10 Şubat 2026

Salih İnsan Salih Hoca

 
    Yiğit yüzüne karşı övülmez derler. Gittiğine göre artık bu yazıyı yazmanın mahzuru yok.

    Öyle insanlar vardır, paragraflarca söz sıralasan onu hakkıyla anlatamazsın. Öyleleri de vardır ki tek bir kelime onun üzerine cuk diye oturur. Salih Hoca ikinci gruptakilerdendi. Onu mükemmele yakın anlatan kelime ise doğallık...

    Şüphesiz daha başka sözlere, tabirlere, deyimlere de ihtiyaç duyarsınız onun portresini çıkarmak için. Fakat her cümlenin yargı ögesini ve her paragrafın anafikir cümlesini rahatlıkla doğallığa bağlayabilirsiniz.  

    Bir defa yüzünde hiç eksik olmayan bir tebessümle gezerdi. Bu gülümseme çizgilerini bile isteye oluşturmazdı, yapmacık değil doğuştandı onlar. Sen sanırsın her çocuk gibi ağlayarak değil, gülerek doğmuş; öyle doğuştan, öyle doğal bir tebessüm...

    Şüphesiz bu doğal tebessüm beraberinde iyiliği getiriyordu. Kötülük üreten şargada insanların aksine O, çevresine yaydığı iyilik dalgalarıyla belirirdi. Dalgaları göremez, bilemezdiniz; ama iyilik hissi kendiliğinden ortalığa yayılırdı, belki her gittiği yere onları da götürürdü. İsmiyle müsemma salih bir insandı...

    Azarlarken saygısız ve kırıcı değildi, nasihat ederken üstten bakmazdı. Büyüğüne de küçüğüne de sözünü işletirdi. Adeta her dediğini şırıngayla damla damla, kelime kelime zerk ederdi. 

    Sokakta, odada, kahvedeki günlük konuşmalarında böyle de, sanki hutbelerinde farklı mıydı? Metnin dışına çıkıp irticali konuştuğunda dilci titizliğiyle dikkat kesilirdim. Her seferinde, kurduğu cümlelerin gramer kurallarını nasıl darmadağın ettiğini yakından işittim. Söze başlarkenki mana bütünlüğünü, sonunda kesinlikle sağlayamazdı. Lakin ne kadar tuhaf, işin sonunda her ne anlatmak istiyor idiyse onu hakkıyla ifade etmiş olarak kürsüden inerdi. Anladım ki bunu üslubundaki doğallığa borçludur. Çünkü yanlış kurulmuş cümleleri bağıra çağıra söylerken ne kadar samimi ise, hutbe metnini yanlış ama kendine has vurgu ve tonlamayla okurken de o kadar samimi idi...

    Yaşça bizden büyüktü, buna rağmen hiç büyüklük taslamadı. 1982-83 lise yıllarında zaman zaman evine giderdik. Maksadımız sıcak bir ev ve yemekti, kolay ısınan evinde tarhana çorbası olsun, bulgur pilavı olsun mutlaka bir şeyler pişirirdi. Bir gün bile yüzünü ekşitmedi, memnuniyetsizlik belirtisi göstermedi. Aksine, karnımızı doyurdu, nasihatler etti, Kuran okudu, ders çalışmayı tavsiye etti. Bütün bunları yaparken kendini zorladığını hiç görmedim. Sanki onda her şey doğal akışında ilerlerdi...

    Uzun yıllar kendi köyünde, çocukluğunun geçtiği sokaktaki camide görevliydi. Bu şartlarda çalışmanın zorluğunu ben bilirim. Fakat onun zorluğu kolaylaştıran bir özelliği vardı. Sanırım hilm insanı olmasından kaynaklanıyordu ve bu tabiatının bir parçası haline gelmişti.

    O vakitler okul-cami çatışması yaygın bir durumdu. Birlikte çalıştığımız dönemde böyle bir çatışma hiç yaşanmadı. Onu her zaman okul ve eğitimin yanında gördük, zira bu iki müessesenin nihai olarak aynı hedefe hizmet ettiğine inanırdı. Bu anlamda gıyabında kendisinden aydın-imam diye bahsetmişliğim çoktur.

    Okul yeni yapıldığı sıralarda her türlü desteğe ihtiyacımız vardı. Bir cuma sonrası serginin okul için açılmasını ezile büzüle rica ettim. "Sen onu bana bırak' dedi. Hutbe sonunda yukarıda anlattığım doğallıkla kısa bir konuşma yaptı ve bugünkü serginin Diyanet'e değil köyümüzün okuluna toplanacağını özellikle belirtti... O gün toplanan parayla okulun bir çok ihtiyacını karşılamıştık.

    İnanmadığı bir şeyi ona yaptıramazdınız. Misal, merkezden gelen hutbeler kafasına, kalbine yatmadıysa onları törpülerdi. Bazı paragrafları sansürlediğine, hiç okumadığına yakinen şahidim. Fakat bunu kendine has üslubuyla öyle bir yapardı ki cemaatten kimse bunu fark edemezdi. Böylece hem Diyanet'e isyan etmemiş olur, hem de kalbinin sesini dinleyip bildiğini okurdu...

    Aslında o böyle yaparak kendi imanını koruma peşindeydi. Yaptığı sansür inanç eksenli hassas hususlarda, minberden söylediğinde öbür tarafta kendini büyük sorumluluk altına sokabilecek konulardaydı. Bu da onun bütün doğallığıyla birlikte kendini ne kadar hassas bir dengede tutmaya çalıştığını gösterir.

    Emekliliği öncesinde, malum ifritten dönemde bu hassasiyetine bir kaç defa şahit oldum. Cuma hutbelerinde milyonlarca mümine iftira anlamı taşıyan ifadeleri okumaktan imtina etti. Kimseyi tekfir etmedi... Bu yüzden kendisini, ardında gönül rahatlığıyla namaz kılabildiğim bir kaç Diyanet imamından biri bildim. Bu hususu kendisiyle hiç konuşmadık, zannederim hiç kimseyle de konuşmamıştır, öyle de yüce gönüllü bir adam...

    Emekli olduktan sonra bir köylü doğallığıyla ileşberliğine, hayvancılığına devam etti. Ama cemaatinden kopmadı, tebessümünü ve salih insan özelliğini bırakmadı. Dağda, kırda bayırda; odada kahvede çevresine iyilik dalgası yaymayı sürdürdü. İyi, güzel, hayra yönelik işlerde önde; ücrette geride durdu...

    İki gün önce ısrarla odada yapacakları bir etkinliğe davet etmişti. Bazı dünyevi maniler sebebiyle katılamadım. Keşke varsaydım da son kez görüşebilseydik kıymetli Hocam...

    Peygamberimiz "Kardeşinizi yüzüne karşı överek onun boynunu kırmayın" buyurmuş. Biz seni, O'nun (SAV) yanına gönderdikten sonra methediyoruz, dilerim komşu olursunuz.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder