21 Haziran 2026

Eğretli Miralay Ali

 
    Tarihte Eğretlilerin askerliğinden söz ederken konu dönüp dolaşıp redif askerlik sistemine geliyor. Özellikle birinci dünya savaşı dönemine denk gelen uzun askerlik yılları, bol bol şehit, çokça dul ve yetim, sefalet, perişanlık hep konuştuğumuz şeyler. 

    Ortalama on yıl askerlik boyunca bu hizmete er/nefer olarak devam edilecek değil, bir süreden sonra çavuş, hiç olmazsa onbaşı rütbesini takıyorlarmış. Bu yüzden o dönemin gazileri hep çavuş lakabıyla bilinirler. Askerlikteki rütbesi, ömür boyu taşıyacağı lakabı olmuş, istiklal madalyası gibi bir şey...

    Eskilerde çavuştan daha yüksek rütbeli Eğretli bir asker duymadım, okumadım; ama varmış. Miralay Ali'yi anlatacağım...

    Hikayeye Garamusalardan başlamak en iyisi... Bu sülalenin son erkek ferdi Garamusaoğlu Ali kaydedilmiş 1831 kayıtlarında. Beş kızı var, oğlu yok. Büyük kızını Gocamat (Koca Ahmet)in Ahmet'e vermiş, hatta ondan bir torunu İbrahim de dedesinin hanesine kayıtlı. Bu kayıttan anlaşılıyor ki Gocamatların Ahmet gayıntası (kayınpederi)nin evinde dıkma/içgüveyisidir. Nitekim  gayıntası Garamusaoğlu Ali 1847'de vefat ettiğinde dava ederek sağlığında evi kendisine sattığını iddia ediyor. Muhtarın onayıyla böylece Garamusaların (yani karısının) eve tamamen yerleşiyor. Bir müddet sonra bu yurdun diğer yarısına da bacanağı Tureşoğlu Mustafa yerleşecektir. Yani şimdi sırt sırta vermiş Gocamatlarla Gödeşlerin yurt aslında gayıntaları Garamusalara aitti...

    Evi aldıktan iki yıl sonra Gocamatın Ahmet de öldü. Sırasıyla dedesi ve babasını kaybeden İbrahim, artık evin reisidir. Ne vakit evlendiği bilinmiyor, 1860'ta büyük oğlu Hüseyin, 67'de ise küçük oğlu Ali doğuyor. Öncesinde ve arada kız çocukları da var; önemli olmadıklarından değil, konu dışı olmalarından dolayı onlardan bahsetmiyoruz.

    Küçük oğluna bu ismi vermesine tek sebep, dedesi Garamusaların Ali gibi görünüyor. İbrahim de 20. yüzyıl başlarında vefat etmiş, kesin tarih belli değil. Biz iki oğlu üzerinden hikayeyi sürdürelim.

    Büyük oğlu Hüseyin, 1979'da ölen Gocamatların Ahmet Tektaş'ın babası oluyor. Halen Anıtkaya'da varlığını sürdüren sülale bu Hüseyin'den geliyor. Bizim asıl konumuzu teşkil eden küçük kardeş Ali ise pek bilinmez...

    1867 yılında doğan Gocamatoğlu Ali'nin 20. yüzyıl öncesi hayatına dair elde bilgi bulunmuyor. 1904'te tutulan nüfus kütüğünde adı Halil olarak kayıtlı. İki isim, Halil//Ali arasındaki ses benzerliği sebebiyle katip hatasından kaynaklandığı düşünülen bu yazım yanlışı düzeltilmemiş, sonraki bütün resmi belgelerde hep Halil ismiyle geçiyor. Bununla beraber köy halkı bunu umursamayıp bildikleri gibi Ali ismiyle anmışlar. Hatta belki de kimse bu resmi yanlışlığın farkında bile değilmiştir. Dolayısıyla her zaman resmiyette Halil, halk arasında Ali ikilemi yaşanmış...

    Ali'nin ilk gençlik yılları bilinmiyor. Dolayısıyla askerliğine dair bilgi de yok. Normal işleyişe göre 1886-87 gibi askere alınması, hadi uzadı diyelim, en geç1900 gibi de askerliğin tamamlanması gerekirdi.

Miralay Ali torunu Gındi Mehmet Kızılyel
Miralay Ali torunu Gındi Mehmet Kızılyel

    Sözünü ettiğim nüfus kaydından anlaşıldığına göre 1904 yılında Gocamatların hane reisidir. Kendisinden yedi yaş daha büyük Hüseyin abisi dururken onun hane reisi yazılması manidar, bunun bir hikmeti olsa gerek. Bu konuya tekrar döneceğiz...

    Şerife Hanım ile evlenmiş. Kendisinden iki yaş küçük olan bu hanım hakkında da bilgi bulunmuyor. Ana adı Arife olmasından yola çıkıp bir tarama yaptım. Zaman dilimini de gözönüne alarak vardığım sonuç; Şerife Hanım Dolaksız Salih'in kardeşi olabilir. Bu kadar, daha fazlası spekülasyon olur... (Bir zaman Aliciklerin Kel Çakır'a ait bir tapu belgesinin Ahmet Tektaş arşivinden çıkmasını anlayamamıştım. Kel Çakır'ın ikinci hanımı Dolaksızın kızıydı, bununla ilgisi bulunabilir ve bu ayrıntı, Şerife Hanımın kimliği hakkındaki tahminimi güçlendirir.)

    Kütükte Ali ile Şerife Hanımın 1902'de bir kızları doğduğu, adını da yine Şerife koydukları yazıyor. Annesi ile kızının, babası ile oğlunun aynı adı taşıması durumuna Eğret'te sık rastlanıyor. Yalnız buna sebep çocuğun doğmadan yahut doğumdan kısa bir süre sonra öksüz/yetim olmasıdır. Böyle çocuklara ana veya babasının adı veriliyor. Bu yüzden kızın küçük yaştayken öksüz kaldığı hükmüne varmak yanlış olmaz. Belki de bu ölüm kütük defteri tutulduğu sıraya denk geldi. Kayıtlara Şerife Hanımın vefatı işlenmemiş olması bu gerçeği değiştirmez. Ayrıca babası ve kızı hakkında çok bilgi varken, anne Şerife Hanım hakkında günümüze hiç bir bilgi gelmemiş olması da onun bu tarihlerde vefatını düşünmemize yeterli gerekçe sunar.

    Gocamatların Ali (veya Halil) özellikle cihan harbi yıllarında ve sonrasında köyde çok görünürmüş. Belki öncesinde de böyleymiştir, fakat şahitlikler özellikle bu döneme çok işaret ediyor. Orduda vazifeli bir subaymış. Gösterişli elbisesiyle köyde pek ihtişamlı görünürmüş. Aklı eren çocuklar imrenerek bakar, çekinerek yaklaşır, sorular sorarlarmış. Kendilerine pek şefkatli davrandığından cesaret alarak iyice sokulur senli benli olurlarmış. Bu dönemde tahta kılıçlar ve değnekten silahlarla vuruşma, çarpışma, yürüyüş gibi talimler yaptırır, askere ve askerliğe hayran çocukların bu ilgisini oyunlaştırarak diri tutarmış. Bu oyun/talimler Çakır Mehmet Erdem ve Tatıresil Resul Omak gibi o günün bazı çocuklarından nakledilmiş.

    Miralay diye hitap edilir, öyle bilinirmiş. Bu rütbeye gelebilmek için hatırı sayılır bir askerlik geçmişi olmalıdır. Ayrıca redif askerlikten nasıl muvazzaflığa geçti, orası da belli değil. 1900 gibi vazifesi bittiği halde terhis olmuyor. Demek ki öyle bir geçiş mekanizması vardı. 

    1911'den itibaren çok yoğun savaş ortamı malumdur. İşte bu dönemde asker olması, hatta İstiklal harbine de katılıp ondan sonra emekli olması kuvvetle muhtemel. Kurtuluştan sonra Ankara'ya yerleşmiş olması bunu doğruluyor.

    Yalnız cihan harbi sonrası köyde görünmesine rağmen bundan sonra uzaklaştığı, Eğret ile bağının eskisi kadar güçlü olmadığı düşünülüyor. Bu kanaate varmamın sebebi bazı belgeler... Tarla ve emlak vergilerini bu yıllara kadar Hüseyin abisi ile birlikte ödemişlerdi, makbuzlar "Koca Ahmed oğlu Hüseyin ve Halil" adına kesilmiş. 1918 sonrası makbuzlarda ise Halil'in adı görülmüyor...

    Karısı Şerife Hanım ölmüştü, onu köye bağlayan sadece kızı vardı. Kızını gelin edene kadar fırsat buldukça Eğret'te idi. 1918-19 gibi kızını gelin etmiş olmalıdır. Tellal Hüseyin'in yeğeni Alemdaroğlu Abdülkadir'e verdi kızı Şerife'yi...

    Karısı öldükten sonra tekrar evlendiği bilinmiyor. Sürekli harpte, cephede geçen bu dönemde evliliğe fırsat bulduğunu sanmıyorum. Fakat Ankara'da vefat ettiğinde evinde karısı olduğunu söyleyen bir kadın varmış.

    Ölümü Cumhuriyetten sonraki yıllara rastlıyor. Ramazan Tektaş abinin tahminine göre 1925-30 arasında dedesi Gocahmetoğlu Ahmet'e  Ankara'dan bir haber geliyor "Emmin öldü, varisi olarak gel" diyorlar. Tarif edilen adrese varınca kapıyı yengesi açmış. Dediğine göre, Ali/Halil emmisi ile bu kadın evlenmişler, çocukları yokmuş. Bu yüzden varis olarak ikisi görünüyor. Terekede Ankara'da bir ev ve Bursa'da bir çiftlik var. Çiftlik kadının, ev Gocahmet'in olacak biçimde anlaşmışlar. Bizimki evin bedelini devletten alıp Eğret'e dönmüş.  Bir münasebetle bir yıl sonra tekrar gittiğinde Ankara'daki bu evin yerinde yeller esiyormuş, yıkıp yerine koca bir banka dikmişler.

    Öyle anlaşılıyor ki Gocahmet oğlu Miralay Ali, karısı Şerife hanım öldükten sonra tekrar evlenmiş. Büyük ihtimal Bursalı olan karısını Eğret'e hiç getirmemiş. Belki de son zamanlarında evlendiler, artık orasını bilemeyiz. Yalnız varis olarak Eğret'ten sadece yeğeninin çağrılmış olması, birinci derece varis olarak kızı Şerife'nin unutulması da ilginçtir...

    Kızına dönecek olursak... 1923 ve 1928'de Mehmet ve Halil adını verecekleri iki oğulları oluyor. Bu isimler gayıntası ve babasının adları olduğuna dikkat edilsin. Halil küçük yaşta öldü. Sonra kocası ve 1935'te Şerife hanım kendisi vefat ettiler. Geride kalan tek oğlu Mehmet Kızılyel Gındi lakabıyla bilindi. 

    1990 Yılında 67 yaşında vefat eden Gındi Mehmet Kızılyel, Eğretli Miralay Ali'nin tek torunuydu...



20 Haziran 2026

Dağ Adaçayı


    Ben de olsam bu adı koyardım. İlbulak tepelerinde ilk defa görsem; bir karış kadar uzayan ince dallara; bu saplarda biten ak, sarı, yeşil tonlardan oluşmuş çiçeklere ve dipte kadifeleşen yapraklara gözüm kaysa başka ne diyeceğim ki ?

    Aynısı oldu zaten. Geçen yıl Mayıstaki Bahçecik yürüyüşünde görmüştüm ilk.. Tepelerden yürüyorduk. Şekli şemali ve kokusu dikkatimi çekmişti. Gerisindeki mavi göğe sivrilen Resulbaba tepesiyle güzel bir manzara oluşturmuştu. Fotoğraf o andan...

    Öbek öbek çıkıyorlar orada burada. Öyle bir kök, tek çiçek değil. Ve sanırım çok yıllık dediklerinden... Aynı kökten ertesi sene tekrar yeşerip çiçek veriyor. Gördüklerimiz kim bilir kaç yaşında, belki de benden büyüktürler....

    Şu çiçeklere dönelim... Meşhur kır otlarımızdan şabla çiçeğine benziyor. Tabi bunun çiçek saplarındaki yeşil yaprak ve beyaz çiçekler daha büyük. Şabla benzetmesinin çiçeklerden sonraki sebebi, kokularıdır... Elli yıl öncesinde tırpan hışırtısında ve añ kıyılarında bıraktığım o türüm türüm koku, işte bu çiçeklerdeydi. Ve elli yıl önceki aynı rayihaydı...

    Sadece çiçek ve kokusuna bakmış olsak bunlara bir çeşit şabla der geçerdik. Tabanda köke yakın kalmış yapraklar da mühim. Esasen bu yapraklar da biraz şabla yaprağına benziyor. Fakat bilindiği gibi şablayı şabla yapan ne çiçeği ne kokusu, o haşmetli yaprağıdır. İridir, geniştir ve bildiğim kadarıyla kokusunun kaynağı da bu yapraklarıdır. Oysa burada  yapraklar öyle küçüktü ki, çiçek kümesi arasında görünmüyorlardı bile.

    Çiçeklerin gölgesinde kalan yaprakların adaçayı yaprağını andırdığını böylece fark etmiş oldum. Ot çaylarının kokusu birbirine yakın olduğu için yapraktan kokuya intikalim zor olmadı. Gelgelelim bu kadarcık benzeşme sebebiyle adaçayı da denilemezdi, zira çiçekler işi bozuyordu. Adaçayında esas olan ve demlenen kısım yapraklardı. Burada ise öne çıkan çiçek, geride kalan öge ise yaprak...

    Buna dense dense, dağ adaçayı denilirdi. Dağda çıkan adaçayı, üstelik bizim dağın adaçayı... Araya başka konular girince adaçayını yazmaya sıra gelmedi. Bu arada unutuldu gitti... Bu yılki Bahçecik yürüyüşünde aynı güzergahtaydık. Onlarla yine karşılaştık. Bu sefer deneme maksatlı, tadımlık bir kaç çiçek dalı koparıp kuruttuk. Demledik, içtik. Genizi ferahlatan bir rayiha, yumuşak yeşil bir renk ve buğulu koku...

    Duramadım, çiçek ve yapraklarından yola çıkarak biraz araştırdım. Latincesi de vardır, ama işin o tarafıyla ilgilenmiyorum, millet bunu nasıl adlandırmış onu arıyorum. Çok ilginç genellikle aynen benim dediğim gibi "dağ adaçayı" adını vermişler. Yükseklerde, özellikle Toroslarda yetişirmiş. Dağlardan toplandığı için böyle bir isim vermişler. Bizim adlandırmayla aynı mantık yani...

    İnternet bilgisine göre mideye iyi geliyormuş. Nasıl iyi geliyor derseniz, işte yumuşatıyormuş filan... Yanlış bilgi vermeyeyim, ama içiminin çok güzel olduğunu söyleyebilirim. Yalnız çaydanlıkta kaynatarak değil, sallama çay tekniğiyle demlemenizi tavsiye ederim. Çünkü kaynatınca damağa hafif acılık vuruyor.

    Gedik'in sağ tarafındaki tepelerde gördüm, ama belki dağın başka yerlerinde de vardır. İlbulak'ın bizlere sunduğu çok nimet var...



18 Haziran 2026

1904 Eğret Nüfus Kütüğü

     
    Daha önce de ifade etmişimdir, bütün sülaleleri incelemek gibi bir düşüncem yoktu. Sadece  Kademler, Veyisler gibi bazı sülale adlarının kökeni ve ortaya çıkış hikayesini zihnen kurcalıyordum. Madem meraklısın al bunu çöz, dercesine pdf formatlı bu belgeyi kucağıma bıraktıkları gün araştırma başlamış oldu.

    1904 tarihini taşıyan bu defter, bugünkü anlamda düzenlenmiş Eğret'in ilk nüfus kütüğü kabul edilebilir. Gerçi orijinalini görmedik, bu bizim bildiğimiz boş kütüğe Latin harfleriyle işlenmiş halidir, aslı bu biçimde olmayabilir. Fakat içerdiği bilgiler, tam da elektronik/dijital sisteme geçmeden önce tutulanlarla aynıları olması bize bu fikri veriyor.

    Kütükte 180 hane kayıtlı. Bu kadar hane, her biri 12 kişilik 208 fiziki sayfaya sığdırılmış. Yani sözünü ettiğim pdf formatlı kütüğümüz 208 sayfadır. Bu rakamlara bakarsak, yirminci yüzyıl başında Eğret'te otuza yakın evdeki hane halkı sayısı 12'nin üzerindedir. Bununla beraber, sayfasını dolduramayıp ancak bir iki kişi yazılabilmiş haneler de az değil. Toplamda 1466 kişi kayıtlı olduğuna göre, hane başına ortalama 8 kişi düşer. Eğret'in yirminci asır başındaki nüfus durumu böyle...

    Tabi bu rakamları Eğret'in o günkü halihazırdaki nüfusu kabul etmek doğu olmaz. Çünkü bu kütük, 70 yıl önce 1830'larda yazılan defterden daha düzenli bir şekilde güncelleniyordu. Doğumlar, ölümler, evlilikler işlenmeye devam ediliyordu. Mesela 163 kişinin ölüm kaydı var, ama tam ölüm tarihleri anlaşılamıyor. Böyle güncellemeler yaklaşık on yıl devam etmiş, Dünya savaşı yıllarında bu işin bırakıldığı anlaşılıyor.

    Kütükteki hanelerin sıralanışı da yine 1831'dekine paralel olduğu görülüyor. Fakat kaçınılmaz bazı değişiklikler var. Hane sayısı iki katından fazla artmış. Bunun bir sebebi Eğret'e göç yoğunluğuysa, bir başka sebebi sülalelerin yeni hanelere bölünmesidir. 

    Bir kaç bariz örnekle açıklayalım. 1831'de Selimler baba oğul iki hane olarak kaydedilmişlerdi, oysa 1904'e geldiğimizde Selimler'e mensup tam 12 hane vardı. Üstelik Arzılar ve Hamzalar da yine bu dönemde sülaleye eklemlenmiş yeni hanelerdi.

    Veyisler de 1831'de dört hane idiler. 1904'te ise beş hane var, sanki artış yok gibi, ama bu bizi yanıltmasın. Zira önceki kayıttaki 'Veyisoğlu Hüseyin' çocukları 1904'te karşımıza Daldaloğlu olarak çıkıyor ve Daldallar bu yeni kayıtta tam altı hanedir. Yani yetmiş yıl önceki dört hanelik Veyisler, yirminci yüzyıl başında 11 haneye çıkmış.

    Son çarpıcı örnek Ayanoğulları olsun. 1831'de kalabalık ama tek haneyken, 1904'te; Patlaklar, Garahmetler, Alçaklar, Galgancılar, Tırıllar, Kölgeciler, Akgaşlar... 

    Diğer sülaleler de bu örneklere kıyaslansın, hane sayısındaki bu artışın normal olduğu anlaşılır. Tabi bölünmelerle birlikte sülalelerin sıralanışında değişiklikler kaçınılmaz oldu. Hepsi bir arada yer almadılar. Cilt No aynı kalsa da, Kütük Sıra No, Sayfa No gibi kodlarda değişiklikler kaçınılmazdı. İşte 1904 kütüğünde, öncekine göre böyle ufak tefek sıralama değişiklikleri oldu.

    Sıralamada en büyük değişiklik birinci sıra, yani ilk hanede... Hacımahmutoğlu Mahmut'un ilk sıraya yazılmasının sebebi 1904 yılının muhtarı olmasıdır. Yalnız ikinciye Hatiboğlu Mahmut, sonra Apdıramanların Emrullah ve Çorcalıların Yusuf neden yazıldı bilinmiyor. Sanırım bunda muhtarın etkisi vardır. Yine de kendinden sonra Hacımahmutların diğer kollarını değil de bu üç haneyi yazdırma sebebi anlaşılamadı. Daha sonra 1831 sıralamasına dönülüp devam edilmiş.

    Önceki kütük ile bunun önemli farklarından biri bunda kadınların da kayıtlı olmasıysa, bir diğeri de kişilerin yaşı yerine doğum tarihinin yazılmış olmasıdır. Ayrıca kadınların evlilik kaydındaki numaralardan kimle evlendiğini, hatta kaç evlilik yaptığını bile öğrenebiliyoruz. Daha bir çok hususta önemli bilgiler saklı kütükte...

    Kısaca, Eğret Sülaleleri adlı çalışmanın başlamasına vesile olan 1904 kütüğü bu alanda birinci kaynak oldu. Bununla beraber başka alanlar için de önemli bir kaynak olma özelliğini sürdürüyor. 

    Excel sayfasına yüklenmiş hali de ulaştırılmıştı. Bazı düzeltmeler ve eklemeler yaptım. Misal 1831 bilgilerini, Bacı Seydi Dede'nin kaydettiklerini, Mehmet Ali Seçen'in arşivini, Genelkurmay'ca yayınlanan şehit listesinden aldıklarımı filan yükledim. Böylece muazzam bir veritabanı oluştu.

    Mayası 1904 Eğret Kütüğü olan bu veritabanını hala kullanıyorum.


17 Haziran 2026

1831 Eğret Vergi Mükellefi Listesi

     
    Eğret sülaleleri çalışmasında belli bir seviyeye gelmiştik. İçime sinmeyen hikayelerle sülalelerin geçmişini temellendirmeye çalışmış, bu konuda 1904 yılında tutulmaya başlayan Eğret kütüğünü esas almıştık. Oradaki bilgilerden (tamamen tahminlere dayalı olarak) en fazla 10-15 yıl geriye gidilebiliyordu. Bazı mahkeme kararları ve yerel anlatımlarla desteklense de, daha eski ve sağlam bir kaynağa dayanmadığı için meydana çıkan eser doğrusu beni de tatmin etmiyordu.

    Tam da böyle bir zamanda haberdar olduk 1830'lara uzanan resmi Eğret kütüğünden. Aslında bu tam anlamıyla bir nüfus kütüğü değildi, sadece erkeklerin listesinden ibaretti. Ama o günün şartlarında nüfus tespiti böyle yapıldığı için eldeki ilk nüfus kütüğü kabul etmeliyiz. 

    Dik ve uzun boylu bir kitap gibi ciltlenmiş olan eser, Karahisar merkez köylerinin nüfus kütüğü gibi düzenlenmiş. Amaç vergi mükelleflerinin kaydı olduğundan sadece hane reisinin adı yazıldıktan sonra o hanedeki erkek çocuklarının sıralanmasına geçilmiş. Yaşça en büyükten başlayarak erkekler tek tek yazılmış. Buna bebek bile olsa erkek çocukların dahil edilmesi, onların potansiyel vergi mükellefi olmasındandır. Çünkü o günün sisteminde askerlik de bir vergi çeşidiydi. Nitekim askerlik çağına gelen çocukların durumu ilerleyen yıllarda kırmızı mürekkeple güncellenmiş.

    Eğret'e 6 sayfa ayrılmış defterde, yedinci sayfanın ortasından Karacahmet karyesi ile devam edildiği görülüyor. Eğret bölümünde toplam 80 hanede 249 kişinin kaydı yapılmış. Bir bu kadar da kadın nüfusu düşünülürse, Tanzimat ilan edileceği yıllardaki Eğret nüfusunu 500 kabul etmek yanlış olmaz. 

    Bu belgeden çıkarılabilecek tek şey Eğret nüfusu değildir. Sülaleler, bunların hangilerinin ne kadar süredir burada yaşadıkları, hangilerinin köye sonradan geldikleri, askerlik sisteminin  uygulanışı, sosyal durum, ekonomi, ortalama ömür, çocuk ölümleri, köydeki idari yapı, hanın durumu vb bir çok alanda kaynaktır. Ayrıca araştırmacılar için, bizim fark edemediğimiz, kim bilir daha ne ayrıntılar barındırıyor...

    İnsanların kişisel özellikleri bir kaç sıfatla belirtilip, mümkün olduğu kadarıyla kaydedilen kişinin profili ortaya konulmuş. Belli yaşın altındaki çocuklara böyle tanımlama yok; ancak yaş arttıkça bıyığı yeni terlemiş olmasından, boyundan posundan, saç sakal renginden, varsa fiziksel kusurundan filan bahsedilmiş. Bütün bunlar bu tür defterlerde başvurulan basmakalıp kelime ve kavramlarla yapıldığı anlaşılıyor.

     Defterde ilk haneye Eğret imamı kaydedilmiş. Sonra ikinci sırada eski Eğret imamı yer alıyor. Bir oğlu Eğret'ten evlenen eski imam, daha sonra o oğlunu ailesiyle köyde bırakarak Afyon'a taşınacaktır. İlk sırada yeni ve eski imamların yazılmasından, o yıllarda köy idaresinde imamların yeri ve önemi hakkında çıkarılacaklar var.

    Listenin daha sonraki bölümlerinde, köyün en eskilerinden yenilerine doğru bir sıralama yapıldığı görülüyor. Misal başka köyden gelen köyün sığırcısı ile yabancı olduğu anlaşılan han işletmecisi en sonda bulunuyor. Bu gizli hiyerarşiyi 1904 kütüğünde de gözlemlemek mümkün. Fakat orada başa imam yerine muhtar yazılmış. Sonradan gelen Türkmen ve Muhacirler sonlarda yer alıyor. 

    Aradaki Eğretli hanelerin sıralanışı iki defterde de paralellik arz ediyor. Örneğin  1831 kayıtlarında sülale sıralanışı Hacılar, Veyisler, Selimler, Gağşaklar, Araplar, Çatallar, Ayanoğlular, Hacımahmutlar... biçimindeyken 1904'te muhtar Hacımahmutlardan olduğu için o sülale başa alınıyor, ama genel sıralama değişmiyor. 1831'e dayanan şu sıralama tekniği 1904'te de sürdürüldüğü için biz de onu esas aldık ve sülale çalışmalarında bu hiyerarşik listeleme yolunu tuttuk.

    Defterde dikkat çeken  bir başka özellik de on yıl kadar süreyle güncellenmiş olmasıdır. Kişilerin durum değişikliği 1833, 37 ve 38 yıllarında üç defa işlenmiş. Tarih belirtilmeyen işlemeler de var, bunlar çoğunlukla ölüm ve askerlik... İşleme, güncelleme çokça yapılmış; ama defterde yeni kayıt yapılmamış. Bunun sebebi her kayıt için yeni bir alan gerekliliğidir. Liste yazılıp tamamlandığına göre yeni kayda yer bulunmuyordu. Bu yüzden mevcut kayıtlara bilgi notu eklemesiyle güncelleme yapıldı, ölüm tarihi not edildi; ama bu arada yeni doğan çocuklar kaydedilemedi.

    Birinci Muhtar 59, İkinci Muhtar ise 24. sıraya kaydedilmişler. Ünvanları kırmızı kalemle güncellenmiş, ama 59. hanedeki kayıt güncelleme filan değil, normal orijinal ilk kayıttır: "Uzun boylu, kumral sakallı, karye muhtarı Ahmet." Sonra kırmızı kalemle "muhtar-ı evvel" notu düşülmüş. Buradan, kayıt yapılırken onun muhtar olduğu biliniyordu, sonucu çıkar. İyi de muhtarı neden kütüğün başına, bilemedin ikinci sıraya yazmadılar da ta 59. sıraya attılar?

    Köylere muhtar ataması ilk defa 1831 yılında yapıldığı biliniyor. Katipler bu defteri tutmaya başlamışlardı ki atamalar yapıldı. Yukarıda sıraladığım gibi sülaleler yazılıyordu. Bahsedilen Muhtar, Hatiplerden Molla Osman'ın dedesidir, 59. hanedeki sırasını değiştirip başa almak, bütün defteri yeniden yazmayı gerektireceğinden katip bunu göze alamamış ve olduğu gibi yazmaya devam etmiş. 24. sıradaki ikinci muhtarı ise "muhtar-ı sani" notunu düşerek halletmiş. 

    Katibin buna benzer bazı yanlışlıkları daha var, mesela iki çocuğu kendi hanelerine değil de amcalarının hanesine kaydetmiş. Silip düzeltme imkanı olmadığı ve defterin tamamını değiştirmeyi göze alamadığı için, işin doğrusunu muhatabın izanına bırakmış.

    Kadı kızında da bulunur, bu kadar kusurun önemi yok. Sülaleler konusunda tıkanıklığın önünü açtı. Bir çok karakteri ete kemiğe bürünmüş burada karşımda buldum. Kim kimin nesi olur, sorularının cevabı bu defterin altı sayfalık Eğret bölümündeydi. Kıymeti bilinmelidir...

    Kadir kıymet deyince... Ben meslek icabı Osmanlı Türkçesini bilirim, okur ve bir miktar da yazabilirim. Ancak iş vesika okumaya gelince zorlanırım, tarih terimlerine ve siyakata (belge yazımı) vakıf değilim çünkü. Şu defterin okuyamadığım bazı bölümlerinde Selami Kurt beyin metin çözümlemesi imdada yetişti...


14 Haziran 2026

Evden Odaya, Odadan Eve


    Ev ve oda... Bu iki kelimenin anlamları üzerine, herkesin bildiğinden ayrı söylenebilecek söz yok bence. Yalnız Eğret ağzı söz konusu olduğunda durum biraz değişiyor. Aralarındaki anlam ilişkisi, birbirinin anlamını yüklenme biçimine dönüşüyor.

    Evi tarife gerek yok, bir ailenin barınma ihtiyacını karşılayan yapıdır. Kalıcı muhkem bir bina, basit bir kulübe, taşınabilir nitelikte konteynır, seyyar/portatif çadır vb çok çeşitli evler olabiliyor. 

    Yarım asır önce Anıtkaya'da ataerkil aile yapısına göre büyük köy evlerinde yaşanıyordu. Buna göre köy evleri hem kalabalık fertleri barındıracak, hem de köy şartlarının gerektirdiği bölümleri içinde bulunduracak kadar geniş oluyordu. Köy şartlarıyla ilgili dediğimiz bölümler dam, samanlık, bokluk, otluk, fışgılık, kümes, hela, düzenlik gibi yerlerdir ve her biri geniş avlunun uygun bir yerine eklenmişlerdir. İnsanların kaldığı bölümlerle birlikte bir avlu çevresindeki bütün bu bölümlerin hepsine birden yurt adı veriliyor. 

    Bir yurtta aile bireylerinin barınma ve diğer ihtiyaçlarını gidermeye yönelik bölümlere ise ev deniliyor. Şimdi bizim oda diye adlandırdığımız bölümler ev diye bilinince, bir çok ev birbirinden ayrılmak için bazı özelliklerine göre yeni adlandırma yoluna gidiliyordu. "Goca ev, güçcük ev, garannık ev, aşşağı ev, yokarı ev" gibi yahut aile fertleri arasında bilindiği biçimiyle bir sıfat uyduruluyordu. Otuz yıl öncesine ait "ayrı gapılı ev" diye bir yakıştırma hatırımda kalmış...

    Bütünüyle köy evi anlamında yurt kelimesi, sonraları bu anlamını kaybeder gibi olup "ev kalıntısı/arsa" manasını kazanmış; fakat oda anlamında ev kelimesinde anlam kaybı yaşanmamıştır. Bir yurt/evin bölümlerine Anıtkaya'da yine "oda" değil, "ev" deniliyor. Şu kadar var ki, köylünün hala hafızasında olan "un evi", "ambar evi" gibi bölümler yeni inşaatlarda bulunmuyor. Düğünlerde gelinin çeyizinin sergilendiği  "çeñiz evi" de yok...

    Peki herkesin "oda" diye bildiği evin bölümüne "ev" deniliyorduysa, Eğret'te "oda" kelimesi yok muydu? Olmaz olur mu, vardı ve çok kullanılan kelimelerden biriydi. Türkiye Türkçesinde köy odası denilen aile büyüklerinin oturduğu mekanlara kısaca oda deniliyor. Eğret'te eskiden beri her sülaleye ait bir oda var, hatta odaya misafir bekleme mevzusunu Eğretlilerin abartması araştırmalara konu olmuş. 

    Bu derece yaygın bir müessesenin sadece "oda" ismiyle bilinmesi ve kelimenin Eğret ağzında yalnız bu anlamıyla yaşaması da benim dikkatimi çekiyor. Okuduğunuz satırlar bu ilginin eseridir.

    Oda, sülale ve misafir odası anlamından ayrılmayarak başka ifade kalıpları içinde de kendine yer bulmuştur. Mesela düğünde çalgıcıların konaklayıp çaldığı sülale odasına özel olarak "davılcıodası", burayı çekip çeviren ve çalgıcılara kılavuzluk eden kişiye "odabaşı", Koruma Derneği yönetiminin bulunduğu oda "Gormaodası", Köy veya Mahalle muhtarlarının odalarına da "Mukdarodası" deniliyordu.  Görüldüğü gibi odadaki anlam genişlemesi biraz da özelden uzaklaşıp idari daireye girme biçiminde olmuş. Bilhassa Muhtar ve Koruma'nın köy yönetiminde etkisi malum... Hasılı bilindik anlamını "ev" kelimesine kaptırmasına rağmen, "oda" kelimesi de kendine göre özel bir hakimiyet alanı oluşturmuştu.

    Şu uzun girişten sonra kelimelerin kökenine doğru inebiliriz.

    Otağ kelimesi stepte, bozkırda göçebe Türk'ün geleneksel barınağı diye tanımlanıyor. Keçeyle kaplanan bu kullanışlı ve sağlıklı çadır bütün Türk boylarında kullanılmış. Süslü, büyük hükümdar çadırı gibi anlamlar da verilmiş, ama bu asıl ve genel anlamını değiştirmez. İşte oda kelimesi bu otağa dayandırılıyor: Otag>otağ>ota>oda

    Yakın anlamlı bir özellik olarak otağ yerine veya onunla birlikte yurt kelimesinin de kullanıldığını belirtmeliyiz. Çok yaygın olmasa da bazı kaynaklarda otağı açıklamak için bu kelimeye yer veriliyor. Ayrıca hala Yörüklerin büyük kıl çadırlarına da yurt deniliyormuş. Anıtkaya'da yurt nasıl kullanıldığını yukarıda arz etmiştim, bütün aksamıyla ev manasına geliyordu. Otağlar da Türk'ün evidir ve böyle olduğu için ona "otağ"ın yanında "yurt" da deniyor.

    Göktürk alfabesinde 𐰋 harfi b'ye karşılık geliyor ve  eb(ev) biçiminde adlandırılıp okunuyor. Bir çadıra (otağa) benzediği için, bu ve başka bir kaç harfin daha hiyeroglif özellikleri gösterdiğini dilbilimciler söylüyor. 

    Burada bizi ilgilendiren harfin biçimi, "ev" olarak okunuşu, otağ (oda)/yurt'a benzemesidir...

    Bütün bunların sonucunda Anıtkaya'da "oda", "ev" ve "yurt" kelimelerinin anlamlandırılmasında Türk kültürünün en eski izlerinin bulunduğu söylenebilir. 



13 Haziran 2026

Evkaya


     "Kuyuderesi’nin batısında Bahçecik, Kuşboku; alt kısmında Keçiyatakları yer almaktadır. Onun da batısında Evkaya bulunur; orada İblak (İlbulak) Dağları sona erer."

    Yukarıdaki tarif Çolömerlerin rahmetli Ömer Salman'a ait. İlk okuduğumda Bahçecik ve Keçiyatakları dışındaki Kuyuderesi, Kuşboku ve Evkaya mevkileri yabancı gelmişti. Aradan beş yıldan fazla geçti, bu sürede Kuyuderesi ile Evkaya'yı görüp öğrendik, ama Kuşboku hala meçhulümüz. Almalı tarafındaki mevkileri de buradaki gibi çoğunlukla bilmiyordum. 

    Gezip öğrendikçe daha bir seviyoruz İlbulak'ı... Her bir mevki yazmaya değer. Bir yıl önce görmüştüm Evkaya'yı, bugüne kadar yazmamakla ayıp etmişim. Oğuzhan oradaki bir fotoğrafını paylaşmasa ihmalkarlığımı fark etmeyeceğim. Neyse, işte şimdi sırası geldi...

    Geçen yıl Evkaya'ya ulaşmamız biraz maceralı oldu. Kılavuzumuz Nuri Toka idi. Çatkuyu'dan sapıp İlbulak üstünden hedefimize inecek bir yola düştük. İleride Kavaklık'ı görüp Sivrikaya'ya çıktıktan sonra çaprazlama doğuya yöneldik. Evkaya aşağıda kuytu bir etekteydi. Duvar gibi sarp ve dik bir doğal kaya çıkıntısı... 

    Evkaya girişine dağın yukarısından da ulaşmak mümkünmüş, bizi buraya kadar indirmesinin sebebi ancak aşağıdan görülebilen haşmetli manzarayı göstermekmiş. Nuri öyle dedi... Ama haklıymış, gerçekten ürpertici görünüyor... Eğilip bükülüp kanter içinde kala kala oyuklardan tırmanarak girişe vardık. Burası yine tuhaf şekillere girmeden geçemeyeceğiniz doğal bir delikti. Dış ve iç taban kot farkından dolayı giriş çıkışta sakatlanma riski var, dikkatli olunmalı...

    Evkaya'ya girince buranın neden böyle adlandırıldığını anlıyorsunuz. Zira eve benzeyen bir kaya, yahut kaya gibi bir ev burası. Bahsettiğim girişi kapı diye düşünün, bundan başka bir delik daha var. İşte bu ikinci delik penceredir. Teras veya balkon olmasa da basbayağı pencere... İlbulak'ın kuzeyine açılan bu pencereden içaçıcı manzaraya bakıyorsunuz. Dağ şartlarında gayet konforlu bir oda... Ve malum olduğu üzere bizim köyde evin bölümü anlamında odaya ev derler. İşte size Evkaya...

    Dar girişli Evkaya doğal bir mağara, yani insan eliyle yontulup oyulmuş değil. Bununla beraber barınma amacıyla kullanıldığına dair işaretler var. Duvarlarına yenilerde bazı isimler kazınmış. Her ziyaretçi buraya bir iz bırakmış anlaşılan. Hayvan pislikleri de görülüyor, onlar için fazla büyük olsa da vahşi hayvanların ini de olmuş gibi...

    Sarp ve dik oluşuyla buraya ulaşmak zor, giriş çıkış zahmetli; bundan sebep pek kullanışlı değil. Yalnız bütün bunlara yüksekliği, genişliği gibi özelliklerini ekleyince buranın çok korunaklı olduğu bilinmelidir. Mesela birilerinden kaçıyorsan burada bulamazlar, dilediğin kadar kal. Nitekim eski zamanlarda eşkıyalara sığınak olduğuna dair bir şeyler duydum. 

    Basit bir şekilde iki deliği kapatıp ateş yakarak çok rahat ısıtabilirsin. Erzak sıkıntın da yoksa uzun süre kalabilirsin. Üç dört kişi sere serpe yatabilir... Ateş yakarak ısıtma fikrini geçen gün Ekrem Aracı'ya açtım, ısınmak için değil, ama çay demlemek için ateş yaktığını söyledi. Demek ki hala kullananlar var Evkaya'yı... 

    Evkaya'dan çıkış, girmekten daha zormuş. Ayakların yere bastığı ve hep yukarı baktığın için yaptığın şeyin ne menem bir delilik olduğunu oraya çıkarken anlayamıyorsun. Lakin dönüş yolunda "Amanın ben nasıl çıktım buraya!" hallerindesin. Bu yüzden çıktığım yoldan tekrar inmeyi göze alamadım, en iyisi Nuri'yi takip etmek. Buradan kurtulmanın yolu daha yukarı çıkmakmış ve O bu yolu defalarca çıkmış. Yol dediğime bakmayın, ne yolu! Bu iş Afyon kalesine ön tarafından tırmanmak gibi bir şey. Fakat Nuri bana mısın demiyor... Canımız gırtlakta tepeye çıktık da kurtulduk...

    Evkaya böyle bir kaya ve böyle bir ev... Zamanla bu küçük mevki de Evkaya adıyla anılır olmuş. Bahçecik'in de ilerisinde, uzakta, sarp bir yerde bulunmasından dolayı diğer mevkiler kadar bilinirliği yok. 

    Eski çobanlar bilirmiş tabi... Ömer Ağa da İlbulak'ı tanıttığı meşhur yazısında Evkaya'dan bahsetmiş. Son cümlesi manidar,  "Orada İblak (İlbulak) Dağları sona erer." diyor. Demek eskiden beri burayı İlbulak dağının bir ucu kabul ediyorlarmış. Oysa biliyoruz ki İlbulak Olucak ötelerine kadar uzanıyor. Belki de onlar kendi koyun güttükleri kısımları İlbulak olarak tahayyül ediyordu...


10 Haziran 2026

Tarih

 
    Benim işim kelimelerle... Onlar hakkında düşünürüm. Anlamını deşer, önüne ardına bakar, yeni anlamlara kapı açılıyor mu ona bakarım. Sonra üzerindeki ses elbisesinden soyup aslına faslına, dibine köküne inmeye çalışırım. Bu arada onun beni alıp götürdüğü yere varır, orada bir sonuca ulaşmaya çalışırım.

    Eğret köyüne dair merakım bu çizgide başladı. Kelimelerle oynarken Eğret ağzına daldık. Söz konusu olan dil ise, çalışmanız kesinlikle dil ile sınırlanmaz. O dilin boy verdiği toplum da radarınıza takılmalıdır. Böylece toplumun tarihi macerası, bu maceranın üzerinde gerçekleştiği topraklar ve toplumun manevi dinamikleri ardından sökün eder. 

    Tarihçi olmayışım, bu ilim disiplin ve metodunu bilmeyişime rağmen bu sahada yazmak kaçınılmaz olduysa sebebi budur. Hasbelkader yazılan Eğret tarihi konulu yazıların her biri bağımsızdır, diğerleriyle bütünlük arz etmeyebilir. Yine de bütüncül bir bakışla okunursa tamamının Eğret köyünün tarihi macerasını açıklamaya hizmet ettiği görülür.

    Çoğunu bizzat yazdım, bu hususta hazır yazılmış varsa onları da araya yerleştirdim. Böylece kronolojik bir sıralama oluşturmaya çalıştım. Bu anlamda İslamiyet Öncesi ve Antik Çağ, Selçuklu-Germiyan-Osmanlı dönemlerinden oluşan İslami Dönem, Büyük Taarruz ağırlıklı Milli Mücadele Dönemi ve Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadarki yaklaşık bir asrı içine alan Cumhuriyet Dönemi olmak üzere yazıları dört bölüme ayırdım.

    Bazı yazıları 'Deretepe', 'Eğret Ağzı', Köy Odası', 'Günlük' gibi Eğretiköy kategorilerinde de görebilirsiniz. Bunun sebebi, yukarıda arz etmeye  çalıştığım gibi, yazının dil, tarih, coğrafya, sosyoloji dallarının özelliklerini taşımasıdır. Misal, Eğret Ağzı kategorisinde yazılmış bir yazıyı buraya almasam tarihi bir husus eksik kalırdı. Bunu göze alamadım...



    I. İSLAMİYET ÖNCESİ
    Maldepesi
    Örençayır     
    Antik Çağın Önemli Yerleşimi Bayramgucağı (Yüzey Araştırmaları Heyeti)
    Eğripara

    II. İSLAMİ DÖNEM 
    Hüma Hatun Çayırı (506 Numaralı ŞS, 1658) 
    Ot Hırsızları (507 Numaralı ŞS, 1660)
    Eşkıya Eğret'e İnmiş (17. yy ikinci yarısı) 
    Eğret'in Algısı Vergisi 1 (1720-1741)
    Eğret'in Algısı Vergisi 2 (1742-1839)
    Tekkede Görev Değişimi (538 Numaralı ŞS, 1732)
    Bir Hibe Hikayesi (538 Numaralı ŞS, 1732)
    Eğret'te Cinayet (538 Numaralı ŞS, 1732)
    Eğret Voyvodası (538 Numaralı ŞS, 1732)
    Olur Böyle Şeyler (542 Numaralı ŞS, 1741)
    Eğret 1767 (Niebuhrs)
    Eğret 1798 (Olivier)
    Eğret 1803 (Leyblich)
    Eğret 1813 (Kinneir)
    Eğret 1826 (Taşpınar 27)
    Zahire Lazım (562 Numaralı ŞS, 1841) 
    Eğret Yollarında Rus Gezgin (Çihaçov 1847)
    Borç Harç (615 Numaralı ŞS, 1886)
    Eğret 1891 (Ramsay)

    III. MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ 
    Ayıcı Arif 
    Bozkurt Elimden Kaçtı (Ahmet Kabadayı)
    Gavur Geliyo! 
    Bir Rapor (4 Ağustos 1921) 
    Baskın 
    Anıtkaya'da (Eğret) Yunan Mezalimi (Selami Kurt) 
    Asker Yolu 

    IV. CUMHURİYET DÖNEMİ
    Kurtuluştan 15 Yıl Sonra Eğret Nahiyesi (Cumhuriyet Gazetesi)
    Geçmişten Günümüze Eğret İdaresi-6 (İhsaniye'ye bağlı Eğret Kasabası)
    Geçmişten Günümüze Eğret İdaresi-7 (Belediyelik için halk oylaması)
    Geçmişten Günümüze Eğret İdaresi-9 (Anıtkaya tekrar Afyon'a bağlanıyor)
    Boynu Altında Kalsın! (Milliyet Gazetesi)
    Geçmişten Günümüze Eğret İdaresi-13 (Anıtkaya'da belediyelik düştü)
    Geçmişten Günümüze Eğret İdaresi-14 (Sonuç ve tartışma)