adlandırmaları genellikle yakınlarda bulunan ve herkesçe bilinen büyük bir şeye işaretle yapılıyordu. Yarıkgaya, Körguyu, Gocagedik, Guyuderesi gibi... Bazen de bir şahsa işaret edilerek mevkiye ad verilir; Tüfekciguyusu, Gobakguyusu, Çolağınçeşme, Resulbaba örneklerindeki gibi... Mevkiden öte köy isimlendirmelerinde de bu husus göze çarpar; Bayramgazi, Osmanköy, Karacahmet vb... 

     * * *

    Yolculuk zamanı, biraz gerilere gitmek gerekecek, antik çağ... Eğret'in de içinde bulunduğu Frig bölgesi, Hititlerden sonra Frigya tarihine paralel olarak çeşitli ulusların egemenliğinde bulunmuş; Lidyalılar, Persler, Roma/Bizans ve sonra Türkler... Bu dönemlerde de yerleşimler adlandırılırken bazı önemli kişilerden esinlenilmesi normaldir... Misal Çorca'ların Büyük ve Küçük Georgia adında iki kardeşe işareten Bizans döneminde; yahut Büyük ve Küçük iki komutanla ilişkilendirilerek Timur döneminde kurulup adlandırıldığı söylenir. Çevremizdeki çoğu yerlerin adında böyle hikayeler var...

    MÖ 5. yüzyılda Persler Anadolu'da hakim durumdalar. Frig ve diğer Anadolu halklarını kolayca boyunduruğu altına alıyor, mühim bir mukavemetle karşılaşmıyorlar. Artık asıl savaşları Yunanlarla yapacaklar. Tabi uzun bir süre Anadolu'da, özellikle Frig bölgesinde yerleşiyorlar. Yerli Frig halkı Pers ordusundan pek hazzetmemiş, yine de güce boyun eğiyorlar.

    Pers İmparatoru I. Darius ordusunun önemli komutanlarından biri Mardonios'dur. Bu adamın özelliği, yerli Frig halkından devşirdiği savaşçılarla birliklerini önemli ölçüde güçlendirmiş olmasıdır. Bu özel birlikleriyle Trakya'ya geçip Brygleri egemenliği altına alıyor. Sonra tekrar Anadolu'ya dönmüş: "Zira Mardonios bunlara da baş eğdirmeden bölgeden ayrılmayıp Brygleri yendikten sonra, orduyu Anadolu’ya götürmüştür. Mardonius’un ordusunda kullandığı ulusların en önemlileri ve en tanınmışları arasında Frig kabileleri de yer almıştır." *

    Mardonios MÖ 479'da ölmüş. Ordusunu Anadolu'nun neresine götürdüğü, nerede yaşadığı ve nerede öldüğüne dair bilgi yok.

     * * *

    Günümüze dönelim... Son dönemde Mandıra mevkii de kaçak kazılardan nasibini almış. Ben adını ilk defa bu vesileyle duymuştum. Diğer antik bölgelerdeki kazılardan farklı olarak defineciler burada daha büyük çaplı ve profesyonelce çalışmışlar. Tabi neticede tahribat ve talan da büyük olmuş... Ellerinde haritalar ve kullandıkları teknik aletlerin yardımıyla  defalarca kazmışlar. Kazılarda işgücünden yararlanmak için yanlarında bulundurdukları bir kaç kişiyle konuştum, buna göre Mandıra bölgesi büyük bir yerleşim izlenimi vermiş.

    Mandıra'nın her yanı mezar olduğunu söylüyorlar. Geniş alana yayılan mezarlardan başka yer altına doğru kat kat inen başka mezarlardan da bahsettiler. Kayalara oyulmuş bu mezarlıktaki buluntular hakkında bir şey bilinmiyor; ama farklı biçimlerdeki mezar oyukları, kapaklar, sunaklar, delikler, göçükler ayrıntısıyla belirginmiş.

    "Mezar odaları yaygın olarak zemin seviyesinden yüksek, erişilmesi zor noktalara yapılmışlardır, ancak zemin seviyesine oyulmuş örnekler de oldukça fazladır. Dışarıdan bakıldığında kare ya da dikdörtgen şeklinde küçük ve basit kapı açıklıkları ile Frig kaya mezarları kolayca tanınabilirler. Bunların dışında, zemin seviyesinin altındaki kayalara oyulmuş, gömü yapıldıktan sonra üzeri toprakla örtülmüş az sayıda dromoslu oda mezarı da vardır."  **  

    Tümülüs tekniğiyle ölü gömme geleneğinin Anadolu'ya Friglerce getirildiği ve bunun Lidyalılar döneminde sürdürüldükten sonra terkedildiği bilim adamlarınca kabul görüyor. Persler ve Yunan/Bizans dönemlerinde yok. Tümülüs (höyük/üyük) yığılarak ölü gömme adeti ve yukarıda parafta belirtildiği şekilde mezarlıklar oluşturulması aynı dönemlerde birlikte uygulanmış. Fakat Perslerle birlikte artık tümülüs tamamen bırakılacıktır...

    Yukarıdaki paragrafta değinilen ayrıntılarla Mandıra hakkında kazıcılardan dinlediğim tasvirler birbiriyle örtüşüyor. İlgili makalede Hakan Sivas'ın bir cümlesi daha dikkatimi çekti: "Bazı mezarlar Roma ve Bizans dönemlerinde ekleme ve değişiklikler yapılarak ikinci kez kullanılmışlardır." Bu bilgiyi doğrulayan ifadeleri kazıcılardan da duydum...

     * * *

    Toparlayacak olursak... Üzerinde yaşadığımız topraklar binlerce yıldır farklı topluluk ve medeniyetlere sahne olmuş. Eğret bölgesi de Hitit, Frig, Lidya, Pers, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı'ya ev sahipliği yapmış. Antik dönemin izlerini köy içinden başka Maldepesi, Bayramgucağı, Çatalüyük, Çatalınguyu, Üyük gibi mevkilerde görebilirsiniz.

    Mandıra da antik bölgelerden biridir. Frigya döneminde önemli bir yerleşim yeri olduğunu düşünüyorum. Lidyalılar ve Persler döneminde de burada önemini sürdüren bir köy vardı, adını bilemiyoruz. Pers Komutanı Mardonos köy civarında çok konakladığı ve buralardan savaşçı topladığı için MÖ 5. yüzyıldan itibaren köy onun adıyla anılmaya başlandı ve Mardanos/Mardan denildi. Belki de orada öldü ve oralara defnedildi, belli değil... Onun ölümünden 150 yıl kadar sonra bölge Büyük İskender'in hakimiyetine girdi, ama adında değişiklik olmadı. Hatta Hellenistik dönemin sonuna kadar köy, bu ismiyle varlığını sürdürdü.

    Anadolu'nun Türkler tarafından fethedildiği dönemde köyün adı hala Mardan idi. Horasan Erenlerinden bir zat köyde bir kaç yıl kalıp nihai durağı olan Aydın/Bozdoğan'a vardığında, geldiği köyle ilişkilendirilerek Mardan/Madran Baba olarak lakaplandı. 

    Müslüman Türk halkı yeni köyler oluştururken çevredeki eski antik yerleşimler birer birer unutuldu. Zaman ise bu büyük küçük köylerin üzerini örttü, onları görünmez hale getirdi. Nasıl olduysa Mardanos'un adını alan köy, kendi üstü kapanmış olsa da ismini bir şekilde sürdürdü. Ufak tefek değişikliklere uğrayarak Mardanos/Mardan/Madran/Mandıra haline geldi...

    Pek işe yaramasa da Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu'nca Anıtkaya ve çevresindeki bazı tarihi yerler koruma altına alınmış. Cumacamisi ve Kabristan, Kervansaray, Çatalüyük, Çatalınguyu bunlardan... Mandıra ile ilgili böyle bir karar duymadım. Belki Çatalınguyu Höyük bölgesi içinde ele alınmıştır diye karara baktım, böyle bir ifade yok. Haritada ise sadece kuyunun bulunduğu dere ile batısındaki zaten kalbura çevrilen üyük işaretlenmiş.

    Şimdilik sahipsiz gibi görülen Mandıra bölgesi için böyle bir koruma kararı alınır ve daha önemlisi diğer antik bölgelerimizle birlikte burada da planlı ve düzenli araştırmalar, kazılar yapılırsa Eğret bölgesi antik tarihiyle ilgili gerçeklere ulaşılabilir. Yoksa bizim yazdıklarımız spekülasyondan öteye geçmez...


     * Erkan İznik, Hellen Ve Romalı Yazarların Anlatılarıyla Frigler Ve Frigya, Fetih Ve Medeniyet Dergisi, Yıl 2, Sayı 5, s.20

        ** Hakan Sivas, Frig Ölü Gömme Gelenekleri, Fetih Ve Medeniyet Dergisi, Yıl 2, Sayı 5, s.120



18 Kasım 2025

Hanyeri Kuyusu

 

    Bzim dağda çeşme ve kuyular ekseriyetle tepelerde bulunuyor. En alçak seviyede bulunanı Gayraklı çeşmesi, onun süzeği/kaynağı da oldukça yukarılardaymış. Belki çoğunluğunun yukarıda olmasının mantığı buna bağlıdır. Yüksekteki suyu fizik kurallarına göre aşağıya akıtmadan bahsediyorum. Meyilli olmayan, düz ovadaki suyu nakletmek zordur.

    Neyse ki İlbulak dağlarının eğimi orman ucuna kadar bariz devam ediyor, zirveden tarlalara kadar en az 200 metre rakım farkı var. Buna rağmen eteklerdeki çalı orman içinde çeşme/kuyu bulunmaması şaşırtıcıdır.

    Anıtkaya arazisinin bazı bölgeleri su kaynağı bakımından gerçekten çok fakir, yani bu durum dağ ile sınırlı değil. Çoğu yerde sıra sıra çeşme, kuyu görürsünüz; ama öyle mevkiler vardır ki malları sulamak için uzun yol kat etmek gerekir. Misal en geniş mevkilerden biri sayılan Gocagır'da sadece Arzıların kuyu var ki kendisine en yakın su kaynağı kilometrelerce mesafedeki Omarcık çeşmesi ile Söğütcük kuyuları...

