11 Mayıs 2024

Anıtkaya Senatosu


    1958 Yılında Eğret köyü belediyelik olunca ilk Belediye reisliği seçimi yapmak icap etti. 1955 Seçimlerini kazanan Tıraka (Abdurrahman Zenger)in muhtarlığı yarım kaldı, ama Belediye reisliği seçimlerine katılma hakkı vardı. Sonbaharda yapılan seçimleri Çakırosman (Osman Erdem) kazanarak Eğret Kasabasının ilk Belediye Reisi oldu.

    Muhtarlık zamanında Koruma işleri İhtiyar Heyeti bünyesinde yürütülüyordu. Bütçe hazırlama ve tahsil etme, korucu ve bekçi tutma, ceza kesme benzeri işler Muhtar veya görevlendirdiği bir üyece deruhte edildi. Çünkü Köy Kanununa göre hareket ediliyordu.

    Belediyelik olunca kanun ve nizam da değişti tabi. Çiftçi Mallarını Koruma işlerinin yürütülmesi için ayrıca bir birim oluşturmak gerekiyordu. O birim oluşturuldu ve başına Tatıresil (Resul Omak) geçirildi; Koruma Reisi Tatıresil'di...

    O günleri hatırlayanlar Tatıresil'in reisliğini efsane gibi anlatıyorlar. Korucusuydu, bekçisiydi filan; ama bir zamanlar Eğret'te sayılamayacak kadar çok koyun sürüsünün varlığını unutmamalıdır. Mal ve ziyan deyince genelde koyuncular akla gelirdi. Bir kaç korucu ve bekçiyle o kadar çok koyuncunun hakkından gelmek mümkün değildi. Ayrıyeten Eğret'in arazisi de çok genişti. Bu yüzden Tatıresil iki oğluyla birlikte kendisi de hep işin içinde olmuş. Sanki göreviymiş gibi sürekli arazidelermiş...

    Bazen stratejik hareket ederler, misal Çatalüyük civarına haber uçururlarmış 'geliyorlar' diye. Korucular Mantarlık tarafından giderken kendisi oğlanlarla Gavasguyusu'nda pusuya yatar, geleni enselermiş. Oğlu Mustafa'nın lakabı bu dönemde 'Mırtaza' olmuş, ama bunun hikayesini tam olarak öğrenemedim.

    Tam 1,5 yıl bu minval üzre geçti. Çakırosman Belediyede, Tatıresil Koruma'da ilk olmanın şevkiyle koşturdular. Malumunuz olduğu gibi her şeyi değiştiren bir şey oldu, ve 27 Mayıs 1960 ihtilaliyle daha yeni kurulmuş Eğret'teki düzen de değişti. Okul Müdürü Belediye Reisi, Karakol Kumandanı da Koruma Reisi oldular. Berideki taze Reislerin eli bomboş kaldı...

    Bu dönemde olanlar Türkiye genelinde değişik duygularla izlendi. Aynı zamanda halkın gündemine yeni kavramlar girdi. Mesela 1961 Anayasasıyla yönetimdeki değişikliklerin yansıması olan Senato onlardan biridir...

    Anıtkaya'da (Eğret adı Anıtkaya olarak değiştirilmişti) haberler, hepi topu bir kaç tane transistörlü radyodan takip ediliyordu. 'Ajans' dinlemek için o radyoların başına toplanan meraklıların uğrak yerlerinden biri de Daldalların Oda idi. Çünkü orada da bir radyo bulunuyordu...

    Aslında Daldalların Oda ilk zamanlarda aynı hizada, ama daha içeride idi. Bu yüzden işgal günlerinde çekilen fotoğraflarda görünmez. Kurtuluştan sonra Kipil (Mahmut Honça) bugünkü yerine inşa etmiş. Bina, yavaş yavaş şekillenmeye başlayan Galip Bey Caddesi için de adeta mihenk taşı olmuş. Daha sonraları odanın kendisi ve önü, yönetim merkezlerine yakın olması dolayısıyla hep odakta bulunmuş, hala da öyledir...

    Reisliği zamanında Tatıresil Koruma odası olarak nereye kullandı bilmiyoruz, ama eli boşa çıktığı ihtilal sonrası zamanlarda hep Daldalların odada otururmuş. Belki bunda radyonun da etkisi vardır. Elbette orada tek başına bulunacak değil, bilhassa kendisine yakın olan kafadengi kişilerle birlikteymiştir. 

    Halkın ortadan ikiye bölündüğü o yıllarda bir de 'karşı taraf' bulunması çok normal... Bilhassa idamlar sebebiyle onların hissiyatı da çok farklı. Milli iradenin, yani TBMM'nin üstünde yeni ve seçkin bir yapı olarak algılanan 'Cumhuriyet Senatosu' kavramı da gündemdeyken... Ahalisinden dolayı Daldalların odaya 'Senato' demeye başlamışlar... Falanca nerede? Senatodadır... Filancayı gördün mü? Az önce Senatoya girdi... Uzun bir süre oda böyle anılmış...

    1970'lerin sonuna kadar 27 Mayıs 'Hürriyet ve Anayasa Bayramı' olarak kutlandı. Aslında kutlanmadı da, mış gibi yapıldı, tatsız tuzsuz, ruhsuz bir şeydi. 1980 Yılında yeni bir ihtilalle 61 Anayasası askıya alındı, göstermelik bayram kaldırıldı. Kaldırılanların birisi de Cumhuriyet Senatosu idi... 

    Daldalların odaya senato yakıştırması 19 yıl bile sürmemiş, daha önceden unutulmuş. Bizim kuşak buna dair bir şey hatırlamıyor... Yukarıda bir şekilde adı geçenlerin hepsi rahmetli oldu, Daldalların oda hariç. O bütün işlevselliğiyle hayatta...



10 Mayıs 2024

Orak Makinesi

 
    Kurtuluştan 15 yıl sonra 1937'de Cumhuriyet gazetesinde üç gün süren araştırma inceleme yazıları yayınlandı. Eğret Nahiyesinin coğrafi, iktisadi, zirai ve sosyal yapısını inceleyen bu yazı dizisi, gazetenin o dönemdeki pozisyonundan dolayı hükümete sunulmuş bir rapor niteliğindeydi. Bu yüzden yazıda belirtilen hususlar bir süre sonra devlet politikası olarak karşımıza çıktı.

    Yazıya göre Eğret'te toplam 1.320 çiftçi aile;  111.000 dekar ekilebilen, 79.200 dekar nadas arazi ile alakadardır, aile başına düşen ekilebilen arazi 85 dekardır. Bu kadar araziyi aileler hayvanlarla ancak işleyebildiğinden traktör buralar için gereksizdir. Nadasa bırakılan araziler her yıl devreye girmiş olsa bile at devreye sokulur, traktöre yine ihtiyaç olmaz. Buralarda orak makinesi de ekonomik değildir. Onu çekecek iki çift hayvan ve istihdam edilecek kişilerin maliyeti de düşünülürse tırpanla biçmek daha karlıdır.

    Eğretliler de öyle yapmış, tırpanla biçmenin daha karlı olduğunu düşünmüşler. Fakat bu yazıdan bir kaç yıl sonra, büyük köylere bazı teknik aletler tedarik edilmesine karar verilmiş. Bu aletlerden biri ve en önemlisi de orak makinesidir. 1940'lı yılların başında Eğret köyüne dört tane tırmıklı orak makinesi temin edilmiş. Tam da Eğret nahiye merkezinin İhsaniye'ye taşındığı dönem...

    Arada Delimamın Ali Soydan ve Aliefe Ali Tüplek'in muhtarlıkları var, bu dönemdeki makinelerin işleyişiyle ilgili bilgimiz bulunmuyor. 1955 Yılında Tıraka Abdurrahman Zenger muhtar olduktan sonra tutulan İhtiyar Heyeti karar defterinden makinelerin macerasını takip edebiliyoruz.

    1955 Yılı orak mevsiminde makineler günlük olarak köylüye kiraya veriliyor. Yevmiyesi 10 lira, 1 lira da yağ ücreti (herhalde gres yağı) olmak üzere toplam 11 liradan... Aslında bu ayrıntılar karar defterine işlenecek kadar önemli şeyler değil, fakat sıradışı bir olay yaşanınca bunları da kayda geçirmişler. Karar şöyle: 

    "955 Yılı Köyümüz şahsiyetine ait alınan orak makinelerini Köyümüz mahsül biçim orak zamanında yevmiye hesabıyle günlük ücreti (10) lira (1) lira da yağ parası olmak üzere Köy halkımıza verilmekte iken bir tanesini Köyümüz halkından Hüseyin Sağlam götürerek akşam üzeri makineyi Muhtarlığımıza kırık olarak teslim ettiğinden yevmiye gün (10) lira gelir getiren orak makinesi (15) gün işten kalarak (165) lira Köy Sandığı zarar çıktığından bu 165 lira zararı Hüseyin Sağlam’ın tazmin etmesi için Köy İhtiyar Kurulumuzca oy birliği ile karar verildi. 1.2.956"

    Kararda ismi geçen Hüseyin Sağlam, Omarcıkların Kilci Gocahüseyin'dir. Yalnız harman zamanında yaşanan olayın tazmin kararının altı ay sonra alınması biraz tuhaf. Makineyi kimin kırdığının tespiti uzun sürmüş olabilir, ceza tayininde anlaşmazlık yaşanmış olabilir, yahut karar kaydının bu kadar gecikmesinin başka sebepleri olabilir. Bundan 3,5 ay sonra kaydedilen bir başka kararda sözü edilen de aynı makine olmalıdır;

    "Köyümüz şahs-ı maneviyesine ait orak makinesini  Afyon’a götürüp getirmesi için Köyümüz halkından otobüs sahibi Şerafettin Azbay’a on lira verilmesine oy birliği ile karar verildi. 14.5.956"

    Gocahüseyin'den alınan 165 liranın 10 lirası, nakliye ücreti olarak Şerafettin Azbay'a ödenmiş. Tamiri için kaç lira harcandığını bilemiyoruz. Bundan şu anlaşılıyor ki o sırada Eğret'teki demircilerin tamir edemeyeceği bir arıza var. Belki dişli filan kırıldı. Şerafettin Azbay'a ait otobüs konusu da ilginçtir, acaba kamyon mu demek istediler? Öyle ya, otobüsle koca makine nasıl nakledilsin...

    Aradan bir yıl geçiyor. Harmanlardan önce, 1957'nin yaz başında sadece arızalı olandan değil hiç bir makineden randıman alınamadığını farketmişler ve hepsini de elden çıkarmak istemişler;

    "Köyümüz manevi şahsiyetine ait tırmıklı orak makinaları Köyümüze gelir temin etmeyip Köylüler tarafından kırılıp perişan olduklarından bu durum Heyetimizce düşünüldü ve bütün Köyümüz ve diğer Köylere ilan vasıtasıyle duyuruldu üç tanesi pazarlık suretiyle ikisi 1200’er liraya bir tanesi 1150 liraya kırık olduğu için satıldı Kalan bu bir tane makinanın da Köyümüzden almak isteyene (1200) liraya verilmesine karar verildi. 6.5.957"

    Hıdrellez günü alınan bu karara göre üç tanesi hemen satılmış. Yalnız karar metnine köylülerden şikayet ifadeleri gizli bir şekilde yerleştirilmiş olması dikkat çekicidir. Üç makinenin kime satıldığı ve daha başka ayrıntılar bir sonraki kararda belirtilmiş.

    "Köyümüz İdare Heyeti Muhtar Abdurrahman Zenger Başkanlığında toplanıp Köyümüz manevi şahsiyetine ait tırmıklı orak makineleri Köyümüze iki senedir hiçbir gelir temin etmek değil getirdiği masrafına kafi gelmediğinden kullanmasını bilmeyen Köylü kırıp kırıp getirdiğinden bu makineler yakın zamanda tamamen perişan olacağından satılıp Köyün derdi olan yerlere verilmesi daha münasip olacağından tellal vasitasıyle Köyümüzün pazarı olan Cumartesi günü etraf Köylerden de pazara geleceklerinden onlara da duyurup Köyün belki daha fazla fayda temin etmesi muhtemel olacağından tellal ile bugünlerde ilan edilmesine oy birliğiyle karar verildi. 4.6.957"

    Öyle anlaşılıyor ki önceki üç pazarlık bozulmuş. Ya da burada özellikle belirtilen tırmıklı makineler öncekilerden farklı. Acaba dört dolaplı, dört tırmıklı makine mi vardı? Neyse, burada Tıraka'nın köylüye kızgınlığı tavan yapmış; bunu karar metninin satır aralarında hissetmemek mümkün değil... Üç hafta sonra ilk satış yapılmış;

    "Köyümüzün manevi şahsiyetine ait tırmıklı orak makinelerinin birini Çakırsazı Köyünden Hüseyin oğlu 926 doğumlu Ali Seyhan’a pazarlık suretiyle paranın tamamını yani 1200 liraya verilmesine bu paranın yekününü yani hiç peşin vermeden 957 senesi 12. Ayı pancar parasında alınmasına oy birliği ile karar verildi. 25.6.957"

    Sonra Temmuz'da, tam da harman zamanı iki makine bu kez Eğretlilere satılmış. Biri Hacalinin Şebek (Hacı Ahmet Dadak)'a, diğeri ise Hacı Emrullah Onay'a... İkisi de aynı fiyata harmanveresiye;

    "KARAR NO: (18.7.957) Köyümüz manevi şahsiyetine ait tırmıklı orak makinesinin bir adedini Köyümüzden Hacı Ahmet Dadak’a kararımız gereğince 1200 liraya satılmasına parasını da vakti hasılatta alınmasına karar verildi."

    "KARAR NO: (20.7.957) Köyümüz manevi şahsiyetine ait tırmıklı orak makinesinin bir adedini kararımız gereğince Köyümüz halkından Emrullah Onay’a 1200 liraya satılmasına paranın vakti hasılatta alınmasına karar verildi."

    Elde kaldı bir makine... Meğer o da arızalı olduğu için satılamamış. Biraz indirim yaparak onu da, önceden sağlam makinelerin birini alan Şebek'in oğlu Mustafa Dadak'a satıyorlar;

    "Köyümüz şahsiyetine ait Ziraat’tan alınan orak makinalarından bir tanesini Köyümüzden Hüseyin Sağlam’a orak zamanında günlük ücret ile verilen makine ve aynı günde Hüseyin Sağlam tarafından muhtelif yerlerinden kırık olarak getirilen makinayı aynı Köyde Ahmet oğlu Mustafa Dadak’a tamir masrafını kendisi vermek üzere (1150) liraya bin yüz elli liraya verilmesine Kurulumuzca karar verildi. 11.11.957"

    Böylece, Ziraat vasıtasıyla Eğret tüzel kişiliğine alınan orak makinelerinden 15 yıl sonra, 1957 kış başlangıcında tamamen kurtuluyorlar. Daha sonraki yıllarda köyde traktörler de çoğalmaya başlayacaktı. Ardından Kooperatif aracılığıyla yeni zirai aletler geliyor... Durdukça üç eski makine çaptan düşmüştür..

    Tek tek başlarına neler geldiğini bilemeyeceğim. Yalnız Kelarzımanların Mehmet Ali Azbay ile Şerafettin'in Süleyman Azbay'ın evin arasında Hacemirlahların deposu var. Tam o deponun yerinde 1970'li yıllarda terk edilmiş bir orak makinesi vardı. Hurda yığını olarak oraya çekilmiş bu makine biz çocukların oyun alanına dönmüştü. Biri önde diğeri arkada, çaprazlama iki döküm koltuğuna oturmak çok eğlenceli gelirdi. Galiba tarihi makinelerin birisi budur...


07 Mayıs 2024

Yarım Asır Sonra

 
    Sabah Muhtarın sesine bariz bir gerginlik hakimdi. Morali bir şeylere bozulmuş. O şeyleri düşünerek varacağımız yere varana kadar 'Hayırlı işlerin muzır manileri çok olur' sözü beynimde döndü durdu.

    İnsan iyi bir işe kalkıştığında onu yolundan çevirecek bir sürü engel çıkar. Eğer o engellere takılıp da yolundan dönmezsen her birinin gabayeldeki kar yığını gibi eriyip yok olduğunu anlarsın, fakat dirayetli durmak lazım.

    Bundan yarım asır önce Anıtkaya'da sınır çizme denilen bir korunma duası uygulaması varmış. Tarladaki mahsulün, sahip olunan hayvanların ve köy halkının muhafazası amacıyla yapılıyor. Hafızlar Kuran'ı hatmederek köy arazisi hudutlarını dolaşıp belirli bir yerde buluşarak duasını ediyorlar. Yerden ve gökten gelebilecek her türlü doğal afete karşı korunma niyazıyla Allah'a yakarılıyor; bereket, sağlık, huzur dileniliyor. 

    Ben hatırlamıyorum, ama bilenler biliyor. Bir zamanlar hiç ihmal edilmeyip her yıl tekrarlanan bu adet zamanla unutulmuş. Bir kaç yıl önce haberdar olduk. Geçtiğimiz Ramazan'da Eğret sözlüğü bünyesinde gündeme getirince Ali Osman Sancak Hoca ile Muhtar Mehmet Ali Tetik tekrar hayata geçirmeyi konuşmuşlar ve böylece bugünkü organizasyon fikri ortaya çıkmış. O vakitler Hıdrellezden bir ay kadar önce yapılan sınır çizme olayını bu yıl en azından 6 Mayıs'tan hemen önce gerçekleştirmeyi düşünmüşler; ancak hava şartları elvermediği için bugüne kalmış.

    Olay fikir safhasındayken herkes olumlu bakmış; Köy Adamları (Muhtar ve İhtiyar Heyeti) zaten bu işin sahibi, Mustafa Erdem Abi maddi manevi destek vermiş, köyün emekli hocaları ve görevdekiler varız demişler, Hayır Cemiyeti de öyle... Gelgelelim bu sabah hocalar kısmında sıkıntı yaşanmış. Biri rahatsızlanmış; birinin toplantısı, diğerinin hacca uğurlaması gereken bir yakını çıkmış; bir diğerini de uyaramamışlar. İki hafız olmayınca bu iş yatar, yani bir hafız daha lazım... Muhtarın gerilmesine sebep işte bu... Neyse ki Hocalarımız çevre köylerdeki arkadaşlarını ricaen çağırmışlar da mesele hallolmuş...

    Ekipler kurulup iki koldan hafızlar araziye çıkarıldıktan sonra bile Muhtarın moral bozukluğu yüzünden okunuyordu. 'İşin neticesine bak sen, biraz sonra iç huzuruna kavuşacaksın' derken maksadım ona moral vermek değildi...

    Ekipler seferi tamamlayıp buluşma noktamız olan Bödününçeşme mevkiine geldiler. Dua faslına geçmeden, daha önce hiç görmediğim sınır çizmenin ayrıntılarına dair bir şeyler öğrenmek istedim. Nereden başladılar, ekipler kimlerdi, hangi güzergahı takip ettiler filan...

    İki ekip oluşturmuşlar, kılavuzlar Mustafa Erdem ve Mustafa Önkal... İlk ekibin okuyucusu, misafir Hafız Hasan Kızılkaya, ikincininki ise Yenicami imamı Ramazan Hoca ile misafir Hafız Fatih Hoca imiş. Ayrıca ekiplere Ali Osman Sancak, Cemil Azbay, Salih Azbay ve İlker Şen Hocalar da katılmış...

    Sınır çizme güzergahına gelince... Dandıryolu Gavasınguyu mevkiinde ekipler güney ve kuzey istikametinde ayrışmışlar. Mustafa Erdem ekibini Çatalüyük, Gobakguyusu, Dipçatalüyük, Çayırözü, Hacıabdilguyusu, Yataklar, Hacılarınağıl, Tekgeyeri, Uzundere derken yeni asfalt yoluyla Bödününçeşme'ye getirmiş...

    Mustafa Önkal ise kuzeye doğru olan rotasını şu şekilde izlemiş. Gocagır, Dipgocagır, Çolömerin/Osmanınguyu, Susuzosmaniye, Çayırlar, Maldepesi, Cumalı, Yenice, Gocadere, Alacalar, Cinlidere, Çatalınguyu, Göğemdere, Iraziyeninguyu ve Bödününçeşme...

    İki güzergahı karşılaştırınca Hacı'nın ikinci ekibe kayış aşırdığı düşünülebilir. Yalnız haritadan incelendiğinde bunun böyle olmadığı anlaşılıyor. Mesafeleri hemen hemen eşit; Mustafa Önkal'ın yol birazcık daha uzun olabilir... Bununla birlikte, orada iki Hafız vardı ve Hacı'nın seferinde ufak tefek badireler de atlatılmış... Ayrıca Susuz, Cumalı ve Yenice köylerini yalayıp geçmiş olmaları da ilginç geldi bana. Tarlalarımızın, Eğret arazisi üzerine kurulan bu üç Muhacir köyüne dayanması normal...

    Orada bulunan bütün Hocalarımızın katılımıyla dua edildi. Aşr ve ilahilerden sonra Afyon Selçuklu Cami imamı irticalen dua etti, bu kısım günün ve organizasyonun amacına münasip etkileyici bir niyazdı. Çimenlerin üzerinde kılınan öğle namazının imamı da aynı hoca idi...

    Bu arada sınır çizme duasına bizim gibi ilk defa tanıklık eden misafirlerin bu gelenek çok hoşlarına gitmiş. Bunu söyledikten sonra garip karşıladıkları bir hususu dile getirdiler. Sınır çiziyoruz derken sadece kendi köyümüzle ilgili dua edildiğini, oysa bunun diğer köylere hatta bütün ülkeye genişletilmesi gerektiğini dile getirdiler. Bu yüzden bu geleneğe yeni bir isim bulunsa iyi olur, dediler. 'Sınır' kelimesinde gizli ayrıştırıcı manadan dolayı bu yerinde  teklif ayrıca değerlendirilebilir. İnşallah, yarım asır sonra ilk defa gerçekleştirilen şu olay tekrar adet haline getirilir; isimlendirmesi kolay...

    Namazdan sonra dağıldık. Bu arada herkesin yüzünde anlatması güç bir huzur vardı. Eskiden sınır çizme duası köy içinde huzur ve emniyetin sağlanması için de yapılırmış. Onun kerameti midir bilmem, yalnız Muhtar'daki huzur hissi çok belirgindi... Demiştim ben...



05 Mayıs 2024

Çalkantı


     Bu kelime Eğret sözlüğünde "Çalkanan, elenen buğdaydan geriye kalanlar, gözer üstünde kalan çakıldaklı kısım." diye tarif edilmiş. Elenerek zayıflarından ve çer çöpten arındırılmış gözer altındaki asıl dene yığını diye anlamlandıranlar da var. Fakat "-ntı" ekinin bünyesindeki olumsuz anlam dikkate alındığında, ilk verilen atık anlamının daha isabetli olduğu ortaya çıkar.

    Çeç çıkarıldıktan sonra yiygi ve tohum olarak kullanılabilmesi için denenin bir işlemden daha geçmesi gerekiyordu ki buna çalkama deniliyor. Gözerle yapılan bu işlemde, bir ölçülü deliklerden dökülen buğdaylar altta birikir. Gözerde kalanlar ise buğdaydan daha büyük taş, topeç, çakıldak gibi şeylerdir. İşte çalkama sonunda deliklerden geçmeyip gözerde kalan bu atık kısım da ayrı bir yere dökülerek biriktiriliyor. İçinde yine buğday taneleri de bulunduğu için çalkantı tamamen atık sayılmaz, tavuklara filan verilebilir.

    Çalkama işinin bir de kalburla yapılan safhası var. Ortalamadan büyük şeyler çalkantı diye ayrılmıştı ya, ortalamanın altındaki küçük şeyler ise denenin içinde kaldı. Onları gözenekleri daha küçük kalburdan geçirmek gerekir. Bu kez alta düşenler atık, kalburda kalanlar asıl denedir. Bunda çalkantı diye ayrılanlar alta düşen ot tohumu gibi yabancı şeylerdir. Şu durumda çalkantı kelimesinin alta dökülenleri de üstte kalanları da ifade ettiğine yönelik her iki anlamlandırmayı da doğru kabul etmek gerekir.

    Bununla beraber her iki çalkamada denenin başına gelenler ibretliktir. Şiddetle sarsılan kalbur/gözer içinde sükunet ne mümkün; her dane oradan oraya savrulur durur. Kadının el ayaları arasında belli bir tempoyla gözer salınmaktadır. Bu salınım düzenlidir, ama tek yönlü değildir. Sağa sola, öne arkaya, yukarı aşağı ve bazen de tanmlaması zor hareketlerle yönü belirsizleşir. Daneler, fırtınaya tutulmuş gemi yolcuları gibi bazen iskeleden sancağa, bazen burundan kıça fırlatılırlar. Ara sıra da bir tramplen üzerindeymiş gibi anıstadan zıplar, sonra yüz üstü yere çakılırlar. Duvardan duvara çarpılmaktan başlar döner, mideler bulanır. 

    Bir delikte tutunamayıp uçurumu boylamak daneler için kurtuluş gibidir. Böyle böyle yüzlerce delikten kaçıp kurtulanlar selamete erer. Kurtulan deneler gözerin altında koca bir yığın oluşturur. Kurtulan çalkantılar, usta bir hareketle az ileriye fırlatılır; onlar da kendilerince daha değersiz ve küçük bir yığındadır.

    Kalbur çalkamasında ise tersi durum yaşandığını söylemiştik. Deliklerden düşenler gayyayı boylar, kurtulanlar üstte kalanlardır. Her iki durumda da bir elenme söz konusudur, aslında çalkama dediğimiz şey bir nevi elemedir. Sadece bakış açısına ve çalkama çeşidine göre çalkantı kavramı değişebilir...

    Denenin çilesi gözer yahut kalbura bağlı değil. Çağın şartları gereği onlar duvara asıldıktan sonra bu sefer patozun eleğinde galgıttılar, biçerin derinliklerinde döğdüler. Bir türlü rahat yüzü görmedi garibim. Her şeye rağmen çektikleri onun zararına mıydı, yararına mıydı; orası tartışılabilir...

    Bir de sosyal çalkantı var. Toplumsal hayatı ilgilendiren bu kavramın TDK güncel sözlükteki karşılığı "Kargaşa ve bunalımın yol açtığı düzensiz, karışık, sıkıntılı durum." olarak verilmiş. Çalkantılı toplumlarda eksik olan şey ise huzur... 

    Buğday, mercimek, nohut, günaşık gibi tahıllar çalkanırken ortaya çıkan durumu tasvir etmeye çalıştık. Gözer/kalbur fırtınadaki gemi gibiydi, nasıl onun içinde sükunet ve huzurdan söz edilemezse çalkantılı toplumlar da öyledir...

    Aslında birey olarak insan hayatı gibi toplumların hayatı da imtihandan ibaret. Yaşadığımız her şeyde hem bireysel hem de toplum olarak sınavda bulunuyoruz. Tek bir olayla bütün insanlık sınava giriyor. Toplum birimleri ve bireylerin durumuna göre soruların zorluk derecesi değişiyor. Kiminin çalıştığı yerden çıkıyor cevabı hemen bilirken, bir başkasına o soru kazık görünüyor. Ezberci olan bir başkasına değerler değiştirilerek sorulunca apışıp kalıyor. Sınav sonunda çoğu dökülüyor, kaybediyor; bir kısım da kazananlar arasında seviniyor.

    Dünyayı bir gözer yahut kalbur gibi düşünebiliriz. İnsan ve toplum oradan oraya savruluyor. Öyle çalkantılar yaşanıyor ki her an bir hercümerc, her dakika altüst oluş... Bu hengamede huzur ve rahat çok zor. Zorluklar karşısında ak kara meydana çıkıyor, cevher ile cürüf ayrışıyor... 

    Bir elenme yaşandığı çok açık... İnsanlık sapır sapır dökülüyor. Bazen bu dökülme müspet anlama da gelebiliyor. Biraz da bu sana bağlı. Olaylar karşısında aldığın tavra göre sınavı geçip geçemediğin ortaya çıkıyor. Gözerin deliklerinden geçerken döküntü müsün, çalkantı mısın, elenti misin, yahut denenin özü müsün... bakmak lazım.



04 Mayıs 2024

Selektör


    Harman yığılıp tınaz savrulduktan sonra çeç çıkarılırdı, ama çecin çıkarılması iş bitti anlamına gelmezdi. Onun çalkanması lazım. Çünkü yabayla savurduğunda ancak deneyi samandan ayırmış oluyorsun. Saman uçup gidiyor, lakin dene gibi ağır taş topeç, dirsek filan da çecin içinde kalıyor. Denenin onlardan da ayıklanması lazım, işte çalkama bunun için gerekli.

    Gözerlerle çalkama işini kadınlar yapıyor. Kolay gibi görünse de, sürekli yapıldığı için oldukça yorucudur. Gözer sallayanların beli yanı kalmaz.

    Bazıları da çeci evine olduğu gibi ebiri gübürüyle götürür, çalkama işini daha sonraya erteler. Tabi artık gözer devreden çıkmıştır, çalkama makinesiyle daha zahmetsizce yapılır. 1970'li yıllarda Yarımçakmak Mevlüt Kızılyel'in bir çalkama makinesi vardı. Bir kaç yerde onunla çalkadıklarını görmüştüm; gürültülü, ama eğlenceli bir şeye benziyordu.

    Kocaman bir tambur düşünün, çevresi delikli... Ahşap malzemeyle muhafaza altına alınmış ve yine ahşap kasaya oturtularak araba fonksiyonu kazandırılmış. Dört teker üzerinde atla, öküzle istediğin yere çekebilirdin. Birisi kolla mekanizmayı çevirir, çarklar aracılığıyla hareket tambura ulaşır. Hazneden dönen tambura geçen buğday, o döndükçe deliklerinden geçerek elenmiş olurdu. Bu sırada gerek çevirme kolu, gerek dişliler ve en sonunda tamburdan çıkan ses karışımını tanımlamak zordur. Dişliler ve tamburun mekanik gıcırtısı başka, tamburun içinde yuvarlanmaktan başı dönen denenin delikli çeperlere çarpmasıyla oluşan foşurtu başkadır. Bütün bu hayhuy arasından bir yol bulup da kendini gösterebilen, anlaşılmaz insan sesleri ise daha başkadır. Yalnız hepsi bir olup sana hücum edince doğal bir besteye maruz kaldığını anlarsın. Manzarayı uzaktan izleyenler, bu doğal besteyi hafif müzik rahatlığında dinler, ondan hiç rahatsız olmazlar. Yarımçakmak'ın çalkama makinesini bu haliyle iş başındayken bir kaç kere izlemiştim...

    İleşberlikte modernizasyonun başladığı 1930 sonlarına kadar gidiyor, çalkama makinesinin Eğret geçmişi... O yıllarda her köye damızlık hayvan, pulluk, orak makinesi, mibzer gibi yeni aletler de verilmiş. Köyün ortak malı olarak kaydedilen bu ziraat aletleri oldukça verimli bir şekilde kullanılmış. Selektör olarak bilinen çalkama makinesi de onlardan biridir.

    Muhtarlıkça teslim alınan selektör, Hacıların Oda yanına yerleştirilmiş. Bu oda, şimdi Kur'an Kursu bulunan yerdeydi. Yan tarafına yerleştirilen selektör sebebiyle orası da 'Selektör' diye yer adı olarak anılmaya başlanmış. Tıraka Abdurrahman Zenger'in döneminde aradaki 100 metrekarelik bir yer ihale edilirken, Selektör kelimesi yer adı olarak zikrediliyor:

"Köyümüz şahsı maneviyesine ait olan Köy içerisindeki selektör makinesinin arka tarafı ihalededir. Talip olanlar 6.10.956 Cumartesi günü Köy halkımızdan açık artırmaya iştirak edecekler saat 14.00’te Muhtarlığımızda hazır bulunmaları rica olunur…"

    İhaleye katılan olmayınca Yetimlerin Gocayetim Mevlüt Azbay'a satıldığı da şöyle kaydedilmiş:

    "Köyümüz şahsı maneviyesine ait Köy içerisinde selektör makinesinin arka tarafı Köy halkımıza ihale edilip ihale günü sahip çıkan bulunmadığından on beş yirmi seneden beri bu yere Köyümüz halkından Şükrü Azbay otluk yığdığından ve bu yerin de Şükrü oğlu Mevlüt ve Mahmut Azbay’a muvafık almaya bu yol fazlası olan (100) metrekare yeri metrekaresi altı liradan oda yeri gösterilip bedeli olan altı yüz lira Köy sandığı gelir kısmına irat edilmesine karar verildi. 10.10.956..."

    Görüldüğü gibi konulduğu yer makine ile özdeşleştirilerek orası Selektör Makinesi diye bir yer adı olarak anılıyormuş. Makinenin orada tutulduğunu hatırlayanlar hala aramızda....

    Biz ise onu eski lojmanın arka tarafındaki bir bölümde atıl vaziyette dururken hatırlıyoruz. Yetmişlerin sonlarında orada öylece duran tuhaf makinenin ne işe yaradığını anlamazdık, zira çalışırken hiç görmemiştik.

    Demek ki çalıştırılmasına gerek görülmemişti. Zaten savurmalı patoz ve biçerdöğerin yaygınlaşmasıyla onlar müzelik olmuştu. Nasıl gözerler duvara asıldıysa, selektör de bir köşeye kakılmış olmalı. 

    Bununla beraber, Yarımçakmak'ın çalkama makinesi Eğret'e Ziraat Müdürlüğünce tahsis edilen selektör ile bir alakası var mıydı, bak bu konuda bilgim yok... Osman Kızılyel'in dediğine göre makine 'bi köşeye kakılı' öyle duruyormuş, yalnız çalışıp çalışmadığından O da emin değil. Pulluk tekeri takılı makineyi nereye isterlerse oraya çeker götürürlermiş. Altındaki altı yedi tekneye derecesine göre elenen buğday akar, böylece hem çalkar hem de sınıflandırırmış. Kendine has anlatımıyla, ilk hazneye müminler, sonuncusuna da münafıklar olmak üzere öyle bir sıralama...

    Buna ek olarak Hacapdılla Abdullah Kasal'a ait ikinci bir çalkama makinesini de hatırlattılar. Sonra gocapının altına yanaştırılmış olduğu gözümün önüne geldi. Onu çalışırken hiç bilmiyorum, fakat bilenler var... Neticede hepsi yalan oldu gitti...


    Not: Fotoğraftaki çalkama makinesi Yarımçakmak'ınki değil, onu Musa Türker'in linkteki videosundan kırptım.
 



03 Mayıs 2024

Yollar


    Anıtkaya'da mevki adlandırmalarında 'yol' kelimesine de çok yer verildiği gözlemlenir. Bu adlandırmalardaki mantık incelendiğinde iki farklı tekniğe başvurulduğu anlaşılıyor. Her birindeki örnekler ayrı ayrı ele alınacak.

    İçinde yol kelimesi bulunan mevki adlarından ilk gruptakilerdeki mantık çok basit. Çevredeki yerleşim yerleriyle bağlantıyı sağlayan yol merkeze alınıyor. O yolun etrafı zamanla mevkinin de adı oluyor. O kadar kalıplaşıyor ki yıllar geçtikten sonra yeni birleşik sözcük söylendiğinde akıllara yerleşim yeri veya onun yolu değil de bir mevki geliyor. Eğret'e komşu çok fazla yerleşim yeri bulunduğu için bu teknikle yapılmış mevki adı da çok fazla...

    Eskiden beri önemli bir ticaret yolu üzerinde bulunan Eğret, Karahisar ile Kütahya arasındaki bir kervansaray etrafında şekillendi. İlk dönemlerde Kütahya'daki Germiyanoğlu Beyliği'ne bağlı imiş. Bu yüzden her ne kadar uzak da olsa Kütahya'ya karşı bir meyli hala vardır. Malum yolun kuzey tarafı Kütahya'ya çıkıyordu, haliyle ona Kütahya Yolu dediler. Halk arasında isim Kötâyolu olarak yerleşti. Osmanköy'e kadar yol boyu ve çevresi de Kötayolları olarak anılmaya başlandı. Bugün Cumalı bayırına kadarki bölge hala böyle bilinir.

    Tabi Kütahya Yolu'nun bir ucu da güneyde Afyon'a varıyordu. Eğret ağzında Karahisar şehri sonradan sonraya 'Şeher' biçiminde telaffuz edildiği için yolun güney kısmı 'Şeheryolu'na dönüştü. Artık Buñar'dan ötesi Bayramgazi'ye kadar 'Şeheryolu' olarak anılacaktı...

    Nihayetinde İstanbul'a varan büyük yolun bu bölümünde iki şehir arasındaki Eğret'in, doğal olarak etrafında bir çok köy vardı. O köyleri Eğret'e bağlayan yollar köyün adına bağlandı, o istikametteki bölgeler de zamanla yolun adını aldı.

    Bu köy yollarının en ilginci Beşkarış tarafına gidendir. Köyün resmi ve tam adı Beşkarışhöyük idi, ama Eğretliler kısaca Beşkarış ve daha çok Höyük/Üyük diyorlardı. Kuzeybatı istikametinde o tarafa doğru uzayıp giden yolun adı halk arasında Üyük Yolu idi. Zamanla bölge de bu isimle anıldı ve Üyükyolu oldu. Şimdilerde bu mevkideki tarlalarını ekip biçenler, Beşkarış yolundan haberdarlar mı, bak orası şüpheli...

    Üyükyolu'na yakın iki köy yolu daha var, Olucak ve Yenice... Onlar da Olcakyolu ve Çerkezyolu olarak bilindiler ve belli mevkilere de ad oldular... Daha güneyde İlbulak'ın ters sırtındaki Mılıklar/Çatkuyu köyüne varan yola da Yörükyolu denildi, çünkü halkından dolayı Eğretliler bu köye Yörük diyorlar...

    Bir de ters istikamete, Eğret'in doğu yanına bakalım. O taraftaki Aşağı ve Yukarı Dandır köylerine giden iki yol da Dandıryolu olarak adlandırıldı. Kuzeydoğudaki Susuzosmaniye köyünden geçen yolun adı da Macuryolu idi.

    Köy adlarıyla birleşip önce yolun adı, sonra ise belli bir mevkinin özel adı olan bütün bu isimler son çağda da kullanılmasına rağmen, ilginç bir şey yaşandı. Yol kelimesinin yerine 'kır' sözü eklendi ve yeni mevki adları ortaya çıktı. Çerkezgırı, Olcakgırı, Dandırgırı, Macurgırı'nın oluşum hikayesi de böyledir...

    Dikkatle bakıldığında Omarcık Çeşmesi, düzensiz bir beşyol kavşağında kaldığı görülecektir. Bu yollardan biri Kuzeydoğu istikametinde Susuzosmaniye köyüne kestirimden gider gibidir. Şimdi Macurgırı'nda belli belirsiz izlerle kayboluyor, ama bir zamanlar bu yol çok işlekmiş. Çünkü İhsaniye yakınlarındaki bir küçük tren istasyonuna gidiyor. Bu yüzden özel olarak İskele Yolu diye adlandırılmış. Zamanla bu işlevini başka bir yola devretse de ismi baki kalmış, o mevki halen 'İsgileyolu' olarak anılıyor...

    Bir de işittiğimi zannettiğim 'Yayla Yolu' var... Var, ama onun varlığından çok emin değilim, bu yüzden nereye işaret ettiğini de bilemeyeceğim...

    Şimdiye kadar ele aldığımız içinde/n yol geçen mevki adları, yolun nereye gittiğine işaret ediyor. Dolayısıyla bir yer adıyla birleşerek yeni bir isim yapılmışlar. Anıtkaya'da daha az kullanılmakta olan yollu sözlerin ikinci grubuna bakalım. Burada yerden ziyade yolun niteliğiyle ilgili isimlendirme yapılmış.

İlk örnek Uluyol... Karayolunun Körguyu civarındaki bölümü ve o çevredeki küçük bir mevkiye verilen bu adın, yukarıda açıklanan 'Şeheryolu' ile ilgisi olduğunu sanıyorum. Yolun büyüklüğü ve önemi ulu kelimesiyle nitelendirilmiş. Eğret'te kelimenin bundan başka hiç bir kullanımı bulunmaması ayrıca ilginç bir husustur.

    İkinci örnek ise 'garayol'dur. Bugün kullandığımız karayolu ile alakası olmayan bu kelime, doğrudan ilkel toprak yola işaret ediyordu ve özel isim değildi...

    Añyol, añdan bozma yol anlamına geliyordu. Diğerlerine göre tali yol da diyebiliriz. İki tarla arasındaki añ, yol olarak kullanılıyor. O vakitler añların geniş tutulduğu unutulmamalıdır. Yine de añyollar tam olarak bir yola asla dönüşmüyorlar. Belki bunun istisnası Emirlahçeşmesi'nin ötesinden Aliyeniñguyu'ya uzanan añyoldur ki, günümüzde adamakıllı bir yol olduğu halde hala Añyol diye anılıyor.

    İkinci grup yol isimlerini susa yolu ile kapatalım. Bizim çocukluğumuzda asfalt karayoluna böyle derlerdi. Aslı yabancı bir sözcük olan 'şose' kelimesidir ve asfalt ile alakası yoktur. Eğretliler 1920'li yıllardaki haline şose dendiğini duymuşlar ve bunu böyle Türkçeleştirmişler. Sonraları susayolunun 'yol'unu da atıp sadece 'susa' dendiğinde bile köyün içinden geçen karayolu anlaşılırdı. Susayolu'na gelmişken, bir Eğret türküsü olan 'Su yolu, susa yolu'nu da burada zikretmek lazım...

    Konumuz Anıtkaya'ya özgü içinde 'yol' bulunan mevki adlarıydı, onlar bitti. Konuyu dağıttığımın farkındayım, ama bir iki husus daha var; az daha sabır...

    Selyolağı sözünde gizlenmiş bir yol kelimesi bulunduğuna dikkat çekmek isterim. İblak'tan gelen şiddetli seller kendilerine göre bir yol yapmış, biz de koca hendek gibi o derelere selyolağı demişiz...

    Grayderin adını beğenmeyen Anıtkayalılar ona harika bir Türkçe karşılık bulmuş; 'yolgazıyan' sözcüğünü bizim köyden başka bir yerde duyamaz, başka hiç bir sözlükte bulamazsınız...

    Yine Anıtkaya'da hala çok kullanılan bir edat buyol/biyol sözcüğüdür; bu-yol, bir-yol birleşik kelimelerinin oluşumunda yol sözcüğü apaçık meydanda...

    Eskiden hac ibadetine 'uzunyol' derlerdi. 'Falanca uzunyola gitmiş' dendiğinde onun kutsal yolculuğa çıktığı anlaşılırdı. Hac yolculuğunun altı ay sürdüğü zamanlardan kalma güzel bir yakıştırma olduğu anlaşılıyor...



29 Nisan 2024

Kırım

    
    Eskilerin takviminde 8 Kasım - 5 Mayıs arası kış ve sonrası yaz olmak üzere iki mevsim vardı. Çetirenk ile kış, Hıdrellez ile yaz başlardı. Bu iki başlangıç noktası şaşmadığı için ileşberliğin iş takvimi de buna göre belirlenirdi. Elbette arada asırların tecrübesiyle oluşmuş başka işaret levhaları da vardı. Onlara bakarak ne zaman ne yapacaklarını belirlemişlerdi.

    Eğret'te geçimin önemli bir parçası haline gelen koyunculuk, tıpkı ileşberlikte olduğu gibi belirli bir takvime bağlanmıştı. Koç katımının, kuzulamanın, sağımın, kırkımın, dağa çıkma ve añıza inmenin muayyen dönemleri vardı. Verimli koyunculuk için bu zamanlara dikkat etmek gerekirdi. 

    İleşberlik olsun, malcılık olsun tabiatın neredeyse kanunlaşmış takvimine bağlı kalsan da bazı istisnai çıkmazlardan kendini kurtaramayabilirsin. Çünkü yıllık takvim her zaman saat gibi belli bir düzende çalışmaz. Misal her 6 Mayıs'ta aynı hava olacak diye bir kanun yoktur, yahut her çetirenk soğuk geçmez. Her yıl cemrelerde hava ısınmayabilir. Yaz geldiği halde yaz yağmurları başlamaz, ama kar yağabilir. Bütün bu durumlarda senin takvime bağlılığının hükmü kalmaz.

    Tabiat takviminin şaştığı durumlar, sıradışı olduğu için hafızalara kazınmış, unutulmamış. Bazıları odanın dolavına, bazıları kitabın kapağına yazılmış bu olaylardan birini Hasan Özpınar'ın kişisel arşivinden paylaştığı 7 Haziran 1939 tarihli bir gazete kupüründen öğreniyoruz. Bir gün önce Afyonkarahisar civarında yüksek yerlere kar yağmış, aniden soğuyan hava sonucu halk mangalları yakmak zorunda kalmış. Haberde belirtilen yüksek yerlerden biri İlbulak olması çok muhtemeldir. O vakitte dağdaki ağıllarda olan koyun sürülerinin halini düşünün...

    Uzun süre kar yerden kalkmadığı durumlar olurmuş eskiden. Eğretlinin 'goca gar' dediği böyle zamanlarda koyunlar dağda/ağılda değil köyde bulunuyor. Arazi karla kaplı olduğu için mecburen samanla beslenecek. Yeteri kadar beslenemediğinden sürünün yarısı açlıktan kırılırmış. Bu yüzden sabırsızlıkla kar kalkıp toprağın otun meydana çıkması bekleniyor.

    Hacımahmutların büyük bir sürüsü var. Sulamaya götürdüklerinde bir ucu Söğütcük'e varırken bir ucu hala gocagapıda olurmuş. Tam yılını bilemeyeceğim, gocagar var kalkmak bilmiyor. Koca sürüye yedire yedire samanı tüketmişler, ancak bir günlük saman kalmış. Verecek bir şeyler bulanmazsa hayvan açlıktan kırılacak. Haliloğluların dambeşteki ayrık yığınını istemişler, hiç olmazsa koyunlar bir iki gün idare eder diye düşünmüşlermiş. Lakin ayrık sahipleri buna yanaşmamış... Her şey kötü giderken ertesi gün Allah bir gabayel vermiş; gocagar önce alacalanmış, sonra tamamen erimiş de sürü kurtulmuş...

    22 Aralık'tan 21 Mart'a kadar süren üç aylık dönem kış mevsiminin en çetin dönemi. Gocagarlar, süresi sebebiyle Doksan adı verilen bu dönemde oluyor. Doksan'ın kırk günlük ilk bölümü Erbain, elli günlük ikinci bölüm de Hamsin diye adlandırılmış. 21 Mart ile Hamsin bitiyor, yaz mevsiminin habercisi bir döneme giriliyor. Hıdrelleze kadar yaza inanılmadığı için Hamsin'den sonraki geçiş dönemi de aslında kışın içindedir, çok güvenmemek lazımdır...

    Bırak 21 Mart sonrası geçiş dönemini, daha Hamsin çıkmadan hava açılır gibi olmuş. İdirizlerin Köribram'ın Mustafa İdi, güvenilmez havaya güvenerek malı dağa mı çıkarmış, yoksa kırkmış mı... Yapmaması gereken bir şey yaparak koyunlarının kırılmasına sebep olmuş. 1930'lu yılların birinde yaşanan bu olaydan sonra adamın lakabı 'Hamsinci'ye çıkmış; 1958'de vefat etmiş, ama hala bu lakapla anılıyor...

    Hamsinci gibi bazıları lakabını mevsimden alırken, bazıları da mevsime kendi lakabını vermiş. Bunlardan biri de Guycuların Garaburun Seydi Ahmet Mola'dır... Doksan çıktıktan sonraki yirmi günlük döneme 'Mart Dokuzu' diyorlar. 22 Mart ile 9 Nisan arasındaki bu dönemde beklenmeyen sertlikte soğuklar gözlenmiş. Bu yüzden çitftçi ve malcıların Martdokuzu'nda dikkatli olmaları öğütlenmiş.

    Kelsalek Salih Azbay dayısı ile ortak keçi işine mi ne girmiş Garaburun... Havalar açılınca ağıla çıkarmışlar. Yalnız bununla yetinmeyip, yine yalancı bahara aldanarak Martdokuzu'nun sonunda keçiyi kırkmışlar. Gelvelakin ertesi gün, 10 Nisan'da bir tipi bastırmış. Keçi bayırdan Kelsalek'in ağıla gelene kadar tükenmiş... Bugün hala o gün 'Garaburun kışı' diye biliniyor...

    Çolömerlerin Cingenömer Ömer Salman, engin bir çobanlık tecrübesi ve yaşadıklarını duyduklarını akıcı, tatlı bir dille hikaye etme becerisine sahipti. Herhalde Selimlerin odada böyle bir olay anlatmış... Bunlar yaz geldi diye dağa çıkmışlar, Hıdrellezden önce... Nisan ayında Allah vermiş karı, vermiş karı... Tedbirsiz yakalandıkları için tokluları dışarıda bırakıp kendilerini kulubeye darın atmışlar. Yağmış, yağmış, yağmış...  Kar dindikten sonra çıkmışlar dışarı, baksalar ki toklu yok... Aramışlar, taramışlar; yok Allah yok... Geri gelmişler kışlaya... Sonradan farketmişler... Lafın burasında Ömer Ağa, ellerini yumruk yapıp iki işaret parmağını dikerek anlatmış;

    - 'Efe, bizim toklulañ buynuzları garıñ üsdünde böne böne görünüyo...' Toklular karın altında kaybolmuş, onları ancak boynuzlarından seçebilmişler. Neyse ki zayiat yokmuş, hayvanlar kalkıp yürümeye durmuşlar...

    Eğret'e mahsus olmayıp ülkenin her yanındaki halk takviminde 11-18 Mart arasındaki bir haftalık süre, Kocakarı soğukları olarak biliniyor. Böyle adlandırılmasına bir sebep olarak efsanevi yaşlı kadının yedi keçisinden her birinin bu günlerin birinde ölmesi gösteriliyor. Yani halk takviminin genel adlandırmasının kökeninde böyle bir kırım hadisesi bulunuyor. Eğret'teki yerel takvim adlandırmalarında da benzer durum görülmesi şaşırtıcı değil...



