22 Haziran 2024

Büyük Gazi Ali Tül (Kel Ali)

 
    Türkmenoğlu Ali, 1888 yılında askerde birliğindeyken vefat ettiğinde çocuğu henüz ana karnındaydı. Bu durumdayken yetim kalan çocuk oğlan ise, doğduktan sonra babasının adını veriyorlardı. Eğret’teki bu yaygın adet doğrultusunda, Türkmenoğlu Ali’nin yetim oğlu doğduğunda adını hazır buldu.

    Babasını hiç görüp tanımayan küçük Ali’ye miras kalması gereken Türkmenoğlu lakabı da hiç kullanılmadı. Çünkü babasının vefatıyla Türkmenlerle alakası fiilen kesilmişti. O yıllarda kadınlar dul bırakılmıyor, yeniden kocaya varıyorlardı. Anası Fatma Hanım da Çiftçioğluların Himmet’e varıyor; tabi yanında oğlu küçük Ali’si tay olarak… Çiftçioğlu Himmet, sonradan Ümmetler denilecek sülaleye adını veren kişidir ve Çakalhasan’ın babasıdır.  Yani Ümmetlere vardıklarında küçük Ali, Çakalhasan’ın üvey kardeşi durumunda… Kezban adında bir ortak kız kardeşleri daha oluyor ve birkaç yıl sonra evin babası Himmet/Ümmet vefat ediyor. Yıl 1899…

    İkinci kocası da öldükten sonra artık iki yetimi bulunan Fatma Hanım tekrar evlenmeyip kardeşlerinin yanına döndü. Birisi kendinden büyük diğeri küçük iki erkek kardeşi vardı; Alemdaroğlu Mehmet ve Hüseyin… Çocukları Ali ve Kezban’ı da dayılarının yanına getirdi. İşte Ali’nin büyüyüp yetiştiği, asıl şahsiyetini bulduğu yer Dayılarının yanıdır; yani Alemdaroğluların/Kekliklerin ev… Neseben Türkmenoğlu Ali’ye hiçbir zaman böyle hitap edilmeyip ‘Kekliklerin Ali’ denilmesine sebep işte bu evdir.

    Büyük dayısı Alemdaroğlu Mehmet, Gındi Mehmet Kızılyel’in dedesi olur. Küçük dayısı Hüseyin Kızılyel ise ‘Tellal Dayı’ olarak bilinir, Tellal/Ayvaz Ahmet Uysal’ın babalığıdır, 1944’te vefat etti. Tellal’ı herkes böyle bilir ve ona böyle hitap ederken Ali ‘Tellal Dayı’ diyordu. Ali’nin biraz da sevimli söyleyişi adamın lakabının ‘Tellaldayı’ olarak yerleşmesine sebep olmuştu.

    Tellal Dayısının çocuğu yoktu, Mehmet Dayısı da Ali’yi kendi çocuklarından ayırmadı, böylece o evde mutlu mesut bir çocukluk geçirdi. Büyüyünce Kekliklerin Ali’yi aslen Bayatlı Dudu ile everdiler. Sonradan Anadudu diye anılacak bu hanımından İki oğlu ve bir kızı dünyaya geldi; Resul, Ramazan ve Fatma… Temel askerlik döneminin sonunda vaziyet böyleydi.

    Redif askerlik sistemi sebebiyle dört yıllık temel askerlikten sonra sekiz yıl kadar daha uzayabiliyordu bu süre… 1912’de askerliği bittiğinde, devlet çoktan o günün insanına hiç bitmeyecekmiş gibi gelen savaşlar sürecine girmişti. Böylece kendini Cihan Harbinin içinde buldu. Çanakkale’deydi… Uzun savaş yıllarının en çetinini burada yaşadı. Şarapnel kaburgasını parçaladı, yüzlerce kez ölümden döndü; ama sağ salim köyüne varabildi. Şehitlerin bile kaydı çok sonraları ortaya çıkarılabilmişken Kekliklerin Ali’nin köyüne dönebilmesi belgeye şöyle yansımış: "...Eğret Köyünden Türkmenoğlu Ali bin Ali bin Ali; 6. Fırka, 17. Alay, 1. Tabur, 3. Bölük, 1. Takım, 4. Manga eri iken malulen Çanakkale'den köyüne döndü..." 

    Belgede geçen 'malulen' ifadesini açıklayan olayı Torunundan naklen anlatayım; Sedyeyle sargı yerine getirdiklerinde kolu kopmak üzereymiş. Vücudunun diğer bölgelerindeki yaralar hariç... Tabi cephede anestezi filan hak getire, Ali her şeyi görüyor... Alman hemşire o kolu kesmeleri gerektiğini söylemiş. Buna şiddetle karşı çıkmış; 'Kesme dursuñ, tek elinen donumuñ ağını topleyemen' demiş. Böylelikle kurtardığı kolu sebebiyle köyüne dönünce 'Çolak Ali' ünvanını kazanacak... Yine torununa göre sırtı kesekli tarla gibiymiş, her tarafı yanmış; bu yüzden 'Yanık Ali' diyenler de olacak...

    Başka bir duyuma göre Arapların Mehmet (Gambırhüseyinin babası) ile görüştükten bir kaç dakika sonra Mehmet'in bulunduğu yer bombalanmış. Şehadetinden önce Mehmet'i son gören kişi de Kekliklerin Ali olmuş...

    Harpte yaşadığı bütün bu olaylar sebebiyle Onun için 'tam bir gâzi' diyorlar. İlerleyen yıllarda köyde büyük saygı duyuluyor kendisine. O kadar ki 'Kel Ali'nin önünden geçenin dinine zarardır.' diyorlardı… (Son zamanlarındaki durumundan dolayı adı 'Kel Ali'ye çıkmıştı.)

    O dönemin şehitleri sürekli yad edilip rahmetle anılır da, gazilerin fedakarlıkları pek gündeme getirilmez. Oysa bu vatan ve millet için canlarını feda eden şüheda, kendilerine biçilen manevi makama uçarak bir bakıma ödüllerini de aldılar. Ya şehit olamayanlar... Onlar da bedenlerinin bir çok kısmıyla gelecekteki hayatını bu ülke için feda etmiş olmuyorlar mı? Bunlar bizim sorularımız; gazilerin aklına böyle düşünceler hiç gelmemiş... Çok sıradan bir şeymiş gibi, gurbete gidip bir kaç yıl sonra köyüne dönmüşler gibi hayatlarına devam etmişler. Fedakarlığını başa kakacak kadar çiğleşmemişler... Kel Ali, sol yanındaki kaburgalarının bir çoğu olmadığı halde bu durumu hiç dert etmez, orada debirdek çalarak yanındakileri eğlendirirmiş...  

    Gelvelakin kahramanların bulunduğu yerde hain de eksik olmaz. Kekliklerin Kel Ali şu haliyle Eğret’e döndüğünde yuvasını dağıtılmış buldu. Dandırlı bir hanımla tekrar evlendi, bir kızı dünyaya geldi. İlk hanımından olan kızı kendisi askerdeyken ölmüştü, bu kızına da onun adını verdi; çünkü Fatma, anasının adıydı. Bu arada koyunculukla iştigal etmeye başladı, günlerinin çoğu ağılda geçiyordu. Orada karısından habersiz Macur Ayşe Hanım ile evlendi. (Ayşe Hanım ile kocası Biga’nın Akyaprak köyünden çıkıp önce Cumalı’ya gelmişler, orada işler iyi gitmeyince Bayramgazi’ye gelip ona buna çoban durmuşlar. Bir oğulları olmuş, bu arada kocası vefat edince dul kalmış. Kel Ali ile evlenmeyi kabul ettiğinde vaziyeti böyledir.) Bu durum ortaya çıkınca Dandırlı karısı Kelali’yi terk etti. Resul, Ramazan, Fatma olmak üzere üç çocuk ve bir taze karısı Ayşe Hanımla kalakaldı… Tabi bir de Ayşe Hanımın oğlu var…

    Küçük kızı Fatma ile Ayşe Hanımın oğlu vefat ettiler. O yıllarda çocuk ölümleri çoktu. Bu arada bir kızları oldu, adını Kezban koydular. Hatırlanacağı üzere bu ismin de Kelali’de bir hatırası var; Çiftçioğlu Himmet/Ümmet’ten olan kardeşinin adı idi…

    Karısı ve kızını memleket özlemini dindirsinler diye Çanakkale’ye ziyarete götürdüğünde ana babası, kızı ve torununu bırakmadılar; Kelali Eğret’e yalnız döndü. Birkaç kez ailesini almak için gittiyse de başarılı olamadı, evi tekrar dağıldı. Yine yaşları ilerlemiş iki oğlu ve anasıyla baş başa kaldı.

    Nikahlı karısından ümidi kesince tekrar evlenmenin yollarını aradı, henüz orta yaşlardaydı çünkü. İlyenli Feride Hanımla evlendi, bir oğulları oldu adını Seydi Ahmet koydular. Eşi kısa bir süre sonra vefat edince yine İlyenli Satı Hanım ile evlendi, ondan da bir kızı oldu; önceki eşinin adı olan Feride ismini verdiler. Sonra Satı Hanım da vefat etti… Bu arada bütün bunların arasında, anası Kekliklerin Fatma Hanım 1930 yılında, 75 yaşında vefat etmişti…

    Baş döndürücü olaylar zinciri burada bitti. Çocuklarına geçelim. Sondan başlarsak, hayatta kalan Eğret’teki tek kızı Feride, Kokulu Mehmet Dirlik’in eşi olacaktır. 2013’te İzmir’de vefat etti.

    Küçük oğlu Seydi Ahmet Tül, 1929 yılında doğmuştu. Anasına telmihen ‘Macurun Ahmet’ veya ‘Haro Ahmet’ derlerdi. Gödemehmet (Mehmet Aydın)ın kızıyla evlendi ve İzmir’e yerleşti. Orada 2007’de vefat etti.

    İlk hanımından küçük oğlu Ramazan ‘Kelırmızan’ diye bilinirdi. Hacemirlah (Emrullah Onay)ın kardeşi Gazcıgızı Ayşe Hanım ile evlendi. Celep İhsan Patlar’ın kayınpederidir, 1996’da vefat etti.

    Büyük oğlu 1911 doğumlu Resul ise ‘Hacıiresil’ diye lakaplandı. Ganigızı Fadime Hanım ile evlendi, Piriteşgiya Hüseyin Tül’ün babasıdır. 1985 Yılında vefat etti.

    Bigalı Ayşe Hanımdan olan büyük kızı Kezban’a gelince… Eğret’i bırakıp Biga’ya yerleşme şartını kabul etmediği için karısı ve kızını kendisine vermemişlerdi. Kelali Eğret’te tekrar evlenirken Ayşe Hanımı da Biga’da kocaya verdiler. Vakti gelince kızı Kezban’ı da yine orada gelin ettiler Sabri Kocausta’ya… Kezban ile Sabri resmi bir zorunluluktan dolayı Eğret’e gelince, misafirliği uzatıp Hacıiresil’in de teklifiyle oraya yerleştiler. Eğretlilerce ‘Bıgalılar’ diye bilinen ailenin aslı budur. Bigalı Sabri Kocausta Afyon’da 1992’de; Eğretli Kezban Kocausta ise, 2015’te Biga’da vefat etti. Bu da kaderin bir cilvesi olsa gerek…

    Dönelim Türkmenoğlu Ali’ye… Kekliklerin Ali, Kel Ali, Çolak Ali, Yanık Ali… Bir sürü lakabı var. Berber Emmime göre O, Eğret’in en büyük gazisidir ve öyle anılmalıdır. Büyük Gazi Ali Tül, 1957 yılında yetmiş yaşında vefat etti. Duanızı esirgemeyin, hak ediyorlar çünkü…



21 Haziran 2024

Saklı Kitaplar

 
    Bazılarının dediği gibi tek parti döneminde ortalık aydınlık içinde değildi. Yine bazılarının zannettiği gibi bu ülkede diktatörlük 2000’lerden sonra başlamadı. Öncesi var ve anlatmaya oradan başlamak lazım.

    Eğret gibi bir köyde Cumhuriyet döneminin büyük inkılapları nasıl yankılandığını, o günleri yaşayanların ağzından dinledik. Kimine göre yönümüzü Batı’ya döndüren bu köklü değişiklikler çok olumlu karşılanmış, Eğretliler tepki göstermeden bunları benimsemişler. Kasketler takılırken itiraz edilmemiş, durumu iyi olanlar fötr almış. Zamanla terziler kasket dikmeye bile başlamışlar. Harf değişikliğine tepki gösteren de olmamış. Medrese hemen üç sınıflı İlkmektebe dönüştürülmüş, çocuklar hevesle oraya koşmuşlar. Türkçe ezan, itirazsız kabul edilip uygulanmış…

    Kimine göre de tepkisizliğin sebebi korku imiş. Aslında bu değişiklikleri hiç istememişler, mesela yaşlılar sarıklarını bırakmak, takkelerini çıkarmak istememişler. Yeni harflerle yazıya temelde itiraz edilmemiş, ama mesele varıp Kuran’a dokununca herkeste bir hoşnutsuzluk oluşmuş.

    Türkçe ezan meselesi de öyle; tamam ‘Tanrı uludur! Tanrı uludur!’diye başlamışlar, ama bunu hiçbir zaman isteyerek yapmamış, zorunluluktan öyle davranmışlar. Gavas İbrahim Sargın Gocacami’de ‘Allahuekber Allahuekber’ diye kamete başlayınca, cemaatin içindeki Sağırmuallim Hasan Hüseyin Tekin onu susturarak Türkçe ezan ve kamet kararını millete duyurmuş. Gavas susmasın da ne yapsın. Nahiye Müdürü olsun, öğretmenler olsun, Jandarma olsun, bu konuda Hükümetin adamı olarak inkılapların işleyişini takip etmişler. Eğretliler de bu korkuyla hemen pusmuşlar. Neticede işin sonunun İstiklal Mahkemelerine dayandığını biliyorlar çünkü…

    Tekke ve zaviyelerin kapatılması kararından sonra Hacı İbrahim zaviyesi kapatılmış. Lakin Eğretlilerin kalbindeki Hacı İbrahim Dede sevgisini de kapatamazsın ya. Camiden çıkıp türbenin başında Fatiha okuyanları, gelip geçenlerin orada duraklayıp dua etmelerini zamanın Nahiye Müdürü bir türlü hazmedememiş. Sinirinden varıp türbeyi tekmelemeye başlamış, o derece hazımsız…

    Okuma çağına gelen çocukların aşkla şevkle mektebe gittikleri doğrudur. Onların zihni eski harflerle karışmadığı, okumaya yazmaya yeni harflerle başlayacakları için problem yoktu. Asıl travmayı eski yazıyı bilenler geçirdi… Çünkü zihnini ve hafızasını sıfırlayıp yeniden başlamak gerekecekti. Bu oldukça zor vartayı atlatamayanların halini normal karşılamak gerek.

    Mesela Körhoca (İbrahim Varlı) Dedem bu talihsizlerdendir. Kuran’ı öğrendikten sonra medreseye devam etmiş, hafız olmuş. Bu arada aldığı bütün dersleri de gayet tabi eski harfli kitaplardan takip etmiş. Bundan doğal bir şey olamaz, zira bütün kitaplar eski harfli... Zaten Kur’an merkezli eğitildikleri için Kur’an harfleriyle yatıp kalkmaları gerekirdi. Eğitim, bilgi, görgü, kültür, birikim vs. her nesi varsa bunun üzerine bina edilmiş olan alfabe bir günde değişiveriyor. Hepsi gitti, bir anda yok oldu… Bu durum insanı nasıl yaralar, hiçbir zaman anlayamayacağız…

    Eski harfli kitap, risale, gazete vb. matbu şeylerin yasaklandığını söylüyorlar. Bu hususta Eğret’te takibat yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz; ama müthiş bir korku kaplamış köyü… Eski harfli kitap bulundurmanın neticesine yönelik bir korku salınmış besbelli…

    Yasaklı kitapların içinde Kur’an var mıydı? Bu konuda da çok spekülasyon var. Hiçbir zaman Kur’an bulundurmanın ve okumanın yasaklanmadığını, kısıtlanmadığını, isteyenlerin özgürce okuduğunu savunanlar var. Bununla beraber Türkçe ezanla birlikte Kuran’ın da Türkçe okunmasına yönelik çalışmalar yapıldığını biliyoruz. Bu hengamede Kur’an okumanın yasaklanmasa bile kısıtlandığını, ancak Kur’an öğretmenin büsbütün yasaklandığını söyleyenler de bulunuyor. Bu dönemde yine de evlerde gizli gizli öğretenler varmış. İşte Körhoca onlardan birisidir.

    Gizliden Kur’an öğretmek gibi cesurca davranışın yanında Körhoca, bir çok kitabını saklamanın da failidir. Talise doldurduğu eski yazılı kitaplarını, kayaların arasındaki bir in/mağaraya atmış. Buna nasıl bir korkunun sebep olabileceğini hesabedin. Büyük oğlu Arif Varlı ile birlikte işledikleri bu cinayetin üzerinden yirmi yıl kadar sonra, nispeten tek parti etkisinin kırıldığı 50’li yıllarda Arif Emmim konuyu gündeme getirmek istemiş. ‘Gidip kitapları alalım’ diyecekmiş, ama şiddetle susturmuş Dedem… Ben korkunun o yıllarda hala devam ettiğine yordum onun bu şiddetli susturmasını…

    Tek parti döneminden eser kalmadığı 1969 yılında Körhoca’nın korkusunu haklı çıkarırcasına bir haber yayınlanıyor. Milliyet Gazetesinin 10 Mayıs tarihli nüshasının birinci sayfasında duyurulan habere göre, Anıtkaya Bucağında 49 Nurcu tutuklanmış. Sekiz kadının da bulunduğu 49 kişi arasında Gobakların Derviş (İbrahim Kopan) da bulunuyor... Körhoca yok, lakin kitaplar var. Said Nursi’ye ait kitaplar’a da suç aleti olarak el koymuşlar. ‘Nurcu ayin’ dedikleri şey de zaten kitap okumak oluyor… Öyle bir dönem ki; kimi kitaplarını saklıyor, kimi saklı saklı kitap okuyor.

    Saklanan kitaplar orada öylece kalmış, ne oldu bunlara diye gidip bakmamışlar. 1971 Yılında Dedem vefat ettikten sonra da ardını aramamışlar. Gademguyu ile Gayalar arasındaki mevki parsellendi, şimdi oralar evlerle doldu. Elbette mağaralar kapatılmıştır. Onların birine saklanan kitaplar arasında Kur’an var mıydı, bunu bilemeyiz. Başka hangi mağaralara kitaplar saklandı, nerelere gömüldü bunu da bilemeyiz… Bildiğimiz şu, bazı kitaplar hala saklı...




15 Haziran 2024

Kurbanlık Balık

 
    Selimoğlu Seydi Selman/Selen Gocaguliz Ali Osman Uysal’ın küçük kardeşidir, annesine izafeten Ümmününseydi olarak bilinirdi. Bir dönem muhtarlık da yapmış, ama daha çok bakkallığıyla bilinir, bu yüzden son dönemlerinde Bakkalseydi diyorlardı.

    Bakkalseydi’nin eski dükkanı L biçimliydi, sonradan yenilendi. Eski dükkan döneminde işleri çok iyiymiş. Bulunduğu mahallenin dışında Anıtkaya’nın diğer uzak mahallelerinden de müşterisi olurmuş. 1970’lerin sonunda evden çalınan deneleri genellikle ona götürürdük…

    Geniş müşteri yelpazesinin talebi üzerine yeni arayışlara yönelmekten çekinmeyen, girişimci ve cesur birisi olarak biliniyormuş. Eski dükkanına çok gösterişli vitrin, tezgah gibi şeyleri yine Eğret’te imal ettirmiş; onların birer sanat harikası olduğunu anlatıyorlar. O kadar eskisini bilemem, ama yeni dükkanında kendisi dondurma imal edip sattığını hatırlıyorum.

    İşittiğime göre bir keresinde Afyon’dan birkaç kasa balık getirmiş. O sıralarda müşterilerden balık soran mı oldu, her ne ise, madem talep var, o halde kısa sürede satıp elinden çıkarabileceğini düşünmüş olmalı. Yahut düşeş denk getirdi, iyi kar edeceğini zannetti, O’nu balık getirmeye sevk eden şey ne olduğunu bilemeyiz…

    Hesap etmediği şey, balığı Kurban Bayramı öncesinde getirmiş olmasıdır. O telaşeyle zihinler ‘et’ düşüncesiyle meşgul olduğundan, doğal olarak Seydi’nin balıkların yüzüne bakan olmamış. Tez bozulan bir gıda olduğu için galiba hepsini dökmek zorunda kalmış... 

    Nereye? Bokluğa... Dediklerine göre arife gecesi, el ayak çekilince; hem kimseye madara olmamak için hem de kolay kazılacağından bokluğu tercih etmiş ve hepsini oraya gömmüş... O kadar balığın boşa gittiğine mi yansın, paranın heba olduğuna mı yansın, müşterinin vefasızlığına mı…

    Biraz da kızmış galiba… Açmış veresiye defterini… Kayıtlı kim varsa, sıra sektirmeden herkese birer ikişer kilo balık yazmış. Satmış gibi, tutarlarını karşılarına eklemiş… Olanlardan habersiz, günler sonra hesap kapatmaya gelenler balık aldıklarını öğrenince şaşırmışlar. Alıp yemedikleri balığın hikmetini sual edince;

    - ‘Ben o balıkları siziñuçu getdiydim!’ demiş Bakkalseydi…

    Küçük gözleri, minyon yüzüyle sürekli gülümsüyormuş izlenimi verirdi. Bu tabiatta bir adam insanlara ne kadar kızabilir, o da ayrı... Satamadığı balıkların parasını goñşulardan tahsil edip etmediğini bilemiyoruz. Bakkalseydi’nin bakkallığı hakkında böyle bir Kurban Bayramı olayı anlatılır. 

    Anlatılagelen meseleyi merak eden Mehmet Tırık sağlığındayken sormuş. Rahmetli olayı doğrulamış, ancak balık parasını almadığını, bunun komşular arasında nükteli bir mevzu olarak anlatıldığını belirtmiş...





13 Haziran 2024

Eğret Halkevi

 
    Gocacami'nin medrese olarak kullanılan eklentilerinin yanında onlardan farklı, caminin minyatürü gibi bir bina eski fotoğraflarda görünüyor. Bazıları onu Halkevi, bazıları da lojman olarak hatırlıyorlar. Galiba iki taraf da haklı.

    Bir Cumhuriyet Halk Partisi örgütlenmesi olarak Halkevleri 1932 yılında kuruldu ve bütün vilayetlerde şubeleri açıldı. Afyonkarahisar Halkevi de bunlardan biridir. Onun sosyal ve kültürel faaliyetlerini raporları ve Taşpınar'ı tarayarak çalışmışlar. Çünkü en eski yerel kültür yayını olan Taşpınar Dergisi, Afyon Halkevi'nin yayın organı sayılıyor.

    Böyle bir çalışmadan öğrendiğimize göre(*) daha kırsal örgütlenmesi başlamadan Afyon Halkevi'nin köy ve köylülere yönelik çalışmaları varmış. İl merkezinde ve genellikle pazar kurulduğu günlerde yoğunlaşan bu çalışmalar, zaman zaman köylere gezi düzenleme olarak da gerçekleşiyormuş. Buna bir örnek 1937 yılından...

    1937 Yıl içinde Salar, Süğlün, Eğret, Şuhut Nahiyeleri ile Doğanlar, Karacören, Deper, Ayvalı, Kalacik, Döğer köylerine geziler düzenlenmiş... Bu geziler kalabalık bir heyetle yapılıyormuş. Halkevinin köy ve köycülük ile ilgili birimine mensup üyelerden doktor, veteriner, teknisyen, öğretmen, müzisyen vb. uzmanlardan oluşan katılımcılar böylece sağlık taraması yapıyor, temsiller sahneliyor, konser veriyor, derlemeler yapıyor, sohbetler düzenliyorlarmış...

    1937 Yılındaki ilk Eğret gezisinin içeriğiyle ilgili elimizde ayrıntı yok. Ancak bir yıl sonra, 1938'de yapılan ayrıntılı anlatılmış: "Daha önceden hazırlanan programa bağlı olarak doktor, ziraatçı, öğretmen, bankacı, tüccar, memur, avukat, eczacı, mühendis, sporcu ve Halkevinin diğer kollarına bağlı 90 kişinin katılımıyla, dört kamyonla beraber saat 08.00'da Halkevinden Cumhuriyet Marşı okunarak hareket edilmiştir. Önce Sipsin Köyü gezilmiş daha sonra Fethibey, Elpirek köylerine uğranmış ve buralarda köy konağı, kuyu ve çeşmeler, köy fidanlığı ve okul gezilmiştir. Bu geziler yapıldıktan sonra Cumhuriyet meydanında toplanılmış, Halkevi Başkanı Galip Demirer köylülerle köy işleri üzerine konuşmalar yapmış, köyün ve köylünün dertleri dinlenmiştir. Ayrıca köyle ilgili konularda köylülere bilgi verilmiştir."

    "Kafiledeki doktor, her köydeki hastaları muayene etmiş, yanlarına aldıkları sağlık çantasında bulunan ilaçlar verilmiş, yanlarında bulunmayan ilaçlar ise reçeteleri şehirde yaptırılmak üzere getirilerek yaptırılmış ve geri gönderilmiştir. Kafiledeki ziraatçı, bankacı, öğretmen ve tüccar gibi meslek gruplarına mensup olanlar, köyde köyün sıhhi, zirai ekonomik ve kültürel durumu üzerinde konuşmalar yapmışlar ve bu konularda köylüyü bilgilendirmişlerdir. Halkevinin köyden istediği; sokakların temizliği, evlerin badanalanması, su yollarının yapılması, gübrelerin sokaklara dökülmemesi işleri köylülere not ettirilmiş, ayrıca Halkevinin özel olarak yaptırttığı hediye defterler köy çocuklarına dağıtılmıştır."

    "Bu gezi sırasında köy gezilerinin planına uygun olarak Halkevi müzik kolunun caz takımı köylülere ulusal müzik parçaları çalmış, köy gençleri de milli oyunlar oynamış ve hep bir ağızdan söylenen Cumhuriyet marşından sonra toplantılar bitirilmiştir."

    İyi güzel de bütün bunların Eğret'le ne alakası var, diyecek olanlar anlayışla karşılanabilir. Yalnız bunlar programın öğleye kadarki kısmı. Gecek'te öğle yemeğinden sonra Eğret Nahiyesine geçildiği, merkezden sonra Susuzosmaniye ve Osmanköy'e de uğranıldığı, öğleden önceki etkinliklerin buralarda da tekrarlandığı belirtilmiş.

    1938 Yılının ikinci tur köy gezileri de 12 Haziran günü yapılıyor. Temel amaç köylerin sorunlarını gidermek olan olan bu gezilerde, Eğret merkezi ile Susuzosmaniye ve Osmanköy'e uğranılmış. Önceki gezinin takibi olduğu anlaşılan bu ikinci gezi programının ayrıntısı bilinmiyor.

    Bütün bunlar Afyon Halkevi merkezli çalışmalar. Henüz Eğret Halkevi'nden söz edemiyoruz. Aslında Eğret'te Halkevi hiç olmamış, Halkodası resmi adıyla açılan temsilciliği Halkevi bellemişler. Şimdi o Halkodası'nın hikayesi başlıyor... 

    Ankara Halkevleri Genel Merkezinde, vilayetler dışındaki yerleşimlere Halkodası açılması kararı 1940 yılında alınmış. Bunun üzerine Afyon Halkevi hemen harekete geçerek yedi Halkodası açıyor: Şuhut, Sincanlı, Eğret, Çobanlar, İshaklı, Evciler, Dişli... 

    Sonra Halkodalarının sayısı çığ gibi büyüyecek, ama Eğret'in ilk partide bulunması önemlidir. Gocacami yanındaki bina Halkodası'na tahsis edilmiş... Yukarıda örneği verilen faaliyetler böylece Eğret'te çoğalacak ve yaygınlaşacaktır...

    Bununla beraber Eğret Halkodası bağımsız ve yalnız bırakılmamış, Halkevi önceki yıllardaki etkinliklerine devam etmiş. Tabi organizasyonların Eğret'e bakan tarafı Halkodası'na bırakılarak... 

    Misal olarak 1942 yılında yapılan bir köy gezisi gösterilebilir. 15 Haziran Pazartesi günü gerçekleştirilen bu gezide, "Eğret, Karaca Ahmet, Sipsin köyleri ziyaret edilmiştir. Yine bütün diğer köy gezilerinde olduğu gibi kafile arasında bulunan doktor tarafından köydeki hastalar muayene edilmiş, o dönemin Veteriner Müdürü Esat Geran hayvan yetiştirme üzerine halkı bilgilendirmiştir."

    Bu zaman aralığında yapılan Eğret ziyaretlerinin birinde, kahvehanede köy halkıyla sohbet edilirken çekilmiş bir fotoğraf günümüze gelmiş. Binayı bilenler, bu fotoğrafın Yörüğoğluların Kahvehanede çekildiğini söylüyor. O sırada kahvehaneyi Beygirli Mehmet Tüblek işletiyormuş.

    Neticede Halkevleri/Halkodaları bir siyasi partinin uzantısıdır, ülkedeki siyasi gelişmelerden ayrı değerlendirilemez. Çok partili hayata geçildikten sonra Halkevlerinin eski parlak, heyecanlı ve oldukça aktif günleri de gerilerde kalmaya başladı. Özellikle 1948 yılında hem Halkevinin etkinlikleri, hem de yayın organı Taşpınar'ın baskı kalitesi, 'O eski halimden eser yok'  der gibiydi. Nihayet bir yıl önceki iktidar değişikliği sonucu 1951'de Halkevleri kapatıldı...

    1960 Darbesiyle siyasi rüzgar tersine esmeye başladı. 20 Ekim1963'te Afyon Halkevi yeniden açıldı. Genel Kurulda Başkanlığa aslen bir Anıtkayalı olan Hüseyin Şenşaştımoğlu seçildi. Hüseyin Şenşaştımoğlu aynı zamanda Taşpınar'ın sorumlu yönetmeni ve kitaplık ve yayın kolu başkanı olmuştu. Çalışmalara heyecanla başlanılsa da bu dönem çok sönük geçecektir. Şaştımoğlu bir sonraki yıl da başkan seçildi, artı Eğret İlkokulunda öğretmen olarak çalışmış Ali Oğuz da Spor Kolu başkanlığına getirildi... Fakat bütün bunlar eski haraketli günlere dönmek için yeterli olmadı. Tamamen siyasileşen yapısıyla 1980'e kadar varlığını sürdürdüyse de 12 Eylül darbesiyle temelli kapatıldı. 

    Bütün bunlar yaşanırken, 1951'de kapatılan Eğret Halkodası bir daha açılmamıştı... Ona tahsis edilen Gocacami eklentisi, bundan sonra bir süre Eğret Ebesinin ikamet ettiği lojman olarak kullanıldı. Yani o binayı Halkevi bilenler de, lojman olarak hatırlayanlar da haklıdır...


    (*) Afyon Halkevi Ve Faaliyetleri, Feyza Kurnaz ŞahinAKÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, Haziran 2004



12 Haziran 2024

İblak Etekleri


    Sekiz dokuz yaşında filanmış, bu da bizi 1950'li yılların sonuna götürür. O yıllarda daha berber olmayan Böbülerin Ahmet Kabadayı, aşağıda anlatacağı gezi için küçük yaşta olduğu kabul edilebilir. Bununla beraber yol arkadaşı Yeşilömerlerin Ali Osman Fidan kendisinden üç dört yaş daha büyüktür, belki bu yüzden korkusuzca Dağ'ın her tarafını dolaşırlar...

    Oraya ne münasebetle gittiklerinin bir önemi yok, hikaye Çirçir'den başlıyor. Çadırayak'tan iniyorlar. Buranın böyle adlandırılması, çok eski zamanlarda civarda konaklayan Yörüklerle ilgiliymiş. Çadırların bazı kazıklarına, direklerine böyle derlermiş; ne olduysa bir konaklama sırasında verilen Çadırayak adı öylece kalmış.

    Çadırayak'tan inince Doñuzbuñarı karşılarına çıkıyor. Zannedileceği gibi burası bir pınar değil çeşmedir. Belki ilk zamanlarda doğal haliyle oradan bülken bir su birikintisiymiştir. İnsanlar bildiğimiz Buñar ile karıştırmamak için Doñuzbuñarı demiş olmalılar. Ya da gerçekten pınar başında sık sık domuzlar görülüyordu... Her neyse, pınarı çeşmeye çevirmişler; ama adı değişmemiş, hala Doñuzbuñarı deniliyor. Çirçir'den yeni ayrıldılar, henüz susayası değiller; yine de içmişler suyu...

    Bir müddet yürüyüp İnneñüsdü'ne varıyorlar. Sosyal konut gibi sıralanmış, esasında vahşi hayvanların barınağı olan in, mağara karışımı oyukların tepesinde bulunan bir tarladan mısır koparıp bir güzel kavurmuşlar. Oralarda odun, tezek eksik olmaz; tezek közünde kavrulan mısırın da tadına doyum olmaz...

    Günbatısına doğru ilerlemeye devam etmişler. Önce Gocagızıldere, ardından Güçcükgızıldere... Verimli dağ toprağının kızıl renginden dolayı bu derelerin böyle adlandırıldığı sanılıyor. Güçcükgızıldere'de bir kuş yuvasına rastlamışlar. Kınalı kekliklere ait olduğunu sonradan öğrendikleri yuvada yumurtalar varmış. Ağılda yeriz diye almışlar yumurtaları...

    Hedeflerindeki ağıl, Güdükçat'ı aşınca karşılarını çıkıyor. Orada Güdüğizzet (İzzet Sağlam)ın ağılda oğlu Emin ile Böbülerin Veli bulunuyor. Veli Kabadayı, Berber'in emmisidir; ama o bilgi şöyle durakoysun, biz Güdükçat'ta biraz eğlenelim. Çatalın küçüklüğü, güdüklüğü sebebiyle burası öyle adlandırılmış, yani Güdüğizzet ile alakası yok... Ağıldaki büyükler bunlara demiş 'Siz o keklik yımırtalâna yazık etmeñ,  alıñ bunu oynañ!..' Yakaladıkları bir tavşan yavrusu, yani göceni önlerine koymuşlar. İki kafadar hayvanla oynuyoruz derken kaçırmışlar, bu korkuyla görünmeden oradan uzaklaşmışlar...

    Soluğu Yeşilömerlerin ağılda almışlar. Ali Osman'ın abisi Ömer Fidan, o sıralarda yirmisinin üzerinde delikanlı... Helva yapıyormuş... Yemek kadar doyurucu garahelva, ilaç gibi gelmiş bunlara... Karınları doyunca  tekrar yola düzülmüşler...

    Atlamışlar Derinçat'a... Sonra kendilerini Hanyeri'nde bulmuşlar. Eski zamanlara ait bazı belgelere de adı böyle işlenen Hanyeri'nin, Eğret'teki meşhur Han/Kervansaray ile ilgisi var gibi görünüyor; ama nasıl, açıklığa kavuşturulabilmiş değil... Buradaki su ihtiyacı ta o zamanlardan fark edilmiş. Çevrede bir sürü kuyu, çeşme varken Hanyeri'nde bir tane bile yok... Macurali (Ali Öncül) bir kuyu kazmaya girişmiş. Onbeş yirmi metre kadar indiyse de su çıkmadığı için girişim yarım kalmış. Yine de Hanyeri'nin o noktasına Macuraliniñguyu adını vermişler. Bu olaydan yıllar sonra Belediyece o noktaya gölet yapılarak bir su kaynağı oluşturulduğu söyleniyor...

    Macuraliniñguyu yerinden geçip Yergöçüğü'ne varmışlar. Burası da çok eski zamanlardaki bir coğrafi hareket sonrası bu adı almış görünüyor. Hala göçüğün izleri belli olabilir. Sonra Gaklık'a geliyorlar. Eski zamanlarda, su kaynağının olmadığı yerlerde gerek vahşi hayvanlar gerekse sürüler, ihtiyacını gaklardan giderirmiş. Yüzeydeki kaya oyuklarında yağmur ve kar suları birikip doğal yalak vazifesi görüyorlar. Köylünün gak dediği bu oyuklar en fazla bu yörede görüldüğü için, mevkinin adı Gaklık olarak yerleşiyor. Aslında her yerde bulunabilecek gaklar, başka su kaynağı olmadığı için kıymete bindiğinden sadece ö bölgede dikkat çektiği ve oranın adı olduğu da düşünülebilir.

    Bilenler bilir, Gaklık girişinde ormanın ucunda üçüzler gibi duran üç erik ağacı vardır. Oradan bir heybe erik toplamışlar. Sonra düşmüşler Gaklık yoluna... Dikilidaş, Buñar, Gayalar derken eve varıyorlar... Berber'in Ninesi eriği kaynatıp pestil çıkarmış...

    Çolömerlerin rahmetli Ömer Salman'ın İblak'ı anlattığı yazısını okuyunca, Berber Emmim bir an için maziye gitmiş ve Dağ'da yaşadıkları birer birer gözünün önüne gelmiş. Sonra Merhumun, İblak'ın sadece üst kısımlarını anlattığı, etekleri ve alt kısımlarına hiç değinmediğini fark etmiş. Eksik kalan yerleri, Ali Osman Fidan ile Ellili yılların sonunda yaşadığı bir günlük macera ile anlatabileceğini düşünerek bu notları yazmış. 

    Ahmet Kabadayı ve Emmisi Veli Kabadayı dışında, bu macerada adı geçenlerin tamamı öte dünyaya göçtü. Allah rahmet etsin...



11 Haziran 2024

Peynir Davası

 
    Öküz güden son kuşak olabiliriz. Öncekiler gibi Dağ'da bayırda yatıya kalacak kadar işin içinde değildik belki, ama yine de bu hayvanların peşinden az koşmadık.

    Emmimin bir çift kara öküzü vardı. Kapkara ama... Öyle koyu kahverengi filan değil, dombey gibi.. Bu renkte başka çift öküz yoktu köyde, hatta etraf köylerde de görmedim. Onları uzaktan görenlerin ayrıca sahibini görmesine gerek yoktu, kara öküzlerden kimin geldiğini anlarlardı...  

    Galiba yedi sekiz yaşlarındayım, Buñar'a dene yıkamaya gittiydik; ya da ben de yanlarına takıldım... Yüküyle beraber arabayı oraya bırakıp öküzleri sürdük eski asfalt kenarından. Bağların ardındaki Hacarifiñguyu'yu geçince, küçük vadinin bir yanını kaplayan göbüle karşımıza çıktı. İçinde orta boy bir alıç azadı bulunan, rengarenk otlarla dolu bu göbüleyi Emmim daha önceden biliyor olmalı, bilmese nasıl nokta atışı yapıp buraya sürsün ki malları. Gerçi o yıllarda çok göbüle olurdu, insanlar tarlaları ekmeye yetişemiyor muydu ne...

    Öküz çobanlığım o göbülede başladı. Nöbet gelip dene yıkanana kadar sürdü, işi bitince Emmim geldi sürüp gittik Buñar'a... İlk olduğu için unutmamışım demek ki... Bundan sonra da çok gütmüşlüğümüz, öküz güderken yaşadığımız çok şeyler var. Hepsini hatırlamak mümkün değilse de, biri var ki, bir kaç kez hatırlatıldı, artık onu unutmak ne mümkün...

    Bizim öküz yoktu, ama gerek Emmimin kara öküzleri gütmek için olsun, gerekse Halaoğlumun yanına takılarak Sağırların öküzler peşinde olsun sürekli kıra giderdik. Yaşımız itibariyle hakından gelebileceğimiz iş olarak bu münasip görülüyordu demek ki... 

    O zamanlar traktörden daha çok öküz vardı, bu yüzden kırlar şenlik olurdu. Hemen hemen aynı yaştaki çobanlar bir araya gelir, ne oyunlar çıkarırdık. Köyde dursan can sıkıntısından patlayacaksın, lakin kır öyle değil; dediğim gibi çok şenlikli olurdu. Belki gönüllü çobanlık tercihinin sebebi bu ortamdı, orada canın sıkılması mümkün mü?...

    Yetmişli yılların sonları olması lazım... Çatalüyük'le Kepez arasında bir yerlerdeyiz diye hatırlıyorum. Yaz sonu, Eylül ayı olabilir. Bu dönemde harmandan kalkılmasa da kırlar tamamen añıza çıkmıştır, hatta nadas tarafında günaşıklar kesilmektedir. Dediğim taraf ekin mi nadas mıydı, orası da net değil... Eğlenceli öküz çobanları buluşması tamam, ortam kalabalık... Oyunlar, yarışlar, gülüşler, çekişmeler, boğuşmalar gırla gidiyor. Öküzleri çevirme derdi yok gibi, çünkü etrafta onların girebileceği ziyan yok. Dolayısıyla eğlenceye kendimizi kaptırmanın bir sakıncası da bulunmuyor. Mallar çok uzaklaşırsa, yavaş yavaş onları takip edebiliriz, hepsi bu...

    Birlikte oynuyor, birlikte yoruluyor, haliyle acıkınca karnımızı da birlikte doyuruyoruz. Küçük çobanların eşeğe vurulmuş heybesindeki yiyecekler az çok standarttır; bir ekmek, iki üç domates, bir o kadar soğan ve tuz... Bazen ekstradan portakaldan biraz büyücek bir İnaz kavunu veya bir kesenin köşesine çıkılanmış iki kaşık kadar yoğurt da heybeden çıkabilir, ama unutulmasın, bunlar o gün için lükstür. Suya ise gerek yok, zira illa ki bir çeşme veya kuyuya yolun düşecek...

    O dönemlerde bir kaç yıl Delibıdığın torunu Mehmet Soylu inek güttü. Esnaf bir ailenin çocuğuydu. Anıtkaya'da ileşberlik yapmayanlara esnaf denir. Mehmet'in de Delibıdık Dedesi emekli, babası ise aylıklı çalışandı. Bu sebeple öküze ihtiyaçları yoktu, ama bir kaç sağmal inek besliyorlardı. 

    Güttüğümüz hayvanların inek ve öküz olmasından başka görünen bir fark yoktu arada. Onları da aynı yerde güdüyoruz. Oyun, eğlence, galgıma, seyirtmede hep beraberiz... Mehmet'le arada bir farktan söz edilecekse, o fark belki eşek olabilir. Eşeği yoktu, dolayısıyla heybesi de... Lazım olan şeyleri boynuna astığı torbada gezdirdiğini hatırlıyorum. Tabi torbanın içindeki azık farklılığını da unutmamak lazım. Bizim heybelerde de bulunan standart yiyeceklerden başka onun torbasında mutlaka bir dilim taze peynir olurdu. 

    Bugünün çocukları, şimdi diyeceklerime bir anlam veremeyebilir; bunları yarım asır evvel çocuklarının zırvalaması kabul etsinler. Mehmet'in torbadaki bir dilim peynir çok önemliydi. Peynir de lükstü çünkü... Gerçi hemen her evde bir inek bulunurdu, ama o kara ineğin sütü ancak yoğurt çalmaya yeter, peynire ayıracak kadar süt vermezdi. Peynir sadece koyuncularda olduğundan sair kişiler için erişilmez bir gıda idi... Mehmetgile gelince, onlar zaten bunun için inek besliyor, Mehmet bunun için inek güdüyordu...

    Lafı uzatmayalım, o gün canımız peynir çekti. Aslında nefis her daim onu yemek istiyor da, işte o gün ısrarcı olduk... Gelvelakin Mehmet'in, boynuna astığı torbadaki peyniri vermeye gönlü yok. Normal zamanda elindekini paylaşmaktan çekinmeyen çocuk, 'vemen Allah vemen!' diye kaykıldı. İş inada bindi... Neticede biz kalabalığız, o ise tek başına... Dayak olayı olmadı, ama aldık. Şimdi olsa buna 'aldık' değil, 'gaspettik' derdim; o zamanlar kelimeler arasındaki anlam farklarını filan düşünmezdik...

    Mehmet çok bozuldu, amma elinden bir şey gelmiyor. Onun karşısında yok böylece yiyelim, yok kızartalım da yiyelim tartışmasına da giriştik. Sonuçta nasıl yediğimizi hatırlamıyorum, ama kızartma fikri benden çıkmıştı. 'Peyniri bilmeyen, kızartmasını nereden bilecek!' diye itiraz etmekte haklısınız. Bunun cevabı için bir kaç yıl geriye gitmek lazım.

    İşin aslı, eşşek gütmedeki kıdemim, öküzdekine göre daha fazladır. Şöyle ki... Dedemin ileşberliğe koştuğu dört eşeği vardı. Urganlının Evizo (İbrahim Öncül)ün kurbanlık dana güttüğü ilk yıllardı... Benim aklımın çok ermediği zamanlar... Dört eşşeği Evizo'nun sürüsüne katar, ben de onun yanında eşşek güdeceğim diye gider gelirdim. Heybesinde eksik etmediği peyniri kızartarak yemeyi de Gocagır'da ondan öğrendim. Esasında buna kızartma değil, közleme demek lazım. Şimdi sucuk közlediğimiz gibi, bir kazığın ucuna taktığı peyniri ateşe tutmuştu. Rengi değişen peynirin lezzetini hatırlamıyorum, ama yöntemi öğrenmiş oldum...

    Mehmet'in torbasından kaptığımız peyniri, Evizo'dan aldığım dersle közlesek de mi yesek, közlemesek de mi yesek... Dediğim gibi bu tartışmanın neticesini hatırlamıyorum. Daha doğrusu bu olayı tamamen unutmuştum; Mehmet'in ısrarlı dokundurmalarıyla gündeme geldi. Hafızamın beni yanıltmadığını umduğum yönleriyle anlattım, daha da unutmam...



Aşiret Yörükleri

    
    Anadolu'ya geldikten sonra Türkmen/Yörüklerin temelli yerleşik hayata geçiş süreçleri çok uzun sürmüş. Bir yere yerleşseler bile orayı sadece kışı geçirmek için uygun görmüş, yaz için başka yerler aramışlar. Bu yüzden yaylak ve kışlak (yayla/kışla) olmak üzere ikili yerleşim modelini kendilerine yakıştırmışlar ve yayladan kışlaya, kışladan yaylaya göçüp durmuşlar.

    Daha geriye gidildiğinde tabi ki hepsinin kökeni Türkmen/Yörüktür; ama 16. yüzyıl ikinci yarısında yedi hanelik Türkmen ahalisinin konup Eğret'e dahil olduğu kayıtlarda var. Bu hadiseden sonra da toplu ve bireysel Yörük hanelerinin Eğret'e katılımı devam etmiş. Onlar tamamen yerleşik hayatı benimsedikleri için Eğretli Yörük olmuşlar. Ama başka Yörükler de var...

    Başka Yörükler de var, çünkü Yörüklerin yayla tercihlerinden biri de İlbulak Dağı'dır. Özellikle Ege'nin bunaltıcı yazlarından muzdarip olanlar bu serin selamet yaylaya yönelmişler. Bir kere gördükten sonra oralardan vazgeçemiyorlar, Eğret Muhtarı ve halkıyla iyi ilişkiler kurarak sonraki yılda orada yaylamayı garantiye alıyorlarmış. Havası, çeşmeleri kadar yaylımıyla da farklıymış İblak... Bir şiirinde Ömer Salman bu durumu şu iki dizede özetlemiş:
    "Soğuk olur Almalı’nın suları"       
    "Hasret çeker aşiretler burları"  

    Eğretliler kendi yerli Yörükleri ile İblak'a yaylamaya gelenleri karıştırmamak için onlara 'Aşiret Yörüğü' demişler. Hangi aşiret mensubu olduklarının bir önemi yok, göçer ise böyle adlandırmışlar.

    Genellikle Ege (İzmir, Aydın, Muğla, Manisa) tarafı Yörükleri İlbak'ı tercih ediyormuş, ama başka taraflardan yaylamaya gelenlerden de söz ediliyor. Yaylaya çıkma ve kışlaya dönme zamanlarında Eğret köy içi, geçip giden göçerlere sahne olurmuş. Bunlar Egeli olup Eğret'in daha ötesinde yaylamayı tercih edenler olabileceği gibi, Eskişehir/Emirdağ istikametinden gelip İblak'a konan Yörükler de olabilir...

    Köyün kuzeydoğusunda, Çayırlar yolu üzerindeki iki çeşme, kesin tarihi bilinmeyecek kadar eski bir zamanda yapılmış. Soğuk ve gür suyuyla bilinen bu çifte çeşmeyi, göç yolları üzerinde olduğu için Yörüklerin yaptırdığı anlatılıyor. Bu yüzden çeşmeye ve o mevkiye eskiden beri 'Yürükçeşmesi' deniliyor.

    O güzergahı kullanan Yörükler köy içinden geçip gidiyorlar. Dediğimiz gibi; bunlar yayla yolunda da olabilirler, dönüş yolunda da... Halkın çok ilgisini çekermiş onların geçişi... Eğretliler koyunu keçiyi zaten biliyorlar, yüze yakın sürü var köyde... Asıl ilginç gelen boyunlarında çanları, eğri büğrü bedenleriyle kızıl develer... Geçit resmi izler gibi, durup bu alaya bakarlarmış... Çan sesleri, tangıltı tongultular, meleyişler, anırmalar, höykürmeler birbirine karışır; bu hay huy arasında sokaklarda tozu dumana katarlarmış...

    Geçiş sırasında tabi ki Muhtarlıktan izin alınıyor... Bunca büyük sürünün hiç bir yere takılmadan yağ gibi akıp gitmesi mümkün değil. Elbette hayvanlar yanaştığı bütün aharları boşaltıyor, orada burada gördüğü bütün yeşilliklere sunuyor vs. Böyle şeyler kaçınılmaz... Ancak sürü başındakilerle Eğretliler arasında da bazı sürtüşmeler yaşanırmış. Bu gibi durumlarda kabahatliyi aramadan, büyükler araya girip yatıştırırlarmış ortalığı. Katar köyü terk edene kadar curcuna devam edermiş. Çok da uzak değil, 60'lı yıllara kadar böyle Yörük geçişleri normalden sayılırmış...

    Yaz başındaki yayla göçüyle sonbahardaki dönüş göçü, aynı güzergahta birbirinin tersi istikamette yaşanıyor. Eylül sonu, Ekim başı gibi dönüş başlıyormuş. 1953 Yılının Ekim başında Körüslüoğlu Garaömerin oğlanlar ters çekmekte. Daha doğrusu büyük oğlu Mustafa Kök, yanına küçük kardeşi Ahmet'i almış artlı önlü ters götürüyorlar. O sırada göç yolunda bulunan Yörüklerle Bunar mevkiinde karşılaşmışlar. Henüz sekiz dokuz yaşlarında bulunan Ahmet ne de olsa çocuktur, dikkatini tonguldayarak yürüyen develerden alamaz. O haldeyken araba sarsılınca düşüp tekerin altında kalır ve orada can verir. Garaömer'in bir kaç ay sonra doğacak küçük oğluna, Yörüklerin develerine bakarken ölen abisinin hatırasına Ahmet Kök adını verirler. 

    Ya, işte böyle acı hatıralara da konu olmuş Yörük göçleri... Aslında Eğret'te kayıtlara geçmiş ilk cinayet Türkmen/Yörüklerle ilgili. 1731 Yılı Mart ayında, yani tam da yaylaya çıkış vaktinde olay Kadı'ya bildirilmiş. Dağa gelen Türkmenlerden beş on genç Eğretli Babaca oğlu İvaz'ı tüfekle sol böğründen yaralayıp öldürmüşler. Arazi yüzünden anlaşmazlık olmuş çıkan kavga böyle sonuçlanmış.

    İşin normali dikkat çekmediği ve kayıtlara geçmediği için pek bilinmez. Oysa arada böyle nizalar çekişmeler olsa da genelde Aşiret Yörükleri ile iyi ilişkiler kurulmuş. Çok eski zamanların normalini bilemiyoruz, fakat yakın geçmişte bu böyleymiş. Aradaki kilometrelerce mesafeye rağmen aynı köy halkıymış gibi birlikte yaşamışlar. Hele ağıllardaki çobanlarla sürekli içli dışlılarmış. Nasıl olmasın ki, uzun yaz döneminde İblak ayrı bir köy kadar kalabalıkmış. 

    Samancı (İsmail Saçak) bir gün çalının kenarında doğum yapmakta olan bir kadını uzaktan farketmiş. Kadın kurtulasıya kadar meydana çıkmamaya, ama oradan da ayrılmamaya karar vermiş. Böylece kuytuda uzun bir bekleme süreci olmuş, çünkü kadın bir türlü doğum yapamıyormuş. Durumun tehlikeye girdiğini anlayınca varıp kadına yardım etmek istemiş. 'Korkma bacım, yardıma geldim' diyerek doğumu yaptırmış, bebeği de kendi ceketine sarıp kadının kucağına vermiş. Bu hareketiyle hem kadının hem de çocuğunun hayatını kurtaran Samancı'yı, uzun yıllar kadının yakınları ziyaret etmiş, ona hürmette kusur etmemişler.

    1950'lerden itibaren yayla dönemine denk gelen Ramazanlarda teravih için hoca tutup, Dağ'ı koca bir mescide çevirmişler. Almalı tarafıyla Bahçecik tarafı birbirine uzak olduğundan orası için ayrıca bir Hoca tutulduğu da olmuş... Birlikte oruç açmışlar, yan yana saf tutmuşlar. Ölen olmuş, cenazeyi birlikte defnetmişler. Dağın bir köşesinde 'Yörükmezerleri' diye bilinen o mevkideki kabirler hala bellidir. Bazı ölülerini de getirip Eğret eski kabrine defnetmişler, Bacıdede Seydi Değer'in tuttuğu ölüm defterinde 1968 ve 1971 yıllarına ait böyle iki kayıt var. Eğret halkı ile Yörüklerin samimi ilişkisini göstermesi açısından bu kayıtlar önemlidir...

    Köy tüzel kişiliğine, yani Muhtarlığa ücretini ödemek suretiyle ruhsatlı olarak İblak'a gelip konan Aşiret Yörüklerinin 1956-57 yılı yaylama faaliyetlerinin kaydını biliyoruz. Buna göre, kimin nerede, ne kadar süreyle ve kaç paraya yaylayacağı karar defterine yazılmış. Bunların çoğunluğu eskiden beri buranın müdavimi olan tanıdık Yörükler olduğu anlaşılıyor. Yine de sıradışı hallerin yaşandığı da oluyormuş. 

    1956 Yılının yaz başlarında Gedik ve Kuşkaya mevkiine konmuşlar. Galiba ücret konusunda anlaşmazlık çıkmış, Muhtar Tıraka (Abdurrahman Zenger) bunları kaldırmak istemiş. Yörükler uyanıklık edip İl Veterinerlik Müdürlüğüne dilekçe vererek hayvanlarının şap olduğunu, baytar gönderip muayene edilmesini istemişler. Muayene sonucunda karantina kararı çıkmış. Adamlar muradına ermiş, Veterinerliğin çektiği kordon içinde kalmak, yani buradan ayrılmamak zaten temel amaçlarıydı. Yalnız Tıraka da pes edecek değil, derhal İhtiyar Heyetini toplayarak Baytarın çektiği kordon içinin otlakiye ücretini 1800 lira olarak belirleyip tahsilat yoluna gitmiş. Neticede kimin kazandığı belli değil, fakat hayvanların kordon dışına çıkıp çıkmadığını kontrol amacıyla, Esenin Hasan Eminç ile Kemiğin Abdullah Öter vazifelendirilmişler. Allah bilir, bekçilerin raporuna göre sık sık ceza da kesmiştir. Aynı yılın Eylül ayında bu aşiretleri oturdukları mevkiden kaldırmak için Jandarma çağırmışlar. Üstelik Jandarmaları at arabasıyla getirip götürmesi için Tongulun Ahmet Yiğit'i kiralamışlar. Hasılı Gedik'e oturan İbrahim Gökmen adlı Aşiret Yörüğünü Jandarma zoruyla yerinden gıyneşdirebilmişler...

    1957 Yılında alınan karardan, Aşiretlere tahsis edilen mevkilerin ayrıntılı olarak belirlendiği anlaşılıyor: "Doğusu Resulbaba; kuzeyi ormana elli metre kala; batısı … oğlu Tarlası, ormana elli metre kala; güneyi Tavuk Kümesi, Eminoğlu Tarlası, Üç Kuyular, Geyik Yalağı... " Hudutları böylece belirlenen alan; Ahmet Alaylı, Ali Yanç, Süleyman Dönmez, Hüseyin Yanç, Süleyman Çimen, Osman Kaykaç, Ese Yanç adlı Aşiret Yörüklerine üçbin dörtyüz liraya  3,5 aylığına kiralanmış. Almalı bölgesindeki bu yörük yerleşimlerinde hiç problem yaşanmamış. Bunda başta adı yazılı Ahmet Alaylı'nın etkisi olduğu sanılıyor. Çünkü Garaahmet lakabıyla bilinen bu Aşiret Yörüğü, 1940'lı yıllardan beri gelip hep Almalı'ya konarmış...

    Aşiret Yörüklerine bazı mevkileri kiralama yolu, 1958 yılında belediye kurulmasıyla sekteye uğramış. Bir kaç yıl onlara kiralamak yerine, aynı parayı kasaba halkından tahsil ederek kendi hayvanlarımız yayılsın istenmiş. Bu yönteme yasal engel çıktıktan sonra 1961'den itibaren yine Aşiret Yörüklerine dönülmüş. Bundan sonra da Yörükler İblak'ta yaylamaya devam etmişler, ama eski tadı kalmamış. Bununla beraber 1990'ların sonunda bir kaç çadırlık Aşiretin Keçiyatakları civarına konduğunu hatırlıyorum. Anıtkaya ile iyi ilişkileri vardı...

    Galiba şimdilerde Aşiret Yörüğü de kalmadı. Antalya, Mersin taraflarında bir kaç hane varsa da onlar Torosları tercih ediyorlar. Hani yoktur da, kaldıysa bir kaç çadır ahalisi, Ege'den kalkıp yaylamak amacıyla  İblak'a gelse barınabilir mi? Mümkün değil...

    Fotoğraf: Süleyman Salman


09 Haziran 2024

Almalı Suyu


    Taa Osmanlı döneminde Eğret, bölgenin önemli tahıl ambarı olarak değerlendiriliyor. Arazide yetiştirilen ürünlerin vergisi de ona göre oluyor tabi, bu köyden çıkan tahıl (arpa buğday) vergisi, diğerlerinden biraz daha fazla. Tarih boyunca çeşitli mekanizmalar yoluyla bu vergi toplanmış. Cumhuriyetin ilk yıllarında kaldırılana kadar aşar/öşür adıyla devam etmiş. Öşür kaldırıldıktan sonra vergi alınmadı gibi anlaşılmasın, bilakis devam etmiş. Bu dönemde vergi miktarının tespiti ve toplanması gibi işlemler 'tahsildar' eliyle yapılmış, böylece sosyal hayata bu kavram da girmiş...

    Tahsildar köye geldiğinde beş on gün kalıyormuş. Tek tek harmanları dolaşmıyor, ama Muhtarın rehberliğinde kim ne kaldırıyorsa ona göre vergi belirliyor. Köy ve hane sayısı büyük olunca bu iş uzun sürüyor tabi... Tahsildarın köylerinde bulunduğu dönemde köylüye biraz huzursuzluk hakim... Yani kafası bozulursa bir kalem oynatır, sonra çık çıkabilirsen işin içinden... Bu yüzden misafirliği süresince adamın gönlü hoş tutulmalı...

    Eskiden de böyleymiş. Ağaydı, Çavuştu, Voyvodaydı, Çorbacıydı, Mültezimdi; köye kim gelirse iyi bakarlar, bir dediğini iki etmezlermiş. Anlatacağım olayın tam zamanı belli değil, Cumhuriyet dönemi de olabilir, Osmanlı dönemi de; ama sanki son dönemde yaşanmış gibi geliyor...

    Öşür Memuru Çavuş veya Tahsildar, her kimse gelmiş Eğret'e... Doğal olarak Muhtarın odasında kalıyor, tabi Muhtar kimdi onu da bilmiyoruz... O vakitler koyun keçi sürüsü çok köyde. Her gün birisi bir koyun getiriyor, bakım iyi yani... Bir akşam misafirin biraz fazla kaçırıp rahatsızlandığı duyulmuş... Meşhur çobanlardan birisi odaya gelmiş, bakmış ki misafir memur kıvranıyor. Çokbilmiş bir edayla;

    - 'Almalı'nıñ suyundan içêse bişeyi galmaz!' demiş. O suyun içimi güzel, mideye de faydalı olduğunu bilen diğerleri, teklifi yersiz ve münasebetsiz bulmuşlar. Neredeyse bir koyunu tek başına yemiş adam, suyla nasıl hazmedecek... Demek ki o vakitlerde Gazlıgöl'deki Kokarsu henüz bu yönüyle meşhur değilmiş. Yahut Almalı Suyu ondan bile baskın geliyordu, bilinmez... Neyse, çoban fikrinde diretmiş;

    - 'Len ne goyunu, Almalı Suyu dana yiseñ eridir!...' Onlar böyle tartışırken yanda Memur inliyormuş. Kendisini şu dertten kurtaracak her şeye muhtaç hasta misafir, yarı inler yarı sızlar bir sesle;

    - 'Amanıñ, ne suyuysa getiriñ şunu' diye yalvarmış... Odadaki Muhtar ve diğer ileri gelenler de dönmüşler Çobana, eşşeği öldürene sürüttürürler hesabı... İşte o zaman ne halt ettiğini anlamış bizimki... Çaresizce çıkmış odadan... Sinekleri eşeğe çatmış... Gecenin bir vakti bu vaziyette nereye gittiğini soranlara;

    - 'Len falanca odada bi b.k yidim de, Almalı'ya onu temizlemiye gidiyon!' diye söylenmiş...

    İçimi kolay, tatlı, hazmettirici ve daha başka şifalı özellikleriyle öne çıkan ve Eğretlilerce 'Almalı Suyu' diye bilinen bu meşhur su, Almalı mevkiindeki iki çeşmeden biriymiş. Üstteki çeşme lularından gür akan suyu ile bilinir, aharlarını sürekli dolu tutarmış. Aşağıdaki ise sürekli çirçir akar, az olduğu için her damlasına takdir bekler gibi hiç istifini bozmadan seviyesini korurmuş. Gerçi insanlar onu takdir edermiş, ama az aktığı için değil; saydığımız özelliklerinden dolayı baş üstünde tutulurmuş. İşte Eğretlinin Almalı Suyu dediği bu aşağı çeşmenin suyudur...

    Almalı'nın herkesçe rağbet edilen bir mevki haline gelmesinde bu iki çeşmenin payı büyük olmalıdır. Eski zamanlarda öküz güdenlerin, koyuncuların, sığır sürüsünün önemli bir uğrak yeriymiş; çünkü su var. Ayrıca bazı aşiret yörükleri de her sene mutlaka oraya konmayı arzu ediyorlarmış.  Almalı Suyu böyle böyle meşhur olarak, namı geçtiğimiz yüzyıla kadar yürümüş...

    Almalı Suyu'nın çirçir akmasına bir sebep olarak sık sık kunduzlarla tıkanması gösteriliyor. Ot ve ağaç köklerinin künk içinde pülçüklenerek onu tıkaması olayına kunduzlanma deniliyor. Hıdrellez karşılama adetinin üç beş yılda bir Almalı'da yapılması bu yüzdenmiş. Kunduzlar ayıklanır, kırık yarık tamir edilir; kuruma noktasına gelen Almalı Suyu'nun çirçir de olsa hayatına devam etmesi sağlanırmış. 1970'li yılların birinde şahit olduğum Dağ'daki hıdrellez karşılama için Almalı'ya mı gitmiştik acaba?

    Bugünden geçmişe bakınca bu suyun insanlar nezdindeki kıymetini tam anlamayabiliriz. Öyle ya, bir tatlı su neticede; âb-ı hayat değil ya... Bunu bilemeyiz... Hayatınızın büyük bir bölümünde yanınızda olan nesnelerin, başka insanlara göründüğünden farklı bir yeri olabilir sizin kalbinizde. Hatıralardan dolayı sizin için çok kıymetli olan bir kütümekli meşe, başkaları için alalade bir değnektir... 

    Ömrünü İblak'ta geçirmiş bir ihtiyar ölüm döşeğinde... Dağ burnunda tütüyor, ama kalkıp gidemeyeceğini biliyor. Olacak şey var, olamayacak şey var. Demiş ki oğluna;

    - 'Almalı Suyu getiseñ de... Hem Dağ hevası alsam... Hem içimiñ yañgını sönse...' Oğlan çıkmış evden. Almalı uzak, işgayıt vakti kim gidecek ta oralara... Biraz vakit geçtikten sonra Mezerböğrü'nün altındaki çeşmeden doldurmuş kabını. O da su, bu da su; nereden bilecek farkını, diye düşünmüş. Önemli olan ihtiyarın gönlünü etmek... Babası bir yudum almış almamış, ekşitmiş yüzünü... Nasıl bir bağ kurduysa Almalı ile, damağı/dimağı bir yudumun oradan olup olmadığını hemen anlamış... Ölüm döşeğinde Zemzem ister gibi insanlara Almalı Suyu isteten nedir?

    Bir rivayete göre Almalı Suyu, Hacılarıñağıl yanındaki kuyu ve Körguyu birbiriyle bağlantılıdır. İki kuyunun yeraltı nehri marifetiyle bağlı olduğu, kazara yapılan elma deneyi ile ispatlanmış. Fi tarihinde ağıl kuyusuna düşürülen bir elmanın Körguyu'dan çıktığı anlatılır. Bununla beraber çeşme ile kuyuların aynı kaynaktan beslendiğine dair söylentiden başka bilgi yok. Belki su kalitesi bakımından bu sonuca vardılar...

    İkisi kuyu biri çeşme, bu üç kardeşten ilk kaybedilen Körguyu olmuş. Zaten suyu çekilip köreldikten sonra kendisine bu ad verilmiş, şimdi kör de olsa kuyudan bir kalıntı dahi yok.  İkinci olarak ağıl kuyusu kullanımdan düşmüş. Galiba ağıl da kuyu da yerinde duruyor, ama işlevsel değiller. Çeşmeye yani Almalı Suyu'na gelince... Ona dair bir haber yok; zaten çirçirdi, inşallah diñmemiştir...



08 Haziran 2024

1969 (Osman Zenger Sınıfı)

 


     Anıtkaya İlkokulu

    1968-69 öğretim yılı, 2. sınıf...

    Öğretmen, Osman Zenger

    Sırasız olarak öğrenciler; Abdullah Dalgıç, Necaip Omak, Ahmet Tüblek, Mürsel Dirlik, Yahya Diril, Osman Haykır, Mahmut Koç, Ömer Değer, Ahmet Sağlam, Ali Osman Tok, Metin Tüplek, Hasan Okutan, Adem Sancak, Seydi Ahmet Kızılyer, Orhan Koç, Tahsin Dirlik, Şaban Varlı, Nursi Öter, Saadettin Eren, Güngör Koç, Mehmet Salman, Ali Aydın, Erhan Tüplek, Ahmet Soylu, Mustafa Ün, Salim Tetik, Halil Omak, Erol Eren, Emine Şen, Kerime Eser, Gülşen Taşkın, Seviye Sağlam, Emel Tüplek, Seviye Kaçmaz, Hatice Bar, Naciye Türkmenoğlu, Seviye Kaçmaz, Şerife Honça, Fadime Demir, Mehmet Işılak, Abdurrahman Işılak, Ahmet Ata, Adem Efe, Selahattin Sağlam, Hüseyin Sımsıkı...

    Fotoğraf Kaynak, Gül Taşkın




1972 Ortaokul Cumhuriyet Bayramı

 




    Anıtkaya Ortaokulu

    1971-72 Öğretim yılı, Cumhuriyet Bayramı hatırası.

    Okul Müdürü Mahmut Bölükbaşı

    Sırasız olarak; Hademe Ömer İdis, Hasan Öztürk, Seydi Ahmet Tüplek, İzzet Tüplek, Yeniceli Yahya Doğan, Cumalılı Zeki Sömürgen, Bayramgazili İsmail Çetin ve İsrafil Çetin, Üzeyir Dalgıç, Ali Kopan, Necati Azbay, Halil İbrahim Aydın, İsa Türkmenoğlu, Ali Osman Türkmenoğlu, Musa Tüblek, Adem Şık, Ömer Karakaya, Fikret Leyla Yavuz, Aziz Eser, Aziz Koç, Mustafa Tüblek, Ahmet Azbay, Mevlüt Ildız, Mehmet Er, İsmail Honça, Süreyya Erdem, Ferit Aydın, İsmail Saki, Mevlüt Öncül, Osman Kızılyel, Rauf  Zenger...

    Fotoğraf Kaynak, Ali Osman Türkmenoğlu




07 Haziran 2024

Efsane

     Eğret Sanal Müzesinde yer alması gereken yadigarlardan biri de bu iki sayfalık yazı olmalıdır. Müzenin en aydınlık duvarına, altın yaldızlı köşebentle çerçeveleyip asılmalı; okuyanlar ne kadar kıymetli bir hazineye varis olduğunu anlamalıdır. Yine bu gelecekteki okuyucular, hiç tanımadıkları şair/yazarın sanatkar ruhunu, tatlı üslubundan yola çıkarak hissetmeli, hatta olayı kaynağından dinliyormuş gibi maziye dalabilmelidir.

    Çolömerlerin Ömer Salman (*), bir istek üzerine bu yazıyı kaleme alalı yirmi yıldan fazla olmuş. Sağlığında kendisiyle az çok yarenlik edenler, benzer hikayeleri dinlemişlerdir. Bunu okurken odada kendisinden dinliyorcasına sesini işiteceklerdir. Bin rahmet...

    Anıtkaya İblak Dağları hakkında birazcık da olsa bilgi vermek istiyorum. İblak Dağlarının esas Osmanlı tarihindeki ismi İlbulak Dağlarıdır. Biz kısaca İblak deyiveriz; “İblak”, “İlbulak” ikisi de aynı dağlardır. Okuyucum yanılgıya düşmesin deye bunu kaleme almak zorunda kaldım.

    Şimdi başlıca tarihi ve atalarımızdan duyduğumuz isimleri dağlarımızın şöyledir: Başta Resulbaba, doğusu ardıçlarla kaplıdır. Aşağıya doğru Küçükresul Tepesi, Alışlıkoyak, Güçükburun, Meşeliyatak Resulbaba mevkisi içindedir. Hemen batısında Almalı, onun alt kısmında Kirezlik yer almaktadır. Almalı’nın batısında Dombeyalanı, alt kısmında Koca Karanlıkdere ve Küçük Karanlıkdere yer almaktadır. Hemen onun batısında Kayraklı, üst kısmında Demirce, alt kısmında Yayla ve Yayladeresi uzar gider. Hemen onun batısında Şamlı, alt kısmında Mundarcaderesi yer almaktadır. Şamlı’nın batısında Terzigediği, onun alt kısmında Ballıkderesi yer almaktadır. Terzigediği’nin üst kısmında Yörük Mezarları mevcuttur. Onun batısında Kaşkaya, İncegeriş, Balaban yer almaktadır; yine hemen batısında Kuyuderesi yer almaktadır. Kuyuderesi’nin batısında Bahçecik, Kuşboku; alt kısmında Keçiyatakları yer almaktadır. Onun da batısında Evkaya bulunur; orada İblak (İlbulak) Dağları sona erer.

    Sayın okuyucum, bu dağlarda şöyle bir efsane anlatılır:
    Çobanın biri koyun güderimiş. İki taze köpeği varmış bir de yaşlı köpeği varmış. Tabi malum, yaşlandı mı horlanırsın ya, yaşlı köpeğe bakmazmış, öbürlerini çok severmiş. Derken bir gün yemek yimiş, yerden dişini kurcalamaya bir ot almış. Dişini kurcalarken kurt koyuna yaklaşmış. Çok sevdiği genç köpekleri demiş ki “Çabık bir tane al, yarısını sen ye yarısını da biz yiyelim.” demişler.  Koca yaşlı köpek de demiş ki “Yaklaşma! Bir dişim kalasıya uğraşır, sana burdan koyun vermem.” demiş. Çoban bu sesleri duyunca aklı başından gitmiş. Elindeki çöpü atmış, genç köpeklere vermiş sopayı. Bir de dinlemiş ki köpekler “Hav hav da hav hav! Hav hav da hav hav!”… “Heyvah!” demiş, elinden attığı çöpü günlerce aramış; fakat ne çare ki bulamamış.

    İşte sayın okuyucu, evsane de olsa böyle bir otun İblak Dağlarında olduğu rivayet olunuyor. Bu hikaye ile alakalı size bir gerçek anlatacağım

    Bizim Anıtkaya Kasabasında, çok yaşlı erkanıharb Hacı Çolak(**)  isminde bir gazi var idi. Bu zat hemen hemen  üç dört harb geçirmiş; Yemen, Balkan, Çanakkale, İstiklal… Hiç soyunmadan bu harbleri görmüş geçirmiş. Yani şunu anlatmak istiyorum, kellesini alırsın da ağzından yalan alamassın. İşte bu zatın ağzından şahsen ben duydum. Bir kara koyunum vardı öldü, deyor; kafasını köpeklere çobanlar atmışlar. Köpekler kafayı kışlanın dip tarafına götürmüşler, deyor. Karanlıkta kışlaya girdim, aynı yıldız gibi bir şey parleyor. Vardım baktım, kara koyunun kafası söndü. Geri çıkıyon, bakıyon; koyunun dişleri yıldız gibi parleyor, deyor. Şunu anlatmak istiyorum: Çobanın dişini kurcaladığı o otu yiyen hayvanın dişleri o şekil parlarımış.

    İşte Türkiye’nin dağlarında çok ender görünen bu harikuledelik bu dağlarda mevcuttur.

 

                               İBLAK DAĞLARIM

    Soğuk olur Almalı’nın suları       
    Hasret çeker aşiretler burları    
    Mis kokulu bayırları, kırları    
    Vefalıdır benim İblak Dağlarım   
             
    Şamnı belin başı bana yurt olur               
    Bu dağlarda aslan, tilki, kurt olur                    
    Bu ayrılık bize yavuz dert olur              
    Vefakardır benim İblak Dağlarım

    Uzar gider Kayraklı’nın ovası   
    Yükseğinde vardır şahin yuvası  
     Deli gönül geçti gençlik havası          
     Hayırlıdır benim İblak Dağlarım     
 
    Terzigediği’nden aşar yolumuz
    Yörük Mezarları hemen solumuz
    Yeter artık dedi Ömer kulunuz
     Çok hayırlıdır benim İblak Dağlarım
                                               Ömer SALMAN


(*) Çolömerlerin Cingenömer, Ömer Salman (1940-2021)
(**) Konyalı Çolak, Hacı Mehmet Kurt (1899-1972)



06 Haziran 2024

Aşşığın Son Torunu, Bilye

 
    Bin yılı aşkın saltanatının son dönemlerinde aşşığın tahtına varis olabilecek çeşitli oyunlar ortaya çıktı. Portakal, ceviz, fındık, ilik/düğme, kutu/gazozkapağı bunlardan bazılarıdır. Hiç biri uzun soluklu olmadı, zaman hızlandıkça bunların ömrü kısaldı. Bu dönemin son gözde oyunu bilye...

    Kendisiyle tanışıklığımız tuhaftır... Çullugızı Şerife Haykır'ın torunu İbrahim Zenger, her yaz tatilinin bir kısmını köyde geçirirdi. Sonradan büyüyünce ziyaretler bitti, ama henüz çocukluk devresi tatillerinde, yanında getirdiği ilginç oyuncaklar ilgimizi çekerdi. O sene, 'meşe' dediği renkli yuvarlak şeylerle geldi. Bizimse en popüler oyunumuz kutu ve bildiğimiz tek meşe de odun idi. Elimize dahi almadığımız, ne işe yaradığını, nasıl oynandığını bilmediğimiz bilye ile tanışmamız böyle soğuk oldu...

    İbrahim gittikten bir müddet sonra Kelsüleyman'ın dükkanda satılmaya başlamış. Aldık. Bunlar içinde üç dört renk dilimi plakayla süslenmiş bilyelerdi, estetik açıdan müthiş yelkenli gibi görünürlerdi... Sonra başkaları da sattı aynı bilyelerden... İşler kızışıp bir sektöre dönüştükçe bilyelerin güzelliği de kaybolmaya başladı. Belirgin renk cümbüşü, yerini belli belirsiz, tüy gibi hafif çizgilere bıraktı... İlk zamanlarda nasıl tutacağımızı, fırlatacağımızı bilmezken kısa bir süre sonra çeşit çeşit oyun türleri keşfettik, öğrendik. Bir yıl gibi kısa sürede artık herkes bilye oynuyordu. Böylece rengarenk sırça yuvarlaklar, sokakların hakimi oluverdi...

    Peşinen söylemek lazım; bilye, toprak zemin ister. Parkede, asfaltta, betonda mümkün değil oynayamazsın. Yer toprak olsun da... Çamur deryası da olsa, kar buz ortalığı kasıp kavursa da bilye oynamaya engel değildir. Hatta ilk zamanlarda, henüz zihnimizi kutu kurallarından arındıramadığımız vakitler oynadığımız bilye oyunlarında, çamuru avantaja bile çevirirdik.

    Kutu oyununun bir türünden aşina olduğumuz şekilde, rakibin bilyesini vurma yahut ona bir karış yaklaşmaya dayalı oynadık. İki, üç, dört kişiyle oynanabilen bu oyunda, sırasına göre herkes kendine en yakın rakibin bilyesine nişan alarak atışını yapar. İsabet ettirir, nişanladığını vurursan bir bilye kazanmış olursun. Atışı hızlı yapmakta fayda var, çünkü vuramayıp da rakibin yakınlarında kalırsa, sıra ona geçeceğinden rakip için kolay bir hedef durumuna düşersin. Hızlı attığında vuramasan bile, rakibine kolay pozisyon bırakmazsın... Burada sayı kazanmanın başka bir yolu daha var. Vuramasan bile, hedefindeki bilyenin bir karış veya daha kısa yakınına düşürürsen yine bir bilye ütmüş sayılırsın. Tabi bu atışı yavaş yapman gerekir. Yerlerin kuru olduğu zamanlarda çok riskli olan yavaş atış, çamurlu yerlerde tercih edilir. Çünkü doğru atışı yaptığında, bilye lap diye çamura oturur kalır...

    İki bilye arasının ölçümünde belirsizlik varsa karışlanır, iki parmağın ucu bilyelere değdiğinde tamamdır. Bir karıştan fazlaysa yandın, avcı iken av oldun... Her elin yapısına göre karışlama tekniği farklıdır. Başparmak sabit olmak kaydıyla, birisinin serçe parmağı daha uzağa değerken, bir başkasının orta parmağı veya yüzük parmağı daha fazla uzayabilir. Bu yüzden karış diye standart bir ölçü birimi yok... Kimin karışı olduğu önemli... Her oyuncunun karış ölçümü kendi eliyle yapılacağından sürpriz sonuçlarla karşılaşabilir. Biri vardı, lüzum hissettiğinde parmaklarını kütletmeye başlar, yeterince uzadığını düşününce karışlar, şaşkın bakışlarımız arasında kazanıp sırıtırdı... Sinir şey...

    Hoş karşılanmayan, ama nizami olduğu için bir yaptırımı bulunmayan kusurlu atıştan da burada söz etmek lazım. 'Bılimek' denilen bu atışla, sırayı savmış olursun; ama hakkıyla bir atış değildir. Rakibe pozisyon vermemek için atıyormuş gibi görünürsün. Bu yüzden daha baştan 'bılimek yok' diye geçici bir kuralda uzlaşılabilir.

    Vurmalı karışlamalı bu ilk tür oyunumuzu sonraki yıllarda da oynamaya devam ettik. Bu arada, oyunu daha ilginçleştiren bir atış türünü öğrendik. Kimden, bir kaç yıllık yaban macerasından sonra köye dönen Şaşdımoğlu Ziyattin'in Yılmaz Şen'den... Tuhaf ve zor bir atış, daha doğrusu buna atış değil fırlatma demek lazım. Başparmağının tırnağını, ortaparmağın  ikinci boğumuna mandal yapıyor; u vaziyetindeki işaret parmağının ucu ile mandaldaki başparmağın şemleği arasında bilye sıkıştırılmış durumda. Tam bu haldeyken yumruğunu yere yatırıyor ve mandalı çekip başparmağı ateşlediğinde gülle/bilye fırlıyor... Yahu biz elimizi o şekle bile sokamayız, bırak namluya bilye yerleştirmeyi, atmayı... Bir de adam çatır çatır attığını vuruyor...

    Yılmaz'dan öğrendiğimiz dikmeli oyundu. Bu da yine dikmeli kutunun aynısı... Kendine güvenen oyuna katılıyor, belirlenen miktarda bilye sermayeyi bir çizgi üzerine tek sıra diziyorlar. Sıranın baş tarafı belirleniyor, bu yön belirleme önemli... Dikilen bilye ne kadar çoksa o kadar uzak mesafedeki bir çizgiden atış yapılacak. Atış sırasını belirlemek için de o çizgiye doğru tersine bir atış yapılıyor. Tabi bu atışlar yukarıda anlattığım çetrefilli fırlatma atışından değil, normal bildiğimiz atış... Çizgiye yakınlığına göre atış sırası belirlendi... İlk oyuncu bilye dizisine atışını yapar; baştaki bilyeyi vurup onu diziden çıkarırsa dikili bilyelerin tamamını kazanmış olur, oyun bitti. Ortalarda bir yerdeki bilyeyi vurup çıkarırsa ondan sonrakileri kazanmış olur. Bu ilk atışta isabet yoksa, atış yaptığı bilyenin durd'uğu yerde diğer oyuncuların da atmasını bekler. Bütün oyuncular atışını yaptıktan sonra dizide kalan dikili bilyeler için o meşhur atışlara geçilir. Buradaki sıra da yine baş bilyeye olan mesafeye göre belirlenmiştir. Sıraya dikili bilyeler bitene kadar atışlar tekrar edilir... 

    Burada ilk bilyeye 'baş', ikincisine 'başaltı' denilir; diğerlerinin özel bir adı yoktur. Yalnız atış yapılan bilyenin adı 'atcek'tir. 'Atacak' anlamına gelen bu kelime, yukarıda aşşık türevi olarak saydığımız bütün oyunlarda kullanılır. Oyun aracı olan nesneler arasından en büyük, güzel ve gösterişli olanı atcek olarak seçilir. Dolayısıyla bilyede atcekler çok güzel ve kıymetli olup onları üttürmek utanç sebebidir... 

    Atmalı karışlamalı oyundaki atış yapılan bilyelere de atcek denir. Oyun kaybedildiğinde cepten çıkarılan herhangi bir bilye verilir, atceğe dokundurulmaz. Yılmaz'dan öğrendiğimiz atışı zamanla bu karışlamalı oyuna da uyguladık. Atışlar artık o alengirli ve havalı fırlatma ile yer değiştirmişti...

    Soğukta sıcakta; toz toprak, yağmur çamur demeden bilye oynamak ne kadar zevkliymiş ki, ortalık kararana kadar oynadığımız olurdu. Kendimizden geçer, evi ekmeği unuturduk. O günleri izleme imkanımız olsaydı, akan burunlar, kirli yenler, ayazdan çatlamış eller, ıslak çoraplar ve mutlu yüzler görürdük. Pantolonun az bir dizinde mutlaka çamur lekesi olduğunu görüp şaşırırdık. Aslında bunda şaşıracak bir şey yok, bilyeyi deklemek/vurmak için iyi nişan almak lazım. Yatman gerekiyorsa yatacak, çökmen gerekiyorsa çökeceksin. Dekciler iyi nişan alır, attığını vururlar... Bazıları da rastgele atar, ama hep vururlar, onlara da 'körnişan' denir... O günün dekcileri de körnişanları da hala aklımda... Neyse, dekcilerin dizleri lekeli; ama cepleri şişkindir. Bilyeyle dolu o cepten şıkırtı eksik olmaz...

    Hep ütmek, cepleri doldurmak istiyorsan, üstbaşının perişanlığını göze alacaksın. Evde yiyeceğin zılgıtı bir kenara koyarsak, aslında bu durumu dert edeni görmedim. Islanmışsa sabaha kadar kurur, kuruyan çamur sabahleyin oğuşturarak çıkarılabilir. Ertesi gün toz toprağa bulanmaya devam... 

    Oyun esnasında atceğin yolunu veya karışlama aralığını temizlemek gerekebilir. Dikili bilyelerle arada bir takım engeller varsa onları kaldırmak için diğer oyunculardan izin isteme bir kurala bağlanmış. Hızlı davranıp 'çelçöp' dersen bu izni kapmış oluyorsun. Atmalı/vurmalıda karışlama aralığındaki engelleri temizlemek için de çelçöpe başvurulur. Arada çakıl, ebir gübür, yani çer çöp varsa kaldırırsın...

    Sonra ne oldu? Büyüdük ve hepsi yalan oldu. Bizden sonra bilyenin başka oyunları da çıkmış, kuyuya atmalı, çember içine dikmeli filan. Onlarda da kendince yeni kurallar, terimler icat edilmiş. Fakat sonra bilyelerle birlikte hepsi terk edilmiş. Netice itibariyle aşşık oyununun bilmem kaç göbekten son torunu bilye de tarih oldu...



04 Haziran 2024

Körs Oyunu

     
    Unutulan oyunları raftan indirdiğimiz bu bölümde daha önce bir çok oyunun sözünü ettik. Bunların tamamı bizzat oynadıklarım, en azından oynadıklarına şahit olduklarımdı. Misal, aşşık oynamadım, ama oynayanları gördüm, kurallarını söylediklerinde hemen hatırlayabildim. Bu yüzden onları yazmak zor olmadı.

    Şimdi hatırlanması kadar anlatılması, anlatılması kadar anlaşılması, kendim anladıktan sonra yazılması zor bir oyun var sırada... Oynayanlar hatırlamakta zorlanıyor, hatırladığı kadarını anlatamıyor. Bense bölük börçük anlatılanlardan bir hikaye çıkarmaya çalışıyorum. Üstelik oyun Eğret'e has gibi görünüyor, yani bizim köyden başka kaynağımız yok...  

    İki yıl kadar önce ilk defa adını duyduğumda pek üstüne gitmedim, zira sülaleler gibi daha önemli bir konuyu çalışıyorduk. Bugüne geldiğimizde yine elimizde çok bir şey yok. Bu yüzden peşin peşin anlatımdaki yanlışlık ve eksiklikleri haber vermiş olayım...

    1940 Ve 50'li yıllarda erkek çocuklar arasında oldukça popüler olduğu anlaşılan körs, tahmin edilebileceği gibi masrafız, zahmetsiz, oyuncak gerektirmeyen oyunlardan. Bununla beraber henüz diğer oyunları oynamak için küçük kabul edilebilecek yaş grubundakiler oynuyormuş. Sonra met, mundulu/manne, aşşık, tokmak atma ve benzerlerine terfi ediyorlar. 1960'lı yılların başlarındaki çocuklar pek seyrek oynamışlar, sonra tamamen unutulmuş. Bunda şehre göç, teknolojik gelişmelerle yeni oyuncak ve oyun imkanlarının genişlemesi gibi sebeplerin etkisi düşünülebilir.

    Gelelim körs oyununun tarifine... Karşılıklı iki oyuncu arasında yarışmaya dayalıdır. İki, üç veya dörder kişilik iki takım arasında da oynanabilir. Bu tarif bireyseldir, takım oyununda sayılar artırılabilir. Ne sayısı? Yere çizilecek kare ve içlerine konulacak taş sayısı...

    Her oyuncu için altı kareden oluşan iki sütün çizilir. Birbirine komşu sütunların birisindeki her bir kareye bir taş yerleştirilir. Böylece sütunların birisi dolu, diğeri boş durumdadır. Oyun başlamadan bütün bunların hazırlanması, tıpkı kaydırak/seksek çizgilerine benzeyen şekillerin çizilmesi gerekir. Anlaşılacağı üzere körs, ilkbahar ve sonbaharın yağışlı günlerinde toprağın kolayca çizilebileceği dönemlerde oynanıyordu. Tam çamur ve karın kapattığı kışlarda ve her yerin tozduğu  yazlarda değil...

    Oyunun temel amacı, rakibin dış sütunundaki taşlarını birer birer yiyerek, iç sütuna taşıyıp, dış sütunu kendisi için tamamen boşaltmaktır. Bütün taşları yediğinde sona varmış olacak, böylece oyunu kazanacaktır. Peki taş yeme, yani sayı kazanma durumu nasıl gerçekleşiyordu; bir maharet gösterme, yahut atış filan yok mu? Olmaz olur mu...

    Körsün taşlardan sonraki ve belki ondan daha önemli tek oyun aracı, özel meşe çubuklarıdır. Met/çelikten azıcık daha büyük ve kalın, ancak değnekten daha ince olan bu çubukların da önceden hazırlanması gerekir. Tabi bu hazırlık, yere çizgi çizip bir avuç taş toplamaktan daha ciddi ve zahmetlidir...

    Bir defa yukarıda bahsettiğimiz gibi meşenin boyutları tam ayarında bulunmalıdır. Yaşlı ve kalın meşenin kabuğu pütürlenir. Oysa taze ve küçük dallar daha düzgün olur, ayrıca pürüzsüz bir cilde sahiptir. İşte körs için aradığımız meşe bu... Târayla tek vuruşta veya testereyle düzgün bir şekilde uçları kesilen bir karışlık meşe, öylece bırakılmaz. Şu haliyle biraz büyücek bir mettir çünkü; oysa bize daha fazlası lazım...

    Elde edilen meşe çubuğu eşit kalınlıkta ikiye yaracağız. Bunun için düzgün kesilmiş bir ucundan başlayıp, târayla döve döve diğer ucundan çıkarız. Bilenler bilir, taze meşeyi düzgünce yarmak çok kolaydır... Şimdi elimizde iki yarık çubuk var, bunların iç kısmı düzgün ve beyaz; dışı ise bombeli ve koyu renklidir. Bundan bir tane daha yap ve elinde dört adet yarık meşe bulunsun. İşte körsün yegane atış aracı olan bu yarık meşelerdir ve fakat az daha sabır, çünkü iş bitmedi...

    Dışı balık sırtı, içi ise düzgünce kesilmiş bu meşeleri hayalen canlandıralım. Havaya atılıp düştüğünde beyaz tarafın yere, kabuklu siyah tarafın göğe bakacağını aklı olan anlar. Fizik kurallarına göre bu böyledir, ama zeminin durumu, düşüş hızı gibi faktörler de devreye girince, meşenin sırtüstü yatıp beyaz tarafı havaya bakar vaziyette tuş olması da mümkündür. Normalde on atışın sekizinde odunun kara yüzü göğe bakarken, iki atışta yüz akıyla karşımıza çıkabilir.... 

    Bu ak-karanın üzerinde niye bu kadar çok duruyorum? Çünkü körste ak göbeğin göğe bakması sayı demek de ondan... Bir oyunda sayı kazanma olasılığı/şansı yüzde yirmi ise, bu çok yüksek bir orandır. Öyle olduğu zaman rakibin taşlarını yiyip bitirme ve yolu açıp oyunu kazanma süresi çok kısalır. Oyunun tadı kalmaz. O halde sayı kazanmayı zorlaştırmak gerekir...

    Meşenin iç/beyaz yüzü düzgündü ya... İşte o düzgün yüzeyi daha da düzgünleştiriyoruz. Gerekirse dişli taşlara sürterek törpüleyebiliriz. Sayı zorlaştırması için bu yeterli değildir, bombeli dış kabuk kısmını da daha biçimsizleştirmeliyiz. Bunun yolu da iç düzgünlüğüne zarar vermeden, uçlardan dışa doğru çok hafif bükmektir. Ağaç yaş olduğu için biçim değişikliği kolaydır, lakin bu arada kabuğu soymamaya dikkat etmeli... Bütün bunlardan sonra, bu meşe parçalarıyla sayı almak belki yüzde ona düşer... Dört çubukla sayı için olasılık hesabı lazım...

    Çizgi ve meşeler hazır ise oyuna başlayabiliriz. Kim başlayacak? Sırayla çubuklar atılır, sayıyı ilk yakalayan oyuna başlar. Yalnız ilk atışlarda beraberlik varsa, iki tarafta aynı atışı yapmışsa devam edilir... 

    Burada atışlar hakkında bilgi vermeliyim... Dörtlü ağaç atışında, onların beyaz-siyah pozisyonunda kalma durumuna göre beş ihtimal var: 1 Beyaz, 2 beyaz, 3 beyaz, 4 beyaz, ve 4 siyah... Şimdiye kadar 4 beyaz hiç gelmemiş, dolayısıyla onu çıkarıyoruz. Diğer dört ihtimalin her birine ayrı bir ad verilmiş. Tıpkı tavladaki 'dubara', 'carıyek', 'pencüse' gibi körs pozisyonlarının da özel isimleri var. 1 Beyaza 'birince', 2 beyaza 'pirince', 3 beyaza 'kirince' ve 4 siyaha 'garaltıya' deniliyor. Bu son isim, boş isabetsiz atış anlamına gelen karavanayı andırıyor. Zaten garaltıya atan boşa atmış kabul edildiğinden, sıra rakibe geçiyor.

    Gelelim körs ismine... Oyuna bu ad verilmesinin sebebi, her sayıya körs denilmesidir. Yani birince, pirince ve kirince atışlarının her biri körstür ve her körsten sonra bir taş yenerek kare boşaltılır. Diğer terimlerle birlikte körs kelimesinin manası da anlaşılmıyor. Körüsler (Kök soyadını taşıyanlar) sülalesinin köyü olan Körs ile alakası olabilir mi?

    Oynamadığım ve oynayanı da görmediğim bir oyun hakkındaki bu yazı benim de içime sinmedi. Berber Emmim Ahmet Kabadayı geldiğinde birlikte oynamayı kabul etti; o zaman uygulamadan edindiğim gözlem ve tespitlerimle yazıyı gözden geçiririz...



03 Haziran 2024

1997 4/A-B Afyon Gezisi

 


    Anıtkaya İlkokulu

    1996/97 Öğretim yılı 4. Sınıflar Afyon Gezisi.

    Öğretmen, Şeref Ertaş

    Sırasız olarak öğrenciler: Sinan Honça, Hüseyin Honça, Serdar Efe, İsmail Kurt, Ömer Kurt, Mehmet Ali Öztürk, Sedat Dadak, Abdullah Toka, Ahmet Eser, Ahmet Sağlam, Şükrü İdis, Ali Soylu, Mehmet Şık, Emin Kopan, Muhammet Aracı, Ayhan Tektaş, Abdullah Ildız, Mahmut Omak, İbrahim Türkmenoğlu, İbrahim Omak, Osman Külte, Halil Tüplek, Mehmet Güler, Cansel Erdem, Melek Dadak, Selime Yırgal, Elvan Öztürk, Özge Tüblek, Özlem Tüplek, Mustafa Öncül, Hasan İnanır.

    Fotoğraf Kaynak, Mehmet Şık



1998 Ortaokul Karne Hatırası

 


    Anıtkaya Ortaokulu

    1997-98 Öğretim yılı toplu yarıyıl karne hatırası

    Öğretmenler; Mesut Taşdemir, İbrahim Varlı ve Fatma Eren...

    Sırasız olarak öğrenciler: Özge Tüblek, Melek Dadak, Sedat Dadak, Ayhan Tektaş, Elvan Öztürk, İsmail Kurt, Ömer Koç, Mehmet Aracı, Mehmet Güler, Hüseyin Honça, Ömer Kurt, Mehmet Ali Öztürk, İbrahim Türkmenoğlu, Emin Kopan, Ali Soylu, Ahmet Sağlam, Halil Tüplek, Cansel Erdem, Özlem Tüplek, Osman Külte, Mehmet Şık, Abdullah Toka, Emre Özen, Şükrü İdis, Sinan Honca, Fatma Tüblek, Alparslan Dalgıç, Mevlüt Azbay, Soner Kaçmaz, Harun Öncül, Gülsevin Öztürk, Fatih Kopan, Bekir Atay, İsa Okutan, Ahmet Kayır, İbrahim Eser, İbrahim Omak, İrfan Sağlam, Kadir Özdemir, Ahmet Eser, Azime Koç Arzu Tüblek, Abdullah Özen, İbrahim Aracı, Hatice Dalgıç, Mehmet Sağlam, Kerime Yırgal, Fatih Haykır, Önder Ölçer, Harun Öztürk, Harun Azbay, Ahmet Özdemir, Zekeriya Külte, Ali Demir. Yasar Soylu, Bilal Kaya.


    Fotoğraf Kaynak: Mehmet Şık