28 Şubat 2026

Bir Tamir Hikayesi, Yetimlerin Bardak


    Sinekliği yeni kuşak ne bilisin... Hani şu yazları börtü böcek girmesin diye kapıya cama taktığımız telleri demiyorum. Yahut şaplak atarak sinek öldürmeye yarayan konvansiyonel silahtan bahsetmiyorum. Eskiden evlerimizin mühim bir bölümü olan sineklikten söz ediyorum...

    O vakitler şebeke suyu henüz evlere verilmemişti. En fazla köyün on onbeş merkezine yapılan mahalle çeşmelerinden alınırdı kullanım suları. Veya kuyulardan, aşağıdaki çeşmelerden filan... Güğümlerle oradan getirilen içme ve kullanım suyunu evdeki daha büyük küplere filan boşaltırlardı. Taşıma işi bitince güğümler boş veya dolu olarak oraya konur, küp veya diğer büyük su kapları da orada durur. Abdest almak veya ufak tefek buleşik yaleşik işleri de orada görülür. Hafif yüksek yapılmış bu mekan tahmin edileceği üzere bir nevi ilkel lavabo gibidir. İşte buraya sineklik derler.

    Sineklik derler, çünkü sinek denilen kütükten oyma büyük su kapları da burada ikamet ederdi. Belki güğümden önce oranın asıl sahibiydiler. Bu alımlı bakır kaplar yaygınlaştıkça geri plana itilmiş, hatta unutulma sürecine bile girmiş ve yine hatta bazı sinekliklerden tamamen çekilmiş bile olabilirler. Kendileri çekilse bile adı baki kalmış, o yüksekçe mekana hep sineklik denilmiştir.

    Çam kütüğünden oyma sinekler kıra su götürme dedin mi birebirdir. Kaba sabadır, ama suyu serin tutar, sağlamdır dayanıklıdır, halberi darbeye bana mısın demez. İkisini çatar eşeğe atarsın, çeşmeden doldurup gelmek için pratiktir. Güğümden daha çok su aldığı için verimlidir filan... Çatmak dedim de, bunun için kullanılan hafif ince ipe de sineğipi (sinek ipi) denilirdi. Sinekler bitip gittikten yıllar sonra bile o tür iplerin genel adı olarak kalıplaştı bu kelime... Zamanla o da öldü, ayrı mevzu...

    Adlandırma hususuna değinelim, kelimenin aslı senek'tir; Deresenek, Yakasenek yer adları onunla ilgilidir. Bizim köyde sinek denilmesi tamamen Eğret ağız özelliğiyle ilgili... Neyse, bu sineklerin testi boyutunda küçük olanlarına da bardak denilirdi. 'Eski çamlar bardak oldu' sözündeki bardak, kendileri olur...

    Bir kaç yıl önce aradık taradık, sinek olsun bardak olsun fotoğraf çekecek bir tane örneğini bulamamıştık da sağdan soldan bulduğumuz fotoğrafları kullandık. Demek ki eski bardaklar da toprak oldu... Derken geçen gün ilginç ve sevindirici bir haber aldım. Yetimler'den, gayet ihtiyar bir bardak çıkmış. Aslında Rafet Azbay varlığını biliyormuş da, ancak şimdi arayıp meydana çıkararak Mustafa Ayas'a teslim etmiş. Ben de ondan duydum.

    Sesinden Mustafa'nın heyecanı anlaşılabiliyordu. Gönderdiği fotoğraflara baktıkça heyecanına hak verdim. Eldeki bardak gerçekten şaheserdi. Sinek ve bardak devrinin sonlarına yetiştik, ama bütünüyle o dönemi yaşayanların dahi böyle bir bardak gördüğünü sanmıyorum. Ortada uzun boyunlu ağzının çevresine orantılı yerleştirilmiş üç ümzüklü bir bardak... Ağzına tırnaklı bir kapak mekanizması yerleştirilmiş ki hala çalışıyormuş. Üç ümzük ortalarından ağız borusuna kendi bağlarıyla bağlanmış. Hepsinden önemlisi, üst kapak mekanizması ve taban kapağı dışında bu bardak tek parça bir kütükten oyulmuş. Unutmadan, ümzüklerin hizasında tabana da üç küçük tırnak ayak yontulmuş... Bütün bu saydığım özellikleriyle Yetimlerin bardak sapasağlam duruyordu, sevindirici bir husus da bu...

    Dediklerine göre Şükrü dedelerinden kalmaymış. En az yetmiş yıl, belki asra yakın bir zamandan bahsediyor olabiliriz. Çürümeden, kurtlanmadan, kırılıp yarılmadan bugüne gelmesine sevinmeyelim de ne yapalım...

    Fakat büsbütün de hasarsız değildi yaşlı bardak. Ben kırık yarık yok dedim ama, karnının bir yerinde koca bir yarık bulunuyordu. Başka yerlerinde de küçük ve ince yarıklar vardı, ama koca yarık düşündürücüydü. E, uzun yıllar susuz kalmış bir ağaç parçası elbette yarılır. Zaten Mustafa da bunu normal karşılıyor, küçüğüyle büyüğüyle bütün yarıkları kapatabileceğini söylüyordu.

    Siz bardaktaki koca çatlağa bakarken ben başka bir hususa geçeyim. İçinde koca bir taş varmış, 'Nerden girdiğini bilemedim' dedi... Oyulduktan sonra alt kapağı kapatılmadan konulmuş olabileceğini söyledi. Ağırlığıyla denge sağlasın da bardak olur olmaz yerde devrilmesin diye konulduğunu düşünüyormuş... Benim kafama yatmadı. Bardağın kendisi ağır zaten, doluyken yük artacağından bu sebeple devrilmez ki. Boş bardak da devrilirse devrilsin n'olacak, ağırlık koyma işi mantıksız. Ayrıca el kadar karnını bir de taşla iyice daraltmanın ne faydası var...

    Benim teorime göre taban kapağı içine göçtü, çıkaracağız diye uğraşmayıp yeni kapak kapadılar. Yıllarca susuzluktan kuruyan kapak kemik gibi, taş gibi sertleştiği için çıkardığı sesten taş var zannediyoruz... Bu görüş de Mustafa'yı ikna etmedi... Ona göre kesinlikle taştı o şey, kerpetenle filan uğraşıp çıkaracaktı...

    Haklı çıktı. Bardağın içindeki o kocaman şey gerçekten taş imiş. İyi de nasıl girdi oraya? En mantıklı açıklaması şu: Bardak tabandan sızdırınca yeni bir kapak yapmayıp çeşitli çareler denemişler. Ne yaptılarsa olmadı, en sonunda tabanı içten çimentoyla şerbetlemişler. Kesin çözüm olmuş galiba, epeyce böyle kullanmışlar. Kullanımdan düştükten sonra bardak ve kapak kuruyup dokuları büzüldükçe şerbet tabakası serbest kalmış. Bütün bir çay tabağı kadar var... İşin kötüsü sallanıp dururken koca çatlağa denk gelip onu iyice genişletmiş galiba... Neyse ki sabırlı arkadaşım penseyle kıra kıra içeriyi betondan temizledi.

    Asıl iş şimdi başlıyormuş. Bardağı işlevsel hale getirecek. Nasıl yapacak bilmiyorum, projesini anlattığında inanmadım ama şevklendirmekten de geri durmadım. Bütün süreci fotoğraflayarak benimle paylaştı. 

    Önce bir kovada bekleterek iyice ıslanmasını sağladı. Mantıklıydı; su kaybettiği için dokuları büzülen ağaç çatladıysa, kaybolan suyu vererek çatlakların kapanması sağlanacaktı. Yani filmi terse çevirerek bardak tamir edilecekti. Fakat kova banyosundan çıkınca tekrar kuruyacak ya, o vakit aynı şekilde hatta daha büyük yarılma olmaz mıydı... Kontrollü kurutulursa olmazmış. Bu yüzden deli bağlar gibi kemerle boğmuş bardağı. Korktuğu şey ise, şu kış gününde doğal yollardan kurutamamak... 

    Tam da o günlerde Allah lodos vermesin mi... Kar yağmur gelmeyecek, ama rüzgar alan bir saçak altına idam eder gibi astı bunu... Bir kaç günde kurumuş... Darağacından indirdiğinde küçük çatlaklar tamamen kaybolmuş, korkulan büyük yarığın uçları da oldukça kavuşmuş vaziyetteymiş.

    Artık işi kolaylamış... Bundan sonrası dülgerlik... Talaşla kardığı tutkal ile kalan boşlukları doldurup zımparalamış. 

    Fotoğraftaki haliyle çok güzel görünüyordu. Ağız kapağındaki ve bardağın omuzlarındaki ince işçilik de ortaya çıkmış. Çevresinin tamamına neyle yaptılarsa çentikler atılmış, özel bir süs havası veriyor.

    Kendileri yapmış olabilir mi, yani bizim köyde oyulmuş olabilir mi, diye düşüncemi söyledim. Mustafa, başka hiç bir yerde örneği görülmeyen bu nadidenin Eğret'te yapılamayacağını, burada böyle bir malzeme bulunmadığını söyledi.

    Haklı galiba. Çam ağacının bol olduğu orman köylerinde usta bir el tarafından yapılabilir ancak...

    Bu kadar güzel olmaz, iddialı değil. Lakin bir bardak oymayı deneyecek, kafaya koymuş. Bu azim, sabır ve el hüneri ondayken yapar diye düşünüyorum. Şimdi harıl harıl taze çam kütüğü arıyor.

    Benim derdimse başka... Şu zenaatları canlandırmanın hayal olduğunu biliyorum. Ama en azından birer örneğini sergileyebileceğimiz bir Eğret Müzesi olsa...




1 yorum: