hariç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hariç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2026

Altıncı Şehir, Birinci Köy

 
    Bir daha şiir ve hikayeye yeltenmedim. Konusu ve türü önemli değil, yazmaya karşı hep meyilli bulundum ama... Arada sırada serbest metin oluşturma çalışmalarım filan vardı. Tabi hiç bir zaman yazı yazma seviyesine ulaşmadı bunlar. Belki en fazla bir iki paragraf, onlar da türü belirsiz alabildiğine karmaşık metinler... Şu bir gerçek, onları yazarken bile hiç bir kayıt altında olmamam gerekiyordu, üslup ve tür endişesinden uzak, tam anlamıyla özgür bir kafa yapısında olmalıydım...

    Altıncı Şehir ile karşılaştığımda köyüme tayinim o yıl çıkmıştı. Buraya has kelimelerin etimolojik ve morfolojik özellikleriyle Anıtkaya köyünün (o vakit kasaba idi) her türlü değerine karşı çok ilgiliydim, hatta ufaktan derleme çalışmalarına başlamıştım.

    Bu kitap 1991'de basılmış, ama yeni haberim olmuştu. Duyurusundaki Beş Şehir'e nazire ve onun devam kitabı gibi ifadeleri görünce kayıtsız kalamadım. İlk defa on yıl kadar önce okumuş ve hayran kalmıştım Beş Şehir'e... Belki o sırada Konya'da okuyor olmamın etkisi vardır, hakkında yazılan beş şehrin biri de Konya idi ve her gün adımladığımız mekanlardı yazarın anlattıkları. Ama bundan daha çok Tanpınar'ın sıcak ve samimi üslubundan etkilenmiş olmalıyım. Zira Erzurum, Bursa, Ankara ve İstanbul yazılarını da aynı bağlılıkla okudum. Hem de defalarca... Hatta şunu da söyleyeyim, Beş Şehir'i okurken zaman zaman benzer yazılar yazabilmeyi hayallemiştim...

    Benim kurduğum hayallere paralel bir kitaptı Altıncı Şehir. Önsözünü su gibi içtim. Ahmet Turan Alkan, Beş Şehir'e neden altıncıyı eklediğini, neden memleketi Sivas'ı Altıncı Şehir olarak yazdığını anlatıyordu. Orada benim gözlerimi açan bir kaç cümlede, "Herkesin bir 'Altıncı Şehir'i olmalı ve kendi memleketini anlatarak Beş Şehir serisini sürdürmelidir" manasına gelecek şeyler söyleniyordu. Tam benlik sözler, bunların muhatabı bendim. Üzerime alındım.

    Ben de bir Altıncı Şehir yazacaktım. Buna daha Altıncı Şehir'e girmeden, önsöz kapısındayken karar verdim. Kitabı okurken aklımda hep yazma fikri vardı, bu yüzden ondan Anıtkaya'yı nasıl anlatacağıma dair tecrübeler devşirdim. Bu iki eseri tekrar okumalarımda yaptığım gibi...

    Derlediğim ve biriktirdiğim malzemeleri yazmaya ancak iki yıl kadar sonra başladım. Artık yazılarımda konu belliydi. Tür ve üslup hususunda ise malum olduğu üzere serbesttim. Yazdıklarımın bazıları Anıtkaya için açılan web sayfasında yayınlandı. Tayin üzerine köyden ayrıldıktan sonra yazmanın hızı azaldı, yazıların konusu değişip daraldı. Ama yine de elektronik arşivde epeyce yer kaplayacak cesamete sahipti. 2020'ye geldiğimizde bu arşivi kaybettik. 

    Webte yayınlananlar dışında elde bir şey kalmamıştı, ama emeklilikte elim boşa çıktığı için önüne geçilmez bir yazma arzusuyla doluydum. Örgüzce yazabileceğim, yazdıklarımı kafama göre arşivleyebileceğim, aynı zamanda internet ortamında güvenle tutabileceğim bir platform lazımdı. Böylece Eğretiköy doğdu. 

    Eğretiköy benim Altıncı Şehir'imdir. Ahmet Turan Alkan'ın tavsiyesiyle bu fikre odaklandığımı söylemiştim. Afyon'u yazamazdım, benim boyumu aşardı; ayrıyeten orada büyümediğim için bu yetkinlikte değildim. Ben ancak Anıtkaya/Eğret'i anlatabilirdim. Yazdıklarıma ille de bu yönde bir ad verilecekse buna 'Birinci Köy Eğret' demeyi tercih ederim.

    Yazarken hiç tür kaygısı gütmedim, gütmüyorum. Aman şunu değiştireyim de sohbet özelliği kazansın, yok efendim şu kelimeyle başlarsam anı olur, hikayeye kayıyor, fıkra gibi oldu, gibi düşüncelere hiç kapılmadım. Nasıl geldiyse öyle yazıyorum. Zaten serbestlik ve özgürlükten kastım budur...

    Bununla beraber yazdıklarımı genellikle deneme kategorisinde düşündüm. Örnek aldığım Beş Şehir ve Altıncı Şehir gibi iki mühim eser bu türde değerlendirildiği için ben de Eğretiköy yazılarını deneme olarak görüyor olabilirim. Ayrıca yazdıklarında ispat zorunluluğu olmaması beni bu türe yönlendirmiş olabilir. Deneme özelliği taşımadıkları halde yine de yazdıklarımın bu çerçevede görülmesini istiyorumdur belki de, kim bilir...

    Şiir ve hikayeden kaçarken aslında sanattan mı kaçıyordum, bunu bilemiyorum. Sanattan kaçılır mı, öyleyse şu yazdıklarımız nedir, bu sorulara tatminkar bir cevap da veremem. Bedri Rahmi'nin dediğine göre "Aklı başında herkes sanat yapar. Kendini sanata veren herkes verdiği kadar nasibini alır." Buna göre sanat öğrenilebilir, geliştirilebilir; ondan kaçmaya ne gerek var. Eğer deneme de bir sanatsa, ustalardan onu öğrenmiş ve yaza yaza geliştirmiş olabilir miyiz...

    Yazdıklarımdan ilkini okuduğunda fakülte arkadaşlarımdan biri, onun deneme değil anı-hikaye olduğunu söylemişti. Bir başka arkadaş anı, diğeri hikaye, başkası da yerel tarih olarak değerlendirdi. Sonra bir kaç yazı daha paylaştığımda benzer değerlendirmeler aldım, kimse deneme demedi.

    Tür olarak denemenin ustalarından belki en önemlisi görülen Suut Kemal Yetkin'in bu konudaki değerlendirmesi cesaret verici: "Deneme kelimesini yeni bir edebiyat türüne ilk defa ad olarak koyan Montaigne olmuştur. Burada 'deneme', yeni bir edebiyat türünü deneme anlamına gelmektedir. Ama bu yeni edebiyat türünü öbür edebiyat türlerinden ayıran sınırlar nedir?" Montaigne bunun cevabını vermemiş. Benim anladığım, ilk zamanlarda bilinen türler içinde değerlendirilemeyecek yazılara deneme denilmişti. Bu yüzden denemede serbestlik ve özgürlük ön plandadır. Ancak mucidinden sonraki asırlarda denemenin bildiğimiz teorik özellikleri belirlenmiş. Bu belirleme onu sınırlandırma, bir bakıma özgürlüğünü gemlemedir. Denemeye kural koyarsanız onu deneme olmaktan çıkarırsınız. 

    Her şeye rağmen, türün doğum tarihi olan 1571 Mart'ındaki o ilk deneme serbestliğinde görüyorum ben yazdıklarımı. Yeni bir tür denediğim için denemedir onlar. Ayrıca örnek aldığımı söylediğim Beş Şehir ve Altıncı Şehir'deki kadim denemenin hür özelliklerine de dikkatinizi çekerim. Onlarda hikaye de vardır, fıkra da; bol bol anı, yer yer efsane okursunuz. Sohbetin samimiyetini, tarihin derinliğini, makalenin ciddiyetini bile bulursunuz. Belki bunların hepsine yer verdiği için bu iki temel esere deneme denilmiş.

    Tabii olarak bizim yazılarda her türün çeşnisi vardır. Biraz ondan, biraz bundan... Okuyanların bazen anı, bazen hikaye, bazen anı-hikaye, fıkra, sohbet, hatta makale demelerini normal karşılıyorum...

    Her neyse, herkesin bir Altıncı Şehir'i olmalıdır; Benim Altıncı Şehir'im, Eğret... Birinci Köy, Eğret... Ve Eğretiköy yazıları denemedir. Çok sıkışırsam kaçış rapmam hazır, 'deneme denemesi' deyiveririm.

    NOT: Kader arkadaşım Ahmet Turan Alkan ile tanışıp görüşmek nasip olmadı. Ancak Eğretiköy'e sebep olması hasebiyle üzerimde çok hakkı var. Allah rahmet etsin.


12 Şubat 2026

Şeytanın Allah İle Savaşı Ve Epstein Olayı

    (8-9-10 Şubat 2026 günlerinde arkadaşlarımla yaptığımız sohbet metnidir, yazım hataları ve anlatım bozuklukları hoş görüle...)

    Epstein dosyalarından çıkan sonuç; olayların özü, nesnesi bebekler ve kız çocukları olan Satanist ayinlerdir. Bu temel üzerinden okumazsak Hülya'nın işaret ettiği iğrençliği göremeyiz. Burada böyle bir okuma denemek istiyorum.

    Kuran'da Şeytan'dan bahseden çok fazla ayet var, yalnız özellikle iki ayetin şu olayla yakından ilgili olduğunu düşünüyorum. Hicr 36-39: "İblîs: “Rabbim! Madem öyle, insanların diriltilip kabirlerinden çıkacakları güne kadar bana yaşama fırsatı ver” dedi. Allah da şöyle buyurdu: “Tamam, artık sen kendisine yaşama fırsatı verilenlerden birisin.” “Ama diriliş gününe kadar değil, vakti ancak tarafımca bilinen belirli bir güne kadar!” İblîs şöyle dedi: “Rabbim! Madem beni azdırıp saptırdın, yemin olsun ki, ben de yeryüzünde günahları onlara çok cazip göstereceğim ve kesinlikle onların hepsini azdırıp yoldan çıkaracağım.”

    Diğeri de Nisa 119: "«Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar (putlar için nişanlayacaklar), şüphesiz onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler» (dedi). Kim Allah'ı bırakır da şeytanı dost edinirse elbette apaçık bir ziyana düşmüştür."

    Bu iki ayetin/ayet grubunun daha iyi anlaşılabilmesi için insanın yaratılması olayını yine Kuran'da anlatıldığı biçimiyle özetlememiz gerek: Allah insan projesini uygulamaya soktuğunda meleklere hitaben yeni yaratılan şu insanın üstünlüğünü kabul edin der. Melekler bunu kabul ederler, yalnız aralarından biri (İblis) kendisinin ateşten yaratıldığını, topraktan yaratılan insanından daha üstün olduğu için ona secde etmeyeceğini belirtir. Bu küstahça cevap, bir bakıma isyan olduğu için Allah onu rahmetinden kovar. Kibrine, kovulmuşluğuna, lanetlenmeye iyice kızan Şeytan ile Allah arasında yukarıdaki ayetlerdeki diyalog yaşanır. Bu diyalogda, özellikle şu son dönemde yaşanan olayların açıklamasını bulabiliriz.

    Ayetlerdeki ifadelerden Allah'a ve insana nasıl gayz, kin, nefret, öfke ile gerildiğini anlayabilirsiniz. Bu kinin bir sebebi de kıskançlıktır. Şeytan, ilahi rahmetten kovulma ve lanetlenmesinden insanı ve buna meydan veren Allah'ı sorumlu tutar. Bu yüzden insana hep hasetle, Allah'a da kinle bakar. Bu iki duyguyu ileride çok kullanacaktır.

    Allah'a öfkeyle, madem sen onu benden üstün tuttun, insanı yeryüzünde kendine temsilci olarak atadın, bak ben de onlara neler yapıyorum diye yukarıdakileri sıralar. Lakin çok zekidir, Allah'ın izni olmadan hiç bir şey yapamayacağının da farkındadır. Bu yüzden önce "Bana bir süreliğine izin ver de neler yapabileceğimi göstereyim" diyerek mühlet ister. Allah da ona kıyamete kadar süre verir. İşte bu mühleti kopardıktan sonra tasarılarını sıralar. Burada akıllara, bu kadar kötülük peşinde koşan ve yapmak istediği korkunç şeyleri açıkça belirten bir lanetliye Allah'ın neden mühlet verdiği sorusu takılabilir. Bunun cevabı imtihan... Hani "Ben sizin rabbiniz değil miyim" sorusuna insan "evet" cevabı vermişti ya, işte bu Allah ile insan arasındaki bir sözleşme, ahitleşme idi, böylece insan yeryüzünde Allah'ın halifesi/temsilcisi görevine atandı. Bu görevini nasıl yaptığına dair kendisine verilen bir beden ve ömürle imtihan edilecek. İmtihan kolay değildir, zorlaştırıcı etkenler, kazık sorular, çeldiricilerle doludur. İşte Şeytan bizim imtihanımızdaki bütün olumsuzlukları üzerinde toplayan 'şey'dir. Allah bu yüzden kıyamete kadar geçerli mühlet vermiştir. Şüphesiz daha başka hikmetleri de olabilir, orasını ancak Allah bilir.

    Şeytanın sözlerinden nasıl tanrılık tasladığını farketmişsinizdir. Allah ona verdiği mühletle birlikte onu bazı izafi güçlerle de donatmıştır. Şimdi insan halifelik vazifesini hakkıyla icra ettiğinde ne kadar kıymetli bir varlık olduğunu anlarsın. Aksine yapamadığı zaman da çerçöp olacağını kıyasla. Yani insanda hem elmas olma potansiyeli var, hem de kömür... Bu potansiyel nasıl açığa çıkacak?  Öyle imtihanlardan geçeceksin ki, sonuçta doğrularla yanlışların değerlendirilip ne olduğun anlaşılacak. Burada imtihan aygıtın/aparatın şeytan oluyor. Elbette büyük bir sınavın aracı da donanımlı bir aygıt olmalıdır. Bu yüzden şeytanın hızlı hareket, maddeye nüfuz, kılcallara girme, nöronları etkileme, toplumların karar alma mekanizmalarını ele geçirme, eşsiz bir propaganda vs bir sürü gücü vardır. Bu yüzden tanrı gibi davranır ve kandırdığı insanlara tanrılığını kabul ettirir.

    Bu yüzden Hz İbrahim "Babacığım! Sakın şeytana tapma, çünkü şeytan Rahman'a baş kaldırmıştır" (Meryem-44) diye adeta yalvarır. Bir peygamber, babasına neden böyle desin, demek ki şeytana tapıyordu, veya o dönemde yaygın bir satanizm tehlikesi vardı. İnsanlık tarihi boyunca hep var olmuş bu tehlike. Verdiğim diyalogun devamı Kuran'da değişik surelere serpiştirilmiş. Diyor ki şeytan, "Sen insanı methediyorsun, ama ben onu öyle yoldan çıkaracağım ki onları bu bahsettiğin özellikte bulmayacaksın, nasıl aşağılık iğrenç yaratıklara dönüştüğünü göreceksin" buna benzer şeyler söylüyor... Herif dediğini yapmış ve her devirde kendine kulluk edecek insanlar bulmuş. Böyle bir din bile kurmuş, satanist mabetleri, ibadetleri, ayinleri, kurbanları ve başka iğrenç ritüelleri oluşturmuş.

    Kıyamete kadar gerçekleştirmeyi vadettiği şeytanca projelerini ele alalım. Evvela insanları saptıracağını söylüyor ve bunu kesinlik ifade eden sözlerle anlatıyor. O kadar kendinden emin yani. İnsan hayatı bir yolculuktur, bu yolculukta (ömrün her aşamasında) yolumuzu keseceğini, tuzaklar kuracağını, yanlış yönlendireceğini, kötüyü iyi, yanlışı doğru, çirkini güzel göstererek bizi hep saptıracağını ilan ediyor. Hani imtihan demiştik ya, burada biraz kader konusu da devreye giriyor. Kuantum fiziğiyle ilgilenenler hayatımızın seçimlerden ibaret olduğunu bilirler. The Matrix'te kırmızı-mavi hap gibi önümüze sürekli seçenekler sunulur. Bizim tercihimize göre de Allah sürekli bizim geleceğimizi yaratarak inşa eder. Sonra bir seçim/yol ayrımı daha, bir daha, bir daha... Hayatımız hep böyle yolların çatallaştığı kavşaklara uğrar, biz de hangi yoldan gideceğimizi cüzi irademizle seçeriz. Hayat ve kader kısaca bu...

    İşte şeytanın yaptığı bu kader-denk noktalarında, yol ayrımında, tercih zamanında karşımıza çıkıp bizi yanlış tarafa yönlendirmektir. 'onları kesinlikle saptıracağım' dediği şey budur. Burada kendisine geçici olarak verilen güçleri de devreye sokarak bunu başarır. O güçler 'zayıf' insanı çok etkiler. Gerçekten insanın bazı zaaf noktaları vardır ve şeytan onu iyi etüd etmiş, dersine iyi çalışmış, herkesin zayıf noktasından yakalamasını iyi biliyor. Para vaad ediyor, makam vaad ediyor, çiftçiyse tarla vaad ediyor, siyasetçiyse iktidar vaad ediyor, topluluğa devlet vaad ediyor, tanınmayı isteyene şöhret, kindara vahşet, açgözlüye servet vaad ediyor, yani herkesi bir yerinden yakalamayı biliyor. Bir kere yakaladığı zaman da artık onu kendisine esir ediyor. Allah'ın kendi temsilcisi olarak görevlendirdiği insan, artık şeytanın distrübitörü, santrali, askeri haline geliyor, resmen satanist oluyor.

    Kendi kendine gayzla yemin ettiği şeylerden biri de, insanlara hayvanlarının kulaklarını yarmalarını emredeceğine dairdir. İnsanlık tarihi boyunca bunu da gerçekleştirmiş. Dünyanın çeşitli yerlerinde bazı hayvanların putlaştırıldığı veya en azından putlara kurban etmek üzere ayrılıp onlara kutsallık izafe edildiği belirtiliyor. Putperes insanlar kurban ayırdıkları bu hayvanları kulaklarını yarıp dilerek işaretlerlermiş. Ayrıca bu hayvanların toplum içinde dokunulmazlığı da bulunurmuş. Hemen bütün tefsirciler kulak dildirme yeminini bu şekilde yorumlamışlar. Fakat yeni bilgilere göre, kobay hayvanlar üzerinde yapılan genetik/DNA deneyleri hep kulak derisinde gerçekleştiriliyormuş. Hassas yapısı sebebiyle  bu işleme en uygun organın kulak olduğunu söylüyorlar. Yani hayvanın kulağı kesilerek oradan doku alınıyor.  Bu bilgi, ayetin devamındaki ifadeler birlikte ele alındığında daha bir anlam kazanıyor. Şeytan devam yemininde 'onlara emredeceğim Allah'ın yaratışını değiştirecekler' diyor.

    Burada çok kapsamlı bir değişiklikten söz edildiğini anlayabiliriz. Allah'ın yaratışı sayısız varlık üzerinde tecelli edip durmaktadır. Bir de kainat ve özellikle dünyadaki varlıklarda, ya da doğada diyelim, ilahi ve tabii bir işleyiş vardır. Bahsedilen değişiklik bu doğal işleyişle ilgilidir ve varlık alemindeki bütün dengeyi alt üst edecek biçimde... Bakın içinde neler var, bazı şeyleri hatırlatayım. Ozon tabakasındaki delik olayını hatırlarsınız, kloro floro karbon muydu ne, dünyadan salınan bu kimyasalın ozonu deldiğini böylece koruyucu kalkanımızı kaybettiğimizi söyledi bilim adamları. Ardından küresel ısınma, buzulların erimesi, kuraklık, yüzey sularının çekilmesi, enerji ve su sıkıntısı, tahıl krizi, kirlilik, yangınlar, seller, depremler... Bunlar hep tabiatın doğal işleyişini değiştirme kaynaklı. Dediğine göre bu değişiklik fikrini insana şeytan fısıldamış.

    Bilim adamlarının dediğine göre insanlık tarihi boyunca yerel ve küresel ölçekli bütün helak ve tufanlar öncesinde mutlaka dünyada böyle insanın müdahalesiyle gerçekleşen değişiklikler olmuş. Yaratılış ve dengedeki dejenerasyon neticesinde yıkım gerçekleşmiş. Lut kavmindeki denge bozukluğu malum sapıklıkla birleşiyor, Medyen'de ticari hilekarlık, Semud'da ıslahçılara düşmanlık ve garibanlara zulüm ve sair... Bütün bunları insana yaptıran malum merkez... Bugüne geldiğimizde yaratılıştaki ana denge eksenini bozma işleminin daha şiddetlisini görüyoruz. En basitinden insan yaratılışına müdahaleyi ele alalım.

    Bazı ülkelerde hemcinsiyle evlenmek yasal hale getirilmiş. ABD'de seçimler öncesinde bu husus çok tartışılmıştı. Hollywood'un öncülük ettiği filmlerde bu durum çok normalmiş gibi dünyanın gözüne sokuluyor. Bizde çok izlendiği söylenen bir yemek programında katılımcılar arasında mutlaka böyle bir tipe yer veriliyor. Kadınlar erkeğe, erkekler kadınlara özendiriliyor her fırsatta. Bu insan tabiatına müdahale değil midir... Daha mühim bir tehlike, dijitalleşme... yapay zeka salgını... Bu gidişle insan düşünme yetisini kaybedecek. Ruhunu etkileyemeyeceğini anlayınca bari insanı bedenen etkisiz hale getireyim, diye plan yapmışa benziyor. Kandırdığı bazı uşaklarının dillendirdiğine göre nihai planları şu imiş: İnsan bedenini koflaştırırsak Tanrı dünyada tecelli edecek şey bulamazsa (çünkü en mükemmel projesi olan insanı etkisizleştirmiş olacağız) dünyadaki hakimiyetini kaybeder. Kıyameti de koparamayacağı için hem dünya ebediyyen bize kalır, hem de cehennemi boylamaktan kurtuluruz... Gülmeyin, Kabalacılarda, Evanjeliklerde ve tabi ki Satanistlerde benzeri düşünceler çok revaçta...

    Tabii'yi bozmanın en bilinenleri şüphesiz GDO'lu ürünler... Genetiği bozulmuş ürün diye çevrilen bu kavramda her türlü bitki ve meyvenin genetiğiyle oynama var. Fazla üretim, kaliteli üretim, dayanıklı üretim gibi sloganlarla ortaya çıkan bu uygulama önceleri tohum ıslah gibi masum bir proje diye lanse edildi. Fakat kısa sürede asıl amacın hibrit tohum yoluyla geleneksel ata tohumları bitirerek bütün dünyayı kendilerine muhtaç etme gayesi güttükleri anlaşıldı. Büyük ölçüde başarıya ulaştıklarını kendi ülkemize bakarak anlayabiliriz. Ata tohumlarımızı kaybettik, fide olsun tohum olsun İsrail'e muhtaç duruma geldik. Yetiştirdiklerimizde lezzet kalmadı, bedenimizde sıhhat kalmadı, hastalıkların artmasından şikayetçiyiz. Üstelik devletimiz tarafından ata tohumu kullanılması yasaklandı, arpa buğdayda bile sertifikalı denilen o ithal hibrit tohumları ekmek zorunda çiftçiler. Fatih Çolak diye gariban bir dertli var, sosyal medyadan ata tohumları yaygınlaştıracağım diye çırpınıp duruyor. Küresel tohum çetesi yakında ona kasteder diye korkuyorum. Bütün bunlar şeytanın 'onlara Allah'ın yaratışını bozmalarını emredeceğim' diye ant içmesinin eseridir...

    Geçenlerde bir haber okumuştum, Afyon'da mezar sıkıntısı başlamış. Buna sebep olarak insanın raf ömrünün uzamasını gösteriyorlardı. İnsanın derken, insan cesedinin raf ömründen bahsediyorum. Buna göre bir cenazenin tamamen çürümesi normalde üç yıl idiyse, son yıllarda bu yedi sekiz yıla çıkmış. Yani bir ölü defnedildikten ancak 7 yıl sonra tamamen çürüdüğünden aynı mezara o kadar yıl sonra yeni bir cenaze defnedilebiliyor. Bu yüzden kabir sıkıntısı var... Bunu yediğimiz gıdalardaki katkı maddelerine bağlıyorlar. Misal bir kova yoğurt market rafında hemen bayatlamasın diye kimyasal koruyucu katıyorlar. Yoğurt diye yediğimiz o şeyle birlikte kimyasal koruyucu da vücudumuza giriyor, böylece hücrelerimize kadar işleyerek bizim de raf ömrümüzü artırmış oluyor. Yaratılışı bozma....

    Siz tabii dejenerasyona daha çok örnek bulabilirsiniz. Şeytanın andındaki diğer bir hususa geçelim. 'Onları kuruntulara sokacağım' diyor... Bazı meallerde kuruntu denirken bazılarında, olmayan şeyleri varmış gibi göstermek, yahut gerçekleşmeyecek hayallere, hedeflere yönlendirmek gibi değişik anlamlar verilmiş. Hepsi aynı kapıya çıkar, insana üfürüyor yani, sen şöylesin, böylesin... Buradan İsrailoğullarına geçiş yapabiliriz...

    Yahudilerin genelinin inandığı ve İsrail politikasına yön veren arz-ı mev'ud/vaat edilmiş topraklar kavramı biliniyor. Tahrif edilmiş kutsal kitaplarında yer aldığını iddia ettikleri bu kavrama göre bir bölgeyi Tanrı İsrailoğullarına vaad edip, burası sizin gelin devletinizi kurun demiş. Şimdiki İsrail toprakları ile birlikte Lübnan, Ürdün'ün tamamı ve Suriye, Irak, İran, Türkiye'nin bir bölümünü içine alan bölge vadedilmiş topraklardır. İşte Yahudiler asırlardır vaadedilen bu toprakların kendisine verilmesini beklemekte olup, BM kanalıyla 2.dünya savaşı sonrasında bu yolda ilk adım atılmış, BOP ile de ikinci adım yoldadır. Aslında böyle bir şey olmadığı halde şeytanın saptırmasıyla kutsal kitap bozulmuş, içine böyle bir ayet uydurularak bütün bir millet arz-ı mev'ud gibi bir saçmalığa inandırılmıştır. Uğruna nice kanlar dökülen bu saçmalığın daha korkunç bir boyutu var. Vaadedilmiş topraklar yukarıda sınırlarını çizdiğim bir ortadoğu bölgesinden daha fazlasıdır. Çünkü arz, yerküre yani dünya demek olup Yahudiler aslında Tanrı dünyayı bize verdi, bizden başkasını burada yaşatmayız düşüncesiyle hareket etmekte, kendilerine ait olan dünyayı başkalarıyla paylaşmamak için gerekirse onu ateşe vermekten çekinmeyecek duruma gelmişlerdir. Son dünya olaylarını bu perspektiften okursanız daha yerli yerine oturtursunuz... Şeytanın yahudilere üfürdüğü bu anlayışın daha korkuncu var...

    Yahudilerin geneli, dünya ve insanlığa 'ya benimsin ya toprağın' moduyla bakarken, azınlıkta kalmış Kabalacı mistik bir grubun bakışı daha fanatiktir. Onlara göre Yahudiler İblis DNA'sı taşımaktadır. Evet, kendilerinin iblis soyundan geldiğine inanıyorlar. Bu şeytan uşaklarına göre, nasıl ataları yaratılış itibariyle topraktan yaratılan Adem'den üstün idiyse, Yahudiler de insanlardan üstündür.  Dünyada ancak Yahudilere hizmet etme şartıyla yaşamalarına izin verilebilir. Ayrıca insanları öldürmenin, çocuk bebek demeden katletmenin bir mahzuru da yoktur. Yahudiler, ırkı önemli değil, insan öldürdü diye suçlanamazlar... Şimdi arkadaşlar bu şeytani anlayışa sahip topluluğun son dönemde yaptıklarını nasıl bir mantıki temele oturttuklarını anlamışsınızdır. Filistin katliamına engel olunabildi mi? Gerçekten de şeytanın akıl hocalığında küresel karar mekanizmalarını da ele geçirmişler, istediklerini yapıyorlar.

    Ben sadece Yahudileri örnek verdim, şeytanın olmayan şeyleri vehmettirerek toplulukları nasıl yoldan çıkardığını diğer milletleri düşünerek genişletebilirsiniz. Çünkü o sadece Yahudileri manuple etmiyor, her millette parmağı var. Giriyor aralarına, siz diğer milletlerden üstünsünüz, falancalar size ezelden beri düşman, filancalar sizin atalarınızı katletti; ötekilerine varıyor siz şöyle asil bir ırksınız, falancalara savaş açın, ötekine füze fırlatın, şurayı işgal edin... diyor. Savaşlar çıkarıyor, katliamlar yaptırıyor. Bu yüzden Milletini, ülkesini sevmek ve onu yüceltmek manasına gelen pozitif milliyetçilik hoş karşılanıp teşvik edilmiş. Ancak kendi ırkını diğerlerinden üstün görerek saldırgan bir politika izlemek manasına gelen negatif milliyetçilik hiç bir zaman hoş karşılanmamıştır. Irkçılık diye çevrilebilen ve Nasyonalizm diye adlandırılan bu menfi milliyetçiliğin kısaltılmışı Nazi oluyor. Zannedildiği gibi Naziler sadece Almanya'da değil, her ülkenin nazisi var. Ve malesef nazizm şeytanın yeldirmesiyle oluşup gelişiyor.

    Hazır Yahudilere/İsrailoğullarına gelmişken buradan Epstein olayına geçiş çok kolay, çünkü Epstein Adası merkezinde şekillenen Satanist yapının yöneticeleri Yahudi orijinli. Şeytanın özellikle son dönemdeki oyunlarını bu millet üzerinden hayata geçirmesi ilginçtir.  Bu biraz da Yahudilerde ahiret inancının zayıflığına bağlanıyor. Hatta hiç yok gibi diyorlar.  Bunlara kıyasla Hristiyanlarda daha kuvvetli bir öldükten sonra tekrar dirilme inancı var. Biz müslümanlarda ise, bilindiği gibi imanın şartlarından birisi... Bu yüzden Şeytan tarafından en çok manüple edilen topluluk Museviler. Arzımevud ve iblis soyu gibi sapıklıklar da eklenince resmen Şeytanın elinde oyuncak olmuşlar.

    Ta seri başında ademoğlunun yapı olarak bir takım zaaflar barındırdığını, şeytan onu saptırırken özellikle bu zayıf noktalarına çalıştığını söylemiştik. İnsanın mühim zaaflarından (aslında buna zaaf demek doğru olmayabilir, özellik diyelim) biri de ebediyet arzusudur. Gerçekten fani olduğumuzu bilmemize rağmen her zaman ölmemenin çarelerini ararız. Hepimizde vardır bu sonsuzluk, ölümsüzlük isteği... Bu hususta sadece Yahya Kemal'in beytini hatırlatayım:

    Ölmek kaderde var, yaşayıp köhnemek hazin
    Yok mudur buna bir çare, Ya Rabbelalemin

    Neyse ki basübadelmevt (öldükten sonra tekrar dirilme) sonucunda bizi ebedi bir hayat beklediğini bildiğimiz için bu ölümsüzlük arzusunu bir nebze bastırıyoruz biz. Ya ahiret inancı olmayan Yahudiler ne yapsın? İşte şeytan onları bir de buradan yakalıyor, ve neler yaptırıyor neler...

    Epstein denilen yapıyı sadece pedofil, cinayet, satanist ayin, insan ticareti vb suçlarla tanımlamak ne kadar doğru, veya bu sapık örgütlenmenin suçları bundan mı ibaret? Dün gündüz araçta olduğumdan TRT haberlerini dinlemek zorunda kaldım, 14 bülteninde pedofil fuhuş örgütü diye bahsedildi, 16 bülteninde ise haber olarak bile geçmedi. Kısaca örgüt hakkında bildiklerimizi özetleyelim. Bunlar Ortadoğu ve 3. Dünya ülkelerinden bebekleri ve kız çocuklarını kaçırarak adaya topluyorlar. Irkı milleti önemli değil, zengin ve etkili kimseleri müşteri olarak belirleyip bir şekilde ağlarına düşürüyorlar. Onları her türlü sapık, insanlık dışı etkinliğe teşvik ediyorlar. Kız çocuklarına tecavüz, onları öldürme, etini yeme, şeytana kurban etme ve daha akla hayale gelmedik canavarca şeyler... Amaçları ne? Her etkinliğin yazı, video ve ses kaydını almak suretiyle arşiv düzenlemek, gerektiğinde bunları şantaj amaçlı kullanarak ilgililere dilediğini yaptırmak... Şeytanca değil mi?...

    Bebeklere gelelim... Uzmanların söylediğine göre yeni doğan bir bebekten alınan salgı (veya adı her neyse) başka bir vücuda enjekte edildiğinde gençlik veya yaşlanmayı geciktirici etkisi gösteriyormuş. Kaçırdıkları bebeklerden alıyorlar alacaklarını, sonra o bebeği atıyorlar, çöp oluyor çünkü. Zengin, etkili ve yaşlı müşterilerine satıyorlar. Müşteriyi bir müddet idare ediyormuş bu şey, sonra yine lazım, yine lazım... Süreklik gereken bir pazar yani... Bu yüzden sürekli bebek kaçırıyorlar, istenmeyen bebekleri topluyorlar. Elbette bunu batılı ülkelerde yapamazlar, bizim gibi insan hayatının değeri olmadığı ülkeler ise bulunmaz fırsat... Bir özel hastanedeki kayıp bebekler davasını hatırladınız değil mi, sahi ne oldu o dava? Yeni ortaya çıkan bir belgeden Epstein uçağının Türkiye'ye onlarca kez sefer yaptığı öğrenilmiş. Son depremde kaybolan çocukların akıbeti?...

    Şimdilik ölüme çare bulamadılar (hiç bulamayacaklarını bir bilseler)... Hiç olmazsa yaşlanmayı durdurarak ölümü geciktirelim arayışından başka bir şey değil bu bebek ticaret ve cinayetleri... İhtiyar bedene şırınga edilen o şey sonucunda vücudun bazı noktalarında (özellikle yüzde) morluklar ve kararmalar oluyormuş. Pek çok ünlünün böyle fotoğrafları var. Bir seçim günü, ünlü bir politikacının yüzü gözü mosmor bir halde sandığa geldiğini hatırlayın. 'Merdivenden düştü' diye geçiştirildi ve merdivenden düşen adamın gözü niye morarır diye soruşturan bir Allahın kulu çıkmadı...

    Arkadaşlar, Epstein tamamiyle satanist bir örgütlenmedir, bunu yaptıklarından anlayabilirsiniz, hepsi onun taktikleri çünkü... Ancak ben yine de çok ilginç bulduğum bir yazıdan alıntı yaparak bunu sizlerin dikkatine sunmak istiyorum. Yazı dün yayınlandı, bulunduğunuz konumdan erişime kapalı olduğu için göremezsiniz, bu yüzden link yerine alıntı metnini vereceğim.

    "...
    Epstein dosyaları ile birlikte ortaya saçılan bilgiler bize küresel ölçekte örgütlenmiş seytani bir aklı göstermektedir. ABD Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı iki saatlik video kaydındaki çarpıcı diyaloglar, soruları soran kişinin kimliğiyle birlikte okunduğunda çok daha derin bir anlam kazanmaktadır.

    Röportajı yapan kişinin, dönemin en tartışmalı siyasal figürlerinden biri olan Steve Bannon olduğuna inanılıyor. Bu ihtimal, konuşmayı sıradan bir gazetecilik faaliyeti olmaktan çıkarıp, ideolojik, metafizik ve hatta istihbari bir yüzleşmeye dönüştürüyor. Sorulan soru bu yüzden basit bir suç isnadı değildir; doğrudan varlık, kötülük ve iktidar üzerine kurulmuş bir sorgudur:
    - “Sen bizzat şeytan mısın?”
Epstein’ın cevabı ise inkâr değildir. Savunma hiç değildir.
    - “Hayır!” der, “Ama iyi bir aynam var.”

    Bu cümle, masum bir nükte ya da kaçış değildir. Aksine, şeytanla kurulan ilişkinin en çıplak itirafıdır. Çünkü burada Epstein, kendisini şeytan olarak tanımlamaz; daha kötüsünü yapar: Şeytanı yansıtan, onu görünür kılan bir yüzey olduğunu kabul eder.

    Şeytan, klasik teolojide doğrudan ortaya çıkmaz. Baştan çıkarır ama perde arkasında kalır. İnsanı öne sürer, arzuyu sahneye koyar, suçu başkasının eliyle işletir. Epstein’ın “ayna” metaforu tam da bunu söyler. Mesaj nettir: “Ben değilim. Bende görünendir.
    ...”

    Yeter artık içimizi kararttın nerede güzel haber, diyorsunuz... Az daha sabır... Dikkat edilirse şeytan ve onun temsilcisi olmuş insan-şeytanlar kendilerinde hep büyük güç görüyorlar. Epstein'deki küstahlık, İsrail'in benzer davranışları hep şeytanın tipik kibrinin bir benzeri. Başlangıçtan beri 'ben üstünüm, ben güçlüyüm' havalarında. Ve bu kibri ve hasedi yüzünden kovulmuş/lanetlenmişti. Bir de Allah kıyamete kadar kendisine mühlet ve bazı güçler vermişti. Şimdi bu mühlet ve gücü Allah'ın verdiğini unutmuş, sanki kendinden kaynaklanıyormuş gibi böbürlenmesi yok mu... Aynen bu huyu avanelerine de geçmiş. Bak Epistein'e, İsrail'e ve benzerlerine; kimse bize bir şey yapamaz, kimse bize dokunamaz havasındalar. Oysa bakın Allah ne diyor: "O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç kuşkusuz, şeytanın tuzağı çok zayıftır." (Nisa 76)

    Epstein öldüğü veya intihar ettiği açıklandı, ama itirafçı olmasından korktukları için infaz edildiğini düşünenler az değil. Şeytan çocuklarından birini feda etmiş... Buna rağmen belgelerin açıklanmaması için çok engel çıkarıldı. Direnenlerin biri de Trump... Neyse ki oralarda hala hukuk var, Adalet Bakanlığının kararıyla açıklanan belgelerin sadece bir bölümü bile satanist yapıyı dağılma eşiğine getirdi. (Eşiğine getirdi diyorum, Epstein'in ölmediğine inananlar da az değil) Bu kadar kendilerini güçlü gören şeytan uşaklarını Allah ne hale getirdi. Çünkü gerçekte güçleri yok, ta baştan şeytan gücünün kendinden olmadığını, izafi güç olduğunu söylemiştim... Ayrıca yeryüzünde kendine halife atadığı insanoğlunu bu şeytan karşısında yalnız bırakmazdı, bırakmadı bırakmayacak. Allah nurunu tamamlayacak. Yalnız şeytana karşı nasıl durulacağının reçetesi de yine Kuran'da...

    Epstein'in dağılmakta olduğu, şeytanın yenildiği düşüncesine kapılarak gevşekliğe meydan vermemek gerekir. Burada size Şeytan'ın Avukatı adlı filmi hatırlatmak isterim. Son sahnede tuzağı açığa çıkarılarak yenildiği düşünülen Şeytan (Al Pacino), taze bir avukata iş teklifi yaparken görüntülenir. Yani şeytanda tuzak bitmez, bireysel hayatımızda olsun, sosyal hayatımızda olsun sürekli yolumuzun üstüne çukur kazar. Epstein biter, başka bir Epstein bulur, çünkü kendisine kıyamete kadar mühlet verilmiş. Biz ona karşı koyma kılavuzumuzu iyi okuyalım.

    Bu anlamda 'İlim öğrenmek kadın erkek her müslümana farzdır' esasından cesaretle 'Türkçe Kuran'ı hatmetmek kadın erkek her Türk'e farzdır' fetvasını veriyorum. Arapça Kur'an'dan yine dualarımızı okumaya devam edelim, ama hiç olmazsa ömrümüzde bir kere mealini okuyalım. Ki Rabbimiz bizden ne istiyor, bizimle ne konuşuyor, hayatımızın anlamı nedir vb. gibi bir çok soruya cevapla birlikte şeytanla mücadelenin yollarını öğrenelim diyorum, eğer küstahlık kabul etmezseniz...


31 Ocak 2026

Atelyeden Ne Çıkar Veya Sanatkar Arkadaşlarım

    
    Mevzu sanat... Güzel sanatlar dedikleri... Hani şu pratikte faydasız, ama ruhumuza zerkettiği zevk ve güzellik hissiyle paha biçilmez değerde, bir an için dünyayı güzelleştirip ona katlanma gücü veren şeyler...

    Bizim köy okulunun manzarası tarihi Kervansaray-Cumacamisi-Kabristan üçlemesiydi, hala öyledir. 1977 baharında resim yapalım diye öğretmenimiz dışarı çıkarmış, kendi seçtiğimiz bir şeyi çizeceğiz, serbest resim yani. Hava güzel, bahçe ana baba günü, başka sınıflar da var... Henüz derinlik kavramı oluşmadığından mıdır nedir, kağıdı dolduracak genişlikte bütün manzara çizmek zor gelmiş, ortadaki camiye odaklanmış onu resmetmişim. Komşu sınıf öğretmeni resimlerimizi güya değerlendirerek bizim ne kadar yeteneksiz olduğumuzu ortaya çıkarıyor. Bizim öğretmen de onun her türlü alaylı sözüne nezaketinden sessiz kalıyor. Böyle bir çok arkadaşınkine kulp taktı. Öğretmenim benim cami manzaralı resmi uzatırken hayli ümitli görünüyor, 'Ya buna ne diyeceksin!' gibisinden bakıyordu. Adam aldı eline, yine küçümser tavrını takınıp 'Bu da minare içindeki desenleri çizmiş!' diye kusurumu söyledi. Ama onun burun kıvırdığı şey iç desen değil, gözümüzün önündeki minarenin çevresini kaplayan zikzaklardı. Kör olmayan biri, kaba taşa oyulmuş bu sığırsidiğini nasıl göremezdi... O vakit böyle düşünmüştüm, neylersin ki bugün bile Cumacamisi minaresinde şerefeye kadar uzanan bu oyma deseni çoğu göz farkedemiyor... 

    Sanat ile ilk temasım bu olmalı, öncesine dair hafızam boş. Lakin okul bahçesinde o gün, çoğunluğun gördüğünün aksine şeyler görmek ne kadar yanlış(!) olduğunu öğrendim. Oysa sanat herkesin görmediğini görmek, duymadığını duymak, sezmediğini sezmek ve bunu esere yansıtmak değil midir.

    Ortaokul öylece geçti, lisedeyiz. Eskilerin Sanat (aslı zenaat) Okulu dediği Endüstri Meslek Lisesinde ağırlıklı derslerimiz atelyede işleniyor. Her türlü makina gürültüsü, homurtusu, vınıltısı; metal, yağ, talaş kokusu; neticesi alın aklığı olan her türlü kirin pasın içindeyiz. Buradan sanat mı çıkar! Yahut, ne çıkar! 

    Onu bunu bilmem, tesviye atelyesinden güzel bir şey çıktı. Teknik resim denilen şeyin özü; o resmi eline alan bir usta, başkaca hiç bir bilgiye ihtiyaç duymadan istenilen parçayı üretebilmelidir. Bu yüzden parçanın bir kaç yönden resmi çizilir, gerekirse kesit alınıp içinde ne var ne yok gösterilir. Hatta gerekirse perspektif denilen üç boyutlu, derinlikli resmine de yer verilebilir. Her ne kadar teknik de olsa bu resim dersinden, varlıklar ve olaylara farklı yön ve açılardan bakabilmeyi öğrendim. Perspektiften olaylara mahruti bakışın önemini kavradım. Bütün bunlar yüzeysel nazarla fark edilmeyen çoğu ayrıntının görülebilmesi anlamına geliyor. Bir de farklı düşünebilme, düşünceyi olgunlaştırabilme ve tabi ki analiz ufku... İleride şiir ve metin tahlillerinde ve çeşitli komplo teorileri üretme hususunda teknik resim dersinin böyle çok faydasını göreceğim.

    Tabi ki teknik resimin sanatla alakası yok. Fakat lisede sanat adına bir deneme daha yapıyorum. Edebiyat kompozisyon sınavından bir türlü geçer not alamıyordum. Bir sınavda yeri geldi şiir yazayım dedim. Hoca da izin verince, bir kaç paragraflık yazı yerine bir kaç dörtlükten oluşan şiir yazmak kolayıma geldi. Bir dörtlüğünün kafiyeleri "sıra sıra, ara sıra, yanı sıra" diye hatırladığım şiirden beklediğim notu alamadım. Demek ki bu benim harcım değildi, bir daha da şiire bulaşmamaya karar verdim. Bu sözümden bir kereliğine döndüm, yeri gelecek onu da anlatacağım. Yalnız o yıllarda Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı) ile tanışmamın da mühim olduğunu belirtmeliyim.

    1984'te Konya'ya bu vaziyette geldim. Edebiyat güzel sanatların bir dalı olabilir, ama bizim okuyacağımız o sanatın bilimi gibi bir şeydi. Dolayısıyla eser vermeye, yani sanatçı yetiştirmeye dayalı etkinlikler beklemiyorduk. Dersimize girmeyip ney üfleyen (adı Enver miydi acaba) bir hoca ve aşıkane şiirler söyleyen Bekir bey müstesna, akademik kadro arasında sanatçı yoktu. Buna rağmen kuvvetli söyleyişe sahip şairler vardı bölümde; Adnan Büyükbaş gibi, Cengiz Karatekin gibi... 

    Bizim sınıfın şairi ise Salim idi... Sonradan Baba Korkut mahlasını alan bu arkadaşımızın ne kadar büyüdüğünü ve şiirini ne kadar geliştirdiğini çok sonraları anlayabilecektik. Zaman zaman güçlü imgeler yakalayan Kasım'ın da şiirlerini hatırlıyorum. Yine çok ve güçlü söyleyiş güzelliğini barındıran şiirlerin şairi olarak Süleyman Seçkin'den de sonradan haberdar olduğumu itiraf etmeliyim. Öykü alanında Fulya tekti, Çehov tarzında yazdığını söylüyordu. Eline bir bağlama geçtiğinde Ülkübey çalar söylerdi. Bir iki çalışmayla üstesinden gelemeyeceği türkü yoktu, onun da kulağı iyiydi. Bak şimdi hatırladım, seçmeli müzik günlerinde teneffüslerde Salim'in flüt dinletileri olurdu... İşte bizim sınıfın sanatkar listesi bu kadar kısa, en azından kendini gösterenlerin hepi topu bu...

    Bana gelince... Şiirden boyunun ölçüsünü alan biri olarak bir daha o sahaya yaklaşmayacağımı söylemiştim, dediğimi yaptım. Ancak çaktırmadan hikaye denemesine girişebilirdim, öyle de yaptım. 'Salkımsöğüt' adında bir hikaye yazdım. Gölgesinde nice pozlar verdiğimiz, altında acı tatlı hatıralarımızın izleri bulunan, Selçuk Eğitim ile özdeş iri gövdeli salkımsöğütten mülhem bir şeydi. Kendi kendime bir kaç defa okuduktan sonra nasıl olduysa oldu, bu ilk ve tek hikayem kayboldu. Yahut imha ettim. Olayı/durumu, yazarkenki ruh halimi iyi hatırladığım bu öyküyü beğenmedim galiba... Böylece hikayenin defterini de dürmüş olduk... Bugün bile her şeye rağmen, eksiğini gediğini kapatıp Salkımsöğüt'ü tekrardan yazayım desem, yazabilir miyim bilmiyorum... 

    Civil deresi üzerindeki köprüde Halim Seraslan ile karşılaşmamız 1989 baharına rastlar. Dört beş ay önce göreve başladığım Ordu'da onu gördüğüme şaşırdım, oysa Aybastılı olduğunu biliyordum. Gönül Hanım'dan önceki bölüm başkanımız sadece Yeni Türk Edebiyatı dersimize girmişti, dolayısıyla diğer hocalar gibi yakınlığımız yoktu. Ne olursa olsun, bir yıl sonra okuldan birini görmek güzeldi, kısa görüşme bile bana çok iyi geldi. Laf arasında bu taze öğretmene mutlaka bir şeyler yazmasını da öğütlemişti. 

    Halim Hoca'nın öğüdünü ciddiye aldım. Ama ne yazacaktım 'bu durgun şimal kentinde'... Birden, ilk Ordu sabahına uyandığım dört ay önceye döndüm. Otel odası acayip karga sesleriyle dolmuştu. Bizim oraların bahar ve sonbaharlarında karga sürüleri böyle gaklayarak sabah akşam ayini yaparlardı. Yeri göğü talan eden bu çapulcu çığlıklarına aşina idim, ama şimdi burada bu ayinin sırası mıydı. Karakışın sonunda bu hayvancıkların ne işi vardı, hem sesleri niye böyle dumağı geçirmiş gibiydi... Dışarı baktığımda ancak bu sesi çıkaranların karga değil, martı olduğunu anladım. Bir dağ çocuğunun sahil kentindeki ilk sabahı... Firkat bastı, durup bir güzel ağladım... Meğer o anda gözyaşlarıyla bir şiir yazılıyormuş. Halim Hoca'nın öğüdü doğrultusunda ne yazacağımı düşünürken, ilk sabahta yazılıp dimağımın derinliğinde donup kalan mısraların buzu çözüldü, bütün canlılığıyla arzıendam ediverdiler. Şiirin bugün hatırda kalan ilk bölümü:
    Bu durgun şimal kentinin 
    Canhıraş çığlıkları deliksiz vurur beni
    Ağlarken gurbet şafağında gurur beni
    Muhtaç etti yorumsuz bir oyuncağa.

    Uzun şiir kağıda dökülünce pek güzel görünmüştü. Yine de kimseye okumadım. Bir kaç gün sonra mısralar ve kelimeler üzerinde düşünmeye başladım. Şiddet içeren sert ünsüzlerin baskınlığıyla ayrıca gururlandım. Fakat durgun kelimesinin manası ile şiirin bütününe hakim hareketlilik çelişiyor muydu ne... 'Bu durgun'u 'kudurgun' yaptım, beğenmedim. 'Şu çılgın'da karar kıldım. Bu sefer de üç kelimedeki ğ sesleri kulağıma batmaya başladı. Şiir sertlik ve şiddet içerecekse bu yumuşaklık nedendi. Hadi çığlıkları ile ağlarken'deki sert ünsüzler bu yumuşaklığı izale ediyor diyelim, ama şu 'şafağında'ya bir çare bulunmalıydı. Onu da 'akşamlarında' kelimesiyle değiştirdim. İşte şimdi olmuştu. Olmuş muydu gerçekten. Belki olmuştu, ama artık otel odasında ilk Ordu sabahına uyanmanın şiiri değildi. Sadece şu ilk bölüm üzerinde yaptığım operasyondan nefret ettim ve bütün yorganı yaktım. Şiire bu ikinci tövbemi hiç bozmadım.

    Teknik resimden başka resim bilmediğimi arzetmiştim. TRT'deki 'Resim Sevinci' rüzgarından kendimizi kurtaramadık ama... Palet, boya, tiner, tuval, beş santimlik ve yelpaze fırça, spatula vs ne lazımsa hazırlanmış olarak, yarım saatlik Bob Ross proramlarını beklerdim. Titanyum beyazını, Prusya mavisini orada öğrendik. 'Belki şuraya küçük sincapların gizleneceği güzel çalılar kondurmalıyız' benzeri tanıdık replikleri ilk defa duyuyor gibi gülümsedik. Bob'u taklit ederek yarım saatte aynı resmi yapmaya çalıştık. Ama hayır, resim alanında da kabiliyetsizliğimi katiyyen anlamam bir kaç ayı buldu. Veya 1977'de kırılan şevkimin hala tamir edilemediğini... Her neyse...

    Müzikte beceriksizlik sertifikasını almam daha kısa sürdü. Ses çıkarmayı bile beceremeyeceğim bir kaç üflemeden sonra anlaşılınca neyi kitaplığa bıraktım. Hala bıraktığım yerde duruyor.

    Yani senin anlayacağın hangi sanat dalını tuttuysam ya kurudu, ya kırıldı, yahut ben daldan düştüm. Peki bu duruma üzüldüm mü? Üzülmedim dersem yalan olur. Herkesin hüner sergilediği bir ortamda insanın çıkıp 'az önce yazdığım şiiri okuyayım' demeyi canı çekiyor. Veya elini kulağına atıp bir uzun hava asılmayı, en azından kaval çalmayı, ebru yapmayı ve sair ve sair...

    Nurhan'ın hayran kaldığımız tabloları vardı mesela, Sefa'nın sabır sınavı tezhip levhaları... Salim durup durup şiir söylüyordu hani... Geç vakit teşrif ettiğinde şu konser senin, bu sahne benim geldiği yeri anlatan Şule Nur vardı... İsmail uzun süre tiyatro ile ile uğraştığını söylemişti... Sonradan öğrendiğimiz bu meziyetli arkadaşlarımızdan başka kendini göstermeyen daha nice ince ruhlular vardır kim bilir. Örneğin Mustafa Yankın'ın hatt meşk ettiğinden hala şüpheleniyorum.

    İcrai sanatta kabiliyetim olmadığına artık eskisi kadar üzülmüyorum. Çünkü bunca sanatkar arkadaşım var, bunun övüncü hepimize yeter...


28 Aralık 2025

Şargada Toplum

    
    İncil kaynaklı Barabbas olayını bilmeyenler için özetleyeyim.

    Roma İmparatorluğunun Kudüs Valisi Pontius Pilatus olduğu dönemde hapsedilen bir mahkumdur Barabbas. Aklınıza gelen her suçu işlemiştir; katildir, hırsızdır, tecavüzcüdür, hayduttur, eşkıyadır... Vali Pilatus bunu hapse attığında Hz İsa ile aynı hücreyi paylaşır. Bir yanda her türlü kötülüğün ve karanlığın sembolü; diğer yanda sevginin, iyiliğin, aydınlığın timsali Hz. Mesih bulunuyor... O günün devlet geleneğine göre Fısıh (Hamırsız) bayramında Valinin bir mahkumu affetme yetkisi var, hatta bu yetki kutlamaların bir parçası haline gelerek kural gibi yerleşmiş. Buna göre affedilme adayı iki mahkumu Vali belirliyor, ancak ikisi arasındaki seçimi halka bırakıyor. Halkın seçimine saygı göstererek onların kararına uyuyor ve işaret ettikleri kişiyi affediyor... Vali Pilatus, Barabbas ile hücre arkadaşı Hz. İsa'yı aday olarak göstermiş. Ayrıca gönlünün İsa'dan yana olduğunu söyleyip kendi fikrini de belirtmiş, ancak halkın kararına uyacağını da eklemiş. Zaten halkın da aynı kararı vereceğini düşünerek içi rahatmış. Göz var izan var, melek gibi biri dururken apaçık bir caniyi seçecek değiller herhalde, diye düşünmüş olmalı... Hiç de düşündüğü gibi olmamış. İyilik ve güzellik temsilcisi dürüst insanlara düşman olan kötülüğün elebaşıları propagandaya başlayıp halkı ifsat etmişler. Sonuçta Barabbas'ın affedilmesi yönünde irade ortaya çıkmış. Pilatus da buna uyarak katili affetmiş... Bu arada Hz. İsa çarmıha gerilerek idam edilmiş. Ancak, herkes karakterinin gereğini yapar esasınca Barabbas da kısa süre içinde aynı suçları yine işleyerek tutuklanmış. Ertesi Hamırsız bayramında Vali iki affedilme adayından biri olarak yine Barabbas'ı göstermiş. Maksadı Kudüslülerin hatalarını telafi ederek onu cezalandırmalarını sağlamakmış. Pilatus öyle ummuş, ama halk yine Barabbas'ın affedilmesi yönünde oy kullanmış.

    Bu olaydan yola çıkarak, iyiliği cezalandırıp kötülüğü ödüllendiren toplumlara kötülük üreten anlamında kötülük toplumu denilmiş. Bizim köyde işi gücü kırıp dökmek, yakıp yıkmak, bozup dağıtmak olan kişilere şargada (şergede) derler. Mesih ruhluları boğazlayıp Barabbasların önünü açan topluma Şargada toplum denilse yeridir.

    Barabbas olayından Prof. Yaşar Nuri Öztürk sayesinde haberdar olmuştuk. 2013 yılı sonundaki büyük yolsuzluk olaylarını halkın onaylaması üzerine bu konuşmayı yapıyor, ve ülke hızla asıl siyasi onaylama günü olan 30 Mart 2014 seçimlerine doğru gidiyordu. 


    Tam da böyle bir ortamda yolsuzluk ve hırsızlık soruşturmasında görevli adli, mali ve emniyet görevlilerini tutuklama furyası başladı. Bunlar yapılırken önceki dönemden darbe suçlamasıyla tutuklu bulunanlar adeta törenle serbest bırakıldı. Bundan sonraki dönemde yargı ve emniyet çevrelerinde çalışkanlığı, dürüstlüğü ve temizliğiyle öne çıkmış ne kadar bürokrat varsa tutuklanma ve en azından kızağa, pasif göreve alınma faaliyetleri gözle görülür bir şekilde artacaktır. İşin garibi böyle memurların neden cezalandırıldığını çok iyi bilmesine rağmen halktan hiç itiraz yükselmemiş, hatta bu cezalandırmayı alkışlamıştır. Bu halk desteği olmasaydı iyilerin ve iyiliğin öldürülmesi süreci bu kadar rahat başlayamazdı.

    Fakat asıl hapishanelerin boşalması 2016'daki 200 bin adi mahkumun salıverilmesi olayıdır. Burada amaç masumlara yer açmaktan başka bir şey değildi. Yolsuzluk soruşturmalarından beri toplumda iyice şeytanlaştırılan bu insanlar, karanlık darbe girişiminden sonra terörist ilan edilmişlerdi. Kitlesel tutuklamalar için cezaevlerinde onlara yer açmak gerekiyordu. Bu yüzden neredeyse bütün suçlular serbest bırakıldı ve yerlerine ev hanımları, öğretmenler, doktorlar, askerler hasılı bir sürü temiz insan dolduruldu. Barabbaslar dışarıda, masumlar zindandaydı. Toplum bütün bunları hep alkışladı...

    Bu seneden itibaren yargı paketi adı altında tam dört kanun çıkarıldı. Beşincisi dün (25 Aralık) yürürlüğe giren bu kanun değişiklikleriyle binlerce adi suçlu affedilerek serbest bırakıldı. Her düzenlemede masumlar af kapsamı dışında tutuldu, ne kadar kötülük timsali suç makinesi varsa yararlandırıldı. Gariptir, afla çıkanların yarıya yakını aynı suçları işleyerek tekrar içeri giriyordu. Ve yine garip bir şekilde necip(!) Türk milleti olan biteni sevinçle karşıladı.

    Dünkü paketle yine 55 bin mahkum serbest bırakılmış, yakınlarında bir heyecan, bir heyecan... Masumları kesinlikle kapsamayacak şekilde ince ince dokunan yasa paketinden aslında 120 bin kişi yararlanacakmış. Galiba tepki çekmemek için hepsini birden salıvermeyi göze alamamışlar.

    Yalnız iktidar cenahından biri (Feti Yıldız) 'İstisna tutulanlar biraz daha sabretsin' demiş, en yakın zamanda onları da çıkaracaklarmış. Tabi bundan kasti cinayet işleyenler ve örgütlü suçlara karışanları kastediyor, masumları değil.

    Son paketin yürürlüğü ilginç tarihe denk geldi. Hıristiyanların noeliyle Müslümanların regaib kandilinin çakıştığı gece suçlular salıverildi. Tıpkı Fısıh/Hamırsız bayramında Barabbas'ın affedildiği gibi... 

    Gelgelelim önceki aflarda olduğu kadar coşkulu değil toplum. Bu kadar suçlunun salıverilmesini yanlış bulanlardan tek tük memnuniyetsizlik sesleri yükseliyor. Açık açık eleştiremiyorlar, ama bu tiplerle birlikte yaşamak istemediklerini mırıltı şeklinde de olsa söylüyorlar. Bu kadarcık itiraz (eğer buna itiraz denirse) bu milletten umutlanmak için yeterli bir sebep mi, bilemiyorum.

    Barabbas toplumu olduğumuz kesin... Kötülüğü kutsayan, iyiliği ve iyileri cezalandıran; kötülük üretip sürekli kötülükle oturup kalkan bir toplum olduk... Bunun karşılığı Barabbas'larla birlikte yaşamak galiba... Bir de meselenin 'Sakın zalimlere meyletmeyin, yoksa ateş size de dokunur (Hud 113)' boyutu var.

    Bütün bunları düşününce Allah'ın bu milleti hala sevdiğini de söyleyebiliriz. Barabbas'ları içimize saldırarak onlarla terbiye etmek istiyor olabilir. Çirkinliklerini, bayağılıklarını, pisliklerini yaşatarak zalimi desteklemenin ateşini dokunduruyordur. Bize mühlet üstüne mühlet, fırsat üstüne fırsat veriyor olabilir. Ta ki, tövbe edip pişmanlık duyalım... Gerçi böyle bir pişmanlık işareti henüz görülmüyor; hala masumlara terörist, hain diye küfrediliyor ve hala Barabbas'lar alkışlanarak affediliyor...

    Allah bu şargada toplumu ıslah etsin, değilse ...



13 Aralık 2025

Geviş Getirme Veya Kabe Tavafı

    
    Tam on yıldır şeytan taşlıyoruz, huzur içinde tavafa bir türlü vakit bulamadık. 

    Eskiden böyle değildi; hayatı dengede götürür, madde-mana, dünya-ukba kefelerini birlikte doldurmaya çalışırdık.

    Okumadan duramazdım mesela. Planlı okumalarım vardı. Kitap seçerken de kalp-dimağ dengesine dikkat ederdim. 

    Kalp/gönül 'Allah'ın evi'dir, onu beslemeye yönelik okumalar Kabe'yi tavaf ile eşdeğer. Şeytan taşlama yerine geçecek siyasi dünyevi yazılar, kitaplar da okur, dengede sürer giderdi hayat.

    Sonra bildiğiniz gibi; dilekçeler, iddialar, savunmalar; itirazlar, dava örnekleri, başvurular... Taşla babam taşla... Kabe'ye yaklaşamadık bile...

    Son beş yılda ise Eğretiköy'e daldık. Onu yaz bunu yaz derken, neredeyse beş cilt tamamlandı. Tabi bunca yazı için okuma araştırma gerekiyordu, elbette okuduklarımız konuyla ilgili şeyler. Kalbin hayatına dair eserlerden yine uzak kaldık.

    Eğretiköy yazılarını bu yıl sonunda bitirmeyi planlıyorum. Artık tavaf zamanı... İlk planda okumayı düşündüğüm iki kitabı hazırladım. Kalp yolculuğuna çıkaracak bu kitapları üç aylarda bitirmeyi düşünüyorum. Tahmin edileceği gibi seçtiğim kitapları okumak, anlamak çok zor; yine de kendimi zorlayacağım.

    Kalp yolculuğu sırasında yazmak icap ederse, bu yazılar okuduklarımla ilgili olacaktır. Fakat onları yayınlar mıyım, bilemiyorum.

    Bununla beraber çıkmayı düşündüğüm bu yolculukta hiç bir şey planlandığı gibi gitmeyebilir. En başta okuma konusunda bir çıkmaza girebilirim. Bugün bir arkadaşın bu konuyla ilgili bir paylaşımını gördüm, şöyle diyor: 

    "Eskiden boş kalmayı büyük bir kayıp sayardım. Kısa dolmuş yolculuklarında bile ya okunacak ya dinlenecek bir şey bulmaya çalışır, beyin veya zihin tekneme sürekli bir şeyler atmam, ha bire onları yoğurmam gerektiğine inanırdım. Kırkımı geride bıraktığımda beynin veya zihnin dışarıdan bir şey almadan, içindekileri evirip çevirmesinin, onlara yoğunlaşmasının insanın kendisiyle karşılaşmasına, kendini tanımasına daha çok yaradığını keşfettim. Bunun için boş boş durabilme egzersizleri yapıyorum kendimle."

    Bunu okuduğumda aklıma ilk gelen şey öküzün geviş getirmesiydi. Bilindiği gibi sığırlar, hapır hupur yedikleri samanı hemen hazmetmezler. Çünkü yediklerini, üç bölümden oluşan ve işkembe denen midelerinin ilk bölümünde tutarlar. Yeme ameliyesi bitip dinlenme fırsatı buldukları anda, ilk bölümde tutulan samanı tekrar ağzına alarak çiğnemeye başlarlar. Onun salya akıtarak boş boş çene egzersizi yaptığını sandığımız bu harekete geviş getirme deniliyor. Samanın hazmı yemeyle değil geviş getirmeye başlıyor. İnsan okuduklarını hemen özümseyemiyor; biraz vakit geçip süzme, karşılaştırma, analiz gibi bazı operasyonlara tabi tutmak gerekiyor. Yani bellekten geriye alıp zihinsel geviş getirmeye tabi tutmak lazım...

    Ayrıca bu paragrafta çok mantıklı gibi görünen 'okuduklarını hazmetme' ameliyesi, aslında tembel bir kafanın okumaktan kaçış bahanesi gibi de geliyor. Yaş ilerledikçe zihin kendine sözde mantıklı gerekçeler arayabilir. 

    Yolculuğun daha başında böyle zihinsel ayak sürümeyle karşılaşırsam ilk durağa bile ulaşamamaktan korkarım. Bu yüzden bizim tavaf işi, şaftı tamamlamadan yarım kalabilir. O zaman şeytan taşlamaya devam, deriz.



01 Aralık 2025

Güldeste



***




***

,Mekân u kâinâtta daima mahsûs olur eb’âd
.Vücud-u mâsivânın hârici sırr u hafâdır hep
Leskofçalı Galib    

***

,O’nu bildim ki sırrımdan silinmez
.Görünür zâtı amma ki bilinmez
Osman Şems    

***

Erenlerin himmetini ben bana yoldaş eyleyem
Her nereye varır isem cümle işim hoş eyleyem
Yunus    

***

Bir mesel-i meşhurdur dağlar dayanmaz himmete
.Himmet-i merdân ile âsân olur her müşkil iş
Baki    

***

,Nûr-u Hak’tır yâ Resûlallah vücûdun serteser
.Suretâ gerçi görünen suret-i nev’-i beşer
,Etmeseydin bostân-ı âleme Sen vaz’-ı kadem
.Müntehâ kaddin hakkıyçün bitmez idi bir şecer
............
,Âb-ı rahmetle yudu Mevlâ Senin toprağın
.Eyledi cism-i hamîrin mâye-i küll-i hüner
İsmail Hakkı Bursevi    

***

Eyledi Hak akl-ı evvelden cihana ibtidâ
Buldu Âdemle binâ-yı âlem âhir intihâ
İsmail Hakkı Bursevi    

***

,Hangi dil ki buldu Hak’tan nusret-i feth-i karîb
.Gitti zillet, geldi âhir izzet-i feth-i karîb
,Yıkmayınca şol hisar-ı nefsi darb-ı zikr ile
.Hâsıl olmaz ehl-i cehde kudret-i feth-i karîb
...
Nefs-i emmâre hisârı serteser vîrân olur
Kalb-i uşşâka olursa yâver feth-i mübîn
...
,Nusret-i hakkı bulanlar buldu feth-i mutlakı
.Cümleden fâni olanlar buldu feth-i mutlakı
Bu fenâ meydanı içre dâima serbâz olup
.Ölmeden evvel ölenler buldu feth-i mutlakı
İsmail Hakkı Bursavi    

***

,Enbiyâ vü evliyâya istinâdım var benim
Lütf-u Hak’tandır hemen ümmîd-i feth u nusretim
                        Avni     

   ***

Gönül iman ve mârifetle mutmain olur
.Ve işte bu yolun sonunda duyulur huzur

   ***
Âsûde olam dersen eğer, gelme cihâna
Meydana düşen kurtulamaz seng-i kazâdan
    Ziya Paşa    

***

Er odur ki koku alabile
Yoksa alem nesîm ile doludur.
    La Edri

***

Kulluğum başımda billûrdan bir taç 
Kullukla erilmez pâyeye erdim.! 
Kapında bu benden hep Sana muhtaç 
Aç kapını, tut elimden ben geldim!

***

Menba-ı ayni’l-hayat, cism ü cândır zikr-i Hû,
Çeşm-i feyzi’l-cinân-ı câvidandır zikr-i Hû.
On sekiz bin âleme ‘Hû’dur tecellî eyleyen,
Can gözü açık herkese armağandır zikr-i Hû.
Cevher-i esrar, mânâ-i maden-i ‘Hû’dan çıkar,
Ârif-i billâh olan bilir ne şândır zikr-i Hû.
Nakd-i ömrün rûz u şeb ‘Hû’ zikrine sarf eyle kim,
Devlet-i kâmil, yârân-ı cihândır zikr-i Hû.
...
Âfitâb-ı zikr-i Hak’tır dilleri pürnûr eden
Hakkıyâ her zerreye vird-i zebandır zikr-i Hû
    İsmail Hakkı

***

Kemali zümre-i kümmel Senin nurunla bulmuştur,
Vücudun mir’ât-ı tâmm-ı Hudâdır yâ Resûlallah.
    Hüdayi

***

Küntü kenzen’den vücud eyledi eşya lâ cerem,
Bâd-ı hubbuyla temevvüc etti çün derya-i aşk..
    Kudsi

***

Ermedi evvel gelen bu devlete,
Kimse nail olmadı bu rif’ate.
    Süleyman Çelebi

***

Bir feza oldu o demde rûnümâ
Ne mekân var anda ne arz u semâ
Kim, ne hâlîdir ne mâlî ol mahâl
Akl u fikr etmez o hâli fehm ü hâl
    Süleyman Çelebi

***

Muhabbet âleminde kendi kendimden hicab ettim,
Açıldım cism u cân u kalbime bir bir itap ettim;
Tarîk-i aşkda bünyâd-ı hestîyi türâb ettim,
Nigâra mülk-i cismim kenz-i aşkınçün harap ettim.
    La Edri

***

Kitab-ı âlemin yaprakları, envâ-ı nâma’dûd,
Hurûf ile kelimâtı dahi efrâd-ı nâmahdûd;
Yazılmış destgâh-ı levh-i mahfuz-u hakikatte,
Mücessem lafz-ı mânidardır âlemde her mevcud.
    Hoca Tahsin

***

İç içedir şeriat ve hakikat,
Bu ufka ileten yoldur tarikat;
Yollarda yolcuya azık mârifet,
Ötesi sadakat, ihlâs ve gayret..”
    Livâî

***

Korku öğret nefsine ey sâlikâ
Ol korkuyla gele nefsine bükâ;
Öyle korkmalı ki Hudâ’dan nefs-i dûn,
Havf-ı Hak’tan ola dem be dem zebûn.
Lâubali olmasın nefs-i denî
Sevk eder serbestliğe her dem seni.
Ehl-i iman lâubali söylemez
Terk-i teklife cesaret eylemez.
Havf-ı Hakk’a ol mülâzim dâimâ,
Kalbde olsun her an irfan rûnümâ.
    Mustafa Fevzi Bin Numan


***

Andelîb-i zâr isen gülzâre gel,
Verd-i terden al meşâmına taze bû
    İsmail Hakkı Bursevi

***

Tâlib olan tutar mürşid elini,
Hakk’a verir ol dem can u dilini;
Tığ-ı bend ile bağlar mürîd belini;
Mürşidin bendini tutmak sezâdır.
    Muhammed Ali Hilmi Dede

***

Vâsıl olmaz kimse Hakk’a cümleden dûr olmadan,
Kenz açılmaz şol gönülde ta ki pürnûr olmadan.
    Şems-i Sivasi

***

Tarife gelir mi hiç Mevlâ
Tarife gitmemektir evlâ.
    La Edri

***

Nur-u Hak akseylese pür-nûr olur dil hânesi,
Saf cevher sureten bulur bu ten kâşânesi.
La Edri

***

Cûş kıldı akl-ı küll geldi vücuda kâinat,
Kâf-nûn emrinden oldu bu cihan yekpâre mest.
    Nesimi

***

Ben akıldan isterim delâlet
Aklım bana gösterir dalâlet.
    Fuzuli

***

Yâ Resûlallah, yüzün oldu Senin mir’ât-ı Hak,
Zâhir oldu suretinde sırr-ı pâk-i Zât-ı Hak;
Mushaf-ı esrar-ı Mevlâ’dır vücudun serteser;
Sûretin sûresi içre var durur âyât-ı Hak.
    La Edri

*** 

Zâhir u Bâtın birdir bil ey kardeş;
Evvel-Âhir dahi birbirine eş.

*** 

Bir nokta içre bunca şuûn Hudâ’dandır,
Bir hardal içre bunca nücûm Hudâ’dandır.
Hakikî vücud Zâhir u Bâtın Hak’tandır,
Hiç kimse bilemez hem ibtidâ nedir...
    İsmail Hakkı

***

Ol sana senden yakındır, sen sakın olma O’na ırak,
Kesreti kov, vahdeti bul, kalbdeki irfanla bak!

***

O’nun varlığı evvelden evvel,
Bu mânânın adı nezdinde ezel.
Yok nihayeti, olmaz O’na hitâm,
Halkeden O’dur, O’nunladır devâm.
Tekmil varlık nezdindeki bir nurdan,
“Ol” dedi, oldu bir ışık billûrdan.

***

Âlem-i kesretten ey sâlik firar eyle yürü;
Ferd ü Ehad bârgâhında karar eyle yürü;
Rûy-i vahdet görmek istersen bu kesretten eğer,
Saf kıl mir’ât-ı kalbin, tâbdâr eyle yürü.
Kimi Kâbe, kimi Arş’ı etmede dâim tavaf
Sen harîm-i kurb Hakk’ı ihtiyâr eyle yürü.
Bu sülûk erbâbının yoktur nihayet seyrine,
Kande ersen mâverâsına güzâr eyle yürü.
    İsmail Hakkı

***

Benim dilim bunda lâldir,
Bu ne kîldir ne de kâldir.
Veli söylediğim hâldir;
Anlar bunu erbab-ı hâl...
    La Edri

***
 
İdrak-i meâlî bu küçük akla gerekmez,
Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.
    Ziya Paşa
 
***
 
Hâlık’ın nâmütenâhî feyzi var,
Her feyezanda ayrı bir tecellî;
Gördüğümüz her şey bitevî esrar,
Her sır, erbabına celîden celî...
 
***
 
O’nu Hak âyine-i zât etti
Zât-ı yektâsına mir’ât etti.
    Hakani
 
***
 
Zâtıma mir’ât ettim zâtın
Bile yazdım âdım ile âdını.
...
Avdet edip davet et kullarımı
Ta gelüben göreler didârımı.
    S.Çelebi
 
***
 
Fazl-ı Hakk u himmet-i cünd-i ricâlullah ile,
Ehl-i küfrü serteser kahreylemektir niyyetim.
    Avni
 
***
 
İşleri birr u takva, düşleri birr u takva,
Her zaman Hakk’a uyar ve halkı gözetirler.
 
***

Evliyâ mâle tenezzül mü eder?
Sıklet-i nâsa tahammül mü eder?
    Nabi

***

Bakma ey hâce ilm-i kîl ü kâle,
Esrar-ı Hakk’ı ilm-i ledünde ara..!

***

Bu gelen İlm-i Ledün Sultanı’dır,
Bu gelen tevhid-i irfan kânıdır
    S.Çelebi

***

Celvetîler verirler rûha cilâ,
Onlardır her zaman halka muktedâ;
Vardır onlarda dahî üç îtibâr:
Tezkiye u tasfiye u tecliye
Bunlar âyinedirler bilkülliye

***

Allahım, Sen o vâridâtı arzu edenlere ver;
Bana sadece dîdârına giden yolları göster.

***

Sözün dinle, kelâm-ı ehl-i hâli gayra benzetme;
Bilirsin vâizâ, çok fark vardır kâlden kâle.
    Şeyhülislam Yahya

***

Bakırsa metâın sürme pazara ey ahî;
Bırak meydanı cevherfürûşân olanlara!
    La Edri

***

Bir fezâ oldu o demde rûnümâ,
Ne mekân var anda ne arz u semâ…
    S. Çelebi

***

Yıldızım düşkündü, tali’im küskün,
Muzlimdi eyyâm-ı hayatım bütün;
Erenler elimden tuttular bir gün,
Şanlı demler sürdüm, devranlar gördüm
    Tokadizade Şekip

***

Esmâyı müsemmâdan gayrı göremez ârif;
Esrara olur vâkıf derviş-i pîr-i geylan..
    Alvarlı

***

Rü’yet-i dîdâr-ı Hak’tan “Len terânî” remzini,
Çeşm-i zârım aşkıyla “Tûr” olmayınca bilmedim;
Kisve-i âl-i abâ Enver hakikat sırrını,
Vuslat-ı mürşidle mesrûr olmayınca bilmedim.
    Enveri

***

Mürşide var, mürşide var, mürşide,
Andan olur derde derman ey dede.
    La Edri

***

Şeyhimiz kendisi ilimde kalmış âciz,
Nerde kaldı ki keyfiyet-i irşadı bile
    Üsküdarlı Salim Süleyman

***

Kendi muhtâc-ı himmet bir dede,
Bilmez ki gayra nasıl himmet ede.
    Anonim

***

Savm u salât u hac ile zahid işin biter sanma
İnsan-ı kâmil olmaya lâzım olan irfan imiş.
    Niyazi

***

Matla-i a’lâ-yı ev ednâyı cây etsek n’ola
Tir veş ettik makam-ı ‘kâb-ı kavseyn’i güzâr
    Nadiri

***

Arkadaşlar, arkadaşlar,
Şevk mezhebi yoldur bize!
İmana doymuş yoldaşlar,
Dikenler hep güldür bize!,

Şükür, gördük Hak yüzünü,
Bulduk özlerin özünü,
Minhâc ettik her sözünü,
Beyanı burhandır bize.

Kuvvet O’nun biz güçlüyüz;
O’nun namıyla ünlüyüz..
Zirveler aşar yürürüz;
Zorluklar âsândır bize.

Malımız yok pek ganiyiz;
O’nun ile olduk aziz.
Tefekkürdür mesleğimiz;
Yaş-kuru irfandır bize.

Ova-oba, bütün çöller,
Her yanda zikreden diller,
Rengârenk açılmış güller,
Herbiri beyandır bize!

Şevkle hizmet şiârımız,
O’nu düşünmek kârımız,
Evvel-âhir âvâzımız:
Kitabı imamdır bize!

O’nu bilip onu bulduk,
Hüzn ü yeisten kurtulduk;
Bulanıktık.. ve durulduk,
Rahmeti ummandır bize.

***

Bil kendini sen, Allah’ı bilmekse muradın,
Kim nefsine ârifse odur ârif-i billâh
    La Edri

***

Menşe-i hüsn-ü ameldir hüsn-ü hâl,
Hüsn-ü hâlde oldu âsâr-ı kemâl.
    Anonim

***

Ne ilmim var ne a’mâlim
Ne hayr u tâate kaldı mecâlim,
Garîk-i isyanım, çoktur vebâlim,
Aceb rûz-i cezâda nola hâlim.
Alvarlı

***

Bâd-i hazân esti, bağlar bozuldu;
Gülistanda katmer güller kalmadı...
    Alvarlı

***

Er olan erimiş, yağ gibi gitmiş;
Şirin erler, zîr u türaba yatmış;
Sümbüller yerinde muğeylan bitmiş;
Petekler sönmüş, ballar kalmamış..!
    Alvarlı

***

Eşrefoğlu Rûmî, yâri sevenlerin budur kârı,
Ol dost için ağuları şeker gibi yutmak gerek.
    Eşrefoğlu Rumi

***

Gelir çûn kalbine hüzün, elem, gam;
Çek onu sen, sana bil âşina hoş.
Nüzûl eyler kalbe havâtır Hak’dan,
Kabul et cümleyi, de: Merhaba hoş!
Müsafirdir gam, et izzet ona kim,
Gide senden Hudâ’ya her belâ hoş..
.......................................................
Cefâdan kaçma, nâmerd olma Hakkı,
Cefâdan merd-i Hak bulmuş safâ hoş.
    İbrahim Hakkı

***

Az eyleme inâyetini ehl-i derdden,
Yani ki, çok belâlara kıl müptelâ beni.
    Fuzuli

***

Ey nefs, yeter sehv ü zelel,
İnsafa gel, insafa gel!
Terk et gitsin tûl-i emel!
İnsafa gel, insafa gel!
Bu âdet ü bid’at nedir?
Bu şöhret-i ziynet nedir?
Bu kuru kermiyet nedir?
İnsafa gel, insafa gel!
Bir gün eser bâd-ı ecel,
Ten bağına verir halel,
İhlâs ile eyle amel!
İnsafa gel, insafa gel!
Etme Hüdâîyâ inâd!
Fermana eyle inkiyâd!
Gel eyle kıl Mevlâ’yı yâd!
İnsafa gel, insafa gel!
    Hüdayi

***

Vahdet-i zâtı eyleyüp tahkîk,
Etmişimdir sıfâtını tasdîk.
İlim, kudret, hayat, sem’ u basar,
Zât-ı pâkinde oldular muzmer.
Gerçi zâtla kadîm oldu sıfât,
Ne sıfât zâttır ne de gayru’z-zât.
Aceze’l-vâsıfûne an sıfâtik,
Mâ arafnâke hakka mârifetik.
Ehadiyette yok şebîh ü nazîr,
Mülkte hâcet-i müşîr ü vezîr..
Ne arazsın ne cism ü cevhersin,
Ne müteşekkil ne musavversin.
Yâni min haysü zâtihi’l-akdes,
Sıfât-ı Hak hemîn tecerrüd bes.
Sende yoktur eyâ Semî’ u Mucîb,
Hadd ü add ü tecezzî vü terkîb.
Sana nisbetle yâ Aliyye’ş-şân,
Ne zamana itibarı var ne mekân..
Olmadı yok o ihtimal yine,
Ekl ü şurb ü libas ü nevm ü sine.
Pâktır dâmen-i celâlet-i Hak,
Şehvet isnad olunmadı mutlak.
Fer’ ü asl ihtimalin eyledi sed,
Âyet-i “lem yelid ve lem yûled”.
Lem yezel ü lâ yezâlsin bîşek,
Safha-i dil bu itikada mihenk.
Hem evvelü bidâyet Ol’dur Ol,
Âhirü nihâyet de Ol’dur Ol.
Muhdis-i âlem O Zât-ı Kadîm,
Hem masnû-ı feyz ü fazl-ı amîm.
Eser-i sun’u âlem ü âdem,
Hükm-ü vefkıncedir vücud u adem.
Emr-i “Kün”le zuhûr etti tamâm,
Ulvî vü süflî cümle-i ecrâm.
Etmeseydi eğer feyz-i vücud,
Bilinmezdi resm ü râh-ı şuhûd.
Hâlık-ı hayr ü şer cenâbındır,
Hem masdar-ı her fiâl bâbındır.
O’dur merkez-i hatâ vü sevâb,
O’na vâbestedir sevâb ü ikâb.
    Çelebizade Abdülaziz Efendi

***

Vemâ medehtü Muhammeden bimakalâtî
Ve lâkin medehtü, makalâtî bi Muhammedin
(Ben, sözlerimle Hazreti Muhammed’i medh ü senâ etmedim;) 
(Ben ifadelerime O’nunla övünülebilirlik kazandırdım.)
    Hassan Bin Sabit

***

Ballar balını buldum 
Varlığım yağma olsun!
    Yunus

***

Meslek-i tecriddir ferâğat evi
Terk-i mal ile hânümandan geç!
    Fuzuli

***

Müntehîler ehl-i temkindir bütün,
Onlar erbab-ı kemaldir büsbütün.
Bunların ahvâline derler vücud,
Etmez onları işgal bûd u nebûd.
Bu makamda kâl ile olmaz beyan,
Hâl ile anlar, olurlar müstebân.
Onlar ermişler fenâ-i zâta çün,
Geçmiş onlar bu vücuddan büsbütün.
Çün vücud-u Hak’ta bulmuşlar fenâ,
Vecd ü ahvâlden bütün gelmiş gınâ.
Görmemişler Hak’tan artık bir vücud,
Kalblerinde bir Hudâvendi vedûd.
Nisbet-i abdiyet kalmıştır hemân
Benzemez bu hâle hâl-i dîgerân.
Ehl-i nisbet işte bunlardır ahî,
Bundan artık söylemez kâtib dahî.
    Mustafa Fevzi Bin Numan

***

Bir kere ‘var ol’ dedi, var oldu cihan
‘Olma’ derse mahvolur ol dem heman.
    S.Çelebi

***

Güft-ü Nûhu "Ey serkeşân men men neyem
Men zicân mürdem becânân mî zîyem
Çün bemürdem ez havass-ı bu'l-beşer
Hak merâ şüd sem'i ü idrâk ü basar"
(Hazreti Nuh: “Ey isyanda baş çekenler, ben ben değilim;) 
(Ben cânım itibarıyla ölü, cânân ile diriyim.) 
(Zira ben, insanlığın babası Hz. Âdem’in bazı hisleri itibarıyla ölüp fâni oldum..) 
(Ve Cenâb-ı Hak bana sem’ u idrak ve basar oldu.”)
    Mevlana

***

Ehl-i Hak cânında bulmuştur ayân,
Nûr-u Hakkı âleme bîçûn karîn
Hak (Fe biye yesmeu ve biye yubsiru) dedi,
Bulduğu için nûrunu bu mâ u tıyn.
Nûr-u pâk bulmasaydı âb u hâk,
Olmaz idi suret-i mânâ mübîn.
Nûr-u (Lâ şarkî ve lâ garbî) bulan,
Ehl-i dil mişkât-ı nûr olmuş yakîn.
Vahdeti kesrette bulmuş ehl-i hak,
Âminûn u sâlimûn u gânimîn.
Hakka tefvîz ile Hakkı sen seni,
Fâil-i Muhtâr’ı bul “Ni’me’l-Muîn
    İ.Hakkı Bursevi

***

Men nedânem men menem yâ men neyem
Der acâib hâletem men men neyem
Âşıkam maşukam ve ışkam çi em
Mest-i câme vahdetem men men neyem
Men çi âm ankâ-yı nâm u nişân
Men be kâf-ı kurbetem men men neyem
Men zîcân-ı fâni becânân-ı bâkiyem
Men be evc-i rif'atem men men neyem
(Bilmiyorum ben ben miyim, yahut O muyum?.) 
(Bir acaib hâldeyim ve ben ben değilim.) 
(Âşık mıyım, mâşuk muyum, aşk mıyım neyim?.) 
(Ben vahdet kadehi ile sarhoşum, ben ben değilim.) 
(Ben neyim, namsız nişansız ankâ mı?)
(Ben, kurbet Kâf ’ıyım; ben ben değilim.) 
(Ben cânım itibarıyla fâni ve cânân ile bâkiyim;) 
(Ben evc-i rif’atteyim ben ben değilim.)
    Nevevi

***

Ben ol şahbâz-ı aşkım ki,
Dû âlemde mekânım yok;
Ben ol ankâ-i sırrım ki,
Özümden hiç nişanım yok.
Lihâz-u hâcible dû cihanı
Eyledim hoş sayd,
Temâşâ eyle bil ânı ki,
Tîrim yok kemânım yok.
Ben oldum her lisanı
Gûş ile gûyâ ve sâmi’,
Acebtir bundan artık kim
Kulağım yok lisânım yok
    La Edri

***

Bab-ı salis mârifettir ey civan,
Bunda dönemez çarh-ı beyan-ı lisan.
..........................................................
Bunda kâtip yok, yazmaz kalem dahi,
Bunda dil dönmez, beyan olmaz ahî..
.....................................................
Perdelendi bunda mir’ât-ı ukûl,
Bu makama olmaz idrak-i vusûl.
Burada pervaz eyler murğ-i hayâl,
Buna olmaz misallerden bir misal...
........................................................
Burada Allah’tan olur hep mevhibe,
Nûr-u nûranî mukaddes bir mertebe..
...........................................................
Bütün avalim burada müstağrak kamu,
On sekiz bin âlemden vâsi’dir O...
......................................................
Burada Bir’den başka yoktur hak vücud,
İşte bu vahdet olur asıl şuhûd..
Bu şuhûda başka mânâ verme sen!
Küfr olur, ilhad olur ey nûr beden.
Baş gözüyle olmaz asla bu şuhûd,
Böyle rü’yetten münezzehtir Vedûd...
Sır iledir bu mânâ hep aşikâr,
Sırra var da sen de anla ey nigâr!
Burada yoktur ilm u idrak-i beşer,
Acz ü hayrettir bu vadide hüner.
Aczini idrak olur idrak-i Hak,
Gör ne söyler Hazreti Sıddîk’a bak..!
    Ziyaiyye'den

***

Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil;
Ârif odur bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir?
    Fuzuli

***

Sa’y edip ârif-i billâh ola gör;
Nail-i mârifetullah ola gör..!
Çün “en u’raf” dedi Hazreti Vedûd,
Mârifettir dû cihanda maksûd.
Mârifet, zînetidir insanın,
Pes olur mertebesi nâdânın.
Mârifet devlet-i ruhanîdir,
Mârifet eltâf-ı rabbanîdir.
.......................................
Ol senin olacak ey ruh-u revân,
Hep senin olmuş olur iki cihân...
    Vehbi

***

Bezminin mahrem-i bîhûşu olan ehl-i huzûr,
İstemez neşvesini sahv ile etmek tağyir
    Tokâdîzâde Şekîp

***

Dîdemin envârı Hû’dur, aklımın fermânı Hû;
Dilimin ezkârı Hû’dur, nâlemin efgânı Hû;
Gönlümün seyrânı Hû’dur, cânımın cânânı Hû;
...
Âşık-ı sermest olanlar Hû iledir Hû ile,
Nakd-i cânın harç kılmış yoluna dildârının,
Savmı Hû’dur, îdi Hû’dur, zühd ile takvası Hû.
Vaslı Hû’dur, faslı Hû’dur, derdine dermânı Hû.
    Abdiyâ

***

Ey mutribâ, çal sazları mest u harabem men bu gece
    Alvarlı

***

Bülbül-i tab'am ezû gûyâ şude
Çeşm-i dîd-i men ezû bînâ şude
Zu şenîdem nutk u nutkam ev bidâd
Ve in esrâr der cânem nihâd
Hest ez nûr-ı Hudâ rûşen dilem
Zân ki ez nûr-ı Muhammed hôş dilem
(Bülbül tabiatlı benim dilim O’nunla çözülmüştür.) 
(Benim gören gözüm O’nunla görmektedir.) 
(O bu nutku bana lütfetti) 
(Ve onunla sırları gün yüzüne çıkardı.) 
(Şimdi, Hudâ’nın o parlak nuru sayesinde gönlüm pırıl pırıl..) 
(Ve yine Hz. Muhammed’in (sav) nuruyla hoş kalbli biri olmuşum.)
    Sarı Abdullah Efendi

***

Bir bu kadar zevke bu ömür kâfi değil 
    Yahya Kemal

***

İnkişâf-ı Zât etse eğer zuhûr,
Bazı sâlik burada bîkarar olur.
Sâlike ayn-ı belâdır bu hâl,
Mürşid olmak gerek ehl-i kemal..
Yoksa o Mansûr gibi berdâr olur..
Hâl-i sâlik orada düşvâr olur.
Kim “Ene’l-Hak” derse Mansûr olmadan,
Kâfir-i billâh olur cân u ten
Bu mezâlik bir belâdır hâsılı,
Burada durmaz evliyânın ekmeli..
    Mustafa Fevzi Bin Numan 

***

Yine arz eyledi Dilber nûrun kasr-ı Celâlîden,
Yine nâlân-ı şeydâyım şarâb-ı Lâyezâlîden,
Yine keşf-i hicab etti gözüm gönlüm cehaletten,
Ki, bu câna nida geldi nida-i Züt’teâlîden..
Anın sevdasını buldum, geçip sevda-i sevdadan,
O sevdayı bulan geçti bu sevda-i melâlîden...
......................
Hayali nakş-ı cânımda münkeşif olalı gönlüm
Hep ism ü resmi mahvetti bu tasvir-i misalîden.
Yüzünü görmeye imkân, çû vardır arz-u mendim,
Kulağım hâlîdir zira kelâm-ı i’tizâlîden...
    Yazıcıoğlu Mehmet Efendi

***

Hem telâş eyler mezâlikte bütün,
Eyler o tayy-i menzil gece-gün.
Bir sıfattan diğere seyreyler o,
Bir makamdan âhere devrey.....ler o.
..............................................
Eyler ahvâli tebeddül dembedem,
Başka bir âlemdedir her gün kadem.
Eyler hem kat-i merâhil daimâ,
Her an ayrı bir televvün rû-nümâ..
Böyle eyler terakkî-i kemal,
İşte telvin hâletidir bu hâl!
..............................................
Çün ere Maksûd’una merd-i Hudâ,
‘İrciî’ remziyle eyler nidâ..
Kâbe-i maksûda bulunca vusûl,
Matlab-ı âlâya erdikde yol;
İşte temkin-i tarikattir bu hâl!
Ekmel olmuş burda erbab-ı kemal
...........................................
Keşf-i zâtî var ki bir âlî makam,
Orda geçmez sikke-i nakd-i kelâm.
Kim ederse o makamda tâk-ı bâb,
Hep nidâ-i “len terânî”dir cevâb...
Hâl-i Mûsâ’dan verilirse nişân,
Bir tecellî-i celâlîdir hemân..
....................
Ger tecellî eylese Sultan-ı Zât,
Mahvolur tavr-u vücud-u kâinat.
Olsa Mahbub-u Hakikî cilveker,
Hiç kalır mı zıll-i zulmetten eser..!
Gerçi burda remzeder bazı zevât
Berk-i Zât’ı zannederler aynı Zât...
    Mustafa Fevzi Bin Numan 

***

Rev bicû ilmî ki bigüşâyed  dilet
Hal şeved ez tûbetû her müşkilet
(Git öyle bir ilim ara ki, gönlünü açsın) 
(Ve senin her problemini halletsin.)
    İbrahim Şahidi

***

Seyreyle nedir bu özge hâlet,
‘Gaybet’ mi acep yoksa bu hâlet!
Akleyleyemez bu özge gavta,
Emvâcına yoktur anda takat
    Abdunnafi

***

Zi dünya reved be yârâneş hemî gûyed
Dilem bigirift ez gurbet temennâ-yı vatan dârem
(Gönlüm dünya gurbetinden usandı)
(Artık isteğim sadece vatandır)
    Hüsrev-i Dehlevi

***

Yekî hâh, Yekî hân, Yekî cûy, 
Yekî bîn,  Yekî dân, Yekî gûy.
(Yalnız Bir’i iste, Bir’i çağır, Bir’i talep et,) 
(Bir’i gör, Bir’i bil, Bir’i söyle!)
    Molla Cami

*** 

Nedendir ki ahzân içinde sürersin vâhid?
Nedendir mübarek zamirinde vardır melâl?
..............
Cevap vermeyip bunlara tuttu gitti gerû,
Varıp halvetine yine eyledi intikâl..
..............
Dedi: kalb müştâk, nefsim eder ihtirâk,
Gözümden akar yaş nedir Hâkim u Lâyezâl?..
Karârım çû selb oldu, hiç tâkâtım kalmadı;
Ne kılsın dilâram, çû cânımda yoktur mecâl.
..............
Çıkıp dağa yüzünü turâba koydu secdede,
Tazarru edip ağladı, dedi: Ey Bî Zevâl!
Melekler görüp sızladı, hûr-i în döktü yaş
Ki İlâhî Habibin elif kâmetin kıldı “dâl”
    Yazıcızade Mehmet Efendi

*** 

Her ki gûyed âşıkam âteş füted der cân-ı men
Zân ki mî tersem ki bâşed âşık-ı cânân-ı men
(Biri ‘âşığım’ deyince cânıma ateş düşer;) 
(Zira korkarım o benim cânânıma âşıktır.)
    Molla Cami

*** 

Sâkiyâ doldur şarabı vakt-i iftardır bu dem,
Mâmur eyle bu harâbı lütf-i izhardır bu dem.
    Alvarlı

*** 

Edep bir tâc imiş nûr-i Hudâ’dan,
Giy ol tâcı emin ol her belâdan!
    La Edri

*** 

Boşboğazlık ile açma deheni, lîk âdâbıyla söyle sözünü!
Eyle evvel sözüne endişe, sonra düşmeyesin teşvişe.!
    Vehbi

*** 

Edepdir kişinin dâim libâsı
Edepsiz kişi üryâna benzer.
    La Edri

*** 

Edep ehl-i ilimden hâlî olmaz
Edepsiz ilim okuyan âlim olmaz
    La Edri

*** 

Edep iledir nizâm-ı âlem
Edep iledir kemal-i âdem
    La Edri

*** 

Be sîm ü zer civanmerdî  tevân gerd 
Hôş ân kes ki civanmerdî becân kerd
(Gümüş ve altınla cömertlikte bulunmak kolaydır;) 
(Hoştur o kimse ki, canıyla cömertlik eder.)
    Molla Cami

*** 

Bend beküsil bâşu âzâd ey buser
Çend bâşî bend-i sîm ü bend-i zer
(Evlât, kölelik bağını çöz ve azat ol;) 
(Daha ne kadar altın ve gümüşün esiri olacaksın?)
    La Edri

*** 

Hayâlî fakr şalına çekenler cism-i üryânı,
Ânınla fahrederler, atlas ü dîbâyı bilmezler.
    Hayali

***

El fakru cevherü ve sivael fakr-ı arazu
Vel fakru şifâun ve sivâel fakr-ı marazu
El alemü küllühü suden ve gururu
Vel fakru minel alem-i sırrun ve garazu
(Fakr, her şeyin özü; onun gayrisi ise suret ve şekildir.) 
(Fakr bir şifa, başkası ise marazdır.) 
(Bütün âlem bir hevâ, bir çalım ve gurur;) 
(Fakr ise varlığın sırrı ve özüdür.)
    Mevlana

***

Eyleme fakra hakaretle nazar ey Nâbi,
Fakr, âyinesidir suret-i istiğnânın.
    Nabi

***

Kabz u bast O’ndan birer tecellîdir bilene,
Şükr içindir bast ve kabz eder, insan bilene...

***

Zenân-ı Mısri behengâm cilve-i Yûsûf
Zî rû-yı bî hûdî ez dest-i hûd be-berîdend
Makarrest ki dil pâre pâre mîkerdend
Eger cemâl-i tüvâ nûr-i dîde mî dîdend
Zihûbî tu beher câ hikâyeti mî güftend
Hadîs-i Yûsuf-i Mısrî füsâne iy bâşed
(Mısır kadınları Hz. Yusuf ’un cemalini gördüklerinde) 
(Kendilerinden geçmiş ve o dehşet içinde kendi ellerini kesmişlerdi.) 
(Ellerindeki hançerleri kalblerine saplarlardı.) 
(Eğer onlar Senin cemalini görselerdi,)  
(Senin güzelliğinin bahsedildiği yerlerde;) 
(Yusuf ’un güzelliğinden söz etmek efsaneden ibaret kalır.)
    Molla Cami 

***

Cezbe derler bir cünûn vardır fevz-i emin
Bundan eyler îtilâ bâlâya esrâr-ı cünûn
    Mecdi Efendi

***

Bir cezbe verdi tab’ıma bahrin hurûşu kim,
Sandım muhît-i feyz-i ilâhî hayâlimi...
    Muallim Naci

***

Cezbe-i aşk olmayınca neylesin şeyhim beni,
Hak’tan ilham gelmeyince neylesin şeyhim beni..!
    Yunus

 ***

Câmî mekûn endîşe nezdîkî vedûrî
Lâ kurbe velâ bu'de vel'a vasla velâ beyne
(Câmî, sen yakınlık ve uzaklık endişesine düşme,) 
(Zira aslında ne uzaklık ne yakınlık, ne vuslat ne de ayrılık diye bir şey yoktur.)
    Molla Cami

 ***

Dôst nez dîgter ez men be menest
Vîn acizter ki men ez vey dûrem
Çikûnem bâ ki tevân güft ki o
Der kenâr-ı men ü men mehcûrem
(Dost bana benden daha yakındır;) 
(Ne acayip ki ben ondan uzağım...) 
Ne diyebilirim ki; dost benim yanımda,) 
(Oysaki ben ondan uzağım.)
    Sadi-i Şirazi

 ***

Ey cefâ-yı tû zî-devlet hûbter
Ventikam-ı tû zî cân mahbûbter
Aşıkam ber kahr u ber lutfeş bahid 
El aceb men aşık her în dûzid
Vallah er zînhâr der bostân revem
Hem çü bülbül zîn nâlân şevem
În aceb bülbül ki bukeşâbed dehân
Tâ hored o hâr râ bâ gülistân
(Senin cevr u cefân Devletli olmaktan daha güzeldir.) 
(Senin intikamın candan daha sevgilidir.) 
(Ben cidden O’nun kahrına da lütfuna da âşığım.) 
(Ne gariptir ki ben zıtların âşığıyım.) 
(Allah’a kasem olsun ki, bu hâr-ı belâdan) 
(Bostân-ı safâya gidersem, hep bülbül gibi inleyici olacağım.)
(Gariptir; bülbül ağzını açtığında) 
(Hem hâr hem de gülistan söyler.)
    Mevlana

 ***

Fütüvvet yolu Kafdağı’ndan geçen define,
Bu defineden düz yolda yorulanlara ne!..

 ***

İstikamette gerektir reviş-i sıdk u sebât
Kademin merkeze koy, devrede perkârın ucu.
    Esat Muhlis Paşa

 ***

Bâyed ihlas der cümle amel
Tâ pezîred tâ'atet Rabb-i ecel
Çünki ihlas murg-ı tâa'terâ cenah
Bî cenâh kûy mî perî evc-i felah
(Sana bütün davranışlarında ihlâs gerektir; )
(Ta ki, Rabb-i Ecell senin amelini kabul ede;) 
(Zira ihlâs, taat kuşunun kanadıdır.) 
(Siz, kanatsız felâh semtine nasıl uçabilirsiniz ki..!)
    Mevlana

 ***

Tereskarkârî ez vera' peydâ şeved
Her ki bâşed bî vera' rüsvâ şeved
Bâ vera' herkes ki hod râ kerd râst
Cünbüş ü ârâmeş ez bahr-i hudast
Ân ki ez Hak durustî dâred tama'
(Der mahabbet kâzibeş  dân bî vera'
(Vera duygusundan Allah korkusu peydâ olur,) 
(Vera’sız kimse ise kıyamette rüsva olur.) 
(Kim ki vera çizgisinde istikametini buldu,) 
(Onun duruşu da kalkışı da hareketi de sükûnu da Allah için oldu.) 
(Bir kimse ki, Hak dostluğunu umar,)
(Eğer vera yoksa, o kimse muhabbet iddiasında yalancıdır.)
    F. Attar

 ***

Hak Teâlâ eder takva ehlidir ulunuz
Müttakînin makamı Cennet, içtiği kevser olur.
    La Edri

 ***

Dîn ü takva râ Hudâyâ her ki dâd
Hest o ender dü âlem ber murâd
Her ki merd pâr sâ vü  müttakiyest
 O saîd vü rastgârest nî şakîyest
Her ki o râ nîst ez takvâ şiâr
Hestî-yi ev nîst gayr ez şeyn ü âr
Nîst ziyâde der hakikat mürde est
Gayre ez ân ki reh behadret bürde est
(Allah din ü takvayı kime verdiyse)
(O, dünya-ahiret muradına ermiştir.) 
(Kim ki, hak eri ve takva sahibidir,) 
(O bir şakî değil saiddir ve dosdoğru yoldadır.)
(Kim ki takvadan nasipsiz ve takva emaresinden yoksundur,) 
(Onun varlığı ayıp ve ardan başka değildir.) 
(Aslında, Hazreti Hakk’a yol bulandan başkası da)
(Diri değil, ölüdür.)
    İbrahim Şahidi

 ***

Ve şedde min seğabin ahşâ ehu ve tavâ
Tahtel hıcârati keşhan mütrafel edimi
Ve râvedethül cibâlüş şümmü min zehebin
An nefsihî fe erâhâ eyyemâ şememi
Ve ekkedet zühdetû fîhâ darûratühû
İnned dârurate lâ ta’dü alel ısami
Ve keyfe ted’û iled dünya darûratü men
Levlâhü lem tahrucid dünyâ minel ademi
(O, açlıktan bağırsaklarını sargıyla sardı..)
(Ve o latîf ciltli mübarek böğürlerini taşlarla sıkıştırdı.) 
(Koca koca dağlar altın kesilip O’na arz olunmayı niyaz ettiler de,) 
(Himmeti çok yüksek olan O Zât onlara karşı müstağni davrandı.) 
(O’nun dünyevî ihtiyaçları da zühdünü teyit eder;) 
(Zira O Masumlar Masumu’nun ihtiyaçları O’nun ismetine ilişememişti.) 
(O’nun ihtiyaçları, O’nu dünyaya nasıl davet edebilirdi ki.!) 
(O olmasaydı, dünya ademden kurtulup varlığa eremezdi.)
    Busuri

 ***

Çîst dünya ez Hudâ gâfil bûden
Nî kumaş ve nokra vü ferzendûzen 
Mâl râkez beper-i Hak bâşî hamûl
"Ni'mel mâlü's sâlihu" güft ân Resûl
Âb der geştî helâk-i geştî est
Âb ender zîr-i geştî puştî est
(Dünya nedir? O, Hudâ’dan gafil olmaktır;) 
(Kumaş, gümüş, evlâd ve kadın değildir.) 
(Eğer dünya malını Hak rızası için omuzlarsan,) 
(Ona Hz. Resûl: ‘İyi insan için iyi mal ne güzeldir!’ buyurmuştur.) 
(Geminin içindeki su geminin helâkine sebep,) 
(Geminin altındaki su da onun hareketine vesiledir.)
    Mevlana

  ***

Velemmâ kasâ kalbî vedâgat mezâhibî
Cealtü'l recâ liafvike süllemâ
Teazamni zenbî felammâ garentühü
Biafvike Rabbî kane afvüke a'zemâ
(Kalbim kasvet bağlayıp yollar da sarpa sarınca,)
(Ümidimi affına merdiven yaptım.)
(Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama,)
(Onu alıp affının yanına koyunca,) 
(Affını tasavvurlar üstü büyük buldum.)
    İmam Şafi
  
    ***

Bin havf ile çeşm-i cânı bâz et. 
Encâm-ı belâdan ihtirâz et.
    Şeyh Galib
  
    ***

Ka'r çi begûzîd her ki âkılest
Zân ki der halvet safâ-hây-ı dilest
Zulmet çi bih ki zulmethây-ı halk
Ser nebered ân kes ki gired pây-i halk
Halvet ez ağyâr bâyed ne zi yâr
postîn beher-i dey âmed ne behâr
(Akıllı olan kuyu dibini seçmiştir,)
(Zira halvette gönül safası vardır.)
(Kuyu karanlığı halk karanlığından iyidir,)
(Halkın ayağını tutan sırra muttali olamamıştır.)
(Halvet ağyare karşı lazımdır, yare karşı değil,)
(Kürk kışın lazımdır, baharda değil.)
    Mevlana
  
    ***

Pâk eyle gönül çeşmesini tâ durulunca,
Dek tut gözünü gönlüne gönlün göz olunca.
Efkârı ko, dil destisini ol çeşmeye tuttur;
Ol âb-ı safâbahş ile ol desti dolunca.
Sen çık aradan hânesini sâhibine ver;
Bî-şek gelir Allah evine sen savulunca..
Evvel koma ki, sonra çıkarmak güç olur güç
Şeytan çerisi hâne-i kalbe koyulunca.!
Ey lâmekânî seni pek çok aradım çok,
Sînemde mukîm olduğun tâ duyulunca
    Lâmekânî Hüseyin Efendi
    
    ***

İ'tisâmü'l-verâ bi mârifetik
Aceze'l vâsıfüne an vasfik
Tüb aleynâ feinnenâ beşerün
Mâ arefnâke hakka mâriferik
(Varlık Senin marifetinin peşinde)
(Erbab-ı lisan Seni vasfetmekten acizdir)
(Gel tevbemizi kabul buyur, biz beşeriz)
(Seni hakkıyla bilemedik.)
    Mer'i b. Yusuf
    
    ***

Der alâ-yı fikr gerden şart-ı râhest 
Velî der Zât-ı Hakk mahz-ı günâhest.
Buved der Zât-ı Hakk endîşe bâtıl
Muhâl-i mâhiz dân tahsîl-i hâsıl.
(Nimetleri tefekkür bu yolun şartıdır)
(Lakin Allah'ın zatını tefekkür apaçık günahtır)
(Evet Allah hakkında düşünmek batıldır)
(O'nu hem bir muhal, hem hasıl-ı tahsil bil.)
    Nevevî
    
    ***

Dışarı çıkarız şita şiddetli
İçeri gireriz evler hiddetli
Eceller gelmiş vade müddetli
Sabırlar buyur Gufrânâ bağışla bizi
    
    ***

Sakın incitme bir canı
Yıkarsın arş-ı Rahmanı
    Alvarlı
    
    ***

Ümmetin miracını kıldım namaz
    Süleyman Çelebi
    
    ***

Sefîne-i dini namaz yürüdür
Namaz cümle ibadetin piridir
    Alvarlı
    
    ***

Ey tâlib-i feyz-i Hudâ
Gel halkaya, gir halkaya
Ey âşık-ı nûr-u Hudâ
Gel halkaya, gir halkaya
    Alvarlı
    
    ***

Hakîr olduysa Hizmet şânına noksan gelir sanma
Yere düşmekle cevher sâkıt olmaz kadr ü kıymetten
    Namık Kemal'e nazire
    
    ***

El elden üzülmüş, yar elden gitmiş
Humakâ-yı zaman nanay oynarlar
Kurb-ı kıyâmettir tarih de bitmiş
Humakâ-yı zaman nanay oynarlar
    Alvarlı
    
    ***

Sıdk ile beş vakit olundukça edâ
Elli vaktin sevabını Hakk eyler atâ
    Süleyman Çelebi
    
    ***

Hevâya düştün ey dil meclis-i takvâya gelmezsin
Gözün aç, gafil olma; bir dahi dünyaya gelmezsin
    La Edri
    
    ***

Bu dünyaya ey can sen oldun Irmak
Denizle ırmağı ne zordur ayırmak
    
    ***

Yâdında mı doğduğun günler
Sen ağlardın gülerdi hep âlem
Öyle bir ömür geçir ki olsun
Mevtin sana hande, halka mâtem
    Ebu Said Ebu'l Hayr
    
    ***

Hamdülillah fazl-ı ekber ehl-i iman olduğum
Ümmet-i Muhammedim tâbi-i Kur'an olduğum
    Alvarlı
    
    ***

Sular gibi yerlere kim yüzün sürer insan olur
Yerdeki yüz, daima şâyeste-i ihsân olur
    Alvarlı
    
    ***

Eyvah beş on kafirin imanına kandık
Bir uykuya daldık ki cehennemde uyandık
    Akif
    
    ***

Nerdesin şevketlü Sultan Hamid Han?
Feryâdım varır mı bârigâhina?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,
Su nankör milletin bak günâhına.

Târihler ismini andıgı zaman,
Sana hak verecek, ey koca Sultan;
Bizdik utanmadan iftira atan,
Asrın en siyâsî Padişâhına!

"Pâdişah hem zâlim, hem deli“ dedik,
Ihtilâle kıyam etmeli dedik;
Şeytan ne dediyse, biz 'beli' dedik;
Çalıstık fitnenin intibahına.

Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz!
Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz!
Sade deli değil, edepsizmişiz!
Tükürdük atalar kıblegâhına!
    Rıza Tevfik
    
    ***

Her yer karanlık, mahşer mi Yarab!
    Abdülhak Hamid
    
    ***

Sine hâhem şerha şerha ez-hirâk
Tâ be gûyem şerh-i derd-i iftirâk
(Parça parça olmuş sine isterim ki)
(Bu ayrılık derdini ona anlatayım)
    Mevlana
    
    ***

Ya sahibezzenbî lâ takneten
Fe innallahe Raûfun, Raûfun
Ve lâ terhalen bilâ udddetin
Fe innettarîka mahûfun, mahûfun
(Ey günahkar sakın ümidini kesme)
(Allah Raûf'tur, Raûf'tur)
(Yol azığı konusunda sakın gevşeklik gösterme)
(Zira güzergah korkunçtur, korkunçtur)
    Hz Ali (RA)
    
    ***

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım.
    Akif
    
    ***

Hâk şev hâk-i birûyed bâ tü gül
Ki be cüz hâk-nîst kes mazhar-ı gül
(Toprak ol ki toprak gibi gül bitiresin)
(Zira topraktan başkası güle mazhar olamaz)
    Sadi-i Şirazi
    
    ***

Öp beni alnımdan, sen öp seccadem
    Necip Fazıl (Şair-i şehirî)
    
    ***

Hizmet varsa şayet
Değer az daha yaşamaya
Şimdilerde göz ağrım
Sırf O'nun bilinmesi
    
    ***

Dövene elsiz gerek
Sövene dilsiz gerek
Derviş gönülsüz gerek
Sen derviş olamazsın

Dervişlik dedikleri
Hırka ile taç değil
Gönlün derviş eylemeyen
Hırkaya muhtaç değil
    Yunus
    
    ***

di - di - da - dıt, da - da - dıt
di - di - da - dıt, da - da - dıt
    
    ***

Der tarik-i Nakşibendî lazım âmed çâr terk 
Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk
Der tarik-i aczmendî lazım âmed çâr çiz
Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz
    Emir Buhari
    
    ***

Az ye, az uyu, az iç
Can mezbelesinden vazgeç
Dil gülşenine göç
Mevla görelin neyler
Neylerse güzel eyler.
    İbrahim Hakkı 
    
    ***

Layık mıdır insan olana vakt-i kazada
Hak zahir iken , zulm ile hükm-i kaza
    Ziya Paşa
    
    ***

Nereden nereye
Zirveden dereye
Ahırdan mereğe
Nereden nereye
    
    ***

Attan indik, merkûba bindik
Zirveden derenin dibine indik
    Hudavendigar'ın "Attan inmeyesüz" nasihatına telmihen
    
    ***

Bed asla necabet mi verir hiç üniforma
Zerdûz palan ursan [eşek] yine [eşektir]
    Ziya Paşa
    
    ***

Kar kış demeden her yanda göğeriyor güller
İnayetle tülleniyor gelip geçen günler
Güller Gülü'nü yad ediyor bütün gönüller
Ve siliniyor ruhumuzu saran hüzünler.
    
    ***

Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin; 
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin? 
O zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun; 
Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.
    Akif
    
    ***

Efendimsin, cihanda itibarım varsa Sendendir.
Meyân-ı âşıkânda iştiharım varsa Sendendir.
    Şeyh Galib
    
    ***

Irzımızdır çiğnenen, namusumuzdur doğranan
Ey sıkılmaz! Ağlamazsın, bari gülmekten utan.
    Akif
    
    ***

Aç ellerini içini O'na dök her zaman
Kes ağyâre dil dökmeyi, O'ndan dile emân
Eremez emâna gaflet ile gülen oynayan
"Vel yabkû kesîran"le bunu istiyor Kur'ân
    
    ***

Kışta gelmiştin, ama soluklarında bahar
Bugün geçip gittiğin yollar bitevî gülzâr
Mefkuren uğruna dolaşmıştın diyar diyar
Şimdi bir yâd-ı cemil oldun ey vefalı yar
    
    ***

Veliler serveri, Sıddıka-i Ekber
Ânı tafdîl eder Zât-ı Peygamber
Alvarlı
    
    ***

Dilber-i gülberg isterem, ruhları ahmer olmalı, 
Fâtih-i Hayber isterem, yanında Kanber olmalı. 
Sahn-ı sînesi nûr ola, cîm-i cemâli hûr ola 
Güneş gibi fehûr ola, öylece dilber isterim!..
    Alvarlı
    
    ***

Dört bir yan kovarsa da biz ışık peşindeyiz
Ellerimizde meşale, Çin'de Maçin'deyiz
    
    ***

Herkesin istidadına vâbestedir âsâr-ı feyzi, 
Ebr-i nisandan ef'î sem, sadef dürdane kapar. 
    Mîrî
    
    ***

Yansam da ocak gibi gam eylemem izhar
Yakma beni ateşlere ey çarh-ı cefakar
(Yakma bizi nâr-ı ağyâre ey Gaffar u Settâr)
    Ketencizade'ye nazire
    
    ***

Cevr ile kimseyi bîzâr etme.
Sana cevr etse de azâr etme.
Varma şekvâ ile bâb-ı şâha,
Sana cevr edeni sal Allah'a.
    Nabi
    
    ***

Sıyır onu, her şey olduğu gibi görünsün.
Hasretlerin sönüp, idbârın ikbâle dönsün.
Ömür boyu hep nefis ve şeytanı güüldürdün;
"Hakkım" deyip biraz da kalp ve ruhun gülsün.
    
    ***

Kanter içinde yaşadın, kan derdi pazarın
Sinelere çarpıp duruyordu âh u zârın
Aşk rehberin olmuştu, mefkuren de dildârın
Hep anıp durmuştun, Erdin vuslatına Yâr'ın.
    
    ***

Herkese bir dert bu alemde mukarrer
Rahat yaşamış var mı güruh-ı ukaladan
    Ziya Paşa
    
    ***

Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber
Güzel olmasaydı hiç, ölür müydü Peygamber.
    Necip Fazıl
    
    ***

El ele bayramın gölgesindeyiz
Yüzlerde ziya, ufuklarda ışık;
Saflarımız sımsık.
Milletçe Hakk'a vuslat peşindeyiz
Besbelli artık kimler O'na aşık;
Hissizlere yazık.
    
    ***

Bir sürü gözü dönmüş yürüdüler Sevr'e denk
Bir vahşetle ki önleri mağmalara denk
Bilemezdi cahiller Kader ne gösterecek
Korumuştu O'nu bir güvercin bir örümcek.
    
    ***

Dünya geçicidir burda kalınmaz
Ne kadar mal olsa murad alınmaz
Gafil olma sakın geri dönülmez
Yürü dünya yürü sonun virandır
Meded, bundan sonra ahir zamandır
    
    ***

Men bende-i Kur'anem eger cân dârem
Men hâk-i der Muhammed Muhtârem
Ger nakl kûned cez eyn kes ez güftem
Bîzârem O vez eyn sühân bîzârem
(Ben yaşadıkça Kur'anın bendesiyim)
(Ben Hazreti Muhammed'in ayağının tozuyum)
(Biri benden bundan başkasını naklederse)
(Ondan da şikayetçiyim, o sözden de şikayetçiyim)
    Mevlana 
    
    ***

Gönül Çalab'ın tahtı
Çalap gönüle baktı
Kim gönül yıktı ise
O iki cihan bedbahtı
    Yunus
    
    ***

Sohbet-i nâdân alamet-i nâdanist
(Cahillerle sohbet etmek cahillik alametidir)
    Sa'di
    
    ***

Cami minberinde öten siyaset sesinden
Bütün hakikatler ebkem oldu

Allah için ey Nebi-yi Masum
Bizleri bırakma böyle bikes
Bizleri bırakma böyle mazlum
    Akif'e nazire
    
    ***

Demedim mi, demedim mi
Gönül sana söylemedim mi?
Gönül mürgi yuvasından
Uçar bir gün demedim mi?

Canım derviş gözüm derviş
Çalış maksuduna eriş.
Bu gafletle baş olmaz iş
Geçer fırsat demedim mi?
    Yunus
    
    ***

Yol O'nun, varlık O'nun, gerisi hep angarya
Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya
    Necip Fazıl
    
    ***

Emartükel hayra lâkin me’temartü bihî
Ve mestekamtü fe mâ kavlî lekestekımi
(Sana hayrı emrettim, ama kendim onu emir edinmedim)
(Kendim istikamet üzere olmadım, ama sana sözüm "istikamet üzere ol" idi)


Zalemtü sünnete men ahyaz zalâme ilâ
Enisteket kademâhüd durra min veremi
(Peygamberin sünnetine zulmettim ki)
(Ayakları şişmeden yatmıyordu)

Büşrâ lenâ mâşerel İslami inne lenâ
Minel inâyeti rüknen gayri münhedimi
(Ne mutlu bize öyle sağlam bir sütuna dayanıyoruz)
(Ki Allah'ın inayetiyle kıyamete kadar yıkılmayacaktır)
    Busuri
    
    ***

Gad kefânî ilmü Rabbî
An sualî ve'htiyârî
(Rabbimin her şeyi bilmesi)
(Beni istemekten müstağni kılıyor)
    A.Geylani
    
    ***

Gel Habibim Sana aşık olmuşam
Cümle halkı Sana bende kılmışam
    Süleyman Çelebi
    
    ***

Gördüler beni ki halim perişan
Cem oldu Eflatun, Aristo, Lokman
Nabzıma el vurdu bin bir tabiban
Dediler derman yok buna ne çare
    Seyyid Nigari
    
    ***

Öyle ise gamlanma mevsim hazan değil
Kader de, eğilebildiğin kadar eğil
    
    ***

Bitecektir bu son gaileleler de art arda
Kim bilir nasıl bir lütuf var verasında
    
    ***

Deme ger âkil isen Ferhâd u Mecnûn’a deli
Eylesen halka nazar, her biri bir gûna deli.
    
    ***

Bakma Yarab sevad-ı defterime
Yak yakacaksan onu benim yerime
    La Edri
    
    ***

Düşmanlar düşman tamam, ona bir şey diyemem
Can azap, canan azap, her günkü yaran azap
Muzdarip bütün toplum, ilacı bunun iman
İmana aç ruhlara başka bir derman azap
    
    ***

Sayende yolumuza su serpmiş idi kader
Ruhlar o Gül Devrini yad ediyor her seher
Ve bekliyorlar sürpriz matla'ından bir haber
Gönüller heyecan içinde, alınlarda ter
    
    ***

Her zaman şefkatle çarpmıştı sinelerimiz
Toprak ağaç, çiçek böcek ve biz
Sarmaş dolaş ve iç içeydik hemen hepimiz
Duyulurdu her yanda neşemiz sevincimiz
    
    ***

Efendim sin-i istif'al gelir bir nice manaya
Ana bir hoş nazar eyle, eresin bir yüce fehvâya
Sual ile talep, vicdan, tahavvül, itikad, iman
Tamam, teslim olur el'an, rüc'u kıl Rabb-i Alâ'ya
        
    ***

Ya Resulallah çi bâşed çün seg-i Ashab-ı Kehf
Dahil-i cennet şevem der zümre-i Ashâb-ı Tû
O reved der cennet ve men der cehennem key revayed
O seg-i Ashab-ı Kehf, men seg-i Ashab-ı Tû
(Ya Resulallah, ne olur Ashab-ı Kehf'in köpeği gibi)
(Ben de Senin Ashabının arasında cennete gireyim)
(O cennete girsin, ben cehenneme; reva mıdır)
(O Ashab-ı Kehf'in köpeği ise ben de Senin Ashabının köpeğiyim)
    Molla Cami
    
    ***

Ta'sî-il ilahe ve ente tuzhiru hubbehu
Hâzal amrî fil fialî bedi'u
Lev kâne hubbike sâdıkan le âte'tehu
İnnel muhibbe limen yuhibbi muti'u
(Allah'a isyan ediyor sonra muhabbet izhar ediyorsun)
(Yemin olsun yaptıkların arasında bundan tuhafı yoktur)
(Eğer sevginde samimi olsaydın O'na itaat ederdin)
(Çünkü seven sevdiğine itaat eder)
    
    ***

Tercünnecâte velem teslük mesâlikehâ 
Essefinete lâ tecrî  alel yebesî
(Yolunda yürümeden ve zorluklarına katlanmadan kurtuluş umuyorsun)
(Oysa ki kesinlikle gemiler karadan akıp gidemezler.)
    Ebul Atahiye
    
    ***

Arz et cemalin, göreyim ey mah-ı tâbân Mustafa
Ref' et nikâb-ı rûyunı, şems-i dırahşân Mustafa
    Muhyi
  
    ***  

Yarab bela-yı aşk ile kıl mübtela beni
Bir an bela-yı aşktan eyleme cüda beni
    Fuzuli

Yarab bela-yı derd ile kıl mübtela beni
Bir an bela-yı dertten eyleme cüda beni 
    (Alvarlı ağzından Fuzuli'ye nazire)

    ***

Nadir bulunur tıynet-i kamilde kusur
Kem mayeden eyler, ne ki eylerse zuhur
    Ragıp Paşa

    ***

Dilde keder var, lutfedip gelme ey sürur,
Bulunmaz bir hanede mihman mihman üstüne.
    Rasih Bey

    ***

Sana canan, gönül hayran, nedendir?
Cemalin gün gibi rahşan, nedendir?
Kaşındır, k'ab-ı kavseyn-i ev edna,
Yüzündür sure-i Rahman nedendir?
    Alvarlı

    ***

Çözülme zülfüne, ey dil-rüba, dil bağlayanlardan
Kaçınma ateş-i aşkınla bağrın dağlayanlardan.
    Enderunlu Vasıf

    ***

Varsın sen İlahi; yine varsın, yine varsın.
Aklımda, gönlümde, ruhumda hep varsın.
    C.Şehabettin

    ***

Ölüm demez yiğit koca
Gelir bir gün, ya bir gece
Kefen elinde bir hoca
Yuyar bir gün demedim mi?
    Yunus

    ***

Yanarsam nar-ı aşkınla yanarım ya Resulallah
Ezelden kapında bağrı yanık bir  bir gedayım ya Resulallah
    Leyla Hanım

    ***

Her şey Sen'den, Sen Ganî'sin
Rabbim Sana döndüm yüzüm.
Hem Evvel'sin hem Ahir'sin
Rabbim sana döndüm yüzüm.

Bulduğumu Sende buldum,
Bâtıl şeylerden kurtuldum;
Gelip kapında kul oldum;
Rabbim Sana döndüm yüzüm!

    ***

Emr-i bülendsin ey Ezân-ı Muhammedî
Kâfî değil sadâna cihân-ı Muhammedî

Sultan Selîm-i Evvel’i râmetmeyüp ecel
Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî

Gök, nûra garkolur, nice yüzbin minâreden
Şehbâl açınca rûh-ı revân-ı Muhammedî

Ervâh cümleten görür Allahü Ekber’i
Akseyleyince arşa lisân-ı Muhammedî

Üsküp’de kabr-i mâdere olsun bu nev-gazel
Bir tuhfe-i bedî’ ü beyân-ı Muhammedî
    Yahya Kemal

    ***

Ne zaman anarsam Seni
Kararım kalmaz Allah'ım.
Senden gayrı gözüm yaşım
Kimseler silmez Allah'ım.
    Yunus

    ***

Halık'ın namütenahi adı var, en başı Hakk
Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak.

Hani, Ashab-ı Kiram, ayrılalım, derlerken
Mutlaka "sure-i Vel-Asrı" okurmuş bu neden?

Çünkü meknun o büyük surede esrar-ı felah
Başta iman-ı hakiki geliyor, sonra salah.

Sonra hak, sonra sebat, işte kuzum insanlık
Dördü birleşti mi yoktur sana hüsran artık.

    Akif

    ***

Muhabbet bir Süleyman'dır
Gönül taht-ı revan olmuş.
Muhabbet Mısr-ı Kenan'dır
Gönül Yusuf civan olmuş.
    Alvarlı

    ***

Biri Adem, biri İdris u Nuh u Hud ile Salih
Hem İbrahim ü İshak ile İsmail Zebîhullah

Dahi Yakub ile Yusuf, Şuayib ü Lut ile Yahya
Zekeriyya ile Harun, ahi Musa Kelimullah

Ve Davud u Süleyman ve dahi İlyas u Eyyub'dur
Birisi Elyesa'dır dahi İsa'dır Ruhullah

Birisinin ismi Zülkifl ve biri Yunus nebidir hem
Hitamı ol Habib-i Hak Muhammed'dir Resulullah

Üzeyr ü Lokman u Zülkarneyn'de ihtilaf olmuş
Ki bazı enbiyadır der ve bazı der veliyullah

Cemi enbiyanın evvelidir Hazreti Adem
Kamudan efdal u Muhammed'dir Habibullah
    Erzurumlu İbrahim Hakkı

    ***

Ger beni bu günahlarla tartarsa Hazreti Rahman
Kırılır arsa-i mahşerde arş-ı mizan

    ***

Toprak kesilip, kum kesilip alem-i İslam
Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm!
    Akif

    ***

Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devahi
Ağzım kurusun, yok musun ey adl-i ilahi?
    Akif

    ***

Nice serv-i revan canlar
Nice gül yüzlü sultanlar
Nice Hüsrev gibi hanlar
Bütün (o deryaya [Meriç] daldı ve boğuldular)
    Alvarlı'ya nazire

    ***

Gelir elbet zuhura, ne ise hükm-i kader
Hakk'a tevfîz-i umûr et; ne elem çek, ne keder
    Enderunlu Vasıf

    ***

Yüzde ısrar etme, doksan da olur.
İnsan dediğinde, noksan da olur.
Sakın büyüklenme, elde neler var,
Bir ben varım deme, yoksan da olur.

    ***

Huda Rabbim, nebim hakka Muhammed'dir Resulullah
Hem İslam dinidir dinim, kitabımdır Kelamullah

Akaid içre ehl-i sünnet oldu mezhebim cem'a
Amelde Bû Hanife mezhebidir mezhebim vallah

Dahi zürriyetiyem Hazreti Adem nebinin
Halil'in hem milletiyem, dahi Kabem Kabe Beytullah
    Sun'ullah Gaybi

    ***

Hilkat-i âlemden maksad-ı a’lâ
Dünyaya gelmiş ol mihr-i muallâ..
    La Edri

    ***

Hakiki şecerenin hikmeti
Dünyaya gele Muhammed Hazreti
    Alvarlı

    ***

Dertten büyük derman mı var
Bir sebeb-i gufran mıvar
Dert gibi bir kıymet mi var
Dertlileri sever Rahman
    Alvarlı

    ***

Kabe bünyâd-ı Halîl Âzârest (Kabe Azer oğlu İbrahim binasıdır)
Dil beyt-i Huda ekberest       (Gönül ise Allah'ın beytidir)

    ***

Canımı canan istemiş, vermemek olmaz ey dil;
Ne niza eyleyeyim, o ne senindir ne benim.
    Fuzuli

    ***

Bağ bozuk, bağban yaslı, güllere hazan azap.
Yaz günü yaprakları solduran hicran azap.
Düşmanlar düşman tamam, ona bir şey diyemem,
Can azap, canan azap, her günkü yaran azap.

    ***

Cüdâ düştüm güzellerden
Derem "Vâ esefâ" şimdi.
    Alvarlı

    ***

Kendi feryadımdır ancak ses veren feryadıma
Kimseler yok aşinadan, yardan hâli diyar.
Nerde yârânım dedikçe ben, bülend âvâz ile
Nerde yârânım diyor vadi, beyâbân, kûhsâr.
    Akif

    ***

Ne gördün, şarkı çok gezdin? diyorlar, gördüğüm:
Harab iller, serilmiş hanümanlar, başsız ümmetler.
    Akif

    ***

Tecella-yı cemalinden, habibim nevbahar ateş
Gül ateş, bülbül ateş, sümbül ateş, hak ü har ateş.
    Esad Efendi

    ***

Müminlere imdada yetiş merhametinle
Mülhidlere lakin daha çok merhamet eyle
    Akif

    ***

Kalp arş-ı Rahman'dır,
Onu yıkmak tuğyandır (ve hüsrandır)
    Alvarlı

    ***

Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
Haykırsam kollarımı makas gibi açarak.
    NFK

    ***

Heva-i nefsine uyma, sabrın sonu selamettir.
Ne aldandın be hey gafil, Bu can sana emanettir.

    ***

Her işte hikmeti vardır
Abes fiil işlemez Allah.
O'na bir kimse cebr ile
Bir iş işletemez asla.
Ne kim kendi murad ede
Vücuda ol gelir billah.
    Erzurumlu İbrahim Hakkı

    ***

Ey Yüce Dost,
Söylenen sözler bir naat değil
Sevgili kapısında mırıldanan seranat değil
Özü hasret, ruhu hicran kapıkuluna ait
Ritimsiz bir feryatdır, bir feryatdır, mutatdır...

    ***

Sağ u solu gözler idim
Dost yüzünü görsem deyu
Ben taşrada arar idim
Ol can içinde can imiş.

İşit Niyazi'nin sözün
Bir nesne örtmez Hakk yüzün
Hakk'tan ayan bir nesne yok
Gözsüzlere pinhan imiş.
    Niyazi-i Mısri

    ***

Cennet cennet dedikleri
üç beş saray, üç beş huri
İsteyene ver Sen onu
Bana Seni gerek Seni
    Yunus

    ***

Derd-i derûnuma derman arardım,
Dediler derttir dermanın senin.
Dergâh-ı dildâra kurban arardım,
Dediler ki kurbandır cânın senin.
    M. Lütfî

    ***

Sanman bizi kim şîre-i engür ile mestiz,
Biz ehl-i harâbâttanız, mest-i elestiz.
    Bağdatlı Rûhî

   ***

Dünya gamından geçip,
Yokluğa kanat açıp,
Şevk ile her dem uçup,
Çağırırım Dost Dost.
    Niyazi-i Mısrî

   ***

Lâyık oldur ki hemen sâlik-i râh,
Diye "lâ na'büdü illâ iyyâh"
    Hâkânî

   ***

Hak Teâlâ eder müttakîdir ulunuz
Müttakînin makamı Cennet,
içtiği kâfûr olur.
    Anonim

   ***

Bâb-ı Hak açıktır merd-i âgâha,
Candan geçenlerdir eren Allah’a.
Hakikat yolunda ben bu dergâha,
İsteyerek gelmiş kurbanlar gördüm.
    Tokâdîzâde Şekip

   ***

Cânân dileyen dağdağa-i cana düşer mi;
Can isteyen endişe-i cânâna düşer mi.
    Seyyid Nigârî

   ***

Dervişlik, özüne hâkim olmaktır,
Esîr-i nefs olan derviş değildir.
Aşkı rehber edip Hakk’ı bulmaktır,
Keşkül, teber, asâ, tığ, şiş değildir.

İbadet namına dalgın oturma!
Bağırma, tepinme, göğsüne vurma!
“Yâ Hû”, “yâ Hay” diye köpürüp durma,
Zikr-i Hak hazm için geviş değildir.

Sırr-ı Hakk’ı gönlünden öğren,
Gönüldür aşk ile dîdârı gören;
Ârif-i âgâha o zevki veren,
Benk ü bâde, afyon, haşhaş değildir.

Keramet umma hiç Necef taşından,
Ayrılma insandan öz kardaşından;
Hakk’ı göremezsin Bağlarbaşı’ndan,
Gerçek er sultandır, keşiş değildir.

Ham ervah her yanda var yığın yığın,
Nedir onlarla verip aldığın!
Uzlete mail olan gönlüne sığın!
Cihan gönül kadar geniş değildir.
    Rıza Tevfik

   ***

Bâş der-dîn sâbit artersî zî kahr-ı Hak ki pâ
Gerde muhkem der-zemîn a'ra'r-ı nîm sarsarest
(Eğer Cenâb-ı Hakk’ın kahrından korkuyorsan dinde sâbit-kadem ol;) 
(Zira ağaç, kasırgalara karşı ancak kökleriyle yere muhkem tutunur.)
    ?

   ***

Hakk hemî gûyed nazar mân ber dîlest
Nîst ber sûret ki ân âb u gîlest.
Tu hemî gûyî merâ dil nîz hest,
Dil ferâz-i arş bâşet nî best.
(Allah der, bizim nazarımız kalbedir)
(Sudan balçıktan olan surete değildir.)
(Sen benim içimde kalbim var diyorsun,)
(Ama gönül arşın yücesindedir, aşağılarda değil.)
    Mevlana

   ***

Sığmam dedi Hakk arz u semaya
Kenzen bilindi dil madeninden.
    İbrahim Hakkı

   ***

Sırr-ı Hakk’ı gönlünden öğren,
Gönüldür aşk ile dîdârı gören;
Ârif-i âgâha o zevki veren,
Beng ü bâde, afyon, haşhaş değildir.

Keramet umma hiç Necef taşından,
Ayrılma insandan, öz kardaşından;
Hakk’ı göremezsin Bağlarbaşı’ndan,
Gerçek er sultandır, keşiş değildir.

Ham ervah her yanda var yığın yığın,
Nedir onlarla verip aldığın!
Uzlete mâil olan gönlüne sığın!
Cihan gönül kadar geniş değildir.
    Rıza Tevfik

   ***

Gelse celâlinden cefâ,
yahut cemalinden vefâ
İkisi de câna safâ,
Lütfun da hoş, kahrın da hoş.
(Senden hem o hoş, hem bu hoş.)
    İ. Hakkı

   ***

Ey bülbül-ü şeydâ, yine efgâna mı geldin?
Azm-i gül edip zâr ile giryâna mı geldin?
Pervâne gibi ateşe dâim cân atarsın,
Yoksa bu aşk oduna sen yana mı geldin...
    Niyazi-i Mısri

   ***

Yansam da ocak gibi gayra eylemem izhar,
Yakma beni ateşlere ey çarh-ı cefakâr!
    Ketencizâde

   ***

Yâr için ağyâre minnet ettiğim aybeyleme,
Bağbân bir gül için bin hâre hizmetkâr olur.
    Fuzûlî

   ***

Min cân olsaydı âh men-i dil-şikestede
Tâ her biriyle bir kez olsaydım feda sana.
    Fuzûlî

   ***

Sûrete nazar eyler isen "sen" ile "ben" var,
Ammâ ki hakikatte, ne sen var ne de ben var.
    Anonim

   ***

Âyinedir bu âlemde her şey Hakk ile kaim,
Mir'ât-ı Muhammed'den Allah görünür dâim.
    Anonim

   ***

Vârımı ol Dost'a verdim, hânumânım kalmadı,
Cümlesinden el yudum, pes dû cihânım kalmadı.

Çünkü hubbullah erişti çekti beni kendine,
Açtı gönlüm gözünü, artık humârım kalmadı.

Ayn-ı tevhid açılıp hak-ka'l-yakîn gördüm ânı,
Şirki sürdüm aradan, şekk ü gümânım kalmadı.
    Ahmedî

   ***

Yokluğunda var olan, varlıkta bilmez yokluğu,
Sohbet-i Yâr lezzetini bilmez beyim, ağyâr olan
    İsa Mahvî

   ***

Ey varlığı, varı var eden Var!
Yok yok, Sana yok demek ne düşvâr.!"
    Ziya Paşa

   ***

Perişanım bugün cânâ perişan olmayan bilmez.
Cevahir kadrini cevher fürûşan olmayan bilmez."
    Alvarlı Efe

   ***

Fâniyim, fâni olanı istemem,
Âcizim âciz olanı istemem
Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim gayr istemem!
İsterim, fakat bir Yâr-ı Bâkî isterim
Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim,
Hiç ender hiçim, fakat umum mevcudatı beraber isterim.
    Bediüzzaman

   ***

Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi, misli âlemde,
Ve suretten münezzehtir, mukaddestir Teâlallah.
Şerîki yok, berîdir doğmadan doğurmadan ancak,
Ehaddir, küfvü yok, "İhlâs" içinde zikreder Allah.
Ne cism u ne arazdır, ne mütehayyiz ne cevherdir
Yemez, içmez, zaman geçmez berîdir cümleden Allah.
Tebeddülden, tagayyürden, dahi elvân u eşkâlden,
Muhakkak ol müberrâdır budur selbî sıfâtullah.
Ne göklerde ne yerlerde, ne sağ u sol ne ön ardda,
Cihetlerden münezzehtir ki hiç olmaz mekânullah
Hudâ vardır velî, varlığına yok evvel ü âhir;
Yine ol varlığıdır kendinden, gayrı değil vallah.
Bu âlem yoğ iken ol var idi, ferd ü tek ü tenhâ;
Değildir kimseye muhtaç O, hep muhtaç gayrullah.
Âna hâdis hulûl etmez ve bir şey vacib olmaz kim;
Her işte hikmeti vardır, abes fiil işlemez Allah.
    İbrahim Hakkı Hazretleri

   ***

Kerem kıl, kesme Sultanım keremin bînevâlerden
Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedalerden...
    Alvarlı M. Lütfi Efendi

   ***

Bir cefâkeş aşıkem ey Yâr Senden dönmezem
Hançer ile yüreğimi yar Senden dönmezem

Ger Zekeriya tek beni baştan ayağa yarsalar
Başıma koy erre Neccâr Senden dönmezem

Ger beni yandırsalar, toprağımı savursalar
Külüm oddan çağırsalar Settâr Senden dönmezem.
    Nesîmî

   ***

Bir güzel şuha dedim iki gözün sürmelidir,
Dedi billahi seni Hind'e kadar sürmelidir...

Dedim ateşler yaktı ciğerim oldu kebab,
Dedi söndürmek için payime yüz sürmelidir...

Dedim Ey Mehlika, al bu gece bezme men'
Dedi beyhude yorulma kapılar sürmelidir...

Dedim aşıklara cevrin ne cefadır güzelim,
Dedi aşık olanın üstüne at sürmelidir...
    Şahi (Azeri)

   ***

Öyle bilmezdim ben kendimi
O ben miyim ya ben O mu?
Âşıkların budur demi
Yandıkça yandım bir su ver!
    Gedâî

   ***

Değildir bu bana lâyık bu bende
Bana bu lutf ile ihsan nedendir?
    Alvarlı M. Lütfî

   ***

Bâd-ı hazân esti bağlar bozuldu,
Gülistânda katmer güller mi kaldı?
Şecerler kırıldı, bârlar üzüldü,
El atacak dahî dallar mı kaldı?

Bir sel aldı sahrâları bürüdü,
Ağaçlar kurudu, kökler çürüdü,
Erler yüreğinde yağlar eridi,
Hasb-i hâl edecek kâller mi kaldı?

Bozuldu dünyanın bâğ u bostânı,
Zâğ-ı siyeh yaktı bu gülistânı,
Bülbüller okusun dertli destânı,
Elvân nakış, keşmir şallar mı kaldı?

Er olan eridi yağ gibi gitti,
Şîr-i nerler zîr-i türabda yitti,
Serviler yerinde mugaylan bitti,
Petekler söndüler, ballar mı kaldı?

Ebnâ-yı zemânın gaflet serinde,
Oynarlar, gülerler yerli yerinde,
Saâdet, hidayet binde birinde,
Helâki fark eder haller mi kaldı?

Er olan çekildi çıktı aradan,
Her biri mahvoldu gitti sıradan,
Gazab etti âlemleri yaradan,
Mübtela olmamış iller mi kaldı?

Dillerde kalmamış hidayet nûru,
İslâm’ın kalmamış kalbde süruru,
Kurban olur İslâm bulsa kubûru,
Lutfî, Hak söyleyen diller mi kaldı?
    Alvarlı Efe Hazretleri (M. Lutfi)

   ***

Mevlâ bizi afvede
Gör ne güzel ıyd olur
Cürm ü hatalar gide
Bayram o bayram olur

Merhamet ede Rahîm
Dermanı ver Hakîm
Lutfede luf-i Kadîm
Bayram o bayram olur

Feyz-i mehabbet-i Hak
Nur-i hidayet siyak
Cennet-i â’lâ durak
Bayram o bayram olur

Hakk’ı seven merd-i şîr
Kalbi olur müstenîr
Allah ola destigîr
Bayram o bayram olur

Merhametin kânıdır
Afv ü kerem şânıdır
Hep ânın ihsânıdır
Bayram o bayram olur

El tuta kitâbını
Dil tuta hitâbını
Can tuta şitâbını
Bayram o bayram olur

Mevlâ’yı candan seven
Rıza-yı Hakk’a even
Lüft-i Hüdâ’ya güven
Bayram o bayram olur

Hakk’ı seven dîl ü cân
Aşkı eden heyecân
Feth ola bâb-ı cinân
Bayram o bayram olur

Bahr-i keremden Hüdâ
Gark eden nûr-i Hüdâ
Afv ola bây u gedâ
Bayram o bayram olur

Ganîler ede kerem
Ref’ ola derd-i verem
Sahî ola muhterem
Bayram o bayram olur

Nûr-i hidayet dola
Dilde hidayet bula
Nâsırın Allah ola
Bayram o bayram olur

Tevhîd ede zevk ile
Hakk’ı seve şevk ile
Tasdîk inerse dile
Bayram o bayram olur

Dilde ki Rahmân olur
Dertlere dermân olur
zâde fermân olur
Bayram o bayram olur

Lutfî’ye lutf u kerem
Dâhil-i bâb-ı harem
Dâima Allah direm
Bayram o bayram olur.
    Alvarlı Hace Muhammed Lütfi Hazretleri

   ***

Sen Mevlâ’yı sevende Mevlâ seni sevmez mi?
Rızasına erende rızasını vermez mi?

Sen Hakk’ın kapısında canlar feda eylesen
Emrince hizmet kılsan Allah ecrin vermez mi?

Şer-i Şerif yolunda havf-i Huda dilinde
Ehlullah’ın hâlinde Allah hâlin sormaz mı?

Variyetin mahv edip Kurân yolunda gidip
Yâr ile yâran olsan yârin yâver olmaz mı?

Dert ile cângâhında ateş yansa âhında
Âh u feryadlar etsen derde dermân vermez mi?

Cânın cânân elinde cânân cânın dilinde
Yarelensen yolunda yâran merhem urmaz mı?

Lütfi’ye lütf-i Mevlâ rahm eyleye Teâlâ
Allah diye çağırsan Kerîm kerem kılmaz mı?
    Alvarlı Efe Hazretleri (M. Lutfi)

   ***

Kâşki sevdiğimi sevse kamû halk-ı cihân
Sözümüz cümle hemân kıssa-i cânân olsa
    Taşlıcalı Yahyâ

   ***

Bak ne istiğraka sevkettin beni,
Gözyaşı zanneyliyor çeşmim seni
    Muallim Naci

   ***

Ey dîde nedir uyku gel uyan gecelerde
Kevkeblerin et seyrini seyrân gecelerde

Bak, hey’et-i âlemde bu hikmetleri seyret
Bul Sâniini ol O’na hayrân gecelerde

Çün gündüz olursun nice ağyâr ile gâfil
Ko gafleti, dildârdan utan gecelerde

Gafletle uyumak ne revâ abd-i hakîre
Şefkatle nidâ eyleye Rahmân gecelerde

Cümle geceyi uyuma Kayyûm’u seversen
Tâ hay olasın Hayy ile ey cân gecelerde

Âşıklar uyumaz gece hem sen uyuma kim
Gönlün gözüne görüne cânân gecelerde

Dil beyt-i Hudâdır onu pâk eyle sivâdan
Kasrına nüzûl eyler o Sultân gecelerde

Az ye az uyu hayrete var fânî ol ondan
Bul cân-ı bekâ ol O’na mihmân gecelerde

Allah için ol halka mukârin gece gündüz
Ey Hakkı, nihân-ı aşk oduna yan gecelerde
    İbrahim Hakkı Hazretleri

   ***

Hak tecelli eyleyince her işi âsân eder,
Halk eder esbabını bir lâhzada ihsan eder.
    İbrahim Hakkı

   ***

Bak şu gedanın haline
Bende olmuş zülfün teline
Parmağım aşkın balına
Bandıkça bandım, bir su ver!

Ey sâkî, aşkın oduna yandıkça yandım, bir su ver;
Parmağım aşkın balına bandıkça bandım, bir su ver!"

"Ey sâki aşkın nârına yandıkça yandım bir su ver
Düşeli dilber derdine yandıkça yandım bir su ver "
    Gedai

   ***

Sultân-ı rusül, şâh-ı mümeccedsin Efendim,
Bîçârelere devlet-i sermedsin Efendim,
Dîvân-ı ilâhîde ser-âmedsin Efendim,
Menşûr-u "le'amrük"le müeyyedsin Efendim;
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed'sin Efendim,
Hak'tan bize sultan-ı müebbedsin Efendim.

Hutben okunur minber-i iklîm-i bekâda,
Hükmün tutulur mahkeme-i rûz-i cezâda,
Gülbang-ı kudûmun çekilir Arş-ı Hudâ'da,
Esmâ-i şerîfen anılır arz u semâda;
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed'sin Efendim,
Hak'tan bize sultân-ı müeyyedsin / müebbedsin Efendim.
    Şeyh Gâlib

   ***

Bana Haktan nida geldi
Gel ey aşık ki, mahremsin
Bura mahrem makamıdır
Seni ehl-i vefa gördük
Mekanım lâ mekân oldu
Bu cismim cümle cân oldu
Nazar-ı Hak ayân oldu
Özüm mest-i likâ gördüm.
Beni mesteyleyen daim
O meyden Mustafâ gördüm.
    Nesimi

   ***

Cemalini nice yüzden görem diyen dilber,
Şikeste âyineler gibi pâre pâre gerek..
    Anonim

   ***

Hiç kimse yok kimsesiz,
Herkesin var bir kimsesi
Ben bugün kimsesiz kaldım,
Ey kimsesizler kimsesi."
    Avni (Fatih Sultan Mehmet Han)

   ***

Ey sârubân zimamı çek semt-i kûy-i yâre
Virâne dilde zîra yer kalmadı karâre
Ey sarubân-ı müşfik sen olmadın mı âşık
Aheste revlik etme rahmeyleyip bu zâre
    Sarı Abdullah Efendi

   ***

Derman arardım derdime
Derdim bana derman imiş
Pinhan arardım aslıma
Aslım bana pinhan imiş
    Niyazi-i Mısri

   ***

Derman arardım derdime
Dediler derttir dermanın senin
        Lâedrî

   ***

Gül yüzlü melekler sana
Hayran diye sevdim
    Hasan Basri Çantay

   ***

Ben sanırdım alemde bana hiç yar kalmadı
Ben benden sıyrılınca baktım ağyar kalmadı
    Niyazi Mısri

   ***

Ey şahid-i mukaddes, ey hurşid-i âlem-ârâ
Gîsûların muhannes, ebruların Dilâra
Zülfün teline kıymet olmaz cihan seraser
Neşveyle düştü kevne bu yıl anber-isârâ
    Avlarlı

   ***

El benim damen senin ey rahmeten lil alemin
Şöhretim isyan benim sen afv ile meşhursun
       Lâedrî

   ***

Çekinme akil isen itiraf-ı noksandan
Emin olan delidir aklının kemalinden
    M. Naci

   ***

İftirakınla efendim bende takat kalmadı
Yekpare oldu bu dil aşkta muhabbet kalmadı
Ol kadar ağlattı ki ben biçareyi hükm-i kaza
Giryeden hiç Hazret-i Yakub’a nevbet kalmadı
    Sultan Ahmed

   ***

Canımı canan isterse minnet canıma
Can nedir ki onu vermeyem cananıma

   ***

Etme ar oku öğren ehlinden
Her şeyin ilmi güzel cehlinden
Ne kadar yüksekte olursa şanın
Akıbet iki taş olur nişanın
       Lâedrî

   ***

Nadanlar eder sohbet-i nadanla telezzüz
Divanelerin hemdemi divane gerektir
(Hainler eder sohbet-i hainle telezzüz)
(Hainlerin hemdemi hain gerektir)
    Ziya Paşa'ya nazire

   ***

Aşık der incitenden
İncinme incitenden
Kemalde noksan imiş
İncinen incitenden
       Lâedrî

   ***

Bir adaletgâh-ı vâsidir bu dâr-ı imtihan 
Bugün milleti kurban edenler yarın olurlar millete kurban
       Lâedrî

   ***

Tiz reftar olanın payine damen dolanır

   ***

Bir bağ ki görmezse terbiye, tımar
Çalı çırpı sarar, hâristan olur
    T.Fikret

   ***

Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem’-i tâbânım.
Ziya-i himmetimdir her iki âlemde devrânım.
Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvanım.
Aman ey kutb-ı ekrem, gavs-ı azam, şah-ı devranım.
Nazardan dûr kılma bendegânı, gözde sultanım.
Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem’-i tâbânım.
    Ketencizade müseddesinden (Şeyhi Küfrevi Hazretleri için söylemiş)

   ***

Bir kapıyı bend ederse bin kapı eyler küşâd
Hazreti Allah, Efendi, müfettihül ebvabdır
    Seyyid Muhammed Şemsi

   ***

Âyine-i idrakini pak eyle sivâdan
Sultan mı gelir ayine-i nâpake, hiceb et.
    Nabi

   ***

Zahidin gönlünde cennettir temenni ettiği
Aşık-i pejmürdenin gönlündeki dil-darıdır
(Arif-i dil-hastenin gönlündeki dil-darıdır)
    Şeyh Galib

   ***

Yar için ağyare minnet ettiğim ayb eyleme
Bağban bir gül için bin hare hizmetkar olur
    Fuzuli

   ***

Günahım hadden efzundur
Bana rahmeyle Allahım
Gözüm yaşı akar hundur
Bana rahmeyle Allahım

Acep nolur benim halim
Bitince bunca mecalim
Azrail alınca canım
Bana rahmeyle Allahım

   ***

Kaşki sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan.
Sözümüz cümle heman kıssa-i canan olsa.

   ***

Âb-ı der keştî helak-i keştî est
Âb-ı ender-zîrî keştî puştî est
(Geminin içindeki su onun helakine sebep olur, altındaki su da hareketine vesiledir.)
    Mevlana

   ***

Gül hare düştü sinefigar oldu andelib
Bir hare baktı bir güle, zar oldu andelib
    Naili

   ***

Sen tecelli eylemezsin perdede ben var iken
Şart-ı izharı-ı vücudundur adim olmak bana
    Gavsi (Kemter)

   ***

Her mürşide dil verme kim yolun sarpa uğratır,
Mürşid-i Kâmil olanın gâyet yolu âsân imiş
    Niyazi Mısri

   ***

Ne kendi eyledi rahat, Ne halka verdi huzur
Yıkıldı gitti cihandan, Dayansın ehl-i kubur!
    Arif Paşa

   ***

Her âkıle bir dert bu âlemde mukarrer
Rahat yaşamış var mı gürûh-ı ukalâdan.
    Ziya Paşa

   ***

Çeşm-i insaf gibi kâmile mizan olmaz
Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz.
    Talibî

   ***

Arifin gönlünü Huda gamgîn eder şad eylemez
Bende-i makbulünü Mevlası azad eylemez
    Nabi

   ***

Yıkanlar hatır-ı nâ-şâdımı Yarab şad olsun
Benimçün namurad olsun diyenler bermurad olsun
    Nail-i Kadim

   ***

Çeşm-i insaf gibi arife mizan olamaz
Kişi noksanını bilmek gibi irfan olamaz

   ***

Allah’a dayan, saye sarıl, hükmüne ram ol
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.
    Akif

   ***

Dervişlik dedikleri hırka değil taç değil
Gönlünü derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil
    Yunus

   ***

Çözülme zülfün ey dilrüba dil bağlayanlardan
Kaçınma ateş-i aşkınla bağrında ağlayanlardan
Sirişk-i çeşmimin bak farkı var mı çağlayanlardan
Düşer mi ictinab etmek senin için ağlayanlardan
    E.Vasıf

   ***

Değildir hale çıkmış, cami içre kürsi-i va’za
Güruh-ı encüme Nur ayetin tefsir eder mehtab
    Nabi

   ***

Bu Sitanbul ki bi misl ü bahadır
Yek sengine Acem mülkü fedadır
    Nedim

   ***

Güzelleri naz ile cinane atar güzeller

   ***

Ne dünyadan safa bulduk, ne ehlinden recamız var
Ne dergah-ı İlahiden maada bir ilticamız var.
    Nef’i

   ***

Yıkılıpdur bu cihan sanma ki bizde düzele
Devleti çarh-ı deni verdi kamu müptezele
Şimdi ebvab-ı saadetle gezen hep hezele
İşimiz kaldı heman merhamet-i Lemyezele
        3. Mustafa

   ***

Bozulmuştur düzelmez gelse de Mehdi
Bu mülkün emr-i ıslahı Cenab-ı Hakka kalmıştır.
    Şair Eşref

   ***

“Cihanda bulamadım bir yar-ı sadık”
“Kime sadık dedimse çıktı münafık”

İnsan her zaman arar durur bir yar-ı sadık
Bazen de sadık dedikleri çıkar münafık
    (nazire)

   ***

Müslümanlık nerde bizden geçmiş insanlık bile
Alemi aldatmaksa marifet aldanan yok nafile
Kaç hakiki Müslüman gördümse hep makberdedir
Müslümanlık bilmem ama galiba göklerdedir
    Akif

   ***

Beyhude yorulma kapılar sürmelidir

   ***

Milletimde ihtilaf-ı tefrika endişesi
Guşe-i kabrimde hatta bikarar eyler beni
İttihad etmekken a’daya karşı çaremiz
İttihad etmezse millet dağdar eyler beni
    Yavuz

   ***

Bir vakte erişti ki bizim günümüz
Yiğit belli değil mert belli değil
Herkes yarasına merhem arıyor
Deva belli değil dert belli değil
    Ruhsati

   ***

Gelirse bir kıl ile gelir eyleme tedbir
Giderse gider eylemez bir koca zincir

   ***

Su ol, içmeyen içmesin.
Oksijen ol, yudumlamayan yudumlamasın.
Meyve veren ağaç ol, yemeyen yemesin.
Gölgeni sal etrafa,
Ona sığınmayan sığınmasın.
Toprak ol,
Bağrına tohum atmayan atmasın.
Yıldız ol, serpil dünyanın dört bir yanına,
Senin için şiirler dizmeyen dizmesin.
Güneş ol,
Şualarına koşmayan koşmasın.

   ***

Çarh verir nimet-i kavga sûz
Hiç olur mu Musa Firavunsuz
    Nef’i

   ***

Buraya konan göçer konuk eylenmez
    Aziz Mahmud Hüdai

   ***

Acib bir karubanhane bu dünya
Gelen gider, konan göçer bu elden
Malı mülkü safası fani hülya
Gelen gider, konan göçer bu elden
    Avlarlı Efe

   ***

Âfitâb-ı hüsn-i hûbân akıbet eyler ufûl
Ben muhibb-i lâyezelim lâ uhubbil âfilîn (Batıp gidenleri sevmem)

   ***

Öyle birine dilbeste ol ki eyleye dilşad seni
Öyle bir damene tutun ki eyleye ber murad seni

   ***

Bu dünya fanidir bunda kalınmaz
Yürü dünya yürü sonun virandır
Medet bundan sonra ahir zamandır

   ***

Mala mülke mağrur olma, deme var mı ben gibi
Bir muhalif rüzgar eser, savurur harman gibi

Dünya malın elde iken düşmenlerin dost olur
Elde bir şey kalmayınca dost bile düşman olur

   ***

Canımı canan istese nimet canıma
Can nedir ki kurban etmeyem anı cananıma
    Fuzuli

   ***

Verdik dil ü can ile rıza hükm ü kazaya
Gam çekmezüz uğrasak eğer derd ü belaya
    B.Ruhi

   ***

Ger günahım kuh-ı Kaf olsa ne gam ya Celil
Rahmetin bahrine nisbet “Ennehu şey’un kalîl”
        La Edri

   ***

Çeşm-i ibretle nazar kıl dünya bir misafirhanedir
Bir mühim adem bulamaz ne acib kaşanedir
Bir kefendir sermayesi akıbet şah u geda
Pes buna mağrur olan mecnun değil ya nedir?
        La Edri

   ***

Bindirirler cansız ata
İndirirler zulmete
Ne ana var ne ata
Örtüp pinhan ederler

Ne kavim var ne kardaş
Ne eşim var ne yoldaş
Mezarıma bir çift taş
Dikip nişan ederler
    Y.Emre

   ***

Kalem feryad eder ağlar mürekkeb
Beni nadan eline verme Yarab!

Lutfunla alime çevir yolumu
Kırma nolur kanadımı kolumu

   ***

Bugün mah-ı muharremdir muhibb-i hanedan ağlar
Bugün ab-ı matemdir bugün âb-ı Revan ağlar
    Alvarlı

   ***

Yıllar geçiyor ki ya Muhammed aylar bize hep muharrem oldu
Dün gece ne güneşli geceydi eyvah o da leyle-i matem oldu

Çiğnendi harim-i pak-i şer’in namusu yabancı mahrem oldu
Bugün üçyüzelli milyon İslam dünyası mazlum ne yaman bir alem oldu

Beyninde öten çanın sesinden binlerce minare ebkem oldu
Allah için Ey Nebi-yi Masum bizleri bırakma böyle bikes bizleri bırakma mahrum
    Akif

   ***

Sayesi düşmez yere bir nahl-i Tûrsun
Mihr-i alem-gîrsin baştan ayağa nursun
    Ş.Galib

   ***

Bil illeti, kıl sonra müdavata tasaddi
Her merhemi her yareye derman mı sanırsın

En ummadığın keşfeder esrar-ı derunun
Sen herkesi kör alemi sersem mi sanırsın
    Z.Paşa

   ***

Ne helva, ne selva, ruyet-i Mevla

   ***

Hep gittiler kalmadılar
Gülmediler ağladılar
Gülme gülme ağla gönül
    Y.Emre

   ***

Bunda kona göçer konuk eğlenmez
    Aziz Mahmud Hüdai

   ***

Acib bir karubanhane bu dünya
Gelen gider konan göçer bu elden
Malı mülkü safası mal-i hülya
Gelen gider konan göçer bu elden
    Alvarlı

   ***

Bir ticaret yapmadım nakd-i ömrüm oldu heba
Yola geldim lakin göçmüş cümle kervan bihaber

Ağlayıp nalan edip, düştüm yola tenha garib
Dide giryan, sine biryan, akıl hayran bihaber
    Lem’alar s.283 Niyazi Mısri

   ***

Milletimde ihtilaf u tefrika endişesi
Kuşe-i kabrimde hatta bikarar eyler beni
İttihadden savlet-i a’dayı def’e çaremiz
İttihad etmezse millet dâğdâr eyler beni
    Yavuz

   ***

Tefrika girmeden bir millete düşman giremez
Toplu attıkça sineler onu top sindiremez
    Akif

   ***

Aşıkım dersen hiç bela-yı aşktan ah eyleme
Ah edip ağyarı esrarından agah eyleme
    Fuzuli

   ***

Nadanlar eder sohbet-i nadanla telezzüz
Divanelerin hemdemi divane gerektir
    Ziya Paşa

   ***

Alemde ziya kalmasa halk etmelisin halk
Ey elleri böğründe şaşkın adam kalk!
    Akif

   ***

Gün gündüz olursun nice ağyar ile gafil
Koy gafleti Dildardan utan gecelerde
    Erzurumlu İbrahim Hakkı

   ***

Heva-yı nefse uydum pek çok günah ettim
Huzura hangi yüzle varayım Ya Resulallah
    Leyla Hanım

   ***

Gidip boynumda zencir ile o Ravza-i Pake
Görenler hep beni sansın divane Ya Resulallah
    Leyla Hanım

   ***

His yok, haraket yok, acı yok, leş mi kesildin
Hayret veriyorsun bana, sen böyle değildin

Kurtulmaya azmin niye bilmem ki süreksiz
Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz
    Akif

   ***

Yürü, top senin çevgan senindir bu gece
    Süleyman Çelebi (mevlid)

   ***

Zahidin gönlünde cennettir temenna ettiği
Arif-i dil-hastenin gönlündeki dildarıdır
    Ş.Galib

   ***

Gelir bir bir, gider bir bir, kalır bir
Gelen gider, giden gelmez, bu bir sır;

Gelirse gelir bir kıl ile, eyleme tedbir
Giderse gider, eylemez bir koca zencir
İsmail Hakkı Haksal Efendi cönkünden

   ***

Kerem kıl Sultanım, keremin kesme bi-nevalardan
Keremkane yakışır mı kerem kesmek gedalardan
    Alvarlı

   ***

Bir şem’a ki Allah yaka, üflemekle sönmez

   ***

Gamı kederi bırak iraden canlı ise
Ümit kaynağı ol olabilirsen herkese

   ***

Vardım ki yurdundan ayağ götürmüş
Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı
Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş
Sakiler meclisten çekmiş ayağı
    Bayburtlu Zihni

   ***

Yetiş ey keştibanım büsbütün deryada yangın var
Değil derya yalnız, cümle hep sahrada yangın var
    Salih Baba

   ***

Ben usanmam gözümün nuru amma
Ne kadar olsa cefadan usanır, candır bu
    Keçecizade İzzet Molla

   ***

Azizim, rehberim, pirim, efendim, şem’-i tâbânım
Ziya-yı himmetimdir her iki alemde devranım
Benimle müttefiktir bu recada cümle ihvanım
Aman ey kutb-ı Ekrem, gavs-ı azam, şah-ı devranım
Nazardan dûr kılma bendeganı, gözde sultanım
    Ketencizade

   ***

Ger Zekeriya teg beni baştan ayağa yarsalar
Başımı koy erre Neccar senden dönmezem
    Nesimi

   ***

Gülsem de içimden ağlarım ben
Sızlar yüreğim yüzüm gülerken
    Tokatizade Şekip

   ***

Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır

Yüreklerden silinsin farzedelim havf-ı Yezdanın
Ne irfanın kalır tesiri ne vicdanın

   ***

Herkes yahşi men yaman
Herkes buğday men saman
    Alvarlı

   ***

Takdir-i Huda kuvve-i bazu ile dönmez
Bir şem’a ki Mevla yaka üflemekle sönmez
    Z.Paşa

   ***

Yıkanlar hatır-ı naşadımı Yarab şad olsun
Benim için na-murad olsun diyenler ber-murad olsun
    Naili Kadim

   ***

Cahille etme ülfet, aklının miktarı yok
Sırtı çullu, kendi merkep, boynunun yuları yok

   ***

Mahzar-ı feyz olamaz düşmeyicek hake nebat
Mütevazi olanı Rahmet-i Rahman büyütür
       Lâedrî

   ***

Yalan raiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhul
Yürekler merhametsiz, duygular süfli, emeller hâr

Nazarlardan taşan mana ibadullahı istihkar
Beyinler ürperir Yarab ne korkunç inkılab olmuş

Ne din kalmış ne iman, din harab iman türab olmuş
Mefahir koymasın gitsin de vicdanlar kesilsin lal

Bu izmihlal-i ahlaki yürürken durmaz istiklal
    Akif

   ***

İsyan deryasına yelken açmışım
Kenara çıkmaya koymuyor beni
    (Cevdet adında çocukluk arkadaşı)

   ***

Ger günahım kûh-ı kaf olsa ne gamdır Ya Celil
Rahmetin bahrına nisbet “Ennehu şey’un kalîl”
       Lâedrî

   ***

Perişanım bugün cânâ perişan olmayan bilmez
Cevahir kadrini cevher-füruşan olmayan bilmez
    Alvarlı

   ***

Ayinedir bu alem her şey Hak ile kaim
Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür daim
    Aziz Mahmud Hüdai

   ***

Aciz kaldım zalim nefsin elinden
Şu dünyanın lezzetine doyamaz
Aynına almıştır gaflet gömleği
Ömrünün gelip geçtiğini bilemez

İlahi gaflet gömleğin giyene
Müslüman der misin nefse uyana
Kazanıp kazanıp verir ziyana
Hak yoluna bir puluna kıyamaz

İlahi gafletten uyar gözümü
Dergahında kara etme yüzümü
Yunus der gelin tutun sözümü
Dünya seven ahireti bulamaz
    Yunus

   ***

Zevke durmak şöyle dursun vaktimiz yok mateme
Davranın zira gülünç olduk aleme
    Akif (Birlik Bağı)

   ***

Ne harabiyim ne harabatiyim
Kökü mazide olan atiyim
    Y.Kemal

   ***

Harabisin, harabati değilsin
Gözün mazide, ati değilsin
    T.Fikret

   ***

Hak şerleri hayr eyler
Sen sanma ki gayr eyler
Arif anı seyr eyler
Mevla Görelim n’eyler
N’eylerse güzel eyler

Sen Hakk’a tevekkül ol
Tefviz et ve rahat bul
Hakkına razı ol
Mevla Görelim n’eyler
N’eylerse güzel eyler

Deme bu niçin böyle
Yerindedir ol öyle
Var sonunu seyr eyle
Mevla Görelim n’eyler
N’eylerse güzel eyler

Hakk’ın olıcak işler
Boştur gam u teşvişler
Ol istediğini işler
Mevla Görelim n’eyler
N’eylerse güzel eyler
    İbrahim Hakkı

   ***

Zalimin zulmü varsa mazlumun Allah’ı var
Bugün zulmetmek kolay yarın Hakk’ın divanı var
        Laedri

   ***

Nadanla sohbet zordur bilene
Zira nadan ne gelirse söyler diline
    Anonim

   ***

Ahlak iledir kemal-i Âdem
Ahlak iledir nizam-ı alem
    Anonim

   ***

Verirler “Ben acizim kudret Senin” dedikçe
Verenin şanı yüce, sen iste istedikçe
    NFK

   ***

Bir serçe bir kartalı salladı vurdu yere
Yalan değil gerçektir ben de gördüm tozunu

Bir küt ile güreştim elsiz ayağım aldı
Onu da basamadım güvendirdi yüzümü

Bir sineğin kanadın, kırk katıra yüklettim
Çifti dahi çekemedi, şöyle kaldı kazını
    Yunus

   ***

Cevahir kadrini cevher füruşan olmayan bilmez

   ***

Dedim müminlere cevr ü cefa nedir a çeri (siyasi)
Mümin olanın üstüne tank sürmelidir

   ***

Ben usanmam gözümün nuru cefadan amma
Ne kadar olsa cefadan usanır candır bu
    Keçcizade İzzet Molla

   ***

Bir bağ ki görmezse terbiye tımar
Çalı çırpı biter haristan olur
    T.Fikret

   ***

Ol suyu kim içse heman
Kalbe değer şems-i cihan
Verir heyet-i cavidan
Yandıkça yandım bir su ver
    Hace Hüseyin Efendi

   ***

Beni bende demen ben bende değilim
Bir ben vardır bende benden içerü
    Yunus

   ***

Vur kazmayı Ferhat, çoğu gitti azı kaldı
    NFK

   ***

Eyvah bu baziçede bizler yine yandık
Zira ki ziyan ortada bilmem ne kazandık
    Ziya Paşa

   ***

Gül devrini görseydim O’nun bülbülü olurdum
Yarab! Beni evvel getirseydin ne olurdu!
    Akif

   ***

İlim öğren yiğidim cehalet ardır
Ona razı olan sadece hımardır

   ***

Haya sıyrılmış inmiş öyle hissizlik ki her yerde
Ne çirkin yüzler örtermiş meğer incecik bir perde

Vefa yok…Ahde hürmet hiç…Emanet lafz-ı bi medlul
Yalan raiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhul

Beyinler ürperir, yâ Rabb, ne korkunç inkılâb olmuş:
Ne din kalmış, ne iman, din harâb, iman türâb olmuş.
    Akif

   ***

Kazara bir sapan taşı, bir altın kaseye değse
Ne kıymeti artar taşın, ne kıymetten düşer kase
    Sa’di

   ***

Öyle bir dildara dil ver ki eyleye dilşad seni
Öyle bir dameni tut ki ede ber-murad seni
    Alvarlı

   ***

Koy gülen gülsün Hak bizi bilsin
Cahil ne bilsin Hakk’ı bilen var
    Yunus

   ***

Ben sanırdım alem içre bana hiç yar kalmadı
Ben beni terk eyledim gördüm ki ağyar kalmadı
    Niyazi Mısri


   ***

Varlığa eriyor
Varlıkta eriyor
Ve yeniden bir kere daha
Varlığa eriyoruz

   ***

Zulmet-i hicrinde bidar olmuşum Yarab meded
İntizar-ı subh-ı didar olmuşum Yarab meded
    Niyazi Mısri

   ***

Eğer ehl-i basiretsen hüner arzetme nâdâna
Anadan doğma amalar değildir vakıf elvana
    Şinasi

   ***

Hayalinin hayaline hayal bulmaz muhayyiller
Riyazatı bin yıl olsa hayal eyler hayaliler

   ***

Rayete meylederiz kamet-i dilcu yerine
Tuğa dil bağlamışız kakül-i hoş-bu yerine

Heves-i tiğ ü keman çıkmdı dilden asla
Nâvek-igamze-i dil-duz ile ebru yerine

Severiz esb-i hüner-mend-i saba reftarı
Bir peri-şekl-i sanem bir gözü ahu yerine
    Gazi Giray

   ***

Tahir Efendi bize kelp demiş
İltifatı bu sözde zahirdir
Maliki mezhebindenim zira
İtikadımca kelp tahirdir
    Nef'i

   ***

Tulumbanı al yetiş imdada yangın var
Dedim: Zahirde mi aşık? Dedi: İhfada yangın var

Sefine-i kalbime alevli bir ok attın ey dost
Bülend-avaz ile dersin, bakın deryada yangın var
    Sûzî

   ***

Yarab! Mahşerde bizi bu ikrar ile haşret
    Akif

   ***

Derd-i hicrana tabibim bir deva bilmez misin?
Göz ucuyla bir nigah-ı aşina kılmaz mısın?

Hep cefa dersin talim etti üstad sana
Ey cefasu ne diyen semt-i vefa bilmez misin?

   ***

Cihanda adem olan bigam olmaz
Anınçün bigam olan adem olmaz
    Necati Beğ

   ***

Her akıle bir dert bu alemde mukarrer
Rahat yaşamış var mı güruh-ı ukaladan
    Ziya Paşa

   ***

Bu yol uzaktır
Menzili çoktur
Geçidi yoktur
Derin sular var
    Yunus

   ***

Ehl-i dil söyleyemez derdini Allah’a bile
    Nesimi

   ***

Cahil yüzüyor zevrak-ı zevk u safada
Arif geziyor mihnet-i kahr u belada
    Ziya Paşa

   ***

Sanma ey hace senden zer ü sim isterler
“Yevme la yenfeu”da kalb-i selim isterler
    Bağdatlı Ruhi

   ***

Yansam da ocak gibi gayra eylemem izhar
Yakma beni ateşlere ey çarh-ı cefakar
    Ketencizade

   ***

Bir adaletgah-ı vasidir bu dar-ı imtihan
Bugün kurban edenler yarın olurlar millete kurban
    (Meşrutiyet şairi)

   ***

Âbistân-ı sefa vü kederdir leyal hep
Gün doğmadan meşîme-i şebden neler doğar
    Rahmi

   ***

Bir kapı bend ederse bin kapı eder küşad
Hazret-i Allah Efendi, Müfettihül Ebvabdır
    Şemsi

   ***

Canan dileyen dağdağa-yı cana düşer mi
Can isteyen endişe-i canana düşer mi

Girdik reh-i sevdaya cünunuz
Bize namus lazım değil
Ey dil ki bu iş şane düşer mi
    Seyyid Nigari

   ***

Zalimlere dedirtir Kudret-i Mevla
Tallahi lekad âserakallahü aleyna
    Ziya Paşa

   ***

Haberdar olmamışsın kendi zatından da hala sen
“Muhakkar bir vücudum” dersin ey insan fakat bilsen

Senin mahiyetin hatta meleklerden de ulvidir:
Avalim sende pinhandır, cihanlar sende matvidir
    Akif

   ***

Her nefeste Allah adın de müdam
Allah adı ile olur her iş tamam
    Süleyman Çelebi

   ***

Yalancı dünyaya aldanma yahu
Bu dernek dağılır divan eğlenmez
İki kapılı bir viranedir bu
Bunda konan göçer, konuk eğlenmez
    Aziz Mahmut Hüdai

   ***

Ey sârubân zimamı çek semt-i kûy-ı yare
Virane dilde zira yer kalmadı karare

Ey sârubân-ı müşfik sen olmadın mı aşık
Aheste-revlik etme rahmeyleyip bu zare
    Sarı Abdullah Efendi

   ***

Şarka bakmaz, Garbı bilmez, görgüden yok vayesi
Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi
    Akif

   ***

Yürekler merhametsiz, duygular süfli, emeller hâr
Nazarlardan taşan mana ibadullahı eder istihkar
    Akif

   ***

Bir Kitabullah-ı azamdır seraser kainat
Hangi harfi yoklasan manası Allah çıkar
    Recaizade

   ***

Nadan ile sohbet zordur bilene
Çünkü nadan ne gelirse söyler diline
    Anonim

   ***

Arifin can gözlerinde nur-ı irfan olur
Arife avn-ı Huda sırr-ı mearif yar olur
    Alvarlı

   ***

Ruhum benim oldukça bu imanla beraber
Üçyüz sene, dörtyüz sene, beşyüz sene bekler
    Süleyman Nazif

   ***

Aşk için saf eyle gel sufi derun-ı kalbi kim
Zeyneder kâşânesin elbette mihman isteyen
    Hanifi

   ***

Vardım ki yurdundan ayağ götürmüş
Yavrı gitmiş, ıssız kalmış otağı
Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş
Sakiler meclisten çekmiş ayağı

Kangı dağda bulsam be o maralı
Kangı yerde görsem çeşm-i gazalı
Avcılardan kaçmış ceylan misali
Göçmüş dağdan dağa yoktur durağı

Laleyi sümbülü gülü har almış
Zevk ü şevk ehlini ahüzar almış
Süleyman tahtını sanki mâr almış
Gama tebdil olmuş ülfetin çağı

Zihni dert elinden her zaman ağlar
Sordum ki bağ ağlar bağban ağlar
Sümbüller perişan güller kan ağlar
Şeyda bülbül terk edeli bu bağı
    Bayburtlu Zihni

   ***

Olmazsa milletin efrad-ı beyninde adalet
Geçer zemine bir gün arşa çıkan paye-i devlet

   ***

Kemankeş olanın yayı sarsılır
Erenler kılıcı arştan asılır
Koçyiğit meydanda basar basılır
Gör nice dünyada merdaneler var

Hakkı gel sırrını eyleme zahir
Olayım der isen bu yolda mahir
Harabat ehline hor bakma Şakir (büyük oğlu)
Defineye malik viraneler var
    Erzurumlu İbrahim Hakkı

   ***

Cahil geziyor zevrak-ı ikbal-i safada
Arif yüzüyor merkez-i girdab-ı belada
    Ziya Paşa

   ***

Bende şüdem bende şüdem bende şüdem
Men bende behaclet be ser efgende şüdem
Her bende şeved şad ki azad şeved
Men şad ezanem ki türa bende şüdem

Kul oldum kul oldum kul oldum
Hakkıyla kulluk edemediğim için mahcup oldum
Her köle azat edilince sevinir
Ben ise Sana kul olduğum için mutlu oldum.
    Mevlana

     ***

Ruhum benim oldukça bu imanla beraber
Üçyüz sene, dörtyüz sene, beiyüz sene bekler
    S.Nazif

    ***

Verme nefsin eline kazma
Kimsenin yolunda kuyu kazma
Kazarsan birinin yolunda kuyu
Gider içine düşersin yüzü koyu
    İbni Kemal

   ***

Sanma şâhım herkesi sen sadıkâne yâr olur
Herkesi sen dost mu sandın, belki ol ağyâr olur.
Sadıkâne belki ol âlemde bir dildâr olur
Yâr olur ağyâr olur dildâr olur serdar olur.
    Yavuz

   ***

Şuara leşkerine mir-i livadır sühanım
    Fuzuli

   ***

Yağmıyor yağmurlar bitmiyor lale
Acep bu halimiz böyle mi kala
Rahmet deryasından gelen bû ile
Vakitlerde esen yeller perişan
    Suzi

   ***

Mihneti kendine zevk etmedir alemde hüner
Gam ü şâdi-i felek böyle gelir böyle gider
    Enderunlu Vasıf

   ***

Sen ol Zahir'sin ki ne olduğun bilinmez
Ol Batın'sın ki hiç kimseden gizlenmez
    Sinan Paşa

   ***

Yansam da ocak gibi gam eylemem izhar
(Yakma beni nar-ı ağyare ey Gaffar u Settar!)
    Ketencizade'ye nazire

   ***

Tövbe yarabbi hata rahına gittiklerime
Bilerek ettiklerime, bilmeyerek ettiklerime
    Merzifonlu Şeyh Abdurrahim Rumi

   ***

Sus ey divane, durmaz kainatın seyr-i mutadı
Ne sandın! Fıtratın ahkamı hiç dinler mi feryadı
Bugün sen kendi kendinden ümid et ancak imdadı
Evet, sen kendi ikdamınla kaldır, git de bid'adı
Cihan kanun-ı sa'yin bak nasıl bir hisle münka'dı
Ne yaptın? "Leyle lil insani illa mâ sa'a" vardı. (Necm 36, İnsana sa'yinden başka ne vardır ki!)
    Akif

   ***

Henüz bitmemiş terennümler var
Ki sükutumdan intizar inler
    Faik Ali

    ***

Baş ayak aynı yerde, öper alnı seccade
İşte insanı kurbete taşıyan cadde

    ***

Gör zahidi kim "sahib-i irşad olayım" der
Dün mektebe vardı, bugün "üstad olayım" der.
    Bağdatlı Ruhi

    ***

Aman Allah'ım aman
Senden olmasın eman
Doğrusu işimiz çok yaman
    NFK'ye nazire

    ***

Dost bîvefa, felek bîrahim, devran bîsükun
Dert çok derman yok, düşman kavî talih zebûn
    Fuzuli

    ***

Ondört asır evvel, yine böyle bir geceydi,
Kumdan, ayın ondördü, bir öksüz çıkıverdi!

Lakin, o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler,
Kaç bin senedir halbuki bekleşmedelerdi!

Neden görecekler, göremezlerdi tabii;
Bir kere, zuhur ettiği çöl en sapa yerdi,

bir kerede, mamure-i dünya, o zamanlar,
Buhranlar içindeydi, bu günden de beterdi.

Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!

Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin.
Salgındı, bugün şarkı yıkan, tefrika derdi.

Derken, büyümüş kırkına gelmişti ki öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!

bir nefhada insanlığı kurtardı o ma'sum,
bir hamlede kayserleri, kisraları serdi!

Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı dirildi;
Zulmün ki, zeval aklına gelmezdi geberdi!

Alemlere rahmetti evet şer-i mübini,
Şehbalini adl isteyenin yurduna gerdi.

Dünya neye sahipse, O'nun vergisidir hep;
Medyun ona cemiyyeti, medyun O'na ferdi.

Medyundur o masuma bütün bir beşeriyet
Ya Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret.
    Akif 

    ***

Geçerken ağladım geçtim, dururken ağladım durdum
Duyan yok, ses veren yok; bir perişan yurda başvurdum
    Akif

    ***

Bu dert meyhanesinde 
Kimi gördün şaduman olmuş?
Bu gam hane-i mihnette 
Beladan kim eman bulmuş?

Bu bir devvar-ı gaddardır 
Gözü gördüğünü hep yer,
Ne şad u ne geda bunda 
Ne bir fert payidar olmuş,

Hüner Hakka kul olmaktır 
Hüner irfanı bulmaktır,
Hüner bir ibret almaktır 
Bu gaflet alemi almış

Nice serv-i revan canlar, 
Nice gül yüzlü sultanlar
Nice Hüsrev gibi hanlar
Bütün bu deryaya dalmış.

Muhammed Lütfi'ye lutfet 
Aman ey Halık-ı alem,
Belayı ekber oldur ki 
Özünü gaflete salmış.
    Alvarlı

    ***

Pak ve tahir eyle çirkâb-ı hevadan nefsini
Yalnız el yüz yıkamayı sanma taharetten garaz
    İsmail Hakkı Bursevi

    ***

Ol Medine izi tozu, bu Kuddusi yüzüne tûtiyâdır
    Kuddusi

    ***