12 Nisan 2025
11 Nisan 2025
1. Sayfa
Hasan Kaya Koleksiyonu
Önce Emetilerin Dikhasan/Hasan Kaya ve koleksiyonu hakkında genel bilgilendirme yazısını okumanızı öneririm. Geçtiğimiz Ramazan ayında yazılmıştı, güncelliğini koruyor:
Emetilerin Dikhasan Koleksiyonu
----------------------------------------------------------------------------------------------------
A. BİRİNCİ ALBÜM
Birincisine Büyük Albüm de denilebilir. Hasan Kaya'nın ilk albümü olduğu sanılıyor. Burada büyük ve küçük boyutlu fotoğraflar karışık olarak düzenlenmiş. Genelde ön sayfada büyük boyutlular, arka sayfada ise vesikalık olanlar yer alıyor. Bununla beraber ön sayfanın da karışık olduğunu söylemek lazım. Her sayfanın bütün görünümünden sonra, ayrıştırdığımız fotoğrafları alt alta sıralayarak numaralandırdık. Tanımlanamayan fotoğraflardan bildiklerinizi veya düzeltmelerinizi sayfa altına yorum olarak not edebilirsiniz.
----------------------------------------------------------------------------------------------------
İkinci Albüm tamamen vesikalıklardan oluşuyor. İlk bir kaç sayfa belirli bir düzen takip edilmeden muntazam sıralanmış fotoğraflar bulunuyor. Sonraki sayfalarda karı-koca olanlar yan yana olacak şekilde bir sistem gözetilmiş. Böylece bu albümün iki farklı bölümden oluştuğu söylenebilir, ama hangi bölümü esas aldığı ve önce başladığı belirsiz. Bu albümdeki fotoğraf sayısı çok fazla olduğu için her birini ayrıştırma yoluna gitmedik. Zaten düzenli sıralanmış fotoğraflardan istediğinizi kendiniz de kesip alabilirsiniz. Soldan sağa doğru numaralandırdık ki düzeltme ve tanılamada zorluk çekilmesin. Yine katkılarınızı sayfa altındaki yorum kısmına, sayfa ve fotoğraf numarası belirterek yazabilirsiniz.
----------------------------------------------------------------------------------------------------
Son albümü düzenlemeyi rahmetlinin ömrü vefa etmemiş. Bir poşete doldurulmuş vaziyette bize ulaştığında gördük ki bu küçük vesikalıklar da karı koca fotoğraflarından oluşuyor. Bazıları mühürlü olup ardına kişinin ismi de yazılmış. Herhalde ikinci albümün son bölümüne benzer bir düzenlemeyi düşünüyordu. Fotoğraflayabilmek için, sığdığı kadarıyla A4 kağıdına dizerek ortalama 25 fotoğrafı bir karede vermeye çalıştık. Bazılarında isim var, yine bazıları tanınmıyor. Tanılamada veya düzeltmede katkı sunmak isteyenler yine sayfa ve fotoğraf numarası belirterek alta yorumlayabilirler.
06 Nisan 2025
Eğri Para
Burası Eğret arazi ortalamasına göre verimli bir mevkidir, zaman zaman bahçe yapılmaya eşverişli sulak topraklar. Verimliliğin sebebi Çayırlar ve Örençayırlar ile Atmezarı havzalarının doğal uzantısı olması, iki havzanın kesişim noktasında bulunması olabilir. Böylece hem yeraltı hem de yeryüzü sularınca beslenebilecek konuma sahiptir. Gerçi günümüzde su kaynakları tükenmiş durumda, biz önceki dönemlerinden bahsediyoruz.
Büyükler kendini bileli oraların bu isimle bilindiğini söylüyor. Eğripara... Ama mevkinin özellikleriyle ne alakası var bunun. Coğrafi olarak, zirai olarak, ekonomik olarak, tarihi değeri olarak hangi özelliğinden dolayı böyle isim verilir ki bir bölgeye?...
Paranın eğrisi ne demek, bütün paralar düzgün de az görülen bazıları eğri olarak mı vasıflandırılmış. Mesela eski sikkeler tam daire biçiminde değil, uçlarında bir kertik mutlaka oluyordu acaba kastedilen bu mu? Gökdaşderesi'ni anlatırken para/altın imal edilen yerin oralarda bir yerde olduğuna dair söylentiye yer vermiştik. Dipdibe değiller, ama sonuçta Eğripara ile Gökdaşderesi aynı köyün mevkileri...
Eğri para tamlamasındaki anlam işaretlerinden biri de sahte para kavramı olabilir. Yalnız o dönemlerde sahtecilik mevzuu var mıydı bilemeyiz.
Şimdi bu iki hususu birleştirip düşünelim, bir zamanlar bu mevkide define/gömü bulunsun. Eğret'te defineden kastın para olduğunu biliyoruz, paradan kasıt da altındır; gümüş, tunç, bakır vb. başka madenlerden yapılmış sikkeleri paradan saymıyorlar. Parayı bulmuşsun, ama rengi çil değil, üstelik uçlarında kertikler var... Bu düzgün olmayan buluntuların hatırına o bölgeye Eğri Para dediler, böylece mevkinin adı doğmuş oldu... Bu teoriyi doğru kabul etsek buna dair bir söylenti, hikaye, rivayet gelmesi gerekmez miydi? Ama yok...
O zaman başka bir senaryoya ihtiyacımız var... Bolu, Safranbolu, İnebolu, Hayrabolu, Gelibolu, Tirebolu... Bunların yerleşim yeri olduğu malumdur. Kelime sonlarındaki bolu kelimesi 'polis'in dönüşmüş biçimi, o da şehir demek. Konstantinapolis Konstantin'in şehri demek, İstanbul'un orijinal hali... Yani onun sonundaki -bul da aynı yerden gelme...
Bir de kirebolu var, malum balarısının salgısı. Genelde onu kovanın, yuvanın yalıtımında kullanıyor bu hayvancıklar. Yalnız bu kelimenin aslı propolis, Türk halkı Türkçeleştirerek girebolu filan demiş, Eğret'te kirebolu deniyor. Polis kelimesinin burada da bolu'ya dönüştüğü görülüyor. Mantık aynı, arıların yaşadığı yer arı şehri olarak düşünülüp yalıtımda kullanılan madde böyle adlandırılmış.
Lafı dolandırmayalım, ikinci teoriye göre Eğripara ismindeki para, polis>bolu dönüşümüne benzer bir olay sonucu ortaya çıkmış olamaz mı? Biliyorum bu da zayıf bir teori, ama düşünmeye devam edelim.
Poros Yunanca'da geçit, derbent, geçit vergisi anlamlarına geliyormuş. Niğde'nin Bor ilçesi bununla ilgiliymiş, hatta 20. yy başında orada önemli oranda Rum nüfus bulunuyormuş. Zaten Anadolu'nun İslamiyet öncesi dönemde sırayla bir çok medeniyete evsahipliği yaptığı biliniyor. Önemli bir devrede Yunan hakimiyeti de yaşanmış. Eğret'in de böyle bir dönemi var. Eski yol güzergahlarında sık sık geçitler bulunurdu, Türk hakimiyeti yıllarında bu geçitlere boğaz veya derbent adı verildi. Önemli yol üstlerinde adı tam olarak 'derbent' olan 24 köy tespit ettim, birleşik kelimelerle yapılanlar hesaba katıldığında bu sayı elliye yaklaşıyor ve çoğu da Ege bölgesinde... Boğaz kelimesi de aynı şekilde ve yüz civarında geçit/boğaz kelimeleriyle anılan köy bulunuyor.
Köyümüze dönelim. Bir dönem Eğret arazisi olan Cumalı'yı geçip Osmanköy'e yaklaştığınızda böyle bir geçit var ve oraya Süleymanboğazı deniliyor. Daha eski dönemde Sülümenli denilirmiş, bazı mahkeme kayıtlarında bu ibare görülüyor.
Süleymanboğazı gibi geçitler eski dönemlerde Eğret civarlarında olabilir. Yüzey şekilleri deprem gibi olaylarla yüzlerce binlerce yıl önceden değişmiş olabilir. Şimdi ova gibi görünen Eğripara mevkisinde bir geçit neden olmasın. Madem Yunanca'da geçide poros>bor deniliyor, oradaki geçit de benzer bir şekilde adlandırılmıştır. Peki poros>para dönüşümüne ne dersiniz?
Başka bir husus, para kelimesi Farsça pâre kelimesinin Türkçeleşmiş halidir. Tam anlamı parça, bölüm, kısım demektir; yalnız bu anlamıyla dilde pek kullanılmaz, sadece 'paralamak' fiilinde parçalamak anlamıyla karşımıza çıkar. Bununla beraber para kelimesinin terimleşmiş tarihi bir anlamı daha var: 'Kıymetli parça, ayrılmış bölüm'... Bu anlamın arazi ile ilgili olduğu açıktır. Selçuklu, Germiyan hatta Osmanlı döneminde devlet tarafından özel bir maslahata binaen ayrılmış, tahsis edilmiş arazi parçasına bu ad veriliyor. Vakıf arazilerine benzer bir durum... Eğripara mevkiinin zirai, iktisadi ,ticari, siyasi öneminden dolayı özel olarak bir hizmete tahsis edilmiş bölge olduğuna dair tahmin yürütmek mantıksız olmaz...
Eğripara'nın 'para'sını anlamlandırdığımıza göre 'eğri'ye yoğunlaşalım biraz da... Bunun düzgün karşıtı olan eğrilikle ilgisi olmadığını düşünüyorum. E be kardeşim eğri eğri değil, para para değilse Eğripara nedir? İşte oraya geldik...
Ben eğri kelimesinin, köyün antik dönemdeki adına işaret ettiğini düşünüyorum. Eğri'ye veya ona yakın bir kelimeye ister polis/bolu, ister poros/bor ekleyin; ortaya Eğripara'ya benzer bir kelime çıkacaktır. Yani bu bölgede antik bir yerleşim vardı ve adı da böyle bir şeydi. Yakınlardaki Maldepesi ve Örençayırlar'da bulunan Üyük, bu teoriyi desteklemekte...
Halk arasındaki söylentilerde ve sınırlı sayıdaki belgede 'Eski Eğret' veya 'Küçük Eğret' ibareleri var. Ayrıca 19. yüzyıl nüfus kayıtlarında reisi 'Eğretli Hüseyin' olan bir hane bulunmaktadır. Eğret köyünden birinin 'Eğretli' diye lakaplanması da gösteriyor ki yakınlarda bir Eğret daha var. Yaygın ve yanlış kanaate göre bu Eğret Örenler'deydi. Oranın yüz yıllık geçmişi olduğu öğrenilince bu kanaat zail oldu. Taşlıtarla/Akkaya civarına veya başka bir kaç mevkiye yönelik böyle görüşler de bulunuyor. Bunların arasına Eğripara'nın Eski Eğret olma ihtimali de eklenmelidir.
