23 Ocak 2026

Takanın Kahve 3

 
    1988 güzüne dair zikredilmesi gereken olaylardan biri de zannediyorum Galatasaray-N.Xamax maçıdır. Güzel güneşli bir Kasım günüydü. Tam da kahvede pineklediğimiz zamanlar. O gün maç olduğunu biliyoruz, yalnız televizyon yayını yok, yine de radyodan dinlemek için saati kolluyoruz.

    Çoğul yazdığıma bakmayın, radyonun başında sadece Remzi Çavuş (Kayır) ile ikimiziz. Eski tip radyo, elektriğe de bağlı olduğu için sabit yerinde, ocaklığın hemen çıkışındaki bacagaşı gibi bir yerdeydi. Haliyle biz de o köşedeki masadaydık. 3-0'lık ilk maçtan dolayı çok da ümit yoktu, ama yapacak başka bir işimiz olmadığına göre, işte radyoya yumulmuştuk.

    Maçı Levent Özçelik anlatıyor. Şimdikiler bilmez, o vakitler maçlar ekseri radyodan dinlendiği için spikerler her ayrıntıya yer verdikleri müthiş süslü cümleler kullanırlardı. İfadelerine, seçtikleri kelimelere, vurgu ve tonlamalarına ve başka özelliklerine göre beğenilen, beğenilmeyen spikerler vardı. Misal Necati Karakaya anlatımda serilik yakalayamadığı ve yabancı kelimelere bolca yer verdiği için sevilmezdi. Orhan Ayhan, maçı bırakıp hikaye anlatmaya başlar, İzmir'in meşhuru Murat Ünlü son heceleri gereksiz vurgular, İlker Yasin genellikle beğenilir, Akın Göksu siliktir, Halit Kıvanç efsanedir, Doğan Yıldız, Hüseyin Başaran, Tansu Polatkan vs. her birinin ayrı bir özelliği vardı. Fakat hangisinden dinlerseniz dinleyin, o stad ve oradaki maç gözünüzün önüne gelirdi... Levent Özçelik beğenilenlerden birisiydi, hala TRT'de çalışıyor...

    Galiba Levent Özçelik bu maça özel heyecan yüklenmiş, makineli tüfek gibi anlatıyor. Söylediklerinin çoğu anlaşılmıyor, bunun sebebi canlı radyo yayınındaki teknik bozukluklar olabilir. Kahvede sadece maçı dinleyen iki kişi biz varız, herkes güzel havanın tadını çıkarmak istercesine dışarı atmış kendini. Arada çay götürüp boşları getiren Taka var, o kadar... İlk yarının ortalarında bir gol geldi, başkaca da  ümit veren bir şey yok. Fakat dedikleri çok net anlaşılmasa da spikerin heyecanı yavaş yavaş bizi de sarıyor. 

    İlk yarı böyle bitti. İkinci devreye başlarken içeride yine ediyle büdüyüz. Arada kahveye gelenler cızırtılı radyo başındakilerle ilgilenmiyor, sandalyesini alıp dışarı çıkıyor. Derken, ikinci golle spiker ortalığı yırttı. Şamataya başını uzatıp durum soran bir iki kişi haricinde maça ilgisizlik aynıydı. Biz ise iyice heyecanlanmaya başladık, bu iş olacak gibiydi. Üçüncü gol sesinden sonra Çavuş duramadı, kendini dışarı attı. İlgisizmiş gibi duruyor, ama ben biliyorum, şu heyecana dayanamam diye gitti...

    İşin başında ümitsizlik fazla olduğu için heyecan yapmıyorduk. Lakin skor 3-0'a gelince durum kritikleşti. Şu durumda maç uzuyor, lakin yenecek bir golle her şey bitiyor. İşte bu pozisyondayken içeride tek başıma kaldım. Kısa bir süre sonra dördüncü gol de geldi, amma kritik durum hala devam ediyor, bir gol yeme riski o malum sonu gösterip duruyordu. Bu stresli dakikalar beşinci gole kadar devam etti. Levent'in kahkaha hıçkırık karışımı o nefesi kesik bağırtısıyla bir kaç kişi içeriye hücum etti de yalnızlığım sona erdi. Meğer millet son sözü bekliyormuş... 

    Radyodaki maç bitince televizyonu açtılar. Bir de baktık ki maç yayını var. Zafer gelince maçı banttan yayınlamaya karar vermişler. Oturduk bir de oradan izledik. Anlatan İlker Yasin'di, onun da kendine göre diksiyon güzelliği vardı. Kalabalık bir topluluk olarak İlker Yasin anlatımıyla izledik. Mustafa Denizli'nin cezası varmış, maçı tribünden izliyor. Tel örgüler gerisindeki görüntüsü ekrana geldikçe Garaçaylı'nın Mahmut Abi 'Hapishanelere güneş doğmuyor' diye replik veriyordu, bu ayrıntı da aklımda kalmış...

    Takanınkahve'de çok maç izledik, hepsini anlatmaya güç yetmez;  Xamax maçı kadar heyecanlı bir başkasını da hatırlatıp bu konuyu kapatalım.

    Xamax'tan beş yıl sonraya, 1993 yılına geliyoruz. Ekim ayında bir ara izin münasebetiyle köydeyim... Bu beş yılda çok şey değişti, her şeyden önce kahve yenilendi. Eski toprak dambeşli, küçük baraka görünümlü o yapı yıkılarak şu anki kahvenin ilk katı inşa edilmiş. İç alan genişlemiş, öndeki baraka kaldırılınca içeri aydınlanmış, masalar çoğalmış. Yani sizin anlayacağınız nispeten modern görünümlü bir yapı ortaya çıkmış. Ayrıca Ahmet de işin başına geçmiş, babasıyla nöbetleşe çalışıyorlar; ama artık Taka eskisi gibi yorulmuyor. Bu arada kahve genişleyince oyun filan da oynanıyor...

    Ülke genelinde de çok değişiklik var, özel tv'ler bunlardan... TGRT diye yeni bir kanal var, diğer özel kanalların arasında kendine yer bulmaya çalışıyor. Sırf bu hesapla o gün akşam oynanacak M.United-Galatasaray maçının yayın hakkını satın almış. Yani maç hiç bilinmeyen yeni bir kanaldan yayınlanacak... Hadi bakalım, akşama yetişmesi için gündüzden çatıya çıkılıp çanak çevriliyor, zor bela TGRT bulunup ayarlanıyor.

    Maç saatinde vaziyet alıyoruz. Bu arada karşıdaki Güçcükhalil'in kahveyi de Siçanali işletiyor. Aynı saatte bir başka televizyonda Ajax-Beşiktaş maçı var, onu izleyecek olanlar da oraya bölündü.

    Ve maç başladı. Spiker Ümit Aktan, iyi edebiyat yapar... Yalnız yayın berbat, neredeyse dakikada bir reklam giriyor. 'Reklam arası maç' tabiri böylece literatüre giriyor. Asıl can sıkıcı olan hemen ilk bölümde 2-0 geriye düşmemiz... Bu arada küfürler, bağrış çığrışlar gırla gittiğini söylememe gerek yok. Derken Arif Erdem'in golü geldi. Alkış cıpban bittikten sonra Ümit Aktan'ın bu golü tanımlamasını işitebildik: 'Şımaykıl değil, dünyanın bütün Maykıl'ları gelse bu gole bir şey yapamazdı!'... Spiker coşmuştu, reklamların izin verdiği ölçüde biz de maça bakıp coşuyorduk. Bu arada Kubilay'ın, neredeyse içeriden çıkaracağı golü geldi. Artık birbirimizin dediklerini bile anlamaz olmuştuk, Ümit'i nasıl duyalım. Beraberlikten sonra ilk yarı sonuna kadar öne geçme fırsatı da yakaladı bizimkiler. Deplasmanda böyle hop oturup hop kaldırıcı baskılı bir oyun vardı, nasıl coşmayalım...

    Devre arasına böyle girdik. Karşıdan Davılcı geldi;
    -"N'ediyonuz le siz burda! Le anamavradım olsun Beşikdaş bi top oynuyo, ben bööne maç hayatımda görmedim." demez mi...  Dedi ve gitti... Neyse biz ikinci yarıya devam edelim. Üçüncü golü de bulduk. Neticede Menchester son dakikalarda beraberliği yakaladı da rahatladı, maç 3-3 bitti...

    Davılcı'nın dediğine gelelim... Sonradan Beşiktaş maçını izledik, hakikaten dediği kadar varmış. İlk yarıyı 1-0 önde kapamışlar ve Ajax'ı ezmişler. İkinci devre iki yiyip mağlup olmuşlar, ama Siçanali'nin kahve de en az Taka'nınki kadar heyecanlıymış...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder