serbest etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
serbest etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2026

Altıncı Şehir, Birinci Köy

 
    Bir daha şiir ve hikayeye yeltenmedim. Konusu ve türü önemli değil, yazmaya karşı hep meyilli bulundum ama... Arada sırada serbest metin oluşturma çalışmalarım filan vardı. Tabi hiç bir zaman yazı yazma seviyesine ulaşmadı bunlar. Belki en fazla bir iki paragraf, onlar da türü belirsiz alabildiğine karmaşık metinler... Şu bir gerçek, onları yazarken bile hiç bir kayıt altında olmamam gerekiyordu, üslup ve tür endişesinden uzak, tam anlamıyla özgür bir kafa yapısında olmalıydım...

    Altıncı Şehir ile karşılaştığımda köyüme tayinim o yıl çıkmıştı. Buraya has kelimelerin etimolojik ve morfolojik özellikleriyle Anıtkaya köyünün (o vakit kasaba idi) her türlü değerine karşı çok ilgiliydim, hatta ufaktan derleme çalışmalarına başlamıştım.

    Bu kitap 1991'de basılmış, ama yeni haberim olmuştu. Duyurusundaki Beş Şehir'e nazire ve onun devam kitabı gibi ifadeleri görünce kayıtsız kalamadım. İlk defa on yıl kadar önce okumuş ve hayran kalmıştım Beş Şehir'e... Belki o sırada Konya'da okuyor olmamın etkisi vardır, hakkında yazılan beş şehrin biri de Konya idi ve her gün adımladığımız mekanlardı yazarın anlattıkları. Ama bundan daha çok Tanpınar'ın sıcak ve samimi üslubundan etkilenmiş olmalıyım. Zira Erzurum, Bursa, Ankara ve İstanbul yazılarını da aynı bağlılıkla okudum. Hem de defalarca... Hatta şunu da söyleyeyim, Beş Şehir'i okurken zaman zaman benzer yazılar yazabilmeyi hayallemiştim...

    Benim kurduğum hayallere paralel bir kitaptı Altıncı Şehir. Önsözünü su gibi içtim. Ahmet Turan Alkan, Beş Şehir'e neden altıncıyı eklediğini, neden memleketi Sivas'ı Altıncı Şehir olarak yazdığını anlatıyordu. Orada benim gözlerimi açan bir kaç cümlede, "Herkesin bir 'Altıncı Şehir'i olmalı ve kendi memleketini anlatarak Beş Şehir serisini sürdürmelidir" manasına gelecek şeyler söyleniyordu. Tam benlik sözler, bunların muhatabı bendim. Üzerime alındım.

    Ben de bir Altıncı Şehir yazacaktım. Buna daha Altıncı Şehir'e girmeden, önsöz kapısındayken karar verdim. Kitabı okurken aklımda hep yazma fikri vardı, bu yüzden ondan Anıtkaya'yı nasıl anlatacağıma dair tecrübeler devşirdim. Bu iki eseri tekrar okumalarımda yaptığım gibi...

    Derlediğim ve biriktirdiğim malzemeleri yazmaya ancak iki yıl kadar sonra başladım. Artık yazılarımda konu belliydi. Tür ve üslup hususunda ise malum olduğu üzere serbesttim. Yazdıklarımın bazıları Anıtkaya için açılan web sayfasında yayınlandı. Tayin üzerine köyden ayrıldıktan sonra yazmanın hızı azaldı, yazıların konusu değişip daraldı. Ama yine de elektronik arşivde epeyce yer kaplayacak cesamete sahipti. 2020'ye geldiğimizde bu arşivi kaybettik. 

    Webte yayınlananlar dışında elde bir şey kalmamıştı, ama emeklilikte elim boşa çıktığı için önüne geçilmez bir yazma arzusuyla doluydum. Örgüzce yazabileceğim, yazdıklarımı kafama göre arşivleyebileceğim, aynı zamanda internet ortamında güvenle tutabileceğim bir platform lazımdı. Böylece Eğretiköy doğdu. 

    Eğretiköy benim Altıncı Şehir'imdir. Ahmet Turan Alkan'ın tavsiyesiyle bu fikre odaklandığımı söylemiştim. Afyon'u yazamazdım, benim boyumu aşardı; ayrıyeten orada büyümediğim için bu yetkinlikte değildim. Ben ancak Anıtkaya/Eğret'i anlatabilirdim. Yazdıklarıma ille de bu yönde bir ad verilecekse buna 'Birinci Köy Eğret' demeyi tercih ederim.

    Yazarken hiç tür kaygısı gütmedim, gütmüyorum. Aman şunu değiştireyim de sohbet özelliği kazansın, yok efendim şu kelimeyle başlarsam anı olur, hikayeye kayıyor, fıkra gibi oldu, gibi düşüncelere hiç kapılmadım. Nasıl geldiyse öyle yazıyorum. Zaten serbestlik ve özgürlükten kastım budur...

    Bununla beraber yazdıklarımı genellikle deneme kategorisinde düşündüm. Örnek aldığım Beş Şehir ve Altıncı Şehir gibi iki mühim eser bu türde değerlendirildiği için ben de Eğretiköy yazılarını deneme olarak görüyor olabilirim. Ayrıca yazdıklarında ispat zorunluluğu olmaması beni bu türe yönlendirmiş olabilir. Deneme özelliği taşımadıkları halde yine de yazdıklarımın bu çerçevede görülmesini istiyorumdur belki de, kim bilir...

    Şiir ve hikayeden kaçarken aslında sanattan mı kaçıyordum, bunu bilemiyorum. Sanattan kaçılır mı, öyleyse şu yazdıklarımız nedir, bu sorulara tatminkar bir cevap da veremem. Bedri Rahmi'nin dediğine göre "Aklı başında herkes sanat yapar. Kendini sanata veren herkes verdiği kadar nasibini alır." Buna göre sanat öğrenilebilir, geliştirilebilir; ondan kaçmaya ne gerek var. Eğer deneme de bir sanatsa, ustalardan onu öğrenmiş ve yaza yaza geliştirmiş olabilir miyiz...

    Yazdıklarımdan ilkini okuduğunda fakülte arkadaşlarımdan biri, onun deneme değil anı-hikaye olduğunu söylemişti. Bir başka arkadaş anı, diğeri hikaye, başkası da yerel tarih olarak değerlendirdi. Sonra bir kaç yazı daha paylaştığımda benzer değerlendirmeler aldım, kimse deneme demedi.

    Tür olarak denemenin ustalarından belki en önemlisi görülen Suut Kemal Yetkin'in bu konudaki değerlendirmesi cesaret verici: "Deneme kelimesini yeni bir edebiyat türüne ilk defa ad olarak koyan Montaigne olmuştur. Burada 'deneme', yeni bir edebiyat türünü deneme anlamına gelmektedir. Ama bu yeni edebiyat türünü öbür edebiyat türlerinden ayıran sınırlar nedir?" Montaigne bunun cevabını vermemiş. Benim anladığım, ilk zamanlarda bilinen türler içinde değerlendirilemeyecek yazılara deneme denilmişti. Bu yüzden denemede serbestlik ve özgürlük ön plandadır. Ancak mucidinden sonraki asırlarda denemenin bildiğimiz teorik özellikleri belirlenmiş. Bu belirleme onu sınırlandırma, bir bakıma özgürlüğünü gemlemedir. Denemeye kural koyarsanız onu deneme olmaktan çıkarırsınız. 

    Her şeye rağmen, türün doğum tarihi olan 1571 Mart'ındaki o ilk deneme serbestliğinde görüyorum ben yazdıklarımı. Yeni bir tür denediğim için denemedir onlar. Ayrıca örnek aldığımı söylediğim Beş Şehir ve Altıncı Şehir'deki kadim denemenin hür özelliklerine de dikkatinizi çekerim. Onlarda hikaye de vardır, fıkra da; bol bol anı, yer yer efsane okursunuz. Sohbetin samimiyetini, tarihin derinliğini, makalenin ciddiyetini bile bulursunuz. Belki bunların hepsine yer verdiği için bu iki temel esere deneme denilmiş.

    Tabii olarak bizim yazılarda her türün çeşnisi vardır. Biraz ondan, biraz bundan... Okuyanların bazen anı, bazen hikaye, bazen anı-hikaye, fıkra, sohbet, hatta makale demelerini normal karşılıyorum...

    Her neyse, herkesin bir Altıncı Şehir'i olmalıdır; Benim Altıncı Şehir'im, Eğret... Birinci Köy, Eğret... Ve Eğretiköy yazıları denemedir. Çok sıkışırsam kaçış rapmam hazır, 'deneme denemesi' deyiveririm.

    NOT: Kader arkadaşım Ahmet Turan Alkan ile tanışıp görüşmek nasip olmadı. Ancak Eğretiköy'e sebep olması hasebiyle üzerimde çok hakkı var. Allah rahmet etsin.


12 Şubat 2026

Çift Öküz

     
    İkilik, iki adetten oluşan grup manalarına gelen çift kelimesi nasıl olur da bir mesleğin, hem de kadim bir mesleğin adına kaynaklık eder, anlaşılır gibi değil. Yine de bunu anlaşılır kılmak için biraz gayret edeceğiz.

    Bu isimlendirmeye temel sebep; çiftçilik, çift sürme fiiline dayanır. Bu kadar... Tamam da, çift sürme işine neden böyle denilmiş. Niye toprak kazmak, tarlayı eşmek, yeri devirmek, alt üst etmek vb. tabirler değil de çift sürmek?

    Hakkını yemeyelim, çiftlik kelimesi de çiftçilik mesleğine temel teşkil edebilir. Yalnız ben bu kelimenin çift sürme fiilinden daha sonra oluştuğunu düşünüyorum. Yani ikisinin de kökünde aynı 'çift' kelimesi bulunuyor.

    Boyunduruk vasıtasıyla sabanla tarlayı sürmek, kağnıyı çekmek, düğenle harman etmek gibi temel zirai işlemlere koşulan 'bir çift öküz', zamanla 'çift' kelimesine sıkıştırılmış. Şöyle de düşünebiliriz, bu sıfat tamlamasında gereksiz gördüğü diğer kelimeleri somuran "çift" sıfatı, onların vazifesini de sırtlayarak adlaşmış, kalıplaşmıştır. Artık "çift" denildiğinde o zahmetli ve kutsal işlerin ekserisini yapan iki öküz akla gelmektedir.

    15. yüzyıla tarihlenen bir metinde ".. çift ucun tutub ekincilik iderlerdi." sözü tespit edilmiş. Burada çift kelimesinden iki öküz kastedildiği ve ziraat anlamında 'ekincilik' kelimesi kullanıldığı çok açık. 

    Kelimenin hayat hikayesinde önemli bir durak daha var. Zamanı ve mahiyetini bilemediğimiz o durakta yeni bir anlam kazanacak. Zira çift kelimesinin iki öküzden başka, onlarla ziraat yapabilmeye, ekip biçmeye uygun arazi, tarla, ekenek manasına ikinci bir anlamı daha olduğu anlaşılıyor. 

    Belki iki anlamı birbiriyle karışmasın diye, belki de daha başka sebeplerle bir miktar tarla anlamını 'bir çift öküz' anlamından ayırıp ona çift yerine çiftlik diyorlar. Şu durumda çiftlik, ilk zamanlarda bir çift öküz ile ekilebilecek büyüklükteki arazinin adı oluyor. Sonradan bu ilk anlamından genişleyerek, tahsis edilen arazinin ortasındaki idare merkezi anlamını kazanıyor. Çiftliklerde, zirai faaliyetlerin üstesinden gelecek kadar işçi aile ve hayvan bulunduruluyordu. 16. yüzyıl Tahrir Defterlerinde Eğret köyü arazisi içinde 7 çiftlik kaydı var.

    Çiftten çiftliğe geçiş böyle... Fakat çiftçi kelimesinin gelişimini, ne zaman 'tarman' ve 'ekinci' kelimelerinin yerine geçtiğini bilemiyoruz. Aslında savaşçı bir kavim olan Türkler hayvancılıkla iştigal etmiş, ama tarımda derinleştikleri söylenemez. Çoğu boyun/aşiretin, ziraatle Anadolu'da karşılaştığını düşünenler bile var. Bir çok ziraat aletinin adı Yunanca/Rumca kökenli olmasını da böyle açıklıyorlar.

    Türkçe'de çiftçi kelimesine geçiş hangi dönemde olursa olsun, Eğret ağzında bu geçiş hiç gerçekleşmemiş. Köylü arasındaki son dönem adı 'ileşber/ileşberlik' idi. Hatta kelime başındaki 'ileş' sözcüğünden yola çıkarak bu mesleğin leş gibi iğrenç bir şey olduğu ima edilirdi. Sonradan çiftçi kelimesinin ufak ufak kendine yer bulması tamamen resmi ağız sebebiyledir.

    İleşberin Farsça rencber'den geldiği çok açık. Yalnız söylenişine bakacak olursak Eğret'te bu kelimenin tamamen Türkçeleştiğini anlarız. Anadolu'daki farklı ağızlarda aynı kelimeye rastlanmakla birlikte bunlar bizde söylendiği gibi değil. Tamam anlam aynı, ama söyleyiş değişik. En güzel örnek Pir Sultan şiirinde:

    Dağdan kütür kütür hezen indirir
    İndirir de ateşlerde yandırır
    Her evin devleğin öküz döndürür
    İreçberler hoşça tutun öküzü

    Öküzün damını alçacık yapın
    Yaş koman altına kuruluk serpin
    Koşumdan koşuma gözlerin öpün
    İreçberler hoşça tutun öküzü

    Abdal Pir Sultan'ım kaynar coşunca
    Tekne hamur kalmaz ekmek pişince
    Adem at öküzün çifte koşunca
    İreçberler hoşça tutun öküzü

    Daha çift kelimesi isimleşirken, bu işte öküzün saygıdeğer bir hayvan olduğu anlaşılmıştı. Pir Sultan da buna dikkat çekiyor. İleşberlik yapanın damında bu yüzden en az bir çift öküz bulundurulmuş. Aynı damdan yeni öküz çiftleri de yetiştirilmeye gayret edilmiş. Bunlara kele derlerdi. Bu genç ve acemi keleler, biraz deli, biraz yaramaz, biraz çocuk ruhlu hayvanlardır. Çifte çubuğa koşana kadar onları yetiştirip adam etmek ileşberin sorumluluğunda... Gerçi onların deliliği de burduruluncaya kadar, ondan sonra öküzlüğe terfi ediyorlar...

    Hep damdan yetiştirilmiyor, başka damlardan, köylerden alındığı da oluyor. Cambazlık mesleği de böyle oluşmuş zaten. Eğret malbazarı dağılmadan önce çifter çifter öküzler çekilirdi. Daha evvelki dönemlerde ise ileşberlerin kendi aralarında öküz alış verişi var.

    Gobak Hasan Dede, Çatalüyük'teki kuyuyu kazdırıyormuş. Küçük oğlu İbrahim, beline urgan bağlı olduğu halde aşağı sallanıyor. Yani kuyunun dibindeki işlemleri o yapıyor. Bir keresinde urgan mı kopmuş veya başka bir şey mi olmuş, nasıl olduysa Gobakoğlu İbrahim kuyuya düşmüş. Baya derinleşmiş kuyu, hatta taşların filan bir kısmı örülmüşmüş. Gobak Dede çok korkmuş, zira buradan sağ çıkmak zor gibiymiş. "Eğer kuyudan sağ kurtulursa Bükürlerin öküzü kurban edeceğim" diye adak adamış. İbrahim kurtulunca da dediğini etmiş ve Bükürlerin öküzü kesip dağıtmış. Bükürlerden satın aldığı bu öküz gücü kuvveti ve heybetiyle namlıymış ve geldiği yerin lakabıyla anılırmış... Kopan soyadlı Gobakların atası olan İbrahim, cihan harbinde şehit olacaktır.

    Tabi çift, yahut koşum hayvanı deyince akla sadece öküz gelmiyor. Bir de öküzden daha güçlü dombeyler var. Bu hayvanlar eskiden öküz kadar yaygınmış. Mahkemeye yansıyan miras davalarından anlaşıldığına göre terekelerde dombey ve öküz sayısı başa baş... 

    Sığır gibi dombeylerin de sağmalı ve koşum amaçlı kullanılanı var. Koşumda, yani çiftte dombeyler öküzlere göre daha güçlüymüş. Belki de bu yüzden herkeste az çok bulunuyor. Hatiboğlu Mahmut, ki Molla Osman ve Deli Ahmet Aykaç'ın babasıdır, köyde en çok dombeyi olan kişiymiş. Aynı zamanda yüce gönüllü cömert biri olduğunu söylüyorlar. Harman kalkana kadar işini görsün diye çifti olmayan fakir fukaraya istedikleri kadar dombeyi verirmiş. Ben bu hayvanların koşulduğu zamanlara yetişemedim; ama 1980'lerin ilk yıllarına dair hatırladığım, Omarcık deresinde demlenen köyün son dombeyleri, galiba Hatiboğlu dombeylerinin soyundan geliyordu...

    Çifte çubuğa koşulan hayvanlar şüphesiz öküz ve mandadan ibaret değil... At, katır ve eşekler de var; ama uzadı, onlar da başka bir yazının konusu olsun...



19 Ocak 2026

Ruh Mimarları

    
   Eğret köyünün oluşumu ve bunun tarihi süreciyle ilgili yeterli bilgi var. Ayrıntılarda farklılık olabilir, ama olay Germiyanoğulları döneminde bu civara konan bir kaç ailenin önce iğreti olarak sonra da kalıcı biçimde kondukları mevkiye yerleşmeleridir. Sel baskınlarından bizar olunca köyü daha yüksek şimdiki yerine taşımaları ise ikinci iğreti vakasıdır diyebiliriz.

    İkinci Eğret dönemi hiç bir zaman iğreti olmadı, daha taşınırlarken orada kararlı oldukları anlaşılıyor. Gerçi henüz Eğret köyünün yerleşim ve yapılaşma özelliklerine dair bir araştırma yapılmadı. İleride böyle bir inceleme sonucunda, köy yerleşimi ve bina kültürü üzerinde Eğretlilerin bu kararlılığına dair izler ortaya çıkarılabilir.

    Öyle bir araştırmada, ileşberlik ve koyunculukla uğraşan bir hanenin evi hangi bölümlerden oluştuğu; hayvan barınakları, dam, samanlık, kümesin önemi; otluk ve bokluk kavramları ve bunların konumsal pozisyonu, guzuluk, bızağlık gibi daha küçük bölümler; insanların kendi yaşam alanı olan evin bölümleri, ev, hayat, un evi kavramları; olmazsa olmaz avlu, insan, hayvan ve araba giriş çıkışlarına özel gocagapı ve goltukgapıları, avlunun bir köşesine iliştirilen başka kapalı alanlar, fışgılık, düzenlik vs. derinlemesine ele alınabilir.

    Yine bu araştırmalarda bina yapımında kullanılan malzemeler kerpiç, taş, ağaç, çamurla duvar örme kültürü; garaörtü kavramı ve bunun çevredeki çorak malzemeyle ilişkisi, ev sıvama kültürü ile Topraklık mevkii arasındaki bağ ve tabii bütün bunların tarihi gelişimi ele alınabilir.

    Ayrıca Eğret köy yerleşiminde kuzeyden güneye yayılmanın coğrafi sebepleri, meydan ambarları ve meydan fırınlarının ortaya çıkması ve köy geneline dağılımı, köy oluşumunun hangi merkezde başlayıp gelişiminin ne yönde olduğu, ev ve bina kültüründe varsa Frig, Roma, Selçuklu, Osmanlı etkisi gibi daha bir çok husus ele alınabilir. 

    Bütün bu yukarıda sayılanlar Eğret'te köy mimarisiyle ilgili konular... Bence ondan daha önemli olan manevi mimaridir. Bu anlamda büyük küçük insan toplulukları binalara benzer. Nasıl ki coğrafi şartlara uygun malzeme seçer, temeli sağlam atar, uygun konum ve kat belirler, malzemeden de kısıntıya gitmezseniz sağlam binalar yaparsınız. Onlar artık halberi depremde yıkılmaz, eskisi gibi sellerden zarar görmez. Aynen bunun gibi siz öyle sağlam bir toplum inşa etmelisiniz ki beklenmedik badireleri atlatsın, yıkılmasın; asırlar boyu adı hep iyilik ve güzelliklerle yan yana anılsın. 

    Selami Kurt'un makalesinde Eğret köyünün kerpiç kerpiç, taş taş, duvar duvar, kapı kapı, sokak sokak değil; nefes nefes, nabız nabız, gürül gürül, gönül gönül nasıl imar edildiğini okudum. Manevi imardan kastım budur. Toplum yapıcı olarak Hacı İbrahim Dede Zaviyesinin merkeze alındığı yazıda Hacı İbrahim Dede Başmimar, tekkede asırlarca görev alanlar da ustabaşı ve ustalar olarak karşımıza çıkıyor.

    Evvela köyün Zaviye merkezinde oluşmaya başladığı ve gelişimini dalga dalga bu zaviye çevresinde sürdürdüğü tespit edilmiş. Bu husus, yukarıda belirttiğim Eğret'in maddi mimarisiyle ilgili yapılacak çalışmalara başlangıç olabileceği gibi, aynı zamanda selden kaçan Eğretlilerin yeni yerleşim olarak burayı seçmelerinde zaviyenin önemli etken olduğunu da ortaya koyar.

    Daha sonra Hacı İbrahim Dede ve zaviyesinin Eğretliler üzerindeki etkisi çeşitli örneklerle desteklenmiş. Günlük yaşamdaki tekke izleri; iş ahlakının oluşması, yardımlaşma, diğergamlık, isar ruhu, oda kültürü, iyilik yarışı  gibi bir çok sosyal alışkanlığa dikkat çekilmiş. Bunları merak edenleri makaleye havale edelim, fakat değerli bulduğum  bir iki hususu özellikle nazara vermek istiyorum.

    Zaviye ile bağlantılı olduğu düşünülen Cami-i Şerif Vakfı vardı ve Cumacamisinin işlerliğine yönelik hizmetlerde bulunuyordu. Gocacami inşaatı gibi bir çok hizmet o vakıf marifetiyle gerçekleştirilmiş. Cumhuriyet'ten sonra lağvedilen bu vakfın yerine Eğret Hayır Cemiyeti kurulduğu tahmin ediliyor. Şimdi Anıtkaya Hayır Derneği veya buna benzer bir adla faaliyetini sürdüren dernek, köyün hayır yörüngeli bütün işlerinin merkezi konumunda bulunuyor ve Hacı İbrahim Zaviyesini 21. yüzyılda devam ettiriyor.

    Kapsamlı makalede bol bol sözel örneklere yer verilmiş ve böylece zaviye etkisinin dile nasıl yansıdığı ortaya konulmuş. Meslek ve branşım gereği Eğret Ağzı üzerinde çok duruyorum, bu konuda en küçük tespit bile ilgi alanıma giriyor. Hele Eğret Ağzının çevredeki Türkçe ağızlardan hiç birine benzemeyen bir özellik gösterdiğini keşfettikten sonra. Bu hususta da Hacı İbrahim Zaviyesinin payı olduğunu işte bu makaleyi okuduktan sonra düşünmeye başladım. Eğret halkının gönülleri fert fert yapılırken sanki arada harç olarak Türkçe kullanılmış ve böylece Eğret Ağzı ortaya çıkmış gibi bir kanaat oluştu...

    Makalede verilen örneklerden biri de Eğret'te uygulanan tarihi sınır çizme hadisesidir. Zaviye etkisinde başlayıp kökleşen bu geleneğe hak ettiği değer verilmediğini düşünüyorum. Hafızların okuduğu Kur'an ile köy arazisinin manevi koruma kalkanına alınması diye özetleyebileceğimiz sınır çizme duasından sonra, bu ilahi muhafazanın somut olarak defalarca gözlemlendiğini eskiler anlatıyorlar. Yabancılar Eğret arazisine girdiklerinde izah edilemez bir huzur ve emniyet hissiyle dolduklarını çok söylemişler. Bu yüzden her yıl Hıdrellez öncesinde sınır çizme ihmal edilmezmiş. Son yıllarda bazı hassas kişilerin önderliğinde bu gelenek canlandırılmaya çalışılıyor. 

    Sınır çizmenin nasıl sağlam bir kökten geldiği anlaşılması açısından bir haber içeriğini paylaşayım. Şehri Kuran'la Zırhlamak(*) başlıklı haber inceleme yazısından öğrendiğimize göre gelenek Saraybosna ve Erzurum'da halen devam ettiriliyor. Balkanlar ve Anadolu'nun bu iki tarihi şehrinin ilkinde cip, ikincisinde atlar araç olarak kullanılıyormuş. Tıpkı Eğret'te atlarla, son zamanlarda Anıtkaya'da cip araçlarıyla köy sınırlarının okunduğu gibi... Eğret'teki sınır çizme geleneği Hacı İbrahim Dede etkisiyle başladığı düşünülüyor. Saraybosna ve Erzurum'daki uygulama hangi Hak dostlarının etkisiyle başladığı bilinmez; lakin bu uygulamalar toplumu imar hareketi olduğu kesindir. 

    Eğret'in zaviye ekseninde manevi imarı detaylı bir şekilde ortaya konulduktan sonra, makalenin sonuç bölümü manidar bağlanmış:

"Bu uzun soluklu ve uygulamalı eğitim süreci neticesinde, yöre halkının zihninde, gönlünde, dilinde ve günlük yaşamında kök salan bu değerler; kutsal değerlere saygılı, dürüst, yardımsever, paylaşımcı, dünya ve ahiret dengesini kurabilen bir toplumun oluşmasına zemin hazırlamıştır. Bu toplumsal yapının en belirgin özellikleri arasında, hak ve adalete bağlılık, misafirperverlik, dayanışma ruhu ve ahlaki duyarlılık yer almaktadır.
...
Eğer gerekli önlemler alınmazsa, Hacı İbrahim’in ektiği insani ve ahlakî değerlerin yerini kısa yoldan zengin olma arzusu, emeksiz kazanç isteği, hız ve haz tutkusu, ahlaki yozlaşma ve madde bağımlılığı alacaktır. Bu durum, toplumun hem maddi hem de manevi anlamda çöküşü anlamına gelir.
Toplumun bu girdaptan kurtulabilmesi ve yeniden dirilişini sağlayabilmesi, ancak Hacı İbrahim Zaviyesi’nin kendi döneminde yaptığı gibi, insani ve ahlaki değerleri güçlendirecek güncel ve uygulanabilir sosyal modellerin geliştirilmesiyle mümkün olacaktır."

    Selami Hoca'nın makalesi bir toplumun nasıl inşa edildiğinin hikayesidir. Siz bunun banilerine ister toplum yapıcı, ister manevi mimar yahut ruh mimarı diyebilirsiniz... Ne ad verilirse verilsin, bizim o ruh mimarlarına ihtiyacımız olduğu çok açık... Zira onlardan miras mimari eseri ancak yine onların yetkinliğindeki ruh mimarları restore edebilir. Aksi halde sonuç 'şargada toplum'...

    (*) Şehri Kuran'la Zırhlamak  



01 Ocak 2026

Hacı İbrahim Tekkesi Ve Eğretlilere Etkisi

(Dr. Selami Kurt beyin "Osmanlı Vakıflarının Kırsal Kesimdeki Sosyo-Kültürel ve İktisadi Hayata Etkisi: Hacı İbrahim Zaviyesi Örneği" başlıklı makalesini kısaltma niyetindeydim, ama kıyamayıp tamamını aldım. Merak edenler yayınlanmış halini şuradan okuyabilirler.)

1. Anıtkaya (Hayrât/Hayret, Eyret/Eğret) Köyü

Afyonkarahisar-Kütahya yolu 30. km’de bulunan köyün ilk adı sözlü rivayetlere göre Hayrât/Hayret’tir (Sancak, 2025). Bu ad, Germiyanoğulları döneminde burada yaptırıldığı düşünülen kervansaray/han, cami, çeşme ve hamam gibi vakıf binalarından/hayrâttan gelmektedir. Bu isim, köyün kuruluşundan kısa bir süre sonra değiştiğinden Osmanlı arşiv belgelerine yansımamıştır. Ancak Genelkurmay Arşivi’ndeki bir haritada köyün isminin “Hayret” olarak geçtiği tespit edilmiştir. “Hayrât” isminin halk arasında “Hayret”e dönüşerek haritaya yansıdığı tahmin edilmektedir. Bu durum, Osmanlı haritalarının eski yer adlarını koruma açısından önemini göstermektedir.

Kütahya’yı yazlık, Afyonkarahisar’ı kışlık başkent olarak kullanan Germiyanoğlu Süleyman Şah tarafından 1370–1380 yıllarında yaptırıldığı tahmin edilen Eğret Kervansarayı (Gönçer, 1971: 347), Bursa–İstanbul ve Konya–Halep kervan yollarına bağlanmaktadır (Tuncer, 2007: 35, 43).


Han, hamam, cami ve çeşmeden oluşan hayrâtın etrafına yerleşen birkaç ailenin oluşturduğu nüfus köyün çekirdeğini meydana getirmiştir. Rivayete göre büyük bir sel felaketi köyün ilk yerleşimini yok etmiş; halk daha yüksek bir bölgeye geçici/iğreti olarak yerleşmiş, burası zamanla kalıcı hâle gelmiştir. “Eyret/Îreti” adı buradan doğmuştur. 1528 tarihli Tapu Tahrir Defteri’nde köyün adının “Eyret” olarak geçmesi, sel felaketi ve isim değişikliğinin tahminen 15. yüzyılın başlarında gerçekleştiğini göstermektedir (BOA, TTd, 438: 158-159). 19. yüzyılın birinci yarısına kadar arşiv belgelerinde köyün ismi, Eyret ( ايرت ) şeklinde kaydedilmişken bundan sonra Eğret ( اکرت ) şeklinde kaydedilmeye başladığı tespit edilmiştir.

1528 tarihli tahrir defterine göre Eyret’te 47 yetişkin erkek vardır: 19 hane, 2 mücerret, 3 kara, 1 pîr-i fânî, 3 muhassıl, 1 mütevelli, 1 hatip, 1 berat sahibi, 1 muaf, 6 ser-piyade ve 9 sipahi/sipahizâde. Köyün toplam vergi geliri 2.914 akçedir ve Karahisar-ı Sahip mirlivasının hassıdır. Yakınında Salakviranı adlı bir mezra bulunur. 1530 tarihli mufassal tahrir defterinde ise 48 isim yer alır ve Eyret’in tarım toplumu niteliği ortaya çıkar: Buğday, arpa, burçak, nohut, mercimek üretilmekte; az da olsa hayvancılık yapılmakta, ayrıca bir değirmen ve 55 kadar kovan bulunmaktadır (BOA, TTd. 147: 114).

1572 tarihli tahrir defteri, köy nüfusunun iki katından fazla artarak 113 yetişkin erkeğe ulaştığını gösterir. Bu artış tarım ve hayvancılığın geliştiğini, konar-göçer nüfusun da bölgeden yararlandığını göstermektedir (BOA, TTd. 154: 42-43). 1840 tarihli nüfus defterine göre Eğret köyünde 80 hanede 249 erkek yaşamaktadır (NFSd.1693:7-13). Bütün aile fertlerinin kayda geçirildiği 1904 nüfus sayımında ise Eğret köyünde 176 hanede toplam 1475 kişi yaşamaktadır (BOA, NVGM. Karahisar-ı Sahib Nüfus Defteri). Eğret Köyü, 1930’da nahiye, 1958’de belde olmuş, 2011 nüfus sayımında nüfusu 2000’in altına düştüğü için tekrar köy statüsüne alınmıştır. Tarihi süreç içerisinde köyün sosyal ve ekonomik hayatının güçlenmesiyle birlikte pazar geleneği de gelişmiş, Eğret Pazarı bölge halkının uğrak yeri hâline gelmiştir. “İnsan oğlu ahireti unutur da Eğret’e mal almaya gider” sözü bu pazarın tarihî şöhretini yansıtmaktadır (Yazıcıoğlu, 1981: 23).

Arşiv belgeleri köyde iki vakıf bulunduğunu göstermektedir. İlki, Cuma Camii olarak bilinen Cami-i Şerif Vakfı’dır; köyün çekirdeğini oluşturan bu vakıf Germiyanoğulları döneminde kurulmuştur. Ancak Osmanlı son dönemine ait tevliyet kayıtları dışında ne Cami-i Şerif vakfiyesi ne de han, hamam ve çeşmenin kullanımıyla ilgili herhangi bir belge günümüze ulaşmamıştır. Cami kapısının üzerinde yer alan M.1876 tarihli çeşme kitabesi Cumhuriyet dönemindeki onarım esnasında zayi olmasın diye buraya yerleştirilmiştir. Köydeki ikinci vakıf ise makalemizin konusu olan Hacı İbrahim Zaviyesi Vakfı’dır.

2. Hacı İbrahim Zaviyesi Vakfı

Tekke ve zaviyeler, tasavvufî düşüncenin gelişimine paralel olarak farklı İslam toplumlarında ortaya çıkan kurumsal yapılardır. “Zaviye” kelimesi Arapça kökenli olup sözlükte “köşe, bucak, kenar” anlamına gelir. İslam dünyasında ise genellikle tasavvufî eğitim, ibadet, misafir ağırlama ve sosyal yardımlaşma amacıyla faaliyet gösteren; bir şeyh veya derviş topluluğu tarafından yönetilen küçük ölçekli tarikat merkezlerini ifade eder (Kara, 2004: 145–147).

Tekke ve zaviyelerin temel amacı, bir rehber eşliğinde belirli bir usul çerçevesinde mensuplarının manevî gelişimini destekleyerek, İslam inancına sıkı sıkıya bağlı ve yüksek ahlaki değerlere sahip bir toplumun oluşumuna katkıda bulunmaktır. Bu kurumlar, bulundukları toplumun ihtiyaçlarına göre faaliyet alanlarını geliştirmiş ve çeşitlendirmişlerdir (Alpaslan, 2021: 51–58).

Türk-İslam medeniyetinde vakıf kültüründen doğan tekke ve zaviyeler, üstlendikleri dinî, siyasî, askerî, içtimaî ve iktisadî roller ile dikkat çekmektedir (Kaplan, 2025a). Özellikle Anadolu’nun fethi, imarı ve iskânında; dinî, meslekî, iktisadî ve sosyal hizmetlerin yürütülmesinde önemli rol oynamışlardır. Horasan Erenleri geleneğini sürdüren Ahmed-i Yesevî, Hacı Bektâş-ı Velî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî ve Âhî Evran gibi manevî önderlerin yolundan giden Türk dervişleri, bu merkezlerde yürüttükleri faaliyetlerle güçlü bir devlet ve toplum yapısının oluşmasına büyük katkı sağlamışlardır (Barkan, 2013: 53–78).

Zaviyeler, dinî açıdan halkın manevî terbiyesini sağlama, ibadet bilincini canlı tutma ve ahlakî değerleri pekiştirme görevlerini üstlenmiştir. Siyasî yönden devlet otoritesinin yeni fethedilen bölgelerde yerleşmesine yardımcı olmuş ve yerel anlaşmazlıklarda barışın sağlanmasına aracılık etmiştir. Askerî açıdan gazilere ve akıncılara moral ile lojistik destek sağlamış; sınır bölgelerinde güvenliği pekiştirmiştir. Sosyal yönden misafirhane hizmetleri sunmuş, eğitim faaliyetleri yürütmüş ve yoksullara yardım etmiştir. Ekonomik olarak ise vakıf gelirleriyle yerel ekonomiyi desteklemiş, tarım ve hayvancılıkla uğraşmış, ayrıca ticaret yollarında güvenli konaklama imkânları sağlayarak ticari hayatın gelişimine katkıda bulunmuştur (Barkan, 1942; Kafadar, 1995).

İşte bu manevî mimarların izinden giden, 15. yüzyılda Anadolu’nun önemli kavşak noktalarından biri olan Afyonkarahisar’ın Eğret köyünde bir zaviye kurarak bölgenin maddi ve manevî gelişimine büyük katkı sağlayan şahsiyetlerden biri de Hacı İbrahim’dir.


Bugün Anıtkaya/Eğret köyü merkezinde Koca Camii’nin yanında medfun bulunan Hacı İbrahim’in kimliği ve tasavvufî meşrebi hakkında elimizde kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak onun kurduğu zaviye vakfına ilişkin arşiv belgeleri, bazı hususlarda önemli bilgiler sunmaktadır. 1530 tarihli ve 147 numaralı Mufassal Tahrir Defteri, Eğret köyünde bir zaviyenin var olduğunu göstermektedir. Fakat bu zaviye hakkında ayrıntılı bilgilere, III. Murat döneminde (1575) düzenlenen 575 numaralı vakıf tahrir defterinde yer alan berat kaydı sayesinde ulaşabiliyoruz. Çünkü Hacı İbrahim Zaviyesi Vakfı’nın vakfiyesi günümüze ulaşmamıştır. Söz konusu beratın ilk kısmında, önceki atîk ve köhne tahrir defterlerindeki kayıtlar özetlenmiş; böylece Hacı İbrahim Zaviyesi Vakfı’nın kuruluşundan beratın verildiği döneme kadar geçen süreç anlatılmıştır. Bu kayıtlara göre, Eğret köyündeki Hacı İbrahim Zaviyesi, öteden beri bir tekke olarak faaliyet göstermektedir. Hacı İbrahim, bu tekkeyi bizzat kendisi inşa edip vakfetmiştir. Bu nedenle, tekke ve çiftliği vergilerden muaf tutulmuştur.

Hacı İbrahim’in vakfettiği tekke ve çiftliğin idaresini üstlenmesi karşılığında yapması beklenen görev, Afyonkarahisar–Kütahya kervan yolu üzerindeki zaviyeye uğrayan yolculara hizmet etmektir. Hacı İbrahim’in vefatından sonra, oğulları Resul ve Abdi, Sultan II. Bayezid (1481–1512) tarafından verilen berat ile söz konusu vakıf çiftliklerinin idaresini devralmışlardır. Ayrıca, Resul ve Abdi’ye ait beratların, Yavuz Sultan Selim (1512–1520) ve Kanûnî Sultan Süleyman (1520–1566) dönemlerinde de yenilendiği bilgisi, eski tahrir defterlerinde açıkça belirtilmiştir.

III. Murat (1574–1595) döneminde, 1575 yılında yenilenen beratın güncel kaydına göre, Hacı İbrahim Zaviyesi Vakfı’nın berat sahibi zaviyedarları şunlardır: Abdi oğlu Mustafa, Resul oğlu Şaban, Resul oğlu Güvenç, Resul oğlu Ahi Durak oğlu Mahmut ve Hızır Balı oğlu İlvânî. Ayrıca zaviyede, Derviş oğlu Ali adında bir ayakkabı tamircisi de görev yapmaktadır (BOA, TT.d. 1132: 39). Bu zaviyedarlar, zaviyenin kurucusu Hacı İbrahim’in torunları olup, içlerinden biri torununun çocuğudur. Beratın zaviye geçmişine ilişkin bölümünde, Hacı İbrahim’in vefatından sonra oğulları Abdi ve Resul’e berat verildiği belirtilmiştir. Ancak yeni berat kaydında, Abdi ve Resul’ün oğullarına ek olarak Hızır Balı oğlu İlvânî de zaviyedar olarak geçmektedir. Bu durum, Hızır Bali’nin de Hacı İbrahim’in oğlu olabileceği ihtimalini akla getirmektedir.

Nitekim aynı vakıf tahririnde yer alan diğer isimler incelendiğinde, Hacı İbrahim’in başka oğulları olduğu da anlaşılmaktadır. Bunlar; Abdi biraderi Yusuf, Resul biraderi Sevinç ve Süleyman, Hızır Balı biraderi Hoca/Kurt (?) ve Musa’dır. Dolayısıyla Hacı İbrahim’in Abdi, Yusuf, Resul, Sevinç, Süleyman, Hızır Bali, Hoca/Kurt (?) ve Musa isimlerinde sekiz oğlu bulunduğu anlaşılmaktadır. Aynı tahrir kaydına göre, Abdi’nin oğulları Mustafa ve Hacı Kasım, Hızır Balı’nin oğlu İlvânî, Resul’ün oğulları ise Ahi Durak, Şaban ve Güvenç’tir (BOA, TT.d. 1132: 39–40).

154 numaralı ve 1572 tarihli tahrirde zaviyedar kaydı düşülen Cafer oğlu Müstecab ve Musa oğlu Resul’ün isimleri 575 numaralı ve 1575 tarihli vakıf tahririnde yer almamaktadır. Tarihleri birbirine çok yakın olmasına rağmen iki tahrir defterindeki zaviyedar isimlerinin örtüşmemesi veya bağ kurulamaması, tahrir defterlerdeki bilgilerin sorgulanmasını gerektiren bir durumdur. 154 numaralı ve 1572 tarihli tahrirde Eğret köyü cami-i şerif vakfında görevli olduğu halde karıştırılarak bazı isimlerin yanına gelişi güzel zaviyedar yazılmış olabilir. Diğer bir olasılık da tahrir kaydını tutanlara yanlış beyanda bulunulmuş olma ihtimalidir. Her ne şekilde olursa olsun, aynı köyle ilgili üç yıl arayla tutulmuş iki tahrir defterinde yer alan bilgiler arasında bağ kurulamaması, doğru bilgiye ulaşmak için bu defterlerin karşılaştırmalı olarak değerlendirmesini gerekli kılmaktadır.

Vakıf bünyesinde isimleri kaydedilip görevleri ile ilgili herhangi bir kayıt düşülmeyenler vardır. Bunlar: Hüseyin oğlu Haydar, Hasan oğlu Nazar, Hasan oğlu Hasan, Ramazan oğlu İvaz, Ramazan biraderi Abdi, Çırak oğlu Ahmet, Çırak oğlu İsa, Çırak oğlu Budak, Hüseyin oğlu Dede, Hüseyin oğlu Muharrem, Hüseyin biraderi İmirza, Hüseyin biraderi Nasuh’tur (BOA, TT.d. 1132: 39-40). Bu isimlerin kenarlarına raiyyet statüleriyle ilgili herhangi bir not düşülmediğinden vakıfla ve Hacı İbrahim ile olan bağları tam olarak tespit edilemedi. Ancak bunların, vakıf çiftliklerini ekip-biçen köylüler olması muhtemeldir. Meslekleriyle ilgili kayıt düşülenler ise Halil/Hüseyin oğlu Mustafa (Bennak), Gani/İsa (?) oğlu Mürsel (bennak), Derviş oğlu Ali (ayakkabı tamircisi)’dir (TT.d. 1132: 40).

Hacı İbrahim Zaviyesi Vakfı’nın çiftlikleri, köyün güney-batı yönünde birkaç km mesafede bugün Tekke Yerleri olarak bilinen asfaltın İlbulak Dağı tarafındaki bölgededir. Belgelerde vakıf çiftliklerin büyüklüğü hakkında bilgi bulunmamaktadır. Ancak Eğret köyünde bulunan diğer çiftliklerin büyüklüklerine nispetle verdikleri vergi miktarına kıyasladığımızda 350-400 dönüm civarında bir araziye sahip olduğu tahmin edilebilir. Çünkü Eyret köyünde bulunan diğer çiftliklerden Eberi Çiftliği’nin 90 dönüm arazi 180 akçe vergi geliri; Kassab Çiftliği’nin 200 dönüm arazi 280 akçe vergi geliri; Hacı Hamza Çiftliği’nin 200 dönüm arazi 280 akçe vergi geliri, Toy Halil Çiftliği’nin 180 dönüm arazisi 250 akçe vergi geliri; Satılmış Çiftliği’nin 100 dönüm arazi 150 akçe vergi geliri; Uruz Çiftliği’nin 120 dönüm arazi 150 akçe vergi geliri bulunmaktadır (TT.d. 574 M: 106-109; 237: 100-104). Bu bilgiler Eyret köyündeki 90-100 dönümlük araziden yaklaşık 150-180 akçe vergi geliri elde edildiğini göstermektedir. Hacı İbrahim Zaviyesi Vakfı’nın vergi geliri ise 550 akçedir.

Hacı İbrahim Zaviyesi vakıf arazisi bünyesinde ziraatla uğraşanların zâviyedarlara verdikleri vergi miktarları şu şekildedir: 240 akçe değerinde iki müd buğday, 80 akçe değerinde bir müd arpa, 8 akçe değerinde bir keyl burçak, 20 akçe değerinde beş keyl mercimek, 28 akçe değerinde yedi keyl nohut, 60 akçe değirmen vergisi, beş (?) akçe kovan vergisi, 24 akçe bennak, 65 akçe bâdhava ve 20 akçe tapu-yu zemin olmak üzere toplam 550 akçedir (BOA, TT.d. 1132: 40).

Hacı İbrahim Zaviyesi Vakfı ile ilgili Karahisar-ı Sahib şer’iyye sicillerinde yer alan iki kayıt dikkat çekicidir. Zaviyedar Ali’nin vefatı nedeniyle Ali Halife’nin görevlendirildiğini öğrendiğimiz 1675 tarihli şer’iyye sicil kaydında zaviyeden el-Hâc İbrahim Vakfı demekle maʻrûf Hızır Baba Zâviyesi olarak bahsedilmektedir (Karahisar-ı Sahib ŞS, 514: 422). Bu kayıt bize zaviyenin tarih içerisinde etkin ve iz bırakmış zaviyedarların isimleriyle anıldığını gösterdiği gibi zaviye yönetiminin çeşitli nedenlerle Hacı İbrahim soyundan başkalarına intikal ettiğini de gösterebilir. İkinci şer’iyye sicil kaydı da hem bu düşünceyi desteklemekte hem de zaviyedarın mensup olduğu teşkilat hakkında bilgi vermektedir. Abdi’nin vefat edip yerine Satılmış’ın zaviyedar olarak görevlendirildiğini öğrendiğimiz 1696 tarihli şer’iyye sicil kaydında ise Eğret köyündeki zaviye Ahi Baba Zâviyesi olarak isimlendirilmiştir (Karahisar-ı Sahib ŞS, 525: 53).

Bu belgeler, zaviye vakfının kuruluşundan itibaren görülen Ahi–Bektaşi etkisinin, zamanla zaviyedarlar düzeyine kadar yükseldiğini göstermektedir. Eğret köyü yakınındaki İlbulak Dağı’nın stratejik bir tepesinin, Hacı Bektaş-ı Velî’nin talebelerinden Resul Baba’nın adını taşıması da bu etkinin izlerini yansıtmaktadır. Kütahya İli Hisarcık ilçesinde vakfı bulunan Resul Baba’nın, Altıntaş ilçesi Beşkarış köyünde türbesi, İlbulak Dağı Resul Baba Tepesi’nde ise makamı yer almaktadır. Bir Ahi beyi ve Bektaşi şeyhi olduğu bilinen Resul Baba, Eğret köyü–Hisarcık hattında yürüttüğü faaliyetlerle yöre halkı arasında büyük saygı kazanmış ve adı nesiller boyu yaşatılmıştır (Güler, 2002: 120). Hacı İbrahim’in oğlu Resul’ün Ahi Durak adında bir oğlu bulunması, bu bölgede hem Bektaşi hem de Ahi kültürünün etkili olduğunu gösteren önemli bir bilgidir. Ayrıca vakıf mensupları arasında Çırak adında bir kişinin bulunması da dikkat çekicidir; zira “çıraklık” kavramı, Ahi ve Bektaşi kültürlerinde önemli bir yer tutmaktadır (Dereli, 2022:14–16).

Anadolu’nun birçok yerinde olduğu gibi, Afyonkarahisar ve Kütahya şehirlerinde de çok sayıda Ahi zaviyesi bulunmaktaydı. 16. yüzyılda Karahisar-ı Sahib Sancağı ve bağlı kazalarda yer alan yaklaşık 100 zaviye içinde; 22’si Ahi, 24’ü Şeyh, 9’u Baba, 4’ü Dede, 4’ü Hacı ve 1’i Seyyid unvanıyla anılmaktadır (Özdemir, 2020: 35–158; Karazeybek, 2001: I/416). Hacı İbrahim Zaviyesi’nin de içinde bulunduğu Karahisar-ı Sahib Sancağı Kayırhisar Nahiyesi’ndeki 9 zaviyeden 4’ü Ahi zaviyesi niteliğindedir. Benzer şekilde, Kütahya merkezinde yer alan 14 zaviyeden 9’unun da Ahi zaviyesi olduğu bilinmektedir (Ayhan, 2020: 38).

Bugün Anıtkaya/Eğret köyü merkezinde, Hacı İbrahim’in müstakil mezarının yanı sıra, köy halkının büyük saygı gösterdiği beş müstakil mezar/yatır daha bulunmaktadır. Köylüler, bu mezarları da tekke olarak adlandırmaktadır (Varlı, Ağustos 2022). Kanaatimizce, bu mezar ve yatırlar, tarihî süreç içerisinde Hacı İbrahim Zaviyesi’nde görev yaparak yöre halkının saygısını kazanmış zaviyedarlar veya şeyhlere aittir. Bu kişilerin, Hacı İbrahim Zaviyesi’yle olan bağlarından dolayı söz konusu mezarların “tekke” olarak isimlendirilmiş olması muhtemeldir. Her ne kadar bu yatırların kimlere ait olduğu kesin olarak bilinmese de bunların Hızır Baba ve Ahi Baba gibi, Hacı İbrahim Zaviyesi’nde zaviyedarlık veya şeyhlik yapmış, bölge halkı üzerinde derin etki bırakmış önemli şahsiyetler olma ihtimali yüksektir.

Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde, Hacı İbrahim Zaviyesi Vakfı’na ait vakfiye veya vakıf kaydı bulunmamaktadır. Arşivde yalnızca bazı zaviyedar atamalarına ilişkin belgeler mevcuttur. Bu belgelerden 1675 tarihli kayıtta, Zaviyedar Ali’nin ölümü üzerine yerine Ali Halife’nin atandığı belirtilmiştir. 1753 tarihli belgede, “Hacı İbrahim Zaviyesi Vakfı’nın zaviyedârı bulunmadığından ve sahipsiz kaldığından” bahisle, Hacı Ahmed oğlu Hacı Yusuf’un görevlendirildiği kayıtlıdır. 1761 tarihli kayıtta ise, Ali Halife oğlu Mehmed’in ölümü üzerine yerine Abdullah Halife oğlu Mustafa’nın atandığı ifade edilmiştir (VGMA, 1140:266; 1112:142; 1108:49). Bu kayıtlardan özellikle vakfın sahipsiz kaldığını ifade eden 1753 tarihli belge, Hacı İbrahim soyundan Eğret köyünde kimsenin kalmadığını göstermektedir. Bu aşamadan sonra -ya da muhtemelen daha önce- Hacı İbrahim Zaviyesi Vakfı, evladiyet statüsünden çıkarılarak mazbut/mülhak vakıf statüsüne dönüştürülmüş; böylece zaviye yönetimine uygun görülen kişiler dışarıdan atanmıştır.

Hacı İbrahim Zaviyesi Vakfı’nın statüsü ve işlevine ilişkin önemli bir kayıt, 1867 tarihli Hacı İbrahim Zaviyesi Vakfı’nın statüsü ve işlevine ilişkin önemli bir kayıt, 1867 tarihli Afyonkarahisar Şer’iyye Sicilinde yer almaktadır. Bu belgede açıkça “Nezaret-i Evkâf-ı Hümâyun-ı Mülûkâne’ye mülhak evkâfdan” ifadesi kullanılmıştır. Bu ifade, Hacı İbrahim Zaviyesi Vakfı’nın iş ve işlemlerinin artık doğrudan Vakıflar Nezareti tarafından yürütüldüğünü göstermektedir. Aynı sicil kaydına göre, 29 Kasım 1863 tarihinde, Keskin Mehmed oğulları Seyyid Hasan ve Seyyid Mehmed Raşid, Hacı İbrahim Zaviyesi’nde günlük birer akçe maaş karşılığında tedris (eğitim) faaliyeti yürütmek şartıyla görevlendirilmişlerdir. Daha sonra bu görevleri, verilen yeni bir berat ile yenilenmiştir. Ancak 1867 yılına gelindiğinde, Seyyid Hasan’ın vefatı üzerine, geride Afyonkarahisar’ın Akmescid Mahallesi 58. hanesinde kayıtlı çocukları kalmıştır: 20 yaşında büyük oğlu Molla Mehmed, 11 yaşında Sadeddin, 6 yaşında Feyzi ve 4 yaşında Mahmud Bahaddin. Büyük oğlu Molla Mehmed, baba mesleğini sürdüren bir ilim talebesi olarak medrese eğitimine devam etmektedir. Diğer çocuklar ise henüz küçük olduklarından, babalarının görevini üstlenebilecek yaşa gelene kadar bu göreve Afyonkarahisar’ın tanınmış âlim ve faziletli kişilerinden, sürekli tedris ve talimle meşgul olan Aksahâvî(?) İsmail oğlu Hasan Efendi atanmıştır. Bu atama sırasında yapılan zaviye durum tespiti oldukça önemlidir. Tespit raporuna göre, vakıf muhasebe müdürleri her yıl Hacı İbrahim Zaviyesi’ni denetlemekte, zaviye faal ve bakımlı durumdadır. Ayrıca, vakıf sahibinin şartları gereğince, gelip geçenlere yemek ikram edilmekte ve eğitim faaliyetleri sürdürülmektedir (Karahisar-ı Sahib ŞS, 597:657). Önemine binaen, sicil kaydındaki ifadeler aynen şöyledir: “Zâviye-i mezkûre alanı mevcûde ve ma‘mûre olub ber-mûceb-şart-ı vâkıf ve teâmül-i kadîm âyende ve revendeye it‘âm-ı ta‘âm ve tedrîs olunmakda olduğu ve beher sene muhâsebe-i evkâf müdîrleri ma‘rifetiyle ru’yet olunduğu.”

Hacı İbrahim Zaviyesi Vakfı’na ait ilk berat kaydında, vakfın amacı âyende ve revendeye hizmet ede deyu ifadesiyle açıklanmıştır. Bu ibare, vakfın yoldan geçenlere hizmet etmek amacıyla kurulduğunu göstermektedir. Daha sonraki şer‘iyye sicil kaydında ise ber-mûceb-i şart-ı vâkıf ve teâmül-i kadîm âyende ve revendeye it‘âm-ı ta‘âm ve tedrîs olunmakda olduğu ifadesi yer almıştır. Bu kayıt, zaviyede hem yolculara yemek ikram edildiğini hem de eğitim faaliyetlerinin yürütüldüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Tekke ve zaviyelerde, genellikle İslam inancı ve ahlakını öğretme amacıyla yaygın din eğitimi verildiği bilinmektedir. Nitekim Hacı İbrahim Zaviyesi örneğinde olduğu gibi, bu tür yaygın eğitim faaliyetleri zamanla örgün eğitim niteliği kazanarak medrese sistemine dönüşebilmiştir.

Osmanlı klasik dönemine ait kayıtlarda, Eğret köyünde bir medresenin varlığına dair herhangi bir bilgiye rastlanmamaktadır. Kanaatimizce, Osmanlı modernleşme sürecinin etkisiyle ve Hacı İbrahim Zaviyesi’nin Evkaf Nezareti’ne mülhak vakıf statüsüne geçmesinden sonra burada müstakil bir medrese inşa edilmiştir. Ayrıca, tekke ve zaviyelerin asıl işlevlerini yitirdiklerinde medrese veya camilere dönüştükleri de bilinen bir gerçektir.

Nitekim 1900’lü yılların başında, bu medresenin yanına günümüzde Koca Cami olarak bilinen köyün ikinci camisi inşa edilmiştir. Bu durum, Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında Hacı İbrahim Zaviyesi’nin tamamen bir medrese ve camiye dönüştüğünü göstermektedir. Ayrıca, 1761 yılındaki son zaviyedar atamasından sonra yeni bir atamaya rastlanmaması da bu dönüşümü doğrulamaktadır.


Eğret köyündeki ilk örgün eğitim kurumu, Hacı İbrahim Zaviyesi bünyesinde kurulan medresedir. Bu medrese, Hacı İbrahim Tekkesi’nin bitişiğinde, Koca Cami’nin arkasındaki arsada yer almaktaydı. İki bölümden oluşan yapının küçük kısmına “küçük medrese”, büyük kısmına ise “büyük medrese” denilirdi. 1960’lı yıllara kadar ayakta kalan bu medrese, Cumhuriyet döneminde bir süre Kur’an kursu olarak da hizmet vermiştir. Bu dönemde köy halkından pek çok kişi burada Kur’an eğitimi almıştır.

3. Hacı İbrahim Zaviyesi’nin Eğret Köyü Sosyo-Kültürel ve İktisadî Hayatına Etkisi

Ahi Teşkilatı, Anadolu Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemlerinin en etkili sivil kurumlarından biridir. Bu teşkilat, Ortaçağ Anadolu’sunun İslamlaşması, mesleki örgütlenmesi, şehirleşmesi ve toplumsal dayanışmasında belirleyici bir rol oynamıştır. Eğitim, konaklama ve güvenlik hizmetleriyle toplumda huzur ve düzenin tesisine önemli katkılar sağlamıştır (Darı, 2017: 100-128; Kızıler, 2015: 413-420; Balcı, 2023: 954-965; Özerkmen, 2004: 57-78).

Ahi Teşkilatı, Anadolu Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemlerinin en etkili sivil kurumlarından biridir. Bu teşkilat, Ortaçağ Anadolu’sunun İslamlaşması, mesleki örgütlenmesi, şehirleşmesi ve toplumsal dayanışmasında belirleyici bir rol oynamıştır. Eğitim, konaklama ve güvenlik hizmetleriyle toplumda huzur ve düzenin tesisine önemli katkılar sağlamıştır (Darı, 2017: 100-128; Kızıler, 2015: 413-420; Balcı, 2023: 954-965; Özerkmen, 2004: 57-78).

