04 Ekim 2025

Hamıraşılardaki Teyzemiz


    Emiralioğlu Mehmet'in iki oğlu, iki kızı vardı. Yaş sırasına göre sıralarsak Ali 1872, Ömer 1884, Ümmühan 1889 ve Ayşe 1894 doğumludur. En büyük ile küçüğü arasında yirmi yıldan fazla var. Asıl fark Ali ile Ömer arasındaki 12 yıldır, diğerleri beşer yıl arayla doğmuş. Bunun sebebi ayrı anadan olmaları, yani Ali'nin anası ile Ömer, Ümmühan ve Ayşe'ninki farklı... Babalarının ne vakit öldüğü bilinmiyor, yalnız kayıtların esas alındığı 1905'te hayatta değilmiş. Şimdi dört kardeşin macerasına bakalım...

    En büyükleri Ali, Osman adını verdiği bir oğlunu everip 1910'dan önce vefat etmiş. Aşşağılının Efemehmet kardeşiyle evlenen Osman'ın çocuk kaydı yok, Cihan harbinde bu halde şehit olunca Emiralilerin Ali hanesi kapanmış oldu.

    Göz rengi sebebiyle 'Yeşilömer' diye lakaplanan Ömer ile Emiraliler sülalesi devam etti. Fakat bundan böyle onlara Emiraliler değil, Yeşilömerler denilecektir. 1934'te Fidan soyadını alan Yeşil Ömer, bir yıl sonra 1935'te vefat etti.

    Üç numara Ümmühan 1889 doğumlu idi. Annesi hayattayken onu Veyislerin Ali Osman ile başgöz ettiler. Bu Veyisoğlu Ali Osman'ı bugünden tarif biraz zor. Deliban (İbrahim Dadak)ın emmisi, Ösüzömer (Ömer Acar) ile Kötü (Hüseyin İnanır)ın büyük emmisi olur. Böyle dolambaçlı tarifin sebebi soyunun günümüze ulaşmamış olmasıdır. Zira Veyisoğlu Ali Osman, Cihan harbinde şehit olduğunda çocuğu yoktu. 

    Veyisoğlu'ndan çocuksuz dul kalan Ümmühan'ı Manavın Körlan (Mustafa Öztürk)e verdiler.  O sırada ilk eşi yeni vefat etmiş, küçük kızı öksüz Kör Mustafa ise dul kalmıştı. İki dulun ikinci evliliklerinden de üç çocukları oldu; 1917'de Emine, 1920'de Ahmet ve 1924'te Şerife doğdu. Küçük kızı henüz bir yaşına girmişken Ümmühan Hanım 1925 (veya 1926) yılında vefat etti.

    Gelelim Emiralilerin küçük kızı Ayşe'ye... Afyon'a gelin gitti... Hayvancılık ve kasaplıkla meşgul ve fakat Hamıraşılar diye lakaplanan bir ailenin oğlu Ali ile evlendi. O dönemde özellikle kızların evlilik yaşı çok düşük olduğu herkesin malumudur. Ayşe de 1910 gibi gelin olmuştur diye tahmin yürütüyoruz. 1904 yılı Eğret nüfusunu gösterir kütükte isminin kayıtlı olmaması bir muamma, fakat bu konuyu ayrıca ele almak gerek...

    Hamıraşıların Ali ile Ayşe Hanımın üç çocukları oluyor; Mehmet, Zehra ve Havva... Osmanlı'nın bu son döneminde ne kadar olabilirse işler o kadar yolunda gitmektedir. Lakin süregiden harplerden bu aile de nasibine düşen darbeyi yer, Hamıraşıların Ali 1916 yılında şehit olur. Ayşe Hanım tam on yıl, 1926'ya kadar üç çocuklu bir dul olarak yaşar...

    Peki ne özelliği var 1926'nın? Hatırlanacağı üzere bu yıllarda Ümmühan ablası vefat etmişti. Ardında en büyüğü 8-9 yaşında üç öksüz bırakarak vefat eden ablasıyla birlikte yeğenlerine de çok üzülmüş. Sırf onlarla yakından ilgilenebilmek için Manavın Körlan ile evlenmeyi kabul etmiş. Madem yeğenlerinin başına bir üvey anne gelecek, o üvey anne ben olayım diye düşünmüş olmalıdır... Böylece Ayşe hanım köyüne geri dönmüş...

    Ayşe Hanım ikinci evliliği için Eğret'e dönerken yanında kendi üç çocuğunu getirip getirmediği bilinmiyor. Zaten özel niyetlerle yaptığı bu evlilik uzun sürmemiş. Ayrılmaya karar vermelerinin sebebi tam olarak belli değil. Dediklerine göre Yunan gittikten sonra yedi yıl yağmur yağmamış, bu derece kuraklık ve kıtlık yılları... Bir de bütün dünyayı kasıp kavuran ekonomik kriz var, ülke ve insanlarının bundan etkilenmemesi mümkün değil. Yani Ayşe Hanım ile Kör Mustafa'nın ayrılma kararı almalarında çok değişik faktörler etkili olabilir...

    Yalnız 1927 yılında mahkemeye başvururken 'çocuk olmuyor' diye bir gerekçe göstermişler. Mahkeme bu gerekçeyi kabul etmemiş, 'Bu sebeple boşanılmaz' diyerek duruşmayı ertelemiş. Sonrakine tarafların ikisi de katılmadığı için dava reddedilmiş. 

    Benim yorumuma göre bunlar geçinemediler. Huzur ortamı olmayınca, yeğenlerine de bakamayacağını anlayan Ayşe Hanım boşanmak istedi. O dönemde şimdiki gibi 'şiddetli geçimsizlik' sebebiyle boşanma olmuyordu, hatta boşanmak çok zordu. Hele kadının böyle bir dava açması durumu yok denecek kadar azdı. Bu yüzden böyle bir yol izledilerse de sonuçta boşanamadılar...

    Boşanamadılar ama, Ayşe Hanım Kör Mustafa'yı terk ederek Afyon'a, çocuklarının yanına geri döndü... Kendi üç çocuğu artık çocuk değil, yetişkin olmuştu; onlarla ilgilendi, lakin Eğret'te bıraktığı öksüz yeğenleriyle alakasını büsbütün kesmedi. Düşündüğü gibi Kör Mustafa hemen evlenmişti, bu bir şey değil fakat yeğenlerine üvey anne demekti. Nitekim ortanca yeğeni Ahmet 1928'de, sekiz yaşındayken öldü. Bu ölümün üvey anneyle ilgisi olamaz, lakin özellikle küçük yeğeni Şerife'ye zulmedildiğine dair haberler alıyordu. Bu yüzden Emine ile Şerife'yi zaman zaman Afyon'a yanına getirdi. Maksadı yeğenlerini üvey anne zulmünden kurtararak daha iyi bakılmalarını sağlamaktı. Kör Mustafa ise her seferinde gidip kızlarını tekrar köye götürdü. Onun amacı da kızlarını tarlada, kırda bayırda çalıştırmak...

    Ayşe Hanımın yeğenlerini çok sevdiği ve Körlan ile evliliğe sırf onlara bakabilmek için katlandığı belirtiliyor. Afyon'a geldikleri zaman çocuklar kısa süreliğine de olsa insanca yaşarlarmış. O günlerin birinde onlara annelerinin küpelerini göstermiş. Kör Mustafa ile evlenmesi sebebiyle haberdar olduğu bu değerli küpeleri bozdurarak parasını ikisinin arasında pay etmiş. Bu olay büyük yeğeni Emine Gara Ömer Kök ile evlendiği yıllara denk gelebilir. Evet büyük yeğeninin gelin olduğunu görmüş. Fakat 10 Ekim 1941 günü vefat ettiğinde küçük yeğeni Şerife'nin çilesi devam etmekteymiş. Onun Macur Ali dedemle evlenmesine daha bir kaç yıl var...

    Ayşe Hanımın vefatından sonra yeğenleri ve yeğenlerinin çocukları ilk zamanlarda irtibatı kesmemişler. Afyon'da Hamıraşılardaki teyzelerini unutmamışlar. Ondan hatıra kalan Zehra ve Havva ablalarına aynı hürmeti göstermişler, hatta onlara da teyze demişler. Sonra onların çocuklarını fırsat buldukça ziyaret etmişler. Fakat son otuz kırk yılda bu irtibat kesilmiş, kopukluk yaşanmış...

    Sülale araştırmalarımız bitince sıra, dışarıya gelin olan Eğretlilere gelmişti. Ayşe teyzemiz onlardan biridir. Hamıraşılara gelin gittiğini biliyorduk, ama bu sülaleyle irtibata geçmemiz bir kaç ay önce gerçekleşti. 

    Bu vesileyle Hamıraşıların Ahmet Erçoban ile geçen hafta tanışıp sohbet ettik. Ninelerimizin teyze çocuğu olduğu ortaya çıktı. Gerçi Ayşe ninesinin Yeşilömerlerden olduğunu duymuş, rahmetli Ali Osman Fidan Dayı ile görüşürlermiş, ama onun ölümüyle bu irtibat da kopmuş. 

    Hamıraşılardaki Ayşe Teyzemizin torunlarına Yeşilömerler dışında; Cingenaliler (Saçan), Garaguzular (Önkal), Çolakfatılar ve Faddikler (İleri), Danalar (Duran), Emetiler (Kaya), Macuraliler (Öncül), Garaömerler (Kök) ve bunlarla ilgili yan dal niteliğindeki ailelerle akraba olduklarını söylemek isterim...

 


02 Ekim 2025

Yeni Okuldan Eski Okula

     

    Hamam konusunu işlerken eski hamamı bırak yenisinin bile bir fotoğrafını bulamamıştım. 69 İmar Planı albümünde diğer pek çok bina ile birlikte on yıl önce yapılan yeni hamamın fotoğrafını bir kaç karede görebiliyoruz. İşte onlardan birisi... 

    Bu fotoğrafın yakın planında hamam olmak üzere, ileride belediye binası, eski ortaokul, Çakırların ev, daha ötede Yörüğoğluların ev; solda Gıvığın ev ile Hatiplerinki çok belirgin...

    Yeni açılan İlkokuldan çıkmış öğrenciler... Öğle paydosu olduğu besbelli, ilerideki kalabalık evlerine gitmekte... Bir kaç yıl sonra öğrenciliğe adım atacağımız bu okula dair aklımda kalan seslerden biri de 'evlere' kelimesidir. Birbirimize ders ve teneffüs programını sayarken 'Birinci ders, birinci tenefüs, ikinci ders, uzun tenefüs, üçüncü ders, üçüncü tenefüs, dördüncü ders, evlere!' diye bağırırdık. Bu kelime dersin ve okulun bittiğini, en zevkli oyun  ve serbest gezme zamanlarının başladığını bildiren sihirli bir anlam müjdelerdi. İşte bu öğrenciler evlere kelimesinin müjdesiyle pek mutlu görünüyorlar... Özellikle çekim yapıldığının farkındaymış gibi objektife bakan şu dördü...

    Bu çocukların olduğu yerde genelde dağdan getirilmiş meşe odunları yığılı olurdu. Şu anda görülmediğine göre ya bitti, ya da hamamın aşağıdaki avlusuna atıldılar. O yıllarda kim yakıyordu acaba?

    İleride köşedeki belediye binasını daha önce konuşmuştuk. Uçtaki belli belirsiz direğin başka fotoğraflarda daha net göründüğünü ve onun sokak aydınlatmasında kullanılan lüks lambası direği olduğunu da... Yalnız bahçe köşesindeki o karaltıyı anlayamadım; kıştan kalma odun yığını mı, yeni palazlanmaya başlamış çam ağacı kümesi mi, yoksa kamelye mi?

    Belediyenin karşısında duvarla çevrili alanın ucunda dört köşe ağartı var, öğrenci grubunun ardına denk geldiği için dikkat çekmiyor. Sanırım Atatürk büstünün duvar kaidesi. Kireçlenmiş, yahut mermer kaplanmışsa ondan parlıyordur... Bu avlu görünümlü park tam bir kayalıktı, 1980 yılında Korkmaz Ayvaz bey azmetti, öğrencilerine kazma kürek, çapa bel ile orayı parka çevirtmişti. Ondan sonra yine mezbeleliğe döndü, ta ki 1994'te yeni belediye binası yapılana kadar...

    Meşhur meydandaki telgraf direğine dayanmış manzarayı izleyen kişi, az ilerisinde durup yarenlik eden örtmeli iki kadın ve daha ötede okulun yan tarafında biri boz diğeri kara iki eşekle aralarındaki sıpayı zikredip ortaokula geçelim.

    Burası 1948'den beri ilkokul olarak kullanılmıştı. Üç derslikli olarak planlanmış, sonra bir derslik daha eklenmiş, büyüklerin birisi de bölünerek derslik sayısı ite kaka beşe çıkarılmış. Buna rağmen son yıllarda binanın yetersizliğinden dolayı bir sınıf sağda solda ders görürmüş. Bunun üzerine planlı 6 derslikli ilkokul binası yapılarak bu yıl (1969) öğretime açılmış. Şu evlere dağılırken gördüğünüz öğrencilerin yeni binada ilk yıllarıdır.

    Geçenlerde Hacapo (Abdullah Erdem) Abi, eski okula ayrı kapılı bir ek derslik yapıldığını anlatmaya çalışmış, fakat Fişek (Cengiz Öztürk) ile ben böyle olmadığına dair itiraz etmiştik. Tam öfkelenecekken 'Belki yıkılmıştır, bizim zamanımızda yoktu' diye tatlı bir viraj alıp yumuşatmıştık. Hacı'nın haklılığı bu fotoğrafta apaçık görünüyor, zira Kelahmetlere doğru ayrı kapılı ek derslik işte orada... Sanki kapısının önünde biri var gibi...

    Kapı önünde insana benzer karartı dışında eski binada kimse görülmüyor. Terk edilmiş bir virane gibi; dış duvarlar yıkık dökük, sıvalar dökülüyor, çatının görünümü kötü... 

    Oysa bugünlerde, şu binada Anıtkaya Ortaokulu açılmasına dair onay çıkmak üzeredir. Hızlı bir tamir süreci başlayacak ve 3-4 ay sonra Eylül 1969'da okul öğretime açılacaktır. Belki de merhum Aliefe (Ali Tüplek) öncülüğünde tamire başlanmıştır...

    Bundan on yıl sonra, 1979 baharında biz birinci sınıftayken baksanız; bahçe duvarlarının muntazam yapılarak yükseltildiğini, ön tarafta güzel ve sağlam bir demir kapı bulunduğunu, yandaki dişbudak ağacının gölgesi altında bir sınıf oturacak kadar genişlediğini, arkada Çakırların meydan ambarı okul bahçesinde kalacak şekilde bahçe genişlediğini ve arkada öğle sonraları voleybol oynandığını görürdünüz...

    Şimdi şuradan bakıldığında ise, iki kareden müteşekkil fotoğrafta bulunan nesneleri göremezsiniz. Gıvığın ev ile Yörüğoğluların haney müstesna...



30 Eylül 2025

Gayalardan

 

    Beş karenin birleştirilmesinden oluşan bu fotoğrafta makine Bunar istikametindeki Gayalar mevkiine yerleştirilmiş. Bugün artık görünmeyen kayaların altında Kelsalek (Salih Azbay)ın çeşme vardı, işte onun biraz daha üst tarafında bir yer...

    Kareler başarılı bir şekilde birleştirilmiş, buna rağmen sol tarafta Söğütaltı'na doğru bariz eğim şu birleştirilmiş fotoğrafta verilememiş. Bunun sebebi her kare için makineyi 10 derece kadar döndürme zorunluluğudur. Son karede İlbulak dağ sırasına dikkat edilerek birleştirilme yapılmış, ama bu kez de harmanyeri zemini şaşmış. Sanırım eğim verilememesinin bir sebebi de bu...

    Harman dökülmeden önce buralarda bol bol galgan dikeni ve eğilce gibi otlar çıkardı. Baharda iyice gösterişli olan bu otlar harman zamanına kadar kuruyup meydandan çekilirlerdi. Sağ tarafta başaklarıyla dalgalanan ekin değil eğilceler, çocukların hizasında da galganları seçebiliyorsunuz.

    Çocukların koşarak indiği yolun yeri sürekli değişirdi. Çünkü yağmur sel sebebiyle alttaki kayalar meydana çıktıkça özellikle sap arabalarını sarstığından sap kaydırma tehlikesi oluşur, topraklı kısımdan yeni yol oluşturulurdu.

    Bir de Harmanyerinden Mantarlık tarafındaki hendeğe paralel inen bir yol vardı, ikisi derede, Çatalların harmanyerinde birleşirdi. Şu görünen o yol da olabilir. O zaman sağdaki başaklar eğilce değil arpadır ve büyük ihtimal şimdi Pilot'un ev bulunan tarlanın ucu görünüyor.

    İlk karede dam samanlık gibi müştemilatıyla tekmil bir ev görüyorsunuz. Bizim çocukluğumuzda harmanyerinin terk edilmiş yalnız eviydi, çok oynadık çevresinde... Yakınlarında bir otluk yığıldığına göre o vakitler kullanılıyormuş demek ki... Naymelerin İsmail Kırbaç emmininmiş bu ev. Afyon'a taşınana kadar burada kalmış. Şimdi Sağırların H.İbrahim Sancak'ın diye biliyorum...

    Son karede hamanyerinin ucunda bir ev daha görülüyor. Ben o evi hatırlayamadım, yalnız o civarda Daldallardan birisine ait bir ev bulduğundan bahsetmişlerdi. Demek ki erken dönemde yıkılmış.

    Gözüme kestirdiğim bir noktadan benzer bir fotoğraf çekeyim dedim de, buna yakın bir görüntü yakalamak mümkün olmadı. Bir defa buralarda şöyle bir açıklık artık yok, her taraf evlerle dolmuş. Yine döne döne çekmek gerek, o vakit de milletin evini görüntülüyormuş gibi olacak. Hasılı tek kare çektim, şuna benzemiyor bile...

    Dikkatli bakılırsa İsmail emminin evin yan tarafında ikinci karede su deposu, üstelik ayaklarıyla görülebiliyor. Günümüzde aynı yerden onu görüntülemenin imkanı yok, çünkü araya bir sürü yüksek binalar girmiş. Çocukların arkasındaki tepeye çıkınca deponun başını ancak görebiliyorsunuz. O vakitler Yenicami'nin minaresi daha yapılmamışmış, olsaydı şu resimde görülebilirdi.

    Her karenin üstüne keçe kalemle X işareti konulmuş, istenirse temizleme teknikleriyle silinebilirler. Orijinalini vermek istedim...

    1969'dan 2025'e... Manzara ne kadar değişmiş...



Asker Yolu

     
    Çirçir'den başlayıp Yataklar'ın ötesinden ormana giriyor, tarlalara paralel ilerledikten sonra Yörükyolu'nun çaprazlama makas darbesine maruz kalıyor, bundan sonra orman ortasından ilerleyerek Olucak'a ulaşıyor. Bazı ağıl ve alanlıklara da uğrayan bu kır-dağ yolu bir yerde Hanyeri'ni de teğet geçiyor. Vasıl olduğu merkez sebebiyle Olucak Yolu diye adlandırılan yolumuza, odalarda eskilerin Asker yolu dediklerini duyan bir arkadaşımız bu bilgiyi aktardı. Eski zamanlarda çeşitli sebeplerle ordu sevk edildiği için buraya Asker yolu denildiğine dair genel bir kanaat var. Bu görüşe katılmakla birlikte yolun askeri amaçlı kullanımına dair daha yakın tarihlere dikkat çekmek istiyorum.

    27 Ağustos 1922 akşam saatlerinde 2. Süvari Tümeni, ertesi günü Eğret yakınlarındaki Yunan birliklerine baskın yaparak ricatini geciktirmek ve olası düşman kaçış yolu olarak Afyon-Kütahya demiryolunu tahrip etmek üzere görevlendirildi.

    Olucak'tan ayrılıp Eğret'e doğru yöneldiklerinde Tümenin yürüyüş düzeni şu şekildeydi: 13. Alay öncü, arkasında 20. Alay, 4. Alay, 2. Alay ve en sonda Tümen Bataryası... 

    Bu düzende orman içinde ilerlerken süvari uykusuz ve yorgundu. Raporlarda belirtildiğine göre fundalık diye nitelenen çalılık orman arazisindeydiler, belirgin bir yol yoktu, olanı da karanlıkta seçilemiyordu. Yorgunluk, uykusuzluk, sapa arazi, karanlık ve daha başka sebepler birleşince olan oldu...

    20. Alayın son bölüğü biraz geride kalınca önündeki alayıyla irtibatı koptu. Bir ayrıma geldiklerinde ne tarafa gideceklerini şaşırdılar. 2. Alay Komutanı bütün birlikleri emri altına alarak Eğret istikametine yönlendirdi. Çünkü Kolordu bütün tümeni o istikamette görevlendirmişti. Böylece 20. Alayın bir bölüğü ile 2. ve 4. Alaylar ve Tümen Bataryası sabaha karşı Eğret güneyindeki Bağlar mevkiine konuşlanarak aldığı emri icra etti.

    Son bölüğü koptuğunda 13. Alayı takip eden 20. Alay onunla birlikte sağa yönelmişti, dolayısıyla istikamet farklı olunca vardıkları yer de öyle oldu. Raporlarda Çatalçeşme-Bayramgazi'nin 3-4 kilometre kuzeyi deniliyor, orada Trikopis kuvvetlerine çattılar. Hesapta olmayan bu düşman motorize birliğine ciddi hasar verdiler. Hepsinden önemlisi Trikopis güçlerinin hareketini ciddi anlamda geciktirdiler. 

    Burada odaklanacağımız husus, bizim birliklerin yürüyüş esnasında birbirinden kopup ikiye bölünmüş olmasıdır. Raporlardan anlaşılacağı üzere bu olay Olucak'tan ayrıldıktan sonra yaşanmış. Tam olarak vakti ve yeri belirtilmemiş olsa da fundalık/çalılıkta, yani orman içinde koptukları kesindir. Olucak'tan çıktıklarına göre Keçiyatakları civarı da olabilir, benzer alanlıkların bulunduğu başka yerler de... 

    Gedik geçidinin eteklerdeki uzantısı, yani şimdiki Yörükyolu'nun olduğu yerler de olabilir. Günümüzdeki kadar büyük olmasa da İmranguyusu'ndan dağa doğru uzanan bu yol bir asır önce de varmıştır. 

    Hatırlanacağı üzere Olucak Yolu ile Yörük Yolu'nun kesiştiği bir makastan söz etmiştik. İşte bu makasa geldiklerinde son bölük 20. Alayı kaybetmiş olmalıdır. Kopmanın burada gerçekleşmiş olma ihtimali yüksek...

    2. Tümen her nerede kopup ikiye bölünmüş olursa olsun, Olucak'tan itibaren takip ettikleri güzergah bizim Olucak Yolu dediğimiz yoldu. Yörükyolu makasında koptular, arkadaki kol sola, Eğret'e yöneldi. Öndeki iki alay ise Olucak Yolu'ndan hiç ayrılmadı ve yolun sonunda Çirçir'e ulaştı. O civarda onları Trikopis sürprizi bekliyordu...

    Bu kesinlikle böyle oldu diyemeyiz, çünkü belgesi yok; ama yakın geçmişte yaşanan bu olaydan sonra Eğretliler bu yola Asker Yolu da demeye başladılar. 



25 Eylül 2025

Olucak Yolu Ve Hanyeri

    
    Bu kez konuya tam ortasından başlayacağım. Bizim Yörük yolu dediğimiz, Gedik'i aşarak Sinanpaşa'ya doğru uzayıp giden dağ yolu var ya, işte oradasınız. Ormana girdikten 200-300 metre sonra belli belirsiz bir yolu çaprazlama ikiye böldüğünüzü görürsünüz. İkiye bölünmüş bu yolun batıda kalan kısmı canlıdır ve eski ağıllara doğru kıvrılır. Doğuda kalan parçası ise yol değil, yol kalıntısıdır. Anayoldan görülebilen minik bir meydana çıkar ve orada son nefesini verir. Yakın ve düzgün bir açık alan olduğu için üşengeç piknikçiler burada işini görüp hemen köye dönüyorlar. Bu yüzden yol daha ileriye götürülmemiş. Lakin 30 yıl önce böyle değil, anayolun iki tarafındaki her iki kol da gayet işlek bir yol imiş ve adına da Olucak Yolu derlermiş.

    Buranın adı hala Olucak Yolu, ama bunu derken artık çok geçmişte kalmış birinden bahseder gibi söylüyorlar. Yenilerde öğrendiğim bu yolu anlatayım...

    Eteklerde orman içinde tarlalara yakın, belki paralel olarak ilerliyor. Aşağı yukarı 400-500 metre mesafeyle tarlaları takip ediyor diyelim. Resulbaba'nın en uçtaki eteklerinden, Yataklar'ın berisinde ormana giriyor, ondan önce çıplak arazide başlangıç noktası ise Çirçir... Tarlalara mesafesi 400 metre kadar diye belirttiğim husus, Yörükyolu ile kesilen ilk kısımla ilgilidir. Yolun batı tarafındaki kısmı artık tamamen orman içinde ilerleyip Olucak'a varır. Bizim köylülerce Olucak Yolu diye adlandırılmasının temel sebebi de budur, çünkü bu köye çıkıyor...

    Dandır, Üyük, Macur, Çerkez, Yörük, Şeher yollarında olduğu gibi böyle adlandırılan yollar genelde iki yerleşimi birbirine bağlar. Misal Dandır yolu Eğret ile Dandır arasındaki yoldur. Bu yüzden Olucak yolunun da Eğret ile Olucak'ı birbirine bağlaması beklenir. Oysa burada öyle bir durum yok. Bu yol Çirçir ile Olucak arasında... İyi de neden böyle adlandırıldı?

    Bir zamanlar dağ da en az köy kadar şenlik olduğunu; Aşiret Yörükleri, elli civarında ağıl, yüze yakın sürü ve çobanları, sığır sürüleri, öküz çobanları vb. sebeplerden oluşan kalabalık neredeyse başka bir köy gibi olduğunu çeşitli vesilelerle söylemiştik. Bu yüzden dağdaki ahaliyi Olucak'a bağlayan yolun böyle adlandırılmasını garip karşılamamalı... Buna benzer Şamlı sırtlarından yukarıya doğru tırmanıp Mılıklar'a ulaşan bir patikanın Yörük yolu diye adlandırıldığını yeni öğrendim. Daha aşağılardan Olucak'a varana Olucak yolu denilmesi çok normal...

    Yolun Çirçir'den başlaması ilginçtir. Bilindiği gibi burası Afyon-Kütahya yolu üzerinde bir noktadır. Bu hattın eski dönemlerden beri işlek bir güzergah olduğu unutulmasın. Meşhur İpek yolunun bir kolu olarak tespit edilmiş. Tarihinin eskiliğini genellikle Eğret Kervansarayla ilişkilendiririz, ama onun inşa tarihi İpek yoluna nispeten yeni sayılır. Zira İpek yolunu M.Ö. 2. yüzyılda başlatanlar bulunduğu gibi onu Tunç çağına tarihleyenler de bulunuyor. Şu halde bu civardan geçen kolunun Eğret Kervansarayından çok daha eski olduğunu düşünmemiz gerekir. Yani iki bin yıl önce de buralardan geçen bir İstanbul yolu bulunuyordu.

    Adına her ne derseniz deyin, İstanbul istikametli yolun bazı noktalarında güzergah değiştiğini çeşitli kaynaklardan öğreniyoruz. Mesela Kütahya'ya istikametinde Araplı boğazından kışın şiddetli zamanlarında geçmek zor olduğundan alternatif olarak Eğret'e Gazlıgöl üzerinden gidildiğini; Afyon tarafına giderken de bazı gezginlerin, yaz olmasına rağmen, Dandır güzergahını tercih ettiğini öğreniyoruz. Bunun gibi İstanbul'a doğru yol alanlar Çirçir'den Olucak'a yöneldikleri ve Beşkarış gibi yerleşimlere uğrayarak Altıntaş'a çıktıkları düşünülebilir. Yine buraların yolcuları güneye inmeleri gerektiğinde bu yolu izlemiş olabilirler. Çünkü adı geçen merkezler de tarihi nitelikteydi. Kısaca bizim köylülerin Olucak Yolu dediği hat, orman içinden geçen işlek bir antik yol olabilir.

    Yörükyolu'ndan Olucak'a kadarki bölümü hala kullanıldığı için çok belirgin olan Olucak Yolu'nun beri taraftaki bölümü günümüzde yol hükmünü yitirmiş. Bunun en önemli sebebi, bu tarafta bazı bölümlerde çam ormanı çalışılmış olmasıdır. Bu esnada yol ve patikaları esas almadan, eldeki plan çerçevesinde ağaçlandırmışlar. Böylece o bölgede eski yol kesintiye uğramış. Bir kaç yerinden kesildikten sonra, yol eski gücünü kaybedip tamamen işlerlikten düşmüş. 

    Bununla beraber yolun kalıntısı hala orman içinde belli oluyor. İzi takip ederek güzergahı hala çıkarabilirsiniz. Mesela Hanyeri'nin kenarından geçiyormuş, orada yolun tam yerini görebiliyorsunuz.

    Evet, meşhur Olucak yolunun duraklarından biri de Hanyeri imiş. Orman içinde ağaçsız çıplak meydanlara alanlık deniliyor. İşte Hanyeri bizim dağ içindeki büyük alanlıklardan biridir. Eskiden de böyle alanlık mıydı bilemeyiz. Bazı tektonik hareketler sonucu yeryüzü ve yeraltında önemli değişiklikler olması kaçınılmaz, dolayısıyla yer şekilleri ve bitki örtüsünde de değişiklikler beklenir. Bununla beraber Hanyeri adı verilmesi ile, oranın açık alan olması arasında anlam ilişkisi aramalıyız.

    Yanılma payıyla birlikte Eğret Hanının 13-14. yüzyılda inşa edildiğinde tarihçiler hemfikir.  Bölgeden geçen yolların tarihi de Milat öncesine kadar götürüldüğüne göre, bu yolların bazı noktalarında ilkel de olsa konaklama tesisleri olmalıdır. Antik yoldaki o noktalardan birisi Hanyeri olabilir. Yoksa oraya neden Hanyeri desinler?...

    Nitekim tarihçiler Lidya ile Frigya arasında muhtemelen tüccarlar için düşünülmüş konaklama yerlerinden bahsediyorlar. Heredot, bir çeşit han olarak düşünmemiz gereken bu tesislerin sayısını 20 olarak belirtiyormuş.* Küçük Frigya veya Frigya Salutaris'te yer alan Hanyeri, pekala bu yirmi handan birisi olabilir.

    Dağın henüz göremediğim yerlerinde sur gibi, set gibi, insan yapısı olduğu besbelli duvar kalıntıları varmış. Başka yerlerinde daha başka tarihi kalıntı, buluntulardan da söz ediyorlar. Hatta kervan yolu diye adlandırılan başka bir yol da duydum. Fırsatım olmadı, ama dikkatli incelemeye tabi tutulursa Hanyeri'nden bu ismi hak edecek ipuçları elde edilebilir. Temel kalıntısına benzer çukurlar hendekler, taş dizileri veya daha başka şeyler...

    Onca zamana rağmen orman içinde orası yine alanlık olarak kalabilmiş. Onlarca asra rağmen alanlığın adı bugüne Hanyeri olarak ulaşabilmiş. Madem orası han yeri, o yerde bir han olmalıdır. Çıkar bir gün ortaya...

    *Erkan İznik, Hellen Ve Romalı Yazarların Anlatılarıyla Frigler Ve Frigya, Fetih Ve Medeniyet Dergisi Eylül 2022, Eskişehir

 

22 Eylül 2025

Onyedinci Fotoğraf

 
    Sakallı (Derviş Mehmet Aydın)ın ev, köyde mimari estetik açıdan en dikkat çekicilerden biriydi. Daha başka yerlere serpiştirilmiş bir kaç bina daha vardı, ama hiç birinden bundaki göz okşayan bütüncül güzellik hissini alamazdınız.

    Kendi içinde üç kat olarak tasarlanmış binalara şimdilerde tripleks deniliyor. Sakallı'nın ev böyleydi işte. Galipbey caddesinden göründüğüne göre alt katta kapıları caddeye açılan iki (veya üç) dükkan; ikinci katta ortada bir küçük oda kadar gömme balkon, iki yanında büyükçe iki odanın pencereleri; üst katta ise koca bir kuş yuvasını andıran tek bir oda... 

    Kuş yuvası odanın da iki küçük penceresi var ve üstü çift kırım bir çatı ile kiremitlenmiş. Onun iki yanındaki eteklerde bulunan orta kat odalarının çatıları ise üç kırım... Anlattığım manzarayı Galipbey caddesinden fotoğraflarsanız simetrik bir bina ile karşı karşıya olduğunuzu anlarsınız. Fotoğrafı yandan ikiye katladığınızda her bir kanadın diğeriyle örtüştüğünü göreceksiniz, simetri bu demek. Ve binanın göze hoş görünmesindeki ana etken bu simetrik yapısı olsa gerektir.

    Hatırladığım zamanlarda Sakallı'nın ev mavi boyalıydı. Fotoğraf siyah beyaz çekildiği için rengi anlaşılmıyor. Aslında bu fotoğrafta o eve odaklanılmış değil, hatta karenin ucunda denilebilir. Yine de en dikkat çekici nesne olduğu için bu evden başlamak istedim. Dediklerine göre bu evi kardeşi Ömer Başçavuş yaptırıp Sakallı'ya satmış. Yapım ve planlamasında Ömer Aydın Başkanın etkisi ne kadar bilemiyorum, ama bahsettiğim estetik özelliğine fikir olarak katkı sunduğu kanaatindeyim. Fotoğrafa dönelim...

    Hava açık, gökte bir parça bulut var, tipik bir ilk yaz günü... Saçak gölgelerinin yönü ve uzunluğuna bakılırsa güneş tam tepedeyken çekilmiş. Evin önünde ve yanında iki akasya ağacı görünüyor, hayret bunlar hiç aklımda kalmamış. Fakat hemen üst tarafındaki meydan ambarını iyi biliyorum, uzun zaman yalnız ve kimsesiz yaşayıp bir anda hayatımızdan çekildi. Nasıl ortadan kalktığını bile hatırlamıyorum, fotoğrafını çekmek gerekince hayatta olmadığı gerçeğiyle yüzleşmiştik. Acaba kimindi bu ambar? Fotoğraftaki haline bakılırsa hala kullanılıyor ve çatısına yenilerde kiremit döşenmiş. Çok muntazam kiremitler, kırık yarık, eğilip bükülme, göçme çökme yok gibi... (Ambarın Hacı Emrullah Onay'ın olduğu haberi geldi. Ölümünden sonra veraseten Veli Tetik'e kalmış. Onu kaldırıp yerine ev yapmışlar.)

    Ambara bitişik tek katlı dükkanı bilemedim. Galiba cumartesi günleri buğday alınıp depolanan bir dükkan vardı oralarda, fakat o iki katlı değil miydi? Binanın tamamı ve Gocacami'ye doğru üst tarafı görünseydi bir şeyler söyleyebilirdik, bu kadarla yetinelim... (Yarısı görülen bu bina da Beygirli Mehmet Tüblek'in imiş. Uzun yıllar demircilik yapan Ömer eniştenin dükkan da böylece açıklanmış oluyor.)

    Galipbey caddesi henüz düzenlenmemiş, bildiğin selyolağı... Belli ki iki yanındaki binalar yeni yapılıyor. Lakin ambar ve Sakallı'nın ev pek de yeni gibi görünmüyorlar... Fotoğrafın çekildiği nokta caddenin biraz daha gerisinde olduğu anlaşılıyor. Şen Kardeşler Bakkaliyesi'nin önü gibi... Şimdi aynı noktadan şu açıklığı yakalayamazsın, zira Ramazan Şen'in dükkan açıyı kapatmış durumda. 

    Galipbey caddesinin güney tarafındaki binalar diğer tarafa göre daha geç yapılmış. Toprak ve kayalık caddenin bu tarafındaki kenarından, iki örtmeli kadının alad alad aşağı yürüdüğü görülüyor. Kim bu kadınlar ve nereye gidiyorlar? Biz ne bilelim...

    Kadınların köşesinden geçmek üzere oldukları kulübe gibi küçük bir yapı var, her halinden meydan helası olduğu anlaşılıyor. Demek ki bugün caddenin karşı tarafındaki köşede bulunan tuvaletlerin eski yeri burasıymış. Bu noktayı tarif gerekirse, Belediye kahvesinin merdivenlerinin ucu diye tahmin yürütebiliriz... Çatısının kiremitli, taş ve çamurdan ibaret duvarlarının kireçli olması o günün şartlarında meydan helasının bakımlı olduğunu gösterir...

    Belediye kahvesi yapılmadan önce burada metruk bir bina, daha doğrusu ören vardı. Orası eskiden beri köy tüzel kişiliğine aitmiş ve eskiden Karakol binası olarak kullanılıyormuş. Bir çok kişiden bu karakolla ilgili iyi kötü anılarını dinledim. Belediye kahvesi niyetiyle yapılan asfalt üzerindeki yeni binaya taşınınca, eski karakolun yerine yeni belediye kahvesi yapılması da ayrıca ilginçtir... Neyse, bu örenin en arkasında, kocaman dallarında oyunlar oynadığımız cüsseli bir dut ağacı vardı, benim hatırladığım bu kadar...

    1969 İmar Planı albümünde 17. sırada bulunan fotoğrafa bakıp bunları düşündüm. Bu küçük karede bulunan objelerin hiç biri şimdi bulunmuyor. Her birinin yerinde yeni birşeyler var. Yarım asırda bu kadar değişiklik... çok hızlı...


21 Eylül 2025

Dünya Bir Eğreti Köydür

    
    Sözlüklerde boşuna aramayın, bulamazsınız. Eğreti köy kavramı sosyal bilimlerde de kullanılmıyor. Benzer şekilde 'eğreti yerleşim'e bazı yazılarda rastlanıyor, ama isimleşecek kadar kendine yer bulamamış. Hasılı kelam 'Eğretiköy' tamamıyla benim uydurmam...

    Bizim köyün eski adıyla ilgili bir kaç rivayet var. Bunlardan biri çok ilginçtir. Bir kaç Türkmen obası gözüne kestirdikleri bir yere konmuşlar. Germiyanoğullarının kolluk güçleri de gelip burada izinsiz konaklayamayacaklarını bildirmiş ve en kısa sürede beylik mülkünü terk etmelerini istemişler. Bu bildirim üzerine Türkmenler 'Biz zaten burada kalıcı değil eğretiyiz' deyip muhafızları savuşturmuşlar. Onlar gittikten sonra tamamen yerleştikleri bu küçük köyün adı Eğreti olarak kalmış. Bu kelime daha sonra Eğret oluyor. 1961'de Anıtkaya ile değiştirilmiş olsa bile eskiler ve çevre köylerce Eğret adından hala vazgeçilemiyor.

    Köy ile ilgili yazıları toplayacağım blogun adını çok düşünmedim, daha doğmadan Eğretiköy adı konulmuştu. Küçük bir yanılsamayla gözler 'Eğret köyü' okuyup, zihinler de öyle anlıyor. Anıtkayalılarda böyle bir göz ve zihin yanılsaması olurken, aslen bizim köylü olmayan arkadaşlar bloga bakarak köyün adı Eğretiköy zannediyor. Bu vesileyle Anıtkaya'nın eski adı Eğret köyü, bloğun adı ise Eğretiköy olduğunu hatırlatalım.

    Köyün adı ile ilgili yukarıda naklettiğim ve başka rivayetlerde, ilk yerleşilen yerin geçici olduğu eğreti kelimesiyle vurgulanmaktadır. Burada bizi ilgilendiren işte bu anlam... Bloga ad olacak kadar derin bir kelime...

    Eğretiköy kelimesiyle şüphesiz Eğret köyünün kuruluşuyla ilgili hikayelere telmihte bulunuluyor. Bununla beraber o isme gerekçe olabilecek başka şeyler de aklımdan geçmedi değil. Evvela blog kalıcı olmayacaktı, bu yüzden kimse bilmeyecek, sadece yazıları biriktirdiğim bir klasör gibi bir köşede duracak, işi bitince kapatacaktım. Geçici bir yer, eğreti bir mekandı yani...

    Diğer husus biraz daha felsefik... Yazılar her ne kadar dünü bugünüyle Anıtkaya; tarih, dil, kültür, günlük yaşam, coğrafya bakımından Eğret olsa da, her yazının gerisinde mutlaka yazarın dünya görüşüne dair izler bulunur. Bu izler varır, bu dünyanın yalanlığına, sanallığına, geçiciliğine, faniliğine; asıl ebedi hayatın öteki tarafta olduğu gerçeğine çıkar. Bu hususu biraz açmak gerek...

    "Benim dünya ile ne işim var. Ben dünyada, bir ağaç altında gölgelenip de sonra onu bırakıp giden bir yolcu gibiyim." 

    Ayet, hadis, menkıbe, türkü... bu konuda sayısız örnek verilebilir. Ben yukarıdakini tercih ettim, eminim siz de defalarca işitip bu hadis hakkında düşünmüşsünüzdür. Kısa bir uykudan uyandığında yüzünde hasır izlerini görmüşler de, bir yatak yapmayı teklif etmişler. Onun üzerine böyle demiş Peygamberimiz...

    Bu veciz sözde dünya hayatı bir ağaç altında gölgelenmeye benzetilmiş. Biz köylüler ağaç altında mola verme olayına yabancı değiliz. Yolculuğa veya işe ara verir, ağaç altında dinlendikten sonra devam edersin. Burada asıl olan gördüğün iştir veya gittiğin yoldur. Ağaç altında karnını doyurmak, dinlenmek, soluklanmak, gölgelenmek için kısa süreliğine bulunursun. Oraya yerleşmezsin. Bilirsin ki yolcuysan varılacak bir menzilin, çalışıyorsan bitirilecek bir işin vardır. Kalkıp ona devam edersin. 

    Vazifen ağaç altında değil, yolda veya tarladadır. Asıl hedefin ve mekanın oralardır. Ağaç gölgesi kısa süreliğinedir, geçicidir, eğretidir... 

    Ağaç gölgesi ne kadar kalıcıysa, dünya ve hayatı da o kadar kalıcı... 

    Ayrıyeten insanın kendisi için yazdığı yazılar da vardır, olmalıdır. İşte Eğretiköy'deki bu yazılar satır aralarında 'Bu dünya bir eğreti köydür' diye sessizce(!) haykırmaktadır...


18 Eylül 2025

2. Tümen Harp Ceridesinde 28 Ağustos 1922

    [Bu metin Süvari Kolordusu II. Tümeni Harp Ceridesinin 28 Ağustos 1922 gününe ait bölümünden alıntıdır.] *

    ...
    Tümen akşama doğru yürüyüşe geçti. 2’nci Alayın gelmesi beklenirken Başkimse’de birbuçuk saat kadar istirahat edildi. 2’nci Alayla, Sıçanlı Ovası’nda 57’nci Tümenle irtibat sağlanmak üzere kalan 20’nci Alay 1’inci Bölük de burada Tümene iltihak ettiler. Geceyarısına doğru Olucak’a varıldı. Yürüyüş, uykusuzluktan ve yorgunluktan güçlükle yapılıyordu. Köye her ihtimale karşı tertibatla girildi. Düşman yoktu. Alınan bilgiye göre, Eğret’te yalnız jandarmalar varmış. Fakat o civarda düşmanın daha bir tümeni bulunuyormuş, diğerleri güneye gitmişler. Olucak’ta Kolordu Karargâhı, Tümene yetişti. Kolordu Komutanı, geriden Kolordu sahra toplarının geldiğini, sabah yardım edebileceğini ve sol kanadımıza 14’üncü Tümenin sürüleceğini bildirdi.

    Gece Eğret’teki jandarmalarla bir kargaşaya meydan vermemek amacıyla daha güneyden geçildi ve bir an evvel mühim hedeflere baskın yapabilmek için köyden alınan kılavuzla sabah olmadan Çatalçeşme’nin 3-4 km kuzeyine varıldı. 13’üncü Alay öncü oldu. Arkasından da sırayla 20’nci ve 4’üncü Alaylarla, Topçu, 2’nci Alay ve bağlı birlikler geliyordu. Eğret köyü hizalarında kolun toplanması için kolbaşı durduruldu. Bir saatten fazla istirahat edildi. Aynı zamanda ufak bir uyku molası verilmiş oldu. Yolda, yalnız bir yerde duyulan ufak bir sesten başka düşmanın varlığına dair bir şey hissedilmedi. Sabah olunca Hasanköy’ün batısında Altıntaş yolu üzerinde düzensiz bir yürüyüş kolunun kuzeye doğru gittiği, Eğret civarında birtakım ordugâhların olduğu görüldü. Kuzeye gidenler, binek ve yük otomobilleriyle grup grup yaya askerlerdi. Bu durum karşısında artık demir yolunu tahrip etmekte bir fayda görülmedi. Derhâl bu akın üzerine hücum ile düşmanın tam göbeğinde bir kargaşa yaratmaya ve düşmanın, henüz açığa kavuşmayan durumunu meydana çıkarmaya karar verildi.

    Saat 05.00’ti. 13’üncü Alaya, cephesine hücum emri verildi. 20’nci Alay ileriye getirildi. Diğer birliklerin yanaşarak aralarındaki mesafeyi kısaltmaları emir subaylarıyla emredildi. Geride kalan batarya komutanı çağrıldı. 13’üncü Alayın baştaki bölüğü, düşmanın yanına geldiği sırada yaya muharebeleri için düzen aldı. Alay Komutanına bir bölükle yaya muharebesi değil, bütün alayla hücum edilmesi tekrar tebliğ edildi. Alay başarıyla hücum etti. Eğret tarafından da tüfek sesleri duyulmaya başlandı. Birçok otomobilin güneye doğru kaçtığı görüldü. Başlangıçta Eğret tarafındaki çarpışmanın, 14’üncü Tümen tarafından yapıldığı zannedildi. 20’nci Alay da 13’üncü Alayın sağına, Hasanköy istikametine hücuma iştirak ettirildi. Geride, alaylara giden subaylar dönmedi.

    Eğret tarafında da mühim faaliyet olduğu anlaşılıyordu. 13’üncü Alay, cephesindeki otomobilleri tahrip ettikten ve karşılık veren düşman askerlerini etkisiz hâle getirdikten sonra Eğret’in yaklaşık 2 km güneydoğusundaki sırtlara çıktı. Yani yolun doğusuna geçti. 20’nci Alay da cephesindeki otomobilleri tahrip ettikten ve bu otomobillerden çıkıp müdafaaya çalışanları etkisiz hâle getirdikten sonra demiryoluna hakim sırtlara hareket etti. Bu sırada Hasanköy’ün 2 km batısındaki tepeye çıkan düşman piyadelerinin yoğun ateşi karşısında durarak muharebeye başladı.

    Eğret’te bazı kuvvetlerin de güneye sarkmaya başlamasının ve Tümen’in diğer birliklerinin Eğret’e sarkarak muherebeye tutuştuklarının anlaşılması üzerine, yeni bir karar alındı. Bu sırada Tümen bataryası Eğret istikametinde ateşe başladı. Eğret’teki düşman bataryası bu ateşe karşılık verdi. Tümen, birinci amacına ulaşmıştı. Yol kesildi. Otomobiller yığın hâlinde kaldılar. Bazı perakende askerler perişan hâlde küçük otomobillerle çeşitli istikametlere kaçtılar. 4-5 subayla, 30 kadar asker esir alındı, 100 kadarı da etkisiz hâle getirildi. Bunlar herkesin Afyon’dan kaçtığını ve ne olduğunun farkına varamadıklarını söylediler. Bazı kamyonlarda da 4’üncü Tümen firarileri vardı. Bu durumda düşman kuvvetlerinin büyük kısmının bu istikamette çekilmediği anlaşıldı. Giden keşif kollarından henüz bir bilgi alınamamasına ve mühim bir şey gözetlenememesine rağmen Resulbaba sırtlarının önem kazandığı anlaşıldı. 20’nci Alay keşif kollarından gelen raporlar, dikkati Resulbaba bölgesine çekiyordu. Eğret bölgesindeki durumun anlaşılamaması üzerine bulunduğumuz bölgenin durumuna göre işi idare etmek amacıyla Tümen Kurmay Başkanlığından Yüzbaşı Tevfik, bölgeye gönderildi. 13’üncü Alayın, kademeli kademeli 20’nci Alayın gerisinde toplanarak, ihtiyata geçmesi emredildi. Resulbaba’nın yukarı hattından bazı süvari ve piyade kuvvetlerinin batıya doğru gittiği ve Eğret’teki düşman piyadelerinin Olucak istikametinde bırakıldıkları görüldü. Resulbaba istikametine gönderilen bölüğümüze karşı düşmanın bir teşebbüsü olmadı. 13’üncü ve 20’nci Alaya, Resulbaba’ya karşı çok dikkatli bulunulması bildirildi. Şiddetli piyade ateşi gören 20’nci Alaya baskının artması hâlinde geriye çekilmesi emredildi. 13’üncü Alay da 20’nci Alay Komutanı emrine verildi.

    Henüz bir haber alınamayan sol kanat grubunun yanına hareket ettim. Maksadımı izah ederek Tümen Kurmay Başkanını karargâhtan bir subayla 20’nci Alay Komutanı nezdine gönderdim. Bu grup, özellikle Resulbaba’yı kontrol altında tutacak ve sıkışınca Olucak istikametinde çekilecekti. Sol kanat grubuna yaklaşıldığında, bu grubun Olucak istikametinde kademeli olarak çekildiği görüldü. Bu sırada 2’nci Alay Komutanının raporu alındı. Saat 09.30 sularıydı.


2’nci Süvari Tümen Komutanlığına

    1. 20’nci Alay 1’inci Bölük, irtibatı kaybetmiş ve alaylar Tümeni takip edememiştir. Hava aydınlanınca, Eğret’in 600 m yakınından öncü bölüğüne ateş edildi. Sonra düşmanın bir tabur piyadesi yayılarak bize yöneldi. Başlangıçta 4’üncü Alay uç bölüğü ve makineli tüfekle, bu düşman piyade taburlarıyla iki saat kadar ateş muharebesi yapmıştır. Düşman yürüyüş kollarının sol kanadımıza sarkmaya başlaması üzerine sola açılmış ve yine sol kanadını himaye etmiştir. Düşman topçu ve piyadelerinin yoğun ve etkili ateşi karşısında mevzinin güneyindeki sırtlara çekilmiştir. Alayımızdan iki bölükle himaye edildi. Bu sırada düşmanın ayrıca bir kuvveti sağımızı çevirmek teşebbüsünde bulunduysa da ateşimizle durduruldu. Saat 07.45’te ateş kesildi. Alaylar Eğret’in 2,5 km güneyindeki sırtlarda bekleme mevzisindedir. Eğret ve kuzeybatı istikametleri keşfettirilmektedir.

    2. Düşmanın bir alay kadar piyadesinin saat 07.30’da Eğret’in batısından güneybatı istikametinden çıktığı görüldü. Bu yürüyüş kolunun hareket istikameti takip edilmektedir.

    3. Topçular ve Tümenin bağlı birlikleri Olucak köyü yolu üzerinde ve 1 km mesafededir. Batarya yürüyüş sırasında alayların hareketini oldukça geciktirmektedir. Bu sabahki muharebeye de çok geç iştirak etmiş, birkaç mermi attıktan sonra ateş kesilmiştir.

    4. Bu rapor 28 Ağustos 1922 günü saat 08.30’da Eğret’in 2,5 km güneyindeki sırttan yazılmıştır. Kolordu Komutanı Olucak’tadır. Bugünkü durumumuz Kolorduya da arz edilmiştir.

2’nci Süvari Alay Komutanı
Binbaşı Ahmet Kemal


    Bunu müteakip, Kolordu Kurmay Başkanlığı 2’nci Şube Müdürü, aşağıdaki Kolordu emrini getirdi:


Olucak’tan
28 Ağustos 1922
Saat 08.20

2’nci Süvari Tümen Komutanlığına

    1. Düşmanın 7’nci Tümeninden bu sabah alınan bir esir, dün yani, 27 Ağustos 1922 günü öğleden sonra düşmanın Balmahmut civarında bulunan 7’nci ve 9’uncu Tümenlerinin Dumlupınar’a çekilme emri aldıklarını söylemiştir. Bu sabah Başkimse ile Çatkuyu arasında batıya doğru hareket eden düşman kolları da görülmüştür. 14’üncü Tümen bu düşman kuvvetlerine karşı Kozluca Tepesi’ni tutmaktadır.

    2. Düşmanın bir tümen kadar taze kuvveti Eğret’e doğru ilerlemektedir.

    3. Tümeniniz Eğret istikametinde ilerlemekte olan düşmanı mümkün mertebe oyalayacak ve Olucak’ın kuzeyinde, Batak köyü (Haritada Ören yazılmıştır.) civarında toplanacaktır.

5’inci Kolordu Komutanı
Fahrettin

    2’nci Alayın raporu üzerine, öncelikle Sol Kanat Grubundan gelen Kurmay Yüzbaşı Tevfik’le sağ kanada şifahi emir gönderildi. Sağ Kanat Grubu Olucak istikametine çekilecekti. Resulbaba sırtlarının durumunu yandan en iyi şekilde gören 20’nci Alay Komutanı, sol kanat hakkında Yüzbaşı Tevfik’ten bilgi alarak çekilecekti. Sol kanadımızda aradığımız 14’üncü Tümen, Kozluca Tepesi’nde ortaya çıktı. Gerektiğinde yardım edecek olan Kolordu Topçu Taburu ise meydanda yoktu. Kısa süre sonra sol kanat alaylarının Olucak istikametinde ricat ettiği görüldü. Tümen Karargâhına gelen Batarya Komutanı Yüzbaşı Cavit’e, Kolordudan tebliğ edilmiş olan emre göre Olucak’ta Kolordu Karargâhında bulunduğu sırtlarda (Harman yerinde) hemen mevzi alması ve bataryanın yanına gitmesi emredildi. Batarya Komutanı, bataryanın bu istikamete harekete geçtiğini söyledi. Bu emri 4’üncü Alaydan Teğmen Ali Rıza tebliğ etmişti. 4’üncü Alay Olucak istikametinde hareket hâlindeyken düşmanın şiddetli topçu ateşine maruz kaldı. 4’üncü Alay, Olucak köyünün batısındaki derelere yöneldi, sonra Olucak istikametine döndü.

    Tümen Karargâhı 4’üncü Alayı takiben ilerliyordu. Bu sırada Adem Tepe bölgesinde ve Resulbaba sırtlarında arttıkları görülen piyade ve atlıların, 1’inci Süvari Tümenine mi yoksa düşmana mı ait olduğunu anlamak için Tümen Muhafız Takımından kuvvetli bir keşif kolu bölgeye gönderildi. 4’üncü Alay Olucak köyüne girdi. Bu sırada Adem Tepe istikametinden Olucak’a bakan sırtlara sarkan bazı perakendeler tarafından birkaç el ateş edildi. Bunların düşman kuvvetleri olduğuna hükmedilerek, durum Kolordu Karargâhına bildirildi. Olucak’ın durumunu tespit etmek üzere Tümen Karargâhıyla ve dört araçla köye gelindiğinde, 4’üncü Alayın köyü geçtiği ve köydeki perakendelerden Kolordu Karargâhının gittiği anlaşıldı. Karargâhtan birkaç subay ve bazı ağırlık döküntüleri görüldü.

    Saat 10.00 sularıydı. Henüz bir muharebe faaliyeti olmamasına rağmen Kozluca Tepelerinden çekilme belirtileri vardı. Düşmanın topçu ateşi de geniş bir sahayı, özellikle Olucak köyü civarını vuruyordu. Bu sırada Kolordu Personel Şube Müdürü Yüzbaşı Şükrü’ye rastlandı. Eğret’ten gelen 2’nci ve 4’üncü Alayların Olucak’ın kuzey sırtlarında mevzi alacaklarını ve Kolordu Komutanının bu konudaki emirlerini tebliğ ettiğini söyledi. Mevzileri gösterdi. Belirtilen sırtlara gidildi, kimseye rastlanmadı. Olucak’ta da nizami bir birlik kalmamıştı.

    Saat 10.00’u geçmişti. 4’üncü Alayın Kolordu Karargâhını takip ettiği, 2’nci Alayın büyük ihtimalle Olucak’ın batısından 13’üncü ve 20’nci Alayın ilk kısımlarıyla geriye gittiği, 14’üncü Tümenin Kozluca Tepesi’ndeki bazı birliklerle Olucak’a uğrayarak geriye gittiği ve düşmanın topçu ateşi altında yalnız kalan Tümen bataryasının önemli kısımlarını alamayarak Beşkarış istikametine giden akını takip ettiği anlaşıldı. Yakından temas edilmesi ve doğrudan doğruya emirler verilmesi sebebiyle burada cereyan eden olaylar 5’inci Kolordunun harp ceridesinde daha iyi açıklanacaktır. Birlik komutanlarının bu konudaki harp cerideleri de öneminden dolayı sırayla aynen yazılmıştır. 

    [Bu sırada Kolordu Karargâhı Olucak köyünün 1 km kuzeyindeki sırttaydı.]


20’nci Alayın Harp Ceridesi

2’nci Süvari Tümen Komutanlığına

    28 Ağustos 1922 tarihine ait rapor:

    1. 28 Ağustos 1922 günü saat 05.00’te 13’üncü Alay, otomobillerin üzerine hareket ederek ateş açtı. “Otomobiller kaçacak, derhâl bir bölüğünüzü yola sevk ederek otomobillere hücum ettirin.” emri verildi. Öncü 2’nci Bölük, dört araçla hareket ettirildi. Bu sırada emir subayı “Bütün alayla hücum edilecektir.” emrini getirdi. Alay hemen seri yürüyüşe geçerek bölüğü takip etti. Otomobiller duruduruldu. Üç şoför yaralı olarak esir alındı ve geriye sevk edildi. (Diğer şoförler ölü olarak ele geçirildi.) 10 otomobil yakıldı. Resulbaba’nın doğusu istikametinde keşif kolları gönderildi. Bu keşif kollarından alınan haberde, bir tümen olduğu tahmin edilen ve birçok yük hayvanı bulunan kuvvetin, Resulbaba istikametinde yürüyüşe geçmek üzere olduğu bildiriliyordu. Otomobillerle meşgul olduğumuz için o istikamete bir bölük sevk ettim. Bölük Komutanından, Eğret yoluna hâkim olan ve toplu hâlde bulunan düşman tümenini gizlemekle görevli bir düşman piyade taburunun kara sırtlara ilerlediğine ve ateşe maruz kalındığına dair haber geldi. Bölük, derhâl yaya muharebeye geçerek karşılık vermeye başladı. Otomobillerin yakılmasıyla meşgulken içi askerle dolu 20-30 kadar otomobil Eğret’ten çıkarak bize doğru gelmeye ve ateş etmeye başladı. Bu otomobillerin üzerine makineli tüfek ve piyade ateşi açtırıldı. Otomobiller durdu, içindekiler yere atlayarak yol kenarında mevzi almaya ve ateş etmeye başladılar. Düşman taburunun, bölüğe hakim olmak ve otomobilleri kurtarmak üzere ilerleyen ateşi bizi etkilediğinden, Alayı, bölük bölük yolun batısındaki sırtlara çektirdim. Üzerlerine ateş ettiğimiz otomobillerden 4-5 tanesi, arkalarında 100 kadar ölü ve 13’üncü Alay tarafından esir alınan 30 kadar asker ve subayı bırakarak, düşman piyade taburu muharebe ederken güneye firar ettiler. Geriye çekildiğimiz sırtlarda düşmanın bu piyade taburuyla muharebeye başladık.

    2. Saat 08.30’da, düşman piyadesinin kara sırtları tamamıyla tuttuğunu, bizi fazlaca sıkıştırdığını, fazla olan cephane sarfiyatı nedeniyle cephane ikmali yapılmasını ve 2’nci Bölük Komutanı Yüzbaşı İhsan’ın yaralandığını raporla bildirdim. Sonra şifahen de arz etmek üzere Alay Yaverini Tümen Karargâhına gönderdim. Fazla cephane sarfiyatını önlemek için mümkün mertebe az ateş edilmesi, gözetleme ile yetinilmesi ve ciddi bir tehlikeye maruz kalındığı takdirde Tümen ihtiyatında bulunan 13’üncü Alayın yanına çekilme emrini, Alay Yaveri vasıtasıyla şifahen tebliğ ettim. 13’üncü Alay, Tümen ihtiyatını teşkil etmek üzere saat 08.35’te solumuzdan yani Eğret istikametinden geriye çekildi. Bunun üzerine soldaki 2’nci Bölükten, 13’üncü Alayın bulunduğu yere bir subay postası gönderildi. Saat 08.40’ta Resulbaba istikametine gönderilen subay keşif kolundan alınan rapora atfen Bölük Komutanı tarafından Alaya yazılan raporda, düşmanın bir bölük süvarisinin Resulbaba yukarı hattından geçtiği, ardından yük hayvanlarıyla ve arkasında düzenli birliğiyle bu hattı takiben Adem Tepe istikametinde yürüdüğü, bu yürüyüş kolunun 3,5 km derinliğinde olduğu anlatılıyordu. Raporun ayrıca bir suretinin de Tümene takdim edildiği arz ediliyordu.

    3. Saat 08.50’de 2’nci Süvari Tümen Kurmayı Cevdet bulunduğumuz mevkiye geldi. Düşmandan bir tehlike hissedinceye kadar kalmamızı; Tümen Komutanının düşüncesinin, 2’nci ve 4’üncü Alayların yanına giderek oradan Resulbaba yukarı hattından ricat eden düşman tümenine taarruz etmek ve bu tümeni perişan hâlde bırakmak olduğunu, 13’üncü Alayı emrimize alıp geride toplayarak düşmanla teması kesmeden Tümen gelinceye kadar Resulbaba istikametine keşif kolları sevk etmemizi içeren emri getirdi.

    Bu sırada saat 08.55’te 2’nci Bölük Komutanı yaralanınca bölüğün komutasını üstlenen Alay Komutan Muavini Yüzbaşı Yusuf Nasuhi’den alınan raporda, düşmanın bir tabur kadar piyadesinin Eğret’ten çıkarak yanımıza düşmek istediği bildiriliyordu. Bunun üzerine Resulbaba yukarı hattından ricat eden tümenin yürüdüğünü, Yüzbaşı Yusuf Nasuhi’nin raporundaki bilgileri, cephemizde kara sırtlarda bulunan düşmanın bizi sıkıştırdığını, Alayı, muharebeyi keserek 13’üncü Alayın bulunduğu mevkide toplayıp, Resulbaba yukarı hattından yürüyen düşmanla teması muhafaza etmek ve Tümenin emrine göre hareket etmek kararını verdiğimi bildiren raporu saat 09.10’da gönderdim. 09.15’te düşmanı oyalamak üzere bir bölük artçı bırakarak, 13’üncü Alayın bulunduğu mevkiye hareket edildi ve 09.30’da toplanıldı.

    20’nci ve 13’üncü Alaylardan, Resulbaba ve daha güneye keşif kolları sevk edileceği sırada (saat 09.35) Kurmay Yüzbaşı Tevfik bir emir gönderdi. Emirde; düşmanın bir alayının Olucak istikametinde 2’nci ve 4’üncü Alaylarımıza taarruz ederek Olucak’ın 1 km doğusuna kadar ilerleyerek soldan da bir kolla Olucak’ı kuşatmaya çalıştığını, Olucak’ın da düşman tarafından işgal edilmek üzre olduğu bildirilerek, 20’nci ve 13’üncü Alayın emrimizde olarak Olucak’ın güneyindeki sırtlar üzerinden Olucak’ın kuzeybatısındaki fundalıklı tepelere çekilmemiz belirtiliyordu. Hemen yürüyüşe geçildi. Eğret ve güneyimize yancı olarak birer subay keşif kolu çıkarılarak açık yürüyüşe başlandı. Eğret’in batı, Olucak’ın doğu sırtlarında bulunan düşman topçusu yol kolumuza ateş etmeye başladı. Olucak’ın güney istikametine keşif kolu sürüldü. Alay da bu istikameti takip ediyordu. Sırtlara hareket ettiğimiz anda düşman altı topuyla üzerimize seri ve etkili bir ateş açtı. Yukarı hatta çıktığımızda ise düşman tümeninin yük hayvanlarını takip eden birliklerinin ateşine maruz kaldık. Bunun üzerine hücuma geçmek ve topçu ateşinden kurtulmak için geride bulunan 13’üncü Alay kılıç çekti. Hücum başladıysa da şiddetli piyade ateşiyle önde bulunan bölük kayıp verince hedefi bırakarak kayalıklar ve yarlardan birden bire geriye çark etti ve bütün kılıç çekmiş olan kitleye bu ani geriye çark ediliş yayıldı.

    Topçu, piyade ateşi etkili olduğundan yukarı hattan aşağıya bir akın başladı ve Olucak köyüne yöneldi. Olucak’a ilerleyen düşman piyadesinin tutmuş olduğu sırtlardan şiddetli topçu ateşine ek olarak makineli ve otomatik tüfek ile piyade ateşi de başlayınca, ateşten kurtulmak için bu akın Olucak’ı geçerek fundalıklı tepelere doğru yöneldi. Subayların devamlı ikazı neticesinde fundalıklı tepelerde durdurulan, bu akın toplandı. 13’üncü Alaydan bir bölük ve makineli tüfek bölüğü alayla beraber asker takviyesi aldıktan sonra Beşkarış köyüne geldi. Bir kısım asker de Olucak kuzeybatı sırtlarına çıkarak gözden kayboldu.

    4. Düşmanın Olucak istikametine ve tek geçit bölgemize doğru uzanan piyade kuşatma kolu Tümenin diğer kısımları tarafından durdurularak, ricat hattımızın elde tutulması ve himayesi mümkün olsaydı, komuta ettiğim grup için böyle bir felaketin söz konusu olmayacağı kanaatimi arz ederim.

20’nci Süvari Alay Komutanı
Binbaşı Kâzım


2’nci Alayın Muharebe Raporu

11 Eylül 1922

2’nci Süvari Tümen Komutanlığına

    1. 28 Ağustos 1922 günü arz edilen raporla Tümenin kolbaşında bulunan 13’üncü Alay ve 20’nci Alay ile irtibatın kaybedilmesi üzerine 2’nci Süvari Alayı 4’üncü Alayı takip ederek Olucak - Eğret istikametinde yürüyüşüne devam etti. Çünkü Tümen tarafından bu istikamete gece yürüyüşü ile gidileceği emredilmişti. 20’nci Alayın 1’inci Bölüğü ve 4’üncü Alay ile Tümen birliklerini emrime aldım. 4’üncü Alaydan bir bölük öncü bölüğe ayrıldı. Öncü bölüğünün ucu Eğret’in tahminen 600 m güneyine ulaştığında, alınan haberde Eğret’te düşman ordugâhının görüldüğü ve köy içerisinde düşman piyadelerinin dolaştığı bildiriliyordu. Bunun üzerine buradaki düşmana ateş baskını yapmaya karar verdim. Derhâl 4’üncü Alayı öncü bölüğüne yaklaştırdım. Tümen bataryasının süratle 2 km güneybatısındaki mevziye girmesi emrini verdim. Tümen bataryası ise yürüyüşteki eksikliğinden dolayı, ağırlık ve bağlı birliklerinden geride kalarak, arzu edilen zamanda emredilen mevziye giremedi.

    20’nci Alayın 1’inci Bölüğü, bu alayın soluna taşkın olarak sol kanadın muhafazasıyla görevlendirildi. Saat 05.30’da öncü bölüğünün işgal ettiği bağlara doğru 30 kadar düşman piyadesi ilerleyince bölük derhâl ateş açtı. 2’nci Alay, 4’üncü Alayın gerisindeki tepede bekleme mevzisindeydi. Öncü bölüğü saat 05.30’da ateşe başlayınca 30 kadar tahmin edilen düşman piyadesi köye çekildi. Ardından köyün güney çıkışında bir bölük kadar düşman piyadesi ateşe başladı. Ayrıca iki piyade bölüğünün de sağ kanadımıza taşkın bir şekilde yayıldığını gördük. 4’üncü Alay Komutan Muavini Atıf Bey iki bölükle düşmanın kanadımıza yapacağı tesiri engellemek üzere görevlendirildi.

    Bu sırada Eğret’te bulunan düşman otomobilleri Afyon istikametine süratle kaçtılar. Eğret’teki telsiz istasyonu sökülmeye başlandı ve düşmanın iki tabur kadar piyadesi Eğret’in batısından Çerkezköy istikametine yürüyüşe geçti. Aynı zamanda köyün kuzeyindeki tepelerde mevziye giren düşman topçusu, iki topuyla alayları ve nihayet avcı hattını etkili bir şekilde dövmeye başladı. 4’üncü Alayın iki bölüğü ile makineli tüfek bölüğü ve 20’nci Alay 1’inci Bölük cephesinden karşılıklı ateş edildi. Düşmanın iki bölüğünün sağa taşkın olarak yayılması ve ayrıca iki piyade taburunun Çerkezköy’e yürümesi düşmanın kuvvetinin bir alaydan fazla olduğunu gösteriyordu. Düşman 4’üncü Alay cephesinde şiddetli taarruza başladı. 27 Ağustos 1922 akşamı verilen emirde 14’üncü Süvari Tümeninin, Tümenimizle beraber hareket edeceği bildirilmişti. 14’üncü Tümenin yürüyüşünü geciktirmemek amacıyla düşmanın inatçı taarruzu karşısında 4’üncü Alay, kademeli olarak 2’nci Alayın himayesinde çekilmeye başladı.

    Saat 06.45 olmuştu ve 5’inci Kolordu Komutanının Olucak’ta bulunduğunu haber aldım. Taarruz eden düşman birliği ve Tümene katılamamam hakkındaki sebepleri, düşmanın durumu hakkında bilgi verdim. Düşman taarruzunu, ateşimizle bir müddet ertelettik ise de saat 08.10’da düşman cephemizdeki taburunu iki taburla takviye ederek bölük kolları düzeninde aralıklarla ilerlemeye başladı. Eğret yolunun yaklaşık 1,5 km güneyindeki vadide durdular. Daha sonra öndeki düşman taburunun zayıf avcı hatları ilerlemeye başladı. Yine ateşlerimizle durdurduk. Gözetleme yerinden karşımızdaki düşman kuvvetlerini iyi gören ve alaydan takdim edilen rapor üzerine düşman kuvvetleri hakkında bilgi sahibi olan komutan, Alayın kademeli olarak Olucak köyü sırtlarına çekilmesini, orada muharebeye devam etmesini, 13’üncü ve 20’nci Alayın Olucak’a ulaşmalarının sağlanmasını ayrıca 14’üncü Süvari Tümeninin Olucak’ın hemen doğu sırtlarında ricat eden düşman alayıyla muharebe ettiklerini, 4’üncü Alaydan İrtibat Subayı Celal ile şifahen saat 10.00’da tebliğ etmiştir.

    Komutan, Olucak köyünün doğu ve batı sırtlarına da kuvvetli bir keşif kolunun gönderilmesini emretmiştir. 4’üncü Alaydan derhâl bir takım kuvvetinde bir keşif kolu emredilen bölgeye doğru saat 10.20’de hareket etti. Bu sırada Eğret’in kuzeyinde düşmanın bazı yürüyüş kolları görülüyordu. Saat 11.00’de düşman tekrar cephemize yaklaşmaya başladı. 4’üncü Alayın Olucak köyünün kuzeydoğusundaki sırtlarda mevziye girmesini emrettim. Düşman topçusu da ateşe başladı. 2’nci Alay kademeli olarak muharebe ederek çekilirken 5’inci Kolordu 2’nci Şube Müdürü Yüzbaşı Şükrü, Komutanın şifahi emrini tebliğ etti. Düşmanın Çerkezköy’deki taburu Olucak’a yürümeye başladı. Bu Taburu 2’nci Alay bütün mevcuduyla durdurmaya çalışacaktır. Bu sırada 4’üncü Alay ve bağlı birliklerinin Kolordu Komutanının emriyle Olucak köyünün batısına geçerek sırt eteklerinden yürüdükleri görüldü.

    Saat 11.45’te kuzeydoğudan Olucak istikametine giden iki alay süvarinin 13’üncü ve 20’nci Alay olduğunu anladık. Bu alaylar Eğret’in doğu sırtlarına çıktılar. (Tam 4’üncü Alaydan gönderilen keşif kolunun bulunduğu yer.) Eğret’in güneyinde mevziye giren düşman topçusu bu iki alayımıza şiddetle ateş ediyordu. Bir müddet sonra alayların sırtlardan gayet dağınık bir şekilde indiklerini görünce Alay yaverini o tarafa gönderdim. Döndüğünde yukarı hat üzerinde, yani bulunduğum ateş mevzisinin 1,5 km güneydoğusundaki sırtlarda düşman piyadesinin yoğun ateşlerine maruz kalan alayların büyük zayiata uğradıklarını söyledi. Düşmanın diğer iki obüs topu da 13’üncü ve 20’nci Alay yürüyüş kollarını dövmeye başladı. Alay, 14’üncü Süvari Tümeninin bu sırtlarda düşman piyadesiyle muharebe ettiğini ve oralarda bulunduğunu bildiği hâlde bu iki alayımızın yukarı hatta bulunandüşman piyadelerinin toplanma hattı içerisinde şiddetli ateşlerine maruz kalacağını tahmin etmemişti. 13’üncü ve 20’nci Alayın dağınık şekilde Olucak köyünden geçer geçmez düşman piyade avcıları Olucak’a 1 km kadar yaklaşmıştı.

    28 Ağustos günü tam öğle vakti bu iki alayın Olucak’tan batıya doğru yürüdüğü, köyün haricinde Olucak sırtlarında 14’üncü Tümenin olduğu bildirilmiş iken, 13’üncü ve 20’nci Alaydan düşman piyadesinin bu sırtlarda bulunduğu haber alınınca 4’üncü Alay ile Tümene bağlı birliklerin haberim olmadığı hâlde batıya doğru çekildiklerini görünce, 2’nci Alay da o istikamette yürüyüşüne devam etti. (Beşkarış’ta 4’üncü Alay Komutanına bunun sebebini sordum. O da 5’inci Kolordu Komutanından aldıkları emir üzerine Beşkarış’a çekildiğini söyledi.)

    Olucak’ın kuzeyinde muharebe eden Alayım, 14’üncü Tümenin ve 4’üncü Alayın çekilmesi ve yürüyüş istikametleri hakkında kesinlikle haberdar edilmemiştir. Olucak’tan batıya doğru yürüyüşümüzde düşman topçusu obüs ve cebel toplarıyla takip ateşi yapmışsa da muharebede bineğim ile alaydan iki binek hafif yaralanmıştır. 2’nci Bölükten de Antalyalı Pehlivan Mehmet ağır şekilde yaralanmıştır. Zayiat cetvelleri 28 Ağustos 1922 günü saat 21.00’de Tümene takdim edilmiştir. Eğret’te ilerlemek isteyen düşmanın, harbe girmemiş bir piyade tümeni olduğu anlaşılmıştır. Bu düşman tümeninin hareketini, ateşimizle 6 saat durdurduk. Olucak’a da akşama kadar gelemedi. Bu durumda bir günlük yürüyüşü sonuçsuz kaldı. Bundan dolayı düşmanın bu tümeninin, Dumlupınar Muharebesinde bozguna uğrayarak Murat Vadisi’ni takiben çekildiği arz olunur.

2’nci Süvari Alay Komutanı
Binbaşı Ahmet Kemal


    [4’üncü Alay Komutanı Kolordudan bir emir alınca ve bu emir önceden aldığı herhangi bir emri bozuyorsa Kolorduya bilgi vermesi gerektiği gibi yeni aldığı emir hakkında öncelikle emrinde bulunduğu komutanı haberdar etmelidir.]

4’üncü Alayın Harp Raporu

    27 Ağustos 1922 günü saat 19.00’da 13’üncü Alay öncü olmak üzere, 20’nci Alay, 4’üncü Alay, 2’nci Alay, batarya, bağlı birlikleri olmak üzere yürüyüşe geçildi. Yolların bozuk olması sebebiyle alaylar arasında çoğu zaman irtibat kayboluyordu. Bu nedenle 20’nci Alayın sonunda bulunan 1’inci Bölüğünü 4’üncü Alay sıkı bir irtibat ile takip ediyordu. Tümen, Olucak köyünde bir süre durdu ve yürüyüşe geçildikten bir müddet sonra da önümüzde giden 20’nci Alayın 1’inci Bölüğünün, Alayıyla irtibatını kaybettiği anlaşıldı. Tümen emriyle, gece yürüyüşüyle Eğret istikametinde gidileceği öğrenilince, 4’üncü Alay, 2’nci Alay Komutanının emrine girdi. 3’üncü Bölüğü öncü bölüğü çıkararak Eğret istikametinde yürüyüşe devam etti. Güneşin doğuşuyla beraber Eğret’in tahminen 600 m kadar güneyine varıldığında Eğret’te düşman ordugâhının bulunduğu ve köy içerisinde düşman piyadelerinin dolaştığı, köy harmanlıklarında da bir telsiz istasyonunun bulunduğu görüldü ve hemen Müfreze Komutanlığına bilgi verildi.

    Müfreze Komutanından aldığım emir, bataryanın da katılmasıyla düşmana Alayla ateş baskını yapmaktı. Bunun üzerine öncü bölüğü bulunduğu bağlarda mevziye sokuldu ve Alay da öncü bölüğüne yaklaştırıldı. 30 kadar düşman piyadesinin Eğret’ten 3’üncü Bölüğün işgal ettiği bağlara doğru yürüdüğünü gören sağ kanattaki bir asker ya emri işitmemiş olmasından veya elinde olmayarak emir verilmeden ateş edivermesinden dolayı mecburen bölük de ateşe iştirak ettirildi. Saat 05.30’da Bölüğü derhâl 4’üncü Bölük ve Makineli Tüfek Bölüğü ile takviye ettim. Sol kanadın korunması için 20’nci Alayın 1’inci Bölüğü görevlendirildi. 2’nci Alay, 4’üncü Alayın gerisindeki tepede gözetleme mevzisindeydi. Öncü bölüğü ateşe başlayınca 30 kadar tahmin edilen düşman piyadesi Eğret’e çekildi. Köyün güney çıkışında bir bölük kadar düşman piyadesi ateşe başladı. Bundan başka iki bölük kadar piyadesinin de sağ kanatta taşkın bir şekilde yayıldığını gördüm.

    4’üncü Alay Komutan Muavini Atıf Bey Komutasında iki bölüğü, düşmanın yandan yapacağı baskıyı engellemekle görevlendirdim. Aynı zamanda Eğret’te bulunan düşman otomobillerinin Afyonkarahisar istikametine süratle kaçtıkları ve Eğret’teki telsiz istasyonunun sökülmeye başlanıldığı gözlendi. Düşmanın iki tabur kadar piyadesi Eğret’in batısında Çerkezköy istikametinde yürüyüşe başladı. iki bölük, makineli tüfek ve 20’nci Alayın 1’inci Bölüğü de emrimde olarak cepheden ateş ediliyordu. Düşmanın iki bölüğünün sağa taşkın olarak yayılması ve ayrıca iki piyade taburunun Çerkezköy’e yürümesi ile düşmanın bir alaydan fazla kuvvette bulunduğu anlaşılmıştı. Düşman şiddetle cephemize taarruza ve sağ kanattan ilerlemeye, topçusu ile de avcı hatlarımız üzerinde etkili olmaya başlamıştı. 4’üncü Alay, aldığı emir gereğince 2’nci Alayın himayesinde kademeli olarak çekilmeye başladı. Saat 06.45 idi. Tümen ile henüz irtibat kurulamamıştı.

    Burada cereyan eden muharebeye ait rapor 2’nci Alay Komutanı Kemal Bey tarafından Olucak’ta bulunan Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa’ya takdim edilmişti. Düşmanla muharebe devam ediyordu. Müfreze Komutanı Kemal’den Alayın Olucak köyünün kuzeydoğusundaki sırtlarda mevziye girmesi ve bundan başka Olucak köyünün doğu sırtlarına kuvvetli bir keşif kolunun gönderilmesi emrini aldım. Hemen 1’inci Bölükten Teğmen Ziya komutasında bir takım kuvvetinde bir keşif kolunu saat 10.20’de emredilen yere gönderdim. Saat 10.45’te Alay, emir gereğince, Olucak köyünün kuzeydoğusundaki sırtlara çekilmeye başladı. Bu sırta gelir gelmez Kolordu 2’nci Şube Müdürü Yüzbaşı Şükrü, Kolordu Komutanının, “2’nci Alay, batarya Olucak’a ilerleyen düşmanı durduracak Alay da süratle köyden geçecektir.” şifahi emrini bildirdi.

    Bu sırada Tümen Komutanına rastladım ve aldığım emri arz ettim. Alay, düşman topçu ateşi altında köyden geçti. Birlikler karmakarışık bir şekilde gidiyorlardı. Topçu Yüzbaşı Sabri, Alaya yetişti. Kolordu Komutanının, Alayın durması emrini tebliğ etti. Alayı topçu ateşi altında muntazam bir şekilde bölük kollarında topladım. Ardından da bir bölük ve iki makineli tüfek ile Beşkarış köyünün 3-4 km doğusundaki tepenin işgali, alayın kalan kısmıyla da Beşkarış köyünün 1 km kadar hemen doğusunda bekleme mevzisinde kalması emrini aldım. 2 saat sonra da Tümenden aldığım diğer bir emirle Beşkarış köyüne geldim. Askerleri ve binekleri bir süre istirahat ettirdim. Saat 15.00’te Tümen öncüsü olarak Kurtköy’e hareket ettik. Bugünkü muharebede dört binek yaralanmış; bir binek, altı kılıç ve beş matara kayıp olmuştur.

    29 Ağustos günü saat 06.30’da Kurtköy’e geldik. Geceyi açık ordugâhta geçirdik. 4’üncü Alay Ordugâh emniyetiyle görevlendirildi. 29 Ağustos 1922 günü Kurtköy’de geçirildi.

4’üncü Süvari Alay Komutanı
Ali Reşat


Batarya Raporu

    27 Ağustos 1922 gecesi 2’nci Alayı takiben Olucak köyünden geçilerek, Tümenle irtibatımız olmadığından, 4’üncü Alayla beraber Eğret sırtlarında 2’nci Alayın gerisinde mevziye girilip düşman ordugâhına ateş açılmış ve 2’nci Alayın mevzisini terk edip geriye çekilmesi üzerine batarya da mevziden çıkarak geriye korunaklı bölgeye çekilmişti. Tümen Komutanı, beni çağırttığı için bataryadan ayrıldım. İlerimizde bulunan 2’nci Alay dört nakil ile geriye çekilmekte iken Alay Komutanı, “Topçular durmayın. Hemen geriye boğaz istikametine gidin.” diye söyleyince batarya da köy istikametine hareket etti. Köyde Kolordu Komutanı tarafından gönderilen Topçu Yüzbaşı Sabri’nin bataryanın köyün gerisinde telsiz istikametinde yürüyüşe devam etmesini şifahen söyleyince de bu istikamette hareket edildi.

    Tümen Komutanından, bataryanın köyün yanındaki düzlükte, ovayı ateş altına alabilecek bir mevziye girmesi emrini aldım. Bataryayı ayrıldığım yerde bulamadım. Ancak köyde bataryaya ulaşabildim. Derenin dik olması sebebiyle topla ittirilerek karşı sırta çıkarılmıştı. Birlikler önceden geçmiş olduklarından batarya yalnız, korumasız olarak kalmıştı. Topları sökmekte iken yanımızdan 4’üncü Alay 1’inci Bölükten Teğmen Osman 5-6 askerle gelip geçmiştir. Karşı sırta çıktığımızda sol gerimizdeki sırtlardan piyade ateşine tutulduk. Bataryanın takip edeceği yol, düşman süvarisi tarafından kesilmiş olduğundan doğru gitmek üzere top yükletilirken düşman topçusu ateşini üzerimize çevirdi. Hayvanlar yükletilirken patlamadan ürktüklerinden hemen hepsi kaçmışlar ve kısmen yüklenen parçaları da devirmişlerdi. Tümen toplandıktan sonra arazi üzerinden ve alaylardan bataryanın 48 hayvanı toplanmış, dört hayvanı bulunamamıştır.

    Bu durumda daha fazla beklemek mümkün olamayacağından kalan asker ve hayvanlarla, kamalar alınarak dağdan Tümenin ricat istikametine çekilmiştir. Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa köyün kesin işgal edilip edilmediğini keşif için 4’üncü Alaydan bir keşif kolu gitmesini emretti. Bu keşif kolu köyün önündeki sırtların da düşman tarafından işgal edilmiş olduğunu bildirdi. Topları almak için 29 Ağustos 1922 günü akşamüzeri piyadenin köyü işgal etmesiyle beraber köye girilmiş, topların aksamı düşman tarafından toplanarak yerli yerine takılmış namlular ile beşikler tahrip edilmiş yalnız bir topun namlusu düşman tarafından görülemediğinden sağlam olarak kalmıştır. Arz ederim.

Batarya Komutanı
Yüzbaşı Cavit

    ...


    *Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, sayı 121, Aralık 2007, s.26-38


 

16 Eylül 2025

Girişimci Kadınlar

 
    Zaman hızlandıkça dünya küçülüyor. O kadar küçüldü, şimdilik cebimizde; sıkılınca alıyoruz elimize telefonu, bir dokunuşla anında istediğimiz yerdeyiz. Bundan şikayetçi olanlarımız da var, lakin her şeyde olduğu gibi hayra kullanırsan hayır, şerre kullanırsan şer oluyor. 

    İşte sosyal medya denilen yeni dünya böyle bir şey, onun sayesinde her türlü bilgi elinin altında. Seçici olursan hayra kullanıyorsun. Oradaki başarı hikayeleri öteden beri ilgimi çeker. Yeni birisini gönderen arkadaşımın beklentisi, bizim köyde de böyle girişimin yapılabileceğiydi. Videoyu izlemeye vakti olmayanlar için içeriğini özetleyeyim.

    Çanakkale'de bir kaç köyde arazide çok bulunan yabani ağaçlara antepfıstığı aşılamışlar, tutmuş. Güzel ürün almışlar. Antepfıstığı adını kullanarak kadınların öncülüğünde bir kooperatif kurmuşlar. Fıstığın işlenmesi ve pazarlanması başta olmak üzere daha aklınıza gelebilecek bir sürü şeyi de üretiyor, işliyor, ambalajlıyor ve satıyorlar. Kadın girişimcilere devletçe sağlanan imkanlardan yararlanmışlar, ayrıca AB projelerinden destek almışlar. Mesela inşa edilen ve bünyesinde çeşitli üretimler, sosyal aktiviteler ve satış yapılabilen tesisin finansmanı % 95 Avrupa Birliği, % 5 yerli fonlarla sağlanmış. Bir antepfıstığından yola çıkıp işin çapını genişletmişler. Bunu gören bir işadamı küçük bir fıstık işleme fabrikası kurmuş, çünkü çevre köylerde üretilenleri de düşününce yörede ciddi anlamda potansiyel olduğunu görmüş. Fabrika dedikleri bu küçük tesis fıstık soyma, eleme, çıtlatma, kırma, iç ayırma gibi makinelerden oluşuyor. Böylece sezonunda az da olsa istihdam alanı oluşuyormuş.

    İzlemeye başladığımda aklıma hemen bizim dağın meşesi geldi. Meşeye kestane aşılanması fikrini çok eskiden beri düşünürdüm. Tabi önce meşeyi köy içine nakletmek gerekiyordu. Bir fırsat doğdu. 2000 yılında Ortaokulu yeni binasına taşıdığımızda büyük bahçesiyle gözümüze çok çıplak göründü, acilen ağaç dikmek lazım geldi. Fakat bu kadar fidanı nereden buluruz. Ormaniyenin bedelsiz verdikleri çok küçük, tutturamayız... Ekim ayıydı galiba, köylünün elbirliğiyle duvarı yaptırdığı sene dağdan bir çuval pelit topladık. Bunları duvar kenarına ekecek, bir kaç yıl sonra okulu çevreleyen yeşil bir meşe duvarına sahip olacaktık. Malesef çimlenmesi için bıraktığımız karanlık odada unutunca bir çuval pelit berbat oldu, o yıl ekemedik. Sonra da işi çama çevirdik. Nihai amacım bir kaç yıllık olunca meşe fidanlarına kestane aşılamaktı...

    Peki dağdaki meşelere kestane aşılansa... Karasal iklime, yani bizim köye uygun kestane türleri mutlaka vardır, onlar seçilir. Zaten böyle işler başına buyruk yapılmaz, Orman Müdürlüğünün izni ve Tarım Müdürlüğünün bilgisi dahilinde olmalıdır... Yıllar önce ahlatlara nasıl armut aşılandıysa öyle... Bütün aşılar tutmak zorunda değil, olanı yeter... Bir zaman sonra meyve vermeye başlarlar, belki bizler göremeyiz, önemli değil... 

    Meşeye kestane aşısı sadece bir örnek... Sen bunu çoğaltabilirsin, misal alıca döngel de olabilir. Önemli olan insanları etrafında toplayacak bir ürün ortaya koymaktır. Öyle bir şey ki, adını kullanarak Anıtkayalılar birlik oluşturabilsinler. Artık kooperatif mi olur, dernek mi, yoksa başka bir organizasyon mu, neyse ne...

    Küçük bir işletmeyle birlik sağlanırsa artık gerisi gelir. Çünkü bize ait günyüzü görmemiş bir sürü değerimiz var, oluşturulacak birlik sayesinde onlar da değerlendirilecektir. Bunlardan İlbulak dağıyla ilgili bir kaçını örnek olarak dikkatlere sunayım.

    Eskilerce çok bilinen yakı otumuz var, dağın en alçak eteklerinden doruklara kadar her bölgesinde yetişiyor. Üstelik kışın da yaprağını dökmeyen çok yıllık bir bitki. Genellikle yaprağını kurutarak köyde ve başka yerlerde de mide rahatsızlıkları için çiğnerlermiş. Zaten adı yakıleşmek fiilinden geliyor. Eğret yaşlıları iyi tanırmış, ama şimdilerde unutulmaya yüz tutmuş. Neyse ki Anıtkayalı öğrenciler yine Anıtkayalı hocalarının önderliğinde Kocatepe Üniversitesi'nde otu incelemişler. Tübitak destekli bir projeyle laboratuvar ortamında araştırmışlar. Sonuç olarak yüksek düzeyde yara iyileştirici özelliğini keşfetmişler. Buna bağlı olarak ağrı kesici etkisi de varmış. Bir asır önce yalnız ABD'de yapılan araştırma dışında yakı otu ile ilgili araştırma yokmuş. Böylece literatüre bu bitki 'yakı otu' adıyla sokulmuş ve üstelik İlbulak dağının Anıtkaya yüzünde yetiştiği özellikle belirtilmiş. 

    Kekik aroması, kokusu ve şifasıyla herkesçe bilinen bir ottur. Fakat İlbulak kekiğinin ayırıcı özelliklerini fark ettiniz mi bilmem. Ben onun methini aslen Turgutlulu bir ihtiyardan ta Azerbaycan'da işittiğimde çok şaşırmıştım. Gençliğinde buralarda deri ve yapağı tüccarı olarak çok dolaşmış 'Sizin dağın kekiğini yiyen hayvanın eti öyle lezzetli olur ki, başka etlerden onu alamazsın' demişti. Covid döneminde bu hastalığı kekik çayı ve suyu içerek atlattım, diğer ilaçları ve aşıyı reddettim. Sonra bizim çocuklar elden düşme bir imbik düzeneği almışlar kekiğin suyunu kendileri çıkardılar. Daha önce topladığımız kuru kekik, taze kekik; kekik kökü, yaprağı ve çiçeği olmak üzere değişik formlarda suyunu çıkarmayı denediler. Bu suyu soğuk algınlığında ve gripte, boğaz enfeksiyonunda şurup gibi içerek kullandık, şifasına yakından tanık olduk. Üstelik yan etkisi de yok... Aynı suyu sprey olarak açık yaralarda kullandık, kollarımıza ayaklarımıza sıkarak sivrisinekleri savuşturduk, üzerimize parfüm gibi sıkıp güzel kokusundan yararlandık, hep olumlu sonuç aldık. Kekik çayını ve minik yapraklarının baharat olarak kullanılmasını söylemeye bile gerek duymuyorum.

    Yine bizim dağın yüksek kesimlerinde yetişen ve eski çobanların çay otu olarak bildiği funda çiçeği, nadir o de olsa sarı ve kırmızı kantaron otları var. Her derde deva kantaron yağını sarı çiçeklilerinden çıkarabilirsin. 

    Dağın her tarafında zebil gibi bulunan dağ eriğini de düşünmek lazım. Marmelatsa marmelat, pestilse pestil. Biraz şeker ilavesi yahut başka işlemlerle bu yabani meyve cazibeli hale getirilebilir.

    Alıç sadece mayhoş tadıyla öne çıkan bir yaban meyvesi olarak kalmamalı, sirkesini çıkararak değerlendirmenin yollarını aramalıyız. Aynı şekilde göğem yalnız Göğemderesi ve Çatalüyük'te kalmasın, neler yapılabileceği üzerinde düşünelim. İpburnu/itburnu dediğimiz kuşburnu meyvelerini heba etmeyelim; marmelatı ve çayı bizim köy hariç her yerde revaçta.

    Bir de Otantik Lezzetler başlığıyla incelediğimiz bize has yemekler, atıştırmalıklar vardı. Onların da bir şekilde değerlendirilmesi lazım. Külde hamırsız unutuldu gitti mesela. Herkes özeniyor, ama külde sucuk Anıtkaya'daki gibi hiç bir yerde yapılamıyor. Eski düğünlerde kalan tepsi tepsi börekler yeniden yapılamaz mı, uçlarından kenar sarılamaz mı? Ellerin eriştesiyle bizim köyün hamıraşı farklı olduğunu göstermeliyiz. Parafa nedir, bilmiyorlar; öğretmeliyiz. Eğret höşmerimiyle Balıkesir höşmeriminin ayrı olduğunu, bizimkinin çok daha güzel göründüğünü ve çok daha lezzetli olduğunu bir şekilde duyurmalıyız. Cızdırmanın Karadeniz'deki mısır ekmeği gibi taze yoğurtla yenildiğini; sürtülmüş haşhaş sürülerek iki dakikada lezzetli ve doyurucu cingenböreği yapılabildiğini; toklubaşının gözlemeye başka yerlerde bulunmayacak bir lezzet kattığını ve daha başka bir sürü lezzeti modern ve hijyenik sunumlarla ambalajlamalıyız...

    Bütün bunları yaparken Anıtkaya'nın İstanbul yolu üzerinde bulunduğu gibi önemli bir avantajı da göz ardı etmemeliyiz.

    Şimdi hayal aleminden çıkıp ayaklarımızı yere basalım. 'Hayırlı işlerin muzır manisi çok olur' denilmiş. Gerçek dünyaya döndüğümüzde, böyle bir işe girişirken çok engel çıkacaktır. Evvela zihinleri hazırlamak güç. 'Olmaz o iş!.. Aşılı dalları hemen kırarlar!... Dağdaki kestaneyi sana bırakırlar mı!... Bizim köyde birlik yok!... Kim uğraşacak böyle şeylerle!... Ölme eşşeğim ölme!... İpburnunun içi tüylü, dalı dikenli!... Hiç mi işiniz yok!...' Buna benzer çok tepkiler geleceği hepimizin malumu... 

    Ama zaten tepkilere göre hareket edersen hiç bir şey yapamazsın. Bir noktadan sonra 'Amaan, kim ne derse desin' kayıtsızlığını takınmak lazım... 

    Bu konuda ümitvar olmamızı sağlayan en önemli husus, yukarıdan beri saydığımız şeyler Anıtkayalı kadınların önderliğinde gerçekleştirileceği varsayımıdır. Çünkü günümüzde kadın girişimcilere öncelik tanınıyor, onlar daha çok teşvik ediliyorlar. Ve tabiatı itibarıyle kadın daha yılmaz, azimli ve mücadeleci oluyor. 

    Köyümüzde girişimci, cesur kardeşlerimizin olduğuna inanıyorum. Ayrıca yukarıda saydığımızın büyük çoğunluğu kadın işi olarak görülür. Bunun yanında yemek hususunda el lezzeti üst düzey ablalar bulunduğunu hatırlıyorum. Bir araya gelip bu hususu değerlendireceklerini ümit ediyorum.

    İlimizin bir kadın Vali ve Belediye Başkanı tarafından yönetiliyor olması, Anıtkayalı girişimci kadınlara bazı kapıların açılmasında ayrıca bir fırsattır; değerlendirilmeli...

    Evet, zaman hızlandıkça dünya küçülüyor. Dün köyümüzü ve değerlerini tanıtmak için televizyon peşinde koşardık. Artık hedef kitlemiz TV seyircisi değil, sosyal medya kullanıcısı. Siz Bismillah deyip bir adım atın, basit paylaşımlarla milyonlara ulaşırsınız. İzlediğimiz son başarı videosundan sonra bizde böyle beklenti oluştu...