serbest etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
serbest etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2026

Arabamın Mardak Başı

 
    Bugün araba deyince basit, motorlu taşıt aracı akla geliyor. Yarım asır önce ise, ilk akla gelen hayvanların çektiği zirai araçtı. Köylüler kırda, köyde, günlük hayatta her işini bununla görürdü. Tarlaya veya başka yerleşimlere ulaşımda, her türlü yük taşımada, nakliyede ve nihayet ekip biçme, kaldırma gibi tüm zirai işler arabaya dayanırdı. Bu yüzden yarım asır önce en fakirinden zenginine herkesin arabası vardı. Gerçi 1970'lerde traktöre geçiş hızlandı, ama yine de hayvan gücüne dayalı arabaların hakimiyeti tartışılmazdı.

    Arabanın Eğret'teki geçmişi ile ilgili net bir fikir belirtmek zor. Kağnıdan arabaya geçiş sürecinin de çok uzun sürdüğü söylenebilir. Çünkü eldeki mahkeme kayıtlarına göre 16-20. yy arasındaki her dönemde köyde araba bulunduğu görülüyor. Bazı adli olayların anlatımında ve tereke listelerinde araba adı geçiyor. Ayrıca 20. yy ortalarına kadar kağnı kullanıldığını büyüklerimizden duyduk. Demek ki her iki araç asırlar boyu bir arada kullanıldı. Yalnız eski dönemlerde kullanılan arabanın niteliğini bilemiyoruz. Büyük ihtimal kağnının biraz gelişmişine araba diyorlardı, ona da herkes sahip olamıyordu. Ayrıca şeriyye sicillerinde geçen araba kelimesi çoğunlukla araç manasında değil ölçü birimi olarak kullanılmış. İki araba ot, üç araba saman, on araba odun gibi...

     Bildiğimiz şekli ve teknolojik özelliklere sahip arabaların bizde yaygınlaşmasının Kafkas ve Balkan muhaceretine dayandığını düşünüyorum. Bu tersine göçte macurlar alabildikleri bir kaç parça eşyasını arabalarına yükleyip buralara geldiler. Böylece arabalarla birlikte onların ustaları da geldi ve  ve 19. yy sonlarından itibaren bizde tek tük görünen arabalar gelişti ve çoğaldı. Kullanım kolaylığı sebebiyle herkes bunlara yöneldi. Bununla beraber arabaya geçiş o kadar da kolay değildi, zira bunlar Eğretliler için hala lüks kabul edilebilecek cinstendi. Bir fikir vermesi açısından örnek sunayım. Birisi babasının ne kadar variyetli olduğunu anlatmak için demişti: "Köydeki üç şıngırdaklı arabadan biri babamınmış." Bu, 1930'larla ilgili... 1960-70'lere gelince arabalar sıradanlaştı, ona benzer durum traktöre geçişte yaşandı.

    Macurların etkisiyle gelişip yaygınlaşan arabacılık ve arabalardaki terimlerin, yine onların adlandırmasıyla oluştuğunu düşünüyorum. Bulgaristan Türklerinin kullandığı arabanın iskeletini çizmişler. Baktım, bizimkiyle aynı. Bu çizim üzerinde arabanın ayrıntılı anlatımına geçmek uygun olacak. Öküz ve at arabasının iskeletini farklı vermişler, bizde ok kısmından başka ikisi arasında fark bulunmadığı için tek çizimden anlatalım.


    Dingil
    1 numara ile gösterilen arka, 15 ile gösterilen ise ön dingil oluyor. Ön dingil bütün demir, arka dingiller ise daha değişik gösterilmiş. Hatırladığım kadarıyla arka dingil de bütün demirdi. Önceden bu şekildeydi de, zamanla veya Türkiye'ye gelince sistem değişmiş olabilir, Yahut ben yanlış biliyorumdur. Neyse dingillerin demir olma sebebi arabanın bütün yükü ona bindiği için olmalıdır. Her birinin ucu vidalıydı ve teker takıldıktan sonra dört köşe büyük somunla sabitlenirdi. Arabanın başka yerlerinde de demir aksam var, buradan arabacılığın dülgerlik ve demircilikle yakın bağlantısını anlayabiliriz.

    Yasdık
    Arka dingilin üstünde 3 numarayla gösterilen kısımdır. Numaralanmamış, ama ön dingil üzerindeki enlemesine ağaç kütük asıl yastıktır. Arka dingil bütün gösterilmediği için üzerindeki yastık da değişik alınmış. Bizdeki arabaların iki yastığı da öndeki gibidir. Bu yüzden hem arka hem ön yastıklar da alt-üst olmak üzere iki parçadan oluşurlar. Arka yasdıkların manevra görevi bulunmadığından onlar birbirine sabitlenir. Ancak ön yasdıklardan arabanın sağa sola dönüşünde hareket beklendiği için onlar sabitlenmezler. Hareket ve sürtünme sırasında yasdıklar aşınmasın diye birbirine temas ettikleri kısma dövme demir plaka kaplanır.

    Guşak
Arkadaki alt ve üst yastıklar birbirinden ayrılmasınlar diye civatalı somunlu demir kelepçeyle bağlanırlar ki buna guşak/kuşak denir. Guşağın  dörtgen somunları yere baktığı için düşmesinler diye sık sık kontrol edilir. (Numara 16)
    
    Dayama
    Yasdıkların iki ucuna, dışa doğru 60 derecelik açıyla çakılan ortalama 70 santim yüksekliğinde ağaç direklerdir. Ön ve arka yasdığın uçlarından göğe doğru yükselen dört dayama, konulacak geri, sandık veya tahtalar kendisine dayandığı için bu adı almışlardır. (Numara 4)


    Rahatça oturmak ve yük taşıyabilmek için iki yasdığın üzerine boydan boya sağlam bir tahta uzatırlardı. Arabanın tabanını kapladığından dolayı daban tahtası deniliyor buna. Bir de dayamalara dayanan, basit iki tahta çakılarak uzatılmış yan tahta veya dayama tahtaları bulunuyor arabada. Eski zamanlarda daban tahtası üzerinde ve dayamalara uzatılıp gerilen siyah kıl gerilerle taşıma yaparlarmış. Saman, gerektiğinde sap, dene, tezek, günaşık, ot, nohut vb şeyler hep geriyle taşınıyor. İlk defa Velciklerin Mehmet Ün geriyle taşımaktan vazgeçip, dayama tahtalarını bir metre kadar yükseltmiş ve böyle saman çekmeye başlamış. Onu görerek ahaliye yaygınlaşan bu yüksek tahtalara saman tahtası denilmiş, dahası Mehmet Ağa'nın lakabı "Tahtalı" kalmış. Tahtalı Mehmet Ağa 1922-1975 arasında yaşadığına göre, bundan saman tahtasının tarihi çıkarılabilir.

    Makes
    İki dingili bağlayan oku alttan destekleme göreviyle, ön dingilin hemen arkasına yerleştirilen makas benzeri çatal düzenektir (Numara 5). Destek ve gerilim sağlama vazifesinden dolayı buna germe de deniliyormuş. Bir başka husus da önceleri sadece at arabalarında bulunmasıymış. Benim aklımın erdiği son zamanlarda öküz arabalarında da bulunuyordu ve sadece makes deniliyordu. Özellikle dönüşlerde orta ok (özek) ile sürtünme oluşacağı için makeslerin yukarı bakan kısımları yine dövme demir olurdu.  

    Arabanın bu demir aksamından ön yasdık, makes ve dingil kısımları periyodik araba yağlama sırasında yanık yağ ile yağlamaya dikkat edilirdi.


    Özek
    Arabanın iki ana parçasını oluşturan iki dingili, üzerlerindeki yasdık, dayama gibi bütün aksamıyla birlikte birbirine bağlayan uzun ve sağlam ağaç mildir. Bazen buna orta ok da derler. Özek iki dingilin dışına taşacak kadar uzundur. Ön dingilden en fazla 10 santim kadar taşar ve bu kısım sabittir, hep böyle küt kalır. Arka dingilden genellikle bir metre kadar taşar. Bu arka taşkın kısma guyruk denir (Numara 12). Çocukluk eğlencelerimizden biri de hareket halindeki arabanın kuyruğuna, eşeğe biner gibi oturmaktı. Yan tahtalar veya daban tahtasına tutunma imkanı olduğundan guyruktan düşme tehlikesi yaşamazdık.

    Gırlangıç
    Şekli kırlangıç kanatlarına benzediği için böyle adlandırıldığı düşünülüyor. Arka dingili özeğe sabitleyen çatal ağaç düzenektir (Numara 13). Çatalın uçları dingil ile yasdık arasına tutturulmuştur, tek uç ise merkezde özeğe gırlangıç zikgesi denilen büyük bir pimle tutturulur (Numara 14). Yine ön dingili özeğe bağlayan büyük pime de özek zikgesi adı veriliyor. (Numara 10)

    Ok
    Arabanın önemli parçasından biri de ok. Önde özeğin devamı gibidir, ve arabayı çekecek hayvanların koşulmasını sağlar (Numara 11). Öküz ile beygirin koşulması farklı biçim ve araçlarla sağlandığı için öküz arabasıyla at arabasının okları farklıdır. At arabası oku düzgün bir ağaç  mildir. Ön dingil grubuna, dörtlenmiş ok kökünün gireceği ebatta bir kovan açılır ve kök oraya sokulduktan sonra yatay bir zikgeyle sabitlenir. Bu zikgeye ok çivisi denir (Numara 17). Son zamanlarda bu görevde uzun bir civata kullanılıyordu.

    At arabasının okuna beygirlerin boynundaki hamıtlardan uzatılan kayışlar doğrudan bağlanır. Öngayış denen bu kayışların dışında hayvanların koşumunu sağlayan asıl kayışlar yangayışlardır. Yangayışlar da hamudun iki yanından hayvanın arkasına uzanarak oradaki falakaya geçirilirler. Burada falakadan da bahsetmek gerek. Ucundan tutup kaldırılarak çalışan eski tip teraziye benzer, bu yüzden bazı yerlerde buna terazi dedikleri de olur, fakat Anıtkaya'da hep falaka denirdi. Bu falaka sistemi sadece arabada değil, düvende, çiftte, yani atların koşulması gereken her yerde kullanılırdı (Numara 9). Hayvanların gücüne direnecek sağlamlıkta genellikle meşeden yapılan falaka, aynı sağlamlıkla arabaya bağlanabilmelidir. Bunun için tuhaf kıvrımlı, ama estetik bir görüntüye sahip çeki demiri vardır. (Numara 7'ye işaretlenmiş, ama orada çeki demiri yok, sadece falakanın gövdesi işaret ediliyor.)

    Tek beygir koşulan arabalar çift okludur. Hayvanın iki yanına gelen oklar hem yangayış, hem de falaka vazifesi gördüğü için bunlara gerek yoktur. Ayrıca öngayışa da gerek yoktur, hamut oklara hayvanın boynunu üstten çevreleyen n biçimindeki eğri ağaç yardımıyla bağlanır.


    Öküz arabasının oku daha başkadır. Bir defa onun kökü dingil-yastık sistemine tek noktadan değil, çatallaşarak iki yuvadan bağlanır. Böyle olduğu için falakaya da gerek yoktur. Ayrıca okun ön ucu da farklıdır; altında bir demir dayak, üstünde yine demirden Z benzeri bükülmüş eğri parça bulunur. Deveboynu denilen bu demire zikge yardımıyla boyunduruk takılır. Öküzleri boyunlarından tutsak etmeye yaradığı için böyle adlandırılan boyunduruk çok basit bir sistemdir. Üstte boyunduruk ağacı, altta damaksı denilen paralel iki ağaçtan oluşur. Boyunduruk sağlam olmalıdır, ama yük binmediği için damaksı söğütten filan yapılabilir. Yeter ki iki ağaca da zevleler için delik açılabilsin. İçerideki zevleler sabit, yani sürekli takılı vaziyetteyken, dışarıdakiler hayvanın boynu istenilen pozisyona getirildikten sonra yerine takılır. Öküzü koşma işi bu kadar basittir. Eskiden zevleler meşe ağacından yapılırmış, hatta buna uygun meşeleri zevlelik diye ayırırlarmış. Son zamanlarda inşaat demirinden zevle büktüklerini hatırlıyorum.


    Teker
    Oklar farklıdır ama, öküz olsun beygir olsun arabaların tekerleri aynıdır. Gerçi dört tekerden öndekiler arkadakine göre biraz küçüktür ama, bu at arabası için de, öküz arabası için de geçerlidir. Bir çok parçadan oluşan tekerin merkezinde başlık bulunur. Başlığın dış ucunda teker somunu takılan yuvaya zurna veya zıvana adı verilir. Başlıkta zurnadan daha büyük çaplı ikinci kademe yumru, bir dövme demir halkayla çevrilidir. Bu halka olmazsa göbekteki başlığın dağılacağı düşünülür. Hey gidi hey, eski tekerlerden çıkan ve kullanılmayan bu halkaları bir oyuncak gibi döndürürdük.

    Merkez başlığının gövdesine açılmış başlık deliklerine, merkezden çevreye dikey uzanan ve barnak/parmak denilen çubukların ucu oturtulur. Barnakların diğer ucu da tekerin dış halkasını oluşturan ve isbit adı verilen gövdedeki deliklere oturtulur. Böylece merkezden çevreye direnç ve bağ gergileri dengeli bir şekilde kurulmuş olunur. 11 veya 12 barnaktan oluşan gergiler, merkezdeki başlık, çevredeki isbit... bunlar hep ağaç malzemeden üretilirler. Tabi alalade ağaç değil, sert ve sağlam ağaçtan... Lakin ne kadar sağlam olursa olsun onca yükün altında kalan teker bir gün gelir dağılır. İşte bunu önlemek için isbitin de üstüne, onu ve bütün tekeri muhafaza altına alacak şekilde büyük demir halka geçirilir ki buna da şına adı verilir.

    Teker bakımında belli aralıklarla dingili yağlamak yeterli değildir. Özellikle sıcak yaz mevsiminde her tarafı ağaçtan mamul olan tekerin çekip büzülmesi normaldir. Böylece gevşeyip gağşayan ağaç eklentiler dağılmaya meyyal olur. Bunun çaresi tekeri nemli tutmaktır. En azından çok sıcak günlerde her tekeri sulayıp ıslatmak gerekir. Hayvanları sulamak için çeşmenin aharına yanaştırdıktan sonra, oradan ayrılırken araba özellikle su ve çamur birikintisine sürülerek tekerlerler ıslatılırdı. Böyle bir imkan yoksa her tekere birer güğüm su döktüğümüzü hatırlarım.

    Yıllık teker bakımı olarak da teker çektirme yapılırdı. Ağaçların kuruması, yahut başka sebeplerle şına isbite büyük gelmeye başlar, bunun çaresi bir iki santim kesip daraltmaktır. Sırf bu iş için eski tip demircilerde teker çekme aparatları olurdu..


    Ha bir de yaylı arabalar var, fakat onlar Anıtkaya'da pek kullanılmadı. Çünkü ağır ileşberlik yükünü kaldırabilecek biçimde değillerdi. Ayrıca bizim kır bayır yolları için fazla kibardılar, bu yüzden daha çok ova köylüleri koşardı. Biz de ancak cumartesi hafta pazarına domates biber, sonra üzüm, kavun karpuz satmak için gelen ovalılarda, bir de çerçilerde görürdük.

    ***

    Sabırla buraya kadar okuyanlar başlıkla yazı arasında tam bağlantıyı kuramamış olabilirler. Yazının kaleme alınma sebebini anlattığımda anlaşılacağını ümit ediyorum.

    Bundan bir buçuk ay kadar önce Mehmet Ali Seçen aradı. Bir Balıkesir türküsünü dinlerken duymuş, başlığa çektiğim sözü. Daha doğrusu Mardaklar sülalesiyle alakası olabileceğini düşünmüş. Gerçekten de mardak kelimesini bu sülalenin adı dışında hiç duymamıştık, türkü ilk oluyor. Merakla türküyü dinledim, kim yaktıysa araba parçalarını sayarak diyeceğini demiş. Güzel türkü, ama ben de mardak'a takıldım kaldım. Bununla beraber araba ve mardak konusunda bir yazı şart olmuştu. Lakin dağ sezonunda olduğumuzdan yazı bugüne kaldı.

    Yukarıdaki arabanın bizim köydeki tarihçesi ve önemli araba aksamı konulu yazının sebebi böyle. Buradan mardak konusuna geçecek olursak, o hususta açıklığa kavuşmuş bir taraf yok, bıraktığımız gibi duruyor yani.

    Mardakların hem 1831 hem de 1904 kütüğündeki sülale adı "Şalakçıoğlu" biçiminde yazılmış. Resmiyette böyleyken Eğretlilerin buna itibar etmeyip Mardaklar diye hitabı ilginçtir. Ayrıca şalak'tan mardak'a geçişin mantıki izahını bulamıyoruz. Çünkü Eğret'te sülale adı dışında mardak kelimesi bilinmiyor. Üstelik bu kelimeye başka ağızlarda da rastlayamadık. Bu yüzden sadece bir belgede geçen 'Maşlakçıoğlu' kullanımının Mardak'a dönüşebileceği ihtimaline dayanarak sülale adını açıklama yoluna gitmiştik. 

    Şimdi kelimeye ilk defa bir türküde rastlayınca araştırdık, zorlama da olsa büyük kereste anlamı verilmiş ve mertek kelimesiyle ilişkilendirilmiş. Yapay zekadan beri böyle anlam ilişkilendirmelerine de güvenmiyorum ya, neyse... Sonuçta mardak kelimesi bir türküde geçiyor ve arabanın bir parçasına karşılık geldiği de besbelli. Başka hiç bir yerde bilinmezken sadece Balıkesir'de arabanın bir parçasına mardak denilmesi garip değil mi... Garip, ama gerçek işte... Şimdi arabanın hangi kısmına mardak denildiğini bulmak gerek. Biraz da o yüzden Balkanları filan işin içine sokarak araştırdım, yine de bu kelimeye rastlayamadım.

    Her şeye rağmen kalın kereste anlamından yola çıkarsak, buna uygun araba parçası olarak özek, yani orta ok akla geliyor. Acaba Balıkesir'de özeğe mardak mı deniliyordu? Öyleyse, bizdeki Mardaklardan biri arabanın o parçasıyla ilgili bir iş mi yapıyordu, yahut özek/mardakla ilgili başına bir iş mi geldi de millet o lakabı verdi? Öyle bile olsa Eğret'te bu mardak kelimesi nasıl unutuldu? Ya da Mardaklar sülalesi mensupları bununla ilgili bir şey biliyorlar mı? Hatta (Mehmet Ali Seçen'in dediği gibi) bu durum Mardakları köken olarak Balıkesir'e götürür mü?

    İşte böyle... Araba konusu tamam, ama mardak başı hususunda cevap bekleyen sorular var...



10 Eylül 2026

Eğret Ve Çevresinde Oğuz İzleri


Oğuzlar/Türkmenler adlı kitabı okudum.  Bu sahada yapılmış en kapsamlı çalışma diyebiliriz. Faruk Sümer'in bu kitabını 1965 baskısının pdf formatıyla okurken bazı notlar aldım. Bu yazı, o notların düşündürdüklerinden oluştu.

Oğuz Kağan’ın 6 oğlundan gelen 24 torunu aynı zamanda 24 Oğuz boyunu oluşturuyor. Bu boylara daha Orta Asya’dayken Türkmen adı veriliyor. Türkmenler zamanın şartlarına bağlı olarak önce Hazar güneyi, sonra İran ve en sonunda Irak, Suriye, Anadolu’ya yöneliyorlar. Bu anlamda başta Selçuklu ve diğer devletler hep onların eseridir. Aynı zamanda Anadolu’nun fethini gerçekleştirenler de Türkmenlerdir. Batıya doğru bu yönelim sonucunda dillerine Batı Türkçesi yahut Oğuzca denilmiş, ama toplulukları genel olarak Türkmen diye anılmıştır. Bu genel adlandırmanın unutulmaya yüz tuttuğu Yörüklükten yerleşikliğe geçiş döneminde ise özellikle boy adlarıyla anılmaya özen gösterilmiş, 24 boyun kolları, obaları bile kayda geçirilmiş.

İşte Oğuzlar/Türkmenler kitabında boyların Oğuzeli’ne nasıl yerleşip kök saldığının hikayesi anlatılıyor. Açıkçası şu sıralar her şeyi Eğret nokta-i nazarından okuduğum için bu kitaba da öyle baktım. Dolayısıyla Türkmenlerin Anadolu’ya yerleşmesinde Eğret’in durumu nedir, yahut şu uzun hikayede bizim köye bir rol var mıdır, kitabı okurken bunu gözettim.  İlgili bulduğum noktaları not ettim. İzah ettiğimde bu ilginin anlaşılacağını ümit ederim. O zaman başlayalım...

Uryatlar
Batıya doğru ilerlerken İran’a gelen Moğollar üç unsurdan oluşuyordu: I. Moğollar, II Moğol olmadığı halde Moğolca konuşanlar ve III. Türkçe konuşanlar. Birinci ve ikinci gruptakiler malumdur, ama ikinci gruptaki topluluklar ilginç. Bunların içinde Tatarlarla birlikte adı geçen Uyratlar var, hakkında başka bilgi verilmemiş olan bu topluluğun sadece adı dikkatimi çekti. Eğret/Eyret’e benzer söz bulmak kolay değil çünkü… Moğol yönetim ve ordusunda mühim bir yere sahip olduğu anlaşılan Uyratlara bir süre sonra Anadolu’da rastlıyoruz. Moğolların İlhanlı devletinde Diyarbakır taraflarına Uyratlar hakimdir. Hatta zamanın hükümdarını tanımayacak kadar güçlü Uyrat Ali, Diyarbakır valisidir. Bir müddet hakimiyet sürdükten sonra konumunu 1337’de kaybeder.  Bu karışık dönemde çok zahmet çektikleri belirtilen Uyratların yüzyılın sonlarında Erbil’de hüküm sürdükleri belirtiliyor ve bir daha adları anılmıyor. İlginç olan şu ki 14. yüzyıl sonlarındaki durumları anlatılırken Uyratlardan Türkmenmiş gibi söz ediliyor. Eğer yok olmadılarsa Anadolu’nun Türkleşmesi, yani tedricen Türkmen yerleşimi sırasında bir yerlerde oba kurdukları düşünülür.

Ölüyeri
Müslüman olan Oğuzlara Türkmen denildiğine dair bir görüş de var. Gerçi İslamiyete geçmeden önce de Oğuzların tek tanrı inancına sahip oldukları, kesinlikle puta tapma gibi bir durum olmadığını iddia eden görüşlerin yanında Oğuz Kağan’ın bir peygamber olduğunu söyleyenler de bulunuyor. Her ne olursa olsun önceki inanış ve yaşantılarındaki bazı hususlar bize tanıdık geliyor. Mesela bunlardan biri yuğ törenleridir. Defin işi bittikten sonra ölünün mal varlığından hazırlanan yemekler yenilirdi ki bütün Türk boylarında buna yuğ aşı veya ölü aşı deniliyordu. İslamiyet sonrası Türkmenlerce de asırlarca devam ettirilmiş. Türkiye’nin her yanında bir takım şikayetlere konu olsa da benzer adete hala rastlanıyor. Anıtkaya (Eğret)te farklı olarak bunun adı “ölüyeri”dir.

Eğrek Seğrek Kardeşler
Oğuzlar/Türkmenlerin tek Türkçe destanı kabul edilen Dede Korkut Kitabında geçen kişi isimleri sıralanmış. 11. yüzyıldan sonra kullanılmadığı için arkaik diye nitelenen bu isimlerin içinde iki kardeşin kafiyeli adları da ilgimi çekti. Eğrek ve Seğrek adlı bu kardeşlerden Eğrek düşmana esir düşer, bu durumu sindiremeyen Seğrek onu kurtarmanın yollarını arar. Anlamı ve etimolojisini çözemediğim bu isimleri, ilki Eğret’i andırdığı için not etmişim.

Eyret
Eğret’e benzer başka kelime yok.  Daha önceden Eyret’in bir Kıpçak boyu olduğunu tespit etmiştik. Buna göre köyün adı, Karadeniz kuzeyi ve Avrupa üzerinden Bizanslarca getirilen Kıpçak-Kuman Türkleri tarafından verilmiş olabileceği fikri ortaya çıkmıştı. Kitapta Kıpçaklar hakkında söylenenleri de not etmişim. 24 boy, yani Oğuzlar, yani Türkmenler Oğuz’un torunlarından geliyor. Kıpçaklar ise Oğuz Kağan’ın beylerinden birinden geliyorlarmış. Yani Kıpçaklar ile Oğuzlar birbirine büsbütün yabancı değil, hatta çoğu yerde Türkmenlerle birlikte anılıyorlar. Şu kadar var ki, destanlarda Oğuzlar sürekli Kıpçaklarla savaş halindeler, onları hep kafir/düşman olarak görüyorlar. İslamiyete geçiş döneminde oluşan Oğuznameler sırasında Türkmenler Müslüman olduğu halde Kıpçakların daha geç Müslüman olmasının bu düşmanca tutumda etkili olabileceğini söylüyorlar. Kıpçaklar da Müslüman olduktan sonra Türkmenlerle birlikte Anadolu tarafına geçenler var. Hepsi kuzeyden Hıristiyan olarak Kumanlarla birlikte Anadolu’ya geçmiş değil yani. Şu durumda, Eyret köyünün yerleşimi ve isimlendirilmesinin Oğuz/Türkmen/Yörük yerleşim sürecinde gerçekleşme ihtimalini de düşünmeliyiz.

Baş Parmaklarını Kes
Henüz batıya geçemeyip bir kısmıyla hala Orta Asya’da eğlenmekteydi Türkmenler. Anadolu Selçuklularının atası kabul edilen Arslan Yabgu, Gaznelilere 11. yy’da mağlup ve esir olmuştu. Onun beylerinden yani Oğuzlardan 4 bin çadırlık bir grup Gazneli Mahmud’a gelerek Horasan’a geçmek istediklerini, orada kalmalarının Selçukluları zayıflatacağı için Gaznelilere, kendi rahatları açısından da Oğuzlar için iyi olacağını, bu yüzden geçmelerine izin vermesini rica ettiler. Mahmud da bunu onayladı. Bu sırada Gazneli Mahmud’un kumandanlarından buna itiraz edenler oldu. Hatta bir vezir madem izin verilecekse ok atamamaları için başparmaklarını kesmeyi önerdi. Buna karşılık Mahmud ona “Sen merhametsiz, katı yürekli bir adam imişsin” cevabını verdi.

Konumuzla ilgisi olmadığı halde bu olayı not etmemin sebebi, bir benzerinin geçtiğimiz yüzyılda bizim köyde yaşanmasıdır. Torunundan dinlemiştim, Velciklerin Kel Hasan (Ün) I. Dünya savaşında hangi cephedeyse düşmana esir düşmüş. Hukuken serbest bırakma vakti geldiğinde, kendilerine karşı tetik çekemesin diye sağ elinin işaret parmağını kesip öyle bırakmışlar. Gazneli Mahmud dindaşlarının parmağını kesecek kadar merhametsiz değilmiş, ama karşısındaki gavur olduğu için Kel Hasan dede şehadet parmağını kurtaramamış.

Gökdaş Deresi
Gazneli Mahmud’un elinde esir bulunan Arslan Yabgu’ya, bir bakıma ihanet ederek Horasan’a geçmiş bulunan 4 bin çadırlık Selçuklu grubunun başındaki beylerden birisinin adı Gök Taş idi. Buradaki ikinci isim hüviyetindeki Taş’ın bir unvan olduğu da düşünülebilir. Yalnız Söğütcük-Omracık-Eğret üçgenindeki mevkiye Gökdaşderesi denildiğini hatırlattı bana. Bu mevkiyi işlerken eski kavimlerin medeniyetinden kalma gök renkli mermerlerden, yahut bronz alaşımlı tarihi metal paralardan dolayı bu isim verilmiş olabileceğini yorumlamıştık.  11. yy’da Horasan dolaylarında rastlanan Gök Taş’ın kendisi veya adını alacak sonraki kuşaklar Anadolu’ya geçip buralara kadar gelmiş olabilir. Böyle düşünmemize dayanak var.

Kumartaş
Yıllar geçti, esaretteki Selçuk beyi Arslan Yabgu öldü, onu esir eden Gazneli Mahmud da öldü. Yerine geçen ve kardeşleriyle kavgalı Mesud ise Horasan’a geçmelerine izin verdiği Selçuklu beylerinin desteğine muhtaç oldu. Yanına çekmek istediği beylerin arasında Gök Taş da vardı. Ancak bunlara tam güvenemediği için, üzerinde nezaretçi olmak üzere kendi beylerinden Humar Taş’ı komutan tayin etti. Bu vaziyette aralarında Gök Taş’ın da bulunduğu Selçuklu beyleri Azerbaycan-Ermenistan dolaylarında oylandılar. Bu arada oralarda evlenenler ve yurt tutanlar oldu.

Altıntaş
Gazneli hükümdarı Mesut, Selçuklu beylerinin güney Kafkasya’da kazandıkları nüfuz ve itibardan rahatsız oldu. Gerçi Humar Taş’ın gözetimindeydiler, ama yine de orada yurt tutmalarını istemedi. Yeni tayin ettiği Rey valisine verdiği emirlerden biri de bu beylerin yakalanmasıydı. Oğuzları yine Humar Taş idare etsin ve bu beyler de Gaznelilerin emrinde çalışsın istiyordu. Yağmur, Kızıl, Buka ve Gök Taş adlı dört Selçuklu beyi bu bölgede rahat bırakılmayacaklarını anlayıp yine doğuya dönmeye karar verdiler. Orada Harizmli dostları Harun vardı. Esasen Harun’un babası Altun Taş zamanından beri kışı geçirmek için Harizm’e giderlerdi. Bu sefer bir daha batıya dönmemek üzere Harizm’e yönelmişler. Fakat kendileri gidemese de çocuklarının adlarını Anadolu’ya kazıdıkları anlaşılıyor.

Curak
Yukarıda adı geçen Harizmli Altun Taş’ın emrinde henüz Müslüman olmamış ciddi bir Kıpçak topluluğu vardı. İşte Oğuz Yabgu devletini bu Kıpçakların yıktığı düşünülüyor. Kıpçakların bünyesinde zikredilen birkaç küçük grup daha var ki, bunların birisi Cugraklardır. Diğerleriyle birlikte Cugrakların da Kıpçakların bir kolu yahut akrabası olduğu söyleniyor. Bu olaydan birkaç on yıl sonra Müslüman olmaya başlayacaklar ve başka Oğuz boylarıyla batıya yöneleceklerdir. Cugrak adı bana Apdıramanların Curak Mehmet Kirkit’i hatırlattı. Lakabının anlamı ve veriliş sebebini bir türlü bulamamış, en sonunda yansıma sesli bir yakıştırma diye düşünmüştüm. Şimdi bu lakabı Cugrak ile ilişkilendirebiliriz. Bunun için kelimelerin aynılığından öte bir sebebimiz daha var: Curak Mehmet’in ana-dedesi 19. yy’da Eğret’e gelen Türkmen Abdullah’tır. Bu Türkmen ailesinin erkek çocuğu olmadığı ve karı koca 1904 öncesi vefat etmelerinden dolayı nesli bugüne ulaşmamıştır. Haklarında başka bilgi yok.

Danalar
Azerbaycan-Ermenistan tarafına giden Selçuklu-Oğuz beylerini oraların Kürt hakimi Vahsudan’ın çağırdığı anlaşılıyor. Düşmanlarına karşı bu Oğuz savaşçılarından yararlanmak istemiş. Daha sonra Harizm ülkesine/Irak’a döndü bu beyler. Fakat aralarından bir bölük Harizm’e dönmeyip obasıyla oraya yerleşti. Bunların başında Dana Bey varmış ve yukarıda adı geçen Vahsudan Dana’nın kardeşiyle evlenmiş. 11. yy’da Oğuz beyinin ismi olarak gördüğümüz Dana kelimesi, daha sonraki dönemlerde Anadolu’da bazı Türkmen beylerinin adı önünde unvan veya mensubiyet ifade eder şekilde karşımıza çıkıyor; Dana Muhammed Bey, Dana Murad Bey gibi… Mesela 16. yy’da Dana Beğ oğlu Allah-Kulu Beğ’in Avşar emirlerinden biri olduğu belirtilmiş… Bizim köydeki Danalar sülalesine neden bu isim verildiği de çözümlenememiş hususlardan biridir. Kütükte bu sülale ‘Dana Oğlu’ biçiminde kaydedilmiş. Oysa 1831 kayıtlarında bu isimde sülale yok, ancak listenin sonunda ‘Köyün buzağı çobanı İsmail’ adıyla bir aile kaydı bulunuyor. Biz sülaleyi, bu ifadeden yola çıkarak, yani buzağı/dana anlam ilişkisi sebebiyle açıklama yoluna gitmiştik.  Şimdi ise Danalar’ı bir Türkmen oba adı olarak düşünmemiz için yeterli sebep var.

Metruk Köy
Malazgirt zaferini takip eden on yıl içinde Türkler Ege denizine kadar her yeri fethetmişlerdi, fakat Haçlı seferleriyle bu ilerleyiş yavaşlayıp tersine döndü. Bununla beraber 1243 Kösedağ bozgunu öncesinde, Kütahya-Denizli hattının batısına tekrar geçildi. Bu hesaba göre, Eğret köyünün tam da bu hattın doğusunda kaldığı anlaşılacaktır. Eğret de fethedilen yerler arasındadır. Buraları fethedip yerleşenler, Selçuklu hanedanının kendi kavmi, yani Türkmenler idi. Türkmenler burada göçebeliği bırakarak oturak yaşayışa geçmeye başladılar. Bunlar daha ziyade köyler kurarak veya çoğu metruk eski köylerde sakin olmak suretiyle yerleşiyorlardı.  Eğret de o metruk köylerden biri üzerinde kuruldu. Eski medeniyet kalıntısı bir sürü devşirme malzeme hala köy içinde görülmektedir. Sekiz asır önce ortalığın nasıl olduğunu varın siz hayal edin.

Bulduk
“Bahsedilen emir zamanında (Sungur-ul Bayati/Bayatlı Sungur) Basra’da İsmailiyye Türkleri ve Bulduklu Türkleri gibi askeri zümreler vardı.” 12. yy Irak’ından bahseden bu cümlede benim dikkatimi çeken kelime Bulduklu oldu. Bizdeki Bulduk Mehmet Saçak’ın lakabını ve anlamını tartışaduralım, Bulduklar 8-9 asır evvel bir Türk topluluğunun adı olarak karşımıza çıkıyor.

“Artığesik Helal Et”
Artuklular ile Selçukluları Türkmenlerin iki büyük hanedanı olarak vasfeden tarihçiler var. Artuklular Melikşah devrinin büyük kumandanlarından Artuk Bey’den geliyor. Artuk Bey’in babası da Eksük Bey adında meşhur bir kumandanmış. Baba oğul ikisinin adı birlikte söylenince ister istemez bizdeki bir söz akla geliyor. Bir alış veriş, paylaşım, yahut ortak bir işin sonunda insanlar birbiriyle “Artığesik (artık eksik) helal et” diye helalleşirler. Elbette bu söz yukarıdaki kumandanlarla değil, sadece miktarla alakalıdır.

Kinisliler
Akkoyunlu devletine son veren Şah İsmail 16. yy başında Safevi devletini kurmuş oldu. Bu şii devletinin kurulmasında ve etkili olmasında da yine Akkoyunlu’da olduğu gibi en büyük güç Türkmenlerdi. İlginç bir şekilde Selçuklu ve Osmanlı’nın ihmal ettiği Türkmenler, onların karşısında kurulan devletlerin yanında yer alıp bunda başrol oynuyordu. Safevilerin kuruluşunda birinci derecede ve ikinci derecede etkili olan Türkmen toplulukları diye gruplama yapılmış. İkinci derecede etkili Türkmenler arasında Hınıslu grubu da sayılıyor. Erzurum/Hınıs ile ilişkilendirilen bu topluluk adını buradan almış. Bu topluluğun Kürt kökenli olduğunu söyleyenler var, yalnız beylerinden birinin adı Kara Güne’dir ve bu isme biz Dede Korkut hikayelerindeki Salur Kazan’ın kardeşi olarak rastlıyoruz. Üstelik oğluna, aynen hikayede olduğu gibi Budak adını vermiş. Bunlardan Hınısluların Türkmen olduğu anlaşılıyor. Bu topluluk üzerinde durmamızın sebebi, Eğret kütüğüne İdrisoğlu Ali diye yazılan, ama başka kayıtlarda Kinislioğlu biçiminde geçen süleledir. Ahali de sülaleyi Kinisler veya Kinisliler diye tanıdığına göre 1904 kütüğündeki ifade, yanlış okuma sonucu İdrisoğlu biçiminde dönüştüğüne hükmedeceğiz. Kinisli konusunda sülale mensupları da bir şey bilmiyor. Sadece Kumpir Hasan’dan Kütahya taraflarından geldiklerine dair ayrıntısız bir bilgi nakli var. ‘Kilisli’den ‘Kinisli’ye dönüştüğüne yönelik inandırıcı olmayan bir yorumu da yazalım. Onca araştırmaya rağmen Kinisliler’i izah edememiştik. Kinisliler, 19 yy’da Eğret’e yönelen Türkmen akını sırasında “Kütahya taraflarından” gelmiş Hınıslı grubuna mensup bir aile diyebiliriz.

Şamlı
Safevi devletini kurulmasında birinci derecede rol oynayan Türkmen grupları arasında Şamlu ismi de geçer. Şamlu’nun, yazları Sivas yaylalarında kışları  Şam/Halep  bölgesinde geçiren bazı Türkmen oymaklarından oluştuğu belirtiliyor. Fakat Şamlu adı verilen Şam Türkmenleri/Suriye Türklerinin bu kadar basit anlatılması doğru değildir. Çünkü Şamluların Oğuzlardaki Üçoklar-Bozoklar şeklindeki ikili teşkilatı aynen devam ettirdikleri ve 24 oğuz boyunu bünyelerinde barındırdıklarından dolayı çok önemli bir Türkmen topluluğu olduğunu söylüyorlar. Şu durumda Şamluların farklı boy,kol,oba,oymak adıyla Anadolu’nun her yanında yazlak-kışlak hayatıyla bulunmuş olabileceklerini düşünmek yanlış olmaz… İşte şimdi dağdaki Şamlı çeşmesi daha bir anlamlı hale geliyor.  Bu çeşmenin Şam’a göçmüş bir Yörük tarafından yapılmasında hiçbir mantıksızlık yok. Ancak Şamlılardan bir obanın o mevkiye konduğu, bu esnada mallarının ihtiyacı için çeşmeyi inşa ettikleri hikayesi daha gerçekçidir. Geçen yıl ortaya çıkarılan su yolundaki malzemeye bakılırsa, o çeşme inşaatı birkaç kişinin harcı değil ciddi işgücü lazım. Şamlılar çeşmeyi tüm obanın katılımıyla yapmış ve değişik zamanlardaki eklentileriyle geliştirmiş olmalılar.

Söylemezler
Şamlıların büyük bölümü Halep Türkmenleri olarak biliniyordu. Bunların Dulkadirlere bağlı bir oymağın obaları sıralanmış. Orada iki oba adı dikkatimi çekti, ilki Söylemezlü… Eğret kütüğünde kayıtlı Söylemezoğlu sülalesinin bununla ilgisi olabilir veya isim benzerliğidir. Bizdeki Söylemezler, şimdi Özen soyadını taşıyan Gıbış, Gocaiban, Dıkma kardeşlerin sülalesi oluyor. Eğret’e 19. yy başlarında geldikleri tahmin ediliyor.

Haytalar
Dikkatimi çeken ikinci oba adı da “Kara-Haytalu”dur.  Sebebi malum, Hayta kelimesidir. Bilindiği gibi bu kelime Demirdelenlerden Mahmut Özdemir’in lakabıydı. Fakat onun önceki atalarından birinin de bu lakabın sahibi olduğunu düşündürecek bir husus var; Haytanınguyu… Susuzosmaniye ile İhsaniye arasındaki yol kenarındaki bu kuyu Karacahmet köyüne de yakındır. Hayta Mahmut doğmadan on onbeş yıl önce oralar Eğret sınırları dışına çıkmıştı.  Eğretliler başka bir köye kuyu kazamayacağına göre, mevki Eğret’e bağlı olduğu dönemde kuyu kazılmıştır, kazan veya kazdıran kişi lakabı Hayta olan Demirdelenler sülalesi mensubudur. Bu da bizi en az 19. yüzyıla götürür. 1831’de Demirdelenlerin Eğret’te olduğu sabit. Demek ki bu tarihten daha önce geldiler. Demirdelen adı da oymak adı olmaya çok müsait bir söz…

Odalar
Türkmenlerin Anadolu’ya yerleşmesiyle birlikte “ahi” isimli reisleri bulunan sanatkar dernekleri de oluşmaya başladı. Bunların merkezleri her türlü sosyal faaliyetin yanında misafirhane vazifesi de görüyordu. Ahiler ortadan kalktıktan veya önemini yitirdikten sonra köylerin ağaları misafirler için odalar yaptılar. Her köyde görülebilecek bu durum Eğret’te biraz abartılmış olabilir, zira normal bir köyde en fazla iki oda bulunurken Eğret’te her sülalenin bir odası vardı. Bunun bir çok sebebi olabilir; köyün işlek bir yol üzerinde bulunması, kervansaray, Hacı İbrahim Zaviyesi gibi…

Ayanoğlular
Boz-Ulus adı verilen  Diyarbakır merkezli bir Türkmen grubu var ki üç koldan oluşuyor: I.Diyarbakır Türkmenleri, II. Dulkadırlı Oymakları ve III. Halep Türkmeni Oymakları… Asıl kol olan Diyarbakır Türkmenleri Akkoyunlu elinin kalıntısı oymaklardan müteşekkildi.  Bunların üçü üzerinde duracağız, önce Koca-Hacılu oymağı…

Sülale araştırmalarında en zorlayıcı sülale grubundan biri şüphesiz Ayanoğlular idi. 1904 kütüğünde şimdiki Patlar, As, Aytar, Tırık, Kayır, Akkaş soyadlarına karşılık gelen Ayanoğlular mensubu  tam yedi kayıt vardı ve soyisimlerle yedi kayıt eşleşiyordu, bunda sıkıntı çıkmadı. Fakat 19. yy için temel dayanağımız olan 1831 kayıtlarında Ayanoğluların karşılığını bulamadık.  Bütün ipuçlarını toplayarak ve diğer eşleşmeleri eleyerek nihayet Ayanoğluların o günkü karşılığına erişebildik: Hacı Kocalar… Hacıkocalar 20.yy’a varana kadar Ayanoğlulara dönüşmüştü. Bazı belgelerde Hacıhoca’ya dönüşen bu isme daha önceki dönemlerde de rastlanmıyor. Buna rağmen 1831 listesindeki sıraya bakılırsa sülalenin Eğret’e 17-18. asırda geldiği düşünülebilir. Burada Koca’nın isim olduğu unutulmamalıdır, tıpkı Koca Hacılı oymak adında olduğu gibi. Sıfat tamlaması olmayıp çift isim biçimindeki kalıplarda isimlerin yeri zaman zaman değiştirilebilir. Dolayısıyla Hacı Koca ile Koca Hacı’nın farkı yoktur. Hasılı, Ayanoğlular Koca-Hacılı oymağından olabilirler.

Muslular
Boz-Ulus’u oluşturan Diyarbakır Türkmenlerinden ikinci bahsedeceğim oymak Musullu’dur. Adından da anlaşılacağı üzere bu oymak Musul merkezli Türkmenlerdendir. Yalnız bazı kaynaklarda Muslu ismine izafe edilerek Muslular biçiminde de geçiyor. 11. yy’da kurulan Akkoyunlu devletinin iki esas unsurundan biri kabul edilen Musullu boyu daha sonraki dönemlerde bütün Anadolu’ya dağılıp tedricen yerleşik hayata geçmişler. Soyadı Efe olan bizim köydeki Muslular da 19. yy sonunda Eğret’e gelerek Emirdağlı İbrahim adıyla kütüğe kaydedilmişler. Ancak doğrudan Emirdağ’dan Eğret’e gelmiş değiller,  önce Çatalçeşme’ye uğrayıp bir müddet orada kalmışlar. İbrahim’in yeğeni soyadı Yıldız olan Muslular ise Çatalçeşme’den Dandır, oradan Eğret istikametiyle Eğretli olmuşlar.

Oğulbeği
Üçüncü obanın adı Oğulbeğlü’dür. Sadece Boz-Ulus bölgesinde değil Anadolu’nun başka yerleri için de bu ad çok geçiyor. Bunun sebebi zaman içinde Boz-Ulus Türkmenlerinin Anadolu’ya dağılmış olmasıdır. Esasında Boz-Ulus Türkmenleri 1691 yılında devlet tarafından zorunlu iskana tabi tutuldu. Beş iskan bölgesinden biri de Afyon idi. Netice olarak 17. yy sonu, 18. yy başlarında Oğulbeğli oymağının Afyon-Kütahya sancaklarında yaşadığı bildiriliyor… Bu iki şehri birbirine bağlayan karayolu üzerindeki bir mevkiye Oğulbeği denilmesinin bu Türkmen oymağı ile ilgisi bulunabilir.

Yurt
Türkmenlerde yurt kelimesi sırasıyla elin, boyun, obanın ve ailenin oturduğu yer anlamına geldiği kaydedilmiş. Eğret’te  en küçük birim olarak ailenin oturduğu ev, dam, samanlık ve bunların çevrelediği bir avludan oluşan köy evi manasında kullanıldığını çoğu kereler anlatmıştık.

Coruklar
Kaşgarlı’da geçen Çaruklug (Çarıklı) adlı bir Türkmen boyundan bahsedilmiş. Anadolu’nun bazı yerlerinde tespit edilen Çarık, Çarıklı, Çarıklar obalarının az da olsa bu Çaruklug boyuyla ilgili olabileceği kaydedilmiş. Benim ilgimi çeken ise kelimenin Kaşgarlı’da geçen halidir. Aklıma Coruklar sülalesini getirdi. Sülale adını, “coruk” kelimesinin zayıf ve hastalıklı manasından yola çıkarak 1840’lara kadar götürmüştük. Yansımaya benzer bu kelimenin başka bir anlamını bulamamıştık çünkü. Bilmem ki Çaruklug’a bağlanabilir mi…

Balaban
Avşarlara bağlı küçük bir oymaktan söz ediliyor. Birgi çevresinde tespit edilen ve 28 vergi nüfuslu bu oymağın adı Balabanlu. Aynı şekilde Halep Türkmenlerinden Beğdili boyuna mensup bir Balabanlu oymağı zikredilmiş. Yalnız zorunlu iskana tabi tutulan bu oymağın Anadolu’ya geçtiğine dair bilgi yok. Belki iskandan önce yaylak olarak İlbulak’a gelmiş olabilirler. Fakat İzmir-Aydın bölgesindeki Balabanlıların bizim dağda yaylamış olma ihtimali yüksek. Yoksa Gedik yolunun sağ tarafında kalan ormanlık alana neden Balaban adı verilsin ki…

Araplı
Beğdili mensubu Balabanlıların zorunlu iskana tabi tutulduğunu söylemiştik. Onunla aynı uygulamaya tabi tutulan oymaklardan biri de Araplu’dur. Fakat Araplı oymağı Balabanlı kadar şanssız değilmiş. 19.yy’da zorunlu iskan bölgesi Rakka’dan kaçarak Anadolu’ya geçmeyi başarmışlar. Belki Bayramgazi güneyindeki boğazda Araplı çiftliğini kuranlar bu oymaktandır.

Ballılar
Çukurova Ulu Yörük bölgesindeki Türkmen obalarından birinin adı Ballu olarak kaydedilmiş. Balluların adı başka da geçmiyor. Olucak’taki Ballılar sülalesiyle alakası var mıdır, bilmiyorum.

Dandırı
Orta Anadolu’da Niğde’de Dündarlu adıyla bir oymak tespit edilmiş. Ayrıca Adana’da Karkın boyuna bağlı Dündarlu adıyla bir başka oymaktan söz ediliyor. Bir de Halep Eymürlerinden 1690 Avusturya seferine katılanlar arasında Dündarlu Eymürlerinin de adı geçiyor… İsim benzerliği de olabilir, ama bazı belgelerde bizim Dandır köylerinin adı Dündarlı olarak yazılmış. Eğretliler eskiden bu köylere ısrarla Dandırı derlerdi. Şimdi resmi adları Tandır olan bu kelime eğer soba-fırın anlamındaki kelime olarak düşünülüyorsa, bu yanlıştır. Çünkü Anıtkaya’nın yaşlısı genci o anlamdaki tandıra tandır der, hala da öyledir. Eğer köylerin adı bu anlamda olsaydı, eskiden beri Tandır derlerdi. Dandırı dediklerine göre Dündarlı eski adı daha akla yatkın geliyor. Yalnız Dündarlı Türkmen oymaklarıyla alakasını bilemem.

Toman
Dede Korkut kitabında Salur Kazan’ın hikayesi anlatılırken Toman adlı biriyle diyaloğu görülür. Milliyetinden söz edilmeyen bu kişinin de Oğuz boylarından birine mensup olduğu anlaşılıyor. Önceden bu ismi araştırırken Acemlere ait bir ad olduğu yahut Moğolca Teoman’ın değişmiş hali bulunduğu sonucuna varmıştık. İsmi araştırmamıza sebep ise bizim köyde birinin böyle lakaplanmış olmasıydı. Gırhasanların 1869 doğumlu Ahmet’e Toman diyorlardı. 1929’da vefat eden Toman Ahmet lakabını oğlu İbrahim Köz’e bırakmış. Tomanın İbram’ın vefat tarihi de 1987…

Dumanoğlu
Bir de Tuman var. Oğuznamelerde geçiyor, mesela Oğuz ülkesi yabgularından, yani hükümdarlarından biri de Tuman’dır. Aynı şekilde 16. yy’da Yavuz Sultan selim’im mektup yazdığı Memluk Sultanının adı Tuman-Bay… Bu isim de bana Dumanoğlu sülalesini hatırlattı. Eğret’in eski sülalelerinden olduğu, 1731 tarihli bir belgeden ve ailenin 1904 kütüğünün ön sayfalarında yer almasından anlaşılan Dumanoğlular maalesef günümüze kadar gelememiş. En son mensubu Dumanoğlu Halil, Danalardan Ayşe Hanımla evlenmiş. Tek çocukları oluyor Emine, onu da Dananın Çolak veya Konyalı Çolak diye bilinen Mehmet Kurt’a veriyorlar. Onların tek çocuğu Musa da çocukken ölüyor. Böylece Dumanoğlular tükenmiş.

Sağırlar
Oğuzların tarihinde çok mühim rol oynayan boylardan biri Salurlardır. Yönetim kademesi çoğunlukla Salurlardan oluşuyor, Dede Korkut’a göre Oğuz ülkesinin en şereflileri Salurlar. Selçuklu fethine katılmışlar, İran ülkesinde kendi adlarına bir devlet kurmuşlar, Anadolu iskanında mühim rol üstlenmişler. Bu yüzden Türkiye’nin her yanında bu boyun kalıntılarına hala rastlanabilir. Salurların Moğollar devrine kadarki adı Salğur imiş, demek ki Anadolu’ya yaklaştıkça isim değişip Salur oldu… Eğretlilerin Sağırlar olarak tanıdığı sülalenin kayıtlardaki adı Hacımustafalar. Bilindiği kadarıyla sülalenin geçmişinde işitme zorluğu çeken, yani sağır olan kimse yok. Halkın neden böyle bir yakıştırma yaptığı merak konusudur. Sülalenin ninesi başka bir köyden Eğret’e gelirken yanında tay gelen Ahmet adındaki oğlunun sağır olması sebebiyle Sağırlar diye lakaplandığı yönünde bir rivayet var. Lakin bu da inandırıcı değil, çünkü 1831 kayıtlarında o Ahmet’in sağırlığına dair bir not bulunmuyor. Oysa başkalarındaki fiziksel kusurlar özellikle belirtilmiş. Kısacası Sağırlarda sağır yok. İşte bu yüzden bu sülalenin Salır boyundan olduğunu düşünüyorum. Nasıl boy adı Salğur/Salur/Salır değişimine uğradıysa, bunlar da Salğuroğlu/Salğıroğlu/Sağıroğlu yahut kısaca Sağırlar olarak kalmışlar.

Garadeli
Anadolu’ya ilk Türkmen akınları yapıldığı sıralarda Salur boyundan Kara Beli adında bir beyden bahsediliyor. Kara Beli Bey bir bölgede bir asır kadar hakimiyet kurmuş, fakat ondan sonra ne kendisinin ne de Kara Beli hanedanının adı geçiyor, unutulup gitmiş. Burada bunu zikretmemin sebebi, 1936’da vefat eden Alemdaroğlu Ahmet Kızılyel’in  lakabına benzemesidir. Garadeli deniliyormuş kendisine,  şimdi sülalesi de Garadeliler olarak anılıyor. Garadeli esmer biri miydi acaba, ve hakikaten deli miydi? Değilse bu lakap Kara Beli’nin değişmiş hali midir?

İlyen
Yine Salurlardan devam edelim. Yavuz Sultan Selim döneminde Amasya taraflarında yaşayan Ak-Salur oymağı var. Beş kola ayrılan bu oymağın son kolu  İl-Değen diye adlandırılmış. Aklıma hemen İlyen köyü geldi. Şimdilerde Üçlerkayası olarak bilinen köyün eski adı, leğen anlamında İlyen veya antik lion (aslan)dan bozma İlion/İliyen diye tartışmalar var. Bence ikisi de değil. Salur boyunun İl-Değen oymağı bunu açıklıyor, oymak adı zamanla İldeğen/İliyen değişimine uğramış.

Emiraliler, Emirhanlar, Emiralanlar
24 Oğuz boyundan biri de Eymür. Anadolu’da Emir, İmir gibi değişik söylenişler kazanmış ve diğer boy unsurları gibi Eymür Türkmenleri de her yere dağılmış. İsim olarak Eğret’te bu boyla irtibatlandırılabilecek üç geniş sülale bulunuyor ki bunların Eğret geçmişini kesin olarak tespit etmek mümkün değil. Türkmen yerleşiminin devam ettiği bin yıla yakın bir dönemin herhangi bir kısmı olabilir.

İlk sülale Emiraliler grubudur; Fidan soyadlı Yeşilömerler, Önkal soyadlı Garaguzular ve İleri soyadlı Faddikler-Çolakfatılar bu gruba girer. Eymür oymaklarından birine mensup ilk atalarının adı Emir Ali olduğundan böyle adlandırıldığı düşünülebilir.

İkinci grup sülale ise Emirhanlardır. Eğret köyüne dair 16. yy tarihli ilk belgelerde ve 17. yy’da kaleme alınmış mahkeme kaydında ismi Eymirhan biçiminde geçen kişinin çocukları, 19. yy’da Emirhanoğlu diye kaydedilmiş. Sülalenin günümüzdeki karşılığı Okutan soyadlı İşoflar oluyor. Köydeki bazı mevkilere adını veren İmran’ın da bunu ifade ettiğine yönelik bir kanaat var. Dönüşümü şöyle düşünebiliriz: Eymürhan/Eymirhan/Emirhan/İmran…

Emiralanlar grubunun Eymür Türkmenleriyle alakası olmayabilir. Daha doğrusu bu isimlendirmenin mantığını çözebilmiş değiliz. Fakat çok kalabalık bir sülale grubunun 1831 kayıtlarında ortak böyle bir sülale adıyla adlandırılması manidar. Keleş ve Selek soyadlı Hacapdıramanlar; Işılak, Kirkit, Ayas soyadlı Apdıramanlar; Onay soyadlı Hacemirlahlar; Emre soyadlı Hacahmetler, Deliveliler; Geçer soyadlı Garmenlerin hepsi Emiralanlar grubunda değerlendirilmiş. O halde Emiralanlar, kayıtlara geçmemiş bir Türkmen oymağının adı olabilir.

Etmek Ve Hamırsız
Oğuzlar/Türkmenler kitabından aldığım son notlar yemeğe dair olmuş. Dede Korkut Kitabında ekmeğe ‘etmek’ denildiğini not etmişim mesela. Sebebi malum, bizim köyde de hala böyle denildiğini bilirsiniz. Hatta mahalle fırınında ekmek pişirme işinin adı “etmek etmek”tir. İkileme gibi görünen bu söz aslında ilk kelimesi ekmek ismi ve ikincisi yardımcı fiilden oluşmuş birleşik fiildir.

Ekmeğe benzer bir not da gömeç’tir. Küle gömülerek yapılan ekmek türüne gömeç diyorlarmış. Anıtkaya mahalle fırınlarında aynı teknikle hamırsız pişirildiğini eskiler hatırlar. Bu konuyla ilgili bir yazıda taze ebegömeci tohumlarına, ona benzediği için hamırsız deyip yediğimizi, bu otun adında da bulunan gömeç kelimesinin yaşı bin yıldan fazla olduğunu, dolayısıyla hamırsızı da onunla aynı yaşta kabul etmek gerektiğini filan anlatmıştım. Ayrıntıları o yazıya havale ederek geçelim.

Ombeş Çorbası
“Şirazlı Ebu İshak-ı Hallac’ın Divan-ı Et’imme’sinde Türklere ait bir çok yemeklerin adı geçiyor: Tutmaç, gömeç, çörek, buğra, kıyma, umaç, katık, çağır, kavud…”

Bu son alıntıda üzerinde duracağım kelime umaç’tır. Türklerin milli yemeklerinden diye bahsedilen umaç, bizim oğmeş çorbası olarak yediğimizden başkası değil. Zaten umaç kelimesinin aslı da ogmaç’tır. Yani orijinal haline daha yakın olan Anıtkaya’da söylenen oğmeş kelimesidir. Çünkü onun asıl hali de oğmeç… Bilindiği gibi bu yemek, hafif ıslatılan unun avuçta oğularak hamurlaştırılması ve böylece oluşan küçük topakçıkların çorbanın tanesi olarak kullanılmasından ibarettir. Yani yemeğin hazırlanmasındaki asıl iş unun oğulmasıdır… Çok lezzetli bir çorba. Neden bilmem, küçükken buna onbeş/ombeş çorbası derdik…

***

Okurken aldığım notlar bu kadar.  Herhangi bir sıralamaya tabi tutmadan, nasıl not ettiysem o düzende aktardım. Yine de şu haliyle Eğret bölgesinin Oğuz/Türkmen boylarının yaklaşık bin yıl süren yerleşim sürecindeki vatanlaşma hikayesini yansıtabilir. Bir bakıma Oğuzların buralardaki ayak izlerini tespit etmeye çalıştım…


06 Temmuz 2026

Dağında Güzel


    2000 yılında Harmanyerindeki yeni ortaokul binasına taşındığımızda acilen yapılması gereken işlerden biri geniş bahçeye duvar örülmesi idi. Ertesi senenin baharında bu iş bitti. Bu sefer de okul binasının koca bahçe içinde çırılçıplak pek tuhaf göründüğünü fark ettik. Ağaçlandırmak gerekiyordu. Yaklaşık bir kilometrelik duvarın içine fidanlar dizmek, o günün ekonomik şartlarında imkansız gibiydi. Külfetsiz bir yol bulmalıydık.

    Sonbahardı, sanırım Ekim... Dağdan bir kile kadar pelit çuvalladık. Araştırma sonucunda, ıslatıp karanlık ortamda yirmi gün kadar bekletince tomurcuklandığını ve o vakit toprağa ekilmesi gerektiğini öğrenmiştik. Tarife en uygun ortam orası diye çatıya kaldırdık. Sonra o arada müfettişler geldi gitti, okul denetimi filan derken biz çuvalı orada unuttuk. Bir münasebetle hatırladığımızda aradan iki ay kadar geçmişti. Bizim pelitlerin her biri tomurcuklanmış, cücüklenmiş püsküllenmiş de ışığı arayan pülçükleri saçak altında goğsulara doğru yollanmışlar. Çuvalı delip çıkan her bir pülçük en az iki metre uzamış. Okul bahçesini meşe ile yeşillendirme projesi daha ilk adımda sonuçsuz kaldı. Başarılı olsaydı köy içinde meşe yetişir miydi, bu sorunun cevabını öğrenemedik.

    Aşırı veya yanlış yeme kaynaklı bir mide rahatsızlığı olan yakıleşmenin doğal ilacı bilinir yakı otu. İlbulak dağının zirvesinden ormanın ucuna kadar her bölgesinde bolca yetişiyor. Kökünü incitmeden topraklı olarak köye getirip bahçeye dikmişti Babam, tuttu; hatta ertesi yıl da aynı köklerden yeşerdi, çiçek açtı. Sonra kurudu gitti. Bunu bilen torunları yakı otu hakkında araştırma yaparken hep dağdaki doğal ortamından toplayıp onun üzerinde çalıştılar.

    Kekik mesela... Söğütcük gırañlarından Resulbaba tepesine kadar çok çeşitli yükseltilerde yetişebiliyor. Hepsi kır kekiği, tülü tülü... Bizim İblak kekiğinin yeri ayrı tabi; çiçeği, kokusu, keskinliği ve tabi ki şifa özelliği itibariyle yeri doldurulmaz...

    Kır kekiği yahut dağ kekiği diye fidesini satıyorlar bir kaç yıldır. Saksıya bahçeye dikmek için birebir. Uzun boylu bir şey, çiçeği gür oluyor, hatta kokusu da güzel; ama her nedense içim ısınmadı ona da... İlle de sürüngen gibi yerde sürünüp köken atacak, ancak çiçekleriyle göğe baş kaldıracak mütevazi kekiğimizin yerini tutmuyor. Mezarlıklara filan dikiyorlar... Diken diksin, ben pek oralı olmadım...

    Yalnız, millet dağ kekiğinin fidesini yetiştiriyor da biz niye kendi dağımızın kekiğini ovaya nakledemiyoruz, diye dert edindim. Tomurcuklanmadan önce, toprağın nemli olduğu dönemlerde köküyle toprağıyla kaldırıp aynı gün bahçeye diktim. Her gün muntazaman suladım, arada gübreledim, iyi baktım yani. Hesaplayamadığım bir şey, yanındaki ağaç yapraklandıkça bunları gölgeleyip güneşini engelledi. Sonunda yirmi kökten ondokuzu kurudu. Sağ kalabilenler bu sene köken saldı ama çiçeklenemediler.

    Geçen yılki nakilden ders alıp bu sefer sürekli güneş alan yere yeni topraklı nakiller yerleştirdim. Yine sulamaya filan dikkat ettim. İyi gidiyordu, dağdakilerden önce çiçek açtı çoğu; lakin şu an için bir iki kökte canlılık alameti var, o kadar... Bundan sonra İlbulak'tan köklü kekik getirmeyi düşünmüyorum. Adam taşın kayanın arasında yaşamayı seviyor, şehre sürüklemeye gerek yok.

    Benzer bir durum çeşitli çiçekler için de defalarca denendi ve her deneme başarısız oldu. Dağda gördüğü lale, sümbül, karanfil, bir orkide türü olan salep, kardelen (çiğdem) soğanlarını alıp saksıya gömenler var. Bazıları yeşerdi, hatta çiçeklenenler de var; ama hiç biri dağdaki gibi canlı ve gösterişli olmuyor. Olmaz tabi, adı üstünde bunlar dağ lalesi, dağ sümbülü, dağ karanfili, dağ kekiği... Ovaya indirirsen olur mu!

    Olmayacağı belli de, durur muyuz hiç... Kardeşim bizim dağ da çok münbit mübarek... Her türlü nebatatın dağ versiyonunu, yani orijinalini burada görebilirsin.

    Geçen hafta başımıza geldi... Garannıkdere'den sonra biraz kaybolduyduk. Şu dere bizi arabaya götürür, diye bir selyolağına paralel yürüdük. İki farklı yerde karşımıza hanımeli çıktı. Birinin kökü ağaçlaşmış, eğri büğrü gövdesi yanındaki alıç azadına tutunup yükselmiş, çiçekleri ise alıç ve çalı yaprakları arasında kendini gösteriyor. Diğerinin gövdesi de bağ çubuğu kadar kalınlaşmış, ama düzgün büyümüş, çalının arasından yükselmiş. Fakat dibinden yine çok düzgün bir piç filiz de yükselmiş, ikisi birlikte çiçeklenmişler. 

    Baktım Bizimki o filizi kökünden çıkarıp götürmekten filan söz ediyor. Hemen atağa geçtim; dağ hanımelisi, bak kokusu da yok, boşuna ziyan etmeyelim, deyince ikna oldu. Oysa akşamüzeri başlayıp gece boyu koku salgıladığını biliyordu, gafletine denk geldi herhal...

    Gerçekten de yazık olurdu. Onca deneme sonucunda dağdan indirdiklerimizin hiç biri yerini beğenmediği anlaşılmıştı. Israra ne gerek var...

    Hem çiçek dalında güzel demişler, bizimkiler ise dağında güzel... Bırak dağda kalsınlar...



03 Haziran 2026

Örtme İle Yaşmaklanmak

 
    Tarih içinde Eğretlilerin giyinme alışkanlıklarına dair elimizde veri bulunmuyor. Yalnızca son dönem (19. yüzyıl) terekelerinde entari, diz bezi, yağlık, gömlek, don, Trablus kuşağı gibi elbise adları geçiyor. Bunlar hakkında da ayrıntı verilmiyor, misal erkek-kadın giysisi olduğu belli değil. Oysa bunları erkekler de kadınlar da giyiyor, kuşanıyordu.

    20. yüzyıla geldiğimizde, işgalciler tarafından çekilen fotoğraflar insanların giyim kuşamıyla ilgili fikir veriyor. Eğret halkından genellikle erkek görüntüleri var, bir ikisinde çocuk ve kadınlar da göze çarpıyor. Konumuz kadın giysileri olduğu için onlara yoğunlaşacağız.

    Han önündeki çeşmeden su doldurup gitmekte olan kadınların da yer aldığı fotoğraflarda şalvar ve bele kadar inen uzun beyaz örtüler göze çarpıyor. İşgalin ilk günlerinde evin su ihtiyacı için çeşmeye erkekler gitmişler. Buna karşı çıkan Yunanlar özellikle kadınların suya gitmesini zorunlu tutmuşlar. Genç gelin ve kızlar doğal olarak buna yanaşmamış ve yaşlı kadınlar güğümünü sineğini alarak çeşmenin yolunu tutmuş. Yani fotoğrafta görülenler yaşlı kadınlar ve üzerindekiler de dış giysisidir.

    Dış giysisi dediğimiz sadece başından beline kadar sallanan beyaz örtüdür. Evdeki günlük hayat giysileri şalvar, entari/fistan ve yaşmak olduğu tahmin ediliyor. Nitekim yaşı çok küçük bile olsa kız çocuklarının şalvar, entari, yaşmak üçlüsüyle giyindikleri aynı dönem fotoğraflarında açıkça görülüyor. Ev içinde büyüklerinin giyimi de böyle olmalıdır.

    Uzun beyaz örtünün dış giysisi olarak hangi dönemde kullanılmaya başlandığını bilemiyoruz. İstanbul'da son dönemde görülen çarşaf ve feracenin taşradaki benzeri olarak düşünülebilir. Yalnız beyaz renkli bu örtülerin Eğretli kadınlar tarafından kullanılmasında Macur etkisi de düşünülebilir. 19. yüzyıl sonlarında Eğret çevresine kurulan Macur köylüleriyle hızlı bir etkileşime girildiği biliniyor. Dilde, kültürde, günlük hayatta alışverişler var. Öncek gibi beyaz örtü de Macur kadınlardan alınan bir alışkanlık olabilir.

    Evde, kırda bayırda, fırında, çayda çeşmede, hatta sokakta bile şu uzun beyaz örtüye ihtiyacı yoktu kadının. Tabii ki sıradan günlerde, hayat her zamanki gibi akarken bu böyleydi. Yabana giderken, yahut yabancı karşısına çıkarken böyle bir örtüye bürünüyorlardı.

    Günlük hayatta başını örttükleri yaşmaktı. Bazen yazma, şarpı, çırpı gibi değişik kelimelerle karşılansa da Türk kadınının kadim başörtüsü yaşmaktı ve Eğret kadınları da başını yaşmakla örttü. Buraya kadarki değerlendirmeler, yaşmak kelimesinin bizim köydeki anlamını esas aldığımızda geçerli olabilir.

    Sözlüklerde yaşmak daha farklı ele alınmış. Genel tanımlama şöyle: "Başla birlikte; sadece gözler açıkta kalacak biçimde yüzü, boynu ve omuzları da örten örtü..." Bu tarife göre 1922 tarihli fotoğraflarda görülen Eğretli kadınların başındaki uzun örtüler yaşmaktır. Günlük hayattaki örtülerinin üzerine aldıkları daha büyük ve uzun bir örtü...

    Türkçe'de eskiden beri kadınların dışarıya veya erkeklerin bulunduğu ortama çıkarken örtünmesine "yaşmaklanmak" deniliyormuş. Yani rutin dışına çıkılacağı zaman, olağan dışı bir durum söz konusu olduğunda veya yabancı erkeklere karşı yaşmakla örtünüyorlar. Zaten örtülüydüler, yaşmakla ekstra bir örtünme söz konusu...

    Biraz yaşmak kelimesinin kökenine inelim... 'yaş-' diye 'gizlenmek, saklanmak, örtünmek' anlamında bir fiil var, kelime buna dayandırılıyor. -mak ekiyle fiil isme çevrilmiş. 'yaş-' fiili bugün pek bilinmese de onun izine Yunus'un meşhur; 
    "Saçın çözüp benim için, yaşın yaşın ağlar mısın" 
mısraında rastlarız. Buradaki yaşın yaşın ikilemesi gizli gizli anlamındadır. Kısaca yaşmak kelimesinin kökeninde 'gizlemek, örtmek' anlamı bulunduğu gibi, yaşmak ismi bu amaç için kullanılan örtüye işaret eder.

    Yalnız buradaki anlam inceliğine dikkat edilmelidir. Gizlenmekten kasıt, pusuya yatıp saldırı amaçlı gizlenmek, kamufle olmak değil; aksine korunma, saldırıya veya olası zarara karşı savunma amacıyla gizlenme, saklanma demektir. Yaşmak, altındakini görünmez kılarak onu zararlı nazardan, bakıştan, kötü niyetlerden, suizandan korur. Bu anlamda maddi manevi bir kalkan gibi düşünülebilir. Yaşmaklanmak, adeta zırha bürünmektir.

    Bu geniş anlamıyla yaşmak kelimesi Arapça ve Balkanlar'daki bazı dillere de geçmiş. Oralarda hala kullanıldığı söyleniyor.

    Yaşmak, özellikle koruyucu dış örtüsü anlamıyla bu kadar yaygınlaşmışken bizim köyde neden anlam daralmasına maruz kaldı, niye günlük hayatta kullanılan basit başörtüsü olarak yerleşti acaba? Oysa yüz yıl önce kadınlar beyaz yaşmaklarıyla yaşmaklanıp çeşmeye giderlermiş. O vakit bu beyaz örtüye yaşmak diyorlardı da sonradan mı kelimenin anlamı daraldı?

    Küçüklüğümde, ki nereden baksanız 50 yıl öncesidir, bazı yaşlı kadınlarda o beyaz yaşmağı görürdüm; ama ona yaşmak değil, 'namaz örtüsü' derlerdi. Yaşmak, bugünkü anlamıyla kahverengiye çalan koyu sarı işlemeli ihtiyar kadınların günlük örtüsüydü. Kış günlerinde ağıla gider gelirken bazı erkeklerin tuhaf biçimde yaşmakla başını, boynunu sardığını görürdüm; ama bu nadirattandı. Yaşmak yaşlı kadınlara mahsus o koyu sarı örtüydü. Ve günümüzde de Anıtkaya'da bu anlamda kullanılır.

    1920'lerden 70'lere o beyaz yaşmak 'namaz örtüsü' olarak gelmişse, dışarıda giymeye özel yaşmağa ne oldu? Ne oldu biliyor musunuz, rengi karardı, adı da 'örtme' oldu. 

    Ak yaşmaktan kara örtmeye geçiş sürecini de bilmiyoruz, aradaki yarım asrın hangi diliminde başladı, oluştu ve yerleştiyse... Yine de işgal günlerine tekrar bakıp bu mevzuya devam edelim...

    Ak yaşmakla sokağa çıkan yaşlı kadınlar böylece kendilerini daha korunaklı ve emniyette hissediyorlardı. Bunun dışında o günlerde köy içinde özellikle kadınlar arasında sürekli bir tedirginlik ve panik havası hakim olduğu anlatılır. Çünkü gençler her daim saklanmak, gizlenmek zorundaydılar. Saklanma halinin tamamını yaşmakla, örtünmeyle sağlamak mümkün değil. Çoğu zaman evlerin, damların en kuytu yerlerine, yüklüklere, deliklere bile saklandıkları olurmuş. Baskınların yapıldığı bazı gecelerde dambeşe saklandıklarını duymuştum. Bütün saklanmalara rağmen yakalanmanın kaçınılmaz olduğu vakitlerde bile kendilerini örtmenin yollarını arar, ocaktan, bacadan, kazan altlarından aldıkları is ve kurumlarla yüzünü gözünü karalarlarmış. Bu yolla kendini örtüp gizleyenleri, yüzkarası yerine baca karasını tercih edenleri siz de duymuşsunuzdur.

    Ak yaşmaktan kara örtmeye geçiş böyle başlamış olabilir. Zaten örtme kelimesinin anlamı bu değil midir? Örtmek, aslında bir şeyleri gizlemek, saklamak, muhafaza altına almak maksadıyla yapılır.

    Ayrıca ört- fiilinin en eski anlamı 'kumaşla bir şeyi örtmek, üzerini kaplamak' imiş. Bundan yola çıkarak dilbilimciler, fiilin dokumak anlamındaki ör- fiilinden geldiğini söylüyorlar. Anlam ilişkisini somutlaştırması açısından bir örnek vereyim. Koyunculukta gece yaylımına 'örüm' deniliyor. Bu kelime de ör- kökünden geliyor. Bu kök fiildeki gizleme ve örtme anlamı açığa çıkarak, gece karanlığının doğal örtüsü, gizliliği ve koruması altında sürünün otlatılması örüm olarak ifade edilmiş. 

    Şu durumda Anıtkaya'da bilinen kara örtmenin hem işlevsel, hem anlamsal hem de köken olarak ak yaşmakla birebir aynı şeyleri ifade ettiği söylenebilir. Yeri gelmişken kara örtmeye yakın ve benzer bir söz daha var Eğret ağzında; kara örtü... Kara örtü; çanak olmayan çatı, düz dambeş anlamında kullanılıyor. Esasen örtü çoğu ağızlarda çatı anlamında yaygın. Çünkü çatılar binanın üzerini örtüp kaplayarak onu koruma altına alırlar. Aynı vazifeyi dambeş de yapar. Kara örtüler nasıl altındaki binayı koruyorsa, kara örtme de kadını öylece muhafaza altına alır. 

    Örtme 1x1,5 metre ebadında kesilmiş siyah kumaştan ibarettir. Renginden dolayı kara örtme demişler, aslında kara ifadesi de pek kullanılmaz, kısaca örtme der geçerler. Genellikle kara örtmelerin rengi, işgal günlerinin travma etkisine bağlanır. Ak yaşmaktan kara örtmeye geçişe kesin bir tarih biçilememesinin sebebi de bu olabilir. İhtimaldir ki kurtuluştan sonra hep örtme, yani kara yaşmakla yaşmaklandı Eğret kadınları. Yaşmağın adı örtme oldu, yaşmak kelimesini de yukarıda bahsettiğim ihtiyarların günlük başörtüsüne indirgediler.

    Kara örtme deyince yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için bu hususu biraz açmak gerekecek. Yaygın olan ve en çok kullanılan kara örtmeydi; ama örtünenin yaşı, ekonomik ve sosyal durumu ve zevkine göre değişik renk ve cinste örtmeler de kullanılıyordu.

    Kara örtmeyi genellikle genç kız ve gelinler, bazı bazı da orta yaşlılar tercih eder. Satırenç (satranç) denilen kahverengi sarı ağırlıklı çizgilerle bezenmiş ekose kumaş örtmeleri ise yaşlılar örtünür. Yine yaşlıların tercih ettiği siyah beyaz damalı örtmeler de vardır, ama bunlar hep azınlıktadır. Atkı adı verilen yünlü dokuma kışlık örtmeler ise yeni gelinlere mahsustur. En çok tercih edilen kahverengi atkılardır, grinin tonlarını taşıyan atkılar da görülür.

    Her çeşidiyle örtme, Anıtkaya'da neredeyse tarih oldu. Gerçi yalnız burnu ve gözleri görünecek biçimde örtündüğü örtmenin uçlarını dişleri arasında sıkıştırıp, iki yana salladığı kollarıyla ağır yük taşıyan kadınları hatırladım, o haliyle oğlu yaşında erkeğin önünden geçmemek için durup beklerdi. Bu vakarlı hayanın sebebi başındaki örtme miydi acaba...


02 Haziran 2026

Fıkra Değil, Eğret'te Kazan Doğurmuş

    
    Herkes bilir bu fıkrayı, ama yine de hatırlayalım:

    Nasreddin Hoca bir gün komşusundan büyük bir kazan ödünç alır. İşini hallettikten sonra kazanı iade ederken içine bir de tencere koyar. Buna anlam veremeyen komşusu sorar:
    "— Hocam, bu tencere nedir?" Hoca gülerek cevap verir:
    "— Müjde komşu, gözün aydın! Senin kazan doğurdu!"
    Bu durum komşunun çok hoşuna gider. Sevinerek hem büyük kazanı hem de içindeki yavrusunu alır.

    Aradan zaman geçer. Hoca tekrar komşusuna gidip aynı kazanı ödünç ister. Komşusu seve seve verir. Ancak üzerinden haftalar, aylar geçer; Hoca kazanı geri getirmez.  Sonunda komşu dayanamaz ve Hoca'ya varıp kazanı sorar. Hoca derin bir iç çeker ve üzgün bir ifadeyle:
    "— Komşu başın sağ olsun, senin kazan öldü!" der.  Şaşkına dönen komşusu isyan eder:
    "— Yahu Hocam, hiç kazan ölür mü Allah aşkına?" Hoca da tarihe geçen o meşhur cevabını yapıştırır:
    "— Kazanın doğurduğuna inanıyorsun da öldüğüne neden inanmıyorsun?" 

    Peki konunun Eğret ile ne alakası var, derseniz; oraya gelelim: 

    1918 Yılında Hatiboğlu Hacı İbrahim bin Hasan birliğinde vefat eder, yani bugünün tabiriyle Cihan harbinde şehit olur. Şehidin kimliğini de netleştirelim. Bu, Gobak Dedenin oğlu İbrahim'dir. Gobakların Çerçi Mehmet Kopan, Halil İbrahim Kopan ve Hasan Kopan'ın babaları... 

    Askerde ölenlerin vereselerine mal taksimi mahkeme kanalıyla yapılıyordu. Tabi önce terekenin tespiti yapılması lazım. Mahkeme kararında bu tespit yapılmış, listeyi tekrar incelerken bir tabir dikkatimi çekti; 1000 kuruş değerinde 1 adet "Kalaylı kazan eniği" yazılmış. 

    Bu bizim 'guzuluk' olarak bildiğimiz küçük kazan olmalıdır. Fakat sanki köpek kedi yavrusundan bahseder gibi 'enik' denilmesi, onu kazanın yavrusu yapar. Şu halde kazan doğurmuş olmaz mı? 

    Dil, özellikle halk ağzı. kültür ve zihniyet yansımasıdır. İnsanlar inanç, düşünce, anlayış, yaşayış gibi değerlerini konuştukları dile yüklerler. 'Gazan eniği' yakıştırmasından Eğretlilerin eşyayı bir canlı gibi düşündüklerini çıkarmak yanlış olmaz...



28 Mayıs 2026

Çift Başlı Kartalımız

 
    Eğret Kervansarayını çalışan uzman ve araştırmacılar kitabenin kayıp olduğu hususunda birleşiyorlar. Bu yüzden kimse kervansarayın yapılış tarihi şudur diye net bir ifade kullanamıyor. Ancak mimari özelliklerinden yola çıkılarak inşa edildiği dönem tahmin edilebiliyor.

    Taç kapının alnında tam da kitabe konulmaya uygun dört köşe bir boşluk var, buranın aslında kitabe yeri olduğunu yorumluyorlar. Buna göre deprem gibi şeylerle zamanın yıkıcılığına dayanamayan kitabe taşı oradan düşmüş, bir daha da yerine konulamamış ve kaybolup gitmiş. Tamirler sırasında yeri düz taşlarla örülmüş. Bugün sade düz bir boşluk olarak görülmesinin sebebi buna bağlanıyor. 

    Kitabenin akıbeti hakkında yürütülen tahmin genel kabul görüyor. İki yanında minik mermer sütunlar, bu sütunların üzerinin yine minik bir kemerle örtülmesi gibi ayrıntılar koca taç kapının alnında gözleri okşayan bu boşluğun orijinalinde yine estetik bir kitabeyle doldurulduğu izlenimi veriyor. Yalnız yarısı minik kemere gömülmüş, diğer yarısı da kitabe boşluğuna taşmış bir daire izi de gözlerden kaçmıyor. Şu durumda kitabe boşluğu diye düşünülen bu kısımda, dikdörtgen kitabe üzerinde dairesel ikinci bir boşluğun varlığını düşünmeliyiz.

    Bu görüntü yüz yıl önce de aynıymış. Aynı dikdörtgen boşluk, aynı minik sütunlar, aynı kemer ve üst merkezde aynı yuvarlak boşluk işgal dönemi fotoğraflarında da böyle... O fotoğraflardan dikdörtgen kitabe boşluğunun yeni oluştuğu izlenimi alınmıyor. Aksine, kitabe eski dönemlerde düşmüş de yerine konulan taş bile eskimiş havası var. Ama üstteki yuvarlak boşluk öyle değil, orayı dolduran taş her ne ise bütün olarak yenilerde düşmüş gibi iz var. Belki de öğle vakti taçkapının kemer gölgesi tam oraya denk geldiği için yanlış görüyoruzdur. Fakat aynı yuvarlak boşluk izi buna rağmen çok net anlaşılıyor.

    1960'lardaki tamirden önce çekilen fotoğraflarda ise bu iki boşluğun tamamen boşaldığı görülüyor. Belki kendi kendine yıkılıp düştüler, ya da restorasyon için bilinçli olarak yıkıldılar; minik sütunlar, kemerler, boşluğu dolduran taşlar filan hiç biri yok. Hatta üstteki yuvarlak kısım o kadar boşalmış ki, hanın dambeşi de çöktüğünden gökyüzü ayın ondördü gibi tam yuvarlak olarak görülüyor.

    Lafı uzatmayalım, daha yapılırken boşluğu oluşturan dikdörtgen kısım ile üstteki yuvarlak kısımların farklı şeyler için tasarlandığını düşünüyorum. Dikdörtgen kısmın kitabe boşluğu olduğunda herkes hemfikir, ama minik kemer altındaki yuvarlak boşluk ne içindi?

    Hanın yapıldığı tarihe dönmek gerekecek. Yalnız kitabe kayıp olduğu için bu tarihin kesinlik arzedecek biçimde bilinmediğini söylemiştik. Sanat Tarihçileri Selçuklu'nun son dönemindeki Germiyanoğlu zamanı diye tahmin ediyorlar.

    Germiyanların karakteristik mimari özellik oluşturacak kadar hakimiyeti olmadığı, o dönemdeki eserlerin tipik Selçuklu mimari özelliği taşıdığına dair bir görüş var. Bu yüzden her ne kadar Germiyanoğulları döneminde yapılsa da Eğret Hanının Selçuklu eseri sayılması gerektiğini söylüyorlar.

    Selçuklu kervansaraylarında avlu, taçkapı, kitabe gibi unsurların yanında güç simgesi bazı motiflere de özellikle yer verilirmiş. Bilindiği gibi Selçuklu'yu anlatan en önemli figür çift başlı kartaldır. Gerçi kervansaraylarda bu motifin yerleştirildiğine dair bir şey bulamadım. Aksine merkezden uzaklaştıkça güvercin gibi başka motiflere yer verildiğine dair bir şeyler öğrendim. 

    Acaba Eğret Kervansarayı yapılırken böyle bir figür, motif işlenmiş taşı taçkapıya yerleştirmiş olabilirler mi? Mesela kitabe üzerindeki yuvarlak boşluk böyle bir motif için çok uygun görünüyor. Oradaki çiftbaşlı kartal, zamanla kitabeyle beraber veya farklı zamanda düştü mü? Bunun böyle olup olmadığını hiç bir zaman bilemeyiz. Ancak bu ihtimali destekleyen  şeyler var.

    Biz sadece taçkapıdaki mermer sütunlara bakarak burada devşirme malzeme kullanıldığını söylerdik. Kervansarayın içinde ve dışında daha onlarca devşirme malzeme kullanıldığını Ferhat Öztürk tespit etti. Bunlar bölgede binlerce yıl hüküm süren medeniyetlerden kalan malzemelerdi. Oradan alıp buradaki yapılarda kullanmışlar. Belki de bu yüzden Eğret Kervansarayının taç kapısının bir benzeri yoktur. Yine bu yüzden, yani devşirme malzeme kullanma oranı bakımından kervansaray özeldir.

    Kitabenin üzerindeki yuvarlak boşluğa konulduğu düşünülen çiftbaşlı kartal motifi de devşirme olabilir. Zaten kitabenin iki yanındaki küçük mermer sütunlar da öyleydi, birbirine yakışan parçaları bir araya getirmiş olabilirler. Çift başlı kartalın Selçuklu'yu temsil ettiğini kabul ederken, Eğret kervansarayındaki bu motifin devşirme olduğunu var saymak birbiriyle çelişiyor gibi... Öyle midir gerçekten?

    Güç, iktidar, hakimiyet vb kavramların sembolü olarak çift başlı kartalın bir çok kültürde yer aldığına dair bulgular var. Özellikle bir çok Anadolu medeniyetinde böyleymiş. Hatta Hititlere kadar götüren var, o dönemden kalma figürlere rastlanmış. 

    İşgalci Yunanların Eğret kervansarayına ilgilerinin bir sebebi de bu olduğunu düşünüyorum. Hasan Özpınar'dan alınan yukarıdaki fotoğrafta bu ilgileri açıkça gözlenir. Ayrıca altına düşülen Yunanca notta "Eyret'te Bizans Anıtları, Mayıs 1922" yazılmış. Anlaşılan o ki devşirme malzemeleri öne çıkarıp bunu bir Doğu Roma/Bizans eseri kabul etmişler. Böylece akılları sıra hak iddia ediyorlar...

    Dahası var, hak İddialarını iddiada bırakmayıp uygulamaya koymuşlar. Büyük kaçışlarından daha önce bize ait bir çok değere göz koyup tedricen onları Yunanistan'a kaçırmaya başlamışlar. Bu artık düpedüz soygundur, hak iddiası filan değil...

    İşte bu hırsızlıklardan biri de kervansaraya ait çift başlı kartal figürüdür.  Kayıtlarda yok, tamamen yaşayanların görenlerin anlatımlarına dayanıyor. O yıllarda kartal figürlü büyük taş, hanın yakınlarında yerdeymiş. Kırk kağnıya yüklemişler de öyle götürmüşler. 

    Kırk kağnı ifadesi kesretten kinaye olabilir. Özellikle düşündüğümüz gibi devşirme malzeme ise büyük ihtimal mermerdir ve bilindiği üzere mermer bloklar çok ağır oluyor. 1921-22'de öküzlerle demiryoluna kadar götürüp orada vagona aktardıkları ve İzmir'e yolladıkları tahmin ediliyor. Oradan da gemiyle Yunanistan'a...

    Çiftbaşlı kartalımızı Yunanistan'a kaçırmayı başardılar mı bilemiyoruz. Ben hala bir yerlerde keşfedilmeyi beklediğini, bir gün asıl vatanı Anıtkaya'ya döneceği umudunu taşıyorum.