17 Ocak 2026

Ezzet Mezzet

    
    Yetmiş yıl kadar önce yazılmış bir hikayeyi(*) okurken dilime takıldı şu cümle: "Azat buzat, beni cennet kapısında gözet!" Çok tanıdık sözlerdi bunlar, çocukluğumda benzerini biz de söylerdik. Bizimki tam olarak "Ezzet mezzet, ahrette bizi gözet!" idi...

    Hayatımızın bir kısmı, vıddik gibi oyunlar için veya kuş yakalamak için filan, dambeşlerde geçerdi. Oradan inmenin en kestirme ve kısa yolu da bokluğa atlamaktı. O zamanlar hayvan tersinde de bir ciddiyet vardı, şimdikiler gibi cıvık değildi. Hayvan rahatça yatabilsin diye sık sık kes ve kuru fışkı dökerler, bu yüzden kürünen ters de nispeten kuru olurdu. Bokluklar tüngülmek için gayet emniyetliydi.

    Yüksekten atlamaya tüngülmek deniliyor, tümbülmek diyenler de olurdu. Dambeşten tüngülürken bokluğun doluluk seviyesi mühimdir. Ağzına kadar doluysa ayağını uzattığında terse basarsın, yani yürüme rahatlığında aşağıya inebilirsin. Ters yeni çekilmişse bokluk boş olacağından oradan inmenin avantajı yoktur. İşte o vakit riskli bir tüngülme gerekebilir.

    En az üç metrelik yükseklikten bahsediyoruz, sadece çocuklar için değil herkes için risklidir tümbülmek. Hele de arkanda kovalayan birileri varsa. Her neyse... Tüngülmek zorunda kaldığımız anlarda dua gibi bu tekerlemeyi mırıldanırdık: Ezzet mezzet, ahrette bizi gözet!... Söz içinde ahiret kelimesi geçiyor, sonsuzluk yurdunda korunup gözetilme isteği var gibi duruyor; ama işin aslı öyle değildi. O yüksekten tüngülünce, Allah muhafaza insanın kolu bacağı kırılabilir... Öyle bir kazadan korunma duası gibiydi bizimkisi... "Allah'ım bak ben tümbülmek zorunda kaldım, Sen beni koru..." anlamına filan geliyordu... Tabi ne dediğinin önemi yok, esas olan senin kastın. Tümbülme sonucu yaralanan birini hatırlamıyorum. Demek ki çocukça dualar işe yarıyordu...

    Okuduğum hikayedeki olay İstanbul'da bir konakta geçiyor. Evin hanımı satın aldığı kuşları, kafesin kapağını açarak özgürlüğüne kavuşturuyor. Sırf sevap kazanmak için sadaka niyetiyle yapıyor bunu... Kuşlar kapağı açılan kafesten pırr diye uçarken, kadın da  "Azat buzat, beni cennet kapısında gözet!" diye söyleniyor. Bu mırıldanmaların dua olduğuna şüphe yok.

    Şüphesiz olan bir diğer husus, kadının dua sözleriyle bizim dambeşten tümbülürken söyledklerimizin benzerliğidir. Bizdeki ahiret onda cennet kapısına, ezzet mezzet de azat bazata dönüşmüş. Geriye kalan söyleyiş amacı ve mana aynı. 

    Bununla beraber hikayedeki azat sözüne dikkat çekmek isterim. Burada köle azat etmedeki gibi, esarette olan birini özgürlüğüne kavuşturma durumu söz konusudur. Genel Türkçe Sözlükte şu anlamıyla kendine yer bulan kelimenin yalnız Anıtkaya'da kullanılan bir manası daha var. Kırlarda seyrek olarak bulunan ahlat ve alıç ağaçlarına azat deniliyor. Bu kullanımın kelimenin özgür anlamıyla bağlantısı bulunduğunu daha önce anlatmıştım. 

    Eğret ağzında hazır böyle bir kullanım alanı da varken, çocukların diline dua tekerlemesi olarak yerleşen yukarıdaki sözde bu kelimenin kullanılmamış olması ilginçtir. İstanbul ağzındaki 'azat bazat', Eğret ağzında neden 'ezzet mezzet' oldu acaba? Sonuçta iki durumda da birbiriyle kafiye oluşturacak anlamsız sözlerden ikileme yapılmış ve bu tekerleme olarak kalıplaşmış. İstanbul kullanımındaki azat kelimesi, biçimsel kafiyenin yanında olayın özelliğine de anlamsal uyum arzediyor. Biz de 'azat mazat, ahrette beni gözet' deseydik, şimdi 'ezzet mezzet' kuru kafiyeden ibaret anlamsız tekerleme sözü diye düşünmezdik. 

    İstanbul Türkçesine en fazla yaklaşanın Eğret ağzı olduğunu söylemek şimdilik çok iddialı olabilir, fakat her geçen gün bu görüşümü destekleyen ayrıntılarla karşılaşıyorum. Azat kelimesinin anlam ayrıcalığı ve hemen hemen aynı tekerlemenin aynı dönemde İstanbul ile Eğret'te söylenme ortaklığı gibi...

    (*) Başlangıcından Bugüne Türk Hikaye Antolojisi, Mehmet Seyda, 'Ölümsüz Sevi' hikayesi, Varlık Yayınları, İstanbul 1967, s.377



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder