15 Şubat 2026

Altıncı Şehir, Birinci Köy

 
    Bir daha şiir ve hikayeye yeltenmedim. Konusu ve türü önemli değil, yazmaya karşı hep meyilli bulundum ama... Arada sırada serbest metin oluşturma çalışmalarım filan vardı. Tabi hiç bir zaman yazı yazma seviyesine ulaşmadı bunlar. Belki en fazla bir iki paragraf, onlar da türü belirsiz alabildiğine karmaşık metinler... Şu bir gerçek, onları yazarken bile hiç bir kayıt altında olmamam gerekiyordu, üslup ve tür endişesinden uzak, tam anlamıyla özgür bir kafa yapısında olmalıydım...

    Altıncı Şehir ile karşılaştığımda köyüme tayinim o yıl çıkmıştı. Buraya has kelimelerin etimolojik ve morfolojik özellikleriyle Anıtkaya köyünün (o vakit kasaba idi) her türlü değerine karşı çok ilgiliydim, hatta ufaktan derleme çalışmalarına başlamıştım.

    Bu kitap 1991'de basılmış, ama yeni haberim olmuştu. Duyurusundaki Beş Şehir'e nazire ve onun devam kitabı gibi ifadeleri görünce kayıtsız kalamadım. İlk defa on yıl kadar önce okumuş ve hayran kalmıştım Beş Şehir'e... Belki o sırada Konya'da okuyor olmamın etkisi vardır, hakkında yazılan beş şehrin biri de Konya idi ve her gün adımladığımız mekanlardı yazarın anlattıkları. Ama bundan daha çok Tanpınar'ın sıcak ve samimi üslubundan etkilenmiş olmalıyım. Zira Erzurum, Bursa, Ankara ve İstanbul yazılarını da aynı bağlılıkla okudum. Hem de defalarca... Hatta şunu da söyleyeyim, Beş Şehir'i okurken zaman zaman benzer yazılar yazabilmeyi hayallemiştim...

    Benim kurduğum hayallere paralel bir kitaptı Altıncı Şehir. Önsözünü su gibi içtim. Ahmet Turan Alkan, Beş Şehir'e neden altıncıyı eklediğini, neden memleketi Sivas'ı Altıncı Şehir olarak yazdığını anlatıyordu. Orada benim gözlerimi açan bir kaç cümlede, "Herkesin bir 'Altıncı Şehir'i olmalı ve kendi memleketini anlatarak Beş Şehir serisini sürdürmelidir" manasına gelecek şeyler söyleniyordu. Tam benlik sözler, bunların muhatabı bendim. Üzerime alındım.

    Ben de bir Altıncı Şehir yazacaktım. Buna daha Altıncı Şehir'e girmeden, önsöz kapısındayken karar verdim. Kitabı okurken aklımda hep yazma fikri vardı, bu yüzden ondan Anıtkaya'yı nasıl anlatacağıma dair tecrübeler devşirdim. Bu iki eseri tekrar okumalarımda yaptığım gibi...

    Derlediğim ve biriktirdiğim malzemeleri yazmaya ancak iki yıl kadar sonra başladım. Artık yazılarımda konu belliydi. Tür ve üslup hususunda ise malum olduğu üzere serbesttim. Yazdıklarımın bazıları Anıtkaya için açılan web sayfasında yayınlandı. Tayin üzerine köyden ayrıldıktan sonra yazmanın hızı azaldı, yazıların konusu değişip daraldı. Ama yine de elektronik arşivde epeyce yer kaplayacak cesamete sahipti. 2020'ye geldiğimizde bu arşivi kaybettik. 

    Webte yayınlananlar dışında elde bir şey kalmamıştı, ama emeklilikte elim boşa çıktığı için önüne geçilmez bir yazma arzusuyla doluydum. Örgüzce yazabileceğim, yazdıklarımı kafama göre arşivleyebileceğim, aynı zamanda internet ortamında güvenle tutabileceğim bir platform lazımdı. Böylece Eğretiköy doğdu. 

    Eğretiköy benim Altıncı Şehir'imdir. Ahmet Turan Alkan'ın tavsiyesiyle bu fikre odaklandığımı söylemiştim. Afyon'u yazamazdım, benim boyumu aşardı; ayrıyeten orada büyümediğim için bu yetkinlikte değildim. Ben ancak Anıtkaya/Eğret'i anlatabilirdim. Yazdıklarıma ille de bu yönde bir ad verilecekse buna 'Birinci Köy Eğret' demeyi tercih ederim.

    Yazarken hiç tür kaygısı gütmedim, gütmüyorum. Aman şunu değiştireyim de sohbet özelliği kazansın, yok efendim şu kelimeyle başlarsam anı olur, hikayeye kayıyor, fıkra gibi oldu, gibi düşüncelere hiç kapılmadım. Nasıl geldiyse öyle yazıyorum. Zaten serbestlik ve özgürlükten kastım budur...

    Bununla beraber yazdıklarımı genellikle deneme kategorisinde düşündüm. Örnek aldığım Beş Şehir ve Altıncı Şehir gibi iki mühim eser bu türde değerlendirildiği için ben de Eğretiköy yazılarını deneme olarak görüyor olabilirim. Ayrıca yazdıklarında ispat zorunluluğu olmaması beni bu türe yönlendirmiş olabilir. Deneme özelliği taşımadıkları halde yine de yazdıklarımın bu çerçevede görülmesini istiyorumdur belki de, kim bilir...

    Şiir ve hikayeden kaçarken aslında sanattan mı kaçıyordum, bunu bilemiyorum. Sanattan kaçılır mı, öyleyse şu yazdıklarımız nedir, bu sorulara tatminkar bir cevap da veremem. Bedri Rahmi'nin dediğine göre "Aklı başında herkes sanat yapar. Kendini sanata veren herkes verdiği kadar nasibini alır." Buna göre sanat öğrenilebilir, geliştirilebilir; ondan kaçmaya ne gerek var. Eğer deneme de bir sanatsa, ustalardan onu öğrenmiş ve yaza yaza geliştirmiş olabilir miyiz...

    Yazdıklarımdan ilkini okuduğunda fakülte arkadaşlarımdan biri, onun deneme değil anı-hikaye olduğunu söylemişti. Bir başka arkadaş anı, diğeri hikaye, başkası da yerel tarih olarak değerlendirdi. Sonra bir kaç yazı daha paylaştığımda benzer değerlendirmeler aldım, kimse deneme demedi.

    Tür olarak denemenin ustalarından belki en önemlisi görülen Suut Kemal Yetkin'in bu konudaki değerlendirmesi cesaret verici: "Deneme kelimesini yeni bir edebiyat türüne ilk defa ad olarak koyan Montaigne olmuştur. Burada 'deneme', yeni bir edebiyat türünü deneme anlamına gelmektedir. Ama bu yeni edebiyat türünü öbür edebiyat türlerinden ayıran sınırlar nedir?" Montaigne bunun cevabını vermemiş. Benim anladığım, ilk zamanlarda bilinen türler içinde değerlendirilemeyecek yazılara deneme denilmişti. Bu yüzden denemede serbestlik ve özgürlük ön plandadır. Ancak mucidinden sonraki asırlarda denemenin bildiğimiz teorik özellikleri belirlenmiş. Bu belirleme onu sınırlandırma, bir bakıma özgürlüğünü gemlemedir. Denemeye kural koyarsanız onu deneme olmaktan çıkarırsınız. 

    Her şeye rağmen, türün doğum tarihi olan 1571 Mart'ındaki o ilk deneme serbestliğinde görüyorum ben yazdıklarımı. Yeni bir tür denediğim için denemedir onlar. Ayrıca örnek aldığımı söylediğim Beş Şehir ve Altıncı Şehir'deki kadim denemenin hür özelliklerine de dikkatinizi çekerim. Onlarda hikaye de vardır, fıkra da; bol bol anı, yer yer efsane okursunuz. Sohbetin samimiyetini, tarihin derinliğini, makalenin ciddiyetini bile bulursunuz. Belki bunların hepsine yer verdiği için bu iki temel esere deneme denilmiş.

    Tabii olarak bizim yazılarda her türün çeşnisi vardır. Biraz ondan, biraz bundan... Okuyanların bazen anı, bazen hikaye, bazen anı-hikaye, fıkra, sohbet, hatta makale demelerini normal karşılıyorum...

    Her neyse, herkesin bir Altıncı Şehir'i olmalıdır; Benim Altıncı Şehir'im, Eğret... Birinci Köy, Eğret... Ve Eğretiköy yazıları denemedir. Çok sıkışırsam kaçış rapmam hazır, 'deneme denemesi' deyiveririm.

    NOT: Kader arkadaşım Ahmet Turan Alkan ile tanışıp görüşmek nasip olmadı. Ancak Eğretiköy'e sebep olması hasebiyle üzerimde çok hakkı var. Allah rahmet etsin.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder