kapıyeri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kapıyeri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2026

Takanın Kahve 4

 
    Kahvenin yenilenmesi yeni bir binadan ibaret değildi. Mekan genişlemesine bağlı olarak müşteri de artıyor ve profil çeşitleniyordu. Bunda işin başına Ahmet'in geçmiş olmasının payı olabilir. Her neyse, belki müşteri isteğiyle okey, kağıt oyunları, tavla ve domino bu dönemde başlamış oldu. 

    Diğerleri mühim değil de, domine deyince ona ayrı bir parantez açmak lazım. Bana öyle geliyor ki kime bu oyunu sorsanız üç isim sayacaktır: Taka Nuri, Gambır Muhtar ve Garaçaylı'nın Mahmut... 

    Sabahları Taka açıyordu kahveyi... Öğleye doğru Ahmet gelene kadar görev onda. Sonra gece yarısında kapatana kadar Ahmet'in... Galiba akşam yemeği için bir saat kadar tekrar bir nöbet değişimi vardı, ama genel çalışma sistemleri böyle... İşte sabah nöbet değişimini bu isimler hacı gözler gibi beklerdi. Ahmet gelecek de domineye oturacaklar...

    Gerçi Mahmut Ağa çalışıyordu, bu öğlen bekleyişi ilk zamanlarda Gambır ile Taka için geçerliydi. Fakat ikindin mesai bitiminde de Mahmut Ağa adeta koşa koşa gelirdi, emeklilikten sonra ise tam bir üçlüydüler... Pirince kazınmış domine taşlarının bulunduğu küçük kutu ile kalem kağıt bir elinde, kendine doldurduğu bir bardak çay diğerinde olduğu halde, ya direğin dibindeki yahut televizyonun ardındaki küçük masaya Taka yöneldiğinde, neyin ne olduğunun farkındaki diğer ikisi de masadaki yerini alırdı.

    Taşlar karıştırılıp dizilirken çaylar da söylenir; 
    - "Çayları ve Ahmet!.."  Yancıyı sevmezlerdi, buna rağmen kıyıdan köşeden sokulan olsa da çay filan söylemezler, yokmuş gibi davranırlar. Üleştikleri yedişer taşı Muhtar ile Mahmut Ağa farklı yöntemlerle avucuna alırlar. Sol parmaklarının ucuyla sürüklediği taşları, rıhtımda bekler gibi masa kenarına yanaşmış diğer avucuna noktalı yüzleri görünecek şekilde yapıştırırdı Muhtar. Buna karşın diğeri, aynı hareketleri bir avuçtan diğerine aktaracak biçimde gerçekleştirirdi. Taka ise taşları avucuna almayıp masaya sıralayarak sol elini rakipler görmesin diye önüne siper ederdi. Tabi avuca sığmayacak kadar taş çekmek zorunda kaldıysa diğer oyuncular da aynı yolu izlerdi...
    
    Üçlü oyunda ilk olarak belirli sayıya ulaşan birincidir, kenara çekilip tek mağlubun ortaya çıkmasını bekler. Eğer Takanuri yenilmişse keyifle seslenirler;
    - "Ahmet, gazana su ekle!.." Anasınıngözü Muhtar pek nadir yenilirdi. Genellikle ilk olarak oyundan ayrılır ve sağa sola laf yetiştirirdi. Sesi bütün kahveyi dolduracak kadar yüksek desibeldeydi. Onaylatmak için bir evrak getiren olursa oyundaki ve masadaki istifini bozmaz, meşin mahfazalı mührünü cebinden çıkarır, hohladıktan sonra avucunun etli kısmına yerleştirdiği kağıda basardı. Sonra oyuna devam... Yeni oyun taşları karılırken tekrar çaylar söylenir, bilmem kaçıncı defa sigaralar yakılırdı. 

    Nadiren sigara ikram ederlerdi birbirlerine. Herkes göğüs cebindeki paketten tek çıkarıp yakardı. Her birinin kendine özgü hareketleri vardı. Mahmut Ağa sigarasını ayrıca süzgeç ağızlığa takar, Taka, elleri dolu olduğu için kendisine musallat olan sineği "Kişe hey!.." diye koğar, Muhtar da masaya dökülen külleri üfleyerek temizlerdi.

    Oyundan ilk çıktığı zamanlar veya sair vakitlerde dışarıya çıkan Muhtar'ın kazık sandalyeye oturma biçimi de değişikti. Kamburluk sebebiyle rahat edemeyeceğinden, ters çevirdiği sandalyenin arkadaki yüksek dayamalığına olmayan kabasıyla otururdu. Daha doğrusu buna oturmak denmez, dayanırdı. Böylece muhataplarıyla aynı göz hizasını sağlamış olurdu. Onun böyle oturduğunu gören çoğu kimsede, aynı filmlerde olduğu gibi, sandalyenin boştaki ayağına bir çelme atıp Muhtar'ı yere yuvarlama fikri oluşmuştur. Neyse ki ciddi sağlık sorununa yol açacak böyle bir muzipliğe kimse başvurmadı. Bu pozisyonda otururken sigara paketlerinin iç ciyirdeğini yüzmek Muhtar'ın hiç  vazgeçmediği alışkanlıklarından biriydi. Kağıdı alümünyum tabakadan arındırma diyebileceğimiz bu iş zannedildiği kadar kolay değildir, sabır ister; ancak onun gibi birinin baş edebileceği faydasız bir meşgale...

    Üçlü oyun muhabbeti ve Gambır Muhtar'ın şamataları Takanınkahve'de 1990'lı yılların sonuna kadar devam etti. 1999 seçimlerinde Ahmet, onu devirmeden çok önce, uzaktan izlemesi bile keyifli bu oyunlar bitmişti.

    Bu döneme has anlatılması gerekli mühim bir husus da söğüt ve iğde gölgesidir. İlk binanın önündeki çardak gölgelik yenilemede kaldırılınca, yeni kahve önüne salkım söğüt dikilmişti. Bir kaç yıl sonra bunlar sökülüp bir tarafa ıhlamur, diğer tarafa iğde diktiler. Ihlamur tarafı tat vermedi, ama iğde aldı başını gitti. Altına bir sıra oturakla bir masa sabitlendi. Kısa sürede tam yazlık kahve havası oluştu. Öğlene kadar iğde gölgesinde idare ediliyor, öğleden sonra bina gölgesi yavaş yavaş dönüp tam ikindin sonrası iyice uzadığı için gündüzün her saatinde eğlenmelik gölge sağlanmış oluyordu. Camiden çıkanlar, yola kadar taşan bu alanda bir kaç saatliğine kalabalık oluştururdu.

    Üst katın ne zaman yapıldığını hatırlayamadım. Tam da bilardonun köy gençleri arasında popüler olduğu sıralar oraya iki masa kuruldu. Öyle pek kazanç getirdiğini sanmıyorum, yalnız orada futbol maçları için bir kurulum yapılmıştı, o sıralar çok hareketli ve kalabalık oldu. Ahmet'e yardımcı olarak Patoz Ahmet, Cıldır, bizim Muhittin filan o dönemde ve daha sonra çalıştılar.

    Takanın Ahmet'in daha kalıcı bir yardımcıya ihtiyacı vardı. Bunun için bir süre Yarımçakmağın Mehmet'le çalıştı. Bu konuda uzun süreli bir çalışandan söz etmek gerekirse o da Haydar'dır. Soyadını bilmediğim Karslı bu Azeri çocuk, işe başladığında hakikaten çocuktu. Müşteriyle iyi ilişkileri ve tatlı Türkçe'si vardı. Yıllarca çalıştı, İstanbul'a taşınırken kocaman delikanlıydı...

    Daha sonra eniştesi, Gözelali'nin Şükrü ile birlikte çalıştı Ahmet. Bu dönemde artık sağlık sorunları iyice ilerleyen Taka'nın çalışmaya dermanı yoktu. Ancak çay içmeye gelirdi, o da arabayla... Şükrü'nün vefatından sonra Kazım çalışmaya başladı... Bunlar Takanınkahve'de uzun soluklu çalışanlar...

    Taka Nuri Argunşah da damadı Şükrü'den bir kaç ay sonra 2015'te vefat etti. Onun adıyla bütünleşen bir kahve hakkında niye bu kadar duruyoruz. Anıtkaya'da kahveler ve kahvecilik konusunu yazarken zaten bahsetmiştik, şimdi ayrıca Takanınkahve başlığına gerek var mıydı?...

    İşin ehline göre eşya ve mekanın da ruhu var. Belki bu yüzden insan onlarla izah edilemez bir bağ kuruyor. Anıtkaya kahveleriyle ilgili yazdıklarım duyum ve dışardan gözlemlere dayanıyordu. Ama Takanınkahve başka... Onun hakkında bunca yazdıklarım, yaşadıklarımdan başkası değildir... Yani bütün bunları içeriden birinin sesi olarak okuyun derim...



23 Ocak 2026

Takanın Kahve 3

 
    1988 güzüne dair zikredilmesi gereken olaylardan biri de zannediyorum Galatasaray-N.Xamax maçıdır. Güzel güneşli bir Kasım günüydü. Tam da kahvede pineklediğimiz zamanlar. O gün maç olduğunu biliyoruz, yalnız televizyon yayını yok, yine de radyodan dinlemek için saati kolluyoruz.

    Çoğul yazdığıma bakmayın, radyonun başında sadece Remzi Çavuş (Kayır) ile ikimiziz. Eski tip radyo, elektriğe de bağlı olduğu için sabit yerinde, ocaklığın hemen çıkışındaki bacagaşı gibi bir yerdeydi. Haliyle biz de o köşedeki masadaydık. 3-0'lık ilk maçtan dolayı çok da ümit yoktu, ama yapacak başka bir işimiz olmadığına göre, işte radyoya yumulmuştuk.

    Maçı Levent Özçelik anlatıyor. Şimdikiler bilmez, o vakitler maçlar ekseri radyodan dinlendiği için spikerler her ayrıntıya yer verdikleri müthiş süslü cümleler kullanırlardı. İfadelerine, seçtikleri kelimelere, vurgu ve tonlamalarına ve başka özelliklerine göre beğenilen, beğenilmeyen spikerler vardı. Misal Necati Karakaya anlatımda serilik yakalayamadığı ve yabancı kelimelere bolca yer verdiği için sevilmezdi. Orhan Ayhan, maçı bırakıp hikaye anlatmaya başlar, İzmir'in meşhuru Murat Ünlü son heceleri gereksiz vurgular, İlker Yasin genellikle beğenilir, Akın Göksu siliktir, Halit Kıvanç efsanedir, Doğan Yıldız, Hüseyin Başaran, Tansu Polatkan vs. her birinin ayrı bir özelliği vardı. Fakat hangisinden dinlerseniz dinleyin, o stad ve oradaki maç gözünüzün önüne gelirdi... Levent Özçelik beğenilenlerden birisiydi, hala TRT'de çalışıyor...

    Galiba Levent Özçelik bu maça özel heyecan yüklenmiş, makineli tüfek gibi anlatıyor. Söylediklerinin çoğu anlaşılmıyor, bunun sebebi canlı radyo yayınındaki teknik bozukluklar olabilir. Kahvede sadece maçı dinleyen iki kişi biz varız, herkes güzel havanın tadını çıkarmak istercesine dışarı atmış kendini. Arada çay götürüp boşları getiren Taka var, o kadar... İlk yarının ortalarında bir gol geldi, başkaca da  ümit veren bir şey yok. Fakat dedikleri çok net anlaşılmasa da spikerin heyecanı yavaş yavaş bizi de sarıyor. 

    İlk yarı böyle bitti. İkinci devreye başlarken içeride yine ediyle büdüyüz. Arada kahveye gelenler cızırtılı radyo başındakilerle ilgilenmiyor, sandalyesini alıp dışarı çıkıyor. Derken, ikinci golle spiker ortalığı yırttı. Şamataya başını uzatıp durum soran bir iki kişi haricinde maça ilgisizlik aynıydı. Biz ise iyice heyecanlanmaya başladık, bu iş olacak gibiydi. Üçüncü gol sesinden sonra Çavuş duramadı, kendini dışarı attı. İlgisizmiş gibi duruyor, ama ben biliyorum, şu heyecana dayanamam diye gitti...

    İşin başında ümitsizlik fazla olduğu için heyecan yapmıyorduk. Lakin skor 3-0'a gelince durum kritikleşti. Şu durumda maç uzuyor, lakin yenecek bir golle her şey bitiyor. İşte bu pozisyondayken içeride tek başıma kaldım. Kısa bir süre sonra dördüncü gol de geldi, amma kritik durum hala devam ediyor, bir gol yeme riski o malum sonu gösterip duruyordu. Bu stresli dakikalar beşinci gole kadar devam etti. Levent'in kahkaha hıçkırık karışımı o nefesi kesik bağırtısıyla bir kaç kişi içeriye hücum etti de yalnızlığım sona erdi. Meğer millet son sözü bekliyormuş... 

    Radyodaki maç bitince televizyonu açtılar. Bir de baktık ki maç yayını var. Zafer gelince maçı banttan yayınlamaya karar vermişler. Oturduk bir de oradan izledik. Anlatan İlker Yasin'di, onun da kendine göre diksiyon güzelliği vardı. Kalabalık bir topluluk olarak İlker Yasin anlatımıyla izledik. Mustafa Denizli'nin cezası varmış, maçı tribünden izliyor. Tel örgüler gerisindeki görüntüsü ekrana geldikçe Garaçaylı'nın Mahmut Abi 'Hapishanelere güneş doğmuyor' diye replik veriyordu, bu ayrıntı da aklımda kalmış...

    Takanınkahve'de çok maç izledik, hepsini anlatmaya güç yetmez;  Xamax maçı kadar heyecanlı bir başkasını da hatırlatıp bu konuyu kapatalım.

    Xamax'tan beş yıl sonraya, 1993 yılına geliyoruz. Ekim ayında bir ara izin münasebetiyle köydeyim... Bu beş yılda çok şey değişti, her şeyden önce kahve yenilendi. Eski toprak dambeşli, küçük baraka görünümlü o yapı yıkılarak şu anki kahvenin ilk katı inşa edilmiş. İç alan genişlemiş, öndeki baraka kaldırılınca içeri aydınlanmış, masalar çoğalmış. Yani sizin anlayacağınız nispeten modern görünümlü bir yapı ortaya çıkmış. Ayrıca Ahmet de işin başına geçmiş, babasıyla nöbetleşe çalışıyorlar; ama artık Taka eskisi gibi yorulmuyor. Bu arada kahve genişleyince oyun filan da oynanıyor...

    Ülke genelinde de çok değişiklik var, özel tv'ler bunlardan... TGRT diye yeni bir kanal var, diğer özel kanalların arasında kendine yer bulmaya çalışıyor. Sırf bu hesapla o gün akşam oynanacak M.United-Galatasaray maçının yayın hakkını satın almış. Yani maç hiç bilinmeyen yeni bir kanaldan yayınlanacak... Hadi bakalım, akşama yetişmesi için gündüzden çatıya çıkılıp çanak çevriliyor, zor bela TGRT bulunup ayarlanıyor.

    Maç saatinde vaziyet alıyoruz. Bu arada karşıdaki Güçcükhalil'in kahveyi de Siçanali işletiyor. Aynı saatte bir başka televizyonda Ajax-Beşiktaş maçı var, onu izleyecek olanlar da oraya bölündü.

    Ve maç başladı. Spiker Ümit Aktan, iyi edebiyat yapar... Yalnız yayın berbat, neredeyse dakikada bir reklam giriyor. 'Reklam arası maç' tabiri böylece literatüre giriyor. Asıl can sıkıcı olan hemen ilk bölümde 2-0 geriye düşmemiz... Bu arada küfürler, bağrış çığrışlar gırla gittiğini söylememe gerek yok. Derken Arif Erdem'in golü geldi. Alkış cıpban bittikten sonra Ümit Aktan'ın bu golü tanımlamasını işitebildik: 'Şımaykıl değil, dünyanın bütün Maykıl'ları gelse bu gole bir şey yapamazdı!'... Spiker coşmuştu, reklamların izin verdiği ölçüde biz de maça bakıp coşuyorduk. Bu arada Kubilay'ın, neredeyse içeriden çıkaracağı golü geldi. Artık birbirimizin dediklerini bile anlamaz olmuştuk, Ümit'i nasıl duyalım. Beraberlikten sonra ilk yarı sonuna kadar öne geçme fırsatı da yakaladı bizimkiler. Deplasmanda böyle hop oturup hop kaldırıcı baskılı bir oyun vardı, nasıl coşmayalım...

    Devre arasına böyle girdik. Karşıdan Davılcı geldi;
    -"N'ediyonuz le siz burda! Le anamavradım olsun Beşikdaş bi top oynuyo, ben bööne maç hayatımda görmedim." demez mi...  Dedi ve gitti... Neyse biz ikinci yarıya devam edelim. Üçüncü golü de bulduk. Neticede Menchester son dakikalarda beraberliği yakaladı da rahatladı, maç 3-3 bitti...

    Davılcı'nın dediğine gelelim... Sonradan Beşiktaş maçını izledik, hakikaten dediği kadar varmış. İlk yarıyı 1-0 önde kapamışlar ve Ajax'ı ezmişler. İkinci devre iki yiyip mağlup olmuşlar, ama Siçanali'nin kahve de en az Taka'nınki kadar heyecanlıymış...



22 Ocak 2026

Takanın Kahve 2


    Fakülte yıllarında yalnız tatillerde köyde bulunabiliyorduk. Kuvvetli bir kahve bağı oluşturmaya vakit yoktu. Yine de bu kesintili geliş gidişlerde Takanınkahve'deki yoğunluk hissedilir derecede oluyordu. Kışın özellikle yatsı sonrası, yazları ise gündüzün çardak altı ve geceleyin de yola kadar taşan kısa süreli kalabalıklar unutulmazdı...

    Bu yılların birinin baharında kahveye iki turist gelmiş. Nereli olduğunu bilmiyorlar, zaten yabancı dil bilen olmadığı için sağlıklı iletişim filan kurulmamış. Bizimkiler her zamanki sıcakkanlılıklarıyla buyur etmişler çardak altına, baliguli baliguli güya muhabbet etmişler. Çay kahve içmişler beraber, belki adamların karnını da doyurdular bilmiyorum... Kalkıp gidecekleri sıra birisi kağıt kalem uzatarak 'Adres...' demiş. Kahvenin adresini yazıp vermişler... Aradan ne kadar vakit geçtiyse, Postacı bir gün kahveye yurtdışı kaynaklı bir zarf getirmiş. Oldukça ağır olan bu zarfı açtıklarında sekiz on tane fotoğraf görmüşler. Bunlar çay kahve ikram ettikleri turistlerin sohbet esnasında çektikleri fotoğraflarmış. Meğer samimi karşılamanın hatırası olarak şu fotoğrafları göndermeyi daha o zaman kafalarına koydukları için adres istemişlermiş... Bu fotoğraflar hala duruyormuş; Ahmet ve Bekir'den söz aldım, yakında paylaşırım...

    Bu dönemden günümüze kalan unutulmaz hatıralardan biri de televizyona yıldırım düşmesi olayı... Havanın bozuk olduğu bir günde yıldırım oraya mı, yoksa yakınlara bir yere mi düştüyse... Çok kuvvetli çakmış ama... Anında televizyondan dumanlar çıkmaya başlamış. Fişi filan çektilerse de olan olmuş bir kere. Taka çok paniklemiş... Öyle zamanlarda akıl veren çok olur, Yarımçakmak 'Madem hava bozuk, niye televizyonu kapatmadın!..' filan diyecek olmuş da Taka ona patlamış diyorlar...

    Aslında Taka Nuri neşeli bir adamdı. Tepside ikiden fazla çay yoksa ve henüz can sıkacak kadar yorulmadıysa dışarıya çay götürürken türkü mırıldanırdı. Profilden baktığınızda onu hep üfülük çalarken görürdünüz, ama ses çıkarmazdı. Benim gözümde meçhul bir türkünün melodisini sessiz üfülükle tekrar edip duran adamdı Taka... Lakin öyle değilmiş... Bunu, onunla oturup iki laf etme yetkinliğine ulaştığımızda ancak anlayabildim. Islık çalıyor zannederdim, fakat adamın dudak yapısı öyleymiş...

    Bu durum onun neşeli olduğu gerçeğini değiştirmez. Radyoda, televizyonda 'Nezahat Bayram'dan türkü filan yok mu, bulun da dinleyem' derdi. Hep Nezahat Bayram örneğini verirdi, gerçekten onu sevdiğinden mi, yoksa diline firdettiği  için mi bilmiyorum. Bir de Afyon'a gidiyorsak 'Gözel türkülü filim' ısmarlardı. O vakitler video kasetlerden film izlemek yaygınlaşmış, kış günlerinde millet filmlerle oyalanırdı.

    Hangi yılın yazıydı şimdi bilemeyeceğim, Taka kafaya koymuş bir video alacak, sağa sola bakıp sorup soruşturuyor. İstanbul'da oturan Şaban Emmim gelmiş. Taka ile hala dayı çocuğu olurlar, bizden sonra onunla da bir müddet oturup konuştular. Emmim ayrılıp gittikten sonra sigarasını yakarken (zaten pek söndürmezdi) kahkahayı patlattı ve ardından ekledi: "Vidiyo işini halletdik ...! Benim halaoğlunda fazla varmış!.."  Ardından sigaradan bir nefes ve bir kahkaha daha, "Yazık heç a-ah demez, emme heç bi işini de görmez" dedi... Meğer Şaban Emmim "Amma yaptın Dayıoğlum, evde iki üç tane var, al birisi senin olsun." demiş... Taka Nuri bir video için ta İstanbullara gidecek değil, ama galiba o yılın güzünde videoyu almıştı...

    Dediğim gibi, bu yıllarda köyde bulunmam tatil günleriyle sınırlıydı, tatilin aylak zamanlarını da çoğunlukla kahvede geçirirdik. Yalnız 1988 tatili çok uzadı. Mezun olmuşuz, yazı yine orada burada çalışarak geçirmiş sonbaharda da atama bekliyoruz. O günlerin boşluklarında hep kahvedeyiz. Nihayet Kars'a atandık, bunun hazırlıklarıyla meşgulken atamanın iptal edildiği haberi geldi. Bundan sonraki aylar, yeni sınav ve atama beklentisiyle geçecekti. İşte o dönem Takanınkahve'ye tamamen yerleştik.

    Malum rahatsızlıkları vardı, bünyesi zayıftı, kendine dikkat etmiyordu, üstüne üstlük kahve Taka'yı çok yoruyordu. Ahmet ise şoförlük yapıyor, köye ne zaman geleceği belli olmuyordu. O geldiği zamanlarda dinlenme fırsatı bulsa da belli bir çalışma düzeni olmadığı için o yaşta kahvede bitkin düşüyordu. Çırağı da yoktu, galiba o yıl bir iki Bünyamin ortalıkta dolaşıyor, ama onun da ciddi faydası olmuyordu. Gecelerin uzamaya başladığı dönemde akşamları yoğunluk azalınca yüzümüze bakar 'Ben gitsem olur mu' diye izin ister giderdi. Biz de oturacağımız kadar oturur, millet dağılınca yerleri süpürür, ortalığı temizler kapıyı kilitleyerek kahveyi kapatırdık. 

    Arada bazı gecelerde kahveyi bize bırakmaların kendini dinlendirdiğini söylerdi. Bu dönemde Takanınkahve'yi çalıştırışımız seyrek gece kapatmalarıyla sınırlı kalmadı. İşi veya başka sebeplerle Afyon'a gitmek zorunda kaldığı zaman bazı gündüzlerde de kahveyi bize bırakırdı. Öyle vakitlerde her şeyi planlar, yapılacak işleri de bize tarif ederek bir kaç saatliğine her şeyi teslim ederdi. Kasa olarak kullandığı karton bisküvi kutusu vardı, oradan dilediğimiz kadar para harcama yetkisi de verirdi. Bu yetki sadece o güne has değil her zaman için geçerliydi. Gerçi hiç bir zaman sigara parasından başka bir şey almadık, ama bize bu serbestiyi tanıması bile çok değerliydi. Onun bu güvenine karşılık biz de elimizden gelen yardımı yaptık kendisine...

    Bir şeyi daha söylemezsem o dönemi eksik bırakmış olurum, o da kahvenin arkasında çay kartonuyla sucuk pişirmemizdir. Afyon'a giderken tembihlediği şeylerden biri de bu idi: "Garnınızı aç goman ha, dükkandan sucuğu ekmeği alın, şurda bişirin gözelcene..." Yan tarafta Berberlerin Emin Ağa'nın bakkalı vardı, dükkan dediği o... Şurda diye gösterdiği de kahvenin arkasındaki ören...

    Örene bir kaç metrelik küçük ocaklığın yanındaki kapıyla geçilirdi. Aslı Gulaksızın dip evler olan bu ören, yenilenirken kahveye katılacaktır, ama o zamanlar viraneydi. Sucuğu işte bu yıkıntılar arasında pişirirdik. Yüz gramlık Turist çayları vardı, bir boş çay kartonuyla sucuğun piştiğini de yine kendisi söylemişti. O kadar usta değildik, hep bir kaç çay kartonu yakmak zorunda kaldık...

    1989 Şubat ayına kadar karda kışta o örende çok sucuk pişirmişliğimiz ve bir çok gece Takanınkahve'yi kapatmışlığımız var...



21 Ocak 2026

Takanın Kahve 1


    1981 yılının sonlarında lise birinci sınıfta okuyordum, hafta sonu tatiline köye geldiğimizde Güçcük Halil'in kahvede oturmuştuk. Tam karşısında Taka'nın Kahve olsaydı herhalde orada otururduk, demek ki daha açılmamıştı... Liseyi bitirip sonrasını beklerken, yani 1984 yazında ise burası çoktan açılmış, hatta bir müşteri profili bile oluşmuştu. Çünkü o yazı Takanınkahve'de geçirmiş, hangi üniversiteye yerleştirildiğimin haberini bir akşamla yatsı arasında orada almıştım. Şu durumda kahve 1982 veya 83'te açılmış olmalıdır...

    Önceleri Gulaksız'ın gocagapıdan Şemşilerin eve kadarki bölümde kısa saçaklı basit bir duvar vardı. Gündoğusuna bakan bu duvar dibinde, ancak o vakit gölgeye kavuştuğu için ikindi sonraları eğleşilirdi. Dedem ertesi günkü pazar için Afyon'dan aldığı zerzevatı Cuma vaktinde köye getirir ve Cuma sonrasında o duvar dibinde satışa başlardı. (Kahve açıldıktan sonra aynı yerde uzun süre Kalecikli Mustafa Hoca da pazarcılık yaptı.) Duvar dibinin alışıldık müdavimlerinden biri de Gara Ahmet'in Halil idi. Sık sık koyun kesip cesedini ikili bir kancayla kısa saçağa asar, koyunu satıp bitirene kadar hem anlatır hem sarıcarı kişelerdi. Burada insanların eğleşmesi böyle istisnai satıcılar münasebetiyledir, asıl kalabalık hep karşıda, Güçcükhalil'in kahve önündeydi...

    Taka kahveyi açtıktan sonra kalabalık birden bire tam karşısındaki bu yeni yere yönelmiş. Ben açılışa şahit olmadım, lakin oranın açılışı galiba Halilağa kahvesini kapattıktan sonraya rastlıyor. Ya da o aşamadayken, çünkü rahmetli iyiden iyiye yaşlanmıştı ve işi sürdürecek hali yoktu... Her neyse, böylece o kahvenin müşterisi olduğu gibi karşıya taşınmış. Bir de Taka'ya özel müşteri kitlesini buna ekledin mi, al sana müşterisi hazır bir kahve...

    Taka'ya özel kitle dediğim, onun akrabaları ve sırf 'Taka kazansın' diye kahve alışkanlığı edinen yeni insanlardır. Bunun sırrını Taka'nın kendisinde aramalıyız. İyisi mi biraz ondan bahsedeyim...

    Gulaksız Mehmet'in oğlu Nuri Argunşah, aklım yeni ermeye başladığı yıllarda bana çok yakınlık gösterdiğini hatırlıyorum. Meğer bizim Hakkı Dedemiz ile onun Delinori dedesi emmi çocuklarıymış, nereden bilelim o yaşta... Evet o yaşta aklımda kalan büyük oğlu Bekir ve evlerindeki bir sürü eski püskü  şeydi. Daha o yıllarda, şimdi hurdacılık denilen eski demir, teneke gibi şeyleri toplayıp satarak geçinirmiş. O işe uygun eski ve sürekli arızalanan bir kamyonuyla yapıyor bu işi... Aslında 'Taka' o kamyonun lakabıdır, sonradan sonraya kendi üzerine yapışmış. 

    Taka'nın şoförlüğü Afyon-Anıtkaya arasında yolcu taşımacılığıyla başlıyor. Bir rivayete göre bakımsızlıktan, başka bir rivayete göre ise sabotajla otobüsü devre dışı kalınca mecburen yolcu taşımacılığını bırakıp bir kamyon alıyor. Artık bu kamyonla ne iş çıkarsa oraya sürükleniyor. Mesela Belediye eliyle ana sokaklara taş döşeme işi çıkınca, kırlardan topladığı taşları kamyon hesabıyla Belediye'ye satmış. Bunun gibi akla gelen kamyonla yapılabilecek her işi yapmış. Bu arada sık sık değiştirmek zorunda kaldığı kamyonlar hep eski, hep taka yani. Elbette bu kendi seçimi değil, o istemez mi sıkıntısız bir araçla çalışmayı, fakat garibanlığın gözü kör olsun... 

    Galiba 1970'li yılların sonuna doğru bir kaç harman döneminde sap çekmiştik. Kamyonu yine takaydı, istop ettiği zaman tekrar çalıştırmak zordu. Bu yüzden büyük sıkıntılar yaşadığımızı hatırlıyorum. Her marşa bastığında yüzüne yayılan stresi fark etmemek imkansızdı. Tam da o yıllarda midesindeki kronik rahatsızlıktan dolayı İzmir'e doktora gitmiş. Berber Ahmet durumunu anlatırken taka kamyondaki işinden de söz etmiş. O vakit doktor, bu rahatsızlığının mühim sebebi olarak o kamyonu gördüğünü, iyileşmek istiyorsa taka kamyondan inip bu stresli işi bırakması gerektiğini söylemiş. İşte kahve fikrinin o zaman belirdiği söyleniyor...

    Taka Nuri kahveyi açtığında hangi şartlar içinde bulunduğunu eş dost çevresi çok iyi biliyor. Bu yüzden onlar hazır müşteridir. Ayrıca bunun için teşvikçi ve yardımcı olunduğu da belirtiliyor. Zaten kahvenin  ilk açıldığındaki halini bilenler buranın derme çatma bir yer olduğunu hatırlayacaktır. Yukarıda bahsettiğim duvarın olduğu yerin üstü açılarak yeniden örtülmüş, yani dambeş yenilenmiş, duvarlar sıvanmış, arkaya sundurma gibi iki metrekarelik ocaklık eklenmiş, ön tarafa bir kapı ve iki yanına basit çerçeveli pencereler konulmuş. Önüne gölge versin diye bir çardak çatılmış. İçeride duvar kenarlarına sıra oturaklar çakılmış, ortaya iki büyük iki de küçük masa yerleştirilmiş, sandalyeler temin edilmiş. Tam karşı köşeye televizyonu koy... Aha sana Takanınkahve...

    1984 yazında burası iyiden iyiye kahve olmuştu. O yıllar henüz harman tedavülden kalkmış değildi, millet gündüzleri kırda bayırda, harmanda işinin başında; ancak geceleri kahvelerde geçirirdi. Zaten yaz gecesi dediğin ne ki, hepi topu bir kaç saat...

    Takanınkahve'de hemen girişin sağındaki büyük masanın müdavimleri belliydi. Yemekten sonra ilk Kelahmet'in Halil Abi gelir, sonra peyderpey cemaati toplanırdı. Aralarında bir hiyerarşi yoktu, lakin her kafasına eseni oraya oturtmazlardı. Zaten o masada oturmak herkesin harcı değilmiş. Sonradan öğrendim, Halil Ağa kendisi içtikten sonra her gelene de ayrıca çay söylüyormuş. Bu böyle olmaz, bir düzen oluşturtalım deyip, sonradan gelenin çay söylediği bir sistemi oturtmuşlar. Yani o topluluğa dahil olmak istiyorsan çayları söyleyeceksin. Bu kalabalıktan gözler korktuğu için masanın üye sayısında değişiklik olmuyormuş.

    Liseden yeni çıkmış 16-17 yaşında bir çömezsin, bizlerin o masada oturmaya zaten yaşı yetmiyordu, bir de dediğim mali külfeti olunca büsbütün uzak dururduk. Yine de onların muhabbetlerini uzaktan da olsa iyi gözlemlediğimi düşünüyorum. Sürekli çay taşıdığı için Taka da o masayı severdi, bazı şeylerde onlara dokunulmazlık ve öncelik tanır, bu ayrıcalığı kahvedekilerin hepsine de hissettirirdi. Onlar da istedikleri gibi şamata edebilirler, istedikleri programda televizyonun sesini kıstırabilirler, canlarının istedikleri vakit de dağılırlardı.

    O yılın galiba bir Ağustos akşamında erkenden kahveye damladım. Halil Ağa daha gelmemişti, onun yerine Kantinlerin Necati Abi oturmuş, yüzüne de hınzır bir gülümseme yerleştirmişti. Bu gülümsemenin benim telaşlı halime karşılık olduğunu ne bileyim ben...

    Eskiden Üniversite sınav ve yerleştirme sonuçları gazete marifetiyle açıklanıyordu ve o gün yerleştirmelerin açıklanacağını duymuştuk. Dayım her gün gazeteyle geldiği için ben de onu bekledim, kahveye bıraktığını söyledi. Bu yüzden erkenden oraya koşmuştum. Necati Abi bendeki hali bekliyormuşcasına gazeteyi elinden bırakmıyor, yüzünde de o malum gülümseme... En sonunda 'Hayırlı olsun, Konya'yı kazanmışsın' diyerek gazeteyi uzattı... Meğer Dayımla beraber bunlar başvuru numarasından sonucu öğrenmişler de bana oyun oynuyorlar...

    Takanınkahve her dönemde ve her halinde müşterilerinin hatırasında iz bırakmıştır. Şu ilk ve ilkel derme çatma kulübe görünümündeyken bile duvarlarına, döşmelerine ne şen kahkahalar, ne sessiz hüzünler sinmiştir. Söylenecek çok söz var, Takanınkahve serisi bir kaç yazı daha sürecek gibi...



16 Aralık 2025

Eski Kabristan

     
    Eğret'teki Han, Hamam, Çeşme ve Cami bir külliye olarak düşünülüyor ve hepsi de aynı döneme tarihleniyor. Bunlardan hamam ve çeşme artık yok, elde sadece Han ve Cumacamisi kalmış. Bilindiği gibi Kervansaray tarihi eser olarak koruma altında. 

    Cumacamisi de koruma altına alınmış, ama tek başına değil. Koruma kararı bitişiğindeki kabristanı da kapsayacak şekilde alınmış. İsabetli bir karar olmuş, çünkü geniş açıyla bakınca mezarlık ile caminin aynı sınırlar içinde değerlendirilmesi gerektiği görülecektir. Hatta pazaryeri tarafında kabristanın doğal sınırları bozulduğu, orada bir gedik oluştuğu da anlaşılacaktır. 2000'li yıllarda bir kaç metre geriye çekilmişti mezarlık duvarı, gedik o zaman oluştu. Yoksa cami de mezarlığın içinde gibiydi.

    Şimdi olmayan hamam, çeşme ile hala hayatta olan han ve camiyi Eğret köyü ile aynı yaşta kabul etmek gerekir. Dolayısıyla büyük külliyeye eklemlenen kabristanı da bunların arasında saymak gerekir. O halde kabristanı da Eğret tarihiyle eşitlemek yanlış olmaz. Bu kadar eski bir değerin Cuma Camisi ile birlikte değerlendirilip koruma altına alınması çok önemli ve isabetli bir uygulamadır.

    Eski kabristanı şöyle bir turlasanız, içinde ne kadar çeşitli mezar taşı barındırdığını görürsünüz. En modern mermerden, en eski devşirme mermer sütuna; Ayazin taşına oyma yazılı hece taşlarından, en doğal kaba taşlara; kayraktan kayaya, Arap harflilerden Latin harfli yazılara; çiçek, duvak, fes, sarık oymalara bir sürü taş var.

    2021 yılında çıkan karardan gözlem raporunda bu konuya değinilmiş, hatta fazlası bile var:

"Anıtkaya Köyü Eski Mezarlığı Anıtkaya Cuma Camiinin arkasında yer alır. Tescilli Eğreti Kervansarayına da komşudur. Mezarlık alanı geniş bir araziye yayılmıştır. Mezarlıkta halen gömü yapılmakta olup günümüz mezarları da bulunmaktadır. Eskiden beri kullanılmakta olduğu anlaşılan mezarlıkta Osmanlı Dönemi mezar taşları bulunmaktadır. Bazı mezarlarda kitabe bulunur. Osmanlıca yazılı mezar taşlarında tarihli olanlar da mevcuttur. Ancak daha çok günümüz Türkçesi ile yazılmış erken Cumhuriyet dönemi mezar taşları çoğunluktadır. Şahideli mezar taşlarında sarıklı, fesli mezar taşları ile süslemeli ve bezeli mezar taşlarının yanı sıra menhir şeklinde yazısız mezar taşları bulunmaktadır. Mezarlıktaki bazı mezar taşları özensiz bir şekilde taşlarının düşey olarak toprağa dikilmesiyle oluşturulmuş yörük mezar tarzını yansıtmaktadır. Uçları epey sivriltilmiş mezar taşları olduğu gibi, yuvarlak formlu olanlar da vardır. Bazı mezar taşları oldukça büyük kayalardan yapılmıştır. Yöreye özgü kayrak taşından yapılmıştır. Mezarlık yağmur, rüzgar, nem ve aradan geçen zaman gibi etkenlere bağlı olarak mezar taşları oldukça aşınmış ve hasara uğramıştır. Bazı taşlar yan yatmış, devrilmiş halde olup, bazılarının gövdesi toprağın altında kalmıştır. Afyonkarahisar İli, Merkez İlçesi, Anıtkaya Köyü ... Eski Mezarlığı yörük mezarları, Osmanlı Dönemi tarihi mezar taşları ve erken Cumhuriyet dönemi mezarlarıyla önemli bir kültür varlığıdır. Bu nedenle söz konusu mezarlık tarafımızca tescile önerilmektedir."

    Kabristanın eklentisi durumunda olan Cuma Camisi hakkında karar öncesi gözlem raporu da şöyle:

"Anıtkaya Köyü Cuma camiinin kitabesi yoktur, ancak minaresinde Arapça harflerle Allah Muhammed kelimeleri arasında günümüz rakamlarıyla 1979 tarihi yazmaktadır. Minarenin tamir kitabesi olduğu düşünülmektedir. Caminin bugünkü haline bakarak mimari olarak 20. yy başına tarihlenebileceği değerlendirilmektedir.
Caminin 14'ncü yüzyılda Germiyanoğulları tarafından yaptırılan, üç sahanlı, kesme taşlı, kemerli tonozlarla örtülü Eğret Kervansarayı ile ilişkili olduğu düşünülmekte, ancak bu konuda herhangi bir bilgi ve belgeye ulaşılamamıştır. Tescilli Eğret Kervansarayı idaremiz mülkiyetinde olduğu halde Cuma Cami Köy Tüzel kişiliği mülkiyetindedir. Kervansaray ticaret yolları güzergahında bulunduğundan muhtemelen kervansaraya bağlı eski bir cami bulunuyordu, ancak bu caminin yıkıldığı tahmin edilmekte, yerine halkın çabalarıyla mevcut caminin inşa edildiği düşünülmektedir. Anıtkaya ile ilgili bir tanıtım yazısında savaş yıllarında caminin çok harap olduğu bilgisine ulaşılmıştır. Bu bilgi buradaki eski caminin yerine yeniden inşa edildiği fikrini güçlendirmektedir. Camide halkın Ulu Cami inşa edildikten sonra, Cuma günleri bu camiyi tercih etmesi nedeniyle bu isimle anıldığı öğrenilmiştir.
Mevcut cami enine dikdörtgen planlı, kırma çatılı, ahşap direkli, ahşap çıtalı tavanlı, bindirme tavan tekniğinin ilginç bir versiyonu olan bir tavan planına sahiptir. Enine dikdörtgen planlı, bölüntülü ve camekanla kapatılmış bir son cemaat yerine sahiptir. Son cemaat yerinin de önünde  etrafı açık üstü saçla kapalı bir sundurmalı giriş mekanı bulunmaktadır. Son cemaat yerinden içeri girildiğinde harimin ortasında çatıdaki yükü taşıyan iki ahşap destek görülmektedir. Kuzey cephede ortada iki ahşap direkle taşınan kadınlar mahfili tüm cephe boyunca uzanmaktadır.  Harimin çıtalı tavanında ortada dikdörtgen bir çerçeve onun etrafında iki iç içe kare merkezden döndürülerek oluşturulmuş 2 katmanlı bir tavan kompozisyonu oldukça dikkat çekicidir. Karelerin köşeleri tam sivri değil uçları kütleştirilerek çokgen bir plana dönüştürülmüştür. Genellikle harim alanını kaplayan bindirme tavan örneklerinin aksine burada bindirme tavan kadınlar bölümünü de kapsamaktadır. Cami her cephede 2'şer adet pencere ile aydınlatılmaktadır ancak güney cephede mihrabın iki yanında bulunan pencereler diğer cephelerden daha küçük ve daha üst kotta tasarlanmıştır.
Yapı muhtemelen Cumhuriyet Dönemi yapısı olmasına rağmen Osmanlı Dönemi mimarisi üslubuna göre tasarlanmıştır. Yörede örnekleri bulunan bindirme tavan geleneği devam ettirilmiş ancak değişik bir form katılarak yeniden yorumlanmıştır. Caminin döner eksenli bindirme tavanı ve mimarisiyle kültür varlığı nitelikleri taşımaktadır. Bu nedenle tarafımızca tescile önerilmektedir."

    Gözlem metinlerindeki imla ve feci bilgi yanlışlarını boş verin. Sonuçta bunlara dayanarak Eski Kabristan ve Cuma Camii korunması gerekli tescilli kültür varlığı kapsamına alınmış. Önemli olan bu...

    Eski Kabristana hala defin işlemi yapılmakta olduğu belirtilmiş, bu en sivri yanlışlardan biri; 30 yıldır oraya cenaze defnedilmiyor. 1990'lı yıllarda Akkaya'ya yeni mezarlık yapılalıdan beri böyle...

    Mezarlığın taşınması mevzusu tartışılıyor, ama yeni bir asri mezarlık kaçınılmazdı. 1980'lerde bu tarihi kabristanda bir çok kabir kazılmasına şahit oldum, nereye kazma vursan kemik çıkıyordu. Mecburen yeni cenaze defnedilen mezarın bir köşesine o kemikler tekrar gömülüyordu. Her ne kadar mezarlık sülaleler arasında bölüşülmüş gibi olsa da düzensiz defin sebebiyle kabir üzerine basmadan burada dolaşmak imkansız gibiydi. Ayrıca mevki kayalık olduğundan orayı insan gücüyle kazmak güçtü ve makine ile kazma imkanı da yoktu. Bu sebeplerle kabin tipli mezar inşası da mümkün görünmüyordu. Tartışmasız yeni bir mezarlığa ihtiyaç vardı, belki yeni mezarlığın yeri tartışılabilirdi.

    Bakın yediğimiz yapay gıdalardan dolayı insan bedeninin raf ömrü uzadığını söylüyorlar. Bir naaş, eskiden üç yılda tamamen çürüyor idiyse, şimdi sekiz yılı buluyormuş. Tamamen çürümeden aynı mezara başka defin yapılamıyor. Bu durumda hala Eski Kabristanı kullandığımızı düşünebiliyor musunuz...

    Yahya Kemal'den ödünç alarak mezarlığın köyün ortasında olması durumunu 'Ölülerimizle birlikte yaşarız' diyerek normalleştirmiştim. Hatta aynı mantıkla 'Anıtkaya'nın nüfusu yüz bin' bile demiştim. Lakin bir de çağın gerçekleri var, asri mezarlık köyün dışına taşındı, biz geçmişteki ölülerimizle birlikte yaşamaya devam ediyoruz. Eski kabristana bakarak yine ölümle yüzleşiyor, kendimizi her an kabir kapısında hissedip ayağımızı denk alabiliyoruz. Yani eskisi de yenisi de vazifesini yapıyor. Bizim vazifemiz de eskisini hürmeten korumak ve yenisini doldurmak...


19 Şubat 2025

Hacıların Oda

    
    Hatırlıyorum burayı, ama zihnimde netlik yok. Yüksek bir bina, batı yakasında gocagapı, oradan beygir arabasını çıkarmakta olan Aşşağılının Osman Emmi, kapının kanatlarını tutan iki kişi daha, kim olduklarını bilmiyorum. Yerde çamur mu var ne, güz veya bahar olmalı. Kış değil, bundan eminim. Ne münasebetle orada bulunduğumu bilmem, mezarlığa doğru uzanan ara sokaktayım ve bu tabloya tam karşıdan bakıyorum. Bu kadar. Hacıların Odaya dair hatırladığım başka bir şey yok.

    Yıkıldığını ve yerine yeni bir inşaata başlandığını iyi hatırlıyorum bak. Daha önce hiç görmediğim insanların takgıdı tukgudu kalıp çakması, onun üzerine demirler döşenmesi bütün harala gürelesiyle dün gibi aklımda. Gün sonunda herkesin paydos edip sessizliğe terkettiği inşaatı, geceleri nasıl oyun alanına çevirdiğimiz de... Demek ki yaz mevsimine denk getirilmişti Kuran Kursu inşaatı...

    Kuran Kursu tarihi herkesin malumudur, biz yerine yapıldığı Hacılarınoda konusundan uzaklaşmayalım. 

    Tarihi geçmişini bilemiyoruz, şu kadar var ki bazı mahkeme duruşmalarının burada görüldüğüne dair kayıtlar var. Bunlardan birisi 1909 tarihlidir. Hacı Murat'ın odada bir şikayet görüşülüp karara bağlanmış. 

    Bütün davaları merkezde görmek gereksiz yığılmalara yol açacağından Karahisar Kadısı, çoğu küçük davanın mahallinde halledilmesi için bir düzenek kurmuş ve gezici mahkemeler oluşturmuş. Bunlar belli vakitlerde köylere giderek biriken bütün resmi işlemleri, yargısal davalar dahil, sonuçlandırıp dönüyorlar. İşleri bir kaç gün sürebildiği için bu gezici mahkemenin konaklama ve işyeri bulma görevi Muhtarda bulunuyor. Doğal olarak Muhtar odası bunun için ideal bir yer kabul ediliyor. 1909'daki davanın Hacılarınoda'da görülmesinin sebebi o sırada Hacı Murat'ın muhtar olmasıdır.

    Kayıtlarda yok, ama tahminen aynı döneme tarihlenen bir olay duydum torunlarından. Hükümet adamları Hacılarınoda'da ölenin doğanın kaydını tutuyorlar. Muhtar Hacı Murat görevliye lazım gelen bütün bilgileri veriyor, ama bilmediği bazı hususlarda ilgilinin bilgisine başvuruluyormuş, yahut velinin bulunma şartı var. Gademlerin Sarımehmet'i çağırtıyorlar, ev yakın zaten hemen gelmiş. 'Senin kızın nüfus kaydını yapıyoruz, adı neydi?' diye sormuşlar. Sarımehmet biraz duraklayıp başını kaşımış 'Gadıngız diyola da, ben bi adını soren de gelen' diye yekinince millet gülüşmüş, oradan birisi 'Otu len, gızın adı Zehra' deyip konuyu kapatmışlar. 

    Gadıngız Zehra Şık Ninenin 1905'te doğduğu düşünülürse, Hacılarınoda'daki bu olay ihtimal 1909 gibi yaşanmış olmalıdır. Fakat odanın tarihini daha ötelere çekmek gerekir ki bunun belgesel imkanı şimdilik yok. Bununla beraber Tanzimat sonrası ilk Eğret Muhtarının da Hacılardan olduğu unutulmamalıdır. Belki de ilk Muhtarlık ofisi olarak Hacılarınoda inşa edildi, kim bilir... 

    Ayrıca aynı sülaleden Hacıların Süleyman ve oğlu Davılcı Arif'in de muhtarlıkları var. Hadi Arif Azbay'ınki Cumhuriyet dönemi olsun, ama babasınınki Hacımurat'tan da önce olmalıdır. Bu durumda Hacılarınoda belli aralıklarla da olsa en uzun Muhtarlık odası vazifesini yürütmüş gibi görünüyor.

    Tam olarak tarihi belirlenemeyen bir olayı daha önce anlatmıştım. Tahsildar mı, öşür görevlisi mi, yoksa daha başka bir vergi memuru mu, her neyse biri gelmiş köye. Gündüz resmi işlerini burada gördüğü, geceleri burada konakladığına göre Hacılarınoda yine Muhtarodası. Köylü görevliye iyi bakıyor, her gün biri koyun kesiyormuş. Bir akşam haddinden fazla yemiş olacak ki, adam yakıleşmiş, feryat figan... Onun rahatsızlığı Eğretlileri huzursuz etmiş, ama ellerinden bir şey gelmiyor. Biri ordan demiş ki 'Almalı suyundan bi tas içerse bişeyciği galmaz!' Öteki itiraz etmiş 'Len adam bi goyun yidi, Almalı suyu nedivecek!'... Tavsiyesinde direnince 'Git geti o zaman' diye adamı gece vakti Almalı'ya göndermişler, diye anlatılıyor...

    Hacılarınoda'nın konumu da konuşulmalıdır, çünkü onun önemi biraz da merkezi bir yerde bulunmasına bağlı. Malum olduğu üzere, Zaviye orada bulunduğu için köyün merkezi kuruluşundan beri Sığıreğleği'dir. Son dönemde ise ona rakip ikinci bir meydan olarak şimdi Kahvelerin Önü dediğimiz yer ortaya çıkıyor. Gerçi o zamanlar kahve filan yokmuş, ama Hacılarınoda önü canlı bir hayata sahne olmuş. Altı yedi yolun birleştiği küçük bir üçgen adada bulunan oda, sosyal hayatın önemli noktaları sayılan diğer odalar ve fırınlarla çevrelenmiş. Ayrıca Yorgo'nun Dükkan olarak bilinen ilk bakkal ve gayet kullanışlı bir dolaplı kuyu da burada... Sonradan  açılan yeni bakkallar, yağhaneler, kahvelerle bu canlılık hep korunup bugüne taşınmış.

    Bir asır kadar önce belki bugünden daha hareketliymiş o meydan. Gençlerin toplanma alanı, çünkü bazı sportif faaliyetleri burada düzenliyorlar. Güreşiyorlar, met oynuyorlar, ağırlık kaldırıp tokmak atıyorlar. Sen sanırsın olimpiyat meydanı. Bu yüzden her daim şen şakrak, her vakit kalabalık...

    Davılcıarif meydandaki kalabalığa yaklaşmış bir gün, ve taşınacak beş altı dene çuvalı için yardım istemiş. Orada bulunma amaçları birbirlerine güç ve gövde gösterisinde bulunmak olan delikanlılar pek oralı olmamışlar. Müezzinin Ömer Kabadayı ile Hakkıların Patır Ahmet Yırgal Dayı gönüllü hamallığı kabul edip Hacı'nın peşinden odaya yönelmişler. Bunları üçüncü kata kadar çıkarıyor... Terasa yaklaşınca 'Burada denenin ne işi var' diye işkillendilerse de zirveye kadar çıkmışlar. 'Oturun şuraya, yiyin yiyebildiğiniz kadar' demiş Arif Dede... İşaret ettiği yere baksalar ki bir tekne bal... Şaşkın gençler iştahla bala yumulurken açıklamış: 'Bal var desem herkes gelirdi, iş var deyince bala layık olanlar geldi...'

    Maksadım fıkra anlatmak değildi, bu olaydan bazı çıkarımlarımız olabilir. Ömer Kabadayı Dedenin 1902, Patırdayı'nın 1908 doğumlu olması, olayın zamanı hakkında ipucu verebilir. Asıl önemli olan Hacılarınoda'nın üç katlı olduğu bilgisidir. Şüphesiz o günün Eğret'i için müstesna bir bina olmalıdır. Malum konumu düşünüldüğünde nereden baksan görünür bir Hacılarınoda'dan söz ediyoruz. 

    İşgalcilerin 1922 yılında Üyük'ten çektiği bir fotoğraf vardı. Merkezinde Gocacami bulunan bu fotoğraftaki bazı yüksek binaları anlayamamıştık. Bunlardan birisi Hacılarınoda olabilir.

    Oda yıkıldıktan sonra yerine yapılan Kuran Kursu tek katlı ve halen hizmette. Çevresinde bulunan evlerin tamamı yenilense de burası hala merkezi nitelikte. Gatgala'yı yutan kuyu kapanalı çok oldu. defalarca açılıp kapanan dükkanlar, kahveler var. Çok şey değişti senin anlayacağın. Fakat meydan hala her daim canlı ve Hacılarınoda'nın ruhu bunun tam merkezinde...



20 Aralık 2024

Fırınlar

 
    Kadınlar söz konusu olduğunda Eğret'te onların sosyal hayatının en merkezinde fırınları bulursunuz. Sonra sırayla çay ve çeyizevi gelir ki onlardan bahsetmiştik. Bir söylentinin çokça ağıza düştüğünü anlatmak için 'Fırında çayda öyle gonuşuluyo' denir, buradan fırınların nasıl merkez olduğu çıkarılabilir.

    İnsanlar kendi ekmeğini kendi eder ve bu iş 15-20 günde bir tekrar edilir. Sırf ekmek etmek için bile olsa her kadın sık sık fırına uğramak zorundadır. Kaldı ki, ileride bahsi geçeceği üzere, fırınlarda sadece ekmek pişirilmez; bu yüzden bir dönem kadınlar hemen her gün mutlaka fırına uğrarlardı.

    Öteden beri kalabalık bir nüfusa sahip olduğu anlaşılan Eğret köyünü bir iki fırının idare edemeyeceği malumdur. Bu yüzden her mahallenin (Eğret'te sokağa mahalle derler) en az bir fırını olmuştur. Bazı mahallelerde birbirine komşu fırınlar bile vardı. İhtiyaç fazla olunca, zamanla her sülaleye bir fırın şart oldu ve fırınların çoğu sülale adıyla anılmaya başlandı. Hacımahmutların, Garadellerin, Mardakların, Böbülerin, Veyislerin fırın vb...

    Mahalle fırını diyebileceğimiz bu fırınların Eğret kadar eski olduğunu düşünebiliriz, fakat bunun böyle olduğunu gösteren belgeye, anlatıya, rivayete sahip değiliz. Örenler civarına geçici bir yerleşim kurma gerektiğinde, oraya yapılan binalardan biri de fırınmış. Ayrıca Yunan işgali sırasında fırınları işgalcilerin nasıl kullandığına dair bazı anlatılar dinledim. Kadınlara çok miktarda ekmek pişittirip yakınlardaki birliklerine sevkettiklerini gösteren bazı fotoğraflar da bulunuyor. Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere, Eğret mahalle fırınlarının ancak bir asırlık geçmişini bilebiliyoruz, daha öncesinin cahiliyiz. Yine de daha eskiye dair bu doğrultuda isabetli tahminler yapılabilir.

    Şu anda kendisi bulunmayan, eskiden olmayıp da yenilerde yapılan, eskisi yıkılıp yenilenen veya eski haliyle öylece duran bütün fırınları sayalım dedik de, Zafer ve Cumhuriyet mahallelerinde 15 fırın belirledik. Bir köy için oldukça büyük bir rakamdır bu... Cabbakların, Mardakların, Selimlerin, Hacımahmutların, Tellilerin fırınlar; ayrıca Bödülerin evin altında, Sudeposu yanında, Gugukların ev karşısında bulunanlar Zafer mahallesindekiler... Garadellerin, Veyislerin, Böbülerin, Hacapdıllanın, Şemşilerin fırınlar ile Mezerböğründeki ve Bunar mahallesine yeni yapılan fırın da Cumhuriyet mahallesindekiler... Elli yıl önce bu kadar fırın hemen her gün cıvıl cıvıl olurdu. Şimdi bir çoğu modernleştirilmiş olmasına rağmen eski canlılığın bir türlü yakalanamadığını söylüyorlar...

    Eskidiği, çatladığı vakit fırın taşını değiştirmek gerekiyor. O zaman madem böyle bir işe girişiliyor, kapsamlı bir tamirat yapalım diyerek fırınları yeniliyorlarmış. Bunca fırının birinin tamirine mutlaka tanık olanlar vardır. Bizim mahalledeki fırını 1980'lerde tamir ederken ben de oradaydım. Pek işe yaradığım söylenemez, ama iyi gözlemledim; elbirliği ve müthiş bir koordinasyonla iki haftada fırın bitirildi. Bu arada bir fırında olması gereken şeyleri de tespit ettim.

    Bütün fırınlar plan olarak birbirine benzer. Tek katlı garaörtü fırın binasının bir ucunda asıl fırın kısmı bulunur. Buranın altında fışgı yakıldığı için her daim kızgın veya soğuk kül doludur. Olanca is üstteki pişirme kısmına çıktığından orası da hep simsiyahtır. Aslında bu kısım bütün fırının en iğrenç görünen yeri olup, bu kötü manzara dambeşe bir kule gibi uzanan bacayla taçlandırılır. Bacanın başı da her daim dumanlıdır... 

    Hamur işlerini halletmek için yükseltilmiş bir sekide en azından bir hasır, bazen onun üzerine yayılı bir kilim, bir veya iki tane yasdığeç de sayılması gereken fırın levazımatından... Yerler genellikle samanla fışgıyla batırıldığı için ekmeğin hazırlanma aşaması bu zeminden yüksekçe bir yerde yapılmalıdır. İşte seki bunun için vardır.

    Yine bir fırının olmazsa olmazı da iki yalak... Şebeke suyuna erişimin olmadığı zamanlardan kalma yalakların birinde hamur ve uğra bulaşığı eller, esıran, tas filan yıkanır. Böyle nimet temizliğine yaradığı için temiz sayılan bu yalak kullanım suyunun, zorunluluk halinde, çocuklara içme suyu olarak verildiğinin çok şahidi var... Fakat öteki yalak böyle değildir. Sönge yalağı denen bu su haznesinin suyu her daim kapkaradır. Çünkü buraya daldırılan sönge, gidip fırının isli küllü taşını bir güzel süpürdükten sonra tekrar gübürüyle bu yalağa daldırılır. Bu işlem her ağızda bir kaç kez tekrarlandığı için sönge yalağındaki suyun temiz ve berrak olması mümkün değil.

    Kullanılmadığı zamanlarda söngenin dayandığı duvar da haliyle sönge rengini alması kaçınılmazdır. Burada söngeyi biraz tanıtmak gerekiyor. İki ikibuçuk metrelik sağlam bir sırık ucuna bağlanmış bir paçavra düşünelim, sönge budur. Yalakta ıslatılan paçavrayla kızgın taş silinir, böylece hem temizlik sağlanır hem de taşın fazla ısısını almış, yani hafiften söndürmüş olursunuz. Adını da bu söndürme işinden aldığı sanılıyor. 

    Sönge dayandığı yerde tek başına değil, arkadaşları var. Fırına guyulacak malzemeye göre değişik ebatlarda bir kaç fırın küreği, alttaki külü temizlemek için normal bir kürek ve zaman zaman külü karıştırmada kullanılan genellikle meşeden bir garışdırgeç... Bunlar kullanılmadığı zamanlarda duvara dayalı kardeş kardeş bekleşen malzemelerdir ve aşağı yukarı her fırında böyledir...

    Duvarlara yerleştirilmiş bir veya iki delik havalandırma ve aydınlatma amaçlıdır. Rüzgarın ters estiği zamanlarda duman deptiği için delikler kapatılmak zorunda kalınabilir; ama kapıdan sonra temiz havayı sağlayan önemli bir unsur olduğundan genellikle açık tutulurlar. Ayrıyeten duvara gömme bir kapaksız dolap da bulunur ve o da delik diye adlandırılır ki genellikle fırıncı buraya aldığı hakları ve başka malzemelerini koyar.

    Her fırının olmazsa olmazı sündük köpekleri burada anmazsak ayıp olur. Çünkü onlar da saydığımız diğer ögeler gibi fırının demirbaşı sayılırlar. Gerçi insanlar oradayken içeri girmezler, ama mutlaka kapının yanlarında uyuklayıp birisi tekne veya tepsiyle giderken kuyruk sallayıp bir parça bir şey vermesini beklerler. Aldığı payını iştahla yerken bir sonrakini düşünüp düşünmediğini bilemeyiz. Onlara fırın köpeği denir...

    Fırında ekmek pişirme mevzusu bir süreç olduğundan onu ayrıca ele almak gerekecek. Ekmek dışında fırının nelerde kullanıldığına bakalım. Pişirilen her şey, tepsi yemeği de dahil, mahalle fırınında halledilebilir. Genelde tepsi adı verilen hamur işleri; bükme, börek, nokul, cızdırma, höşmerim... Evlerde fırın bulunmadığı zamanlarda onun işini görecek şeyler; pasta, kek, gevrek, kıkırdak vb... Nohut, günaşık gibi kuruyemiş kavurma... Uzun bir pişme süresi isteyen kabak, pancar... Alttaki küle ise yumurta, kumpil, pancar vs. gömme; yine külde nohut, mısır kavurma gibi daha bir sürü şey... Bütün bunlar mahalle fırınının kadınlara sunduğu hizmet kaleminden şeyler...

    Gelgelelim Anıtkaya fırınlarında kadınlara verilen hizmet akşam üstü, bilemedin yatsıda bitiyordu. Bundan sonra oralar erkeklerin... Daha doğrusu odaya veya kahveye gidemeyen erkeklerin... Bunlar her iki yerde de barınamayan kesimdir, fırınları arkadaşlarıyla sohbet merkezine çevirirlermiş. Tabi kuru kuruya sohbet olmaz, hazır ateş de varken kumpir filan gömerlermiş. Ayrıca kış mevsiminin vazgeçilmezi olarak kelem yiyen kafadarlar da varmış. 

    Yokluk zamanlarının fırın müdavimleri böyle... Karın doyurmak maksadıyla fırınlara akın eden erkeklerle efsane lezzet 'külde sucuk' geleneği de başlamış oluyor. Bunun 1960'lı yılların sonlarında yerleşen bir adet olduğunu söyleyenler de var. 'Sucuk goma' diye adlandırılan bu adet başlangıçta külle alakalı değilmiş, üstteki taşa koyup pişirdikleri için böyle demişler. Sonradan külün lezzetini fark ediyorlar... İşte o andan itibaren Anıtkaya'nın mahalle fırınları ehlikeyfin ilgi odağı haline geldi. Değişik değişik lezzet ve pişirme teknikleri peşinde koşmalar bu dönemdedir... 

    Lezzet arayışları sucukla kayıtlı değildi, yağlı kağıtla et gömme, fırında yumurta, tepsi kebabı gibi şeyler yaygınlaştı. Hatta fırında işkembe pişirenleri duyduk. Erkeklerin bu çılgın arayışlarından hiç biri sucuğun tahtını sarsamadı, onun yeri ayrıydı...

    Küle sucuk gömme lezzeti sonra Anıtkaya sınırlarının dışına taştı. Orijinal teknik ve lezzetten uzaklaşan bu yönteme her yöre kendince sahip çıkmaya başladı. Anıtkayalılar oralı olmadı, yemelerine baktılar. Sonuçta ne mi oldu?... Geçenlerde iki arkadaş sucuk gömmek için fırın aramışlar, hepsi soğukmuş. Birini yanmış denk getirmişler, ama o da kilitliymiş... Var gerisini sen düşün...

    Belediye fırınının açılışını, Eğret mahalle fırınları için sonun başlangıcı kabul edenler var. Bence o açılmasaydı da bu fırınlar çağın gereği bitişi yaşayacaktı. Nasıl fabrikaların açılması, değirmenlerin yok oluşunun asıl faili değilse, fırınların durumu da böyledir. 

    Ekmek etme konusunda da durum farklı değil. İnsanlar fırını yakma, hamur yoğurma, yazma, bırağma gibi işleri çok zahmetli bulduklarından ekmek etmek istemiyorlar. Ayrıca artık ev hanımı kavramı veya tek uğraşı ileşberlik olan kadın kalmadı, çoğunluğu çalışan kadın. Bu yüzden fırınlar soğuk. Yukarıda sayılan 15 fırının üçte biri artık yok, kalanlar da yanmadığı için sucuk gömmeye fırın bulamıyorsun. Yarım asır önceye göre fırınlarımız daha modern olabilir, fakat yanmadıktan sonra bunun ne kıymeti var!



02 Aralık 2024

Çay (Çamaşırhane)


    Bizim kuşağın yakaladığı meğer son demleriymiş. Yani içinde çamaşır yıkanıyordu, ama bu fonksiyonunun son yıllarıymış. Tabi bundan herkesten daha fazla habersizdik. O kadar habersizdik ki kadınların çamaşır yıkama gibi büyük sıkıntıları, şu işten diğerine telaşlanmaları, nöbetmiş, kazanmış, odunmuş, kilmiş... hiçbiri umurumuzda olmaz, oradan oraya koşturur dururduk. Çay bizim için yüksek surlarla çevrili korunaklı bir kaleydi, ama oyun kalesi...

    Bir yüzyıl öncesinin şartlarını hatırlatmadan bugünün çocuklarına Çay'ı anlatmak pek mümkün görünmüyor. 

    Onların urbadan tek beklentileri giyinerek sıcaktan soğuktan bedenlerini koruyabilmekti. Bu yüzden ancak bir kat urbaları olurdu. Belki değiştire giymek, biri yıkanacağı zaman diğerini giymek için ikincisine sahip oluyorlardı, ama bu da çoğu itibariyle lükse girerdi. Bir şalvar, bir entari, bir göynek, bir içdonu, bir çift ipçorap... 

    Abartılı gelebilir, ama bu durumun örnekleri var. Hayta Mahmut Özdemir'in babasına Kes Osman derlermiş. Adamcağızın bir kat urbası var, o da yıkandığı zaman yorganın altından çıkmazmış kuruyana kadar. Bazen oğlunun yedek urbasını verirlermiş, onlar da çatır çatır yırtılırmış. Çünkü oğluna göre iriyarı biri, urbaları dar geliyor... Anlatılanlar hikaye değil yani, yokluk zamanları...

    Evlerde su bulunmadığı için esbap (esvap) yuma işi su kaynağına yakın yerlerde yapılıyor. Malum olduğu üzere Eğret'in en önemli su kaynağı da Bunar'dır, öbür tarafta Yörükçeşmesi, daha beride Omarcık'tır. Gelvelakin buralar köye uzak mevkiler, zırt pırt gidip gelinecek yerler değil. O halde esbaplar uzun aralıklarla yıkanır, iki üç ayda bir gibi...

    Herkesin soyunup dökünüp esbap yumaya gidileceği gün belirlenir, kazan kuzuluk, tas tokeç, odun çıra, şu bu doldurulup arabaya o su kaynağına gidiliyor. Kazan mutlaka olmalı, çünkü bit belasının meşhur olduğu o dönemlerde göynekler kaynatılmadan ölmüyor meretler. Kendilerini çıtır çıtır öldürsen sirkeler canlı kalıyor, üç gün sonra yine bitleniyorsun. Bu yüzden kazanlar fokur fokur kaynamalı...

    Yukarıda saydığım yerlere belli sayılarda esbapdaşları koymuşlar, herkes erkenden gelip bir taş kapıp kazanını kuruyor. Fakat dediğim gibi çok uzak buralar. Oysa köyün nispeten daha yakın yerini yalayarak akan bir Eğret Çayı var, üstelik suyu da gür akıyor. Hendekarası ile çayın kesişme noktasına da esbapdaşları koyarak daha yakın bir çamaşır yıkama yeri oluşturmuşlar. Çay/Çamaşırhane'nin oluşması böyle... Yalnız bu oluşumun tam tarihini kestirmek mümkün değil. Zaten bir anda olup bitecek bir şey değil, bir süreç söz konusuydu mutlaka. İşte o sürecin başlangıcı belirsiz...

    Eğret Çayı ile birlikte yakındaki iki çeşme ve bir kuyunun da etken olduğu düşünülse bile, o su kaynaklarının tarihini bilmek gerek. Oysa o konunun da cahiliyiz. Dedeçeşmesi diye adlandırılan çeşme Hacımahmut Dede'ye izafe ediliyor. Fakat bu Hafız'ın babası olan Hacımahmut mu, yoksa onun dedesi olan Hacımahmut mu bu da belirsiz. Bir riveyette çeşme yan taraftaki Uyuşakdede türbesiyle ilişkilendiriliyor... Bu çeşmeleri esas aldığımızda en yakın tarih olarak 20. yüzyıl başına gideriz, ki bence gitmemiz gereken tarih daha eskidir...

    Bir kaç tane esbapdaşı derenin beri kenarına yerleştirilmiş, uygun yerlere kazan kurmak için taşlar yığılarak ocak yerleri hazırlanmış, belki üstünkörü bir gaşla çevrilmiş olan dere ile yol arasındaki bu alana ta o zamanlar Çay diyorlarmış. Henüz tesise benzemeyen bu esbap yuma yerinin ilk hali böyle olmalıdır. İşgal sırasında kullanıldığına yönelik bir bilgi yok, işgalciler keyfine göre istedikleri yere büyük ve yüksek kazanlar kurup çamaşırlarını kaynatıyorlar. Han'ın duvarına, başka evlerin avlularında böyle kazanlar kaynattıklarına dair fotoğraflar var. İşgalden hemen sonra Çay'ın durumunu bilemiyoruz, ama 1940'larda yukarıda söylediğim gibi bir yermiş.

    Oranın neden Çay diye adlandırıldığına gelirsek, bu Eğret Çayı'nın onun içinden geçmiş olmasıyla ilgili gibi görünüyor. Bunar'dan doğup Hacıbeyli'ye doğru akan bu çayı hep dere diye adlandıran köylü, Çay adını onun içinden geçtiği esbaplığa layık görmüş. Tabi köylünün oraya hiç bir zaman çamaşırhane dediği yok; biz Eğret Çayı ile karışmasın diye Çay/Çamaşırhane tabirini kullanıyoruz...

    1948'den 1955'e kadar Aliefe (Ali Tüplek)in seçilmiş muhtarlığı var, ondan önce de bir dönem vekaleti vardı. Seçildiği dönemde Çay'ın hemen kenarına, kavşak noktaya koyun kuzu yıkama havuzu yaptırmış. Suyu Mezerböğrü'nün altındaki çeşmeden getirmişler, daha sonra asfalt dökülen karayolunun altında kalmış borular. Böylece doldurulan havuzda  yıkanan hayvanlar basamaklı çıkıştan yukarı çıkarlarmış. Çoğumuzun hatırladığı havuz doldurulduktan sonra yerine çocuk parkı yapıldı. 1962 Tarihinde Ara Güler tarafından çekildiği düşünülen fotoğrafta, Gamalı Ahmet Saçak ile Hasan Saki'nin oturdukları bu havuzun kenidir.

    Havuz yapıldığı sırada Çay hala eski halinde; virane bir gaşla çevrilmiş esbapdaşları, orada burada kazan vurulan ocak yerleri, isli taşlar, şuraya buraya yığılmış küller... Hafızalara kazınan gerçek Çay görüntüsü ancak Tıraka Abdurrahman Zenger zamanında oluşuyor. Aliefe'nin planlayıp da fırsat bulamadığı Yenihamam ve Çay projelerini, 1955'te seçimi kazanan Tıraka gerçekleştiriyor. Eşzamanlı olarak başlanan hamam ve çamaşırhane 1956/57'de tamamlanıp hizmete sokuluyor.

    Üstü açık Çay binası Eğret Çayı'na paralel olarak inşa edilen 40-50 metre uzunluğunda 10-15 metre eninde  bir kale gibi görünürdü. Surları yaklaşık 3 metre yüksekliğindeydi, tam mahremiyetin sağlandığı bu yeni Çay'da kadınlar rahatça hareket edebilecekti. Yüksek kalın duvarlarına kazan konulabilecek büyüklükte onlarca bacalı ocak yapılmıştı. Mozayikten döktürülmüş onlarca esbapdaşı, Çay'ın içinden geçirilen Eğret Çayı'nın bir kolunun iki yanına boydan boya dizilmişlerdi. Ortadan akan bu suni dere, atık kullanım suyunu da alıp götürür, ileride Eğret Çayı'na boşaltırdı. Ayrıyeten bir köşeye tuvalet de kondurulmuştu.

    Her şeyi düşünülen bu yeni Çay'da kullanım suyu ihmal edilemezdi. Mahmutdede çeşmesinin lula kökünden bir ayraçla Çay'a hat çekildi. Böylece Çay içindeki iki çeşmeden sürekli gür su akardı. Bu nakil su, basit bir mekanizmayla sağlanıyordu. Dedeçeşmesinin yan tarafındaki kapağın altında bulunan boruda tıkaç vardı. Alındığında Çay'daki çeşmeler akar, esbapcılar tarafından kullanılmadığında ise tıkanarak bütün su Dedeçeşmesi'ne yönlendirilirdi.

    Mal yıkama havuzu ve Çay için iki çeşmeden çekilen borular, aradaki susaya asfalt döküldüğünde onun altında kaldılar. Yine de içinden su aktı, kullanılmaya devam edildiler. Çay da öyle... On onbeş yıl tam randımanlı kullanılmış. Kadınların bir araya gelip işini gördüğü, eğlendiği, dedikodu ettiği, çığrıştığı bir kaç yerden biri olmuş. İki çeşmeye suya gelen kızlardan dolayı Mezerböğrü delikanlıların eğlek yeriyken, Çay sebebiyle haraketlilik katlanmış. Asfalt da oradan geçince büsbütün şenlik olmaya başlamış oralar...

    Çamaşır işine dönelim, zira Çay'ın asıl fonksiyonu esbaplık olması... Şahitlerin dediğine göre ocak ve taş kapabilmek için geceden odun ve kazan götürürlermiş, ne kadar revaçta olduğunu hesap et. Yıkanacak çamaşırı az olup da kazan yakmaya, taş kapmaya gerek görmeyenler birinin yanına sokuşdurucu sokulurlarmış, tabirin güzelliğine bakar mısınız. Kazan yakanlar ise önceden kazanı çamurla sıvayıp, işin sonunda kolayca temizlemek için önlem alıyorlar. Kaynar kazana kil atıyorlar ki esbaplar 'gar gibi ve yumşecik' olsun... Hazır sıcak su varken yanındaki çocuklarını yıkayanlara da rastlanır... Daha büyük çocuklar taşta yıkamakta olan anasına su taşıyarak yardım eder... Bütün bu koşturmaca arasında unutulmayan şey, oradaki muhabbetmiş...

    Çamaşır yıkama işi böylece tamamen Çay'a bırakılıyor. Yalnız Bunar, Omarcık ve Yörükçeşmesi'nden tamamen vazgeçilmiş değil. Nöbet bulamama veya kalabalıktan Çay'a yanaşamayanlar soluğu oralarda alıyor. Kullanım suyu mekanizmasından dolayı Çay çeşmelerinin her vakit akmadığı unutulmamalıdır. Çocuk bezi gibi küçük çamaşırı olanlar Çay'a gitmiyor veya suyu nasıl açacağını bilmiyor, bu yüzden diğer çeşmelerde böyle ufak tefek şeyleri yıkayanlar da oluyordu. Bunun önüne geçmek için hem Muhtarlık hem de Belediyelik zamanlarında çeşmelerde bez yıkamayı yasaklamışlar. Sırf bunun için cezalar kesildiğine dair kayıtlar var...

    Çay'da sonun başlangıcı şebeke suyudur. Daha evlere verilmeden önce köyün belli noktalarına on onbeş tane mahalle çeşmesi yaptırılmış ve suyu şebekeden sağlanmıştı. Ayrıca yine bazı mahallelerde kuyular kazılarak yeni su kaynakları sağlanmıştı. Aşağıdaki çeşmelere ve diğer kaynaklara bağlılık azaldı. Yakınlarındaki suyu bulunca insanlar evlerine iyi kötü birer esbapdaşı kondurarak daha uzaktaki Çay'a gitme lüzumundan kurtulmaya başladılar. Buna rağmen Çay'da esbap yuyanlar az değildi, fakat eskisi gibi ocak ve taş kapma telaşesi gibi bir durum söz konusu olmuyordu. 

    İşte başta söylediğim, bizim kuşağın son demlerine yetiştiği bu dönemin Çay'ı oluyor. Hareketli şenlikli zamanlarını da hayal meyal hatırlarız, lakin asıl oyun alanımıza döndüğü zamanlar tamamen terkedilmeye yüz tuttuğu zamanlardır. Bu da aşağı yukarı 1970'lerin ortası oluyor. Bu dönemde eski gürleyen çeşmelerden eser kalmamıştı. Dedeçeşmesi'nden tıkalı olduğu için akmazlar, ama ağzımızı kocaman ayırarak luladan içimize çektiğimizde borularda kalan su akmaya başlar, biz de bunu eğlenceye çevirirdik. Bazen de birimiz diğer çeşmeye geçip kulağını lulaya dayar, öteki lulayı ahize gibi kullanıp güya telefonlaşırdık. Buralardaki oyunlarımız, pek seyrek esbapcılar gelene kadar sürerdi...

    Evlere su verildikten sonra Çay'ın fişi çekilmiş oldu. Cansız bedeni bir kaç yıl daha öylece kaldı. Sonra hangi yıldı bilmiyorum, yeniden düzenlenerek çatı giydirildi ve mandıraya dönüştürüldü. Eskişehirli Eşref adında bir işletmeci uzun yıllar süt aldı, işledi. Sonra O da bıraktı. Geçmişini tam belirleyemediğimiz esbaplık alanına 1956 yılında yapılan kale gibi sağlam duvarlar ne vakit yıkıldığını hatırlamıyorum, önemi de yok zaten...

    Her şeyin olduğu gibi mekanın da ruhu vardır derler... Mustafa Ayas'ın anlatımıyla bitirelim:

    "Kille, tokeçle, elle yıkanan esbablar... Yan yana kazanlar... Derdi oyun olan çocuklar... Fırsat bu fırsat diye yakalanıp hunharca(!) yıkanan daha küçük çocuklar... Sadece orada karşılaşan eş dost, hısım akraba ve arkadaşların bağrışarak yaptığı sohbetler... Keskin gözlerle gelin adayı arayan daha da yaşlılar... Nineler, analar, vs. vs... Evlere şebeke suyu gelene kadar bayram yeri olan aktif bir alan... Sonrası bizlere kalan boş, yarı yıkılmış duvarlar...
    En sonundaysa masal olmadığı hâlde 'bir varmış, bir yokmuş' diye anlatılacak sadece bir hikaye sebebi... Bir varmııış, bir yokmuş..."



27 Eylül 2024

Galipbey Caddesi

    
    Tekke'den eski asfalta kadar uzanan çift yönlü bu geniş caddenin halk ağzına yerleşip yaygınlaşmış bir adı yok. Bu yüzden resmi adıyla anıp Galip Bey Caddesi diyeceğiz.

    Dış kapı numaralandırma ve sokak adlandırmaları daha Eğret kasaba olmadan başlamış. 1958'de belediye kurulunca iş hızlandırılmış. Bu caddenin adı da 1950'lerin sonunda verildiği düşünülüyor. 

    Binbaşı Galip Bey, 28 Ağustos 1922 günü Eğret civarındaki çarpışmalarda şehit olan, 13. Süvari Alay kumandanıdır. Zaferden hemen sonra Üyük'e anıt diktiren Fahrettin Altay Paşa, bu şehitlerin adlarını taşa kazıtmıştı. Bundan sonra her fırsatta Eğret'e yolunu düşüren Paşa şehitlerin adı ve hatıralarının hep canlı tutulmasını sağladı. Öncesinde pek rastlanmamasına rağmen son dönemde Eğret'teki erkek çocuklarına Fahrettin adı verilmesine birinci sebep Paşa'nın bu ilgisidir.

    Fahrettin Altay Paşa'nın öne çıkardığı isimlerden biri de şehit kumandan Galip Bey idi. Tuhaftır, kişi ismi olarak buna köyde pek itibar edilmemiş. Bildiğim kadarıyla sadece Arapların Galip Tok var, onun doğum tarihi de nispeten yenidir. Ayrıca şehit Binbaşı ile irtibatlı mı onu da bilmiyoruz. Kişi isimleri hususundaki bu ilgisizlik üzücü, lakin köyün (yeni kasabanın) en büyük ve işlek caddesine Galip Bey adının kazınması da sevindiricidir. Sürekli dualarla ruhu şad edilmesi gereken birinin adı böyle bir caddeye çok yakışmış.

    İsmi bu şekilde konulduğu sıralarda cadde bugünkü görünümünden uzaktı elbette. Hatta cadde bile denilir miydi, bilemiyorum; fakat daha kötü günleri de oldu. Bilinen tarihine bir göz atmak gerek...

    İlk yerleşilen mevkide sürekli sel baskınlarından illallah deyince, Eğretlilerin daha yüksekçe şimdiki konuma taşındıkları anlatılır. Yeni yerleşimde sel tehlikesi yoktur, öyle ki kar yağmur suları hiç eğlenmeden anında aşağı akar. Bu hala böyledir... Yalnız sürekli ve şiddetli akıntıdan dolayı, köyü araziye bağlayan yollar bir türlü düzgün durmaz, her yağış sonrası akan seller yüzünden hendekler, sel yolakları oluşur. Baskında kalmaktansa buna razıdır millet...

    Eğret'i araziye bağlayan en mühim yol, merkezdeki tekke/zaviyeden aşağıda Han ve çeşmeye doğru iner. Burası aynı zamanda köyün en işlek yoludur, lakin dediğimiz gibi bayırdan aşağı sallandığı için yoldan çok sel yolağını andırır. Böyle de olsa, ortaya oyulan selyolağına pek dokunmadan yaya, araba ve hayvan ulaşımını kenardan kenardan sağlamışlar. Yüzyıllar boyu orası böyle işlemiş, tıpkı Mezerböğrü'nün eski hali gibi...

    Yolun ortasından derin bir selyolağı geçmesi orayı uzunlamasına kullanmaya engel olmamış, yolu selyolağının kenarına almışlar. Amma karşıya geçişlerde müşkül duruma düştüklerinden bazı noktalara köprüler kurmuşlar. Yaya ve hayvan geçecek kadar küçük bu köprülerin ikisinin yeri biliniyor. Şimdi Daldalların odanın hemen üstündeymiş birisi. Yolak burada derinleştiği için bunun ciddi anlamda bir köprü olduğunu söylüyorlar. İkincisi Tekke'ye yakın bir yerdeymiş, selyolağı burada henüz derinleşmediği için köprü de daha hafifmiş. Başka yerlere de köprü kurulmuş olabilir, bunun bilgisi yok.

    Gocacami'nin yapıldığı 1910 civarı... İnşaatta kullanılacak kereste ve uzun kirişler, döşmeler Kütahya tarafındaki ormanlardan getirilmiş. Kütahya'dan gelen yol, Atmezarı yanından kıvrılıp Han'ın önünden geçiyor. Yani yük, malum bayırdan çıkarılmak zorunda... Şöyle düşünelim, en azından şimdiki Sağlık Ocağından Tekke'ye kadar bu bayır kullanılacak... Yük ağır olduğu için öküz değil de mandalar koşulmuş. O yıllarda her evde manda var, lakin yine de onların en namlılarını seçmişler, Hacapdırmanların ve Böbülerin mandalarla görev başarıyla tamamlanmış...

    Bu inşaattan on yıl kadar sonra Eğret işgal ediliyor. Bu yıllarda (1921 ve 1922) çekilen iki fotoğrafta bayırın hali; sel yolağının derinliği, köprüler, kenardaki yol, etrafındaki yapılaşma vs. çok net gözlemlenebilir.

    Kurtuluştan sonra daha uzun bir süre böyle geçtiği düşünülüyor. 1930 ile 1941 arasındaki dönemde Eğret Nahiye merkezidir, o yıllarda da bu görünümde bir değişiklik yok. Belki etrafında yeni yapılaşmalar başlamıştır, ama yol kolay kolay düzlenecek gibi değil.

    Yapılaşma deyince... Mesela Daldalların oda bu yeni yapılardan biri olabilir, dediklerine göre eskiden daha içerilerdeymiş. Ayrıca Nahiye merkezinin Eğret olduğu bu dönemde Nahiye Müdürlüğü de caddeye dönüşmekte olan bu bayır üzerinde bulunduğu tahmin edilebilir. Muhtarlıkça evi olmayana 'yurtyeri gösterme' olarak adlandırılan arsa temini hususu da bu dönemde başladığı tahmin ediliyor. Böylece henüz adı konulmayan Galip Bey Caddesi şekillenmeye başlamış.

    Belediye kurulduğunda iyiden iyiye caddeydi. Çakırosman (Osman Erdem) zamanındaki sokak aydınlatması projesine buradan başlanmış. Eskiden beri en işlek yol olan Galip Bey Caddesi, artık Anıtkaya kasabasının yönetim merkezi ve çarşısı konumuna terfi etmiştir. Mesela karakol binası caddenin en yukarısında eski belediye kahvesindeyken, en aşağıda asfalt üstüne yapılan yeni belediye kahvesine taşınmış, eski ve yeni yeri olarak Galip Bey Caddesinden ayrılmamıştır. Keza eski ve yeni belediye binaları karşılıklı olarak caddenin iki yakasına inşa edilmiş. Tarım Kredi Kopperatifi, PTT, Tekel binaları hep cadde kenarında bulunmuş...

    Resmi, yarı resmi daireler burada bulununca resmi törenler bayramlar da cadde üzerinde yapılmış, bunun için bir kenara Atatürk anıtı düzenlenmiş, sonradan bu anıt caddenin ortasına alınmıştır. Bayram kutlamalarının merkezinde yer alan okul binaları da caddeden fazla uzaklaşmamış. İlk olarak Gocacami bitişiğindeki medrese binası ilkmektep olarak kullanılmış, 1940'lardaki yeni okul binası ve 1968 yılında yapılan daha yeni okul da hep caddenin yanına inşa edilmişler.

    Bunun resmiyetle alakası yok, ama 1960 ihtilalinden sonra Daldalların odadan 'Senato' diye söz etmeye başlamışlar. Güya bir partinin tarafları orada toplanıp ajans haberlerini dinler, gelişmeleri değerlendirirlermiş... Cadde üzerinde bulunmanın bir yansıması...

    Galip Bey Caddesi hasbelkader kasabanın yönetim merkezi olmuş. Buna bağlı olarak Anıtkaya ve çevre köylerine yönelik çarşı hükmünü almış. Caddenin iki yanına ve yakınlarına her sektörden dükkanlar, imalathaneler, ticarethaneler açılmış. Bunun bir sebebi resmi kurumlar ise, diğer sebebi de Eğret/Anıtkaya hafta pazarıdır. 

    Cumartesi günleri kurulan hafta pazarının tarihi Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar çekilebiliyor. Nahiye merkezi olmadan önce  Eğret'te pazar kuruluyormuş. Belki de nahiye/bucak olmasına bir sebep de bu hafta pazarıydı, o kadarını bilemiyoruz. Pazar eskiden beri şimdiki yerinde kuruluyor. Yalnız cadde oluşmadan önce de sonra da cumartesi pazarı hep Galip Bey Caddesine taşıyor. En azından sebze meyve dışındaki pazar esnafı hep o tarafa meyyal olmuş. Dolayısıyla cumartesi günleri o cadde pazaryeridir. Hiç olmazsa dene pazarı, yani zahirecilerin o tarafta bulunması bile caddeyi pazaryeri hükmüne sokar.

    1970 ve 80'lerde cumartesi günleri çift yönlü Galip Bey Caddesinin tamamı araçlarla dolu olurdu. Bu araçlar, iki 'bazararabası' dediğimiz mavi şeritli ve burunlu otobüs, Afyon-Anıtkaya arası çalışan dolmuşlar, çevre köylerden gelen traktör ve at/öküz arabalarından oluşurdu. Öğle sonuna kadar devam eden bu trafik, pazar dağılmasıyla yerini alıştığımız dinginliğe bırakırdı.

    Sakin canlılık bir sonraki haftaya kadar devam ederdi. Canlılık diyorum, çünkü caddenin iki yanındaki dükkanlar bir hafta boyunca kapalı kalıp yalnız cumartesi günleri açılıyor değildi. Her zaman açık bulunur, yine kasaba halkı ve etraf köylerden gelenlere hizmete devam ederlerdi. Bu yüzden Galip Bey Caddesi bir çarşıdır diyoruz. Hala da öyle Anıtkaya'nın çarşısıdır...

    O cadde eski selyolağı görünümünden ne zaman kurtuldu, çukurlar ne zaman dolduruldu, parke taş ne zaman döşendi bilemiyorum. Delimısdık (Mustafa Erdem) zamanında ortaya dizi halinde çam ağaçları dikilmiş. Bizim aklımız erdiği yıllarda bu ağaçlar oldukça büyümüşlerdi. Bazı yerlere geçiş noktası bırakılarak, Karakoldan Tekkeye kadar muhafaza altına alınan bu ağaçlar caddeyi bulvar gibi gösterirdi. Ağaçlar o kadar büyümüştü ki, gelen geçen sap arabalarından takılıp düşenlerle kazlar akşama kadar karnını doyururdu. Bazılarının cılız kalmasından kökünün kayaya denk geldiğini tahmin ettiğimiz bu çam dizisi, bakanlara çok güzel bir görünüm arzederdi. 

    Ne zaman oldu, nasıl olduysa; o canım çamlar kürünmüş... Şimdi Galip Bey Caddesi bir asır öncesi kadar yamru yumru olmasa da, o kadar çıplak... Allah'tan yeni asfalta açılmış bağlantı yolu var. Her ne kadar kullanımında ve trafik akışında problem olsa da Galip Bey Caddesi'nin uzantısı hükmündeki bu yol, yeşillikler arasında ve ortası da ağaçlandırılmış.

    Binbaşı Galip Bey ve diğer şehit ve gazilerimize rahmet okumaya vesile oluyor... Bu bile Galip Bey Caddesi'ni sevmek için yeterli bir sebep bence...



13 Eylül 2024

Bir Fotoğraf Analizi

 
    Biri demişti, 'Eski Türk filmlerini sevmem, ama mazideki İstanbul manzaralarını görmek için arada sırada bakarım...' O görüntüler filmlerde kaldı çünkü... Gerçekten de öyledir, kırk elli yıl önce filmin çekildiği zamanlardaki İstanbul ile günümüzdekinin pek benzerliği bulunmuyor. 

    Bu tatsız durum yalnız İstanbul'a has değil, yurdun her yeri için geçerli olsa gerektir. Hatta Anıtkaya için bile... 'Garaörtü' kelimesini açıklayacak hala kullanılan bir dambeş aradım da bulamadım. Bugünün çocukları köyün herhangi bir yerinde elli yıl önce çekilmiş fotoğrafı tanımayıp onun Anıtkaya'ya ait olduğunu anlayamayabilir.

    Öyle bir fotoğraf üzerinde biraz konuşalım. Köyün en merkezi yerinde, Galip Bey caddesinde çekilmiş. Berber Emmim arşivindeki bu fotoğrafta Dayıların Adem Yola ile poz vermiş. Tam yılını bilemeyeceğim, onlar tarih ve diğer konularda daha net bilgileri vereceklerdir.

    Fotoğrafı çeken Galipbey caddesine inip sağa doğru çaprazlama yönelmiş. Haliyle arkadaki binalar fon olarak kullanılmış. Tam lokasyon istenirse, burası şimdi Tuğra marketin bulunduğu noktadır. O dönemde cadde ile binalar arasında geniş bir boşluk vardı, o boşluk kullanılmış.

    Malum olduğu üzere o cadde doğal bir rampa üzerine kuruludur. Batıdan çekilecek bir fotoğrafta nesneler yukarı doğru uzar. Bir de çömelerek objektif biraz daha aşağı alınırsa, doğal rampa açısı artırılmış olur. Aynen öyle olmuş ve arkadaki binalar kareye sığsın diye gayret edilmiş. Öyle yapılmasaydı bir fotoğrafı sözkonusu bile etmezdik...

     Yılını bilemeyiz, ama işaretlerden fotoğrafın çekildiği mevsim ve zamanı az çok tahmin edebiliriz. En iyi işaret gölgelerdir. Burada gölgelerin bir hayli uzadığı açıkça görülüyor. İkindiden sonra henüz kerahat vakti girmemiş, ama gün akşama meyillendiği belli... Kış günleri güneş Olucak hizasına bile varmadan çabucak batar, bahar sonu gündönümünde ise tamamiyle kuzeybatıdan Yenice'ye yakın iner. Hatta Haziran sonunda portakal gibi kızardığında neredeyse kuzeye dayanır. İkindi ile akşam arasındaki çaprazlama çekilmiş bir fotoğrafta bile gölgelerin daha çaprazda güneydoğuyu gösterdiği dikkatlerden kaçmasın. Akşam üstü görme imkanı olsa, o gölgelerin hemen hemen kıbleye döndüğü görülecektir. Bütün bunlardan fotoğrafın hangi mevsimde çekildiği çıkarılabilir.

    Yeri gelmişken, fotoğrafı örtmeli bir kadının çektiği zannedilmesin. Burada yine bir ışık oyunu var. Caddeye çapraz duruş bir yana, güneş o kişinin de çaprazında bulunuyor. Bu yüzden makineyi tutan iki elin koltuk altlarındaki boşluk gölgeyle dolmuş, yani örtmeli kadın görüntüsü vermiş. Kim çekerse çeksin, kendi gölgesini almak yerine arkadaki binanın tamamını kareye sığdırmak için makineyi biraz daha kaldırsaymış iyiymiş...

    Lafı uzatmayalım, arkadaki Keliban (İbrahim Dalgıç)ın dükkandır. İki katlı dükkanın bu halini yaşı müsait olanlar hatırlayacaktır. Cumartesi günler dışında çok da işlek olmayan bir bakkaldı. Kepenkler kapalı olduğuna göre, günlerden cumartesi değil... Arkada çok az kısmı görünen dükkanlar ise Hacemirlah (Emrullah Onay)a aitti. Galiba oralarda pek değişiklik yok.

    Aynı açıdan bir fotoğraf çekilebilir, ama bugün çekilecek bir fotoğraftan aynı manzarayı yakalamak mümkün değil. Dediğimiz gibi, başta cadde ile binalar arasında boşluk kalmadı. Manda (Ahmet Öztürk)e ait yere oğlu Mahmut Öztürk yeni bir bina yaptı, böylece orası tamamen kapandı.

    Arkada, iki kanatlı kepengin yarısı yukarı dayanmış, diğer yarısı ise altına bir yağ varili konularak tezgaha dönüştürülmüş dükkan acaba Manda'nın dükkan mıydı. Oralarda bir yağhane hatırlar gibiyim, ama bu dükkan daha beride gibi duruyor. Sakın Sarasan (Hasan Dadak)ın bakkalı olmasın. Tezgahtakiler de gazoz şişesine benziyor. O dükkanın önünde bir ara düğen dişediklerini hatırlıyorum.

    Orasını pek bilemeyeceğim, Sarasan'ın dükkan iki katlıymış, fotoğraftaki de bu tanıma uyuyor. 1960 Darbesinde Belediye ile beraber Koruma Başkanlığına da kayyım atanmış ve Jandarma Onbaşı Koruma Başkanı ilan edilmiş. O dönemin Koruma odası işte bu dükkanın üst katıymış.

    Fotoğraf o kadar canlı ki, sanki Sarasan gözlüklü başını peykenin üstündeki açık camdan uzatıverecekmiş gibi geliyor. O değil, lakin bir çocuk kareye başını uzatmış bile. Kim bilir kim?...

    Bizim yapacağımız analiz bu kadar olur; çuvallamış olabiliriz, düzeltmelere açığız...