    Benzer susuzluk Akgaya istikametinden dağ tarafında da gözlemlenir. Hassönleringuyu'dan sonra bir damla suya muhtaçsınız. Ormana girince de durum aynı, en yakın su Gayraklı'da bulunuyor. Şu durumda kuyu ile çeşme arasında 3,5- 4 kilometrelik mesafe susuz...

    Eski zamanlarda bölge su bakımından bu kadar fakir değilmiştir. Kanaatimce önemli coğrafi ve iklimsel değişiklikler sebebiyle bazı kuyular kayboldu; çöktü, kurudu, kapandı vesair...

    Hanyeri mesela... Eğer orası gerçekten han yeri ise mutlaka yakınlarında su olmalıdır. Öyle ya, yolcu su olmayan yerde neden dursun; hayvanlarını sulayamadan dinlendirebilir mi? Su hayattır ve özellikle yolcular su kaynağı yakınlarında konaklayıp dinlenmek isterler. Hanlar, kervansaraylar da böyle yerlere yapılır... Hanyeri'nde bu yüzden kuyu varmıştır... Öyleyse buradaki suya ne oldu?

    Eskiler bütün bunları düşündüler mi bilemem, ama Hanyeri çevresinde kuyu veya çeşme olmaması dikkatlerden kaçmamış. Bir kaç ilgili toplanıp kuyu kazmaya karar vermişler. Sene 50'li yılların sonları... Bu işlerden biraz anlayanlara çatal çubukla muayene ettirip yer altında su olduğuna kanaat getirdikleri bir yeri kazmaya başlamışlar. Ekibin içinde Macurali dedem de var, belki de öncüleriydi orası belli değil... Tam dokuz kulaç aşağıya inmişler. Suyu bulamamışlar, daha kötüsü onların kaçak dediği bir tabakaya gelince bırakmışlar. Çünkü artık suyu bulsalar bile o tabakadan kaybolacağı için bu işten vazgeçmişler. Kapatabildikleri kadar çukuru kapatıp meydandan çekilmişler. Başarılı olunsaydı ekibin elemanlarının adları bugüne kadar gelirdi, ama iş akim kalınca fatura dedeme kesiliyor. Böylece su bulunamayan ve olmayan kuyunun adı Macuralininguyu olarak kalıyor. 

    Bugün Hanyeri'nin bir ucunda dombeycik tuzağı gibi bir çukur ancak dikkatli bir bakışla fark edilebiliyor. Bazıları bunu küçük bir göktaşının açabileceği oyuğa da benzetiyor. Her nedense ortasına taşların yığıldığı bu çukur Macuralininguyu imiş.

    Bunca zaman geçtikten sonra Anıtkaya arazisinin su durumunda bir değişiklik yok, hatta olumsuz anlamda değişti; yerüstü kaynaklar kurudu, yeraltı suları çekildi. Neredeyse bütün kuyular iptal... Küresel ısınma ve kuraklık bizim köyü de kasıp kavuruyor...

    Hikayeye dönecek olursak, kuyu olayından sonra da Hanyeri mevkii ve çevresinin su ihtiyacı hiç bitmiyor. Genel kuraklığın da etkisiyle arttıkça artıyor. Bir daha kuyu, çeşme macerasına girişilmemiş; ancak suyun peşini de bırakmış değil millet... Misal DSİ marifetiyle yüz metre kadar yukarıya 30-40 metre çapında bir gölet oluşturulmuş. Ancak yağmur, kar sularının birikmesiyle işlerlik kazanan bu gölet de son yıllardaki kuraklığın etkisiyle artık derde deva olmuyor.

    Derde deva için Hanyeri'ne bir çeşme gerekiyor. Yeni yapılan etütlerde aynı yerde aynı kuvvetli suyun öylece durduğu görülmüş. Macuralininguyu dibine yapılacak sondaj... 

    Suyu kendiliğinden yeryüzüne çıkan çeşmelerde durum farklı, sen lulaya versen de vermesen de o su zaten akacaktı. Lakin sondajla yeryüzüne çıkardığın suyu şu kurak dönemde öyle hovardaca kullanamazsın. Damlası bile altın değerinde, o halde tasarruflu kullanmak zorundayız. Bence dönüşümlü olarak bir miktar akıtıp durduran otamat sistemi bile yeterli değil bu konuda... Güneş enerjisiyle çalışan pompalara musluk takmak şimdiki teknolojiyle zor ve eziyetli olabilir. O halde basitçe bir şartel veya düğme koymak en mantıklı yol görünüyor.

    Hedefimizdeki Hanyeri çeşmesi böyle olacak. İhtiyaç olduğunda çoban veya herhangi bir kişi düğmeye basıp çeşmeyi kullanacak, kabı veya aharları doldurduğunda yine düğmeye basıp kapatacak. Şimdilik suyu dizginleyerek tasarruflu kullanmanın en basit yolu bu görünüyor. İnşallah niyetimizdeki neticeye ulaşırız...