05 Mart 2026

Bir Küp Altını Çöpe Döktük

 
    Hazine Bekçileri serisinden 'Altını Yele Vermek' hikayesi Kelsaleğin oğulları Cemal (Kirli) ve Şaban Azbay kardeşlerin başından geçmişti. Onların çocukken yaşadığına benzer bir olayı Turabilerin Ahmet Külte anlattı, onun ağzından naklediyorum.

    Belediye varken tarla yollarını filan düzlüyorlardı grayderle. Galiba köye bir grayder hediye ettiydi Karayolları, yahut Hüseyin Külte Karayolları'nın grayderini kullanıyor. Babası Salih bu işin eskisi ve uzmanı olduğundan Hüseyin de graydere biniyor... Mayıs Haziran gibi, Bayramgucağı-İskele yolunu düzleyeceklermiş. Harmenyerine çıktıydım, Hüseyin aradı beni, 

    - "Abe bi durum va..."
    - "Ben seni görüyon Üseyin" dedim. 
    - "Gazmeynen kürek al ge bakam, n'olcek" dedi. Vardım yanına, graydere bindik.
    -"Hayırdır Üseyin?" dedim.
    - "Abe şu aşşağıda grayderin ucu dakıldı, küp gırıldı yani gördüm, emme inip bakmadım, devam etdim yoluma. Dönüşde bakdım, orta yere dökülmüş. Bi gözelcene bak." Eyi, vardık, indik... 

    Tekelinin tarla var orada, önceden biz oradan sarı bir taş kaldırdıydık. Kalınlığı on santim var yok, büyüklüğü ise 70-80 santim kadar, bir metre yok yani, ama iki kişi zor kaldırdıydık, mermer mi neyse, öyle ağır bir taş... Düz bir şey, kapağa benziyor... Ama çok ağır, kurşun gibi... Hüseyin'in dediği yerle bizim bu taş kaldırdığımız yerin aralığı sekiz on adım kadar...

    Gösterdi bana küpü, 20 santim kadar var ağız genişliği... Ağzı bu kadar, karnını ve boyunu düşünün... Yan yatmış vaziyette duruyor, kulağını kırmış grayder... Kırılınca içindeki kül dökülmüş... Baktım, hakikaten kül... İçinde ayrıca bir aşık bir de uzun bir kaval kemiği seçiliyor, bir kaç kemik parçası daha var, kalanı kül... Eşeleyerek çuvala doldurdum. Sağa sola baktım, gözden kaçan bir şey var mı diye, yok... Küpü almadık, orada bıraktık. Külü doldurduğum çuvalı arabaya attık. Külden başka bir şey çıkmayınca önemsemedik, zaten işim de vardı "Ben gidiyon" diye ayrıldım oradan.

    Kül çuvalı ne kadar durdu bilmiyorum, en az bir ay evde koyduğum yerde kalmıştır. Hüseyin Okay petrolda çalışıyordu, ya da orada bekçiydi, sürekli oradaydı yani. Bir gün "Çayı go, geliyon" dedim.  Vardığımda, 
    - "Hayırdır abe, ne o elindeki?" dedi. 
    - "Le, işde o şeyi getdim." diyerek elimdeki kül çuvalını koydum. Amma çok ağırdı, altı yedi kilo vardı. Kafa sonradan çalışıyor bak... Fizikten çıkarmamız lazımdı, kül o kadar ağır olur mu hiç!... Ne külü olursa olsun!... Koyduk bir şeyin üstüne, öylesine baktık inceledik biraz... Çayı içtik, biraz he ya dedik... İçindekileri ayıtladık, şu kemik, şu yanmış, öteki şey olmuş, beriki bişey olmuş... Kendimizce küle dair yorumlar yaptık. Gece saat bir buçuk ikiye kadar filan eğlendik. O da yanımızda durdu öylece, arada baktık karıştırdık filan... Hiç aklımıza başka bir şey gelmiyor...
    - "Üseyin n'etcez bunu?" dedim. 
    - "Le abe n'etcez, baksan ya kül... Ele ne çıkar, bize de bilmenneyi düşer!" diye yazıklandı. Yan tarafta çöp bidonu vardı, şimdi petrol oldu orası... Bidona da değil, yanıbaşına dökmedik de, şöyle dağıtıverdik... İçindeki külden kurtulduktan sonra boş çuvalı aldım, lazım olur diye arabaya koydum...

    Aradan ne kadar zaman geçtiyse... Yeni aldığım masaüstü bilgisayar vardı, boş vaktime denk geldiği bir vakit oturdum başına... Araştırıyorum, define nasıl olur, şu mudur bu mudur derken... Bir makaleye denk geldim, ilgimi çekti. Başlığında "kül karışımı" gibi ifadeler var, uzun bir makaleydi... Meğersem bilinmesin diye altın tozunun içine kül karıştırırlarmış, koyundu köpekti hayvan yakıp filan... Civayla beraber bir şeyler yapınca o altın bildiğin kül şeklini alıyormuş. Hatta makalede külle karıştırılmış bu altının nasıl ayrıştırıldığını filan da anlatıyordu. 

    Akşamına Hüseyin'in yanına geri geldim... Çok sakindir, onun yapısı da öyle... Makaleden öğrendiklerimi anlattım ve "Bizimki böneymiş" dedim.
    - "Le abe, nasip değilmiş, nasip oleydi bişey mahana olurdu" dedi güldü...  Ayağımıza kadar gelen altını otun çöpün arasına, toprağa saçmışız yani...

    Ahmet ile Hüseyin'in altınla hikayesi böyle... Daha kendisinden dinlerken aklıma ilginç bir husus gelmişti, sonradan bunu kendisine de söyledim. Bunların mensubu oldukları Turabiler sülalesi bir asır evvel Külcüler diye biliniyordu. Bu yüzden soyadı uygulamasında ilk olarak bunu çağrıştıran Külçe soyisimini alıyorlar. Nedense sonradan Külte'ye dönüştürmüşler. Neyse, bu husus beklesin biraz... Her ne kadar kökeni Farsça olduğu belirtilse de külçe kelimesini kül ile ilişkilendirenler var. Buna göre külçe altın aslında topak altın demek değil, toz haline getirilerek küle benzetilmiş altın demek oluyor. Başlarından geçen şu olayla orijinal soyisimleri ve onun çağrıştırdıkları arasında garip bağlantı hala bana ilginç gelir...

    Hüseyin ile yaşadıklarının hemen ardından bir hikaye daha anlattı Ahmet Külte. Bu seferki kayınbiraderi rahmetli Gümüş (İbrahim Honça)ya dairdi...

    Bir cuma akşamı rahmetli Gümüş geldi, ertesi gün Ablak'a gideceğini söyledi. Ablak'tan evliydi... Göçüntü (karısına miras kalan) tarlası vardı orada, benim gazayaklarını istemeye gelmiş... Taktı gitti... 

    Beş altı gün sonra getirmiş... O da çok meraklıydı define ve kazı işlerine... Hatta bir kaç vukuatı da vardır bu alanda... Neyse kazayaklarını çıkardık... "Enişde, n'etdim bi bilsen!..." dedi ve anlatmaya başladı...

    - "Heç sorma... Valla kül deye dökdük... Üç dene mezer gazayağına dakıldı... Dakıldı, gazayağını indirdim, motur zorleyince bişey çelindi... İndim... Gapak açılmış belli, ince bi toprak va zaten üstünde... Eşeledim, gaya... İki dene mezer va, yan yana... Bi dene de güçcük va, çocuk mezeri belli... İleride de bi çoban va, ondan saklamam lazım... Böyükleri sağından solundan eşeledim, bişey yok... Güçcüğü eşelerkene çaydanlık gibi bi küp çıkdı. Üsdünü gırdım, bakdım kül... Garışdırdım garışdırdım bişey yok... Çoban da benim tarlanın ucuna doğru geldi, meraklanıyo belli... Bişey olmadığını göstermek için sallayıp sallayıp serpişdirivedim külü tarlaya... Bindim motura, gazayağının ucunnan gerisin geri gapağı kakıvedim toprağa... Bir iki kere gelip gidince dümdüz oldu..." 

    - "Bacanağınan baldız ekmek aş hazırlamış getdile, serdik mendili otduk yidik...  Tarlaya yakın zaten evleri... "Şunu gideken götürün" deye çaydannığa benziyen küpü Gayınolana vedim. "Enişde bu boş değilmişdir" deyince, "Le n'olcek, kül vardı içinde!" dedim... Geç vakde gada tarlada eğlendim. Eve varınca vakit çıkcek deye abdes almeye galkdım. Sarı bi lamba aydınnadıyo ortalığı... Bizim çocukla da kül gabı çaydannığınan oynuyola, orasına burasına bakıyola.. Gızdım "Yav bişey yok işde, yetivesin, bi gıyıya gelin gali" diye kakdırdım... Abdesi alırkan benim gayın "Le enişde, bu altınımış!.." dedi. İşde ozuman içim cızz etdi... Bi de bakdık ki, küpün içinde sıvalı galan toz dımıl dımıl yanıyo... Kül deye tarleye serpdiğim altınımış... Bi de üsdüne oturup ekmek yidik eyi mi!..."

    Rahmetli Gümüş'ün başına da böyle bir şey gelmiş Ablak'ta...  Sohbet nasip kısmet üzerine sürdü gitti. Define işlerinde daha çok hikaye var...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder