31 Ocak 2026

Atelyeden Ne Çıkar Veya Sanatkar Arkadaşlarım

    
    Mevzu sanat... Güzel sanatlar dedikleri... Hani şu pratikte faydasız, ama ruhumuza zerkettiği zevk ve güzellik hissiyle paha biçilmez değerde, bir an için dünyayı güzelleştirip ona katlanma gücü veren şeyler...

    Bizim köy okulunun manzarası tarihi Kervansaray-Cumacamisi-Kabristan üçlemesiydi, hala öyledir. 1977 baharında resim yapalım diye öğretmenimiz dışarı çıkarmış, kendi seçtiğimiz bir şeyi çizeceğiz, serbest resim yani. Hava güzel, bahçe ana baba günü, başka sınıflar da var... Henüz derinlik kavramı oluşmadığından mıdır nedir, kağıdı dolduracak genişlikte bütün manzara çizmek zor gelmiş, ortadaki camiye odaklanmış onu resmetmişim. Komşu sınıf öğretmeni resimlerimizi güya değerlendirerek bizim ne kadar yeteneksiz olduğumuzu ortaya çıkarıyor. Bizim öğretmen de onun her türlü alaylı sözüne nezaketinden sessiz kalıyor. Böyle bir çok arkadaşınkine kulp taktı. Öğretmenim benim cami manzaralı resmi uzatırken hayli ümitli görünüyor, 'Ya buna ne diyeceksin!' gibisinden bakıyordu. Adam aldı eline, yine küçümser tavrını takınıp 'Bu da minare içindeki desenleri çizmiş!' diye kusurumu söyledi. Ama onun burun kıvırdığı şey iç desen değil, gözümüzün önündeki minarenin çevresini kaplayan zikzaklardı. Kör olmayan biri, kaba taşa oyulmuş bu sığırsidiğini nasıl göremezdi... O vakit böyle düşünmüştüm, neylersin ki bugün bile Cumacamisi minaresinde şerefeye kadar uzanan bu oyma deseni çoğu göz farkedemiyor... 

    Sanat ile ilk temasım bu olmalı, öncesine dair hafızam boş. Lakin okul bahçesinde o gün, çoğunluğun gördüğünün aksine şeyler görmek ne kadar yanlış(!) olduğunu öğrendim. Oysa sanat herkesin görmediğini görmek, duymadığını duymak, sezmediğini sezmek ve bunu esere yansıtmak değil midir.

    Ortaokul öylece geçti, lisedeyiz. Eskilerin Sanat (aslı zenaat) Okulu dediği Endüstri Meslek Lisesinde ağırlıklı derslerimiz atelyede işleniyor. Her türlü makina gürültüsü, homurtusu, vınıltısı; metal, yağ, talaş kokusu; neticesi alın aklığı olan her türlü kirin pasın içindeyiz. Buradan sanat mı çıkar! Yahut, ne çıkar! 

    Onu bunu bilmem, tesviye atelyesinden güzel bir şey çıktı. Teknik resim denilen şeyin özü; o resmi eline alan bir usta, başkaca hiç bir bilgiye ihtiyaç duymadan istenilen parçayı üretebilmelidir. Bu yüzden parçanın bir kaç yönden resmi çizilir, gerekirse kesit alınıp içinde ne var ne yok gösterilir. Hatta gerekirse perspektif denilen üç boyutlu, derinlikli resmine de yer verilebilir. Her ne kadar teknik de olsa bu resim dersinden, varlıklar ve olaylara farklı yön ve açılardan bakabilmeyi öğrendim. Perspektiften olaylara mahruti bakışın önemini kavradım. Bütün bunlar yüzeysel nazarla fark edilmeyen çoğu ayrıntının görülebilmesi anlamına geliyor. Bir de farklı düşünebilme, düşünceyi olgunlaştırabilme ve tabi ki analiz ufku... İleride şiir ve metin tahlillerinde ve çeşitli komplo teorileri üretme hususunda teknik resim dersinin böyle çok faydasını göreceğim.

    Tabi ki teknik resimin sanatla alakası yok. Fakat lisede sanat adına bir deneme daha yapıyorum. Edebiyat kompozisyon sınavından bir türlü geçer not alamıyordum. Bir sınavda yeri geldi şiir yazayım dedim. Hoca da izin verince, bir kaç paragraflık yazı yerine bir kaç dörtlükten oluşan şiir yazmak kolayıma geldi. Bir dörtlüğünün kafiyeleri "sıra sıra, ara sıra, yanı sıra" diye hatırladığım şiirden beklediğim notu alamadım. Demek ki bu benim harcım değildi, bir daha da şiire bulaşmamaya karar verdim. Bu sözümden bir kereliğine döndüm, yeri gelecek onu da anlatacağım. Yalnız o yıllarda Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) ile tanışmamın da mühim olduğunu belirtmeliyim.

    1984'te Konya'ya bu vaziyette geldim. Edebiyat güzel sanatların bir dalı olabilir, ama bizim okuyacağımız o sanatın bilimi gibi bir şeydi. Dolayısıyla eser vermeye, yani sanatçı yetiştirmeye dayalı etkinlikler beklemiyorduk. Dersimize girmeyip ney üfleyen (adı Enver miydi acaba) bir hoca ve aşıkane şiirler söyleyen Bekir bey müstesna, akademik kadro arasında sanatçı yoktu. Buna rağmen kuvvetli söyleyişe sahip şairler vardı bölümde; Adnan Büyükbaş gibi, Cengiz Karatekin gibi... 

    Bizim sınıfın şairi ise Salim idi... Sonradan Baba Korkut mahlasını alan bu arkadaşımızın ne kadar büyüdüğünü ve şiirini ne kadar geliştirdiğini çok sonraları anlayabilecektik. Zaman zaman güçlü imgeler yakalayan Kasım'ın da şiirlerini hatırlıyorum. Yine çok ve güçlü söyleyiş güzelliğini barındıran şiirlerin şairi olarak Süleyman Seçkin'den de sonradan haberdar olduğumu itiraf etmeliyim. Öykü alanında Fulya tekti, Çehov tarzında yazdığını söylüyordu. Eline bir bağlama geçtiğinde Ülkübey çalar söylerdi. Bir iki çalışmayla üstesinden gelemeyeceği türkü yoktu, onun da kulağı iyiydi. Bak şimdi hatırladım, seçmeli müzik günlerinde teneffüslerde Salim'in flüt dinletileri olurdu... İşte bizim sınıfın sanatkar listesi bu kadar kısa, en azından kendini gösterenlerin hepi topu bu...

    Bana gelince... Şiirden boyunun ölçüsünü alan biri olarak bir daha o sahaya yaklaşmayacağımı söylemiştim, dediğimi yaptım. Ancak çaktırmadan hikaye denemesine girişebilirdim, öyle de yaptım. 'Salkımsöğüt' adında bir hikaye yazdım. Gölgesinde nice pozlar verdiğimiz, altında acı tatlı hatıralarımızın izleri bulunan, Selçuk Eğitim ile özdeş iri gövdeli salkımsöğütten mülhem bir şeydi. Kendi kendime bir kaç defa okuduktan sonra nasıl olduysa oldu, bu ilk ve tek hikayem kayboldu. Yahut imha ettim. Olayı/durumu, yazarkenki ruh halimi iyi hatırladığım bu öyküyü beğenmedim galiba... Böylece hikayenin defterini de dürmüş olduk... Bugün bile her şeye rağmen, eksiğini gediğini kapatıp Salkımsöğüt'ü tekrardan yazayım desem, yazabilir miyim bilmiyorum... 

    Civil deresi üzerindeki köprüde Halim Seraslan ile karşılaşmamız 1989 baharına rastlar. Dört beş ay önce göreve başladığım Ordu'da onu gördüğüme şaşırdım, oysa Aybastılı olduğunu biliyordum. Gönül Hanım'dan önceki bölüm başkanımız sadece Yeni Türk Edebiyatı dersimize girmişti, dolayısıyla diğer hocalar gibi yakınlığımız yoktu. Ne olursa olsun, bir yıl sonra okuldan birini görmek güzeldi, kısa görüşme bile bana çok iyi geldi. Laf arasında bu taze öğretmene mutlaka bir şeyler yazmasını da öğütlemişti. 

    Halim Hoca'nın öğüdünü ciddiye aldım. Ama ne yazacaktım 'bu durgun şimal kentinde'... Birden, ilk Ordu sabahına uyandığım dört ay önceye döndüm. Otel odası acayip karga sesleriyle dolmuştu. Bizim oraların bahar ve sonbaharlarında karga sürüleri böyle gaklayarak sabah akşam ayini yaparlardı. Yeri göğü talan eden bu çapulcu çığlıklarına aşina idim, ama şimdi burada bu ayinin sırası mıydı. Karakışın sonunda bu hayvancıkların ne işi vardı, hem sesleri niye böyle dumağı geçirmiş gibiydi... Dışarı baktığımda ancak bu sesi çıkaranların karga değil, martı olduğunu anladım. Bir dağ çocuğunun sahil kentindeki ilk sabahı... Firkat bastı, durup bir güzel ağladım... Meğer o anda gözyaşlarıyla bir şiir yazılıyormuş. Halim Hoca'nın öğüdü doğrultusunda ne yazacağımı düşünürken, ilk sabahta yazılıp dimağımın derinliğinde donup kalan mısraların buzu çözüldü, bütün canlılığıyla arzıendam ediverdiler. Şiirin bugün hatırda kalan ilk bölümü:
    Bu durgun şimal kentinin 
    Canhıraş çığlıkları deliksiz vurur beni
    Ağlarken gurbet şafağında gurur beni
    Muhtaç etti yorumsuz bir oyuncağa.

    Uzun şiir kağıda dökülünce pek güzel görünmüştü. Yine de kimseye okumadım. Bir kaç gün sonra mısralar ve kelimeler üzerinde düşünmeye başladım. Şiddet içeren sert ünsüzlerin baskınlığıyla ayrıca gururlandım. Fakat durgun kelimesinin manası ile şiirin bütününe hakim hareketlilik çelişiyor muydu ne... 'Bu durgun'u 'kudurgun' yaptım, beğenmedim. 'Şu çılgın'da karar kıldım. Bu sefer de üç kelimedeki ğ sesleri kulağıma batmaya başladı. Şiir sertlik ve şiddet içerecekse bu yumuşaklık nedendi. Hadi çığlıkları ile ağlarken'deki sert ünsüzler bu yumuşaklığı izale ediyor diyelim, ama şu 'şafağında'ya bir çare bulunmalıydı. Onu da 'akşamlarında' kelimesiyle değiştirdim. İşte şimdi olmuştu. Olmuş muydu gerçekten. Belki olmuştu, ama artık otel odasında ilk Ordu sabahına uyanmanın şiiri değildi. Sadece şu ilk bölüm üzerinde yaptığım operasyondan nefret ettim ve bütün yorganı yaktım. Şiire bu ikinci tövbemi hiç bozmadım.

    Teknik resimden başka resim bilmediğimi arzetmiştim. TRT'deki 'Resim Sevinci' rüzgarından kendimizi kurtaramadık ama... Palet, boya, tiner, tuval, beş santimlik ve yelpaze fırça, spatula vs ne lazımsa hazırlanmış olarak, yarım saatlik Bob Ross proramlarını beklerdim. Titanyum beyazını, Prusya mavisini orada öğrendik. 'Belki şuraya küçük sincapların gizleneceği güzel çalılar kondurmalıyız' benzeri tanıdık replikleri ilk defa duyuyor gibi gülümsedik. Bob'u taklit ederek yarım saatte aynı resmi yapmaya çalıştık. Ama hayır, resim alanında da kabiliyetsizliğimi katiyyen anlamam bir kaç ayı buldu. Veya 1977'de kırılan şevkimin hala tamir edilemediğini... Her neyse...

    Müzikte beceriksizlik sertifikasını almam daha kısa sürdü. Ses çıkarmayı bile beceremeyeceğim bir kaç üflemeden sonra anlaşılınca neyi kitaplığa bıraktım. Hala bıraktığım yerde duruyor.

    Yani senin anlayacağın hangi sanat dalını tuttuysam ya kurudu, ya kırıldı, yahut ben daldan düştüm. Peki bu duruma üzüldüm mü? Üzülmedim dersem yalan olur. Herkesin hüner sergilediği bir ortamda insanın çıkıp 'az önce yazdığım şiiri okuyayım' demeyi canı çekiyor. Veya elini kulağına atıp bir uzun hava asılmayı, en azından kaval çalmayı, ebru yapmayı ve sair ve sair...

    Nurhan'ın hayran kaldığımız tabloları vardı mesela, Sefa'nın sabır sınavı tezhip levhaları... Salim durup durup şiir söylüyordu hani... Geç vakit teşrif ettiğinde şu konser senin, bu sahne benim geldiği yeri anlatan Şule Nur vardı... İsmail uzun süre tiyatro ile ile uğraştığını söylemişti... Sonradan öğrendiğimiz bu meziyetli arkadaşlarımızdan başka kendini göstermeyen daha nice ince ruhlular vardır kim bilir. Örneğin Mustafa Yankın'ın hatt meşk ettiğinden hala şüpheleniyorum.

    İcrai sanatta kabiliyetim olmadığına artık eskisi kadar üzülmüyorum. Çünkü bunca sanatkar arkadaşım var, bunun övüncü hepimize yeter...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder