14 Haziran 2025

Eğret, Olucak, Cumalı Ve Susuz Osmaniye'den Toplu Dilekçe


    Çoktandır bekleniyordu, Esra Özsüer Hanımın kitabı nihayet 19 Mayıs'ta satışa çıktı. Dün, 12 Haziran'da da kargo bana ulaştırdı. Hani tuğla gibi derler ya, takoz tuğladan daha kalın diyebilirim; bin sayfaya yakın, okuma sevgisi olmayanın ödünü patlatır...

    Sayfaları hapur hupur çevirmeye başladım. İçindekiler bölümünün kılavuzluğunda aradığım kısmı bulmam uzun sürmedi, hatta elimle koymuş gibi kolay oldu... 

    Yazar iki yıl kadar önce bu konudan bahsetmişti bir konferansında. İçeriğinden yola çıkarak bahsettiği köylerden birinin Eğret olabileceğini düşünüp heyecanlandık. Bu arada Esra Hanıma ulaşıp tahminimizi doğrulatmak istedik, ama bu konuda tüyo vermedi. Sadece yeni çıkacak kitabında, Yunanistan'da bulduğu belgeye yer vereceğini söyledi. Biz de TTK yayınından aldığımız ekran görüntülerini birleştirerek belgeyi okumaya çalıştık ve orada açıkça Eğret adını gördük.  

    Bununla beraber belgenin tamamını okumak mümkün olmadı. Eldeki bilgilere dayanarak bir yazı yazmıştık, ilgilenenler hatırlar. Orada kesin yargıya varmadan kabaca söz ettik. Olayı sağlıklı değerlendirebilmek için kitabın yayınlanmasını beklemekten başka çare yoktu. Bahsettiğim bu kitaptır, adı Megali İdea...

    Bizim beklediğimiz gibi kitapta belge bulunmuyor. Herhangi bir belge yayınlamanın mümkün olmadığı kitabın hacmine bakınca anlaşıldı, öyle olsaydı herhalde böyle iki cilt daha gerekirdi. Neyse ki belgede bizim bulmayı beklediğimiz her şey kitapta yer almış. Bu bölümü olduğu gibi alıntılıyorum.

    "Yunan Ordusu'nun işgal ettiği tüm bölgelerde anlatılan hikayelerin benzer özellikleri vardı. Yunan askerleri girdikleri köy ve kasabalarda köylünün tüm mahsul ve hayvanlarını gasp ediyor sonrasında da tereddüt bile etmeden her yeri ateşe veriyorlardı. Örneğin Eğret, Cuma, Olucak ve Susuz Osmaniye köylerinin muhtar ve imamları tarafından Yüksek Komiserliğin Afyonkarahisar'daki temsilciliğine gönderilen 1 Aralık 1921 tarihli şikayet dilekçesinde Yunan Ordusu'nun 13. ve 5. Tümenlerinin köylerindeki tüm saman ve yemlere el koyduğunu, köylüye ekim yapmaları için arpa bile bırakmadığını yazmışlardı. Yemleri olmadığından hayvanlarının tehlikeye düştüğünü belirten köylüler, çiftçilikle geçinmek dışında başka iş bilmediklerinden seneye açlıktan ölmelerinin muhtemel olduğunu da belirtmişlerdi. Bu nedenle arpasının ve hayvanların yeminin geri verilmesini Yüksek Komiserlikten rica etmekteydiler. Yine Afyonkarahisar temsilcisi İkonomidis'e gönderilen benzer bir dilekçede bir Türk kadını kocası hapse atıldığı için çocuklarıyla birlikte aç sefil sokakta kaldığını ve suçsuz olan eşinin bir an önce serbest bırakılmasını rica etmekteydi. Bir üst dilekçe ile İzmir Yüksek Komiserliği'ne başvuran İkonomidis, Yunan askerlerinin bölgedeki Türk halkına düşman gözüyle bakıp kötü davrandığını, tohum olmadığı için ekim yapılamadığını, sığırlara el konulduğundan saban sürülemediğini, Yunan yönetiminin bir an önce bölgede tedbir alması ve fakir halka yardım elini uzatması gerektiğini bildirmişti. Aksi takdirde başka cezaya gerek kalmadan Türk halkının açlıktan öleceğini ve böylece nihai imhanın gerçekleşeceğini yazmıştı..."

    Bu koca paragraf, kendisinden daha büyük gerçekleri gün ışığına çıkaracak ayrıntılarla dolu. Yeri geldiğinde onların hepsi ele alınıp genişletilir, derinleştirilir. Şimdilik akla gelen  hususlara dikkat çekecek ve onların hatırlattığı bir kaç olayı zikredeceğim.

    Belgede bahsedilen köyler Eğret merkezde olmak üzere çevresindeki Olucak, Cumalı ve Susuz Osmaniye köyleridir. (Okunabildiği kadarıyla, Osmanköy de beşinci olarak eklenmelidir.) İşgalcilerin hayvan ve tahıl hatta ot ve saman varlığına el koymaları dayanılmaz boyuta varınca bu durumu şikayet etmek üzere dört köyün imam ve muhtarları toplu dilekçeyle Yunan Yüksek Komiserliğine başvururlar. Belgenin özü budur.

    İşgalin ilk günlerinde bütün malları Sığıreğleği'nde toplayıp kayda geçirdikten sonra geri yolladıklarını, ama ilerleyen günlerde peyderpey çağırarak hepsini yediklerini büyüklerimizden duyduk. Hatta o kadar koyun sürüsünü tamamen bitirdiklerini de biliyoruz. Koyunları yediklerine dair çok fotoğraf var, nasıl öküz yediklerini de Macurali Dedemden naklen ben anlatayım. O sırada yedi sekiz yaşlarında olup Araposman'ın evlatlığıdır. Yunan öküzü istediğinde yularından çekip getirir. Kesmek üzere hayvanı götürürlerken yanlarında dedemin de gelmesini isterler. Hayvanı keserler, yüzmek için öküzün ayağını tutmasını isterler. Böyle böyle hayvanın etini çıkarana kadar hizmet ettirirler ve iş bittikten sonra yanlarından kovarlar... Kendi mallarının etinden bir parça bile düşmemesini Dedem iç geçirerek anlatırmış...

    Dene meselesini de Yanık Buğdaylar başlığıyla ele almıştık. Alıntıladığımız bölümde sadece arpa olarak ele alınan tahıl, dilekçede hem buğday hem de arpa olarak geçmektedir. Anlaşılıyor ki dene namına ne varsa el konulmuş. Ne yiygi kalmış, ne de tohum... Çaparın Ahmet Dadak Abi Nimet Ninesinden dinlemiş ki, Eğretliler bir zaman işgalci atlarını gözlerlermiş. Geçerken pisleyecek de eşeleyip içinden arpa tanelerini seçecekler. Açlık o derece yani...

    Dört beş köy yetkilisinin kimliğine dair yine bir şey öğrenemedik. Eldeki belge görüntüsünden dilekçe metni bile okunmazken mühürlerden kimlik tespiti imkansız gibi bir şey. Anlatılanlardan öğrendiğimize göre o sırada Eğret Muhtarı Daldalın Ömer Çavuş, imam da Cemal Eğretli Hocadır. Eğer dilekçeyi görme imkanımız olsaydı altında onların mührünü okuyacaktık. Diğer köylerin o sıradaki muhtar ve imamları da bu yolla tespit edilebilir. Burada hatırlamamız gereken husus, Yunan kaçarken Cemal Hoca'nın ambarını, buğdaylarını ateşe verdiğidir. Dilekçeden haberleri var mıydı bilinmez, belki de onun intikamını aldılar.

    Geri çekilme esnasında ve 1922 yılının çoğunda Eğret bölgesinde 7. Yunan Tümeninin konuşlu olduğu bütün kaynaklarda var. Kaçarken ateşe verme, kundaklama vakalarını bu tümenle ilişkilendirmemiz çok normal. Yalnız 1921 sonbaharında şikayet edilen birlikler 13 ve 5. Tümenlerdir. Şu durumda bölgede 7. Tümenden önce bu ikisinin bulunduğunu düşünmemiz gerekiyor. Onlardan kalan verileri Eğret bölgesiyle ilişkilendirme konusunda esnek davranabiliriz. Misal, bu tümenlere ait yukarıdaki fotoğrafların pekala bu bölgede çekildiğini düşünmek gibi...

    Bir başka husus da İkonomidis'in İzmir'deki Yüksek Komisere yazdığı yazının tarihiyle alakalıdır. 9 Mayıs 1921'de yazılan bu yazıya bakılırsa o tarihlerde Eğret işgal altındadır. Bu da işgal tarihini Mart ayının sonlarına çeken görüşü destekler.

    Dilekçeye geri dönecek olursak... Muhtar ve İmamlar işgalcileri suçlayan dilekçeyi, yine suçladıkları kişilere vermiş olamazlar. Onların bir üstü durumundaki Afyonkarahisar'da bulunan Yüksek Komiserlik temsilcisi İkonomidis'e vermişlerdir. Bunun için toplanıp Afyon'a gittiler veya dilekçeyi mühürlettikten sonra birisi götürdü. O birisi aslen Afyonlu Cemal Hoca olabilir...

    Kim olduğu o kadar önemli değil de, olayın kendisi enteresan... Kimi kime şikayet ediyorsun!.. Daha vahimi, memleket yangın yerine dönmüşken, neredeyse her köşe işgal altındayken bizimkilerin yok öküzümdü, yok buğdayımdı, samanımdı derdine düşmeleridir... Evet bugünden, bir asır uzaktan bakınca böyle görünüyor, ama bakalım onların ruh hali nasıldı...

    Aklıma ordusundaki filleriyle Kabe'yi yıkmaya gelen Ebrehe ile Abdulmuttalib'in diyalogu geldi. Develerinin derdine düşen Abdulmuttalib, bu halini sorgulayan Ebrehe'ye 'Ben develerden sorumluyum, Kabe'yi sahibi korur!' diyordu. Bizim Muhtar ve imamlar da böyle düşünüp öküzünün ve arpasının derdine düşmüş olabilir, rahatlıklarının ardında güçlü bir tevekkül duygusu olmalıdır. Nitekim çok değil, bu dilekçeden dokuz on ay sonra işgalciler kaçıp gitmek zorunda kaldı...

    Önsözde Esra Hanım bu kitabın yazılış hikayesini uzun bir yolculuğa benzetmiş. Hacmine bakılırsa okunması da yazımı kadar uzun bir yolculuğa çıkaracak. Bu yolculuğa başlıyoruz, ama molalarda gelip ilginç konuları konuşuruz...



13 Haziran 2025

19. Sayfa

 

1. Şahin Tüblek

2. Çapar Mehmet Dadak

3. Mehmet Erdem

4. Suguşu Halil Omak

5

6. Adem Kök

7. Abdullah Erdem

8. Ali Osman Türkmenoğlu

9. Ramazan Kırbaç

10. Yaşar Aykaç

11

12

13. Ahmet Dadak

14

15

16. Necaip Omak

17. Hasan Omak

18

19

20. Adem Soya

21. Mehmet İdis


18. Sayfa

 


1

2

3

4. Kazım Arık ve Tenikeci Hüseyin Öztürk

5. Dodiri Mehmet Ali Öztürk

6

7. Şaban Oran

8. Tatıresilin Mustafa Omak

9. Hüseyin Ayas

10

11

12. Tenikecinin Mehmet Öztürk, Bahtiyar Öncül, Ahmet Ege, Terzi Musa Türkmenoğlu

13

14

15. Gıdağın Halil İdis

16. Tırakanın Ramazan Zenger

17. Takguşun Mehmet Ali Öztürk, Gızmehmedin Veli ve Ahmet Öztürk

18. Ömer Kaynar

19. Yakup İdi

20

21

22. Sağda Zeynel Çotak

23. Kadir Dadak

24. Emin Sağlam

25. İsmail oğlu Abdullah Sağlam


11 Haziran 2025

Size Kim Buñarı Geri Getirir


    Yine Buñar hakkında dertlenenler var, bu iyi bir şey. Derde deva olmasa da, eski günlerdeki gibi şırıldamasa da Buñar havuzunu tekrar suyla buluşturmayı düşünmek, bu uğurda kafa patlatmak takdir edilmelidir. 

    Yakın geçmişte yaşandı herkesçe biliniyor, yine de Buñar'ın başına gelenleri hatırlayalım. Başlangıcını bilmediğimiz dönemlerden, belki antik çağdan beri akarak Eğret'in en büyük su kaynağı durumundaydı, ta ki bir kaç yıl önce tamamen kuruyana kadar... 

    Birdenbire kuruması büyük ölçüde patatesçilerin açtığı derin kuyulara bağlanıyor. Resmi kayıtlarda Anıtkaya arazisinde beş tanesi ruhsatlı görünmesine rağmen, şu an 30 civarında derinkuyu varmış. Bu hesapsız ve acımasız savurganlığın böyle neticelenmesi normaldir. Hala yeni kuyular açıldığına da şahit oluyoruz, kimsenin bir tepki gösterdiği yok. 'Yetkili mercilere, yukarılara sırtını dayamışlar, seni beni dinlerler mi' diye iyice tepkisiz toplum olduk. Biz ses çıkarmayınca onlar iyice azıyorlar. Aslında bir bakıma doğru düşünüyoruz, bizi kimsenin taktığı, ne düşündüğümüzü önemsediği yok. Ama büsbütün de öyle değil, biraz sonra tekrar döneriz bu konuya...

    Bundan 25-30 yıl önce Topraksu kooperatifi marifetiyle iki derinkuyu açılmıştı. Mantarlık tarafındaki kanallara su basıldığında Buñar'ın suyu azalıyor, hatta diniyor diye bu kuyular kapatıldı. Sonra yakındaki fabrikaya açılan kuyu nedeniyle Buñar suyu çekildiğine dair de söylentiler çıktı. Bütün bunlar hep söylenti, dedikodu özelliğindeydi, ama gerçeklik payı da bulunabilir. Yani yeraltı suyuna müdahale etmek elbette doğal akışta etkili olur... Bu söylediklerim hiç bir zaman Buñar'ı kurutma, su bülken gözeleri tıkama derecesine gelmediği için köylümüzün dikkatini çekmemişti...

    Yakınlardaki ani kurumanın bir sebebi de hatalı bir uygulamayla gözelerin tıkanmasına bağlandı. Güya paletli bir kepçeyle havuz ayıklanmaya kalkılmış, bu arada gözeler o baskıyla kapanmıştı. Daha yumuşak bir temizleme insan gücüyle yapılabilirdi, diyorlar... Koca Buñar'ın kurumasına gerekçe gösterilen bu olay pek mantıklı gelmiyor...

    Yeraltı ve yerüstü sularının çekilmesinin küresel ölçekli ısınma ve kuraklığa bağlı olduğunu, Buñar kurumasını bu bağlamda değerlendirmek gerektiğini düşünenler de haklı olabilir. Onlara göre doğal sebeplerle Buñar zaten kuruyacaktı... 

    Sonuç olarak bütün sebepler birleşti ve Buñar kurudu... Bu basit 'Buñar kurudu' sözü iki kelimeden ibaret değildir. Çünkü asırlardır köye hayat veren bir kaynağın kuruması aslında Eğret'in kurumasıdır. Bakın bu geçen bir kaç yılda Söğütaltı yeşilliği bir anda kayboldu. Geçtiği yerleri Hızır gibi yeşerten Eğret Çayı da kurudu, o kuruyunca söğüt, kavak bütün ağaçlar takırdamaya başladı. Bu kuruma gözle görülecek derecede belirgin, 20-30 yıl sonrasını düşünemiyorum bile...

    Bu durumun farkında olan duyarlı kimseler Buñar'ı canlandırmaya kafa yoruyorlar. Çoğunluğun fikrine göre ortasına bir derinkuyu açtıktan sonra havuzun tabanına beton atılmalı, böylece çıkarılan suyun tekrar tabana kaçması engellenmiş olur, eski dere boyu akar gider. Finansman için geçtiğimiz bayramda deriler bu işe toplanacaktı, deri para etmediği anlaşılınca kelleyle yetinildi. Sonuç ne oldu bilmiyorum.

    Benim burada eksik gördüğüm ve dikkat çekmek istediğim nokta birlik beraberlik ruhudur. Yukarıda arzettiğim Buñar'ı canlandırma projesine itibar etmeyenler var. Olabilir, herkes her fikre katılmak zorunda değil. Lakin ortada ortak bir sorun olduğunu kabul etmek, bu sorunun çözümüne çalışanları takdir etmek gerekir. 'Netceklemiş! Heç olur muymuş!' gibi moral bozucu tavır takınmak yerine, 'Meseleye bir de şu açıdan bakalım... Şöyle yapılsa daha kolay olabilir mi... Bu konuda bize de bir görev düşer mi...' gibi yapıcı yaklaşmak daha faydalı olur. Bu arada katılmadığın yönleri de kibarca söylediğin için bakarsın bir yanlıştan dönmeye vesile olursun. 

    Misal, Buñar suyunun daha öce de çekildiği, fakat bir süre sonra tekrar bülktüğü bildiriliyor. 20. yüzyıl başlarında ve 1950'lerde kuruduğu, hatta gözelerde eşeklerin küllendiği gözlenmiş. Tarihte benzer çekilme ve akma durumları da yaşanmış olabilir. Şimdi bu son olay da benzer ise ve bir süre sonra doğal yollardan Buñar yine bülkmeye başlayacaksa, beton atmak suretiyle gözeleri temelli tıkamış olmaz mıyız, suyumuz geri gelecekse bile buna tamamen engel mi oluruz, düşüncesi var. Böyle endişeler dile getirilebilir...

    Asıl önemli olan, daha fazla kişinin düşünce ve bedensel katılımıyla ortak bir enerji oluşturulmasıdır. İşte asıl işi sonuçlandıracak olan şey, birlik ve beraberlik ruhu bu... Malesef bizim köyde eksikliği hissedilen yegane şey...

    Hocalarımız daha iyi bilir, Allah'ın rahmeti, bereketi topluluk üzerine olduğuna dair ayet ve hadisler var... Bunun için sınır çizmede olsun, Hıdrellezde olsun, yağmur duasında olsun eskiden bütün köylü birlikte hareket ederlermiş. Yağmur duasında hatırlıyorum, 'Eksik kimse kalmasın şunu da çağırın bunu da çağırın' diye gayret edilirdi. Hatta çoluk çocuk yanında hayvanların bile duada hazır bulunmasına dikkat edilirdi. Maksat havaya daha fazla el kalksın, daha fazla göz yaşarsın, daha fazla kalp yakarsın... Bütün kalplerin birlikte attığı gösterilerek rahmet çağrılsın...

    Şimdi bu yapılanlar da yağmur duasından farksızdır. Bilindiği gibi duanın sözle yapılanı var, bir de davranışla yapılanı var. Bunlara kavli dua ve fiili dua deniliyor. Tarlayı sürmen, ekini ekmen, gübre ve ilaç vermen fiili dua; bütün bunlardan sonra hayırlısıyla istemen de sözlü dua oluyor... Arkadaşlarımızın Buñar'ı kurtarma projesi de bir çeşit fiili duadır. Bu çalışmaya ne kadar çok katılımcı olursa o kadar çok dua edilmiş demektir. Sonra ve her zaman sözlü duasını da ederiz, o ayrı; ama önce fiili duaya katılalım...

    Fiili dua ve birlik beraberlik ruhunu somut bir örnekle birleştireceğim. Patatesçiler ve kuyuları mevzuuna geri dönelim. Görülen o ki Buñar'ımızın kurumasına gösterilen sebeplerin en baskını hesapsız açılan kuyulardır. Ve yine gördük ki bunlara karşı bir yaptırım gücümüz yok, sırtlarını sağlam tepelere dayamışlar. Kovsan kovamazsın, dövsen dövemezsin... Peki ama, bunlar zorla mı gelip ekiyorlar bizim tarlalarımıza! Hayır, senden benden kiralıyorlar... Vermesek dakika durduramazsın, giderler yani... Hiiç başkasına bakmayalım, patatesçiler Buñar'ı kuruttuysa suçlu yine biziz...

    Şu halde bile hala üçe beşe tamah edip tarlalarımızı Patatesçilere kiralıyorsak, Buñar'ın akıp akmaması umurumuzda değil demektir... Köylünün bir kısmı canlandırmaya çalışırken, bir kısmı tarlasını kiralayıp Buñar'ı kurutanlara destek oluyor. Nerede birlik ve beraberlik!

    Birlik ve beraberlik yoksa Allah böyle bir köye rahmetini bereketini verir mi!... Ettiğin fiili duayı, kavli duayı kabul eder mi!... Buñar'ı da alır, Dağ'ı da alır, daha başka şeyleri de alır elimizden... Çocuklarımıza bırakacak bir şeyimiz kalmaz, lanetle anılan bir kavme dönüşürüz, Allah korusun...

    Geçenlerde kurumuş Buñar fotoğrafı eşliğinde Mülk suresi 30. ayet mealini paylaşmıştım. Dikkat çekmek istediğim açıdan tepki gelmedi. Yazıyı yine onunla bitirelim, elverir ki şimdi daha iyi anlaşılsın: 

    "De ki: Suyunuz âniden yerin dibine çekilecek olsa, kim size içilecek bir pınar suyu getirir?"
    (Ümit Şimşek meali)