Bütün bunlar, köyün adının geçici anlamına gelen eğreti ile ilişkilendirilip emaneten yerleşilen bir yerden şimdiki yerine taşınması ve yanında Eğret/Eğreti adını birlikte götürmesi söylentisini boşa çıkarmaktadır. Gerçi iki eski haritada keşfedilen 'Hayrat' ve 'Hayret' adları bu yerleşik kanaati zaten sarsmıştı. Şimdi düşünülmesi gereken Eğret'in, köyün antik dönemdeki ismiyle ilişkilendirilebilme ihtimalidir.
Son olarak burada yazılanlar Eğret ve Eğripara isimlerinden yola çıkılarak geliştirilmiş bir deneme olduğu, belgesel dayanağı bulunmadığı gerçeği de unutulmamalıdır.
23 Mart 2025
Deli Fadime
Çeyiz/çeñiz evini anlatırken Fadime Taşkın'dan böyle söz etmişim. Yaşı kırkın üzerinde olan herkes bilir, fakat ancak ellinin üstünde olanlar asıl kimliği ve etkisiyle onu tanıyabilirler. Delifadime Eğret düğünlerinin baş karakteridir; onsuz bir düğün, çeyiz evi düşünülemezdi. Bu özelliğini bir yana bırakıp onu diğer yönleriyle tanımak ve tanıtmak istiyorum.
Askerden temelli veya izne gelişinde Nuri doğal olarak heyecanlıdır, bunun sebeplerinden biri de taze kızını ilk defa görecek olması. Fadime sancaktaymış daha, 'Fadimem!' deyip öyle bir bağrına basmış ki çocuğu, orada belinlediğini söylüyorlar. Tabi o vakit pek farkedilmemiş, ama büyüdükçe gözünün kaydığı anlaşılmış. Sonraları ise hiç büyümeyeceği, zeka yaşının hep 6-7'lerde kalacağı belli olmuş. Bundan sonra hep 'Deli Fadime' diye bilinecek...
Son zamanlarında en yakınında bulunan ve onun bakımıyla ilgilenen kardeşinin gelinine, Muhsine Taşkın'a sordum 'Peki sizce deli miydi?' Kesinlikle ona deli denilemeyeceğini söyledi. Başka bir dünyanın insanıymış, bizimkinin değer yargılarına göre düşünürsen normal değil, ancak hangi dünyanın insanı daha makbul olduğunu kim nereden bilecek.
Onun dünyasında normal olan, ancak bize tuhaf gelen değişik davranışları varmış. Bir defa bazı duyuları bize göre daha çok çalışırmış. Özellikle işitme duyusu böyleymiş. Misal yaklaşan birinin kim olduğunu ayak sesinden çıkarabilirmiş. Daha onun sesini işitmeden 'Filanca geliyo' diye haber verirmiş. Bu özelliği gözlerinin iyi görmemesine bağlanabilir, malum bir duyunun eksikliği başka birinin gelişmesini netice vermek gibi doğal gerçek var; ancak tek açıklaması bu olamaz...
Bazı davranışları sebebiyle onu Kırkalı Ahmet'e benzetirim. Özellikle saflığı, kötülüğe yabancı karakteri ve ille de neşeli yüz yapısıyla ikisi birbirine öyle benzerlerdi ki... Hatta dudak kenarlarında biriken kefler bile öyleydi. İkisinin yüzüne de gülümseme hakimdi, öfkeli, morali bozuk, suratı asık hallerini hatırlamıyorum. Bir köşede aleyhlerine konuşulsa bile bunu duymazlar, daha doğrusu Allah onlara duyurmazdı. Düğün evinde ve kahvede ikisinde de böyle bir durumu bizzat gözlemledim. Yüksek sesle 'deli, kokar' gibi aşağılayıcı sözleri alenen söylediklerinde ikisinde de hiç bir ruh değişikliğine şahit olmadım. Duymamış gibi devam ettiler, belki de duydukları halde üzerlerine alınmadılar...
Yalnız Kırkalı üstbaşına filan pek dikkat etmezdi, oysa Delifadime temizlik konusunda çok titizlenirmiş. Kardeşi Gocabıyık Tekeli'nin evinde kalıyor ya, her sabah avluyu baştan başa süpürür tertemiz eder, ebir gübüre tahammül edemezmiş. Temizleme işi bittikten sonra lazım gelen başka işlere koşturur, misal odun keser, sonra o iş mahallini tekrar temizlermiş.
Bireysel temizliği konusunda da aynı hassasiyete sahipmiş. Yıkanmaya başladığında kolaya kaçıp kısa kesmez, sabun bitene kadar devam edermiş. Hamama bir kalıp sabun götürür, o bitmeden çıkmazmış. Banyoda ölçü birimini sabuna göre ayarlamak bize göre tuhaf bir davranış olabilir, ama onun normali böyle...
Çamaşır veya halı kilim yıkamada da durum aynı. Dediklerine göre Omarcık Çeşmesine bir kilim götürür, akşama kadar onunla cedelleşirmiş. Kah çiğneyerek, kah döverek, kah sağa sola çarparak o bir kilimle akşamı eder, bir güzel yıkarmış.
Temizlik takıntısını insan seçmeye kadar vardırırmış. Mesela başkasının kendisini sabunlamasını, keselemesini beğenmezmiş. Herkesin pişirdiğini de yemezmiş. Fırına gidermiş mesela, pişirilen pide bükme börek gibi şeylerden orada bulunanlara ikram adettendir. Temizliğinden emin olmadığı birinden gelmişse, o ikram edileni yemez, çaktırmadan köpeğe filan verirmiş.
Namaz kılar mıydı diye sordum. Kılarmış, ama düzenli namazlardan değilmiş kıldığı, işte kafasına estikçe... O namazlardan birinde, önünden değil yanından geçen birine kızmış, hatta vurmuş, dikkatimi dağıtıyorsun diye... Düzenli değil, ama böylesine de şuurlu bir namaz...
Eğret düğünlerini gerçek düğüne çeviren Delifadime'ye geri dönelim. Bir şeyi vurgulamayı unuttuk; orada türkü söylerken bir yandan da mutlaka tef veya tepsi gibi bir şey çalıyor. Oyunda ritim tutmak için şart olan bu basit çalgı olmadan olmuyor. Bu özelliğiyle Delifadime Ege köylerinde çok bilinen Tefçi Kadın kimliğine bürünüveriyor. Eğret'in bir kaç tefçi kadınından belki de en önemlisi...
Oyun havası türküleri haricinde başka türküler söylerken tefe gerek yok, ama tefle daha güzel söylermiş. Tabi bu türküleri kendisinin yaktığını bir kere daha söyleyelim. Zaten onlar bunun için değerlidir. Bununla beraber Delifadime'nin yaktığı türkülere örnek gösterebileceğimiz birini bile hatırlayan yok. Yalnız onların içeriğinde herkes hemfikir; sevdiğine kaçan genç kızlar... Her kız kaçırma olayını mutlaka türküleştirir ve en yakın düğünde söylermiş. Ondan sonra isteğe göre başka düğünlerde de seve seve icra ediyor...
Yakılan türkülerden hatırlanan yok, amma onunla adeta bütünleşen bir kaz tekerlemesi var ki burada onu zikretmezsek hikayenin bir yanı eksik kalır. Düğünlere katkısı kadar sürekli kaz gütmesiyle de meşhur kendisi... Emek harcadığı, onlarla bolca vakit geçirdiği için olsa gerek bu hayvancıklarla değişik bir duygusal bağ kuruyor...
Birisi her nedense kazlara değnek atılamış, kazın birinin ayağına isabet etmiş. Galiba kaz oracıkta ölmüş, ama Delifadime'nin iç dünyasında bu kadar basit değil olay. Sanki ölen kaz değil, sanki çıkan kendi canıymış gibi o ölüm anını baştan ayağa yaşamış ve yaşadığını söze dökmüş. Adeta hayvandaki iç kanamayı dakika dakika izlemiş, ayaktan başlayarak kafaya kadar gördüğü kararmayı kelimelere yansıtmış ve sevgili iri ve gösterişli kazcığına bir ağıt yakmış:
Dolum dolum dolanıyodu!
Ayağı gara, ayağının içi gara!
O gün iç yangınının ateşiyle yaktığı bu ağıtı zamanla her isteyene mutlu ve saf haliyle tekrar tekrar okumaktan yüksünmezmiş.
Onunla 1960'larda birlikte kaz güden birinin dediğine göre Leylek Alayı adlı türküyü de çok güzel söylermiş. Bugün neredeyse unutulmaya yüz tutmuş bu türkü aslında ilahi formuyla söylenen bir ağıtmış:
Nereye varırsak yüzümüz paktır
Bizim gözümüze bakmak istemez
Sürmesi kendinden çekmek istemez
Yavrusu yaralanan (bir rivayete göre de ölen) anaç leylek ağzından söylenen bu ağıta yanık bir ses ve içli bir söyleyiş gerek. Bunun ikisine de sahip olan Delifadime'nin ağzına bu ağıtın çok yakıştığı söyleniyor. Şimdi yukarıdaki kara kaz tekerlemesini bu ağıttan esinlenerek yaktığını söylemek yanlış olur mu?..
İstek türkülere geri dönelim... Düğün başlangıcında hayırlı olsun ziyaretini andıran düğünevine gidişini de zikretmek lazım. Genellikle çeyiz asıldığı gün gerçekleşen bu ziyarette istek türküler söyler, sonunda düğüncü bahşişlerini alır mutlu olurmuş. Bunlar bir yazma, bir kaç kuruş madeni para ve bir tabak baklavadan başka bir şey değildir. Baklavayı hemen orada yer, yazma ile parasını eve götürüp saklarmış. Bu küçük hediyelerden o kadar mutlu oluyor ki, başka düğünlerde ballandıra ballandıra anlatıyor... Her yerde reklamının yapılacağını bilen düğüncüler daha o gelmeden yazma ile parayı hazır ederlermiş.
Öldüğünde ondan kalan şeyler, işte bu düğünlerden topladığı bir çuval dolusu yazma ve bir teneke bozuk para imiş. Yakınları talan edip kapışmışlar. Kurtarabildikleri sadece bir sarı yazma ile bir kaç lira olmuş...
Allah özel kullarının yaşamını ve ölümünü de özelleştirir, kolaylaştırır. Bunu bildiğim için ölümünü merak edip sordum. Normal zamanlarda hasta olmazmış zaten de, ölüm döşeğine de düşmemiş. Ramazan ayında oruç ağız ayakyoluna gitmiş, dönüşte avluda yıkılmış. Koşmuşlar, orada ruhunu teslim etmiş, sen sanırsın canı orada kanatlanıvermiş...
Yıl 1996 idi, 73 yaşındaydı... 'Allah'ım ele düşürmedi, tertemiz gitti...'
21 Mart 2025
Emetilerin Dikhasan Koleksiyonu
Rahmetlinin fotoğraf merakı olduğu Eğretlilerin malumudur. Hemen herkesin fotoğrafı onda bulunduğu, lazım olanların büyüklerinin fotoğrafını kendisinden temin ettiklerini, çoğalttıktan sonra geri vermeleri şartıyla her isteyenin işini gördüğünü anlatıyorlar.
Bu fotoğrafları nasıl biriktirdiğine dair çeşitli rivayetler bulunuyor. Belediye'den, Kooperatif'ten vesikalıkları topladığı akla yatkın duruyor. Şu an Muhtarlıkta bulunan nikah kütüğü 1985'ten başlıyor, öncesi yok. Önceki defterlerin imha edilmesi söz konusu olunca, en azından fotoğraflarını almayı akıl ettiği senaryosu da geçerli olabilir. Fakat bir çoğunu da kişilerin kendisinden bizzat istediğini söylüyorlar. Eksik olan fotoğrafları, sağ ise kendisinden değilse yakınlarından bizzat istermiş. Böyle böyle koca bir koleksiyonu olmuş.
Hasan Emmi 2008 yılında vefat ettikten sonra bu geniş fotoğraf koleksiyonunun akıbeti bir müddet merak edildikten sonra unutuluyor. Bacıdede Seydi Değer'in ölüm defteri peşine düştüğüm vakit onu da hatırlatanlar oldu. Belge olarak fotoğraflar pek ilgimi çekmediği için oralı olmadım. Sonra Tıraka'nın Karar Defterini fotoğraflayıp kayıt altına aldığımız sırada bu koleksiyon yine hatırlatıldı. Bir yandan da 2008'den sonra bu koleksiyonun dağıldığına yönelik söylentiler kulağıma çalıyordu. Yani rahmetlinin biriktirdiği koleksiyonun bugüne geldiği bile şüpheliydi.
Evin en küçük çocuğu Bilal'e telefonda ulaştığımda vaziyet bu idi... Koleksiyonun eksiksiz olarak kendisinde olduğunu söyledi, böylece her şey olumlu olarak netleşmişti. Üstelik onları fotoğraflamamıza müsade edeceğini söylüyordu. Bu sevindirici gelişmenin üzerinden iki yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen bir türlü fırsat bulup da koleksiyonu kaydedemedik.
Turabilerin Ahmet Külte bu durumdan haberdar olunca 'Süreci hızlandırırım ben' demişti, bu kadar çabuk hızlanacağını bilemedim. On gün sonra fotoğrafların elinde olduğunu söylemek için aradı. Ertesi gün de zaten hemen işe giriştik, 18 Mart'tan beri üzerinde çalışıyoruz, inşallah bayrama Dikhasan Koleksiyonuna bütün Anıtkayalılar ulaşabiliyor olacak.
Kabaca koleksiyon hakkında bilgi vereyim. Üç bölümden oluşuyor. Biri büyük diğeri küçük iki albüm ve bir poşet; evet, bir poşet içine gelişigüzel doldurulmuş vesikalık fotoğraflar... Bazılarının ardında kimlik bilgileri yazılı bu fotoğrafların sayısı beşyüzün üzerinde, bine yakın...Onları düzenleyip yeniden fotoğraflamak iki günümü aldı. Çünkü bunlar ihtimal nikah kütüğünden alınmış evlilik fotoğrafları, bu yüzden gelin ve damat yan yana yapıştırılmışlar. Defterde öyleymiş ama çıkarıldıklarında dağılmışlar. Bazıları tekrar yapıştırma veya zımba, iğne yoluyla bir araya getirilmişler. Tabi bunlar azınlıkta... Ayrıca tekli olsun, eşleştirilmiş olsun fotoğrafların çoğunda isim yok. Olanların bir kısmının adı veya soyadı yanlış. Farkettiklerimizi düzelttik. Diğerlerinin altına isimleri yazarak fotoğraflamak oldukça zahmetli ve sıkıcıydı, bu yüzden uzun sürdü.
Albümlere gelince... Küçük olanda vesikalık fotoğraflar bulunuyor ve yarım kalmış izlenimi veriyor. Belli bir düzende sıraya dizilerek yapıştırılan fotoğrafların altına kişinin adı da yazılmış. Sanki poşetteki fotoğrafları bu albüme yerleştirecekmiş de Hasan Ağa'nın ömrü vefa etmemiş... Gerçi öyle bir projesi vardıysa bile üçüncü hatta dördüncü bir albüm gerekirdi...
Büyük albümde hem büyük ve toplu hatıra fotoğrafları hem de vesikalıklar karışık vaziyette bulunuyor. Rahmetli albüm sayfasının ön yüzüne belli aralıklarla büyük fotoğrafları köşelerinden yerleştirmek için malum kesikler atmış. Onları yerleştirdikten sonra boş kalan yerleri küçük vesikalıkları zamk yahut kaba bantla yapıştırarak doldurmuş. Bu albümün sayfalarında hiç boşluk yok denilse abartı olmaz. Ön yüzüne kesikler atılan sayfanın arka yüzündeki fotoğrafların tamamı yapıştırılmış, orada da boşluk yok...
Burada albümleri nasıl imal ettiğinden de bahsetmeliyiz. Rahmetli Dikhasan bilindiği üzere gariban bir adamdı. O günün şartlarında ortalama bir aile için bile lüks sayılacak hazır albümlerden onun bir kaç tane temin etmesi mümkün mü? Kendi albümümü kendim yapayım diye düşünmüş. Yıl sonlarında boşa çıkan duvar takvimlerinin büyük kartonlarını kesip biçip ciltlemiş. Ciltleme işini de bulabildiği kaba saba bantlarla yapmış. Kartonların bir yüzü beyaz veya gri, diğer yüzü üzerine poster, aylık takvim basılı halde... Birinde 9 diğerinde 7 kartonu albüm yaprağı haline getirmiş... Hani büyük albüm sayfalarında hiç boşluk bırakmamış dediydim ya, nefeslensinler bari diye acındığı için konulan minik boşluklardan takvimin hangi kuruluşça bastırıldığını anlayabilirsiniz.
Büyük albümde sıkılaştırma o kadar abartılmış ki, bazı büyük fotoğrafların zararsız köşelerine bile küçük vesikalıklar iliştirilmiş. Bir büyük fotoğrafın altında unutulmuş ondan daha küçük bir fotoğraf bile buldum. Çavuş Mehmet Tüblek'e ait bu fotoğrafı sosyal medyadan paylaşmıştım.
Üst üste binmiş, yapıştırılmış, üzerinde kocaman bant bulunan, bir köşesi yırtılmış veya benzer sebeplerle zedelenme tehlikesi bulunan fotoğrafları birbirinden ayırmak çok zordu. Oysa sayfayı bütün olarak veremezdik, tek tek ayıklanmaları gerekirdi. Bunu da sağolsun Mustafa Ayas yapıyor. Sayfanın birini saydım 65 fotoğraf vardı, her birinin kesilip kırpılması, biçimlendirilmesi, varsa bir arızası yapay zeka yoluyla temizlenmesi uzun sürüyor...
Eskilerden Allah razı olsun, kıt imkanlarıyla bir şeyler yapmaya çalışmışlar. Hayattayken sağdan soldan gelen 'N'etcen? Heç mi işin yok? Ne faydası va?' gibi eleştirilere kulaklarını tıkamış, merakları ve ilgilerinin peşinden gitmişler. O gün için faydasız bir meşgale gibi görünen bu işlerin ürünü, inşallah dualarımız sayesinde bugün salih amel hükmüne geçer.
Bir teşekkürü de sonradan gelenler hak ediyor. Hasan Kaya'nın çocukları, babalarından kalan bu güzide mirası korumuşlar, sağda solda heder olmasına izin vermemişler. Fotoğraflama teklifimize önce çekinceli yaklaştı Bilal. Anlayışla karşılanması gereken bir tavırdı, koruma düşüncesiyle böyle davranıyordu. Fakat ne kadar korursan koru, zamanla fotoğrafların bozulmasına engel olamazsın. Nemlenir, ıslanır, yırtılır, yanar; başına her şey gelebilir. Dijitalleştirmek bir bakıma onları yedeklemek gibi olacaktı. Bunu izah edince ancak razı oldu.
Neticede şimdi bu durumdayız. Serbest erişim sağlanınca koleksiyona her baktığınızda Dikhasan Emmi'ye Fatihalarınızı gönderirsiniz artık...
06 Mart 2025
Arapgızı
Arapkızı (biz Arapnine desek de ahali arasındaki lakabı buydu) Kezban Haykır, Arap Selim'in torunu olduğu için böyle anılmaktadır, o halde işe dedesinden başlamalıyız.
Şu açıklamayı yapmak da gerekli, Eğret ağzında Arap kelimesinin ırk bildiren anlamı yoktur. Esmer derili insanlara Arap denilir, başlıbaşına Araplar sülalesi, Araphüseyin ve Omarcıkların Arap buna iyi birer örnek. Ayrıca siyah renkli bazı hayvanlara da özel olarak Arap denildiği olur. Bunun Arap milleti ile alakası olmadığı şuradan belli ki onlar beyaz tenli gruptan sayılır. Ayrıca Eğret ağzında zenci kelimesi de bulunmaz, şu durumda Afrika kökenli bütün insanlar Arap diye tanımlanır. Köleliğin henüz tam anlamıyla kaldırılmadığı zamanlarda bu insanları çalıştırmak yaygınmış ve onlara da Arap denilirmiş.
Gelelim Arap Selim'e... Eğret erkek nüfusunu gösteren 1830 kayıtlarında adına rastlanmıyor, lakin 1904 kütüğünde Zenci Selim Oğlu künyeli çok çocuğu ve torunu var. Buradan anlayacağımız şudur, Arap Selim 1840'tan sonra Eğret'e geldi.
Bunun kaydı küreği yok, Arapselim'in köye gelişiyle ilgili yaygın anlatı şöyle: Büyük büyük dedem Veyisoğlu Halil, Hicaz'dan dönerken orada gördüğü bir zenci çocuğu yanına alır. İki aydan fazla süren yolculuk boyunca çocuk deve sırtındaki sepetteymiş. Bu ayrıntı o kadar yerleşmiş ki hafızalara, hala Selim'in torunları 'Bizi köye sepette getirmişler' diyorlar.
Halil Dedemin Arapselim'i köye getirme amacı hakkında iki söylenti var. İlki Selim'i büyüyünce yanında bekar durdurup rahat etmek için kaçırdığı, ikincisi ise Selim'i kimsesiz bir çocuk olarak bulduğu, tamamiyle insani sebeplerle yanına aldığı... Sonuçta Eğret'te köle olarak yaşamadığı, köyün en köklü sülalelerinden Hacıların kızıyla evlendiği, çocuklarının evlilikleri de aynı şekilde olduğu göz önünde bulundurulursa Veyisoğlunun Selim'i sahiplenme, hatta evlat edinmeye yakın bir niyetle Eğret'e getirdiğine hükmedilmelidir.
Burada işimiz sülale incelemesi değil, Arapgızı'na ulaşmaya çalışıyoruz. Bu yüzden Arapselim'in oğulları dursun şöyle, bir kızı var adı Hanife... Asıl Arapgızı kendisi olan Hanife'yi yine köklü sülale Hacımahmutlardan Hüseyin'e veriyorlar. Kocası vefat ettiğinde Arapgızı Hanife'nin dört çocuğu var, fakat bu yetimlerden biri Cihan harbinde kalıyor, biri de küçükken ölünce geriye iki yetim kızıyla kalakalıyor. Kızların küçüğü Uykucu Ömer Şen'in anası, bizim aradığımız ise büyük kız Kezban...
Kezban 1888 yılında doğdu, dört kardeşin büyüğüdür. Yüzyılın başında vefat eden babasına değil de, dul annesine izafe edilerek Arapgızı diye lakaplanmasının başka açıklaması yok; Hacımahmutların torunu olduğu unutuldu, ana-dedesi Arapselim'e bağlandı.
Onu Himmetoğlu Hasan ile everdiler. O vakitler kız çocukları küçük yaşta gelin ediliyordu, ama Kezban'ın evlilik tarihiyle ilgili net bilgi yok. Kocası 1. dünya savaşı başladığında halen askerdeymiş, büyük ihtimal temel askerliği bitmiş rediflik döneminde cihan harbine yakalanmıştı. Bundan yola çıkarak evlilik tarihini 1910 gibi düşünmeliyiz. Çanakkale'ye giderken iki oğulları bile varmış, Kadir ve Ömer...
Himmetoğlu Kel Hasan (lakabı böyleydi) Çanakkale'den dönemedi. Yaşadıkları zaten kolay değildi de, Arapgızı'nın bundan sonraki hayatı daha bir çileli olacaktır. İki oğulları vardı, büyüğü Kadir zaten hastacaktı, çok yaşamadı öldü. Sakınılan göze çöp batarmış 'Ömerime iyi bak' diye Kel Hasan'ın emanet ettiği küçük oğlu da dambeşten düştü, üstelik başına da ağır bir şey isabet etti. Bu olaydan sonra çocuğun adı 'Gambır Ömer' olarak kalacaktır.
Kelhasan'dan dul kalan Arapgızı Kezban Hanım'ın tekrar kocaya varması gerekiyordu, ama bunun için önünde hukuki bir engel vardı. Zira Kelhasan'ın şehit olarak vefatı resmiyet kazanmamıştı. Çok cepheli koca savaştan bitik olarak çıkan devlet sistemi sağlıklı çalışmıyor, askerinin ölüsünü dirisini bile tespit edemiyordu. Mütareke gereği zaten ordu dağıtılma aşamasındaydı. Şu halde Arapgızı, benzer durumdaki Eğretli kadınların yaptığını yapacak, Karahisar Kadılığına müracatla kocasının şehadet şerbetini içtiğini tescil ettirecekti.
Mahkemede Çolömerin Halil ile Müdüroğluların Halil şahitlik ettiler. Buna göre, Himmetoğlu Hasan oğlu Hasan; İkinci Kolordu, Altıncı Fırka, Onyedinci Alay, Birinci Tabur, İkinci Bölük, İkinci Takım, Onbirinci Manga neferi iken, 11 Temmuz 1915 sabahı Seddülbahir'de sol omuzuna şarapnel isabet ettiği, iki saat kadar sonra, saat 10.30 sıralarında şehiden vefat ettiği kayda geçirildi. Ayrıntılı olarak bu bilgilerin yer aldığı mahkeme kararı büyük bir kağıda yazılarak Kezban Hanıma teslim edildi. Artık tekrar evlenmesine bir mani kalmamıştı.
Bu koca kağıtta yazılanlar aslında basit bir gaiplik davası kararı iken, sonradan Kelhasan'ın şehitlik beratı olarak düşünülmüş ve torunları tarafından bugüne kadar saklanmış. Kadir Haykır Abi bize gösterdiğinde hikayesini de anlattı. Ninesi Arapgızı bu karara ilk zamanlarda gözü gibi bakmış. Kağıt yapısı gereği ve sürekli açılıp aynı yerlerden katlanmasından dolayı üzerinde yatay ve dikey çizgiler oluşmuş. Bu çizgilerden biri uçtan yırtılmaya başlayınca Kezban Hanım iğne iplikle dikerek yırtığı durdurmuş. Kendisi ölene kadar belgeyi muhafaza etmiş. Ondan sonra ise eski yazılı karar, içeriği bilinmediğinden olsa gerek, kıyıda köşede kalmış. Sert ve kalın kağıt katlanınca daha sert durduğu için, tuz kabı olarak kullanılan koca bir ağda gabıcağına kapak vazifesi bile görmüş. Sonradan merak edip birine okutmuşlar ki bu kağıt parçası dedelerinin şehadet delilidir. O günden sonra onlar da itinayla muhafaza yoluna gitmişler. Kadir Abi fotoğrafını çekmemiz konusunda bile çekinceliydi...
Uzun parantezi kapatıp Arapgızı'nın hikayesine devam edelim. Durup dururken mahkeme yoluna gitmemişti, kendisine bir talip vardı. Yakınlarda hanımı vefat eden üç çocuklu Çakaloğlu Bekir evlenme teklif ettiği içindi bütün bu mahkeme safahatı. Aslen Bolvadinli olan Kel Bekir ile evlenmeleri böyle gerçekleşti.
İkinci evliliğini 1920 öncesinde, mahkeme kararından hemen sonra yaptığı anlaşılıyor. Çünkü elimizde bu tarihte Kelbekir ile evli olduklarına işaret eden bir makbuz bulunuyor. Ne münasebetle yapıyorlardı bilmiyorum, herhalde vergi belirlemesine esas beyanname gibi hayvan varlığını gösteren belge düzenliyorlarmış. İşte 1920 tarihli o belgede "Kel Bekir zevcesi Kezban"ın iki sığır sahibi olduğu yazıyor. Sığırların sahibi Arapgızı gösterildiğine göre Kelbekir'in içgüveyisi olduğunu da çıkarabiliriz bu belgeden...
Kimin olursa olsun, belgenin düzenlenmesinden iki yıl sonra ineklerden eser kalmadı. Çünkü 1921 baharından itibaren Eğret işgal edilmeye başlanmıştı. Yunanlar bir buçuk yılda köyün yenilebilir hayvan varlığını sıfırladılar. Koyun keçi, kaz tavuk, inek dana hatta öküzleri bile kesip yediler...
Yunan kovulduktan sonra 1922'de Ali Osman, 1924'te de Halil adını verdikleri iki oğulları dünyaya geldi. İki yıl sonra Kelbekir de vefat etti... Belki önceden söylemeliydim, iki kocasının durumuyla ilgili Kezban Hanıma atfedilen bir nükte var, 'Benimki de gader işde, ilki Kelhasan, ikincisi Kelbekir, saçlısına denk gelemedim' deyesiymiş. Fakat kel olsun, kör olsun ikinci kocası da ölünce Arapgızı tam altı çocuklu bir duldu. Gerçi Kelbekir'in iki kızı gelin edilmişti, ama işte dört oğlan öylece duruyordu. Ve Kezban Hanım 38 yaşındaydı. Bundan sonra evlenmedi...
Yıllar geçti, Ali Osman ile Halil küçüktüler, ama Gambırömer ve Kelbekir'in Mustafa artık delikanlıydı. 1934'teki soyadı uygulamasında şehit kocasının sülalesine paralel olarak Haykır soyadını seçtiler. Bu seçimde Ömer'in etkisi olabilir, ama Kelbekir'in Mustafa da itiraz etmemiş.
Bundan sonra Arapgızı Kezban Hanım, kendi oğlu Gambırömer'e Gocaguliz'in kızını aldı. Yukarıda sözünü ettiğim Kadir Haykır Abi ondan torunudur. Kocasının oğlunu dul bir kadınla everip içgüveyisi olarak onun evine yerleştirdi. Herkesçe Yenimısdık diye bilinen meşhur bakkal budur.
Kelbekir ile ortak oğullarının büyüğünü, yine dul bir kadın olan Çullugızı ile everip onun evine yerleştirdi. Komşumuz olduğundan çok iyi bildiğim Ali Osman Çavuşun hikayesi böyle. Küçük oğlu Halil'i de everdikten sonra, bütün yavrularını uçurmuş bir anakuş huzuruyla kendi yuvasına çekildi. Burası, yukarıda sözünü ettiğim Guyuderesi'ndeki evidir.
Komşularının dediğine göre bu uzun boylu, zayıf, esmer kadın evinde yalnız yaşarmış. İzmir'e yerleşen Halil, ailesiyle yılda bir kere geldiğinde orayı silip süpürüp sıvarlar böylece evin genel bakım ve temizliği yapılırmış. Evine sadece namaz kılmak ve yatmak için gittiğini, gündüzleri vaktini genelde fırında geçirdiğini de söylüyorlar. Burada kendisine ikram edilen pide, hamırsız, bükme gibi ikramları da geri çevirmez; yerken sürekli bir şeyler anlatıp kendini dinletirmiş. Kızdığına en kötü söz olarak 'yanı beli gazılasıcalar!' diyen, iyi yürekli bir kadın olarak anlatılıyor.
Bizim harabe halini bildiğimiz, şimdilerde temelleri ancak seçilebilen evinde Arapnine 1970 yılında vefat etmiş. 82 Yıllık ömrünün ancak 6+6=12 yıllık kısmında evliydi, bunlar da harp darp, işgal, yokluk kıtlık yıllarına denk geldi. Kırk küsür yıllık kesintisiz dulluğunun ne kadarını bu evde geçirdiği bilinmiyor...
Gamlı baykuş gibi neden hep tarihin hüzünlü levhalarını, insanların acıklı hayatını anlatıyorsun diyorlar. Öyle de onun için...
































































































