28 Mayıs 2025

13. Sayfa

 


1

2. Lütfi Tüplek

3. Ayakta Mustafa Saki

4. Hoca ?

5

6. Önde Efekçi Süleyman Salman

7. Hamsincinin Deli Mehmet ve oğlu Mustafa İdi

8. Sağda Mustafa Er ve Ahmet Kırdar

9

10

11. Apak Mevlüt Kopan

12. Kadir Taşkın

13. Erdoğan Salman

14. Cılımısdık Mustafa Öncül

15

16. Vahit Yola

17. Ahmet Dadak (?), Yakup Kaynar

18

19. Abdurrahman Aracı, Yusuf Külte, Emin Kök


Kıtmir'den Kehribar'a


    Bu köpek milletine karşı özel bir sempatim yok, tabi düşman da değilim. Hatta son zamanlarda herkesin bir yerinden müdahil olduğu sokak köpekleri tartışmasında yorum bile yapmadım. Bununla beraber içten içe gönlüm hayvanlardan yana oldu. 

    Tarafsızlığımı bozan denge kaymasında Kıtmir'in kefesi oldukça ağır basar. Körhoca dedemin yazdığı nazar duasında onun ismi mağara arkadaşlarının tam ortasında yer alıyordu. Şimdi son zamanlarda Kehf suresinin tefsiriyle biraz fazla ilgilenmiş olabiliriz, haliyle orada da başrollerde yine Kıtmir bulunuyordu.

    Kıtmir'den Kehribar'a geçiş de çok sert değildi. Aslında bir anda oldu, ama çok yumuşaktı. Aynı köpekten bahsedildiğini Kehribar Geçidi'ni okumadan anlayamazdım. Sonuçta yedi mağara arkadaşının sekizincisi olan bir köpek, bana bu hayvan milletine sempati duymamı sağladı...

    Bugün kekik toplama bahanesiyle dağa gittik, asıl amaç kekik değil, uzun zamandır buraya gelmek isteyen komşularla dağ gezintisiydi. Kalabalık grubumuzla yukarılarda biraz dolaştıktan sonra Bödününçeşme'ye indik. Yedik içtik, dinlendik. Bu sırada oranın müdavimi olduğu anlaşılan iki köpek sürekli çevremizdeydi. Tazı kırmasına benzeyen bu hayvanlar oldukça zayıftı ve tuhaf bir biçimde birbirine çok benziyorlardı. Belki de kardeşler, ama biri gri diğeri de samansarısı rengiydi. Hem birbiriyle oynaşan hem de bizden bir şeyler uman bu hayvancıkları beklentilerinde yanıltmayıp ekmek, kemik filan verdik. Kadınlar fazla yanımıza yaklaşmamaları konusunda titizleniyorlardı, sonra ne oldu bilmiyorum. Yalnız biz genel olarak köpeklerin son yıllardaki acıklı durumuyla ilgili bir sohbete daldık... 

    Böyle bir başka sosyal köpekle babamın cenazesinde karşılaşmıştım. Koca bir köpek tabutun başında bekleyen bizim yanımıza kadar gelmiş. Ben o soğukta elimi kokladığında fark edebildim ve gayri ihtiyari biraz ürktüm. Kocaman bir köpek ve tabutun başında aniden beliriveriyor. Sonra anlattılar, çekinecek bir durum yokmuş, her cenazeye katılan bir köpekmiş. Evet, cenaze köpeğiymiş. Çoğu cenazede hazır bulunurum, ilk defa görüyorum hayret. Dediklerine göre mezarlığa kadar gider, defin bittikten sonra geri dönermiş. Neredeyse yarı kutsallık izafe edilen bu köpeğin akıbetini de bilemiyorum, belki hala cenazeye katılma görevini sürdürüyordur.

    Gecikmiş öğle namazından sonra arka yamaçlarda biraz kekik toplarım düşüncesiyle çeşme düzlüğünden ayrıldım. Tek tük çiçekti, bazı tomurcuktu, çoğunluk sürgündü derken önüme çıkan kekiği koparıyorum. Bayırı ne kadar kavradığımın da farkında değilim. Güneş Bahçecik istikametinde inişe geçmiş, ikindi yaklaşıyor.

    Birden ortalığı çan sesleri kapladı. Aaa dağınık bir koyun sürüsü... Arada keçi de görünüyor... Her biri kafası yerde kah duruyor, kah sağa sola bir kaç adım atıyor, düzensiz bir yürüyüşle yayılarak ilerliyorlar. Akşam yaylımına çıkan bu sürü kimin ki? Bir zamanlar yüzden fazla sürünün cirit attığı bu dağlarda şimdi küçük bir sürüyü görmek bile değerli geliyor. Bu anı kaçırmak istemiyor, değişik açılardan fotoğraf alıyorum. Bir elimde çanta, diğerinde telefon güzel poz yakalama derdindeyken ne göreyim, iri sayılacak bir köpekle göz gözeyim... Ürpermedim dersem yalan olur, hatta korktum. Çünkü bu bir koyun köpeği; iri, korkunç görünümlü ve koruma güdüsüyle yabancıya karşı saldırgan oluyorlar. Hayır bu saldırmadı, öyle bakıyor...

    Derken biraz ileride ikinci bir köpeği farkettim.  O da aynı şekilde durmuş, öylece bana bakıyor. Üzerimde dört korkunç göz var, sadece onların nazarı üzerimde, gözlerin sahibi köpek bedenleri kıpırdamıyor. Ben de aynı şekilde kıpırdamıyorum, ama bu durumun yanlışlığını anlayıp görmezden gelmek istedim. Görmemiş gibi yapabilirim, ama korku duygusunu ne yapacağız. Bir de korktuğumuzda salgıladığımız şeyi bu hayvan hisseder daha da saldırganlaşırmış. Korkmamam da lazım...

    Sürü kimin acaba? Bu çoban da nerede kaldı... Gelse şunları kontrol eder, ben de yürür giderim. Şimdi yürüyüp gitsem korkup kaçtığımı sanıp saldırırlarsa... Bu korkulu bekleyiş arasında eğilip kekik filan koparıyorum da... Ne kopardığım belli değil...

    Birden köpeklerle konuşmak geldi aklıma. Konu ne olursa olsun, bu hayvanlara söylenen sözlerin tesir ettiğini, bu hususu daha önce deneyip başarılı olduğumu hatırladım. Bundan dokuz yıl öncesine kadar, şimdi Rahvan At Merkezi yapılan geniş çayırlıkta her gün koşardım. Bir gün, bir grup köpeğin ürüşerek üzerime doğru koştuklarını gördüm. Çok korktum, ama kaçacak bir yer yok... Ne yaptığımı bilmez biçimde ben de bunlara doğru koşmaya başladım. Destansı bir çarpışma olacak... Ama olmadı, çünkü düşman sebepsizce önce yavaşladı, durakladı ve durdu... Onlar durunca canıma minnet, ben de durdum. Ama tamamen silah bırakmak olmazdı, peki ne silahım vardı ki?.. Başladım bunlara söz bombası atmaya, şimdi hiç birini hatırlamadığım bir sürü şey söyledim. Bazı mıyıklamalar, tek tük havhavlar dışında ses çıkarmadılar. Sanki beni dinliyor ve anlıyorlardı... Çekip gittiler... Bundan sonraki koşularımda mutlaka elimde bir değnek bulundurdum, ama hiç ihtiyaç olmadı, çünkü bana artık ilişmediler. Sözlerim etkili mi olmuştu ne...

    Eski zamanlardaki gibi konuşmaya başladım. Farklı olarak alçak sesle söyledim, zira onlar sakindi, korkuyordum ama ben de sakindim. Dedim ki: "Benden size ve koyunlara zarar gelmez, kekik topluyorum o kadar... Biraz sonra siz yolunuza, ben yoluma... Ayrıca vazifenizi de iyi yapıyorsunuz, bak geride kalanları bırakıp gitmediniz... Güzel köpeklersiniz..." Buna benzer şeyler... Zaten önceden de yerlerinden kıpırdamıyorlardı, konuştukça beni dinliyorlarmış gibi geldi. Hatta öndeki kuyruğunu hafifçe salladı...

    Nihayet çoban göründü. Daha doğrusu görüntüsünden önce sesi geldi. Tanıdık bir ses, kimin acaba... 

    - 'Nasıl oldu da gelivemedilê?'  Biraz daha yaklaşınca tanıdım, Ercan idi... Sorusuna;

    - 'Zararsız olduğumu anladılar herhal, ondan gelivemediler.' karşılığını verdim. Sonra sürüden, koyunculuktan filan bahsettik. Ona da biraz önce köpeklerden korkmamış gibi davrandım... O, sürünün peşinden giderken ben eğilip kalkarak gördüğüm kekiği almaya devam ettim...

    Fakat aklımdan köpeklerle karşılaşmamız çıkmıyor. Gerçekten köpeklerin beni dinlediğini ve dediklerimi anladıklarını düşündüm. Gerçek olamaz mı? Neden olmasın?...

    Hayat ne garip, insanlara kendimizi ve derdimizi anlatamıyoruz. Bize bu fırsat verilmiyor. Mahkemelerde duruşmalarımızın izlenmesi yasak, bunların haberleştirilmesi yasak. Halk olanlardan haberdar olmasın isteniyor. Medyada, sosyal medyada, basında bize sövülmesi hakaret edilmesi serbest, hatta şart... Yandaşları geçtim muhalif TV programlarında bile ihraç edilmiş birini göremiyorsunuz. Halk söyleyeceklerini duyar da tılsım bozulur diye korkuyorlar...

    İki gün önce bir düğün vesilesiyle yıllardır görüşemediğimiz arkadaşlarla bir araya geldik. Cezaevi hatıraları konuştuklarımızın çoğunluğunu teşkil ediyordu. Şu anlaşıldı ki, oralarda adi mahkumlarla bizi aynı ortamlarda tutmamalarının sebebi de bu, başkalarıyla konuşmamıza engel olmak. Konuştuğumuzda muhatabımızın gerçeği öğrenmesinden korkuyorlar. 

    Gerçi bazı sözümona insanlara ne anlatsan boş. Onları 'hayvandan da aşağı' kategorisinde değerlendirmek lazım. Köpeğe tesir eden sözler insana işlemez mi...

    Köpeğe tesir eden sözler...



26 Mayıs 2025

Un Tuz Tartmak


    Geçen gün köye gitmek için yolumuzu Gazlıgöl'e düşürdük. Tam orada aklıma Hacı Arif dedemin yaşadığı bir olay geldi, Dandır sapağına dönerken çocuklara onu anlattım. Babamdan defalarca dinlediğim için bütün ayrıntısıyla hafızama kazınmış olan bu ilginç olaya geçmeden önce Hacı Arif dedeyi kısaca tanıtmam gerekti.

    Arif, Böbü dedenin küçük oğludur. Oğlu olmayan Hasan Hüseyin abisi ise, Hamzaların Afyon kolu ile Böbüler ve Sarasanların dedesi oluyor.1880 yılında doğdu Arif... Doğuştan mı yoksa sonradan mı olduğu bilinmiyor, topaldı. Bu yüzden askere alınmamış. Genelde fiziksel özellikleriyle lakaplama yapılan Eğret'te Topal Arif yerine Hacı Arif lakabı takılması ilginçtir. Oysa hacca 30 yaşından sonra gitmiş...

    Böbü Dedemiz onu Hacılardan Nazik ile evlendiriyor. Nazik Hanımı da tanıtalım, tam olsun; Davılcıarif, Dındınali, Kelsalek, Kelidiriz, Çapıtçıhafız ve Kelarzıman'ın halaları oluyor...

    Olay evliliğin ilk yıllarında geçiyor, Arif ve Nazik delikanlıyken... Henüz çocukları yok, ihtimal 19. yüzyıl sonları... Bunlar arkadaşlarıyla sözleşmişler, gece Gazlıgöl'e hamama gidecekler. Köydeki hamam yanmıyor olabilir veya su, sıcaklık, havuz farkından orası tercih edilmiş olabilir. O dönemde bile çevredeki kaplıcalara gitmenin yaygın olduğu anlaşılıyor...

    Arkadaşları gelip almışlar Arif'i. Yayan gitmezler herhalde, ihtimal ki at arabası ayarlamışlardır. Yolda neler yaşadıkları, ne zaman vardıkları, arkadaşlarının kimler olduğu filan meçhulümüz. Bundan sonra bir süre Arif dedenin anlattıklarını dinleyeceğiz.

    Hamama girmişler. Tabi başka köylerden gelenler de olabilir... Bir vakit her şey normalmiş. Sabunlanmışlar, keselenmişler, suya girmişler... Bir süre sonra içlerinden biri,

    - 'Şu kandilleri söndürün veya şavkını kısın' gibi bir şey söylemiş. Eskiler bilir, idare lambası veya kör kandil denilen aydınlatma araçlarını... Ucunda döndürerek şavkı kısıp açmaya yarayan basit bir düzenek vardır, onunla alevin şiddetini ayarlarsın. Tam söndürmek için fitile üflemek, yahut parmaklar arasında yanmakta olan fitil ucunu ezmek gerekir. Her halükarda kandile varmak zorundasın yani... Fakat kurnanın başında yan gelip keyf çatmakta olan birisi, 

    - 'Durun ben hallederim' diyerek hiç istifini bozmadan ayağını uzatıp gerçekten halledivermiş. Bunu normal, sıradan bir şey yapar gibi yapmış, ama olay hiç de normal değil... Bir defa uzaktaki kandile ulaşmak için yerinden bile kalkmamış adam. Ayağı kandile doğru iki üç metre uzayıvermiş. Ayrıca adamın parmak aralarının perdeli olduğunu da fark etmiş Arif, tıpkı kaz, ördek ayağı gibi... O anda etrafına bakınmış ki, hamamda bulunanların hepsinin durumu aynı; uzun bacaklılar ve perde ayaklılar... Üstelik köyden birlikte geldikleri arkadaşları da aynı... 

    Dehşet içinde kalmış ve korkudan ne yaptığını bilmez bir şekilde kendini dışarı atmış. Dışarı derken, en dışarı değil; çıplak bir şekilde nereye gidecek... Olanlardan habersiz işine bakan hamamcıyı uyarmak istemiş;

    - 'İçerdekilerin hepsi acayip, şeytan mıdır ne!..' Hamamcı oralı bile değil, işine devam ediyor... Arif ısrarla uyarısına devam edince sıkılmış gibi tezgahın ardından öne çıkıyor ve,

    - 'Böyleler mi?' diye sıyırdığı peştamalin altından perdeli ayaklarını göstermiş. Bundan sonrasını Hacı Arif dede hatırlamıyor... Olayın bütününü ve perde gerisini öğrenmek için Eğret'e dönmeliyiz...

    Arif arkadaşlarıyla gittikten bir süre sonra, arkadaşları tekrar gelip onu çağırmışlar. Nazik Hanım çıkmış dışarı ve 'Niye dönüp geldiniz?' gibisinden soracak olmuş. Biraz da endişelenmiş galiba, çünkü yanlarında kocası yok. Başına bir şey mi geldi acaba... Fakat arkadaşları gayet sakin;

    - 'Gelsin Arif, hamama gidecektik.' filan demişler. O vakit endişesine korku ve şaşkınlık da karışmış Nazik Hanımın;

    - 'Demin aldınız gittiniz ya!...' Nasıl olurdu, şuydu buydu derken, mesele anlaşılmış. Arkadaşlarına benzer bir grup gelip götürmüşler Arif'i... Atları koştura koştura Gazlıgöl'e varmışlar. Arif'i hamamın aralığında baygın olarak bulmuşlar... Meğer onu buraya getiren arkadaşları değil, habis ruhlar taifesiymiş. Allah'tan ki aklını yitirmemiş, sadece bayılmakla kurtulmuş. Belki de bayıldığı için kurtulmuş...

    Söğütçük'e geldiğimizde çocuklara Hacı Arif dedenin kuyuyu gösterdim. Seren ve direği yıkılıp yerine çeşme yapılalı otuz yıldan fazla oldu. Şimdi kuyu ağzını kocaman bir kaya ile tıkamışlar... 

    Çeşme yapıldığı yıllarda Anıtkaya'da çalışıyor ve orada oturuyordum. Bazı akşamlar dışarıdan birileri çağırırdı, balkona çıkıp bakardım, kimse yok. Bazen de zile basarak çağırırlardı, yine kapıya bakardım kimse yok. Bu garip çağrılma olayları sıklaşınca babama anlattım.

    - "Yine çağıracak olurlarsa balkona çıkma, kapıya da bakma... 'Gelemem, un tuz tartıyorum' de... Bir daha çağırmazlar, zarar da veremezler."  dedi ve Nazik ninesinden işittiği yukarıdaki olayı anlattı. İlk defa o vakit duyduğum hamam olayını sonra yine defalarca dinledim. Nazik Ninemiz, kocasının travmayı bu tılsımlı sözlerle atlattığını, bir daha habis ruhların kendisini rahatsız etmediğini söylemiş...

    Benim durumum bir yanılsama olabilir. 'Un tuz tartma' hususunu uyguladım mı bilmem, ama bir daha ünnneyen olmadı...



12. Sayfa

 

1. İsmail Honça (Gonca)

2

3. Emin Kopan,..., Tunahüseyin İbrahim Kayır, ...

4. Mahmut Öncül

5. Seydi Değer

6. Gocamatların Kazım Tektaş?

7. Saadettin Öztürk

8

9. Dananın Şapgöbek Ali Osman Duran

10. Gurugafa Mustafa Tüblek

11. Gödecin Halil Seviş

12

13

14

15

16. Yusuf Geçer

17. Kokulu Mehmet Dirlik

18

19. Arifin Irmızan

20

21. Berber Hüseyin Öncül

22. Ömer Kaynar

23. Kel Halil Köz

24

25. Meşhur Ahmet Azbay

26. Gulaksız İbrahim Seçan

27

28

29. Boduoğlu Yahya Soylu

30

31

32

33

34. Tellilerin Yakup Öztürk

35. Mehmet Ali Azbay

36. Kel Ömer Azbay

37

38

39