15 Eylül 2025

İki Fotoğrafın Hikayesi

 
    1969 İmar Planı albümündeki fotoğrafların her biri konuşulmayı, analiz edilmeyi hak ediyor. Bunlardan ikisi yeni biçimlenmeye başlayan Galipbey caddesinden bir dakika arayla çekilmiş olanlardır.


    Caddenin güney yanında, Eyüp Çetin'in ev hizasından çekilmiş ilk fotoğraf. Tahminen şimdi fırın bulunan binanın olduğu yerler... Üç fotoğraf karesi birleştirilerek bir görüntü elde edilmiş. Zira dediğim yere sabitlenmiş bir makineyle böyle geniş bir açıyı yakalamak o günün teknolojisiyle mümkün değil. 

    Birinci karenin merkezinde PTT binası olmak üzere iki yanında Belediye binası ile Göçmen Süleyman Sancak'ın evin küçük bir kısmı görülüyor. Belediye binasının kalan kısmı ikinci karede ve Gıvık Şükrü Aydın evi ile yeni Karakol binası son karede yer alıyor. Bu üç kare, makine sabitlendiği yerde yaklaşık onar derecelik açıyla batıya doğru çevirmek suretiyle çekilmiş. Üç ayrı karenin birleştirme noktalarındaki isabet oranı şaşırtıcı derecede yüksek. Sadece Belediye ve PTT önündeki duvar kenarına uzatılan telgraf direklerinde hafif bir sapma dışında objeler başarıyla birleştirilmiş. Baktığında, insana tek fotoğrafmış izlenimi veriyor.

    Bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, bütün yüzlerin Belediye'ye dönük olduğu dikkat çekiyor. Orada Başkan Mustafa Erdem ile meşhur Mühendis olduğunu düşündüğümüz şık görünümlü bir zat bulunuyor. Çocukların ve büyüklerin ilgisi onlara mı, yoksa Belediye önüne park etmiş otomobile mi olduğu tartışılır. O arabayı bir kaç karede daha göreceğiz. Mühendislik firmasına ait olduğu besbelli....

    Sıvasız Göçmen Süleyman'ın evin hemen alt tarafında bulunan PTT ve Belediye binaları hemen hemen aynı tarihte yapılmış gibi görünüyor.  Yalnız PTT duvarlarının henüz küpeştesi atılmamış ve Belediye bahçe duvarlarının alt tarafı biraz kırılmış olduğu gözönüne alınırsa PTT'nin daha yeni olduğu da düşünülebilir. Ayrıca önündeki sarmaşığın çatıya tırmandığını da hesaba katarsak Belediye'nin daha eski olduğu fikri pekişir.

    Belediyenin aşağı ucunda eğri uzun bir sırık dikili olduğu dikkatli bakınca görülüyor. Önce onu bayrak direği olarak düşünmüştüm, tepede makara filan var çünkü. Sonra binanın hemen önünde çok düzgün demir direğin asıl bayrak direği olduğunu fark edince, o eğri sırığın sokak lambası olduğunu anladım. İlk defa Çakır Osman Erdem döneminde köyün belli noktalarına bu direklerden dikilerek geceleri lüks lambasıyla aydınlatıldığını söylüyorlar. Acaba Belediye binasıyla bu direğin yaşı aynı olabilir mi? Yaklaşık dört yıl sonra, Anıtkaya'ya elektrik gelmesiyle bu direkler tamamen tarih olacak...

    Fotoğraftaki insanlara gelince... Belediye önündekilere dikkatle bakan meraklı çocukları söylemiştik. Aynı merkeze doğru bir kaç büyük köylünün de yürüdüğü görülüyor. Yalnız daha aşağıdan, sol köşeden dönüp gelmekte olan okul alayı önemli. Belli ki İlkokulun öğle paydosu vakti gelmiş. Arkadaki yedi sekiz kişilik grubun öğretmenler olduğunu tahmin ediyorum. Daha gerilerde ikişer üçer kişilik öğrenci siluetleri de var. Coşkuyla evlerine dağılan asıl öğrencilerin Han'ın arası ve pazaryerinden yukarı doğru, çeşme arasından da Mezerböğrü'ne doğru çoktan uzaklaştıklarını tahmin etmek güç değil. Yalnız bir çocuğun elinden tutmuş yukarı çıkmakta olan şık beyefendiye dikkatinizi çekerim.



    Çocuğun elinden tutmuş yukarı doğru adımlayan şık beyefendinin öğretmen olduğunu düşünüyorum. İkinci fotoğrafta oldukça yol alıp Göçmen Süleyman'ın ev hizasını geçmiş görünüyor ve ilginç bir şekilde baba oğul fotoğrafçıya bakıyorlar. Onların aldığı yolu düşünerek ikinci fotoğrafın daha yukarıdan ve geriden çekildiğini düşünüyorum. O zaman var mıydı bilmiyorum, belki Tuna'nın ev denginden filan...

    İkinci görüntümüz de yine üç fotoğrafın birleştirilmesinden oluşmuş. Açı değiştiği için olsa gerek, ilk fotoğraf parçasında bu sefer Göçmen Süleyman'ın ev ile PTT'nin tamamı ve Belediye'nin yarısı; ikinci parçada Belediye'nin diğer yarısı ile Gıvık Şükrü'nün evin tamamı ve Keliban'ın evin yarısı; son parçada da Keliban'ın evin diğer yarısı, Karakol, Atatürk büstünün bulunduğu anıt köşesi ve Kooperatif binasının duvarları bulunuyor. Görüldüğü üzere açı çok genişlemiş. Şimdinin imkanlarıyla bile aynı noktadan bu açıyı yakalamak mümkün mü bilemiyorum...

    Bu kadar geniş açılı bir manzarada ister istemez obje zenginliği göze çarpıyor. Belediye önünde bir dakika önceki manzara değişmemiş, meraklı çocuklar hala oradalar, çünkü otomobil ve yolcuları hala orada, daha hareket etmemişler... 

    Yalnız tam karşılarındaki Kooperatif önüne bir traktör römorkuyla yanaşmış görülüyor. Römorkta bir kişi bir şeyler indiriyor besbelli. Hemen arkasında biri askılı pantolon ve başına büyük gelen şapkasıyla iki çocuk, elleri ceplerinde bütün bu manzarayı uzaktan seyrediyorlar. Yolun daha  ortasında kooperatife doğru yürümekte olan kişi ise yetişkin birine benziyor. Kendinden emin bir şekilde adım atarken her şeyin farkındaymış gibi, dönüp makineye bakarken yakalanmış.

    Ve öğretmen kalabalığına bir dakika içinde yenileri eklenmiş. Asıl dikkat çekici olan ise yeni fotoğrafta görülen Göçmen Süleyman'ın gocagapı... Bir kanadı aralanmış bu kapının hemen önünde bir kadın görülüyor, sanki kucağında bebek var... Kucağındakini ve kendisine bakmakta olan önlüklü kız öğrencinin kim olduğunu bilemeyiz, ama bu kadın Göçmen Süleyman'ın hanımı Emine Sancak olmalıdır...


13 Eylül 2025

İlbulak Ve Tarih Turizmi


    Bu yazı dağlarda geçirdik. Nisan ayında daha meşeler göğermeden başladık İblak yürüyüşlerine. Zeminde her tür yeşillik ictimadaydı; beyaz çiğdemlerin son demi, sarı pambırpap çiçeklerinin en tozlu zamanıydı. Tek tük lale ve sümbüller uyanıyordu... Şimdi meşe yaprakları sararmaya durdu, yakında her yanı bakır rengi ağır bir manzara kaplar. Kart ve sert yapraklar arasında gobaklar yumruldu, pelitler şapkasına dar geliyor. Kısaca İlbulak kışa hazırlanıyorken biz de yürüyüşleri bitirdik.

    Dağ yürüyüşlerinin amacı, bütün yönleriyle İlbulak dağını tanımaktı. Deretepe Eğret serisiyle belli başlı mevkileri tanıtıcı yazılar yazıyoruz. Başkalarından dinlemekle bir yeri öğrenip tanıyamıyorsun. E kendin bilmediğin bir şeyi nasıl anlatacaksın. Bu yüzden mümkün olduğunca gidip gördükten sonra dinlediklerinle birleştirip sonuca varmak gerekiyordu. Dağı karış karış dolaşalım dedik...

    Amacımıza hemen hemen ulaştık, doğuda Resulbaba tepesinden batıda Sivrikaya'ya kadar uzandık. Bu hatta üzerinde dolaşmadığımız çok az yer kaldı. Vaktini bekleyen yazılar var...

    Yalnız bu dönemdeki yürüyüşlerimiz dağın zirvesinde kaldı. Bir türlü eteklere inemedik, hep göğe yakın yerlerde, ortalama 1500 rakımdaydık. Diğer bölümleri gelecek yıla bırakarak dorukları değerlendirelim.

    İlbulak dağlarının askeri açıdan stratejik önemini ilk defa Fahrettin Altay anılarında okumuştum. Paşa bu dağ sırasının Altıntaş ovası, Sincanlı ovası ve Afyon ovasını hakim bir konumda olduğu için gözlem ve keşif için çok önemli olduğunu söylüyor. Nitekim 27 Ağustos 1922 günü ikindiye doğru keşif kollarını bu yüzden İlbulak'a göndermiş. 

    İşte bu bilgiyi yürüyüşler esnasında yerinde pekiştirme imkanı buldum. Gerçekten de her yer ayaklarının altında görünüyor. Gerçi eskiden beri işitirdik, dağdan baktığında Eğret'e bağlı kırk küsür köyü sayabilirlermiş. Gece karanlığında titreyen ışık kümelerini sayarak biz de bunu denerdik. 

    Fakat işte şimdi bunun haricinde başka noktaları da gözlemleyebiliyordum. Özellikle Büyük Taarruzun ilk dört günü müthiş hareketlilik vardı şu dağlar ortasındaki ovada. Okuduğum hatıra, ceride, rapor, tutanak ve benzeri yazılardan; izlediğim, dinlediğim anılardan öğrendiğime göre bir asır önceki savaş hareketlerini mevki, yön ve nokta olarak görebiliyordum. Adeta Büyük Türk Taarruzu gözümün önünde yeniden canlandı. Yunan ihtiyatının bozuluşunu, can havliyle batıya doğru kopuşunu, Eğret baskınını, Çirçir saldırısını, Olucak yangınını ve daha neleri bir bir izledim.  Böylece yakın tarihi daha iyi anladığımı gördüm.

    Sadece üç tarafındaki geniş ovaların hakimi olduğu için önemli değil İlbulak... İşgalciler bekledikleri Türk hücumu sırasında ikinci direnek hattı olarak düşünmüşlerdi bu dağ sırasını. Bu yüzden 1922 baharında savunma mevzileri hazırladılar. Resulbaba'dan Demirce sırtlarına kadar uzanan bu mevzilerin batı ucu, 15 yıl önceki ağaçlandırma sırasında bozulmuş. Fakat Almalı denginden Resulbaba'ya kadarki kısımları hala belirgin. Tam tepedeki kendini korumuş bu mevzi çizgisinde yakın zamanlara kadar mermi ve kapsul gibi kalıntılara rastlanırmış. Bütün bunlar sizi ister istemez bir asır evvele götürüyor...

    Mevzilerin sağlam kaldığı kısımdan Afyon istikameti de çok net görülüyor. Altay Paşa'nın tarif ettiği yer tam da buralar olmalı. Ayrıca Resul Baba'nın asırlar önce tam da bu noktaya gözetleme kulesi gibi bir makam yaptırmasının birinci sebebi stratejik konum olabilir. İşte bu tepedeki mevzilerin zirveyi tamamen çevrelediğini de ayrıca belirtmek lazım...

    Aşağıdaki ovada yüzyıl önceki çarpışma ve hareket noktalarını belirlemeye çalışırken, kendimi bir anda Büyük Taarruzu anlatırken buldum. İşte süvari alayları gece karanlığında şurada birbirinden koptular. Yanlış tarafa yönelen birlikler, şurada kuzeye kaçan Trikopis kamyon koluna saldırdı. Bir sürü kamyonu tahrip edip bir o kadar esir aldılar. Bu esirler arasında bir Yunan kızı da vardı... Bak Prens Diyenis'in  Tümeni şu meydanda gecelemişti. Sabahın köründe kendilerinin onda biri büyüklüğünde Türk süvarisinden öyle bir baskın yediler ki, uzun süre ne olduğunu anlayamadılar. Diyenis'in çadırı da bu saldırıdan isabet aldı, ilk şoku atlattıktan sonra apar topar kaçışa başladılar...

    Ben kendi kendime böyle kah konuşarak, kah susarak anlattım; ama sonradan aklıma geldi, bunun tam da burada başkalarına anlatılması lazım. Bizde tarih öğretimi tamamiyle soyut olduğu için öğrenciye sevimsiz gelir. Bu yüzden tarihimizi ne öğretir ne de sevdirebiliriz. Ben burada görüp somutlaştırarak daha iyi öğrendiğime göre aynı uygulamayı kendi çocuklarımıza neden yapmayalım. Şimdiki aklım ve imkanlarım olsaydı, Anıtkayalılarla birlikte Olucak, Yenice, Bayramgazi, Çatalçeşme ve Saadet öğrencilerini buraya getirip kendi yerel tarihimizi göstere göstere anlatırdım...

    Ve hatta göstererek tarih anlatımı yöntemini öğrencilerle sınırlı bırakmayıp, meraklı ve istekli yetişkinlerle sürdürmek gerekir bence... Hem bu esnada herkes bildiğini anlatarak katkıda bulunur, böylece yeni bilgilere ulaşılır. Etkileşimli öğrenme denilen bu yöntem ders havasında olmayacağından sıkıcılıktan uzak, eğlenceli bir kültürel etkinlik gibi düşünülebilir. Adına ister dağ yürüyüşü de, ister piknik, istersen tarih turizmi, fark etmez...

    Bizde tarih turizmi, özellikle savaş tarihine dair turizm, 90'ların başında Çanakkale gezileriyle başladı. Kısa sürede o kadar ilgi gördü ki, Çanakkale gezileri adıyla bir sektöre dönüştü. İnsanlar hem geziyor hem tarihini öğreniyordu. Bundan on yıl kadar sonra, 2000'lerin başında Kocatepe gezileri başladı. Son yıllardaki artan ivmeyle Kocatepe de layık olduğu ilgiye mazhar oldu...

    Kanaatimce artık sıra İlbulak'a geldi... Kocatepe'den anlatım, taarruzun ilk iki günü için idare eder; ama bütün bir Büyük Taarruz anlatımı için daha geniş perspektif sunan bir yer lazım. O yer, yukarıda açıklandığı üzere İlbulak dağlarıdır... Oradan doğuya baktığında Eskişehir sınırını, kuzeyde Altıntaş ovasını, güneyde taarruzun başladığı Kocatepe'yi ve nihayet batıda Dumlupınar'ı aynı anda görebilirsin...

    Benimki de bir hayal işte... Lakin unutulmamalı ki her şey hayalle başlar...



11 Eylül 2025

İnsan Unsuru

    
    Kahvenin önünde beş altı kişiden oluşan küçük bir halkaydık. Yine her zamanki sohbet konusu kuraklık, bereketsizlik, verimsizlik ve yanlış hükümet politikaları sonucu tarım ve hayvancılıktaki açmazlardı. İleşberliğin gittikçe zengin uğraşı haline geldiğini, fukara kısmının gerekli yatırımı yapamadığı için tarladan bir şey kaldıramadığını, en karlı ileşberliğin hiç bir şey ekmemek olduğunu filan söylüyorlar, hep birlikte gülüşüyorduk.

    Birisi basit bir hesap yaptı ve günaşık ekildiğinde tarlayı kaç kez traktörle elden geçirmek zorunda kaldığını mazot fiyatına endeksleyerek maliyet çıkardı. Buna tohum ve biçer parasını da ekleyince, bu seneki günaşıktan ettiği masrafı çıkarırsa kendini karlı sayacağını söyledi. Yıl yıl ekin ve nohutta da benzer durumlar yaşanıyormuş.

    Çok örnekler verildi, her birinin sonunda ağlanacak halimize güldük. Anlatılan bir güncel olay çok ilginçti. Daha önce kahramanından bizzat duyduğum olaya göre, işin içine insan unsuru da giriyordu. Yani ileşberin şu halinde tek etken sadece kuraklık, bereketsizlik, yağmur yağmaması, pahalılık filan değildi. İleşberin kendisi de bu sonucun müsebbibi gibi görünüyordu.

    İleşberlik ve koyunculuk yapan bir ailede baba bir nohut tarlasının biçerdöğerle hasat edildiğini görmüş. Akşama doğru oğluna tüyoyu vermiş ki gece taze biçilmiş o tarlaya soksun koyunları... Babasının tavsiyesi üzerine yatsı gibi sürmüş koyunları... Ziyan derdi de olmadığı için kafası rahat, sürüyü çevirme gereği duymamış... Mal kütür kütür yayılırken ayın aydınlığında fark etmiş veya bir başkasının uyarısıyla ayıkmış; meğer tarlanın ortasında kalan büyük bir kısmı henüz biçilmemişmiş. Sürüyü çevirip çıkarmış, ama iş işten geçmişmiş, bu vakte kadar basbayağı yaymış elin nohudunu. Bir iki dolaşımdan sonra biçimin yarım bırakıldığını nereden bilsin, ilk bakışta tarla tamamen biçilmiş gibi görünüyormuş. Neyse, olan oldu artık... Durumu anlatınca babası da şaşırmış, çünkü biçerin tarlaya girip biçmeye başladığını kendi gözleriyle görmüştü...

    - "Yapacak bir şey yok, tarla sahibi falancaya git, vaziyeti anlat, zararını karşılayarak helalleş" demiş. 

    Oğlan gittiğinde nohut sahibi de olgunlukla karşılamış ve;
    - "Olur böyle şeyler. Bizim tarlanın biçilen kısmından şu kadar nohut geldi, kalanından da bu kadar bekliyorduk, onu verin yeter." demiş. Demiş ama, istediği miktar çok fazlaymış çünkü o kadar nohudu kimse kaldırmamış. Bu yüzden itiraz edecek gibi olunca;

    - "Madem helalleşmek istiyorsun, şartım budur!" deyip kestirip atmış... Dediği miktarı ödemek zorunda kalmışlar... Yalnız benim bu halkada öğrendiğime göre, olay tam da çobanın düşündüğü ve bize anlattığı gibi değilmiş. Hikayenin yeni versiyonunu anlatayım, okurlarsa çoban tarafı da eksik kalan bu kısımdan haberdar olsun...

    Biçer aynen babasının gördüğü gibi tarlaya girmiş. Bir veya iki kez tarla çevresini dolaşarak biçmiş de... Yalnız biçerci dene çıkmadığını fark edip hemen tarla sahibini aramış, 'Böyle böyle, ne yapalım?' diye... O da 'Madem dene yok, biçme, boşuna biçer parası vermeyeyim' deyince tarlayı öylece terk etmiş. Yani bizim çobanın ziyan yaydığı filan yokmuş...

    Bu olay anlatıldıktan sonra tarla sahibini koro halinde ayıpladık. Çaylarımızı yudumlarken biri, herkesin böyle olmadığını, harama helala, haklı haksız kazanca dikkat eden nicelerinin de toplumda hala varlığını sürdürdüğünü bir örnekle anlattı, içimize su serpti...

    Olay yine güncel... Yenilerde yaşanmış yani... Malum köyümüzde çok patatesçi var şu sıralar... Tarlaya bir tesis kurarken çevresindeki mahsullere zarar verilmiş. Direk mi dikiyorlarmış, öyle bir şey... Patates eken yabancıya öncülük eden Anıtkayalı demiş ki "Madem komşu tarlalara zarar verildi, o halde bu zararı karşılamak gerekir." Böylece zarar gören tarla sahiplerine makul bir miktar nakit ödemesi yapılmış. Buraya kadar her şey normal... Bizim köylüler bu ödemeyi almış kabul etmişler, bu da gayet normal... Yalnız içlerinden birinin hanımı, kocasını uyarmış;
    - "Len Herif, biz tarladan bu gadâ gazanamıyoz. Bu para fazla, git yarısnı geri ve bâli..." Sonuçta parayı iade edip etmediklerini bilmiyoruz, bu önemli değil zaten... Önemli olan böyle bir hassasiyet gösterilmiş olmasıdır...

    Erdemli davranış hepimizin takdirini kazandı. Derken halkamızın büyüğünün aklına daha eskilerden bir olay gelmiş, onu anlattı. Yine bizim köyde yaşanmış. Elektrik direklerine tel çekildiği dönem olduğuna göre galiba 1972-73... Daha yenilerde, bir kaç yıl önce yaşanmış da olabilir, emin değilim... Direklere tel çekiyorar. Kamuya ait işlerdeki laubalilik bunlarda da var... İki kişi çekiyor, biri onların başında ne yaptığı belli değil... İki kişi iki direk tepesinde, yedi kişi direkler arasında, kim kime dum duma... Şoförü sorarsan minibüste uyukluyor ve daha buna benzer manzaralar... Yemek molasından sonra bir saat çalıştılar mı çalışmadılar mı belli değil, boşta gezenlerden birisi 'Teyze bir çay demlesen...' demiş... Anıtkayalılar oldum olası misafire ikramda cömerttirler. Kadın, işçilerin ricasını ikiletmemiş, hemen demlediği çayı yollamış. Kalabalık ekip, daha mesai bitimine iki saat varken o vakti çayın başında geçirmişler. Sonra eyvallah... 

    Beride bu olanları gözleyen ve kocası da benzer bir kuruluşta çalışan kadın dizini dövmüş;
    - "Heyvaak! Yoosam benim herif de mi eve bööne ekmek getiriyo!" diye kendi kendine hayıflanmış...

    İki Anıtkayalı kadının hak terazisinde hassas tartımları gerçekten sevindirici ve gıpta edilmesi gereken bir husustu. Ne yazık ki böyle insan tipinin azınlıkta olması, sadece Anıtkaya'nın değil bütün ülkenin genel sorunu olduğunda hemfikirdik. Birisi dedi ki;

    - "Ne zaman köyde böyle insanlar çoğalır, işte o zaman başta söylediğimiz kuraklık veya diğer doğal afetlere dayalı verimsizlik, bereketsizlik, genel ekonomik çöküntü gibi kötü gidişler düzelme yoluna girer. Çünkü asıl sebep insan unsurundaki bozulmadır..." Sohbet halkasındaki bir başkası lafa girdi;

    - "İnsan karakterindeki bozulma önemlidir, ama iyi ve dürüst insanlar hiç bir toplumda hiç bir zaman çoğunluk olmamışlar, hep azınlıkta kalmışlardır. Buna örnek olarak bütün Peygamberlerin ortaya çıkışı gösterilebilir. İnananları hep toplumun alt tabakasından bir avuç insandır... Dolayısıyla boşuna iyi insanların çoğalmasını beklemek yerine iyi insan olmaya bakmalıdır. O bir kaç iyinin yüzü ve gözü suyuna Allah bütün toplumu abad eder."

    İsim vermedim, naklettiğim olayların kahramanları Anıtkayalı gerçek kişilerdir. Yine isim vermediğim halkadaki gerçek kişilerle işte bunları konuştuk...



09 Eylül 2025

O Güdüyo Ben Çeviriyon

 
    Dün küçük çobanlar mevzusunu yazdık, sohbet konusu koyun ortakçılığıydı, bugün Hacapo (Abdullah Erdem)den benzer bir hikaye dinledik. Hacı'nın küçük yaşlardayken inek, dana çobanlığını biliyorduk. Bu kez koyun çobanlığına nasıl başladığını anlattı.

    Çakırmehmet bu bölgede çok etkin ve itibarlıymış. Çevre köylerin hemen hepsinde ticari faaliyetleri var, alıyor satıyor sürekli... Bu arada köylerde en az bir ortakçısı da bulunurmuş. Koyun, keçi fark etmiyor; ağalık edip birine sürüyü teslim ediyor... Mütemadiyen bu köyleri dolaşarak hem alavere yapıyor hem de ortakçıların takibini yapıyor, böyle hareketli bir hayatı var...

    Babası 1961 yılının Ekim-Kasımında Osmanköy'deki ortakçısından sürüyü alıp getirdiğinde Abdullah 12-13  yaşlarındadır. Yüz civarında koyundan ibaret küçük sürü artık ona emanet... Daha önce hiç deneyimli bir çobanın yanında çeltiklik filan da yapmamış. Bu, ilk koyun çobanlığı olacak... Ancak içindeki hevesle pek de zorlanmamış.

    Daha o dönemde köyün geniş arazisi, asfaltın iki yanında dönüşümlü ekilir, bir taraf ekin ise diğer taraf nadas olurmuş. O senenin durumuna göre, koyunlar batı tarafında güdülüyor. Abdullah da önüne kattığı sürüsünü herkesin güttüğü yerlerde dolaştırıp geliyor. Bu iş hoşuna gittiği için zorluk çekmemiş, tabi kendisine yardımcı olanlar da bulunmuştur. Buna ihtiyaç duyup duymadığı belli değil, kendi halinde dört beş ayı sorunsuz geçirmiş...

    Sonraki günlerde bazı koyunlardaki tuhaflığı fark etmiş. Nihayet bir gün o koyunlardan birinin kuzulama vakti erişmiş. Daha önce böyle bir tecrübesi yoktu, dolayısıyla kuzulatmanın acemisi... Burada imdadına Yumrukların Ahmet Ağa yetişmiş... 'Hayvanı şööne devircen, şurasını şööne galdırıp burasını böönece basdırcen. Guzuyu çıkardıkdan soona emzirip yalatcen...' filan diye hem göstermiş hem kuzulatmış. Gözlemlediği bu ilk olay ile bizimki aslında kuzulatmayı kavramış, kendine de güveniyor. Fakat Ahmet Ağa;
    - "Bubana de de 150 lire vesin, dölünüzü alıveren" diye teklifini yapmış. Döl almak bir koyuncu terimi, mevsimi geldiğinde guzuleci koyunların hepsini kuzulatana kadar sürüyü gütmek oluyor. Bizim Hacı bir görüşte kuzulatma işini kapmış, ama Ahmet Ağa onun bir çocuk ve tecrübesiz olduğunu düşünerek bu işin üstesinden gelemeyeceğini hesap ediyor.

    Madem bunlara bir çoban lazım ve madem hep buralardayız bari o kişi ben olayım, diye düşünmüş olabilir Ahmet Ağa... Çakırmehmet bu teklifi kabul etmemiş. Belki istediği ücreti yüksek buldu, belki  ona güvenmedi, yahut başka bir gerekçesi var... Dedik ya, her köyde tanıdıkları var, çevresi geniş... Gitmiş, döl alması için Beyköy'den bir çoban getirmiş; adam yetmiş yaşında...

    Beyköylü ihtiyar çobanla yıldızı pek barışmamış. Aliyeninguyu civarında güdüyorlar mesela, yolun öbür tarafına bölündü sürü... 'Git çevir şunnarı' diyormuş, sonra yolun kendi tarafındakileri de çevirmesini istiyormuş. Hacı'nın tepesi atmaya başlamış, zira adam oturduğu yerden çobanlık yapıyormuş. İlginç bir tabirle 'sürüyü o güdüyo, ben çeviryodum' diyor... Nihayet dayanamamış ve;
    - "Le galkıp o yandekileri de kendin çevirsen ya!" diye gürlemiş... 

    Çakırmehmet erken uyurmuş zaten, o gece de ilk akşamdan yatmış. Odada kalan çoban, Ağa uyuduktan sonra usulcecik eşyasını toplamış ve çekip gitmiş. Abdullah Abi bu gidişten memnun, ama sabah olayı öğrenen babası 'Çoban buluyoz adamı gaçırıyonuz, ne haliniz varsa görün!' diye çıkışmış... Yine bir başına kalan oğlu halinden şikayetçi değil ki, mutlu mesut ve başına buyruk çobanlığına devam etmiş.

    Ahmet Ağa'dan öğrendiği teknikle çoğu koyunu kuzulatmış. Bu arada fırsatını buldukça tecrübeli çobanlardan yardım istemekten çekinmemiş. Mesela Eselerin Hüseyin Eminç o sırada Gobaklarda çobanmış, sürüsüne ve kendisine gözkulak olmasını rica etmiş. Kabul etmiş bunu Hüseyin enişte... Hatta ertesi gün sürüyü ağıla getirmesi konusunda da sözleşmişler...

    Tabi Çakırmehmet de boş durmuyor, onun da planı var:
    - "Yarin sürüyü Beyköy'e sürün" demiş. Orada yeni bir ortakçı bulmuş meğer... Oysa, o vakte kadar 80 kadar koyunu kuzulattığını söylüyor Hacı... İşi hemen hemen öğrenmişmiş yani.

    Çaresiz götürüp teslim etmişler Beyköy'deki ortakçıya... Sonrasının önemi yok... Köye döndükten sonra gözü bir şey görmemiş; koyunu güttüğü, çevirdiği, suladığı vb. sürüyle vakit geçirdiği her yer zindan olmuş. O kadar alıştığı ve sevdiği koyun çobanlığında ilk ve son deneyimi böyleymiş...



07 Eylül 2025

Alagabaklar

 
    Çocuklar eskiden çok erken hayata atılırlarmış. Kız çocukları ev işlerini, fırın işlerini daha oyun çağları bitmeden öğrenir, ayrıca aynı dönemde çeyizlerini hazırlamaya da başlarlarmış. Oğlan çocukları ise hem oynar hem çobanlık yapar, hem oynar hem ileşberlik öğrenir, hem oynar hem büyürlermiş. Şimdiki gibi el bebek gül bebek değiller yani...

    1976 veya 77 Haziran ayı idi, son haftasındayız, okullar tatile girecek. Rahmetli Kemik Mehmet Patlar okula gelmiyor. Ali Zafer Durna öğretmenimiz... Neden gelmediğini sordu, bilen yok... Derken eski asfalttan gürültülü bir kalabalık geçtiğini gördük. Sağlık ocağı inşaatına giden ustalar, işçiler... Aralarında bizim Mehmet de var ve bir gözü bizim sınıf penceresinde... Galiba abisinin de bulunduğu kalabalığın arasından bizim sınıfa bakarken 'Ben büyüdüm, işe gidiyorum, ne işim var sınıfta!' der gibiydi...

    Geçen gün birisi anlatırken duydum. 'Üç veya dördüncü sınıftayken öğretmen beni çifte giderken gördü, çok korkmuştum.' diyor... Korkusunun sebebi, okulda olması gereken bir saatte onu dışarıda gördüğü için kızacağını düşünmesiymiş. Ertesi gün okula vardığında hiç de kızmamış öğretmeni. O kadar küçük bir çocuğun çifte yollanmasındaki acınası durumu fark etmiştir öğretmeni, çocuğun kızılacak bir yanı kalmamış ki... Dediğine göre bırak pulluk kaldırmayı, öküz koşmayı; o yıllarda an tümseğine veya bir taşa yanaştırmadan eşeğe bile binemezmiş...

    Benzer hikayeleri Dayımdan da dinlemiştim. İçlerinde o yaşta çift sürme, mal gütme, bol bol korku, biraz ürperti, ara ara komedi ve her şeyiyle buram buram çocuk saflığı bulunduran hikayeler...

    Öküz gütmeye tek başına göndermezmiş Dedem... Geceleri de kırda kaldıkları için, bir büyüğe teslim eder onun yanından ayrılmamasını tembihlermiş. Bir keresinde Aşşağılıların Osman Öncül emminin yanındaymış. Demiş ki 'Ha yiyenim, sen gündüz çevir, ben gece güden!..' Böyle  adil(!) bir işbölümü yapmış rahmetli... Dediğini uygulamışlar; Dayım gündüz akşama kadar büylek ile dellenen malların peşinde koşturur durur, gece olduğu zaman da Osman emmiye nöbeti devredermiş. Emmi de herkesle birlikte uykusu gelince vurur kafayı yatar, sabah gündüz saatlerine dahil olduğu için malları toplamak yine Dayıma düşermiş...

    Bir gece Hacıahmedinguyu civarındalar... Hangi büyüklerin yanındalar, başka hangi küçükler var hatırlamıyor. 'Alagabaklar gelir sizi yer, sakın uyumayın' diye korkutmuşlar. Gelecek olan bu korkunç şeylerin neye benzediğini bilmiyorlar; hayalet mi, hayvan mı, yoksa başka bir mahluk mu ondan da haberleri yok. Korkuyorlar ama, çocukluk işte, bir ara dalmışlar uykuya... Sonra kuş sesine mi uyandılar, kabus mu gördüler, başka bir şey sebebiyle mi silkindiler, ne olduysa uyanmışlar ki bir de ne görsünler... Uzun, kocaman bir yaratık kollarını açmış üzerlerine abanacak... Korkmaya, bağırmaya, çığlık atmaya bile dermanları yok o haldeler... Gördükleri şeyin kuyunun gövdesi ile sereni olduğunu anlayana kadar canları çıkacak gibi olmuş...

    Alagabak numarasını her çocuğa yaparlarmış. Gelip sizi yiyecekler, çocukları sevmezler, gözünüzü oyarlar, gagalayıp giderler, çok küçük olanları yanlarında götürürler... gibi türlü hurafelerle belki ilk defa kırda geceleyen çocukların kafasını karıştırırlarmış...

    Dayım biraz daha büyüyünce, belki bir iki sene sonra sadece mal gütmekle kalmamış, gündüzleri çift sürmekle de görevlendirilmiş. Lakin mesela öküzleri boyunduruğa koşamazmış. Dedem sabah koşuverir gidermiş, kazara öküz zevleden fırtarsa filan birinin gelip tekrar koşması lazım, ne kadar büyüdüyse artık... Mesela Gaklık'ta böyle bir şey olmuş, öküzün biri boyunduruktan boşanmış, aksi gibi oradan kimse geçmeyince iş öylece kalmış. Akşama Dedem gelip bakmış, tarla evlek kestiği gibi duruyor...

    Galiba 1965 filan... Dayım 12-13 yaşında... Azatardı mevkiindeler, yalnız değil, ortalık şenlik... Hatırladığı kadarıyla Bilallerin ÖmerAğa, Böbülerin Hasan Hüseyin Emmi, Patırın Bekir Dayı filan varlar... Daha başkaları da vardır belki, olayın içinde bizzat bulundukları için bunları unutmamış...

    Dedem sabahları ekmek getiriyor, evlek kesip gidiyor. Evlek kesmek o günkü hedefi belirlemektir, şuraya kadar tarlayı sür diye işaretlemiş oluyorsun. Onun dediği yeri sürene kadar da hemen hemen ikindi oluyor, öküzler acıkıp yoruluyorlar. Bu yüzden akşama doğru çift sürmeyi paydos edip hayvanları Çatalınguyu'dan suluyorlar,  sonra ver elini Dağ... Hayvanları yayarken kendileri de orada geceliyorlar. Sabah kalkınca tarlaya varıp çifte devam. Birbirine benzeyen günler böyle akıp gidiyor...

    Bekir Yırgal'ın Azatardı'nda bulunma sebebi de aynı, O da gündüz çift sürüp gece dağda malları doyuruyor. Yalnız o sırada Gödeşlerde bekar, Gödeşlerin de o mevkide tarlası var. Hatta Gödecin Mısdık Ağa her sabah bekarı kontrol amacıyla tarlaya geliyor, Dedem gibi...

    Bilallerin Ömer Ağa ve Böbülerin Hasan Hüseyin emmi de herhalde çift sürüyorlarmıştır. Ömer Ağa ile Salih Kabadayı emmi sağdıçlar, Hasan Hüseyin emmi o yaşta Gocabubasına emanet edilmiş olabilir. Gerçi ne kadar küçük olsa, yine de Bekir ve Bahtiyar'dan büyüktür, kendi başına da çift sürebilirdi herhalde...

    Aralarındaki dört beş yaşın ne kadar önemli olduğunu anla; Dayım, Hasan Hüseyin emminin yanından ayrılmaz, O da Dayımı her şeye karşı korur gözetirmiş... Hasan Hüseyin, Bekir ve Bahtiyar'ın doğum tarihleri sırasıyla 1948, 50 ve 52'dir. Yani olay sırasında 17, 15 ve 13 yaşındalar; anlatacağım olayı o yaşlardaki çocukların ruh halini de göz önüne alarak değerlendirmek lazım...

    Mutad olduğu üzere o gün de ikindiye doğru çifti bırakıyorlar. Kuyudan öküzleri suladıkları  sırada Hasan Hüseyin emmi Dayımı yine çağırmış 'yanımızdan ayrılmayın' diye... Esasında aynı bölgede çalışıp, aynı bölgede yemeklerini filan beraber yedikleri için sürekli bir arada bulunuyorlar. Fakat o gün nedense Bekir dayı 'A-ah!' diye diretmiş, Dayıma 'biz ayrı gidem' demiş.

    Yine de Balaban'a kadar hep beraber malları sürmüşler. Bekir kafaya koymuş, orada ayrı kamp kuracaklar. Tabi kamp dediğim kepineğe bürünüp yatmaktır... Dağda normalde açık alanlarda yatarlarmış. Bizimkilerin kafası tersine çalıştığı için Bekir 'ille de orman içinde yatam' diye tutturmuş. Öyle yapmışlar...

    Eşekleri yularlarından çalıya bağlamışlar. Öküzler için tedbir almaya gerek duymamışlar. Herhalde onların kaçmasına ihtimal vermemişler. Yahut her ne düşündülerse, eşekleri bağlayıp öküzleri salıvermişler. Uyumadan önce yaptıkları en önemli şey bu...

    Gecenin bir yarısında uyanıp bakmışlar ki öküzler yok. Eşekler bağlandığı yerde tîsırıyorlar, toynaklarıyla yeri döğüyorlar filan; ama öküzlerden eser yok... Gayet doğal olan bu durum bizim uyku semesi çocuklara şaşırtmış olmalı. Telaşlanmışlar, arayan gözlerle sağa sola bakınmaya başlamışlar... Derken o gri karanlıkta Bekir, Gödeşlerin ak öküzü görmüş. Bu hayvan çok gösterişli, iri yarı bir şeymiş, orman arasında bile fark edilmemesi mümkün değil... 

    Goca öküzü bulduğuna sevinmiş Bekir, demek ki diğerleri de buralarda diye düşünmüş. Gelvelakin hayvana kızmış da biraz... Kızgınlığını belli etmek ve yakınlarda yayıldıklarından kuşku duymadığı diğer öküzlere gözdağı vermek istemiş. Büyük kütümekli değneği iki eliyle kaldırıp hayvanın sırtına indirirken 'Bilmemnetdimin malı!' diye bir küfür savurmuş... Fakat... O kadar gerinip küfürle de destekleyerek indirdiği değnek öküzün sırtını değil doğrudan yeri dövmüş. Sanki o anda goca ak öküz maddesi, cismi olmayan şeffaf bir şeye dönüşmüş de değnek içinden geçmiş gibi...

    Bu durum, bizim iki küçük kafadarı her şeyden çok korkutmuş. Gözlerinin önündeki goca öküz nereye gitti de değnek yeri dövüyor... Yoksa öküz olarak gördükleri öküz değil mi?.. Değilse ne?.. Alagabak?!!... 

    Korku ve panik arasında besmele çekmeyi akıl etmişler. İşte o anda, ne olduğunu anlayamadıkları goca ak öküz ortadan kayboluvermiş. Artık yok... Rahatladılar mı, daha çok mu korktular orası belli değil... Bir nebze sakinleşmiş olabilirler...Tekrar yatıyorlar, ama uyudular mı uyumadılar mı, sabahı nasıl ettiler, hiç sorma...

    Sabah yine telaştalar, çünkü öküzler hala kayıp... Hayret bir şey, eşekler bağladıkları yerde, ama öküzler yok... İkisi birden gün aydınlığında kayıpları aramaya çıkıyorlar... Nihayet buldular... Buldular, ama bu kez de eşekleri bağladıkları yeri bulamıyorlar... Bekir demiş ki 'Sen öküzleri tarlaya götür, ben eşekleri bulup getiren...'

    Dayım iki çift öküzü sürmüş Azatardı'na doğru... Lakin her zamanki mevkiden yola çıkmadığı ve de yalnız olduğu için yanlış tarafa yönelmiş ve vara vara Gambırarifinguyu'ya varmış. Hadi bakalım, oradan dön tekrar Azatardı'na doğru...

    Bütün bunlar olurken vakit de kuşluğa yaklaşmış. Gödecin Mısdık Ağa her zamanki saatte tarlasının başına varmış ki ne bekar var, ne öküzler... Dedem de aynı şekilde tarlayı boş görünce, elindeki ekmek çıkısını azada asıp dağın yolunu tutmuş. Tahmin etmiş çocukların başına bir şey geldiğini... Ormana girdiğinde anırtıları takip ederek eşekleri bulmuş. Meğer geceyi aç susuz geçiren bu hayvancıklar dertlerini anırarak anlatmaya çalışıyormuş. Az sonra aynı sese Bekir de gelmiş, hep beraber tarlaların yolunu tutmuşlar. Bu arada öküzlerle yolunu kaybeden Dayım da Azatardı'na ulaşmış. O gün bir kaç saatlik gecikmeyle çifte başlayabilmişler...

    Çocukların biri Ağa'ya, diğeri babasına durumu nasıl açıkladıklarını bilemiyoruz. Büyüklerin bütün bu macerayı yaşayanların nihayetinde çocuk olduğunu hesaba kattıklarını zannetmem. Burada daha korkunç olan şey ise 15 yaşındaki Bekir Yırgal'ın bekar durabildiğidir. O yıllarda çocuk bekarlar sıradan ve çok yaygınmış...



02 Eylül 2025

Halibanağanın Çeşme

   
    İlbulak dağ sırasında Resulbaba tepesinin kuzeyine uzanan İnceburun düzlüğü bulunuyor. Batıya doğru ilerleyince ona benzer geniş bir Dombeyalanı düzlüğü ile, daha küçük Demirce düzlükleri diziliyor. Orman içinde ağaçsız bu düzlüklere alanlık da deniliyor. Tabi yüksek olmaları sebebiyle buralara plato da denilebilir.

    Dombeyalanı ile Demirce arasında, daha sıradağ yüksekliğinden kurtulup vadi inişine tam geçilmediği çanak başlangıcının tatlı meyilinde bir çeşme bulunuyor. Demirce ile Şerafettinemmi gibi iki kuru çeşme arasında şırıltılı sadece kendisi bulunan bu çeşmeyi keşfedeli altı ay olmadı. Bilebildiğim kadarıyla onu anlatacağım.

    Garadelinin Halil İbrahim Kızılyel tarafından yapıldığı için böyle adlandırılıyor. Daha önce söz edildiğini duymuştum, ama Halibanağanın çeşme tam olarak nerededir bilmezdim. İlk Almalı yürüyüşünde nasıl karşılaştığımızı anlatmıştım. Demirce düzlüğünden doğuya doğru hafif sarkınca onu göreceğimiz söylenmişti. Büyük dalları kurumuş koca bir söğüt gövdesini fark etmemek mümkün değildi zaten. Çeşme de hemen onun yanında. Çok yakında görülüyordu, ama ulaşmamız zor oldu. Çünkü yol yok, sıkıntılı bir patikadan ilerlemek zorundasınız...

    Biz gördüğümüzde siçanguyruğu tabir edilen miktarda şırıldıyordu. Büyük ve hantal görünümlü iki ahara akan bu su malesef aharlarda durmuyordu. Kırıklık ve patlak, çatlaklardan su akıp gidiyor. Bir de çeşmenin gövdesi yok, dolayısıyla lula da bulunmuyor; bir bütün boru özentisiz uzatılmış, işte eser miktarda su o borudan akıyordu. 

    Buna rağmen bu ilk karşılaşmamızın ayrılığında, çeşmesinden ayrılırken Halibanağa'yı rahmetle yad ettik. Çeşmeyi neliklerle yaptığını, hangi kıt imkanlara kafa tuttuğunu hem gözlemlemiş hem de çoğu kişiden dinlemiştim. Almalı'ya doğru geçip gittik...

    Bu çeşme tekrar gündemimize girdikten sonra yapılış hikayesine dair ilginç ayrıntılar öğrendim. Bizim şimdi piyade olarak zor ulaştığımız bu noktaya eşekle malzeme taşıdığını, günlerce burada yattığını, sadece cuma namazı ve ertesi günkü pazarda köfte satmak için köye gittiğini, yardımcı olarak arada sırada yanında Selami'nin görüldüğünü, bu sırada en dişe dokunur yemeğinin bulgur pilavı olduğunu, bütün bu süre zarfında hiç ihmal etmediği namazlarını nasıl huşu içinde kıldığını filan şahitlerinden dinledim.

    Halibanağa'nın çeşme nasıl gündemimize girdiğini anlatmam lazım. Şamlı tamir edilirken, orada çalışanların ilhamını rahmetliden aldıklarını ve her sözü geçtiğinde kendisinden nasıl sitayişle bahsettiklerini fark etmiştim. Bu arada onun çeşmeyi de bu ekibin tamir ettiğini orada öğrenmiş oldum. Hani lula yerine rastgele uzatılmış boru filan demiştim ya yukarıda, işte onu uzatan bunlarmış; yani Meşhur, Tekeli ve Kuşçu... Meğer iki yıl önce Halibanağa'nın çeşme dinikmiş. Bunlar önce kuyuyu bulmuşlar, sonra eski künklerin içinden o boruyu geçirerek çeşmenin belli belirsiz gövdesinden aharlara uzatmışlar. Böylece çeşme siçanguyruğu da olsa akmaya başlamış...

    Geçen hafta Şamlı tamiri sırasında Meşhur usta, bir sonraki projenin Halibanağa'nın çeşmenin yeniden düzenlenmesi olduğunu söylemişti. Geçtiğimiz günlerde bu işe başlandı. 250-300 metrelik bir yol ve üzerinde iki köprü yapıldı. Yeni çeşme yeri için alan açıldı, dinmek üzere olan çeşme standart siçanguyruğu suyuna kavuşturuldu. 

    Bir kaç hafta sonra tesviye betonu atılacak ve o düzgün zemine yeni aharlar yerleştirilecek. Halibanağa'nın ellerinin değdiği orijinal lula çöğürlerin arasında bulunmuştu, o da ait olduğu yere, yeni yapılacak çeşme gövdesine yerleştirilecek.

    Yeni yapılacak çeşme gövdesine ayrıca, bunun rahmetli Halibanağa hayratı olduğunu anlatan basit ibareli bir mermer plaka yerleştirilecek. Bakarsın bundan sonra Halabinağa'nın Çeşme, o mevkiye de ad olur...



31 Ağustos 2025

Şerafettin Emmi Çeşme/leri


    Bugün Halibanağa'nın çeşme yolu için Demirce'de kepçe çalışırken can sıkıntısı bastı, Almalı'ya varıp geleyim dedim. Artık yolu biliyordum, Dombeyalanı'nı aşınca Almalı vadisine iniyordunuz. Öyle yaptım, Almalı çeşmelerine varmadan yolumun üstündeki Şerafettin Emminin çeşmeye uğradım.

    Baharda buraya ilk geldiğimizde aynen böyle karşımıza çıkmıştı. Önce bunu yukarı Almalı çeşmesi zannetmiş, fakat Almalı'nın karşı yamaçta olduğunu, bunun Şerafettin Azbay emmi tarafından yaptırıldığı için onun adıyla anıldığını öğrenmiştim. 

    Aharları ve gövdesiyle gayet muntazam bir çeşmeydi; lakin işte ne boş aharların sağlamlığı işe yarıyor, ne de kuru lulanın güzelliği... Baharda akmıyordu burası, şimdi ise o zaman akanlar bile dinmiş... Dolayısıyla yine kupkuru bir manzarayla karşılaştık.

    Burada dağdaki çeşmelerin genel sorunu olan mevsime bağlı su azalması ve kaynak kuruması hususlarını bir kenara bırakıp, Şerafettin emminin çeşme hakkında yakınlarda yaşanan bir tartışmayı ele almak istiyorum.

    Sosyal medyada çeşmenin bir fotoğrafını paylaşmıştım. Turabilerin Ahmet Külte, babasından duyduğu bir bilgiyi nakletti ve bu çeşmenin aşağısındaki derede başka bir çeşme daha olduğunu, ikisinin de Şerafettin'in çeşme diye bilindiğini söyledi. Sonra bu bilgiye itirazlar yükseldi. Deredeki o çeşmenin Haceller (Hacı Aliler)in çeşme olduğu, Şerafettin Azbay ile alakası bulunmadığını söylediler. 

    Bilgim olmayan konularda susar, ortalığı dinlerim; tartışmaya katılmam. Ben de öyle yaptım, fakat içimden bir ses iki görüşün de haklı olabileceğini söylüyordu...

    Neyse, tartışma orada kaldı. Geçende Şamlı'da çalışırken Meşhur Abi konu nasıl geldiyse bilmiyorum, Hacellerin çeşme kuyusunu nasıl bulduğunu anlatmaya başladı. Söz bittikten sonra çeşmeyle ilgili tartışmayı sordum 'Yok, orası Hacellerin çeşme' dedi. Yine itiraz etmeden dinledim, ama kafamdaki iki tarafın da haklı olabileceğine dair kanaatte bir değişiklik olmadı...

    Sülale araştırmasından aşinayım, Eğret tarihinde iki tane Hacı Ali var. Aslında hacca giden her Ali potansiyel bir Hacı Ali'dir. Lakin hacı ünvanı lakaplaşıp isme dönüşen, hatta bununla da kalmayıp sülalesine ad olan iki tane Hacı Ali bulunuyor. 

    İlk ve en çok bilinen Hacı Ali, Veyislerden Daldal Hüseyin'in torunlarından olup Şebek Ahmet Dadak'ın babasıdır. Bu Hacı Ali Dadak, adını kendi ailesine sülale ismi olarak bırakmış ve Haceller sülalesinin atası olarak 1952 yılında vefat etmiştir.

    İkinci Hacı Ali ise ilkinden bir asır kadar önce yaşamış olan İdris oğlu Hacı Ali'dir. Şimdi hepsine birden Hacılar sülalesi dediğimiz Arzımanoğullarından olan Hacı Ali, aynı zamanda Tanzimat sonrasında atanan ilk Eğret muhtarı olduğu kayıtlarda var. Körhoca dedemin annesi olan Nazik ninemizin baba adı nüfus kayıtlarında hala Hacı Ali olarak yazılıdır ve bahsedilen İdris oğlu Hacı Ali'nin kızıdır.

    Tamamı Azbay soyadını taşıyan Hacılar sülalesine mensup herkesin mutlaka Hacı Ali ile bağı bulunmaktadır. Buna rahmetli Şerafettin Azbay emmi de dahil...

    Şu halde çeşmenin altındaki derede bir yerlerde bulunan çeşmeye Hacellerin diyenler de, Şerafettin'in diyenler de haklı olabilir. 

    Aslında gereksiz bir tartışmayı uzatmak değil gayem. Burada üzerinde durmamız gereken asıl husus ikisinin de akmıyor olmasıdır. Şerafettin emminin kamyonuyla buralara kadar inşaat malzemesi indirdiğini söylüyorlar. Dediğim gibi, muntazam görünümlü bir çeşme yapmış. Ne zaman dindiğini ve dinme sebebiyle ilgili bir çalışma yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz. 

    Deredeki çeşme kuyusunun bulunduğunu söylemiştim. Neden akmıyor, yapılabilecek bir şey var mı diye Meşhur ve arkadaşları incelemişler. Kuyuya ulaştıklarında malesef orayı kupkuru bulmuşlar. 

    Bugün Almalı yürüyüşünde gözlemlediklerimi, demir tavında dövülür esasınca hemen yazayım dedim. Sonuç; elverir ki Şerafettin emminin çeşme için bir şeyler yapılabilir... Böylece Almalı'nın sol yanağı da yeşerir...




29 Ağustos 2025

İzmir Karşıyaka'da Angara Helvası

    
    Fahrettin Altay Paşa'nın askerlik hatıralarından oluşan On Yıl Savaş Ve Sonrası adlı kitabından altını çizdiğim bölümleri aktarıyordum. Büyük Taarruz bölümünde 28 Ağustos Eğret baskını ile ilgili birinci ağızdan en ayrıntılı anlatım Paşa'ya aittir. Onları başka başka yazılarda alıntılamıştım. 30 Ağustos Dumlupınar bozgunundan sonra iyice dağılan Yunan ordusu, bir an önce kendini İzmir'e atmanın derdine düşmüş, artık durdurabilene aşk olsun... Banaz, Uşak, Manisa, Salihli derken Türk süvarileri 9 Eylül'de İzmir'e girerek üç yıldan fazla süren işgale son vermişler...

    Süvari Kolordusu Kumandanı Fahrettin Paşa aslen İzmirli'dir. Yunan işgalinden kurtaran birliklerin kumandanı olarak Paşa İzmir'e girişte çok değişik duygulara gark olmuş. Bu hassasiyetinin satırlarına yansıdığı apaçık görülüyor. Bununla beraber Paşa'nın İzmir'de yakınları vardır, ailesi hala orada bulunmaktadır. Duygulanmasının bir sebebi de bu olabilir. O gün Karşıyaka'daki annesiyle buluşmasını bakın nasıl anlatıyor:

    "Karşıyaka da yalılar boyunda küçük bir evde oturan ihtiyar annemle teyzemi görmek için oraya doğru gittim. İhtiyar Babam ve tüccar olan kardeşim RODOS'a kaçmak zorunda kalmışlardı. İzmir de kalan teyzemin kocası ECZACI YÜZBAŞISI AHMET'i Yunanlılar işgal günü şehit etmişler böylece iki ihtiyar kadın yalnız başlarına ev bekçisi kalmışlar.

    Savaş sırasında zaman zaman gözlerimin önüne gelen evimize yaklaştığım sırada çarşaflı ye uzun boylu ile eğile, eğile gelmekte olan anamı tanıdım. Bilmiyorum nasıl bir duygu içindeydim o anda. Atımı insiyaki bir şekilde O'na doğru sürdüm ve önünde atımdan atlayıp ellerine sarıldım. Annem belki de o anda dünyanın en mutlu insanlarından birisiydi. Önce vatanı kurtulmuştu. Sonra ben, O'nun oğlu muzaffer ordumuzun generallerinden birisi olarak İzmir'e ilk giren süvari birliklerinin kumandanıydım... Ve her şeyden önce beni sağ salim karşısında bulmuştu...

    İşte ihtiyar anacığım çeşitli heyecanlar içinde geçen ömründe bu yeni heyecanın ağırlığına dayanamadı ve:

    «— Vay Fahri'm!..» diyerek düşüp kaldı. Arkadaşlarım O'nu kucakladılar ve evimize götürdüler. Yaşlı anacığım askerlerimizden benim hakkımda bir bilgi alabilir miyim diye dışarı çıkmış imiş...

    Evde biraz oturdum. Teyzem küçük bir tepsi içinde BİR DİLİM EKMEKLE BİRAZ TUZ VE KARABİBER ikram etti. «Hayrola...» diye sorduğum vakit aldığım cevap şu oldu:

    «— İşte evladım son günlerde buna kalmıştık...»

    Hasretimi bir parça olsun gidermiş, bu akşam işlerimin çok olduğunu bu sebeple gelemiyeceğimi ancak ertesi gün öğle vakti yemeğe gelebileceğimi söyledikten sonra tekrar ellerini öpmüş ve görevimin başına dönmüştüm. Yapılacak işimiz o kadar çoktu ki anamıza doya doya bakmamıza bile vaktimiz yoktu."*

    Kahramanların ana sevgisinden bile fedakarlık yaptıkları bir yana, burada benim dikkatimi çeken teyzesinin Paşa'ya ikram ettiği bir dilim ekmekle tuz biber karışımıdır. Adet olduğu için veyahut köklü bir geleneğe dayandığı için değil, yokluktan dolayı önüne konulan bu katığa bizim kuşak ve öncesi yabancı değildir. Büyüklerimizin sık sık karabiber değil (çünkü o bile lüks sayılır pek bulunmazdı) ama kırmızı toz biberle tuzu karıştırıp ekmeği bana bana katık ettiklerini biliriz. 

    Oğlundan dinlemiştim, rahmetli Resul Ayas hoca bu karışıma 'Angara helvası' der, ne kadar lezzetli bir katık olduğunu böyle anlatırmış. Fakirlikten, yokluktan bile lezzet yakalayabilen bir anlayış... 

    Fahrettin Paşa, kendi yaptırdığı Anıtkaya Şehitliği'ndeki 28 Ağustos kurtuluş şenliklerine defalarca katılmış. Resul Hoca bu şenliklerde defalarca konuşma yapmış. Tuz-biberden ibaret Angara helvasından lezzet devşiren bu iki insan, karşılıklı sohbet imkanı buldular mı acaba?...


     *Emekli Orgeneral Fahrettin Altay, Görüp Geçirdiklerim 10 Yıl Savaş 1912-1922 Ve Sonrası, İstanbul 1970, s.355-356.



26 Ağustos 2025

Delimısdık/Mustafa Erdem Albümü

 

      Albüm Hakkında 

        

1.

  2.

3.


4.


       5.
        Gayalardan


6.


7.


8.


9.


10.


   11.


   12.


   13.


   14.


   15.


   16.


   17.
        Onyedinci Fotoğraf


   18.


   19.


   20.


   21.


   22.


   23.


   24.


   25.


  26.


   27.


   28.


   29.


   30.


   31.


   32.


   33.


   34.



   35.


   36.


            37.


   38.


   39.


   40.


   41.


   42.


   43.