tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2026

İşgal Ve Kurtuluşta Eğret Bagları

     
    Bağlarla ilgili bazı şeyler sonradan aklıma geldi. Mevcut yazıya ekleme yapmak yerine yenisini yazmanın daha kolay olacağını düşündüm. 

    Evvela şu bilgi yanlışını düzeltelim, Eğret'in üzüm bağlarının tarihini bir asır kadar öncesiyle sınırlamak doğru olamaz. Güney, Batı ve Kuzey taraflarındaki bağlar daha eskiye dayandırılmalıdır. Köyün kuruluşuna kadar gidilmese bile o tarihlere yaklaşılır.

    Bu yazıda esas işgal günleri ve kurtuluşta Bağlar hususuna eğilmek istiyorum. Çünkü işin bu tarafından yeteri kadar bahsetmemişiz.

    Mart 1921 sonlarından itibaren Yunan güçlerinin Eğret civarında göründüklerine dair bazı tespitler var. O geliş de Olucak tarafından, yani Bağlar mevki üzerinden olmuş. Fakat kesin işgal tarihi kabul edilen Temmuz 1921'e bakalım. 

    Yunan Kolordu planı ve emri şöyle: “1. Tümen Türk güçlerini atarak Eğret’e varıp oradan kuzeydoğuya yönelecek ve Türk mevzilerine taarruz edecek. 2. Tümen ise Resulbaba’yı alıp Köprülü-Araplı  hattındaki Türk mevzilerini geriden çevirerek Afyon’u işgal edecek  Tümenler grubuna yardım edecek. Şehir işgal edildikten sonra Eğret-Belcemeşe kesiminde toplanılacak.”

    Ufak tefek değişikliklerle bu plan uygulandı. 1. Tümen 12 Temmuz öğleden sonra Eğret-Yenice bölgesinde konuşlandı, ertesi sabah Eğret kuzeyinde İlyen tarafına hücuma geçti. 2. Tümen ise Afyon'u işgal ettikten sonra kuzeye yöneldi ve Eğret'i geçerek 1. Tümenle buluşmak üzere Belcemeşe (İhsaniye) tarafına gitti.

    O güne dair Tatıresil (Resil Omak)tan bir olay naklettiler. O sırada 11-12 yaşlarında olan Tatıresil galiba amcasıyla koyundan geliyormuş. Çataüyük/Fasılüyüğü taraflarından sürmüşler koyunu, köye getiriyorlar. Söğütcük civarına geldiklerinde sürüye top atışı yapılmış. Bir kaç atışla sürü dağılmış, zorlukla toplayıp eve doğru sürmüşler hayvanları. Top atışlarının Bağlar'dan yapıldığını söylemiş Resil Dede. Ve ona göre Gavur, sürüyü özellikle hedef almış. 

    Batı tarafındaki Bağlar'dan Söğütcük'teki sürü görülebilir mi? Dürbünle bile bakılsa coğrafi ve fiziki şartlar görüşe engel olmaz mı? Bilmiyorum, belki o günün yapılaşmasına göre Eğret binaları buna mani olmamıştır. Yine de bu bana mantıklı gelmedi. Yunan'ın Eğret'e girişiyle ilgili yukarıdaki paragrafa benzer okumalar yaptığımdan top atışlarının Güneydeki Bağlar'dan yapılmış olabileceği aklıma geldi. Çünkü Yunan 2. Tümeni de o taraftan geliyordu ve Bağlar da yolları üzerindeydi. Üstelik buradan Söğütcük'teki sürüyü görüp top atışıyla vurmak, Batıdaki Bağlar'a nazaran daha kolaydı.

    Tatıresil aşağı Bağlar'ı kastetti, ama onu dinleyenler diğerini anladı... Bu ihtimalin geçerliliği var mı? Aziz Omak'a özellikle sordum, hangi Bağlar'dan ateş edilmiş diye... Israrla Batı'dakini söyledi... Aynı rivayette bir ayrıntı daha var, sorunun cevabına katkısı olur mu bilmem:

    Sürü daha top atışına maruz kalmadan önce bir Türk süvarisi ile karşılaşmışlar. Kepez/Bağlar tarafından gelip kuzeye doğru gitmekteymiş. Telaşla koyunlarını süren bu zavallılara, elini çaresiz daireler çizerek sallayan bir işaret yapmış. Rahmetli Tatıresil bu el sallamayı hep "Ne kadar sakınırsanız sakının, bu sürü ve diğer mal mülkünüz heba olup gidecek" biçiminde yorumlamış. Yunan birlikleri bu yalnız Türk atlısının gerisinde, Bağlar civarında bulunmalı ve o uzaklaştıktan sonra sürüyü görüp ateş etmiş olmalıdır. Bu ihtimal bana daha mantıklı geliyor...

    Planlarda, emirlerde, ayrıca bazı kaynaklarda işgalcilerin kuzeye doğru çekip gittiği, ilk işgalde Eğret'te beklemediği kaydediliyor. Lakin fiiliyatta bunun böyle olmadığı, Sakarya Savaşı için Eskişehir bölgesinde toplanmaya giderken geçtikleri yerlerde çok melanetler işlediklerini o günleri yaşayanlar anlatıyor.

    Eskişehir'e doğru sessizce çekip gitmemişler. Her geçtikleri yerde büyük acılar ve artçılar bırakmışlar ki artçılar acıları sürdürsün... Eğret köyü işgalin ilk günlerinde acıların en büyüğüyle tanışmış. Yaşlı çocuk, köyün bütün erkekleri Bağların ardına götürülüp üç gün orada tutulmuşlar... Kağıt üzerinde Eğret-Yenice bölgesine konuşlandıkları yazılmış, ama olay bu kadar basit bir cümleyle ifade edilecek gibi değil... Neden köyü boşaltıp bütün erkekleri konuşlandığın yere götürdün!

    Bu olayların Temmuz ayındaki ikinci işgal günlerinde yaşandığı kesin değildir. Aslında ilk Afyon işgalinin gerçekleştiği Mart sonunda Eğret'in de işgal edildiği, bugünden sonra dört beş aylık dönemde Türk ve Yunan kuvvetlerince bu bölgede herhangi bir hakimiyet kurulamadığı anlaşılıyor. Anlatılan olaylar ilk işgalin gerçekleştiği Mart 1921 sonunda yaşanmış olabilir.

    O vakitler 6-7 yaşlarında bulunan Macurali Dedemin farklı zamanlarda defalarca anlattığına göre o gün Gatçayır'da kaz güdüyormuş. Omarcıkların Gabasakal arabasını Kötayolu'na doğru datderken;
- "Len çocuk, Gavur geliyo, eğlenme burlâda, eviñe git!" diye uyarmış. Dedem çocuk aklıyla ikna olmamış ki;
- "Madem Gavur geliyo, sen nerye gidiyoñ?" diye sorunca;
- "Gırda çapecilê va, onnarı getcen." demiş. 

    Gatçayır Bağlar mevkiinin bir berisidir. Düşmanın o taraftan geldiği haberini alan Gabasakal hemen tarladaki çapacılarına koşuyor. O vakitler günaşık ekilmezdi, çapası yapılan sadece haşhaş var. Bilindiği gibi haşhaş çapası Mart-Nisan aylarında yapılır, Temmuza kalmaz. Temmuz ortası harman zamanıdır, o vakitte haşhaşın ancak hasadı yapılır. Dolayısıyla Yunan'ın Eğret işgali Temmuz'dan çok önce gerçekleşmişti, yukarıdaki anlatılanların Mart sonunda yaşanmış olması daha muhtemeldir. Ne zaman yaşandıysa yaşansın, düşman iki taraftaki Bağlar cihetinden Eğret'e yürümüş...

    Bir yıldan fazla zaman geçmiş işgalin üzerinden. 1922'de işgalin son günlerinde yaşandığı söylenen Mollahmetlerin Halil Çavuş olayı var, konuyla ilgili olduğu için özetleyelim: Müdüroğlu'nun abisi Halil Çavuş Çanakkale gazisidir. Casusluk benzeri görevlerle veya ailesini görme maksadıyla ara ara işgal altındaki Eğret'e gelip gider. Yine öyle bir maksatla kadın kılığında köye girmek üzereyken yakalanır. Ağır işkencelere maruz kalır. Hıncını alamayan işgalciler onu arkasına bağladıkları bir otomobille Olucak'a kadar sürükleyerek şehit ederler. Yakınları ve Eğretliler sürüklenen Halilçavuş'u Bağlar'ın ardına kadar görmüşler, sonra gözden kaybolmuş. 

    Akıllarında bu son görüntü kalan yakınlarının "Dağların ardından, Bağların ardından çık da gel" diye ağıtlar yaktığını Selami Kurt Bey derlemişti. Burada Bağlar kelimesi sırf dağlara kafiye olması açısından yer almıyor. Halil Çavuş'un son görüldüğü yer Bağlar tepesi olduğundan ağıt böyle yakılmış.

    Bundan bir kaç gün sonra Büyük Taarruz başladı. Taarruzun üçüncü günü çarpışmaları bilindiği üzere ağırlıklı olarak Eğret çevresindeydi. Harp Ceridesinde yer alan raporun bir kısmı şöyle:

   "...   Güneşin doğuşuyla beraber Eğret’in tahminen 600 m kadar güneyine varıldığında Eğret’te düşman ordugâhının bulunduğu ve köy içerisinde düşman piyadelerinin dolaştığı, köy harmanlıklarında da bir telsiz istasyonunun bulunduğu görüldü ve hemen Müfreze Komutanlığına bilgi verildi. Müfreze Komutanından aldığım emir, bataryanın da katılmasıyla düşmana Alayla ateş baskını yapmaktı. Bunun üzerine öncü bölüğü bulunduğu bağlarda mevziye sokuldu ve Alay da öncü bölüğüne yaklaştırıldı. 30 kadar düşman piyadesinin Eğret’ten 3’üncü Bölüğün işgal ettiği bağlara doğru yürüdüğünü gören sağ kanattaki bir asker ya emri işitmemiş olmasından veya elinde olmayarak emir verilmeden ateş edivermesinden dolayı mecburen bölük de ateşe iştirak ettirildi. Saat 05.30’da Bölüğü derhâl 4’üncü Bölük ve Makineli Tüfek Bölüğü ile takviye ettim. Sol kanadın korunması için 20’nci Alayın 1’inci Bölüğü görevlendirildi. 2’nci Alay, 4’üncü Alayın gerisindeki tepede gözetleme mevzisindeydi. Öncü bölüğü ateşe başlayınca 30 kadar tahmin edilen düşman piyadesi Eğret’e çekildi. Köyün güney çıkışında bir bölük kadar düşman piyadesi ateşe başladı. Bundan başka iki bölük kadar piyadesinin de sağ kanatta taşkın bir şekilde yayıldığını gördüm..."

    Burada bahsedilen Bağlar, Hacarifinguyu ile Çorbeciguyusu hizasındaki tepe gırañlarında bulunan bağlardır. Sözü edilen harmanyeri ise malum, oradaki telsiz istasyonu şimdiki Ortaokulun bulunduğu yer olduğunu tahmin ediyorum. Veyislerin Bağlar diye bilinen bu mevki ile harmanyeri aslında birbirine çok yakın, arada bir bölüm Mantarlık var, o kadar... 

    Bir buçuk yıldır buralara yerleşmişti Yunanlar. Büyük Türk hücumu haber alındığında çekilme vakti geldiğini anlamışlardı, ama birlikler arasında iletişimsizlik, telaş ve başka sebeplerle ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Şimdi Türklerin taarruz gücünün burnunun dibine, Bağlar'a kadar geldiğini görünce apar topar telsiz istasyonunu söküp kaçış hazırlıklarına başladılar.

    Sabahın 5.30'unda güneydeki Bağlar'da bunlar yaşanırken, iki saat kadar sonra batıdaki Bağlar'da meşhur Eğret Baskını yapılacaktır. Kendisinin on katı ve yıpranmamış Yunan ordugahını basan Türk Süvarisi o gün düşmanın feleğini şaşırttı...

    İki gün sonra, 30 Ağustos 1922'de buralarda tek bir Yunan kalmadı. Sağ kurtulanlar Dumlupınar'da kıstırıldı. O günün sabahında Başkumandanlıktan hareket eden Fevzi Çakmak Paşa Dumlupınar'a Eğret-Olucak üzerinden ulaşacaktı. Olucak yolunu sorduğu Eğret'in batı sırtlarında karşılaştığı gözü yaşlı ihtiyar, ihtimal ki meşhur cevabını Bağlar mevkiinde vermişti...


27 Şubat 2026

Eğret'i Manavlar mı Kurdu?


    Halk arasında Manav, Macur (Muhacir) zıddı olarak kullanılıyor. Menşei Kafkasya olsun, Balkanlar olsun Eğret çevresindeki Macur köylerinin oluşumu 19. yüzyıl ikinci yarısına rastladığına göre, bu kelimenin yörede yaygınlaşmasını da aynı tarihler gibi düşünmeliyiz. Macur olmayan birisinden bahsederken onun yerli olduğu böyle vurgulanıyor. Yani Manav demek, Macur değil yerli manasına geliyor. Buna göre 150 yıl önce Eğret ağzına yerleştiği düşünülen bu kelimelerin, bu tarihten önce Eğret halkı tarafından bilinmediğini düşünmek gerek.


    Buna karşın Türkmen ve Yörük kelimeleri biliniyordu. Sürekli yürüyüp yer değiştirdiği, en azından yazları yaylada kışları kışlada geçirdiği için göçebe Türkmenlere Yörük deniliyor. Malazgirt sonrası Orta Asya'dan gelişler hep Yörüklere dairdir. Anadolu'ya girdikten bir süre sonra yerleşik hayata geçerek ziraat ve zenaatla uğraşmaya başlayan, böylece yörüklüğünü kaybeden Türkmenlere Manav denilmiş. Bu görüşe göre yürüyüp göçen Türkmen Yörük, yerleşerek duran Türkmen de Manav oluyor ve bu kelimeler Yörük-Manav ayrımı için birbirinin zıddı olarak kullanılıyorlar. Bizim köydeki Macur-Manav ayrımına kıyasla, Anadolu'nun bir çok yerinde Yörük-Manav ayrımına yönelik kullanım daha yaygın...

    Macur (muhacir) ve Yörük (yörüyük) kelimelerinin köken ve anlamında problem yok. Halkın kullanımı da bu anlamlarıyla mutabık bulunduğundan, zihnen lafızdan manaya ulaşma zorluğu çekilmiyor. Fakat yukarıda belirtilen hangi anlamında kullanılıyor olursa olsun, manav kelimesinde böyle bir bağdaştırma sağlanamıyor. Bu kelime ya Türkçe değil, ya da Batı Türkçesinde (Oğuzca) yeri yok.

    Manavın kökeni hakkında da iki görüş var. Bunlardan birincisine göre kelime Türkçe'dir; Doğu Türkçesinin Kırgız, Kazak  ve Yakut şivelerindeki 'manap' ve 'manag' kelimelerinden geliyor. Soylu kişi, bey anlamlarına gelen bu kelime Batı Türkçesinde 'manav'a dönüşmüştür. İkinci görüşe göre bu kelimenin kökü Rumca'dır. 'Çok eskiden beri aynı yerde bulunan' manasındaki 'manavis' kelimesi Türkçe'ye manav olarak yerleşmiştir.

    Manavların kimliği konusu da bilimsel olarak çalışılmış değil. Açık kaynaklardaki bilgilendirme ve tartışmalara göz attım, bu konuda da üç temel görüş ortaya konuluyor. Manav isminin anlamı ve kökenine yönelik ayrıma göre şekillenmiş bu görüşleri inceleyelim.

    I. YERLEŞİK HAYATA GEÇEN TÜRKMENLER

    Türkmenlerin göçebe hayatı yaşayanına Yörük, yerleşik hayata geçenine manav denir. Selçuklular Anadolu'ya gelen Yörüklerin bazı stratejik noktalara yerleşerek köyler oluşturmasını teşvik etti. Böylece ziraatla uğraşmanın yanında hayvancılıklarını da sürdürecekler, ayrıca geçerli ve gerekli bazı zenaatlarla uğraşıp bu toprakların yurtlaşmasında çok önemli işlev görecek hale geldiler.  

    Yörüklükten Manavlığa geçiş süreci bir kaç asır devam etti. Osmanlı'nın kuruluş ve devletleşme aşamasında Manavlaşan Türkmenlerin çok yararlılıklar gösterdiği belirtiliyor. Beyliğin kurulduğu Söğüt merkezi ve yakın çevresinde Manavların yoğun olarak bulunması böyle açıklanıyor. Sonra aynı merkez dairesinden dalga dalga Marmara, Batı Karadeniz ve İç Ege'ye kadar dağılıp Manav köyleri oluşturmuşlar. 

    Bu anlamda Yörüklerin Manavlaşması 20. yüzyıla kadar devam etmiş. Eğret örneğinde düşünürsek, burada ilk Manavlaşan Yörükler Kervansarayla paralel bir zamana tarihlenir. Bu da Osmanlı öncesi demektir. Sonra peyderpey buraya yerleşen Yörükler, Eğret Manavlarına eklemlenmişler. Misal 1572 tarihli Tahrire göre 76 neferli Eğret'e 13 kişilik Türkmen ekleniyor, bu rakamları hane olarak düşünmeliyiz. Asırlar boyunca Türkmen/Yörük trafiği hiç eksik olmamış, yerleşip manavlaşma olayları az çok mutlaka bulunmuş. 19. yüzyıla geldiğimizde Van, Aydın, Antalya ve özellikle Emirdağ'dan çok sayıda Yörük Eğret'te manavlaşmıştır. 

    Yerleşik hayatla birlikte kendiliğinden oluşan kentli kültürle devletleşme daha kolay olmalıdır. Bu süreçte özellikle zenaat erbabının eğitim ve teşkilatlanmasında ahiliğin büyük etken olduğu da belirtiliyor. Ahi etkisinin Eğret halkı üzerinde nasıl tecelli ettiğine dair Dr. Selami Kurt'un araştırması(1) dikkate değer. Türkmenler hayatına Yörük olarak devam etse, Manav yerleşimleri oluşturmasa bütün bunlar gerçekleşmeyebilirdi. 

    Yerleşik hayata geçen Yörüğe Manav denildiği görüşünü savunanlar için tek açmaz Manav isimlendirmesidir. Gerçekten de yukarıda söylenenlerin tamamı mantıklı, ama dilde bulunmayan bir sözcükle isimlendirmenin açıklaması yok.

    II. İSLAMLAŞAN RUMLAR VE DİĞER KADİM ANADOLU HALKLARI

    Manavlar, Anadolu'ya Orta Asya'dan gelip burada yerleşik hayata geçen Türkmenler değildir. Binlerce yıl burada yaşamış olan Hititler, Frigler, Lidyalılar gibi kadim halklardan geriye kalanlar ve Rumlar, Ermeniler gibi diğer toplulukların Müslümanlığı seçenleridir.

    Özellikle Selçuklu'nun batıya yayıldığı dönemde Hıristiyan topluluklar Türklerin adaletine sığınarak İslamı seçmiş ve köy köy toptan ihtida etmişlerdir. Bazı köyler ise Müslüman olmuşlar. Bu yeni Müslüman köy halkını Türkler Manav diye adlandırmış. Bu kelime Rumca 'manavis'in Türkler'ce telaffuzundan başka bir şey değildir. Anlamı da uzun zamandır buranın yerlisi olan demek...

    Müslüman olmuş eski Anadolu kavimlerine Manav denildiğine inananların tezleri bazı sorulara cevap teşkil edebilir. Bunların en önemlisi, bu toplulukların akıbetleri hususundaki belirsizliği açıklığa kavuşturmasıdır. Nereye gitti bunlar, buharlaşmadılar ya... Müslüman olup Manav adıyla Türklerin içinde eridiler, gayet mantıklı bir cevap gibi duruyor. O zaman yerleşim olarak neden Eğret'in seçildiği sorusu da cevabını bulur; Mumaklık, Maldepesi, Bayramgucağı, Söğütcük, Çatalüyük, Hanyeri, Mandıra gibi antik yerleşimlerin sırrı da çözülmüş olur. Manavlar zaten buranın eski sahipleri olarak, köylerinde yaşamaya devam ettiler...

    Yalnız burada minik ama çok önemli sorun var. Din değiştiren, başka kültür ve medeniyet atmosferine giren toplulukların örneği çoktur. En güzel misal Türkler... Çoğunluk İslam'ı seçmiş, ama Budist, Hıristiyan ve Musevi olan boylar, topluluklar da var... Hiç biri Türkçe'den vazgeçmemiş... Şimdi bir 'Manav' kelimesinden yola çıkarak Manavların Müslüman Rum olduğu iddiası zayıf kalıyor. Rum olsun başka bir millet olsun, din değiştirir ama dilini değiştiremez. Bu, sosyolojiye aykırıdır. Manavlar Türkçe konuştuğuna göre şu görüşü de elemek gerekir.

    Bununla beraber eski Anadolu kavimleri kalıntılarının Müslüman veya Hıristiyan olarak Türk, Rum, Ermeni milletleri içinde eridiği fikri elbette kabul edilebilir bir tezdir.

    III. AVRUPA ÜZERİNDEN GETİRİLEN KIPÇAK-KUMAN TÜRKLERİ

    Müslüman Türkler doğudan akın akın Anadolu'ya girmeden önce burada Türkçe konuşan topluluklar zaten vardı. Bunlar Bizans'ın Müslüman akınlarına karşı kullanmak üzere Avrupa-Balkanlar'dan getirdiği Peçenek, Uz, Kıpçak ve Kuman Türkleriydi. Malazgirt savaşında saf değiştirip Selçuklu tarafına geçen Peçenek savaşçılar bu cümledendir. 1071'den itibaren durmayan Türk akınlarından sonra bu toplulukların bir kısmı tekrar Balkanlar'a dönse de büyük bir kısmı İstanbul ve başka yerlere iskan edildi. Muharrem Öçalan'ın(2) bu görüşüne göre Anadolu'ya ilk giren bu Türkler sonradan Manav diye adlandırılacaktır.

    Arkeolog ve tarihçi Adil Yılmaz'a göre ise Manavlar Anadolu'ya 13. yüzyılda giren Kıpçak (Kuman) Türkleridir. İznik İmparatorluğu tarafından doğu sınırına güvenlik gerekçesiyle yerleştirildiler. Buna göre İznik İmparatoru İstanbul’u Haçlılardan almak amacıyla değişik ittifaklar kurarken, doğudan gelebilecek Selçuklu, Türkmen ve Moğol saldırılarına karşı Kıpçak-Kumanların yerleştirildiği bölgeyi tampon olarak kullanmak istemişti. Bugünkü Manavlar bu Kıpçak-Kuman yerleşimcilerin torunlarıdır.

    Her iki görüşe göre de Osmanlı Beyliği kurulmadan önce bölgede Kıpçak-Kuman ağırlıklı Türk nüfus bulunuyordu. Yerleşme aşamasında ve daha sonraları Müslüman olduğu düşünülen bu Türklerin iskan edildiği coğrafya İznik İmparatorluğunun kuzey ve doğu sınırları ağırlıklı idi. İmparatorluk 1261 yılında yıkıldığında Kıpçak yerleşimi tamamlanmıştı ve Eğret köyünün bulunduğu saha tam da bu iskan bölgesinde bulunuyor. Ayrıca Türkiye'deki güncel Manav nüfusu gösteren harita ile İznik İmparatorluğundaki Kıpçak-Kuman yerleşim alanları birbiriyle örtüşüyor. 

    Manavların, Balkanlar üzerinden kuzeyden getirilen Peçenek-Uz veya Kıpçak-Kuman Türklerinin torunları olduğunu esas alan bu görüşün kabul edilebilirliğine katkı sunan en önemli husus, etimolojik olarak manav kelimesini Kuzey Türkçesine bağlayabiliyor oluşudur. 

    Buraya kadar Manavlarla ilgili özetlediğimiz üç genelgeçer görüşten II numaralı olanını eliyorum. Manavların kökeninin Rum olduğu esasına dayanan bu görüşün mantıki temeli bulunmuyor. Yalnız büsbütün yanlış demek ucuz toptancı bir yaklaşım olur; manav kelimesinin kökeni ve yerli Anadolu halkının Müslüman olarak Türkler arasında eridiği gibi yan görüşler akla ve tarihe aykırı değil.

    I. ve III. başlıklarda ele aldığımız görüşlerin bana daha mantıklı ve sıcak geldiğini söylemeliyim. Belki ikisinin karması ortalama bir görüş, Manavları ve Manav kültürünü anlamamıza yardımcı olabilir. Misal, "Osmanlı’nın kuruluşunun görünmeyen mimarlarından yerleşik Oğuzlar (Manav Türkleri), Anadolu’ya yerleşerek göçebeliği terk etmiş Oğuz Türklerini tanımlayan tarihî bir kimliktir. Marmara ve Batı Anadolu’da özellikle Bilecik, Sakarya, Bursa ve Kocaeli hattında köyler kurarak kalıcı yerleşimi sağlayan bu topluluklar tarım, zanaat ve üretim faaliyetleriyle uç bölgelerde Türk varlığını daim kılmış, fetihlerin arkasındaki ekonomik ve sosyal sürekliliği temin etmiştir... Manavlar, Ahî teşkilatıyla bütünleşmiş, şehirleşmenin ve devletleşmenin toplumsal zeminini oluşturmuştur. Bu yönüyle Manav Türkleri, yalnızca Anadolu’nun ilk yerleşik Oğuz kavmi unsurlarından biri değil aynı zamanda gazilerin açtığı yolu üretimle kalıcı hâle getiren asli toplumsal güç olarak Osmanlı’nın kuruluş sosyolojisinde belirleyici bir rol oynamıştır." (3)

    "Manavlar Oğuz/Türkmendir" tarafına meyyal yukarıdaki görüşe karşın, aynı ortalama görüşe misal olması, bununla beraber onların kökenini daha geniş tutması açısından Bilal Selim Filiz(4) beyin düşüncesini gösterebiliriz. Yukarıda Türkiye Manavları Haritasını da alıntıladığım Hocaya göre "Yörükten Manav olan elbette çok, fakat tamamı için böyle bir tanım yapılamaz. Manavların kökenini birçok şekilde ele alıp tanımlayabiliriz."

    Eğret köyü özelinde Manavlar hakkında bazı değerlendirmelerle konuyu bağlayacağız. Evvela günümüzdeki Manav yerleşimlerini belirleyelim. Hemen bütün kaynaklarda en yoğun Manav nüfusa sahip iller Sakarya, Kocaeli, Balıkesir, Eskişehir ve Bilecik olarak gösteriliyor. Bu bölge kadar olmasa da ikinci dereceden Manav yoğunluğunun bulunduğu iller ise Çanakkale, Bursa, İstanbul, Afyonkarahisar, Uşak, Kütahya, Bolu, Düzce... Ayrıca Tekirdağ, Manisa, İzmir, Antalya-Manavgat, Konya, Ankara-Nallıhan, Kastamonu, Mersin, Isparta, Diyarbakır-Çermik ve Çüngüş ilçeleri de Manavların yerleştiği yerlerden olarak sayılıyor...

    Bütün bu Manav varlığı içinde Eğret köyünün durumuna gelince; bu konuda en ilginç değerlendirme şu olabilir: "Afyonkarahisar’da Kıpçak yerleşimlerine dair izler özellikle Sinanpaşa ilçesinde ve bu ilçenin çevresinde belirli bir hatta yoğunlaşmaktadır. Bu yerleşimler Erenler (Kumartaş) köyünden başlayarak Anıtkaya (Eğret), Akdeğirmen (Kumarı), Tokuşlar, Tazlar, Nuh ve Kılıçarslan köylerinden oluşan ortak bir bölgede yer almakta ve Kütahya, Altıntaş’a doğru devam etmektedir." (5)

    Manav nüfusun en yoğun bulunduğu illere dair ağız incelemeleri var. Bunlardan bazıları ile Eğret ağız özellikleri benzerlik gösteriyor, onlara dikkat çekmek istiyorum.

    "Meram añnamamak" deyimi 'laftan sözden anlamamak, dur durak bilmemek, söz dinlememek' gibi anlamlara geliyormuş; bu deyim aynı anlam ve biçimde Anıtkaya (Eğret)te hala kullanılıyor. "Allahekber demek" ezan yakın anlamında; "Halibram berkatı"; kazak, fanila örgüsünde nakış anlamında "örnek"; "yine" yerine "gine"; azarlamak anlamında "çekişmek"; ıvır zıvır, şu bu anlamında "öteberi"; gerçek mi, anlamında "sâyiden mi"; anne karnında bebeği göbeğinden anneye bağlayan kordon anlamında "soñ" gibi daha bir çok ortak kelime ve deyim var.

    Ayrıca halk ağzında kurallaşmış bazı özellikler de dikkat çekicidir. Çoğul eki -ler'deki r düşmesiyle oluşan özel söyleyiş (geçenlerde-geçennêde); kelime içinde yine r düşmesi (severken-sevêken); -ken ekindeki sesli uyumları (okurken-okurkan); kelime başında sedalılaşma ve sonda r düşmesi (takıver-dakıve); r ile başlayan kelimelerin söylenişi (Rahime-İraime, rezil-irezil); kelime başındaki k'nın g'ye dönüşmesi (koca-goca, kalın-galın, kazık-gazık, kapı-gapı) örnekleri bu kurallardan sadece bir kaçı...

    Bunların dışında geniz sesi nazal ñ ünsüzünün yaygın kullanımı da zikredilmelidir. Çünkü Anadolu'da ekseri ağızlarda görülen bu ünsüzün Eğret'teki söylenişiyle Manav ağızlarındaki hali birbirine çok yakın. İstanbul Türkçesi'nde de çok kullanılan ñ, kulağı yormayan, kabalaşmayan, nezih bir tonlamayla söylenirmiş. İşte birbirine benzeyen ñ kullanımının İstanbul ağzına çok yakın olduğunu özellikle belirtelim. Bu özelliği Kıpçak etkisi olarak açıklayanlar da var...

    Kıpçak etkisi konusundaki bir yanılgımı yazmanın yeri geldi. Eğret adını araştırdığımız dönemde pek bir malzeme bulamayıp nihayet "iğreti" kelimesiyle ilişkilendirip bırakmıştık. Zira köyün oluşumuyla ilgili anlatılagelen geçici yerleşim hikayesiyle de örtüşüyordu bu anlam. Bir arkadaş (Mehmet Ali Seçen) Eğret'in Kıpçaklarda bir boy adı olduğunu söyledi. İddiasına kaynak olarak, yukarıda alıntı da yaptığım, Cihad Cihan'ın makalesini göstermesine rağmen, nedense ikna olmamıştım. Şimdi bunun, bütün Eğret hikayesini yeniden elden geçirtebilecek güçte bir bilgi olduğunu düşünüyorum. "Eyret, Kimek-Kıpçak federasyonu içinde bir boy"(6) diye not edilmiş.

    "Anadolu'da Eğret Köyleri" başlıklı bir yazıda, bizim köy dışında Eğret adını taşıyan başka köyleri, tespit edebildiğimiz kadarıyla sıralamıştık. Erzurum'daki Egerti/Egreti köyünden başka daha yakınlarımızda Konya, Manisa, Bilecik ve İzmit'te bu adı taşyan köyler var. İlginçtir, Erzurum dışındakilerin dördünün tarihinde az çok geçici yerleşim ve başka bir yere nakil hikayesine rastlanıyor. Tıpkı bizim Eğret'imizde olduğu gibi. Kelimenin anlamını "iğreti" ile ilişkilendirmemizi kolaylaştırmıştı bu benzerlik. Şimdi ortaya çıkan başka bir benzerlik daha var; beş Eğret'in bağlı olduğu illerin tamamı (Afyon, Bilecik, Kocaeli, Konya, Manisa) Manav yerleşiminde birinci ve ikinci derece yoğunlukta yerlerden... Bunu Eğret'in bir Kıpçak boyu olduğu bilgisiyle birleştirelim... Malesef Türkçe olmadığı gerekçesiyle beş Eğret'in adı da değiştirilmiş...

    Başa dönersek, kelimenin Eğret'te Manav-Macur ayrımında kullanıldığını, bu sebeple geçmişinin de ancak Macur köylerinin kurulduğu 19. yüzyıl sonlarına kadar çekilebileceğini söylemiştik. İlk defa Manav diye lakaplanan Hacımahmutların 1860 doğumlu Ahmet'in delikanlılığı tam da çevreye Macur köylerinin kurulduğu döneme rastlar. Bu dönemde Eğret'te ondan başka çok Ahmet vardır. Eğret'in yerlisi olanı da var, Şehirlisi de; Kafkas muhaciri de var, Türkmen-Yörük olanı da... Zannediyorum ayırtedebilmek için Türkmen Ahmet, Yörük Ahmet, Macur Ahmet, Çerkez Ahmet, Türkmen Ahmet benzeri lakaplama yoluna gittiler. Hacımahmutların Ahmet'e de böylece Manav dediler. Şimdiki Manavlar sülalesi böylece oluştu.

    Bulgaristan ve Romanya'da Anadolu'dan gelen Müslüman-Türk tüccarlara manaf/manav denildiğine dair bilgi de çok değerlidir. Bütün bunlar, en azından bizim bölgede, manav sözünün 19. yüzyıl sonlarındaki macur köylerinin oluşum dönemini gösteriyor. Yeni veya geri geldikleri Anadolu'daki halka manav dediler. Bunun sebebi kelimenin Rumca yerli halk, Kuzey Türkçesindeki bey, bey soyu anlamları veya Balkanlar'da işittikleri Anadolu'dan gelenlere manav yakıştırması yapılması olabilir.

    Macurların bizim köylülere manav diye hitapları 20. yüzyılda da devam etmiş. Babamdan dinlemiştim; Hoca Dedemin Cumalı ve Susuzosmaniye'de imamlık yaptığı yıllarda babamın yaşı küçükmüş. Sık sık Eğret'ten kaçıp Dedemin yanına gidermiş. Macurların kendisine 'Manav Yavrısı' diye takıldıklarını söylemişti. Bir de Cumalılı Kopuk Selim'in Çilmahmut'un odada yaşadıklarına dair söyledikleri var: "Bilmem nettimin Manavları! Öyle bi namaz kılıyolar, bitmek bilmiyo..." Son olarak Kölgecinin Halil İbrahim Ağanın şahit olduğu bir olayı zikredelim. Yeniceli asker arkadaşıyla muhabbet ederlerken bizim köyden birisi misafiri "Çerkez" diye iğnelemiş. Adam galiba biraz kızmış ve "E, ben Çerkezsem sen de Manavsın!" karşılığını vermiş. 

    Bunun gibi örneklerden manav kelimesinin bizim buralara Macurlarca getirildiği sonucuna ulaşabiliriz. Belki çok önceden de vardı da unutulmuştu, o kadarını bilemeyiz. Yalnız bize Macurlardan başka Yörüklerin de "Manav" dediğini ıskalamamalıyız. Tabi önceden böyle dediklerine dair bir şey yok, büyük ihtimal Macurlarla sosyal ilişkiler arttıkça toplum geneline yayıldı bu tabir...

    Şu hususu da unutmamalıyız; karşılıklı olarak birbirine Manav-Yörük-Macur söylenişlerinde gizli açık bir tariz, aşağılama, kendini ondan üstün görme anlamı bulunuyor. Yörükler, Macur ve Manavlara "En Türk biziz!"; Manavlar, Yörük ve Macurlara "Anadolu'ya önce biz geldik, buraların asıl sahibiyiz!"; Macurlar da Yörük ve Manavlara "İlkelsiniz, size medeniyet getirdik!" der gibiler. Bu durum sadece buralarda değil, en yoğun Manav bölgelerinde bile böyleymiş. Neyi üleşemiyorsak...

    Bizim köy açısından garip olan şu ki, herkes bize Manav diyor; ama biz bunun farkında değiliz. Bilal Selim bey "Afyon, Kütahya Manavları Manav olduklarını bilmezler" demekle haklı galiba...

    Netice olarak bende bir fikir oluştu, ama yine de sorulasıdır: Eğret'i Türkmen Yörükler mi kurdu, Manavlar mı? Ya da şu soru: Manavlar Türkmen mi, Kıpçak mı?

 

    (1) Dr. Selami Kurt, "Osmanlı Vakıflarının Kırsal Kesimdeki Sosyo-Kültürel ve İktisadi Hayata Etkisi: Hacı İbrahim Zaviyesi Örneği" 

    (2) Muharrem Öçalan, Sakarya Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi

    (3) Prof. Dr. Selma Yel, Gazi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi

    (4) Bilal Selim Filiz, Dokuz Eylül Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi

    (5) Doç. Dr. Cihad Cihan, "Afyonkarahisar'da Kıpçak/Kuman Yerleşimlerine Dair Bazı Tespitler", VIII. Uluslararası Afyonkarahisar Araştırmaları Sempozyumu Bildiri Kitabı, Afyonkarahisar Belediyesi Yayını, 2019, s.1160.

    (6) Doç. Dr. Cihad Cihan, a.g.e. s.1163



19 Aralık 2025

Asker Kaçakları

 
    Osmanlı'daki askerlik sisteminden çok bahsettik. Temel ve rediflik süreçleriyle bazen 10 yılı aşabiliyordu. Aslında rediflik dönemi temel askerlik kadar sıkı değildi, bedeli ödenerek ertelenebiliyor, sık sık izin kullanılabiliyor, bu dönemin önemli bir kısmı memleketinde hatta köyünde geçirilebiliyordu. Tabi harp yoksa...

    Eğer harp varsa, temel ile redif askerliğin farkı olmazdı. Misal 1911-1922 arası hiç bitmeyen harplere sahne olduğu için askerliğini bitirmiş bütün redifler hep cephedeydi. Bu yüzden o dönemi yaşayan dedelerinin 10 yıldan fazla askerlik yaptığına dair çok hikaye duyarsınız. Özellikle Cihan Harbinde redifler de yeterli gelmemiş, seferberlikle eli silah tutan herkes askere çağrılmış.

    1. Dünya Savaşından sonra ordumuz dağıtılmış olmasına rağmen kalanlarla hemen Milli Mücadele başladı. Dolayısıyla askerden terhis olma gibi bir durum söz konusu bile olamazdı. İşte bu dönemde askerden kaçışlar da çok yaşanırmış. Uzun zamandır köyünden, çoluk çocuğundan ayrılık var, bir de orduda henüz düzen sağlanamayınca; hatta henüz düzenli ordu bile oluşturulmadığı boşlukta firarlar yaygınlaşmış.

    Çerçi Mehmet Maraş'tan firar edip gelince rediflik dönemini bir yıl daha uzatmış, ama bu uzatmayı Afyon'da tamamlamasına izin vermişler. Kardeşleri evin yönetimini sağlayamadığı için her akşam at arabasıyla gelir, planlamayı yapıp sabah olmadan birliğine dönermiş. Arabası çerçi arabasına benzetildiği için lakabını da bu dönemde kazanmış.

    Dayı Hasan Yola'nın da Sakarya Savaşı sırasında firar ettiğini anlatıyorlar. Onunki firar mı yoksa düşman arasında kalıp saklanma mı tam belli değil. Haymana'nın bir köyünde bir kadının yanına saklanmış, daha sonra ona harmancı durmuş. Yakalanmamak için kadının şalvarını giyer, örtmesine bürünür öyle çıkarmış. Zaten ufak tefek olduğu için uzun süre böyle saklanmış. Gavur gittikten sonra Eğret'e döndüğünü söylüyorlar.

    Tabi gerek Cihan Harbi sırasında, gerekse Milli Mücadele döneminde bütün firarlar bu iki örnekteki gibi masumane olmuyordu. Bazı asker kaçkınlarının cephede çarpışan yiğitlerin karılarına, gelinlerine musallat oldukları, çok malları gaspettikleri, otorite boşluğundan faydalanıp eşkıyalığa soyundukları da anlatılanlar arasında... 

    Böyle yüz kızartıcı firar olayları Eğret'e mahsus olmayıp bütün ülkeye yaygınlaşmıştı. Bilindiği gibi 1920 yılında sırf bunun önüne geçebilmek için İstiklal Mahkemeleri kuruldu. Afyon'da İstiklal Mahkemesi kurulmadı, burayla ilgili davalar Konya'da görüldü. Konya İstiklal Mahkemesi kayıtlarında bizim köyü ilgilendiren bir karara rastlamadım. Ancak Yozgat İstiklal Mahkemesi kayıtlarındaki bir kararda Eğret'in ismi geçiyor.

    "Asker firarilerinden para almak, salıvermek fiilleriyle maznun, mevkuf piyade çavuşu Yozgadlı Ömer oğlu İbrahim ve el-yevm cebhe-i harbde bulunan nefer Ali ve Mehmed’in icra kılınan muhakemeleri neticesinde: İbrahim Çavuş’un Eğret karyesindeki firarileri bi’l-vasıta rüşvet almak suretiyle salıverdiği hakkında kanaat-bahş-ı vicdan olacak delil ve emare-i kanuniye mevcut olmadığından beraetine ve ancak merkumun sevabık-ı ahvalinin gayr-i mazbut bulunduğu evrak-ı mevcude mündericatıyla tahakkuk etmesine binaen bir daha jandarmalıkta istihdam edilmemek üzere mahfuzen cepheye sevkine ve karye-i mezkûre firarilerini para mukabilinde salıverdikleri gerek tahkikat-ı evveliye evrakı ve gerekse İbrahim Çavuş’un ifadatı ve kendilerinin setr-i cürm maksadıyla tevilen vuku’ bulan ikrarlarıyla sabit olan nefer Ali ve Mehmed’in el-yevm cephede bulunmaları hasebiyle haklarındaki tahkikat ve takibatın teciline müttefikan karar verildi. 26 Teşrinievvel 37"

    Bu karar 1921 sonbaharında verilmiş, Sakarya zaferinin kazanıldığı vakit... Yalnız yargılanan üç kişiye isnat edilen suç, henüz Eğret'in işgal edilmediği Mart 1921 öncesinde işlendiği anlaşılıyor. Olay şu: Jandarma Çavuşu İbrahim, yanında Ali ve Mehmet adındaki iki erle Eğret'te asker kaçaklarını yakalamış. Sonra aracılar vasıtasıyla rüşvet alarak onları serbest bırakmış. Mahkeme sırasında Çavuş tutuklu, diğer iki er ise cephede bulunmaktadır. Delil yetersizliğinden İbrahim Çavuş beraat ediyor, erler de cephede olduğu için soruşturma bitiriliyor. Yalnız her ne kadar delil olmasa da önceki soruşturma evrakından rüşvet aldığı anlaşıldığı ve sicili de bozuk olduğu için bundan sonra İbrahim Çavuş'un jandarmalık yapmamasına ve hemen cepheye gönderilmesine karar veriliyor.

    Eğretli asker kaçaklarının kimliğine dair bilgi yok. Yargılamanın neden Yozgat'ta yapıldığının açıklaması şöyle olabilir: İbrahim Çavuş kendisi de bir asker kaçağı olarak memleketi Yozgat'a gitmiştir. İşgalden uzak bir yer olduğu için orada rahat edeceğini düşünmüş olmalıdır. Fakat yakalanmış işte... Belki de hakkında şikayet de vardı... Yakalandığı yerde, o dönemde sırf bu iş için kurulan İstiklal Mahkemesinde yargılanıyor...

    Sonuç olarak, yerel ve ulusal tarihimiz hep kahramanlık hikayeleriyle dolu değil...



07 Aralık 2025

Mandıra ve Hender Bahar


    "İç Batı Anadolu'da Akarçay havzasındaki araştırmalarımız bu alanda yoğun Orta ve Geç Demir Çağı yerleşimlerine işaret etmektedir. Kuzey Batı Anadolu bağlantısı üzerinde konumlanan Hender Bahar Höyüğü, aktif birçok dönemli yerleşim yeriydi. Bu çalışma, HBa olarak isimlendirdiğimiz Hender Bahar Mezarı'nın duvarlarında devşirme malzeme olarak bulunan bir Eski Persçe kraliyet yazıtının keşfini sunmaktadır. Mezar, 13. yüzyılın sonlarına tarihlenmekte olup Hender Bahar Höyüğü'nün yakınına inşa edilmiştir. Buluntu, Mezar'ın batı duvarındaki bir taş bloktur. Üzerinde, Eski Pers kraliyet yazıtının bir parçası olan parçalanmış bir işaret bulunmaktadır. İşaret, günümüzde AM3 olarak bilinen Auramazdā logogramının bugüne kadar bilinmeyen bir çeşididir. Blok, başlangıçta henüz keşfedilmemiş bir mimari yapının parçasıydı. Muhtemelen bölgede devşirme malzeme olarak kullanılan bloklarıyla birlikte parçalanmıştır. Kesikler, Eski Pers çivi yazısının çevresel kullanımına işaret etmektedir."

    Yukarıdaki paragraf bu yıl içinde yazılan bir makaleden... Hender Bahar Mezarı'ndaki Eski Bir Pers Parçası* başlıklı bu makale Özdemir KOÇAK, Selim Ferruh ADALI, Enver AKGÜN ve Ömür ESEN ortak çalışmasıyla hazırlamış. Makalede işlenen konu üzerinde durup bir sonuca varacağız. Önce başlığa çekilen Hender Bahar mezarından bahsedelim.

    Adı geçen mezar/türbe Osmanköy güneydoğusunda Herdane Bahar Baba yatırı olarak biliniyormuş. Şu anda harabe halindeki bu türbe kalıntısının 13. yüzyılda yapıldığı söyleniyor, yani Eğret Kervansarayından daha eski. Hemen yakınında aynı adla, yani Hender Bahar diye anılan bir höyük bulunuyor. 2019 ve 2020 yıllarında bölgede yapılan yüzey çalışmaları çerçevesinde bu höyük  de incelenmiş. Tabi bu sırada türbe de incelenmese olmazdı. 

    Türbe kalıntılarında çok fazla devşirme malzeme bulunması araştırmacıların dikkatini çekmiş. Fakat onları asıl şaşırtan bir blog taştaki çivi yazısı ifadeleri olmuş. Yapılan araştırmada bu yazının bir Pers hanedanlığına ait kitabenin parçası olduğunu keşfetmişler. Zerdüştlük inancının iyilik/bilgelik tanrısı olan Ahuramazda'dan bahsedildiğini çözmüşler. İşte bu taştan yola çıkarak önemli bilimsel tespitler yapılmış makalede... Beni heyecanlandıran noktalardan bahsedeceğim... 

    Türbeye bir kilometre mesafede iki tümülüsten oluşan ve halkın Çatalüyük adını verdiği bir başka höyük daha var. Bizim Çatalüyük'e ne kadar benziyor, üstelik orası da bizimkinde olduğu gibi kaçak kazılara maruz kalmış. Neyse, işte araştırmaya bu Çatalüyük'ü de dahil ediyorlar. Hatırlanacağı üzere aynı yıllarda bizim köydeki Bayramgucağı, Terlemezinüyük, Çatalınguyu, Mandıra, Ardıçlıguyu, Cinlidere mevkilerinde de yüzey araştırması yapılmıştı. Hepsi aynı çalışmanın parçasıymış. Osmanköy'deki çalışmalarında tarih öncesinden Hellenistik döneme kadar çok farklı çağlara ait buluntular elde edilmiş. Bunlardan yola çıkarak ele alınan bölgede "yerleşimin Kalkolitik Çağ'dan beri neredeyse kesintisiz olarak iskan edildiği" sonucuna varıyorlar. 

    Frig ve Lidya egemenliğinden sonra bölgede Perslerin dönemi başlamıştı. Hender Bahar höyüğünden başka bölgenin önemli yerleşimleri arasında Bayramgucağı da sayılıyor. İşte Persler döneminde bu  yerleşimlere dokunulmamış, hatta bazıları Pers eyaletlerinin başkenti hüviyetine bürünmüş. Hender Bahar Höyüğü'nün en yakındaki eyalet başkenti (muhtemelen Sinanpaşa Küçükhüyük)e bağlı bir yerleşim olduğunu düşünüyorlar.

    Çivi yazılı devşirme taşa dönecek olursak... Bunun Perslerin Ahmeriş Hanedanlığı dönemiyle ilişkili olduğu kesinmiş. Pers anakarası (İran) saraylarında benzerleri tespit edilmiş. Burada yani Hender Bahar mezarında bulunması ise, yakınlardaki kalıntılardan devşirile devşirile en son 13. yüzyılda türbe duvarına yerleştirildi, biçiminde açıklanabilirmiş. Taşa asıl kaynak olarak ise metropluk (eyalet) sarayı gösteriliyor. Şu cümleler çok dikkat çekici: "Eski Persçe yazıt bloklarından oluşan bir mimari yapının Hender Bahar Höyüğü civarında var olduğu tahmin edilmektedir; ancak bu yapı şu anda kayıptır veya henüz keşfedilmeyi beklemektedir."

    Hender Bahar mezarında keşfedilen taşın önemi, üzerinde Persçe çivi yazısı bulunmasıdır. Bu bölgede daha önce böyle bir buluntuya rastlanmamış. Onu bizim için önemli kılan bu Pers bağlantısı... Peki, neden?

    Hatırlanacağı üzere Mandıra mevkiinin adından yola çıkarak en son Pers Komutan Mardonios ile mantıksal bir bağ kurmuştuk. Elimizde veri yoktu, sadece kelimelerdeki ses benzerliğinin yordamıyla ilerlemeye çalışmıştık. Şimdi şu taş, kesinlikle bu bölgenin önemli bir Pers egemenliğine sahne olduğunu gösteriyor. Üstelik makalede çivi yazısıyla kitabe yazma geleneğinin buralara I. Darius döneminde geldiği öne sürülmüş. Bu isim de bize yabancı değil; zira Mandıra yerleşimine adını verdiğini düşündüğümüz Mardonios, İmparator I. Darius'un komutanlarındandı... 

    Gerçi makalede Hender Bahar Höyüğü ile Anıtkaya'dan sadece Bayramgucağı yerleşimi ilişkilendirilmiş. Bence bu Persçe yazıttan sonra Mandıra ile bağ kurmak daha mantıklı olabilir...

    *Hender Bahar Mezarı'ndaki Eski Bir Pers Parçası


05 Aralık 2025

2. Süvari Tümeninin Büyük Taarruz Harekatı

     Dr. Çağlar Öngel*

    27 Ağustos 1922 tarihinde saat 10.00’da yazılan Ordu emri beş buçuk saat sonra 5. Süvari Kolordusu’na gelmiştir. Bu sırada ise durum değişmiştir. Uşak’tan Yunan süvari tümeninin gelmesini kuvvetle bekleyen 5. Süvari Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa, asıl kuvvetiyle Balmahmut’a yapacağı bir harekette Yunan süvari tümenine arkasını vermekten çekiniyordu. Bundan dolayı Yunanlılardan önce 2. Süvari Tümeni’ni İlbulak Dağı geçitlerinden geçirerek Afyonkarahisar - Kütahya demir yolunu kesmeye ve 14. Süvari Tümeni’ni akşama kadar batıya karşı bırakıp gece olunca onu da 2. Süvari Tümeni’nin arkasından yürütmeye kadar vermiştir. 5. Süvari Kolordu Komutanı’nın yanında bulunan 2. Süvari Tümen Komutanı, İlbulak Dağlarını aşıp kuzeye geçmektense Balmahmut istikametine doğuya gitmek teklifinde bulunmuş ise de Fahrettin Paşa kararını değiştirmemiştir. Fahrettin Paşa Akçaşar’dan 27 Ağustos 1922 tarihinde şu emri vermiştir; “2. Süvari Tümeni düşmanla daima yan ve gerisinden teması sağlayacaktır. Tümen bu emri alınca Başkimse - Ulucak - Eğret genel doğrultusunda ilerleyerek bu gece Gazlıgölle - Belçeşme (İhsaniye) arasında demir yolunu tahrip edecek ve Araplı çiftliği doğrultusunda güneye dönerek düşman gerilerini vuracaktır.” demiştir. 5. Süvari Kolordusu Komutanı Fahrettin Paşa’nın 27 Ağustos 1922 tarihinde saat 14.00’de 1. Ordu Komutanlığına telsizle verdiği raporda, Olucak civarında tümenin toplanmasının zor olacağını ve fazlaca kayıp verdiğini ifade etmiştir. Her iki tümenin Beşkarışhöyük’te toplandığı vurgulanmıştır. Geri ile bağlantı kurulmadığından dolayı iaşe sıkıntısı çekildiği bildirilmiştir. 27 Ağustos 1922 tarihinde 5. Süvari Kolordu Sahra Topçu Taburu ve Telsizi Çayhisar’a geldiği söylenmiştir. 1. Ordu Komutanı’nın 27 Ağustos 1922 tarihinde saat 14.15’de yazdığı takip emri saat 18.45’de 5. Süvari Kolordu Komutanı’nın eline geçmiştir. 5. Süvari Kolordusu’nu ilgilendiren kısmında Yunan kuvvetinin tutunmasına meydan verilmemesi, Yunan kuvveti çekilişinin bozguna uğratılması görevi vardır. 1. Ordu Komutanlığının bu emri 5. Süvari Kolordusu’nun tertiplerine uygun geldiğinden kendi emrinde bir değişiklik yapmamıştır. Fahrettin Paşa ise 27 Ağustos 1922 tarihinde saat 21.30’da Akçaşar’dan ve 2. Süvari Tümeni’nin peşinden, Eyice yolu ile Olucak’a hareket etmiş ve 27 Ağustos 1922 gece yarısı oraya varmıştır. 2. Süvari Tümeni Komutanı 5. Süvari Kolordusu’nun emrini Başkimse’de almış ve hemen hareket etmiştir. Kol nihayet 27 Ağustos 1922 tarihinde saat 21.30’da Başkimse’yi terk etmiştir. 2. Süvari Tümeni 27 Ağustos 1922 tarihinde gece boyunca yürüyerek 28 Ağustos 1922 sabaha karşı Anıtkaya dolaylarına gelmiştir. Yürüyüş derinliği çok artmış ve hayvanlar çok yorulmuş olduklarından burada bir saatten fazla dinlenmişlerdir. 2. Süvari Tümeni Başkimse’den geçtikten sonra 1. Yunan Tümen birlikleri köyü işgal ederek ateşe vermişlerdir. 2. Süvari Tümen karargahı yanmakta olan köye 300 metre yaklaştığı zaman Yunanlılarla karşılaşmıştır. Yunan erleri önce büyük bir telaş ve heyecan içinde bağrışmaya başlamışlar, sonra kendilerini toplayıp şiddetli bir ateş açmışlardır. Bu yüzden 2. Süvari Tümeni, Eyice doğrultusuna yürümekte olan tugayla irtibatı kaybetmiştir. Ancak sabaha karşı birleşerek 28 Ağustos 1922 saat 5.00’de Olucak’ta toplanmıştır. 27 Ağustos 1922 gece muharebesinde Yunanlıların da kayıpları olmakla beraber 2. Süvari Tümeni’nden 5 subay ve 20 er yaralanmış, 3 er şehit olmuştur.

    Fahrettin Paşa anılarında 27 Ağustos 1922 tarihinde Anıtkaya bölgesinde büyük bir Yunan ordugahını tespit ettiğini ifade etmiştir. Fahrettin Paşa’ya göre bu birliklerin Türk Ordusu’nun sağ tarafına saldıracak ya da geri çekilerek İlbulak – Dumlupınar – Toklu hattında yeni bir cephe tutacağını belirtmiştir. Fahrettin Paşa, bunun üzerine birliklerini bölgeye sevk ederek Yunan karargahına saldırmaya karar vermiştir. Ancak 2. Süvari Tümeni, General Nikolaos Trikoupis ile çatışmak zorunda kalmıştır.

    1. Ordu Komutanlığı 27 Ağustos 1922 tarihinde saat 11.00’den sonra Batı Cephesi Komutanlığına gönderdiği akşam harp raporunda; 2. Süvari Tümeni’nin Akçahisar ve kuzeyinde bulunduğunu ifade etmiştir.

    2. Süvari Tümeni Başkimse’den 27/28 Ağustos 1922 gecesi Anıtkaya’ya hareket etmiştir. Yolların kötü olması ve gecenin karanlığından dolayı 2. Süvari Tümeni ikiye ayrılmıştır. Önde yürüyen 4. ve 2. Süvari Alaylarıyla bir top bataryası Anıtkaya’ya, arkadan yürüyen 20. ve. 13. Süvari Alaylarıyla 2. Süvari Tümen karargahı Anıtkaya güneyine 4-5 km güneyden ilerlemişlerdir. 28 Ağustos 1922 gecesi yürüyüşünde 2. Süvari Tümeni’nin yürüyüş derinliği çok artmıştır. Askerleri ve hayvanları dinlendirmek, kuvvetleri toplamak için 2. Süvari Tümen Komutanı kola istirahat vermiştir. Ortalık ağarınca Bayramgazi’nin kuzeyinde Anıtkaya şosesi üzerinden kuzeye giden bir yürüyüş kolu görülmüştür. 1. Yunan Kolordusu’na bağlı istihkam taburu ve yedek subay talimgah öğrencileri Afyonkarahisar’dan çekilmiştir. Bu durum karşısında 2. Süvari Tümen Komutanı demir yolunu tahripten önce 13. Alayı’na taarruz etmesini ve 20. Alayı ile bağlı birliklerin ileriye yanaşmasını emretmiştir. 13. Alayı’nın öncü bölüğü Yunan kuvvetiyle yaya muharebe etmiştir. Bunu gören 2. Süvari Tümen Komutanı 13. Alayı’nı atlı hücuma kaldırmıştır. 13. Alay’ın rastladığı motorlu araçlar tahrip edilmiş ve içlerinden çıkıp savunmak isteyen Yunan askerileri etkisiz hale getirilmiştir. Bu muharebede Yunan kuvvetlerinden 5 subay ve 30 asker esir alınmış, 100 kadar ölü verdirilerek 10 kamyon tahrip edilmiştir. Belce köyünün 2 km batısındaki sırtlara çıkan Yunan taburu 13. Süvari Alayı’nın demir yoluna ilerlediği sırada şiddetli ateş açmış ve 13. Süvari Alayı yaya muharebe etmek zorunda kalmıştır. 20. Süvari Alayı da Resulbaba Tepesi’nden 12. Yunan Tümeni’nin batıya yürüyüşte olduğunu görmüştür. 2. Süvari Tümen Komutanı, 13. Süvari Alayı’nı geriye çekerek, 20. Süvari Alayı’nın gerisine gelmesini ve 20. Süvari Alayı emrine girmesini, 20. Süvari Alayı’na da Resulbaba Dağı’nı gözetlenmesini, zor bir durum karşısında kalırlarsa Olucak doğrultusunda çekilmelerini emretmiştir. 2. Süvari Tümen Komutanı da 2. ve 4. Süvari Alaylarının yanına Anıtkaya’ya gitmiştir. Ortalık ağarınca Anıtkaya’da bulunan Yunan ordugahına şiddetle bir baskın yapmıştır. Ordugahta 2. Yunan Kolordu Komutanı General Diyenis Anıtkaya’da bulunmaktaydı. Diyenis çadırda bulunduğunda çadırına mermi isabet etmiş ve 9. Yunan Tümen Komutanları da ateş altında kalmışlardır. Komutanlar büyük bir şaşkınlık geçirdikten sonra oradaki birliklerle karşı koymaya başlamışlardır. 9. Yunan Tümeni de Anıtkaya ve Yenice bölgelerinden kuvvetli bir topçu desteğiyle karşı taarruza geçmiştir. Bu taarruz 2. Süvari Tümeni’ni zora sokmuştur. Yenice köyündeki Yunan kuvvetinin ilerlemesi üzerine geri çekilmek zorunda kalmıştır. 2. Süvari Tümen Komutanı Ahmet Zeki Bey, saat 9.30’da Yenice köyüne geldiği zaman 4. ve 2. Süvari Alaylarının hızla çekildiklerini görmüştür. Yunan kuvvetleri Yenice’den topçu bataryalarıyla 2. Süvari Tümeni’nin çekilen kollarını şiddetle ateş altına almışlardır. 2. Süvari Tümen birlikleri iki kolla Olucak doğrultusuna çekilmeye devam etmişlerdir. Bu sırada 5. Süvari Kolordusu’nun saat 8.00’de Olucak’tan yazılmış bir emir almıştır. Bu emirde alınan esirlerin ifadesiyle 7. ve 1. Yunan Tümenlerinin Dumlupınar’a çekilme emrinin verildiği ifade edilmiştir. Bu sabah Çatkuyu – Başkimse arasından batıya giden Yunan kuvvetlerinin görüldüğü ifade edilmiştir. Bir Yunan kuvvetinin de Anıtkaya’ya doğru ilerlemekte olduğu ve 14. Süvari Tümeni’nin Akkaya Tepesi’ni tuttuğu anlaşılmıştır. Anıtkaya’ya gitmekte olan Yunan kuvvetinin 2. Süvari Tümeni tarafından oyalanarak, tümenin Batak köyü civarında toplanacağı emredilmiştir. 2. Süvari Tümeni’nin Olucak’tan kuzeye gittiği görülünce 14. Süvari Tümen Komutanı Yunan kuvvetiyle temasta olan 5. Süvari Alayı’nı artçı, 54. Süvari Alayı’nı yancı bırakarak Beşkarışhöyük’e çekilmeye başlamıştır. 14. Süvari Tümeni’nin bir savunma muharebesi yapmadan erken çekilişi 5. Süvari Kolordu karargahını ve 2. Süvari Tümeni’ni zor duruma düşürmüştür. Halbuki arazi savunmaya elverişli ve durum da tehlikeli değildi. 28 Ağustos 1922 tarihinde saat 10.00’da Yunan kuvvetinden takviyeli 23. Yunan Alay Müfrezesi ilerleyerek Kozluca tepelerini işgal etmiştir. Anıtkaya’dan ilk çekilen 4. Süvari Alayı Olucak’a gelince 5. Süvari Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa, adı geçen alayı yanına alarak Batak batısına doğru hareket etmiştir. Yunan topçu bataryası Yenice civarından bütün bölgeyi Emretepe’ye kadar şiddetli ateş altına almıştır. Yenice’den gelen 9. Yunan Tümen piyadesi Olucak köyüne girmiştir. Şiddetli topçu ateşlerinden kurtulan 5. Süvari Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa, 4. Süvari Alayı’na Beşkarışhöyük köyünün güney tepelerinde mevzi aldırmıştır. Geride kalan 2. Süvari Tümeni’nin 13. ve 20. Süvari Alayları Kozluca tepelerinin Yunan kuvvetleri tarafından tutulduğunu bilmediklerinden Yenice güneyinden gördükleri baskı üzerine Olucak güneyindeki vadiye sapmışlar, Kozluca ve doğusundaki tepelerde bulunan Yunan kuvvetlerinin şiddetli ateşine yakalanmışlardır. Bu olumsuz durumdan kurtulmak için 13. ve 20. Süvari Alayları atlı hücuma kalkışmışlarsa da başarılamamıştır. Taarruzda Yunan piyade hatlarını yararak bir kısım erler daha güneydeki 4. Kolordu birliklerine katılmışlardır. Bu muharebede 13. Süvari Alay Komutanı ile beraber bir subay, dört er şehit ve iki subayla, 16 subay, 32 er yaralı, 172 er kayıp verilmiştir. Bunlar arasında 20. Süvari Alayı’nın 3. Bölük Komutanı Yüzbaşı İhsan ve Teğmen İshak ve İdris, 13. Süvari Alayı’nın 4. Bölük Komutanı Yüzbaşı Hasan Hüseyin, 20. Süvari Alay Komutan Yardımcısı Yüzbaşı Nasuh, 13. Süvari Alay Komutanı Yüzbaşı Galip de vardır. 2. Süvari Tümeni’nin 28 Ağustos 1922 tarihinde belirtilen insan ve 260 hayvandan başka silah ve gereç kayıpları da önemli olup 199 piyade tüfeği, 1 ağır makineli tüfek, 8 hafif makineli tüfek, 4 top, 320 kılıçtır. 2. Süvari Tümeni Eskişehir - Kütahya demir yolunu tahrip etmek görevini yapmamış ise de Yunan İhtiyat Tümenlerinin hareketlerini geciktirmiş ve Yunan yüksek komuta mevkilerinde büyük şaşkınlığa sebep olmuştur.

    5. Süvari Kolordusu Komutanı Fahrettin Paşa’nın 27 Ağustos 1922 tarihinde saat 14.00’de 1. Ordu Komutanlığına telsizle verdiği raporda, 2. Süvari Tümeni’nin, Yunan kuvvetlerinin çeşitli yerlerden ateşine maruz kaldığı ve Olucak civarında toplanması gerektiğini ifade etmiştir. Raporun devamında iki tümeninde Beşkarışhöyük’te toplanıldığı, geri kısımla irtibat sağlanamadığı için iaşe sıkıntısının çekildiği ve eski cephanenin nakledilemediğini belirtmiştir. 1. Ordu Komutanlığı bu raporu 28 Ağustos 1922 tarihinde saat 16.35’de almıştır. Bu durumdan, 5. Süvari Kolordusu’nun tesirinden Yunanlılar Altıntaş şosesi boyunca ve Resulbaba dağlarından kuzeye, sonra da Resulbaba kuzeyinden batıya döndüğü, asıl kuvvetleriyle Dumlupınar mevzilerine çekilmek ve İzmir doğrultusunu kapamak istediği orduca anlaşılmıştır. Buna karşı 1. Ordu’nun bütün kuvvetiyle Yunan kuvvetinden önce Dumlupınar mevzilerini tutarak İzmir yolunu kesmek için 28 Ağustos 1922 tarihinden itibaren Dumlupınar genel istikametine yöneltilmesi, biraz geç de olsa başarı ile yapılmıştır. 5. Süvari Kolordu karargahı ve 2. ve 14. Süvari Tümenleri Beşkarışhöyük - Genişler bölgesinde 28 Ağustos 1922 tarihinde öğle vakti toplanmışlardır. 2. Süvari Tümeni çok sarsıldığından dinlenmesi ve kendine çekidüzen vermesi gerekiyordu. Yunan birlikleri Kozluca (Akkaya) tepesinden daha kuzeye geçmemiştir. Doğudan ilerleyen ve 2. Süvari Tümeni’ni takip eden 9. Yunan Tümeni de Olucak’da kalmıştır. 1. Ordu ile irtibatı olmayan 5. Süvari Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa dost ve düşman birlikler hakkında genel bir bilgiye sahip değildi. Fahrettin Paşa, Yunanlıların Dumlupınar hattında tutunmak istediklerini tahmin ediyordu. 5. Süvari Kolordusu’nun durumu çok kritikti. 1. Süvari Tümeniyle Kolordu Topçu Taburu, taşıma araçlarının hepsi Sinanpaşa Ovası’nda kalmışlardı. Elindeki kuvvetlerden 20. Süvari Alayı’nın bir bataryası iş göremez bir haldeydi. 5. Süvari Kolordusu’nun elinde altı süvari alayı ile dört dağ topu kalmıştı. Cephane azalmış, iaşe köylerden temin ediliyordu. 5. Süvari Kolordusu Komutanı Fahrettin Paşa, çok yorgun olan 2. Süvari Tümeni’ni 28 Ağustos 1922 tarihinde saat 13.30’da Kurtköy’e göndermiş ve kuzeydoğu, kuzey ve batı doğrultularının keşfini emretmiştir. 2. Süvari Tümeni, birliklerini toplayarak 5. Süvari Kolordu karargahı ile beraber Kurtköy’e gitmiş ve konmaya geçmiştir. Nikolaos Trikoupis’in hatırasında, 15 Ağustos 1922 tarihinde diyerek 28 Ağustos 1922 kastetmiş ve Eğret Savaşı olarak nitelendirmiştir.

    Özetle 27 Ağustos 1922 tarihinde öğleden sonra Başkimse üzerinden 2. Süvari Tümeni Yelgediği’ne, Yunan Ordusu’nun arkasına geçerek taarruz etmiştir. 2. Süvari Tümeni Yıldırım Kemal İstasyonu’nu tahrip etmiş, demir yolundaki birliklerle çarpışmıştır. 27 Ağustos 1922 tarihinde öğleden sonra saat 15.30’da 5. Süvari Kolordusu’na ulaşan emir gereği Tümen, Kütahya-Afyonkarahisar demir yolunu İhsaniye bölgesinde kesmek için görevlendirilmiştir. 2. Süvari Tümeni demir yolunu kestikten sonra, 1. Süvari Tümeni’ne katılacaktı. 27 Ağustos 1922 tarihinde saat 18.45’te takip emrinin gelmesiyle 2. Süvari Tümeni 28 Ağustos 1922 sabahı Anıtkaya’ya ulaşmıştır. 5. Süvari Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa, uyguladığı bu taktikle, Sinanpaşa Ovası’nı Altıntaş Ovası’ndan ayıran, İlbulak Dağı’na el atmıştır. Böylece Sinanpaşa Ovası’ndaki Yunan birliklerinin geri çekilmesi önleneceği, Altıntaş Ovası’ndaki birliklerin de güneye inerek buradaki kuvvetler ile birleşmesinin engelleneceği düşünülmüştür. 2. Süvari Tümen Komutanı Yarbay Ahmet Zeki Bey’in tümeni, 27 Ağustos 1922 tarihinde ikiye bölünmüştür. Bayramgazi istikametine bir alayı gitmiştir. Böylece Anıtkaya’ya iki tümenle varılması gerekirken iki alay varabilmiştir. Yunan kuvvetinden 9. Yunan Tümeni hiç muharebeye girmemiş şekilde Anıtkaya köyünde bulunuyordu. Türk süvarileri 1.200 mevcutlu iken Yunan kuvvetlerinin mevcudu 12.000 olarak tespit edilmişti. 2. Süvari Tümeni yaptığı baskınla ilk önce Yunan kuvvetleri savsaklamış ardından toparlanmışlardır. Bunun üzerine Türk süvarileri Olucak istikametine çekilmiştir. 2. Süvari Tümeni’ne bir alay da Bayramgazi istikametinde ilerlemiş ve General Nikolaos Trikoupis’in karargahına rastlanmıştır. Ancak Türk alayı mevziiye giren Yunan topçusunun ateşi üzerine Olucak istikametinden çekilmiştir. 23. Tümen, Köprülü bulunan Yunan Tümeni’ne başarılı bir baskın yaptığı sırada Bayramgazi’de de Nikolaos Trikoupis baskına uğramıştır. 28 Ağustos 1922 tarihinde öğleye doğru Olucak’ta 2. ve 14. Süvari Tümenleri birleşmiştir. Yelgediği’nden geçip Dumlupınar’a gitmeye çalışan Nikolaos Trikoupis kontrolündeki birliklerin taarruzu üzerine, 2. ve 14. Süvari Tümenleri bir süre oyaladıktan sonra Altıntaş’a çekilmiştir. Sonuç olarak Türk süvarilerinin hareketleriyle, İlbulak Dağı’nın kuzeyinde kalan Nikolaos Trikoupis Grubu ile güneyindeki Franko Grubu’nun birleşmesi önlenmiştir. Türk piyadeleri akşam saatlerinden itibaren de Türk süvarilerinin arasında yerini almıştır. Ayrıca Fahrettin Paşa, süvari tümenlerini Altıntaş’a çekerek 2. Ordu’dan önce Kütahya yolunu kapatmıştır.


    * Yalnızca  27-28 Ağustos 1922 günü Eğret civarındaki olaylar kısmını alıntıladığımız makalenin tamamı:  2. Süvari Tümeninin Büyük Taarruz Harekatı 



04 Aralık 2025

Antik Çağın Önemli Yerleşimi Bayramgucağı

 İLK TUNÇ ÇAĞINDA AFYONKARAHİSAR-KÜTAHYA BAĞLANTISI ÜZERİNDE ÖNEMLİ BİR YERLEŞME: BAYRAMBUCAĞI*

    Özdemir KOÇAK - İsmail BAYTAK - Fatma ERDEM - Hatice ÖZTÜRK

    Anıtkaya Köyü çevresinin tarihöncesi dönemlerden itibaren İç Anadolu Bölgesi’ni Kuzeybatı Anadolu çevresine bağlayan çok önemli bir bağlantı noktası üzerinde olduğu açıkça görülmektedir. İTÇ’da bu duruma işaret eden güçlü kanıtlar bulunmaktadır. Bu havzada Cinlidere, Çatalın Kuyu ve Bayram Bucağı gibi tarihöncesi dönemlere ait yerleşmelerin yoğunlaşması, bunlar arasında da Bayram Bucağı’nın merkezi konumu, bu düşünceyi desteklemektedir. Afyonkarahisar il merkezinin kuzeyinde ve İhsaniye ilçesi çevresinde yaptığımız araştırmalar ve harita alımlarının ortaya koyduğu verilerden de bunu görmemiz mümkündür. Çalışmalarımız, bu üç yerleşmenin kuzeybatı ve kuzey yönde uzanan önemli doğal yol güzergâhlarıyla ilgili olduğunu, Bayram Bucağı’nın ise, olasılıkla diğerlerine göre daha fazla bir şekilde bölgenin üretim veya ticaretiyle ilişkili ana iskânlardan biri olması gerektiğini düşündürmektedir.

    Bayram Bucağı Höyüğü ve mezarlığı, 11.2 hektarlık geniş bir alanda yayılım gösterir. Burada en yoğun iskanın İTÇ’ına ait olduğu anlaşılır. Konumu, büyüklüğü, çevresindeki diğer iskânlar ve yüzey toplaması sırasında yerleşim alanının her kesiminde İTÇ’ına ait farklı formlar veren, zengin tutamak repertuvarı sunan, farklı renk tonları içeren çok sayıda seramik buluntunun ele geçmesinden yola çıkarak bu yerleşmenin durumu hakkında fikir sahibi olmak mümkündür. Bunun yanında kuzey ve batısındaki yamaçlardan itibaren başlayan ve açık bir şekilde İTÇ’da kullanılmış olduğu anlaşılan mezarlık alanı da bu iskanın tanımlanması bakımından önemlidir.

    Afyonkarahisar araştırmalarımız sırasında kendisinden sonraki dönemlere ait tabakalar tarafından üzeri örtülmemiş az sayıda İTÇ iskanı tespit edilmiştir. Bu duruma örnek olarak Bayram Bucağı ile beraber Emirdağ-Karahöyük ve Şuhut-Karaadilli Kepir Höyük gibi yerleşmeleri vermemiz mümkündür. Bu yerleşmelerin diğer önemli ortak özelliği de çok önemli ticaret rotaları üzerinde konumlanmalarıdır. Bayram Bucağı, Akarçay havzasını Porsuk kesimine ve Kuzeybatı Anadolu’ya, Emirdağ Karahöyük İç Anadolu’yu Bolvadin-Emirdağ üzerinden Eskişehir Ovası’na; Kepir Höyük de İç Anadolu’yu Ege Bölgesi’ne bağlayan ana yolun üzerindedir. Bu yerleşmelerin hepsi aynı zamanda geniş ve verimli bir zirai alanda konumlanır ve belli bir havzaya da etki etmiş olmalıdırlar. Bayram Bucağı Höyüğü’nün yakın çevresindeki Çatalın Kuyu ve Cinlidere gibi daha küçük İTÇ yerleşmelerinin varlığı, bu düşünceyi desteklemektedir.

    Bayram Bucağı yerleşmesi, zengin seramik buluntular sunmaktadır. Buradaki hemen hepsi el yapımı olan seramikler arasında, çömlekler ve çanaklar en yaygın görülen kap formlarıdır. Çömlekler 24-40 cm arası ağız çapına ve 1,1-1,8 cm arası cidar kalınlığına sahiptir. Yerleşme buluntuları arasında yuvarlatılmış kenarlı, konik gövdeli ve dirsekli çanaklar dikkat çekicidir. Bunlar 12-42 cm arası ağız çapına ve 0,4-1,7 cm arası cidar kalınlığına sahiptirler. Bu havzada ağız kenarından tek dirsek yapan çanaklar tipiktir. Bolvadin- Çay-Sultandağı çevresinde çok daha seyrek olmasına rağmen bu tür dirsekli çanakların Akarçay Havzası’nın batı yarısında dikkat çekici bir şekilde artış gösterdiği görülür.

    Bayram Bucağı’nda hamur renklerinde sarı ve kahverengi tonları ağırlıktadır. Astar renkleri arasında ise kırmızı, kahverengi ve diğer açık renkler birbirine yakın bir oranda görülmektedir. Bu havzada ana renk grupları arasında bulunan krem, beyaz, açık gri gibi açık tonların tipik olduğu gözlenir. Seramiklerde katkı maddelerinin yoğunluğu dikkat çeker. Ağırlıkla açkılı olan buluntuların fırınlanmasında genellikle orta-iyi pişme gözlenir. İTÇ seramiklerinin, çevredeki diğer yerleşmelerle kıyaslandığında işçilik ve ürün çeşitliliği açılarından daha nitelikli olduklarını söylemek mümkündür. Mal gruplarıyla ilgili en yakın örnekleri yine Akarçay Havzası’nın batı yarısında ve Kütahya-Eskişehir seramikleri arasında görmek mümkündür.


    * Makalenin sonuç bölümünü alıntıladım, tamamı için: 
      Prof. Dr. Yusuf Küçükdağ Onuruna Tarih Yazıları, Kitap Dünyası Yayınları, İstanbul 2023, s.699


23 Ekim 2025

Afyon'daki Eğretliler Nereli?


    1831 yılındaki Eğret köyünün vergiye esas nüfusunu gösteren kayıtlarda açıklaması zor, ilginç durumlarla karşılaşılabiliyor. 24. sıradaki hane reisi de bunlardan biri: "Eğretli Hüseyin oğlu Mehmet Ali." Uzun boylu, ak sakallı, 55 yaşında olduğu belirtilmiş. Hanede vergi mükellefi olarak bir oğlu var, "Orta boylu, ter bıyıklı, 36 yaşındaki" Hüseyin... 

    Hane reisinin altına daha sonra "Muhtar-ı Sâni" (İkinci Muhtar) notu düşülmüş. Devletçe köylere ilk defa muhtar atamaları yapılınca böyle açıklama notları iliştirmişler. Birinci Muhtar da Molla Osman'ın dedesi Hatiboğlu Ahmet'tir... Sonraki dönem muhtar atamalarında geçerli uygulama birinci ve ikinci muhtarların yerini değiştirmek iken 1839 atamasında Eğret'te böyle yapılmıyor. Hatiboğlu İkinci muhtarlığa iniyor, ama Birinci Muhtar yeni birisi, Hacılardan İdris oğlu Hacı Ali... Bu garip durumdan yola çıkarak vergi listesinde 24. sırada yazılan hane reisi Mehmet Ali'nin öldüğüne veya Eğret'ten göçtüğüne hükmedeceğiz. Zaten sonraki kayıt ve belgelerin hiç birinde bu aileye dair bir işaret bulunmuyor.

    Asıl garip olan durum Hüseyin oğlu Mehmet Ali'nin lakabı... Buraya başka yerlerden gelen kişiler için asıl memleketine işaret eden bir lakap normaldir, nitekim böyle yakıştırmalar kayıtlıdır ve bazıları hala kullanılmaktadır; Gedikoğlu, Gemlikoğlu, Kinislioğlu, Körslüoğlu, Şeherlioğlu gibi... Fakat Eğret köyünde birini 'Eğretli' diye lakaplamak akıl karı değil. Bu yüzden "Eğretli Hüseyin oğlu Mehmet Ali"den başka örneği yok. 

    Sadece bir kişinin lakabı olarak kullanılsa bile bu, izaha muhtaç bir durumdur. Birine Eğretli deniliyorsa o kesinlikle Eğretlidir. Bu yakıştırma Eğret köyünde yapılmışsa o kişi başka bir Eğret köyündendir. Anadolu'da Eğret Köyleri başlığıyla bu adı taşıyan başka yerleşimler var mı diye araştırmıştım. Yedi sekiz tane daha Eğret köyü var. Bunlardan bize en yakın olanları Konya, Manisa, Bilecik ve İzmit'e bağlı olanlar; diğerleri Doğuda, daha uzakta yani... Şu durumda Muhtar yardımcısı Eğretli Hüseyin oğlu Mehmet Ali'nin yukarıda belirtilen başka Eğret köylerinden birinden geldiğini düşünmek gerekir. Yahut daha yakınlarımızda başka bir Eğret'in varlığını...

    ***

    Bir zaman 1720-1839 yılları arasında Eğret köyünden alınan vergileri incelemiş ve elde ettiğim bilgileri Eğret'in Algısı Vergisi başlığıyla listelemiştim. O listede iki madde dikkatimi çekti. 

    İlkinde "Egret-i Sagir" (Küçük Eğret) diye bahsedilen bir köy kaydedilmiş. Aynı yıl Eğret köyünün ödeyeceği vergi miktarı belirtildikten sonra ayrıca Küçük Eğret için başlık açılması, bu köyün ayrı bir birim olduğunu gösteriyor. Fakat bilinen Eğret'ten büsbütün kopuk olmadığını ifade edercesine "Eğret'ten yoklanır" diye not düşülmüş. 

    Bu nottan ne anlamalıyız? Eğret-i Sagir adıyla bilinen büyük Eğret'ten ayrı bir köy var, ayrı ama Egret'ten uzak değil, yine de ondan bağımsız... Vergisi ayrı bir kalemde belirtilecek kadar bağımsız, lakin kaydı Eğret'ten takip edilecek kadar ona bağımlı bir köycük...

    Küçük Eğret'in büyüklüğü(!) ve önemine delil olarak sadece bu kayıt yeterlidir. Gerçi bir tek kayıttır, sadece 1724 vergi cetvelinde rastlanmıştır, ama yine de mühimdir. Kim bilir belki bizim ulaşamadığımız başka kayıtlarda da Egret-i Sagir yazılıdır, bir gün ortaya çıkarılır. Şimdilik elimizdeki tek kayıtta vergi miktarı yarım nefer piyade olarak gösterilmiş. O günkü sistemde bu asgari vergidir, ve 7-8 askere karşılık gelir. Bir yerleşimden bu sayıda asker alabilmek için oranın bunun iki katı haneye sahip olması gerekir ki, bu hesaba göre Küçük Eğret'in 15-20 hanelik olduğunu söyleyebiliriz. Aynı dönemde Eğret köyünün birbuçuk nefer asker gönderdiğini, bunun ortalama 20-25 asker=40-50 haneye karşılık geldiğini söylersek, iki Eğret'in karşılaştırması hakkında fikir verebilir.

    Sonuç olarak 18. yüzyılda Eğret yakınlarında Küçük Eğret olarak bilinen bir köy daha vardı. Eğret'ten kontrol edilen bu köyün yeri tam olarak belirtilmiyor. Onun konumunu bulabilmek için ek ipuçlarına ihtiyaç var. Vergi cetvelinden dikkatlere sunacağım ikinci kayıt böyle bir ipucu sunabilir.

    Bu tek kayıttan başka Küçük Eğret'e dair başka bilgi görmediğimi söylemiştim. 1727 yılının vergi listesinde Eğret köyünden ayrı olarak Eğret Susuzu adlı bir yerleşimin kaydına rastlanıyor. Yine "Eğret'ten yoklanır" notu düşülmüş ve yine yarım nefer piyade vergisi yazılı. Yani üç yıl önceki "Egret-i Sagir" için ne yazılmışsa "Eğret Susuzu" için de aynı bilgiler verilmiş. 

    Bu kadar kısa sürede bir köy yok olamayacağına, yahut 3 yılda vergi diliminde değişiklik gözlenemeyeceğine göre aynı köyden bahsediliyor demektir. Küçük Eğret resmi kayıtlarda bazen Eğret-i Sagir, bazen de Eğret Susuz'u olarak geçiyordu. Belki halk arasında yalnızca Eğret veya yalnızca Susuz deniliyordu. 

    Ne olursa olsun, ve adına her ne denilirse denilsin 18. yüzyılın ilk yarısında Eğret yakınlarında 15-20 hanelik bir köy vardı. Her ne kadar Eğret'ten kontrol edilse de, bu köyden zaman zaman yarım neferlik vergi bile alınıyordu...

    ***

    Doksanüç Harbinden sonra Kafkaslar ve Balkanlardaki Türk nüfusun Anadolu'ya tersine göçü hızlandı. Devletin iskan programı çerçevesinde bazı muhacir grupları da Eğret arazisi üzerine yerleştirildiler. Eğret Çevresi Macur Köyleri başlıklı yazıda bu konuyu ele almıştık.

    Bu muhacir köyleri adlandırılırken geldikleri yer ile ilişkilendiriliyorlar; misal Woçapşiye Çerkeslerin Kafkaslardaki köylerinin adıdır bu yüzden Yenice'nin ilk adı Woçapşiye... Yine Bulgaristan'ın Eskicuma kazasından gelen Türklerin yerleştirildiği köye de Cumalı adı verilmiş. Aslında Osmaniye de öyle, ora köylüleri de Osmanpazarı kaynaklılar. Lakin Osmaniye'nin önüne Susuz eklenmesinin açıklaması yok. 

    Bir de Anıtkayalılar bu köye hala kısaca Susuz derler... Aklımıza neden Eğret Susuz'u gelmesin ki! Acaba 1727 kayıtlarındaki Eğret Susuz'u ile şimdiki Susuzosmaniye (kısaca Susuz) aynı bölgede mi yerleşikti? Başka deyişle, Eğret-i Sagir/Küçük Eğret buralarda bir yerde miydi?

    ***

    Anıtkaya'nın antik geçmişiyle ilgili olabilecek her türlü yayını gözden geçiriyoruz. Sayısı çok fazla olmayan bu yayınlara ek olarak esasında bu yörelerle ilgili olmayıp da içinden Eğret bölgesine dair ipuçları yakaladığımız yayınlar da var. Hepsini değerlendirince bu bölgenin yaklaşık üç bin yıllık geçmişinin izlerine ulaşıyoruz. Ayrıca her tarafta ortaya çıkan tarihi kalıntılar da bunu ortaya seriyor. Bayramgucağı mevkii böyle bölgelerden biridir.

    Yüzey araştırmaları raporu, öteden beri buralarla ilgili ortalıkta dolaşan söylentiler, bölgenin coğrafi yapısı gibi özellikler birlikte değerlendirildiğinde bölgenin eski bir yerleşim yeri olduğu fikrine ulaşıyoruz. Ayrıca buraların neden böyle isimlendirilmiş olabileceğine yönelik tahminimi Bayramgucağı adlı yazıda anlatmıştım.

    Bahsedilen yazıda daha çok bölgenin antik tarihiyle ilgili çıkarımlar vardı. Bölgenin Sususzosmaniye köyüne yakınlığı ve yukarıda sıralanan bilgiler birlikte değerlendirildiğinde Küçük Eğret, bir başka ifadeyle Eğret Susuzu'nun bu bölgede yerleştiğini düşündürtecek yeterli sebep var.

    ***

    Osman Şevki Efendi'nin oğlu Cemal Efendi icazet aldıktan sonra Eğret köyü imamlığı ile mesleğe başladı. Öteden beri Eğret imamlığı, imamların yetişmesinde stajyerlik gibi bir aşama kabul ediliyordu. Bu yüzden Afyon uleması arasında çok sayıda Eğret İmamzade lakabına rastlanır. Eğret imamının oğlu anlamına gelen bu tabiri Cemal Efendi'nin babası için de kullanıyorlar. Yani onun atalarının da Eğret'te imamlık yaptığı sabit, hatta babası Osman Şevki Efendi'nin de Eğret imamlığı var. 

    Yukarıda bahsedilen 1831 tarihli kayıtların ilk iki hanesi eski ve yeni Eğret imamlarına ayrılmış. Onlar Eğret halkıyla bütünleşmişler, genellikle vazifeleri bitince Afyon'a dönmüşler; ama oğulları arasında Eğretli kızlarla evlenip burada kalanlar ve Afyon'a dönenler bulunuyor. Böylece bir bakıma Eğretli olan imam çocuklarına da Eğret İmamzade ünvanı verilmiş.

    Cemal Efendi'ye dönecek olursak, uzun yıllar yeni yapılan Gocacami imamlığı yapmış. Önemli fıkhi eserlerinin birkaçını bu dönemde yazmış. Yunan işgaline de Eğret'te yakalanmış. Kurtuluştan sonra Afyon'a dönmüş ve orada fahri vaizlik yapmış. Buna izin verilmediği zamanlarda gezek kültürünü başlatıp eğitime vaaz kürsüsünden değil evlerin maketlerinden devam etmiş. 

    İyice şöhreti yayıldığı dönemde Afyon halkı kendisini Eğretli Hoca olarak tanımlamış ve bu tabir adının önüne geçmiş. 1934 Soyadı uygulamasında bu yüzden kendisine Eğretli soyadını seçmiş. Bundan sonra Cemal Eğretli Hocaefendi olarak tanınacaktır.

    Yalnız içinde bulunduğumuz 2025 yılı içinde onun Eğret imamlığı ve Eğretliliği hakkında yeni bir bilgi ortaya çıktı. Bir fotoğrafı üzerine eski yazıyla düşülmüş bilgi notunu Dr. Selami Kurt Bey çözümleyene kadar kimse bu ayrıntının farkına varmamış. Fotoğrafüstü notta şu yazıyor: "Susuz Osmaniye karyesi imam hatibi Cemal Efendi"

    Herkes kendisini Eğretli Cemal Hoca diye çağırırken, bu çağrıya binaen Eğretli soyadını almışken ortaya çıkan bu gerçek onun Eğretliliğine ve Eğret imamlığına halel getirmez. Bilakis Eğret köyünün Susuzosmaniye ile ne kadar bütünleştiğini gösterir. Tıpkı 18. yüzyıl başlarında, 19. yüzyıl sonlarında ve 20. yüzyılın tamamında olduğu gibi. Zira son yüzyıla kadar o topraklar da Eğret'in idi ve hatta orada Küçük Eğret/Eğret Susuzu bulunuyordu...

    ***

    Şimdi tekrar başa dönüp, 24. hane reisi Eğretli Hüseyin oğlu Mehmet Ali'ye neden böyle denildiğine cevap arayalım. Mehmet Ali, Küçük Eğret'ten; yani Eğret Susuzu'ndan idi. Çok uzak olmayan bu küçük köyden de gelmiş olsa kendisine Eğretli diyorlardı. Küçük Eğret'ten geldiler, onlar geldiğinde bu Eğret Susuzu bitmek üzereydi, belki de oranın san hanesiydiler; çünkü onlardan sonra Küçük Eğret'in adı hiç bir belgede geçmedi. Eğret'te yöneticilik de yaptılar, ama oraya yerleşmeyip nihai olarak Afyon'a taşındılar...

    Yine 18. yüzyıl vergi ve harcama cetvellerinde Afyon Merkez mahallelerinde, Eğretli diye lakaplanan bazı gerçek kişilerin çeşme gibi vakıflara yaptıkları bağışlar kaydedilmiş. Gerek onlar ve gerekse soyadı uygulamasında EYRET, EĞRET, EĞRETLİ soyadlarını alan ailelerin Küçük Eğret-Büyük Eğret'ten hangisiyle ilişkilendirildikleri belli değil...

    Hangi Eğret ile bağlantılı olurlarsa olsunlar, tamamı Eğretlidir. Çünkü "Küçük Eğret/Eğret Susuzu, Eğret'ten yoklanır..."



13 Ekim 2025

Isınmak İçin Köy Yakmak


    Nikos Vasilikos günlükleri Milli Mücadelenin Yunan ordusu tarafında nasıl yaşandığını ortaya koyması bakımından önemli. Olayların içeriden birinin gözüyle aktarılmış olması sebebiyle, Yunan askerlerinin hatıralarına göre bilgilerimizi tamamlıyor veya teyit ediyoruz.

    Er Vasilikos'un hatıralarından bir video vesileyle haberdar oldum. 'Yunan Askerlerinin Cepheden Mektupları' adlı bu çalışmayı izlerken 28 Ağustos 1922 tarihli bir paragraf dikkatimi çekti. Sonradan her yıl şenlik olarak kutlandığı için her Anıtkayalı'nın 28 Ağustos 1922 tarihi dikkatini çeker. Orada yer bildirilmiyordu, ama Vasilikos mektubu diye sunulan bu küçük paragrafta anlatılanlar ile kayıtlı tarihte Eğret civarında yaşanan olaylar birbiriyle örtüşüyordu. Kesin bir şey söylemek için mektubun tamamını görmek gerekiyordu. *

    Videoda belirtilen kaynak beni Nilüfer Erdem'in doktora tezine götürdü. Oradan bahsedilen metnin mektup değil hatıra olduğunu öğrendim. Er Nikos Vasilikos fırsat buldukça günlüğünü yazmış, Nilüfer Hanım da çalışmasının kaynakları arasına bu günlüğü almış. İlgili bölüm şu:

    Türk Ordusu’nun asıl neticeyi almak için 27 Ağustos’u beklemesi gerekmiştir. Taarruzun ikinci günü Yunanlılar bozguna uğratılmış ve Afyon kurtarılmıştır. Planın ilk evresindeki başarının akabinde muharebeler tüm cephelerde Türklerin lehine gelişme göstermiş ve geceli gündüzlü üç dört günlük muharebeden sonra Türk kuvvetleri için istenilen noktaya gelinmiştir. Vasilikos 28 Ağustos 1922’yi de günlüğüne taşımıştır:
    “28 Ağustos 1922: … [Türkler] gece çevredeki tüm tepeleri aldılar ve bizi sığınağa hapsettiler. Neredeyse tamamen çevrilmiş durumdayız. Dağınık olarak, tek çıkış durumundaki kuzeye çekiliyoruz. Sığınağın ağzındaki ilk geçide geldiğimizde, karşı tepeyi almış az sayıdaki, ancak çoğunluğu köylülerden oluşan Türklerin açtığı ateşe maruz kalıyoruz. [Türkler] ayakta ateş ediyorlardı ve panik düzenimizi bozdu. Sığınaktan çıkmak için herkes koşuyordu. Aynı anda taşımacılar yüklerini atıp, atlı olarak panikle dört nala kaçıyorlardı. İç burkan, umutsuz bir durum. 300 Türk, 10 bin eri kovaladı. Pek çok top ve makineli tüfek, yüklemeye fırsat bulunamadan Türklerin eline geçti… Birçoğu yaralandı, bir o kadarı hayatını kaybetti… Zavallı yaralılar, iç burkarcasına yalvararak arkadaşlarının yardım etmesini istiyorlardı. Hiç kimse yardım eli uzatmıyor, herkes kaçarak kurtulmak istiyor… Hiç kimse nereye gittiğimizi bilmiyor. Hiç kimse, hiç kimseye emretme ve emredilme yetkisi vermiyor. Başsız, lidersiz, nereye gittiğini, nerede bulunduğunu ve ne olacağını bilmeyen ayak takımına dönüştük. Gece yarısı, Türk köyüne varıldığında, üşümekte olan askerleri ısıtması için köy yakılmıştır. Askerlerin bir örtüsü ve battaniyesi yoktu… Ateşin yanında koyunlar gibi, biri diğerine yaslanmış gecelediler. Açlık bizi kırıp geçiriyor. Tek battaniyeyi yayıyor ve Manoli İlyaki’yle birlikte dinleniyoruz." **

    Alıntıladığım metinde, 28 Ağustos 1922 günü Eğret civarındaki olaylarla örtüştüğünü söylediğim iki temel olay Eğret baskını ve Olucak yangınıdır. 

    Eğret baskını iki aşamadan oluşuyor. Gece karanlığında yanlışlıkla bölünen 2. Süvari Tümeninin iki alayı sabah Çirçir yakınlarında kuzeye çekilmekte olan Trikopis güçlerini bastı ve onlara büyük zayiat verdirdi. Diğer iki alay ise Eğret'teki Yunan jandarmasını taciz ettikten sonra koptuğu alaylarla tekrar birleşerek geceyi ovada geçiren büyük düşman ordugahını bastılar. Hiç savaşmamış bu ordugahta Kolordu karargahı, dinç 9. Tümen, yedek subay talimgahı ve daha birçok birlik bulunuyordu. 12 bin kişilik ordugahı bin kişinin basmasını intihar saldırısı olarak değerlendirenler var. Buna rağmen Yunan toparlanana kadar büyük zayiat verdiği kaydedilmiş. Elbette Türk süvarisinin de kayıpları var.

    Olucak tarafına çekilmek için 2. Türk süvari tümeni tekrar iki kola ayrılmışlar. Kaçmakta olan Yunan kuvvetleri ise o geceyi Olucak'ta geçirmiş ve orada insanlık dışı katliamlar yapılmış. Bütün köy ateşe verilmiş. Yakılmadan önce insanların camiye doldurulduğu bile söyleniyor.

    Vasilikos günlüğüne dönecek olursak, panikle kaçmakta olduklarını ve kuzeye yöneldiklerini anlıyoruz. Burada sığınak kelimesinden dar vadi ve geçitler kastedilmiş olmalıdır. Kuzeye doğru kaçış söz konusuysa, bunlar Afyon'u boşaltan Trikopis güçlerinden başkası değildir. 

    Yalnız ne Trikopis ordusunun sadece bir bölümü olan kolda on bin asker vardı, ne de onları basanlar 300 köylüydü. Ayrıca Türk askerinde ne postal, ne çizme, ne de tam tekmil elbise vardı. Vasilikos çarıklı, şalvarlı ve perişan hallerini görünce onları köylüler diye düşünmüş olabilir.

    Bununla beraber Vasilikos'un verdiği rakamların ikinci baskınla ilgili olduğunu düşünmemizde bir sakınca yok. Yalnız Türk kaynakları süvarilerin bin kişi civarında olduğunu söylüyor. 10.000-300 ve 12.000-1.000 karşılaştırmalarının her ikisindeki oransal fark dikkate değer...

    Panikle biraz da acındırarak Yunanların nasıl kaçıştıklarını Er Vasilikos pek güzel anlatmış. Lakin Olucak'a (veya başka bir köye) vardıklarında canice çıkarılan yangını normalleştirmesi ibretlik: "Gece yarısı, Türk köyüne varıldığında, üşümekte olan askerleri ısıtması için köy yakılmıştır." Isınmak için köy yakmak... İnsan ne diyeceğini bilemiyor...

    Nikos Vasilikos'u da biraz araştırdım. Sıkı Venizelosçu bir er. Yazdıklarından anlaşıldığına göre subay olmak için çok uğraş vermiş. Aralık 1921'de yedek subaylık sınavına girmiş, kazanmış; ama Venizelosçu olduğu için elenmiş. Başka terfiler için de her sınava girmiş. Bundaki amacını da bir yerde cepheden kurtulmak, kendini savaş bölgesinin dışına, Yunanistan içine naklettirmek için istediğini belirtmiş: "25 Ağustos 1922: Dün geç saatte 22 Ağustos’ta sınav vermek için gittiğim Afyon’dan döndüm. Saat 10:00’da Subaylar Kulübü’nde sınava girdik. Cephede geçirdiğim üç yılın ardından, daha iç bölgelere gidebilmek için her türlü sınava katılma taktiğini uyguluyorum. Ancak bos bir umut." Bunları Büyük Taarruz başlamadan bir gün önce yazmış...

    Bir başka ipucuna göre Vasilikos Yunan 2. Kolordusundaki bir tümene mensuptu. Sakarya Savaşı sırasında Prens Andreas, Büyük Taarruzda ise Diyenis komutasındaki bu kolordu bünyesinde ihtiyat güçlerini barındırıyordu. Anlattığı olaydan yola çıkarak ikinci baskındaki paniği iliklerine kadar yaşayan 9. tümen erlerinden olduğunu söyleyebiliriz. O vakit sığınak dediği şey çadırlardır, çünkü baskına uğrayan Yunan ordugahı çadırlıydı. Hatta Fahrettin Altay Paşa, 'Diyenis baskında kendi çadırının isabet aldığını bana söyledi' diyor. Şu halde büyük olasılıkla Nikos Vasilikos 9. tümen eri idi...

    Genel olarak objektif bir tavırla kaleme alınan günlükleri oğlu Vasilis Vasilikos babasının ölümünden sonra daktilo ederek 1992 yılında "Anadolu Harekatının Günlüğü" adıyla bastırmış. Türkçe'ye çevrilirse Nikos Vasilikos günlüklerinden daha başka tarihi ayrıntıları da öğrenebiliriz.



    * https://www.instagram.com/reel/DOvlLx-jL_i/?igsh=bnUwNHJwbWNzMzF3 
    ** Nilüfer Erdem, Yunan Tarihçiliğinin Gözüyle Anadolu Harekatı 1919-1923, İstanbul 2009, s.465