21 Ocak 2026

Takanın Kahve 1


    1981 yılının sonlarında lise birinci sınıfta okuyordum, hafta sonu tatiline köye geldiğimizde Güçcük Halil'in kahvede oturmuştuk. Tam karşısında Taka'nın Kahve olsaydı herhalde orada otururduk, demek ki daha açılmamıştı... Liseyi bitirip sonrasını beklerken, yani 1984 yazında ise burası çoktan açılmış, hatta bir müşteri profili bile oluşmuştu. Çünkü o yazı Takanınkahve'de geçirmiş, hangi üniversiteye yerleştirildiğimin haberini bir akşamla yatsı arasında orada almıştım. Şu durumda kahve 1982 veya 83'te açılmış olmalıdır...

    Önceleri Gulaksız'ın gocagapıdan Şemşilerin eve kadarki bölümde kısa saçaklı basit bir duvar vardı. Gündoğusuna bakan bu duvar dibinde, ancak o vakit gölgeye kavuştuğu için ikindi sonraları eğleşilirdi. Dedem ertesi günkü pazar için Afyon'dan aldığı zerzevatı Cuma vaktinde köye getirir ve Cuma sonrasında o duvar dibinde satışa başlardı. (Kahve açıldıktan sonra aynı yerde uzun süre Kalecikli Mustafa Hoca da pazarcılık yaptı.) Duvar dibinin alışıldık müdavimlerinden biri de Gara Ahmet'in Halil idi. Sık sık koyun kesip cesedini ikili bir kancayla kısa saçağa asar, koyunu satıp bitirene kadar hem anlatır hem sarıcarı kişelerdi. Burada insanların eğleşmesi böyle istisnai satıcılar münasebetiyledir, asıl kalabalık hep karşıda, Güçcükhalil'in kahve önündeydi...

    Taka kahveyi açtıktan sonra kalabalık birden bire tam karşısındaki bu yeni yere yönelmiş. Ben açılışa şahit olmadım, lakin oranın açılışı galiba Halilağa kahvesini kapattıktan sonraya rastlıyor. Ya da o aşamadayken, çünkü rahmetli iyiden iyiye yaşlanmıştı ve işi sürdürecek hali yoktu... Her neyse, böylece o kahvenin müşterisi olduğu gibi karşıya taşınmış. Bir de Taka'ya özel müşteri kitlesini buna ekledin mi, al sana müşterisi hazır bir kahve...

    Taka'ya özel kitle dediğim, onun akrabaları ve sırf 'Taka kazansın' diye kahve alışkanlığı edinen yeni insanlardır. Bunun sırrını Taka'nın kendisinde aramalıyız. İyisi mi biraz ondan bahsedeyim...

    Gulaksız Mehmet'in oğlu Nuri Argunşah, aklım yeni ermeye başladığı yıllarda bana çok yakınlık gösterdiğini hatırlıyorum. Meğer bizim Hakkı Dedemiz ile onun Delinori dedesi emmi çocuklarıymış, nereden bilelim o yaşta... Evet o yaşta aklımda kalan büyük oğlu Bekir ve evlerindeki bir sürü eski püskü  şeydi. Daha o yıllarda, şimdi hurdacılık denilen eski demir, teneke gibi şeyleri toplayıp satarak geçinirmiş. O işe uygun eski ve sürekli arızalanan bir kamyonuyla yapıyor bu işi... Aslında 'Taka' o kamyonun lakabıdır, sonradan sonraya kendi üzerine yapışmış. 

    Taka'nın şoförlüğü Afyon-Anıtkaya arasında yolcu taşımacılığıyla başlıyor. Bir rivayete göre bakımsızlıktan, başka bir rivayete göre ise sabotajla otobüsü devre dışı kalınca mecburen yolcu taşımacılığını bırakıp bir kamyon alıyor. Artık bu kamyonla ne iş çıkarsa oraya sürükleniyor. Mesela Belediye eliyle ana sokaklara taş döşeme işi çıkınca, kırlardan topladığı taşları kamyon hesabıyla Belediye'ye satmış. Bunun gibi akla gelen kamyonla yapılabilecek her işi yapmış. Bu arada sık sık değiştirmek zorunda kaldığı kamyonlar hep eski, hep taka yani. Elbette bu kendi seçimi değil, o istemez mi sıkıntısız bir araçla çalışmayı, fakat garibanlığın gözü kör olsun... 

    Galiba 1970'li yılların sonuna doğru bir kaç harman döneminde sap çekmiştik. Kamyonu yine takaydı, istop ettiği zaman tekrar çalıştırmak zordu. Bu yüzden büyük sıkıntılar yaşadığımızı hatırlıyorum. Her marşa bastığında yüzüne yayılan stresi fark etmemek imkansızdı. Tam da o yıllarda midesindeki kronik rahatsızlıktan dolayı İzmir'e doktora gitmiş. Berber Ahmet durumunu anlatırken taka kamyondaki işinden de söz etmiş. O vakit doktor, bu rahatsızlığının mühim sebebi olarak o kamyonu gördüğünü, iyileşmek istiyorsa taka kamyondan inip bu stresli işi bırakması gerektiğini söylemiş. İşte kahve fikrinin o zaman belirdiği söyleniyor...

    Taka Nuri kahveyi açtığında hangi şartlar içinde bulunduğunu eş dost çevresi çok iyi biliyor. Bu yüzden onlar hazır müşteridir. Ayrıca bunun için teşvikçi ve yardımcı olunduğu da belirtiliyor. Zaten kahvenin  ilk açıldığındaki halini bilenler buranın derme çatma bir yer olduğunu hatırlayacaktır. Yukarıda bahsettiğim duvarın olduğu yerin üstü açılarak yeniden örtülmüş, yani dambeş yenilenmiş, duvarlar sıvanmış, arkaya sundurma gibi iki metrekarelik ocaklık eklenmiş, ön tarafa bir kapı ve iki yanına basit çerçeveli pencereler konulmuş. Önüne gölge versin diye bir çardak çatılmış. İçeride duvar kenarlarına sıra oturaklar çakılmış, ortaya iki büyük iki de küçük masa yerleştirilmiş, sandalyeler temin edilmiş. Tam karşı köşeye televizyonu koy... Aha sana Takanınkahve...

    1984 yazında burası iyiden iyiye kahve olmuştu. O yıllar henüz harman tedavülden kalkmış değildi, millet gündüzleri kırda bayırda, harmanda işinin başında; ancak geceleri kahvelerde geçirirdi. Zaten yaz gecesi dediğin ne ki, hepi topu bir kaç saat...

    Takanınkahve'de hemen girişin sağındaki büyük masanın müdavimleri belliydi. Yemekten sonra ilk Kelahmet'in Halil Abi gelir, sonra peyderpey cemaati toplanırdı. Aralarında bir hiyerarşi yoktu, lakin her kafasına eseni oraya oturtmazlardı. Zaten o masada oturmak herkesin harcı değilmiş. Sonradan öğrendim, Halil Ağa kendisi içtikten sonra her gelene de ayrıca çay söylüyormuş. Bu böyle olmaz, bir düzen oluşturtalım deyip, sonradan gelenin çay söylediği bir sistemi oturtmuşlar. Yani o topluluğa dahil olmak istiyorsan çayları söyleyeceksin. Bu kalabalıktan gözler korktuğu için masanın üye sayısında değişiklik olmuyormuş.

    Liseden yeni çıkmış 16-17 yaşında bir çömezsin, bizlerin o masada oturmaya zaten yaşı yetmiyordu, bir de dediğim mali külfeti olunca büsbütün uzak dururduk. Yine de onların muhabbetlerini uzaktan da olsa iyi gözlemlediğimi düşünüyorum. Sürekli çay taşıdığı için Taka da o masayı severdi, bazı şeylerde onlara dokunulmazlık ve öncelik tanır, bu ayrıcalığı kahvedekilerin hepsine de hissettirirdi. Onlar da istedikleri gibi şamata edebilirler, istedikleri programda televizyonun sesini kıstırabilirler, canlarının istedikleri vakit de dağılırlardı.

    O yılın galiba bir Ağustos akşamında erkenden kahveye damladım. Halil Ağa daha gelmemişti, onun yerine Kantinlerin Necati Abi oturmuş, yüzüne de hınzır bir gülümseme yerleştirmişti. Bu gülümsemenin benim telaşlı halime karşılık olduğunu ne bileyim ben...

    Eskiden Üniversite sınav ve yerleştirme sonuçları gazete marifetiyle açıklanıyordu ve o gün yerleştirmelerin açıklanacağını duymuştuk. Dayım her gün gazeteyle geldiği için ben de onu bekledim, kahveye bıraktığını söyledi. Bu yüzden erkenden oraya koşmuştum. Necati Abi bendeki hali bekliyormuşcasına gazeteyi elinden bırakmıyor, yüzünde de o malum gülümseme... En sonunda 'Hayırlı olsun, Konya'yı kazanmışsın' diyerek gazeteyi uzattı... Meğer Dayımla beraber bunlar başvuru numarasından sonucu öğrenmişler de bana oyun oynuyorlar...

    Takanınkahve her dönemde ve her halinde müşterilerinin hatırasında iz bırakmıştır. Şu ilk ve ilkel derme çatma kulübe görünümündeyken bile duvarlarına, döşmelerine ne şen kahkahalar, ne sessiz hüzünler sinmiştir. Söylenecek çok söz var, Takanınkahve serisi bir kaç yazı daha sürecek gibi...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder