Türkçe'yi istila eden yabancı (Arapça ve Farsça) kelimeler hemen dilimizden atılmalı, yerlerine Türkçe kelimeler kullanılmalıdır. Atılan yabancı kelimenin bizde karşılığı yoksa, en eski metinlere inilip bir karşılık bulunabilir, daha da olmadı Türkçe kurallara uygun olarak 'sıfırdan' yeni bir kelime türetilebilir... Akımın başlangıcındaki mantık bu idi. Devlet politikası haline getirildi, Türk Dil Kurumu öncülük etti ve gerçekten onlar, yüzler gruplar halinde yeni sözcükler türetilip kullanıma sunuldu.
Dilin doğal akışında bunların büyük çoğunluğu kabul görmedi. Tutmadı, yeşermedi, kök salamadı ve kurudu gitti. Elbette tutulup sevilenler, günlük ve edebi dile otağını serip yerleşenler de oldu. Onları şu paragrafta bile tanımak mümkündür. Yanlış tutanlar oldu, örneğin 'mevzu' yerine 'konu', 'mesele' için 'sorun' getirildi; ne var ki halk günlük hayatta 'sorun değil' diyecekken 'konu değil' diyerek bu iki sözcüğün yerini hala karıştırıyor.
'Fakir' yerine uydurulan (yeni kelime türetme karşıtları bu uygulamaya 'uydurma', türetilen yeni kelimelere de 'uydurukça' diyerek küçümsüyorlardı) 'yoksul' kelimesi de çok tartışıldı. "Ne yani, 'zengin' yerine de 'varsıl'ı mı kullanacağız!" diyenler çıktı. Her şeye rağmen 'yoksul', Türkçe'de kendine sağlam yer edindi. Öztürkçeciler-Yaşayan Türkçeciler gruplaşmasının ikinci cenahında yer alan Yavuz Bülent Bakiler'in 'Sivas'ta Yoksul Çocuklar' şiirini tam da bu dönemde yazmış olması, 'yoksul' kelimesinin karşı cenahta önünü açan bir etkendir.
Yoksul dile yerleşti, ama fakir'in saltanatını büsbütün sarsamadı. Atasözlerine, deyimlere kadar işlemiş köklü bir kelimeyi atmak onun bütün kullanımlarını da sürgün etmek manasına geleceğinden, işlem Türkçe'yi fakirleştirecekti. Yaşayan Türkçeciler'in görüşüne göre, kelime atmak yerine yoksula da fakire de sahip çıkarak onların kardeş kardeş yaşamasına izin vermek gerekti. Böylece fakirleşmek şöyle dursun, Türkçe daha da zenginleşmiş olacaktı.
Buraya Kasas 24'te Hz Musa'nın "Rabbim, bana indireceğin her hayra muhtacım" yakarışındaki fakir kelimesinden geldik. Ayette fakir, 'başkalarına muhtaç' manasında kullanılmış. Bu başkalarına muhtaç kavramının içine ekonomik yoksullukla birlikte her türlü yoksunluk da giriyor. Nitekim biraz araştırınca gördüm ki, fakir kelimesinin kök anlamı 'omurgası kırık kişi' imiş. Öyle yatalak bir insan gerçekten de hayatını sürdürebilmek için başkalarına muhtaçtır. Ekonomik açıdan zengin bile olsa, bedensel arızası sebebiyle fakir oluyor. Yani fakir kelimesi sadece yoksul demek değildir.
Bazıları yazılarında, konuşmalarında kendilerinden bahsederken 'ben' demezler, sanki üçüncü bir kişiden söz ediyormuş gibi zamirleri, sıfatları kendi koltuklarına oturturlar. Böyle durumlarda kendine yer verilen en yaygın kelime, zannediyorum 'Fakir'dir... "Fakir, gençliğinde bir miktar şiirle meşgul olmuştum." gibi... Tevazu ifade etmek maksadıyla ortaya çıktığını düşündüğüm bu kullanımda, fakir kelimesinin kök anlamı işareten görülüyor. 'Hint fakiri' kavramında da aynı gizli anlam var...
Yoksul'a dönecek olursak... Dile kolayca yerleşmiş olması, onun 'uydurukça' değil, eski metinlerin taranmasıyla elde edilen bir sözcük olduğunu gösterir. Nitekim TDK Tarama Sözlüğünde 14.15.16. yüzyıl metinlerinden örnekler var.
Ayrıca bu eski Türkçe kelimenin kullanımdan düşmediğine yönelik, edebi metinler dışında başka örneklere de rastlanır. Konya Aşıklar Bayramının gerek Anıt meydanındaki büyük salonda, gerekse bizim okuldaki Erol Güngör salonunda yapılan oturumlarını hatırlıyorum. İlgimiz hep Reyhani, Çobanoğlu, Taşlıova gibi ünlü aşıkların üzerindeyken 'Afyonlu Yoksul Derviş' anonsu dikkatimi çekmiş; hafif kamburu, kırçıl kaytan bıyığı ve bildiğin köylü kasketiyle Şemsettin Kubat'ı orada tanımıştım. Şu haliyle benimsediği mahlası pek uyumluydu. Yıldız aşıklar gece boyu hünerlerini sergilerken, O bir köşede sessizce oturup sıranın kendisine gelmesini beklerdi. Dört yıl boyunca oturuşunda kalkışında hiç bir değişiklik gözlemedim. Zannederim yoksul kelimesi, onun şahsında ilk ve son kez fakir ile eşitlendi.
Kelimeler üzerine düşünürken mihenk kabul ettiğim başka ölçüm daha var benim: Eğret ağzı... O açıdan gözden geçirdim, bizim köyde yoksul kelimesi kullanıldığını işitmedim. Anlaşılan fakir, Eğret'te makamını devretmek istememiş, hatta yoksul ile yetki paylaşımına bile razı olmamış. Sanırım Anadolu'nun diğer kırsalında da bu böyledir.
Bununla beraber bu kelime Eğret'te hiç yaşamadı demek doğru olmaz. Hala kullanılmakta olan ikileme biçimi var. Pekiştirme amaçlı eklemeli ikilemeler Türkçe kurallara göre şöyle oluşur: Kelimenin ilk hecesi alınır, sonuna m-p-r-s ünsüzlerinden uygun biri eklenir yahut hece ünsüzle bitiyorsa o ünsüz bunlardan biriyle değiştirilir, en sonunda kelime bütünüyle bir kez daha söylenir. Be-m-beyaz gibi... Aynen bu kurala uygun olarak yoksul kelimesi ikileme yapılmış ve yo-p-yoksul elde edilmiş. Yalnız bizim köydeki çoğu Türkçe kelimenin buraya has söylenişinde olduğu gibi, asıl kelime ortasındaki k yumuşatılarak yopyoğsul, sonra yopyôsul'a dönüştürülmüş. Şimdi halk ağzında hala "Yopyôsul değilsiniz ..." biçimiyle kullanılmaktadır.
Sonuç olarak, dili rahat bırakmak lazım, bildiği gibi yürüsün. Bak fakir ile yoksul kardeş kardeş yaşayıp gidiyorlar...