Bu bağlamda, üzerindeki Ahi-Bektaşi etkisini bir önceki başlıkta açıkladığımız Hacı İbrahim Zaviyesi, Afyonkarahisar–Kütahya kervan yolu üzerindeki Eğret’te, kervansarayla birlikte sunduğu konaklama hizmetleri, 19. yüzyıla kadar devam eden yaygın eğitim faaliyetleri ve iktisadî girişimleriyle bölgenin gelişimine önemli katkılarda bulunmuştur. Ancak Hacı İbrahim Zaviyesi’nin etkinliği, bölgedeki siyasî ve iktisadî dalgalanmalara paralel olarak zaman zaman zayıflamıştır. 16. yüzyılın başlarında meydana gelen Şahkulu İsyanı, Kütahya–Manisa havzasında büyük tahribata yol açmış ve konar-göçer topluluklar arasında huzursuzluğu artırmıştır. Bu dönemde, bölgede Sultan Dîvânî önderliğindeki Mevlevilik etkisini güçlendirmiştir. Bu yüzyılın ikinci yarısında, doğu-batı seferleri ve yönetim zaafları nedeniyle üretim azalmış, denetim dışı levent ve garip yiğitler ortaya çıkmış, asayiş bozulmuş ve hatta bazı medrese öğrencileri dahi eşkıyalığa yönelmiştir. Bu olaylar, köylülerin de katılımıyla Celâlî isyanlarına dönüşmüş ve şehirlerde güvenlik ciddi biçimde sarsılmıştır. Yaklaşık bir asır süren bu kargaşa döneminde, halk güvenli bölgelere göç etmek zorunda kalmış; Karahisar-ı Sahib, Baba Ömer ve Kara Haydaroğlu gibi eşkıya gruplarının yağmaları sonucunda büyük zarar görmüştür. 17. yüzyılın sonlarında patlak veren Avusturya savaşları ve ağır vergi yükleri, yeni göç dalgalarına yol açmıştır. 18. yüzyılda ise ayan çekişmeleri ve yerel yöneticilerin baskıcı uygulamaları, eşkıyalığı yeniden artırmıştır. Bu süreçte Afyonkarahisar’da Turunçzadeler ve Mollazâdeler arasında yaşanan nüfuz mücadelesi, en çok bölge halkını olumsuz etkilemiştir (Eravcı 2009: 103–113). 16. yüzyılın başından 19. yüzyılın başına kadar Osmanlı topraklarında yaşanan bu siyasî ve toplumsal çalkantıların, Hacı İbrahim Zaviyesi’nin faaliyetlerini olumsuz etkilediği açıktır. Ancak, bu olumsuzluklara rağmen, zaviyenin toplumsal dayanışmayı güçlendiren, eğitim ve konaklama hizmetleriyle topluma moral ve destek sağlayan işlevi, zaman zaman kesintiye uğrasa da daha da kıymetli bir hâl almıştır.

3.1. Sosyo-Kültürel Hayata Etkisi

Osmanlı Devleti’nde 19. yüzyıla kadar, kırsal kesimlerde yürütülen kurumsal eğitim faaliyetleri genellikle cami, mescit, tekke, zaviye ve medreseler aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Bu bağlamda, dini ve tasavvufî bir kurum olarak Eğret köyündeki Hacı İbrahim Zaviyesi, dönemin önemli yaygın eğitim merkezlerinden biri olmuştur. Köydeki diğer bir yaygın eğitim kurumu ise Cami-i Şerif Vakfı idi. Osmanlı Devleti, bu iki vakıf aracılığıyla Eğret köyünde kurumsal varlığını sürdürmüş; yaygın eğitim ve konaklama hizmetleri, belirlenen görev tanımları çerçevesinde bu iki kurum tarafından yürütülmüştür. Cami-i Şeriflerde görev yapan imam-hatipler, özellikle Cuma günleri verdikleri vaazlarla halka dini bilgiler aktarmış; isteyenlere Kur’ân-ı Kerîm ve temel dinî eğitim sunmuşlardır. Ayrıca düğün, cenaze gibi toplumsal etkinliklerde aktif roller üstlenerek sosyal dayanışmanın sürdürülmesine katkı sağlamışlardır. Ahi kültürünün etkisi altında faaliyet gösterdiği anlaşılan Hacı İbrahim Zaviyesi ise, Osmanlı coğrafyasını bir ağ gibi saran bu teşkilatın bir parçası olarak, Eğret köyünde konaklama ve yaygın eğitim hizmetlerini yürütmüştür.

Bilindiği gibi güzel ahlak, iyilikseverlik, helal kazanç ve başkalarının hak ve hukukuna riayet toplumun fertlerini birbirine bağlayan ve kaynaştıran en önemli unsurlardır. Eğret köyündeki Hacı İbrahim Zaviyesi, kuruluşundan itibaren ahiliğin ana prensiplerinden aldığı ilhamla verdiği konaklama hizmetleri ve yaygın eğitim faaliyetleriyle yukarıda sayılan güzel hasletlerin yöre halkının gönlünde kök salmasına ve toplumun kaynaşmasına önemli düzeyde katkı sağlamıştır. Yaygın eğitim daha çok gündelik işlerin azaldığı kış aylarında zaviyede toplananlar arasında gerçekleşirdi. Ahiler, genel olarak gündüzleri çalışır, geceleri ise zaviyede toplanıp ilim, irfan ve biraz da eğlence içeren sohbetlere katılırlardı. Bu sohbetlerde bir müslümanın asgari düzeyde bilmesi gereken 32 farz gibi dini bilgiler, helal-haram, sosyal yaşam içerisinde gerekli olan adap-erkan, iş ahlakı ve güzel ahlak gündeme getirilip işlenirdi. Bu tür yaygın eğitim faaliyetleriyle Hacı İbrahim Zaviyesi, Eğret köyünde kültür aktarımının gerçekleştirildiği merkezlerden biri olmuştur (Çandır-Aydın, 2021: 769-785)

Hacı İbrahim Zaviyesi, aynı zamanda bir sosyal yaşam merkeziydi. Yolcuların uğrak yeri olmasının yanında işlerden arta kalan zamanlarda ve özel günlerde zaviye mensuplarının ve yöre halkının buluşma yeriydi. Adeta bir haberleşme merkeziydi. Burada zaviyenin usul ve erkanı içerisinde güncel bilgiler paylaşılır, genel ve yerel gelişmeler değerlendirilir, problemler çözülür, ihtiyaçlar giderilir, ziyafetler verilir, eğlenilirdi. Düğün, bayram, mübarek gün ve gecelere mahsus programlar yapılırdı. Sosyal dayanışma ve yardımlaşmanın güzel örnekleri verilirdi (Şeker 1993:71-82; Kaplan, 2025b: 95-121).

Osmanlı Devleti’nin duraklama ve gerileme dönemlerinde, asayişin bozulması, ekonomik daralma, eşkıyalık faaliyetlerinin artması ve adaletsiz kazanç ile zulmün yaygınlaşması, kırsal bölgelerde can ve mal güvenliğini tehlikeye sokmuştur. Bu durum, köy nüfusunun şehir merkezlerine veya daha güvenli alanlara göç etmesine yol açmıştır. Bu süreçte sahipsiz kalan birçok zaviye, işlevini yitirmiş ya da ehil olmayan kişilerin eline geçerek asıl amaçlarını yerine getiremez hâle gelmiştir. Bu gelişmeler, yozlaşma ve ahlaki bozulmayı beraberinde getirmiş; çalışma, üretme ve helal kazanç ilkelerini zayıflatmış, bunun yerine hazıra konma ve kısa yoldan kazanç sağlama eğilimlerini artırmıştır.

Bu olumsuzluklar, Hacı İbrahim Zaviyesi’ni de etkilemiştir. Zaviyenin kurucusu Hacı İbrahim’in soyundan gelenlerin ne zamana kadar zaviyedar olarak görev yaptıkları kesin olarak belirlenememekle birlikte, 17. yüzyılın ikinci yarısında atanan zaviyedarların artık bu soya mensup olmadıkları anlaşılmaktadır. Normal şartlarda, görev için Hacı İbrahim’in soyundan biri varken dışarıdan bir kişinin atanması iki şekilde açıklanabilir: Birincisi, ailenin yukarıda belirtilen olumsuz koşullar nedeniyle Eğret köyünü terk etmiş olması; ikincisi ise, zaviye yönetiminde görülen gevşeklik veya suistimal sebebiyle dışarıdan bir zaviyedar atanmasıdır. Nitekim bu dışarıdan atamaların bir süre devam ettiği görülmektedir. H. 1167 / M. 1754 tarihli hurufât kaydı, bu durumu doğrulamakta ve “vakfın zaviyedârı olmayub bilâ-sâhib mahlûl” ifadesiyle, zaviyenin sahipsiz kalması üzerine Hacı Ahmed oğlu Hacı Yusuf’un göreve atandığını belirtmektedir
(VGMA, 1112/142).

Bu sahipsizlik durumu, Tanzimat sonrasında da devam etmiş; bunun üzerine Hacı İbrahim Zaviyesi Vakfı, Evkaf Nezareti’ne mülhak vakıf statüsüne alınarak medreseye dönüştürülmüştür (Karahisar-ı Sahib ŞS, 597:657). Bu aşamadan sonra Karahisar-ı Sahib merkezinde yaşayan âlim ailelerden medreseye müderris atamaları yapılmıştır. Böylece Hacı İbrahim Zaviyesi, Eğret köyünün ilk resmî örgün eğitim kurumu hâline gelmiştir. Burada, eğitim çağındaki çocuklara, gençlere ve isteyen yetişkinlere okuma-yazma, Kur’an-ı Kerîm, Türkçe, Arapça, dinî ve sosyal bilgiler sistemli bir şekilde öğretilmiştir. 20. yüzyılın başlarında, medresenin yanına bugün Koca Cami olarak bilinen ikinci köy camisi inşa edilmiştir. Cumhuriyet döneminde de medrese, bir süre Kur’an Kursu olarak hizmet vermeye devam etmiş; 1960’lı yıllarda ise faaliyetini tamamen sonlandırmıştır.

Eğret köyündeki toplumsal ve dinî hayatı anlamak açısından, benzer bir etki yaratan Cami-i Şerif Vakfı’ndan da söz etmek gerekir. Köydeki Cami-i Şerif’te/Cuma Camii’nde görev yapan imam-hatipler, İslam’ın inanç, ibadet, muamelat ve ahlak esaslarının öğretiminde önemli rol oynamış; böylece yaygın eğitimin bir parçası hâline gelmişlerdir. Cuma günleri, cami yalnızca bir ibadet mekânı olmaktan çıkarak, yöre halkının buluştuğu, etkileşimde bulunduğu ve ihtiyaçlarını karşıladığı canlı bir merkez hâline gelirdi. Eğret köyünde uzun yıllar imam-hatiplik yaparak bölge halkı üzerinde derin etkiler bırakmış iki önemli isim, Eğretli Hacı Cemal Hoca (1883–1967) ve babası Osman Şevki Efendi (ö. 1905)’dir. Âlim ve şair olan Osman Şevki Efendi, uzun yıllar köyde imamlık yaptığı için oğlu Cemal Efendi “Eğret İmamzâde” olarak tanınmıştır. 1905 yılında babasının vefatının ardından, Cemal Efendi aynı görevi devralmıştır.

Eğretli Cemal Hoca, Kurtuluş Savaşı’nın ardından Afyonkarahisar Merkez’e taşınmış, burada ticaretle uğraşırken aynı zamanda fahri vaizlik görevini sürdürmüştür. Afyonkarahisar merkez nüfusuna kayıtlı olmasına rağmen, soyadı kanunuyla “Eğretli” soyadını seçerek doğduğu köye olan bağlılığını göstermiştir (Ilgar, 2010: 20–25). Afyonkarahisar’da yaşadığı dönemde de Eğretliler üzerindeki manevi desteğini sürdürmüş, özellikle Eğret’e atanacak imamların belirlenmesinde etkili bir rol oynamıştır. 1940’lı yıllarda fahri vaizlik yetkilerinin kaldırılmasının ardından, “gezek” geleneği üzerinden ilmi sohbetlerini ve eğitim faaliyetlerini devam ettirmiştir (Ilgar, 2010: 20–25). İlmi birikimi, sohbetleri ve örnek kişiliğiyle Afyonkarahisar halkı üzerinde derin izler bırakan Eğretli Cemal Hoca’nın ismi, bugün şehir merkezindeki bir camide yaşatılmaktadır.

Hacı İbrahim Zaviyesi’nin veya Cami-i Şerif Vakfı’nın tarih içerisinde hangi faaliyetleri ne şekilde yürüttükleri ve hangi sonuçları doğurduğu ile ilgili elimizde yazılı herhangi bir belge bulunmamaktadır. Bu nedenle biz bu vakıfların yöre halkının dil ve kültüründe bıraktıkları izleri takip ederek sosyal ve kültürel etkilerini tespit etmeye çalışacağız.

Eğretliler bir misafiri uğurlarken “misafiri salavatladım” derler. Bu ifade, geçmişte misafir karşılanırken ve uğurlanırken bereket olması için Hz. Peygamber’e salavat getirildiğini göstermektedir. “Göz var izan var” sözü insaflı ve adaletli olmayı, “Peygamber pazarlığı” ise karşılıklı rıza ile yapılan alışverişi ifade eder. “Mushaf/Kitap çarpsın” en güçlü yeminlerden biridir. Günlük hayatta karşılaşılan sıkıntılar için “imanı gevremek” denir. Cenaze yakınları “Hüküm Allah’ın” ifadesiyle teselli edilir. Rüyalar yorumlanırken “hayırlara karşı varam”, pazarlık bitiminde ise “hayırgör” denir. Terbiye görmemiş kişiler için “keser görmüş tasar görmemiş” veya “mektep kaçkını” ifadeleri kullanılır. Bir topluluğa kızıldığında, kutsal değerleri istisna etmek için “yatırına sözüm yok” denir.

Ayrıca yörede karakter ve davranış özelliklerini yansıtan pek çok yerel ifade bulunmaktadır: Sözünden dönen için “garıtmak”, temizliğine dikkat etmeyen için “yunmadık”, kibirli kimseler için “zöğümlü”, topluma karışmayan için “yoz”, çabuk darılan kimseler için “yıfıdak”, başkasının işine karışan için “yalınayak”, ahlaksız davranan için “yatağı bozuk” veya “zilli”, palavracılar için “palavır”, namaz kılmayanlar için “teretsiz/beynamaz”, inatçı kimseler için “nakis”, suratsız, uğursuz kişiler için “meyminetsiz”, ısrarcı, asalak tipler için “sündük”, hafifmeşrep kişiler için “şaddak”, kötülük düşünenler için “şargada”, söyleneni anlamayanlar için “meramsız”, zararlı, baş belası kişiler için “muzur”, şaşkın, beceriksiz kimseler için “müzmehel”, fitne çıkaranlar için “müzevir”, her işe karışan için “kel kaya”, hayatta başarı gösteremeyen için ise “onmadık” denir (Varlı, 2021–Ocak: Sözlük). Bu ifadeler, manevî bir kaynaktan beslenen Anıtkaya/Eğret halkının kutsal değer ve tasavvurları hakkında önemli ipuçları sunmaktadır. Söz konusu manevî değerlerin, halkın zihin ve gönül dünyasında yer etmesini sağlayan temel kaynakların başında ise Hacı İbrahim Zaviyesi ve Cami-i Şerif Vakfı gelmektedir. Bununla birlikte, bu kültürel yapının oluşumunda çeşitli çevresel faktörlerin de etkili olduğu unutulmamalıdır.

Hacı İbrahim Zaviyesi ve Cami-i Şerif Vakfı, yalnızca birer eğitim kurumu değil; aynı zamanda konaklama hizmetlerinin verildiği, sosyal dayanışmanın sergilendiği kurumsal yapılardır. Bu kurumlar, el birliğiyle yürütülmesi gereken toplumsal işlerde öncülük eder, yöre halkı da bu faaliyetlere güçlü biçimde destek verirdi. Bina, yol, çeşme ve kuyu gibi ortak kullanım alanları ihtiyaç duyulduğunda köylüler tarafından el birliğiyle onarılır, hasta ziyaretleri yapılır, yaşlılar ve yetimler gözetilir, afet veya kaza gibi durumlarda mağdur olanların ihtiyaçları toplumsal dayanışma yoluyla giderilirdi (Darı, 2017: 100–128).

Aradan uzun zaman geçmiş ve günümüzde toplumsal dayanışma duygusu birçok yerde zayıflamış olsa da, Anıtkaya/Eğret halkı arasında bu ruh hâlâ güçlü biçimde yaşamaktadır. Hastalık, kaza, yangın, ölüm gibi olağanüstü durumlarda olduğu kadar, düğün ve bayram gibi özel günlerde de yardımlaşma ve dayanışma somut biçimde görülmektedir. Birinin evi yandığında, tarlasına yangın düştüğünde ya da biri zor durumda kaldığında, köylüler birlik içinde çalışarak zararı gidermeye veya hafifletmeye gayret ederler. Harman zamanıysa mağdurun harmanı kaldırılır, evi yanmışsa köylüler el birliğiyle evi yeniden yapar. Cenaze evi hiç yalnız bırakılmaz; teçhiz, tekfin ve defin işlemleri birlikte yürütülür, ayrıca cenaze evine yemek götürülür. Düğünlerde dışarıdan organizasyon çağrılmaz; tüm hazırlıklar, yemek dağıtımı ve temizlik işleri eş, dost ve akrabalar tarafından yürütülür. Bayramlarda ise köy adeta bir şenlik havasına bürünür; neredeyse tüm köylüler birbiriyle bayramlaşmak için adeta yarışır (Varlı, 2020–2024: Eğreti Günlük, Hıdrellez Karşılama; Şenlik; Harman Dayanışması; Hıdrellez Temcidi; Bayram Arefeden Başlar; Seymanlar; Öküzüm Ahara Düştü; Düğün Yemeği; Hıdrellez 2024; Hacı Uğurlama; Teravih Uğurlama). Tüm bu yardımlaşma, dayanışma ve toplumsal sorumluluk bilincinin arkasında, yüzyıllar boyunca Hacı İbrahim Zaviyesi ile Cami-i Şerif Vakfı bünyesinde verilen öğüt, eğitim ve faaliyetlerin büyük bir payı olduğu söylenebilir.

Anıtkayalılar/Eğretliler üzerinde Hacı İbrahim Zaviyesi’nin etkisini en açık biçimde gösteren unsurlardan biri, bu zaviye etrafında şekillenen kültürdür. Halkın Hacı İbrahim tekkesine duyduğu saygı, uzun yıllar boyunca süregelen bazı uygulamalarda kendini göstermiştir. Düğünlerde, köy içinde çalgı ve eğlence eşliğinde dolaşılırken tekkenin yanına gelindiğinde müziğin susturulması, gelinin inmeden önce ikindi namazından sonra tekkeye uğranarak Ulu Cami imamı öncülüğünde dua edilmesi, hacıların uzun yolculuğa buradan uğurlanması ve adakların burada dağıtılması yakın geçmişe kadar devam eden geleneklerdendir.

Eğret halkı, Hacı İbrahim’in yöreye yaptığı maddî ve manevî hizmetler dolayısıyla ona derin bir hürmet göstermiştir. Köy merkezinde bulunan türbesinin önünden geçerken Fatiha okumak hâlâ sürdürülen bir gelenektir. Bu saygı o kadar belirgindir ki, tekke ve zaviyelerin resmen kapatılmasından sonra bile köylünün burada dua etmesi nahiye müdürünü rahatsız etmiş, bunun üzerine tekkede dua etmek yasaklanmıştır. Ancak bu yasak bile Hacı İbrahim’e duyulan sevgi ve bağlılıktan hiçbir şey eksiltmemiştir. Her ne kadar bugün Hacı İbrahim’in kimliği ve Eğret köyü için taşıdığı önem unutulmaya yüz tutmuş olsa da türbesi hâlen Anıtkaya köyünün kutsal mekânları arasında yer almaktadır (Varlı, 2023–Ocak: Sığır Eğleği; 2023–Eylül: Gelin İndirme).

a. Misafirperverlik ve Oda Kültürüne Etkisi

Türklerin sıcakkanlılığı ve misafirperverliği bilinen bir gerçektir. Misafirlerin ağırlandığı özel mekanlar olan ve aynı zamanda birer sosyal yaşam merkezi görevi gören oda geleneğinin Türk kültüründe yaygın bir şekilde varlığı bu misafirperverliğin en önemli göstergelerinden biridir. Bununla birlikte 13. yüzyıldan itibaren Türk devlet teşkilatı ve sosyal yaşamı içerisinde güçlü bir şekilde varlığını hissettiren Ahi teşkilatının benimsemiş ve uygulamış olduğu dini, ahlaki, sosyal, siyasi ve ekonomik ilkeler, Türk toplumunda zaten var olan birçok değeri daha da geliştirmiş ve güçlendirmiştir (Aksakal, 2019:291-307; Çandır-Aydın, 2021: 769-785).

Hacı İbrahim Zaviyesi ve Cami-i Şerif Vakfı’nın yıllarca süren öğreti ve uygulamalarının neticesinde bir salih amel olarak İslam inancının yolcuya ve misafire bakma prensibi, Eğret halkının gönlünde o kadar kökleşmiştir ki bu hizmet bir ibadet aşkıyla yapılır olmuştur. Öyle ki Eğret halkına göre misafir, her kim olursa olsun hürmet edilmesi ve duası alınması gereken kişidir. İhtiyaçları giderilerek ve hoş tutularak misafirin duası alınmaya çalışılır. Misafire izzet ü ikram bir nevi Allah’ın rızasını kazanmanın, bağışlanmanın veya muradına ermenin yoludur. Bu nedenle Eğret köyünde sofra kurulduğunda sofraya bir kaşık fazla konur, misafir gelmezse meleklerin yiyeceğine inanılırdı (Kabadayı 2025; Varlı 2024-Aralık:“Yoldakinin Duası”).

Bir konaklama merkezi olarak Eğret Kervansarayı’nın tahminen 19. yüzyılın başından itibaren işlevini iyice yitirmeye başlaması bazı yabancı seyyahların beyanlarından anlaşılmaktadır (Varlı,2021-Ocak: “1862 Yılında Eğret Köyünde”, 2023-Haziran:. “Eğret 1826”). Daha önce değinildiği gibi bunun arkasında Eğret Kervansarayının bulunduğu Afyonkarahisar-Kütahya kervan yolunun çetin kış şartları nedeniyle tercih edilmemesi, azalan yolcu sayısı nedeniyle büyük bir konaklama merkezi olan kervansarayın işletme maliyetlerinin yükselmesi yatmaktadır. Yöre halkı çözümü, Kervansaraya göre daha küçük ve düşük maliyetli konaklama merkezleri olan köy odalarının sayısını artırmada bulmuştur. Köy odalarının konaklama merkezi olarak daha çok ön plana çıkması ve Eğret pazarının büyümesi dolayısı ile çevre köylerden gelen misafir sayısının artması, ihtiyaca binaen zamanla köy odalarının sayısını da artırmıştır. Bir köyde genelde birkaç köy odası bulunur. Ancak Eğret köyünde neredeyse her sülalenin bir odası vardır ve toplam oda sayısı 60’tan fazladır. Bu odalardan ilki, Hacı İbrahim Zaviyesi’nin misafirlerini ağırladığı ve “Eminlerin oda” olarak bilinen mekandır.

Bir kısmı yıkılmış ve bir kısmı da işlevini yitirmiş olan bu odalardan isimlerine ulaşabildiklerimiz şunlardır: Eminlerin oda, Ovalların oda/Derviş’in oda, Hassönlerin oda, Hacı Abdurrahmanların oda, Hatiplerin oda, Daldalların oda, Hacıların oda, Sağırların oda, Çatalların oda, Kekliklerin oda, İşof’un oda, Hacı Mahmutların oda, Veyislerin oda, Kalkancıların oda, Temtemlerin oda, İdrislerin oda, Mardakların oda, Omarcıkların oda, Çakırların oda, Yahyaların oda, Selimlerin oda, Çolağın oda, Bükür’ün oda, Gobaklar’ın Halil İbrahim’in oda, Gobakların Hasan’ın Oda, Gobaklar’ın Salek Çavuş’un oda, Aliyelerin oda, Takkasların Kel Ömer’in oda, Goca İban’ın oda, Haliloğlu Ali Osman’ın oda, Karaçaylı’nın oda, Manavların Kör Mustafa’nın oda, Kumpir Hasan’ın oda, Beygirli’nin oda, Çil Mahmut’un oda, Kilci’nin oda, Yörükoğlu’nun oda, Arap Arif’in/Traka’nın oda, Kasapların İresil’in oda, Hacellerin Mıstığın oda, Depe oda/Araplar’ın oda, Yeşil Ömer’in Mehmet’in oda, Hayta’nın oda, Amcalar’ın/Şaval’ın oda, Macur Ali’nin oda, Veli’nin oda, Hacıların Kelsaleğin oda, Yetimlerin Oda, Tongulların İbrahim’in Oda, Tongulların Mevlüd’ün Oda, Şemşilerin Oda, Patlakların Oda, Hamzaların Oda, Garabacakların Oda, Terlemezlerin Oda, Arzıların Oda, Guyucunun Oda, Davulcu Süleyman’ın Oda, Muhtar Ahmet’in Oda, Bekiralinin Kadir’in Oda, Öksüz Ömerin Oda, Tatıresilin Oda, Şampayyanın Oda (Varlı 2021-Aralık: “Eğret’in Odaları”). Köyden şehre göçün artması ve kahve kültürünün yaygınlaşmasıyla çalışan oda sayısı azalmış olsa da halen aktif 10 civarında oda bulunmaktadır.

Köy odaları gördükleri misafirhane işlevi nedeniyle yöre halkını birbirine bağlayan önemli mekanlar olmuştur. Açlar buralarda doyurulmuş, bedenler buralarda dinlenmiş, yapılan sohbetlerle sevinçler, acılar ve kederler buralarda paylaşılmıştır. Geçmişte köy odalarının bu imkanlarından yararlanmış olan yöre insanı bir araya geldiğinde “falan kişilerin odalarında çok kaldık, ekmeklerini çok yedik” diye yapılan iyilikler yâd edilir, bu fedakar ve kadirşinas yaklaşımlar aileleri ve sonraki nesilleri de birbirine bağlardı (Varlı 2020-Mayıs: “Köy Odası, Soluklan Biraz”, 2021-Ekim: “Telve”, 2024-Aralık: “Yoldakinin Duası”, 2021-Şubat: “Pazaryeri”, “Eğret Pazarı”).

Eğret köyünde “odaya bakma” kutsal bir görevdir ve bereket vesilesidir. Açılan bir odanın gereği gibi işletilmemesi ise kutsal görevin ihmali ve bereketin kaçmasıdır. Bu nedenle oda sahipleri kendi odalarına bakma konusunda hassastırlar. Bunun için zaman zaman ortak çözümler de üretilmiştir. Mesela eskiden köy kahyasının bir görevi medreseyi ve odaları temizlemek ve testilerini su ile doldurmaktı. Eğret köyündeki bir odada misafir varsa, vakti geldiğinde ev halkından önce odaya yemek verilirdi. Yani misafirin önceliği vardı. Bir odada misafir olduğu biliniyorsa, odanın komşusu ve müşterisi diğer aileler de yemek gönderirler, böylece zengin bir menü oluşurdu. Misafirlerle, ikram sahibi aile reisleri birlikte yemek yerlerdi. Bir oda köylüler tarafından ilk defa ziyaret ediliyorsa, ziyaretçilerine ikram edilsin diye çay, şeker gibi tüketim maddeleri hediye edilirdi (Kabadayı 2025)

Bir odada verilen hizmetin boyutlarını göstermesi açısından yaşanmış bir-kaç örnek olayı aktarmayı yararlı buluyoruz. Afyonkarahisar’ın yakın köylerinden birisi olan Kalecik köyünden Çerçi Bicim’in Mahmut, 1965 yılında kendi at arabasıyla Eğret köyüne gelir ve Macur Ali’nin odaya misafir olur. Bu odanın müdavimlerinden Mazi’nin Ömer, misafirle ilgilenir ve ihtiyaçlarını giderir. Fakat misafir, atını arabasını bırakarak aniden köyden ayrılmak zorunda kalır ve ancak bir ay sonra geri gelir. Misafiri ağırlayan Mazi’nin Ömer, bu süre zarfında misafirin atına bakar, koşum malzemeleri ve arabasını da muhafaza altına alır. Misafir, döndüğünde Mazi’nin Ömer’e atın bakım masraflarını ödemek ister ama o kabul etmez. Bunun üzerine misafir, Mazi’nin Ömer’e bir tepsi hediye eder. Bu olayı aktaran Mazi’nin Ömer’in torunu Berber Ahmet Kabadayı, halen kendisinde bulunan bu tepsinin hatırası dolayısıyla kendileri için çok değerli olduğunu ifade etmiştir (Kabadayı 2025).

Omarcıkların Goca Hüseyin, odasına gelen on kişilik bir misafir grubuna kahve ikram eder. Kahveler içilirken atlı bir misafir daha gelir ancak kahve bitmiştir. Goca Hüseyin, misafiri ikramsız göndermemek için mahcubiyet içerisinde önceki misafirlerin içtikleri kahve telvelerinden gizli-saklı bir kahve daha yaparak atlı misafire ikram eder. Misafir de ikramı zevkle içer, hatta her çekişinde bir oh çekerek ikramın ne kadar hora geçtiğini gösterir. Gel zaman git zaman Eğret’te kıtlık yaşanır. Köylüler Altıntaş’ın köylerinden birine zahire satın almaya giderler. Bu grupta Goca Hüseyin de vardır. Ağanın evine varırlar. Herkes sırasını beklerken, kahya Goca Hüseyin’in arabasını avluya çeker ve çuvallarla erzakı yüklemeye başlarlar. Goca Hüseyin: Yav benim o kadar param yok bu kadar istemiyorum dese de dinlemiyorlar. Birazdan ağa geliyor ama Goca Hüseyin, Ağa’yı tanımıyor. Ağa diyor ki: Goca Hüseyin, bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır. Bu erzak sana hediyemdir, fazlasını da ihtiyaç sahiplerine dağıt dedikten sonra, utana-sıkıla telvelerden yaptığın kahvenin tadını da hala unutmadım diyor. Bu örnekler, misafire ve oda hizmetlerine ne kadar önem verildiğini gösterdiği gibi yöre insanının yardımlaşma ve kaynaşmasına da ne kadar büyük katkı sağladığını göstermektedir. (Kabadayı 2025).

Eğret köyünde odalar, sadece misafir ağırlanan mekanlar değil, aynı zamanda köylülerin işlerden arta kalan vakitlerde birlikte zaman geçirdikleri sosyal mekanlardı. Özellikle kış gecelerinde odalar daha canlı olur, birlikte yenilir, içilir, eğlenilirdi. Sevinçler ve kederler buralarda paylaşılır, güncel gelişmeler buralarda değerlendirilir, birçok problem buralarda çözülürdü. Bayram namazından sonra toplu yemekler yenir, gün boyu odalarda bayramlaşılırdı. Düğünlerde erkeklerin eğlence merkezi odalardı. Bundan dolayı düğün eğlencesini organize eden kişiye “odabaşı” denirdi. Odalar adeta bir yaygın eğitim merkezi gibiydi. Kişiler ve nesiller arası tecrübe paylaşımı daha çok buralarda yapılırdı. Bir oda adabı vardı. Odalardaki oturma, konuşma ve hizmet adabı gibi uygulamalar büyük-küçük herkes tarafından bilinir ve riayet edilirdi (Varlı2020-Mayıs: “Köy Odası, Soluklan Biraz”, 2021-Nisan: “Gorma Odası”, 2021-Eylül: “Odada Helva Çekme”, 2023-Ağustos: “Davulcu Odası ve Odabaşı”, 2024-Aralık: “Yoldakinin Duası”).


b. Eğret Seymenleri

Hacı İbrahim Zaviyesi’nin Eğret köyündeki sosyo-kültürel etkisini gösteren belki de en önemli unsurlardan biri seymenlik uygulamasıdır. Bugünün yaşlı Eğretlileri, daha düne kadar düğünlerde seymenlik uygulamasının yaşatıldığını anlatıyorlar. Eski düğünler, eğlence ve kutlamayla beraber, çeşitli alanlarda müsabakaların yapıldığı, rekabetin kızıştığı, delikanlıların kendilerini gösterme imkanı bulduğu ve hepsinden öte güç ve kuvvet gösterisine dönüşen bir er meydanına dönüşüyordu. Bu nedenle düğünlerde güreş, at yarışı ve tokmak atma yarışmaları yapılırdı. Rekabetin kızıştığı konulardan birisi de düğünlerde “seyman durma” mücadelesiydi. Eğret’te seymenin asıl görevi, düğünün sancaktarı olmaktı. Üç gün boyunca düğün alayının önünde sancak tutardı. Bununla beraber düğünün asayişinden sorumluydu. Bu görevleri yapabilecek seymenin gerekirse meydan okuyabilecek güç ve cesarete sahip olması gerekiyordu. Bu özellikleri kendisinde görenler seymenlik görevine talip olurlar, yapılan açık artırmayı kazanan görevi hak ederdi. Açık artırmalar daha çok caminin ihtiyacı olan gaz yağı ve kefen üzerinden yapılırdı. En çok gaz yağını veya kefeni camiye bağışlayan kazanırdı. Düğünlerde seymenlik itibarlı, prestijli bir görev olduğu için, rekabet bazen sert olur, meydan okumaya kadar gidebilirdi. Ancak çoğunlukla bu görevi, gerekli özelliklere sahip olup arkadaş veya akraba çevresi güçlü olanlar kazanırdı. Düğün sahibi de seymenlere itibar eder, izzet ü ikramlarla gönüllerini hoş etmeye çalışırdı (Varlı, Ocak, Aralık-2023; Kabadayı, 2025).

Seymenlik/efelik/alplik, Türk kültüründe var olan bir uygulama. Ancak Anadolu’daki ahi teşkilatının örgütsel kültürü etkisiyle seymenlik, bazı değerleri, ritüel ve sembolleri olan özgün bir faaliyete dönüşmüştür. Bu etki sonucunda seymenlikte, güç, kuvvet ile beraber cömertlik, hayırseverlik, nezaket, çalışkanlık ve hizmet ehli olma gibi vasıflar da önem kazanmıştır (İpek, 2025: 38-56). Eğret köyündeki seymenlik yarışında camiye en çok gaz yağı veya kefen bağışlayanın kazanması uygulaması, burada yüzyıllarca Ahi kültürünün etkisi altında faaliyet gösteren Hacı İbrahim Zaviyesi’nin yöredeki etkisini göstermektedir.


c. İmece Usulü

Türk kültüründe imece, bir-kaç kişinin altından kalkamayacağı zor veya çok işlerin elbirliği ile yapılmasıdır. Bu usulün uygulanabilmesi için, toplumda yardımlaşma ve dayanışma ruhunun güçlü olması lazımdır. Özellikle iş gücüne çok ihtiyaç duyulan kırsal kesimde aynı zamanda bu bir zorunluluktur. Anadolu’nun Türkleşmesi sürecinde yeni oluşan toplumun kaynaşması ve birlikte hareket etmesi noktasında örgütlü bir kurum olan Ahi teşkilatının önemli düzeyde katkısı olmuştur. Osmanlı coğrafyasını bir ağ gibi saran ahi zaviyeleri, faaliyet gösterdikleri bölgelerde bir yaşam felsefesi olarak birlikte ve örgütlü iş yapma kültürünü beslemişlerdir (Akgöz, 2023: 25-40). Ahi yaşam felsefesinin etkili olduğu Eğret köyündeki Hacı İbrahim Zaviyesi de bu anlamda toplumdaki yardımlaşma ve dayanışma ruhunu güçlendirmiştir. Kırsal kesimde iş gücüne olan ihtiyaç dolayısıyla bu ruh daha güçlü bir şekilde tezahür etmiştir. İnsanların kalabalıklar içinde yalnızlaştığı ve birbirine daha az ihtiyaç duyduğu günümüz şartlarında bile Eğret köyünde ihtiyaç duyulan her alanda yardımlaşma ve dayanışmanın güzel örnekleri görülebilmektedir. Düğünler, cenazeler, tarım, hayvancılık ve bayındırlık işleri yardımlaşma ve dayanışma ruhunun gözle görülür bir şekilde yaşandığı alanlardır.

Eski düğünler genellikle Çarşamba günü kadınların çeyiz asmasıyla başlar, birkaç gün çeyiz evi ziyaretleri olur, Cuma akşamından itibaren erkeklerin eğlenceleri başlar, erkek-kız hamamı, çeyiz indirme, çeñiz gaynısı, gelin hazırlama, damat traşı, iki gün süren ziyafetler ve Pazar günü gelin indirmeyle sona ererdi. Bu süreçlerin tamamı eş-dost-akrabanın el birliği ile yürütülürdü. Cenazeye katılımla ilgili yüksek bir hassasiyet vardı. Özellikle harman zamanında bir cenaze olmuşsa, köylü cenaze evinin harman işlerini imece usulü yapardı. Koyun kırkımları, imece usulü yapılır, sürü sahibi kırkımcılara genellikle kuzu eti ikram ederdi. Çeşme tamiri gibi hayır işleri de gönüllülük esasına bağlı olarak el birliği ile yapılırdı. Modern zamanlarda şartların ve uygulamaların değişmesiyle her ne kadar eskisi gibi yoğun bir yardımlaşma görülmese de ihtiyaç duyulan alanlarda eş-dost-akraba yardımlaşmaları halen devam etmektedir. Elbette Türk kültüründe bu tür geleneksel yardımlaşmalar vardır. Ancak örgütsel ve organizasyonel kabiliyetiyle Anadolu Ahiliği/Hacı İbrahim Zaviyesi bu kültürü beslemiş ve şekillendirmiştir.

3.2. İktisadi Yaşama Etkisi

Ahi zaviyeleri, yalnızca eğitim, konaklama ve iaşe hizmeti sunan dinî-tasavvufî sosyal kurumlar değildir; aynı zamanda kurumsal iş ahlakına sahip iktisadî işletmeler niteliğindedir. Bir meslek edinmek ve bu alanda uzmanlaşmak, kazancı yastık altında tutmayarak ekonomiye kazandırmak, yardımlaşmayı esas alıp paylaşmayı teşvik etmek, üretilen ürünlerde kalite standartlarına riayet etmek, piyasaların düzenlenmesi ve denetlenmesine katkı sağlamak, Ahi iş ahlakının temel ilkeleri arasında yer alır. Nitelikli iş gücüne dayalı üretimi, kaliteyi ve toplumsal faydayı esas alan ahiler; hem kazanç elde eden hem de kazancını toplum yararına kullanan yapılarıyla dönemin ekonomisinin önemli dinamiklerinden birini oluşturmuşlardır. Kısaca ifade etmek gerekirse, Ahi teşkilatında işte dürüstlük ve meslekte mükemmellik esas alınmaktaydı (Bakan, 2019: 37–54; Mengütay, 2018: 63–82; Özdincer, 2019: 71–85). Ancak Osmanlı toplumunda yaşanan siyasî, iktisadî ve sosyal gerilemeyle birlikte Ahi teşkilatları da kuruluş felsefelerinden uzaklaşmış ve etkilerini giderek yitirmiştir.

Hacı İbrahim Zaviyesi, eğitim ve konaklama hizmetlerini, bugün “tekke yerleri” olarak bilinen bölgede yer alan çiftlikten elde ettiği gelirle sürdürmüştür. Geniş Eğret köyü arazisi üzerinde, Hacı İbrahim Zaviyesi çiftliğine ek olarak yedi çiftlik daha bulunmaktadır. Eğret köyündeki diğer çiftliklerin yüzölçümü ve ödedikleri vergi miktarlarıyla karşılaştırıldığında, tekke arazilerinin yaklaşık 350–400 dönüm büyüklüğünde olabileceğini anlaşılmaktadır (TT.d. 574 M/106-107). Ayrıca, zaviye bünyesinde bir değirmen ile bir ayakkabı tamircisinin de bulunduğu kayıt altına alınmıştır.

16. yüzyılda Eğret köyü arazisinde yaşayan nüfusun yaklaşık olarak tespit edilmesi, Hacı İbrahim Zaviyesi’nin içinde bulunduğu iktisadî ve içtimaî şartların belirlenmesi açısından önem arz etmektedir. Hacı İbrahim Zaviyesi bünyesindeki nüfusa dair bilgi alınabilen ilk kayıt, H. 983 / M. 1575 tarihli tahrir defteridir. Bu kayıtlara göre zaviyede 27 nefer yer almaktadır. Bunlardan beşi zaviyedar, altısı zaviyedarların çocukları, biri ise zaviye ayakkabı tamircisi olarak kayıtlıdır. Geriye kalan 15 kişinin meslek veya statüsü hakkında herhangi bir bilgi bulunmamaktadır (TT.d. 1132: 40).

Eğret köyünde yaşayan vergi mükelleflerinin yer aldığı H. 980 / M. 1572 tarihli tahrirde ise toplam 113 nefer kayıtlıdır (TT.d. 154). Bunun yanı sıra, çiftlik kayıtlarını içeren H. 987 / M. 1580 tarihli tahrir defterinde; Eberî çiftliğinde 10, Kassab çiftliğinde 11, Hacı Hamza çiftliğinde 11, Toy Halil çiftliğinde 18, Satılmış çiftliğinde 8, Uruz çiftliğinde 12 ve Eğeç çiftliğinde 15 nefer olmak üzere toplam 85 neferin kayıtlı olduğu görülmektedir (TT.d. 574 M: 106–109). Bu veriler birlikte değerlendirildiğinde, köy, zaviye ve çevredeki çiftliklerde toplam 225 neferin kayıtlı olduğu anlaşılmaktadır. Bu nüfus içinde evli bireyler de dikkate alındığında, 16. yüzyılın sonlarında Eğret köyü arazisi üzerinde 500’ü aşkın kişinin yaşadığı tahmin edilmektedir.

Çevre köylere kıyasla nüfus yoğunluğunun daha fazla olması, İpek Yolu üzerinde bir konaklama merkezi olarak faaliyet gösteren kervansaray ile Hacı İbrahim Zaviyesi’nin varlığı, Eğret köyüne bölgesel açıdan merkezi bir konum kazandırmıştır. Bu nüfus yoğunluğu ve çevre köylerin de hesaba katılmasıyla birlikte, Eğret köyünde Cuma namazının kılınmasına izin verildiği anlaşılmaktadır.

Böylesine kalabalık bir nüfusun yaşadığı, çevre köylerden insanların Cuma namazı için geldiği ve İpek Yolu üzerinde yer alan bir konaklama merkezinde insanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri bir pazarın bulunması, doğal bir gereklilik olarak değerlendirilebilir. Nitekim Afyonkarahisar merkezine olan uzaklık ve H. 980 / M. 1572 tarihli, 154 numaralı tahrirde Cafer oğlu Cafer’in ihtisab tımarı’na sahip olduğunun belirtilmesi, Eğret köyünde küçük ölçekli de olsa bir pazarın varlığını desteklemektedir. Çünkü kadıya bağlı olarak görev yapan muhtesibin sorumluluğu, toplumsal ahlak kurallarının uygulanmasını sağlamak ve alışverişlerdeki usulsüzlükleri denetlemekti (Kazıcı, 1998: 143–144).

Muhtemelen yöre halkının bir araya geldiği Cuma günlerinde bu pazar kuruluyor; köylüler namazlarını eda ettikten sonra ihtiyaçlarını buradan temin ediyorlardı. Hububat, hayvan, deri, yumurta gibi ihtiyaç fazlası ürünlerin buraya getirilerek satışa sunulduğu anlaşılmaktadır. Eğret pazarının Cuma Camii’nin yakınında bulunması da bu durumun en önemli göstergelerinden biridir (Varlı, 2021-Şubat: “Pazaryeri”, “Eğret Pazarı”; 2021-Mart: “Mal Pazarı”).

Bunun yanı sıra, köyde terzi, berber, ayakkabı tamircisi, nalbant, koşumcu ve demirci gibi esnaf gruplarının da sürekli veya dönemsel olarak faaliyet gösterdiği görülmektedir. Kuruluşundan itibaren bir esnaf teşkilatı niteliği taşıyan Ahi kültürünün etkisi altında olduğu anlaşılan Hacı İbrahim Zaviyesi’nin, Eğret köyünde helal kazancı, kaliteli üretimi ve dürüst ticareti teşvik ettiği görülmektedir (Varlı, 2022-Mayıs: “Berberler”; 2023-Ağustos: “Esnaf-1 Bakkaliye”, “Esnaf-2 Kahveciler”; 2024-Mayıs: “Demirciler”, “ Eğret’in Toplu Taşıma Tarihi; Dolmuşçular”; 2024-Ağustos: “Terziler”, “Samancılar”).


Ahi kültüründe her mesleğin bir pîri bulunmaktadır. Bu pirlerin bir kısmı peygamberlerden, bir kısmı ise toplumların önde gelen saygın şahsiyetlerinden oluşur. Buna göre çiftçilerin piri Hz. Âdem, çobanların piri Hz. Mûsâ, tüccarların piri Hz. Muhammed, terzilerin piri Hz. İdrîs, marangozların piri Hz. Nûh, demircilerin piri Hz. Dâvûd, berberlerin piri Selmân-ı Fârisî, dericilerin piri ise Ahi Evran’dır. Her mesleğin, pirleri tarafından öğretilmiş kendine özgü bir ilmi ve ahlâkı bulunmaktadır. Ahi, pirinin eridir; yani mensubu olduğu mesleğin piri tarafından ortaya konulan kurallara ve meslek ahlakına kayıtsız şartsız uyan kişidir (Bakan, 2019: 45).

Anıtkaya/Eğret Köyü’nde, her ne kadar günümüzde sayıları azalmış olsa da, geçmişte olduğu gibi bugün de mesleğini ahi ruhu ve kültürüyle icra eden esnaflar varlığını sürdürmektedir. Hâlen köyde faaliyet gösteren üç un fabrikasından birinin ismi Ahi Onaylar Un Limited Şirketi’dir. Bu durum, Ahi geleneğinin köyde hâlâ yaşatıldığının bir göstergesidir. Nitekim Hacı İbrahim Zaviyesi’nin de geçmişte bir değirmeni bulunduğu bilinmektedir.

Usta-çırak ilişkisi içinde yetişmiş ve birçok çırak yetiştirmiş olan Anıtkaya Sanayi Sitesi’nin kurucusu Dayıoğlu Vahit Yola, iş disiplini, üretim kalitesi ve meslek ahlakıyla Ahi kültürünün önemli temsilcilerinden biri kabul edilmektedir. Köydeki pek çok yapıda izleri bulunan merhum Yılık Mehmet oğlu Mevlüt ve Süleyman Öztürk ustaların ahşap ve taş işçiliğine ait eserleri bugün dahi ayakta durmakta ve minnetle anılmaktadır. Kardeşleri Tenekeci Hüseyin de köyün önde gelen esnaflarındandır.

Ahi geleneğiyle yetişmiş olan köyün belki de son berberlerinden Böbülerin Ahmet Kabadayı, berberlerin piri Selmân-ı Fârisî’den ve onun ahlâkından bahsederken “Kişi, pirinin eri olmalıdır” sözünü dile getirmiştir. Hâlen köyde berberlik yapan Hüseyin Külte, Ahmet Kabadayı’nın çırağının çırağı olarak bu geleneği sürdürmektedir.

Anıtkaya (Eğret) Köyü’nde sayıları azalmış olsa da, yukarıda adı geçenler gibi mesleğini ahi ruhuyla icra eden dürüst çiftçiler, çobanlar ve esnaflar varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Bu kişiler, aslında Hacı İbrahim’in misyonunu yaşatan ve onun manevi mirasının gerçek takipçileri olarak değerlendirilebilir (Onay, 2025; Yola, 2025; Öztürk, 2025; Kabadayı, 2025).


Oldukça geniş tarım arazisine, yayla ve çayır alanlarına sahip olan Eğret köyünde tarım ve hayvancılık, başlıca geçim kaynaklarını oluşturmuştur. Bu faaliyetlerin verimli bir şekilde yürütülebilmesi, bazı meslekî ve ahlakî kurallara riayet edilmesini zorunlu kılmıştır. Modern tarım aletlerinin henüz kullanılmadığı klasik dönemlerde çiftçilik büyük ölçüde insan gücüne dayanmakta, meslekî tecrübeler ise babadan oğula uygulamalı olarak aktarılmaktaydı. Bu nedenle, çoğu zaman küçüğünden büyüğüne tüm aile bireyleri üretim sürecine katılır, çalışabilecek durumda olan herkes işin bir ucundan tutardı.

Tarım faaliyetleri genellikle Mayıs–Haziran aylarında ot biçimiyle başlar; orak, yolma, deste/tırmık, sap çekme, harman sürme, savurma, çeç çıkarma ve saman çekme gibi aşamalardan geçerek Kasım ayına kadar sürerdi (Varlı, 2021-Haziran: “Orakçı”; 2021-Ağustos: “İşte Harman”, “Harman Yelinen”, “Sap Çekme”, “Saman Çekme”; 2021-Eylül: “Harman Dayanışması”). Uzak ve büyük tarlalarda çalışıldığı dönemlerde, işçiler zaman zaman yatıya kalmak durumunda kalırlardı. Harman kaldırıldıktan sonra bu kez tarla hazırlığı ve ekim süreci başlardı.

Bu süreçte gevşeklik ve tembelliğe yer yoktu. Eğret köyünde “harman, davran demektir” sözü (Varlı, 2021-Temmuz: “Harman Davran”) bu anlayışın bir yansımasıdır. Zira gerekli hız ve özen gösterilmediğinde yağmur ve benzeri tabiî şartlar üretim sürecini olumsuz etkileyebilir, büyük emeklerin boşa gitmesine neden olabilirdi. Bu nedenle Anıtkaya (Eğret) köyünde uluk (tembel) kişiler makbul sayılmaz, şahbaz (çalışkan) kişiler daima takdir edilirdi (Varlı, 2024-Mart: “Ansiklopedik Sözlük”).

Anıtkaya/Eğret köyünde çiftçiler, ot biçimine genellikle gün dönümünden sonraki ilk Cuma günü başlarlardı. Yoğun iş sezonuna mübarek bir günde başlanması, hem bereketin artması hem de çalışmaların kolay ve hayırlı geçmesi dileğiyle yapılan bir gelenekti (Varlı, 2021-Mayıs: “Ot Orakları”).

Hasat zamanı geldiğinde, tarladan ürün toplandıktan sonra kıyıda köşede kalan başaklar dışında birkaç annat mahsul, “kurdun kuşun hakkı” olarak tarlada bırakılırdı. Bu sırada, “Koyup giden nur içinde yatsın, Allah bereket versin. Haydi tarla, hakkını helal et; benden yana helal olsun. Allah taşına, toprağına, kurduna, kuşuna bin bereket versin” şeklinde dualar edilirdi (Varlı, 2021-Ağustos: “Sap Çekme”, “Başşakçı”).

Harmandaki sürme ve savurma işlemleri tamamlandıktan sonra ortaya çıkan çeç/mahsül ilk görenlere göz hakkı olarak ya da hayır toplayanlara Allah hakkı olarak verilirdi (Varlı, 2022-Ekim: “Çeç Üstü”). Aslında bu paylaşım anlayışı, daha tohum ekimi sırasında başlardı. Ekim öncesinde besmele çekilir, “Ya Rabbi, önce kurdun kuşun hakkını ver, sonra bizim hakkımızı” diye dua edilirdi (Koç, 2025).

Sezonun bereketli geçmesi ve tabiî afetlerden korunmak amacıyla yapılan toplu dualar ve hatim törenleri de köy yaşamının önemli bir parçasıydı. Özellikle Nisan ayında, yağmurların bol olduğu ve ekinlerin yeşermeye başladığı dönemde, hafız hocalar köy arazisinin sınırlarını dolaşır ve Kur’ân-ı Kerîm’i hatmederek “sınır çizme” geleneğini yerine getirirlerdi. Bu etkinlik, toplu dua ile son bulurdu. Ayrıca Hıdırellez kutlamaları çerçevesinde 6 Mayıs’ta İlbulak Dağı’nda düzenlenen etkinliklerde kurbanlar kesilir, çeşmeler onarılır ve topluca dua edilirdi (Varlı, 2022-Mart: “Sınır Çizme”).

Tüm bu uygulamalarla birlikte, başkalarının haklarına riayet etmek önemli bir toplumsal ilke olarak benimsenmişti. “An”, “kıran” ve “yol” gibi kamuya ait alanları izinsiz sürenler veya kendi işlerini yaparken başkalarının mahsullerine zarar verenler toplum tarafından hoş karşılanmazdı.

Geniş tarım arazilerine sahip Eğret köyünde, başkalarının hakkına tecavüz etmeden hayvancılık yapmak da oldukça zordu. Hayvanlar otlatılırken yeterli dikkat gösterilmediğinde, başkalarına ait mahsullere zarar verme riski bulunmaktaydı. Sürülerin ekili alanlara zarar vermesi olayına “ziyan”, bu fiili işleyene ise “ziyankâr” denilirdi (Varlı, 2021-Ocak: Sözlük Z).

Afyonkarahisar şer‘iyye sicilleri/mahkeme kayıtları incelendiğinde, Eğret köyüyle ilgili belgelerde tarım ve hayvancılıkla bağlantılı birkaç küçük nitelikli olay dışında ciddi bir anlaşmazlığa rastlanmamıştır. Bu durum, köyde zarar-ziyan ve hak-hukuk konularında yüksek bir toplumsal hassasiyetin bulunduğuna işaret edebilir. Bununla birlikte, kimi ihlaller yaşanmış olsa da bu tür meselelerin çoğu mahkemeye taşınmadan, köy içinde uzlaşı yoluyla çözümlenmiş olabilir.

Hacı İbrahim Zaviyesi’nin etkin biçimde faaliyet gösterdiği dönemlerde, zaviyenin Ahi geleneğinden gelen manevi ve ahlaki yapısının, yöre halkının üretkenliğini ve iş ahlakını olumlu yönde etkilediği açıktır. Ancak, siyasî, iktisadî ve sosyal buhranların yoğunlaştığı dönemlerde bu etkinin aynı ölçüde sürdüğünü söylemek doğru olmaz.

Sonuç

Osmanlı vakıf ve Ahi kültürünün etkisi altında şekillenen Afyonkarahisar Merkez’e bağlı Anıtkaya/Eğret köyünde, yaklaşık dört yüzyıl boyunca sahip olduğu vakıf çiftliklerini işleterek elde ettiği gelirle karşılıksız biçimde manevi eğitim ve konaklama hizmetleri sunan Hacı İbrahim Zaviyesi, yöre halkının sosyal, kültürel ve iktisadî gelişimine önemli ölçüde katkı sağlamış, bölgesel ölçekte bir sosyal model ve marka hâline gelmiştir. 

Zaviye, her şeyden önce yürüttüğü manevi eğitim faaliyetleriyle İslam’ın insanlığa hayat veren değerlerinin gönüllerde yer etmesini sağlamıştır. Allah, peygamber ve insan sevgisi; alın terinin kutsallığı, insana ve insanlığa hizmetin değeri; hak, adalet, yardımlaşma, dayanışma ve güzel ahlak gibi temel ilkeler bu eğitim anlayışının merkezinde yer almıştır.

Bu uzun soluklu ve uygulamalı eğitim süreci neticesinde, yöre halkının zihninde, gönlünde, dilinde ve günlük yaşamında kök salan bu değerler; kutsal değerlere saygılı, dürüst, yardımsever, paylaşımcı, dünya ve ahiret dengesini kurabilen bir toplumun oluşmasına zemin hazırlamıştır. Bu toplumsal yapının en belirgin özellikleri arasında, hak ve adalete bağlılık, misafirperverlik, dayanışma ruhu ve ahlaki duyarlılık yer almaktadır.

Yöre halkının kutsal duygularını yansıtan kavramlar, geleneksel sosyal, kültürel ve iktisadî yaşam içerisindeki çeşitli uygulamalar ile misafir ağırlamak amacıyla inşa edilmiş altmıştan fazla oda, bu etkinin somut göstergeleri olarak değerlendirilebilir.

Hacı İbrahim Zaviyesi, yöre halkına yalnızca emeğin kutsallığını öğretmekle kalmamış, aynı zamanda ihtiyaç fazlasını toplum yararına harcayabilme bilincini de kazandırmıştır. Dünyevileşmenin had safhaya ulaştığı, bireylerin yalnızca kendi konfor alanlarını inşa etmeye çalıştığı ve başkalarına hizmeti bir angarya olarak gördüğü modern zamanlarda, Hacı İbrahim’in öğrettiği değerlere her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır.

Ne yazık ki günümüz modern eğitim kurumları, nesillerin manevî terbiyesi ve kutsal değerlerin aktarımı konusunda yetersiz kalmıştır. Bu durumun en önemli göstergesi, genç nesillerin fuhuş, uyuşturucu ve dijital kumar gibi yıkıcı alışkanlıkların pençesine düşmüş olmasıdır. Toplumları yozlaştıran ve giderek yok oluşa sürükleyen bu olumsuzluklar, Anadolu’nun pek çok yerinde olduğu gibi Anıtkaya/Eğret köyünde de rahatsız edici boyutlara ulaşmıştır.

Eğer gerekli önlemler alınmazsa, Hacı İbrahim’in ektiği insani ve ahlakî değerlerin yerini kısa yoldan zengin olma arzusu, emeksiz kazanç isteği, hız ve haz tutkusu, ahlaki yozlaşma ve madde bağımlılığı alacaktır. Bu durum, toplumun hem maddi hem de manevi anlamda çöküşü anlamına gelir.

Toplumun bu girdaptan kurtulabilmesi ve yeniden dirilişini sağlayabilmesi, ancak Hacı İbrahim Zaviyesi’nin kendi döneminde yaptığı gibi, insani ve ahlaki değerleri güçlendirecek güncel ve uygulanabilir sosyal modellerin geliştirilmesiyle mümkün olacaktır.