22 Ocak 2026

Takanın Kahve 2


    Fakülte yıllarında yalnız tatillerde köyde bulunabiliyorduk. Kuvvetli bir kahve bağı oluşturmaya vakit yoktu. Yine de bu kesintili geliş gidişlerde Takanınkahve'deki yoğunluk hissedilir derecede oluyordu. Kışın özellikle yatsı sonrası, yazları ise gündüzün çardak altı ve geceleyin de yola kadar taşan kısa süreli kalabalıklar unutulmazdı...

    Bu yılların birinin baharında kahveye iki turist gelmiş. Nereli olduğunu bilmiyorlar, zaten yabancı dil bilen olmadığı için sağlıklı iletişim filan kurulmamış. Bizimkiler her zamanki sıcakkanlılıklarıyla buyur etmişler çardak altına, baliguli baliguli güya muhabbet etmişler. Çay kahve içmişler beraber, belki adamların karnını da doyurdular bilmiyorum... Kalkıp gidecekleri sıra birisi kağıt kalem uzatarak 'Adres...' demiş. Kahvenin adresini yazıp vermişler... Aradan ne kadar vakit geçtiyse, Postacı bir gün kahveye yurtdışı kaynaklı bir zarf getirmiş. Oldukça ağır olan bu zarfı açtıklarında sekiz on tane fotoğraf görmüşler. Bunlar çay kahve ikram ettikleri turistlerin sohbet esnasında çektikleri fotoğraflarmış. Meğer samimi karşılamanın hatırası olarak şu fotoğrafları göndermeyi daha o zaman kafalarına koydukları için adres istemişlermiş... Bu fotoğraflar hala duruyormuş; Ahmet ve Bekir'den söz aldım, yakında paylaşırım...

    Bu dönemden günümüze kalan unutulmaz hatıralardan biri de televizyona yıldırım düşmesi olayı... Havanın bozuk olduğu bir günde yıldırım oraya mı, yoksa yakınlara bir yere mi düştüyse... Çok kuvvetli çakmış ama... Anında televizyondan dumanlar çıkmaya başlamış. Fişi filan çektilerse de olan olmuş bir kere. Taka çok paniklemiş... Öyle zamanlarda akıl veren çok olur, Yarımçakmak 'Madem hava bozuk, niye televizyonu kapatmadın!..' filan diyecek olmuş da Taka ona patlamış diyorlar...

    Aslında Taka Nuri neşeli bir adamdı. Tepside ikiden fazla çay yoksa ve henüz can sıkacak kadar yorulmadıysa dışarıya çay götürürken türkü mırıldanırdı. Profilden baktığınızda onu hep üfülük çalarken görürdünüz, ama ses çıkarmazdı. Benim gözümde meçhul bir türkünün melodisini sessiz üfülükle tekrar edip duran adamdı Taka... Lakin öyle değilmiş... Bunu, onunla oturup iki laf etme yetkinliğine ulaştığımızda ancak anlayabildim. Islık çalıyor zannederdim, fakat adamın dudak yapısı öyleymiş...

    Bu durum onun neşeli olduğu gerçeğini değiştirmez. Radyoda, televizyonda 'Nezahat Bayram'dan türkü filan yok mu, bulun da dinleyem' derdi. Hep Nezahat Bayram örneğini verirdi, gerçekten onu sevdiğinden mi, yoksa diline firdettiği  için mi bilmiyorum. Bir de Afyon'a gidiyorsak 'Gözel türkülü filim' ısmarlardı. O vakitler video kasetlerden film izlemek yaygınlaşmış, kış günlerinde millet filmlerle oyalanırdı.

    Hangi yılın yazıydı şimdi bilemeyeceğim, Taka kafaya koymuş bir video alacak, sağa sola bakıp sorup soruşturuyor. İstanbul'da oturan Şaban Emmim gelmiş. Taka ile hala dayı çocuğu olurlar, bizden sonra onunla da bir müddet oturup konuştular. Emmim ayrılıp gittikten sonra sigarasını yakarken (zaten pek söndürmezdi) kahkahayı patlattı ve ardından ekledi: "Vidiyo işini halletdik ...! Benim halaoğlunda fazla varmış!.."  Ardından sigaradan bir nefes ve bir kahkaha daha, "Yazık heç a-ah demez, emme heç bi işini de görmez" dedi... Meğer Şaban Emmim "Amma yaptın Dayıoğlum, evde iki üç tane var, al birisi senin olsun." demiş... Taka Nuri bir video için ta İstanbullara gidecek değil, ama galiba o yılın güzünde videoyu almıştı...

    Dediğim gibi, bu yıllarda köyde bulunmam tatil günleriyle sınırlıydı, tatilin aylak zamanlarını da çoğunlukla kahvede geçirirdik. Yalnız 1988 tatili çok uzadı. Mezun olmuşuz, yazı yine orada burada çalışarak geçirmiş sonbaharda da atama bekliyoruz. O günlerin boşluklarında hep kahvedeyiz. Nihayet Kars'a atandık, bunun hazırlıklarıyla meşgulken atamanın iptal edildiği haberi geldi. Bundan sonraki aylar, yeni sınav ve atama beklentisiyle geçecekti. İşte o dönem Takanınkahve'ye tamamen yerleştik.

    Malum rahatsızlıkları vardı, bünyesi zayıftı, kendine dikkat etmiyordu, üstüne üstlük kahve Taka'yı çok yoruyordu. Ahmet ise şoförlük yapıyor, köye ne zaman geleceği belli olmuyordu. O geldiği zamanlarda dinlenme fırsatı bulsa da belli bir çalışma düzeni olmadığı için o yaşta kahvede bitkin düşüyordu. Çırağı da yoktu, galiba o yıl bir iki Bünyamin ortalıkta dolaşıyor, ama onun da ciddi faydası olmuyordu. Gecelerin uzamaya başladığı dönemde akşamları yoğunluk azalınca yüzümüze bakar 'Ben gitsem olur mu' diye izin ister giderdi. Biz de oturacağımız kadar oturur, millet dağılınca yerleri süpürür, ortalığı temizler kapıyı kilitleyerek kahveyi kapatırdık. 

    Arada bazı gecelerde kahveyi bize bırakmaların kendini dinlendirdiğini söylerdi. Bu dönemde Takanınkahve'yi çalıştırışımız seyrek gece kapatmalarıyla sınırlı kalmadı. İşi veya başka sebeplerle Afyon'a gitmek zorunda kaldığı zaman bazı gündüzlerde de kahveyi bize bırakırdı. Öyle vakitlerde her şeyi planlar, yapılacak işleri de bize tarif ederek bir kaç saatliğine her şeyi teslim ederdi. Kasa olarak kullandığı karton bisküvi kutusu vardı, oradan dilediğimiz kadar para harcama yetkisi de verirdi. Bu yetki sadece o güne has değil her zaman için geçerliydi. Gerçi hiç bir zaman sigara parasından başka bir şey almadık, ama bize bu serbestiyi tanıması bile çok değerliydi. Onun bu güvenine karşılık biz de elimizden gelen yardımı yaptık kendisine...

    Bir şeyi daha söylemezsem o dönemi eksik bırakmış olurum, o da kahvenin arkasında çay kartonuyla sucuk pişirmemizdir. Afyon'a giderken tembihlediği şeylerden biri de bu idi: "Garnınızı aç goman ha, dükkandan sucuğu ekmeği alın, şurda bişirin gözelcene..." Yan tarafta Berberlerin Emin Ağa'nın bakkalı vardı, dükkan dediği o... Şurda diye gösterdiği de kahvenin arkasındaki ören...

    Örene bir kaç metrelik küçük ocaklığın yanındaki kapıyla geçilirdi. Aslı Gulaksızın dip evler olan bu ören, yenilenirken kahveye katılacaktır, ama o zamanlar viraneydi. Sucuğu işte bu yıkıntılar arasında pişirirdik. Yüz gramlık Turist çayları vardı, bir boş çay kartonuyla sucuğun piştiğini de yine kendisi söylemişti. O kadar usta değildik, hep bir kaç çay kartonu yakmak zorunda kaldık...

    1989 Şubat ayına kadar karda kışta o örende çok sucuk pişirmişliğimiz ve bir çok gece Takanınkahve'yi kapatmışlığımız var...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder