Diğerleri mühim değil de, domine deyince ona ayrı bir parantez açmak lazım. Bana öyle geliyor ki kime bu oyunu sorsanız üç isim sayacaktır: Taka Nuri, Gambır Muhtar ve Garaçaylı'nın Mahmut...
Sabahları Taka açıyordu kahveyi... Öğleye doğru Ahmet gelene kadar görev onda. Sonra gece yarısında kapatana kadar Ahmet'in... Galiba akşam yemeği için bir saat kadar tekrar bir nöbet değişimi vardı, ama genel çalışma sistemleri böyle... İşte sabah nöbet değişimini bu isimler hacı gözler gibi beklerdi. Ahmet gelecek de domineye oturacaklar...
Gerçi Mahmut Ağa çalışıyordu, bu öğlen bekleyişi ilk zamanlarda Gambır ile Taka için geçerliydi. Fakat ikindin mesai bitiminde de Mahmut Ağa adeta koşa koşa gelirdi, emeklilikten sonra ise tam bir üçlüydüler... Pirince kazınmış domine taşlarının bulunduğu küçük kutu ile kalem kağıt bir elinde, kendine doldurduğu bir bardak çay diğerinde olduğu halde, ya direğin dibindeki yahut televizyonun ardındaki küçük masaya Taka yöneldiğinde, neyin ne olduğunun farkındaki diğer ikisi de masadaki yerini alırdı.
Nadiren sigara ikram ederlerdi birbirlerine. Herkes göğüs cebindeki paketten tek çıkarıp yakardı. Her birinin kendine özgü hareketleri vardı. Mahmut Ağa sigarasını ayrıca süzgeç ağızlığa takar, Taka, elleri dolu olduğu için kendisine musallat olan sineği "Kişe hey!.." diye koğar, Muhtar da masaya dökülen külleri üfleyerek temizlerdi.
Oyundan ilk çıktığı zamanlar veya sair vakitlerde dışarıya çıkan Muhtar'ın kazık sandalyeye oturma biçimi de değişikti. Kamburluk sebebiyle rahat edemeyeceğinden, ters çevirdiği sandalyenin arkadaki yüksek dayamalığına olmayan kabasıyla otururdu. Daha doğrusu buna oturmak denmez, dayanırdı. Böylece muhataplarıyla aynı göz hizasını sağlamış olurdu. Onun böyle oturduğunu gören çoğu kimsede, aynı filmlerde olduğu gibi, sandalyenin boştaki ayağına bir çelme atıp Muhtar'ı yere yuvarlama fikri oluşmuştur. Neyse ki ciddi sağlık sorununa yol açacak böyle bir muzipliğe kimse başvurmadı. Bu pozisyonda otururken sigara paketlerinin iç ciyirdeğini yüzmek Muhtar'ın hiç vazgeçmediği alışkanlıklarından biriydi. Kağıdı alümünyum tabakadan arındırma diyebileceğimiz bu iş zannedildiği kadar kolay değildir, sabır ister; ancak onun gibi birinin baş edebileceği faydasız bir meşgale...
Üçlü oyun muhabbeti ve Gambır Muhtar'ın şamataları Takanınkahve'de 1990'lı yılların sonuna kadar devam etti. 1999 seçimlerinde Ahmet, onu devirmeden çok önce, uzaktan izlemesi bile keyifli bu oyunlar bitmişti.
Bu döneme has anlatılması gerekli mühim bir husus da söğüt ve iğde gölgesidir. İlk binanın önündeki çardak gölgelik yenilemede kaldırılınca, yeni kahve önüne salkım söğüt dikilmişti. Bir kaç yıl sonra bunlar sökülüp bir tarafa ıhlamur, diğer tarafa iğde diktiler. Ihlamur tarafı tat vermedi, ama iğde aldı başını gitti. Altına bir sıra oturakla bir masa sabitlendi. Kısa sürede tam yazlık kahve havası oluştu. Öğlene kadar iğde gölgesinde idare ediliyor, öğleden sonra bina gölgesi yavaş yavaş dönüp tam ikindin sonrası iyice uzadığı için gündüzün her saatinde eğlenmelik gölge sağlanmış oluyordu. Camiden çıkanlar, yola kadar taşan bu alanda bir kaç saatliğine kalabalık oluştururdu.
Üst katın ne zaman yapıldığını hatırlayamadım. Tam da bilardonun köy gençleri arasında popüler olduğu sıralar oraya iki masa kuruldu. Öyle pek kazanç getirdiğini sanmıyorum, yalnız orada futbol maçları için bir kurulum yapılmıştı, o sıralar çok hareketli ve kalabalık oldu. Ahmet'e yardımcı olarak Patoz Ahmet, Cıldır, bizim Muhittin filan o dönemde ve daha sonra çalıştılar.
Takanın Ahmet'in daha kalıcı bir yardımcıya ihtiyacı vardı. Bunun için bir süre Yarımçakmağın Mehmet'le çalıştı. Bu konuda uzun süreli bir çalışandan söz etmek gerekirse o da Haydar'dır. Soyadını bilmediğim Karslı bu Azeri çocuk, işe başladığında hakikaten çocuktu. Müşteriyle iyi ilişkileri ve tatlı Türkçe'si vardı. Yıllarca çalıştı, İstanbul'a taşınırken kocaman delikanlıydı...
Daha sonra eniştesi, Gözelali'nin Şükrü ile birlikte çalıştı Ahmet. Bu dönemde artık sağlık sorunları iyice ilerleyen Taka'nın çalışmaya dermanı yoktu. Ancak çay içmeye gelirdi, o da arabayla... Şükrü'nün vefatından sonra Kazım çalışmaya başladı... Bunlar Takanınkahve'de uzun soluklu çalışanlar...
Taka Nuri Argunşah da damadı Şükrü'den bir kaç ay sonra 2015'te vefat etti. Onun adıyla bütünleşen bir kahve hakkında niye bu kadar duruyoruz. Anıtkaya'da kahveler ve kahvecilik konusunu yazarken zaten bahsetmiştik, şimdi ayrıca Takanınkahve başlığına gerek var mıydı?...
İşin ehline göre eşya ve mekanın da ruhu var. Belki bu yüzden insan onlarla izah edilemez bir bağ kuruyor. Anıtkaya kahveleriyle ilgili yazdıklarım duyum ve dışardan gözlemlere dayanıyordu. Ama Takanınkahve başka... Onun hakkında bunca yazdıklarım, yaşadıklarımdan başkası değildir... Yani bütün bunları içeriden birinin sesi olarak okuyun derim...