21 Nisan 2024

Gavur Geliyo

 
    Eğret'in  işgaline dair yazılı belge bulunmadığından bunun tam olarak hangi tarihe denk geldiği de bilinemiyor. Eldeki kaynaklar taranıp birleştirilince ancak bir fikir oluşabiliyor. Tabi bir de olaya tanık olanlardan aktarılan hatıralar var. Onların bir kaçından yola çıkarak bu mevzuya bakış, bizi bir sonuca götürebilir.

    Resmi kayıtlarda 1917 doğumlu olduğu gözükse de Macurali (Ali Öncül) Dedemin 1915 civarında doğduğu, iki yaşlarındayken oradan geçmekte olan ailesi tarafından Eğretli Araposman'a evlatlık olarak bırakıldığı anlaşılıyor. 1921 Yılında altı yedi yaşlarındaymış. Önüne kaz sürüsünü verirler, gütsün diye Gatçayır'a yollarlarmış. 

    Oralarda kaz peşinde oyalanırken Gabasakal (Ahmet/Mehmet Sağlam) da arabasını koşmuş, telaşlı telaşlı Kötayolu'na doğru sürmekte... Şoförhalibram (Halil İbrahim Sağlam)ın babası olan Gabasakal o sırada 37 yaşında, ortayaşları aşmış bir adamdır. Macurali'yi durumun ciddiyetinden habersiz, kaygısız halde görünce;

    - 'Le çocuk, Gavur geliyo, eğlenme burlâda, sür gazlârı eñize!' diye uyarıyor. Kendisini uyaran adamın köyden uzaklaşıp ters istikamete gidişine de çocuk bir anlam verememiş. 

    - 'Çapecileri getimeye gidiyon' diye sözünü tamamladığında ancak kazlarını köye doğru sürmüş. Macurali Dedemden defalarca dinlediğim gavurun gelişi hikayesi böyle... 

    Tatıresil (Resul Omak) daha büyük, o vakitler 12 yaşındaymış. Macurali gibi kaz güdecek değil ya, daha büyüklerinin hakkından gelebilecek yaşta... Büyük bir koyun sürüleri var... Çoban tutmuşlar, emişik güdülüyor. Öyle olunca sürü daha da büyümüş... Hava biraz bozunca Buruşak (Mehmet Omak), oğlunu; 

    - 'Sürü kömeli, çobana yardım et' diye Fasılüyüğü civarındaki koyuna gönderiyor. 

    Bunlar hayvanları toplayıp köye doğru süreceklerken Afyon tarafından gelen bir süvari, anlamlı anlamlı bakıp elini sallıyor ve İhsaniye'ye doğru çekip gidiyor. Tatıresil bu yalnız Türk süvarisinin eliyle yaptığı işareti hep 'Kimlere kalır bu sürü, kimlere!' manasında yorumlamış...

    Tatıresil bu kanaate hemen o anda mı vardı bilinmez, ama yorumunda haklı çıkmakta gecikmemiş. Söğütcük yoluna sürmüşler sürüyü... Bilenler bilir, uzaktan bakanlar binlerce ayaktan çıkan tozu bir bulut halinde görür. Sürü Söğütcük'ten köye girmek üzereyken, takriben şimdi Takgasların ve Deliali'nin ev bulunduğu bölgede işte böyle bir toz bulutu kaldırıyormuş. O sırada Olucak yönündeki Bağlar mevkiinde bulunan Yunanlar, toz bulutunu Türk atlılarının çıkardığını düşünüp başlamışlar top atışına...

    Yunan topçusunun atışları sürüyü dağıtmış, ama yoluna devam etmişler. Bir ucu eve girerken diğer ucu henüz Kölgecilerin evin denginde olan kömeli sürüyü Gavur yakalamış. Tekini bile bırakmadan eşeğiyle birlikte Bağların ardına doğru sürüp götürmüşler... 12 Yaşında bir çocuk olan Tatıresil'e bu olay çok koymuş; çocuklarına, torunlarına ve dinleyen herkese defalarca anlatmış...

    Körhoca (İbrahim Varlı) Dedem ise işgale değirmen dönüşünde yakalanmış. O sırada 14 yaşında olan Hacıarif oğlu İbrahim, daha hoca filan değildir; yalnız Tatıresil'den bir kaç yaş daha büyük olduğundan tek başına buğday öğütmeye gidebiliyor... Araplı tarafındaki değirmenlerin birinde işini halledip dönüşe geçmiş. Daha değirmendeyken genel bir tuhaflığın farkındalarmış, zaten Türk askerleri önceki gün buralardalarmış; ama yola çıkıp Bayramgazi yokuşuna sarınca bunda korku başlamış. Çünkü Resulbaba sırtlarından Afyon'a doğru gavur akıyormuş...

    Arabasıyla Bayramgazi'yi geçtikten sonra, gerisinden bir kol da Belce'ye yönelmiş. Arkasından yetişecekler diye çok korkmuş, garip bir şekilde Eğret'e yönelmediklerini görünce de hem şaşırmış hem sevinmiş. Bununla beraber Kepez tepelerinde filan parça bölük gördükleri yüzünden büsbütün rahatlayamamış. Bu karışık duygular içinde öküz arabasıyla ne kadar hızlı olunursa o kadar çabuk köye dönmüş. Gördüklerini dehşetle büyüklerine anlatmış...

    Körhoca böyle korkarken, eniştesi Müezzininömer (Ömer Kabadayı) Yunan askerlerine korku salmış. Berberahmet'in dedesi olan Müezzininömer o sırada 19 yaşında bir delikanlıdır. Gocagır mevkiinde çift sürüyorken devriye gezen iki Yunan askeri uzaktan görünür. Tam bunun üzerine doğru istikamet almışken, yollarını değiştirirler. Onların tüfeklerine karşılık bunun elinde sadece örendire vardır; buna rağmen vaziyet almış, karşılamaya hazır beklerken yön değiştirmelerine canı sıkılır... Bağırarak, el işaretiyle filan ünnediyse de gelemezler... Sonradan alacağı soyadı gibi gabadayı görünümlü bir delikanlıdan ürkmüşler yani...

    Anıtkaya'da hala çok kullanılan 'Gavur Buñara mı geldi!' deyiminin ortaya çıkmasında Eğret'in işgaline yönelik gönderme bulunduğu çok açık... Hatıralardan anlaşıldığına göre işgalcilerin büyük çoğunluğu o taraftan gelmiş. Ayrıca bazı belgeler de bunu doğruluyor.

    27 Mart 1921'de geri çekilmekte olan ordumuzun peşinden gelen Yunanlar Afyon'u işgal etmiş, Resulbaba-Çatalçeşme-Bayramgazi hattına çöreklenmişlerdi. Bir kaç gün ısrarla bu hattın kuzeyine geçmediler. Bununla beraber düzenli birlik göndermemiş olmasalar bile Eğret'e kadarki bölgeye parça parça devriyeler çıkardıkları kayıtlarda var... 

    Aynı durum Eğret'in batısında, Olucak tarafında da yaşanmış. Hatırı sayılır büyüklükte bir Yunan kuvveti gelip Bağlar civarına yerleşmiş.  Uzun süre yerinden kıpırdamadan sağa sola devriyeler çıkarmış. Mesela Döğer tarafına çekilen Türk Süvarisinden bir keşif kolu, 6 Nisan günü Eğret'ten geçip ormanın ucuna kadar vardığı halde hiç düşmana rastlamamış. Yunanlılar ele geçirdikleri yerleri muhafazadan başka bir şey düşünmüyor o sırada...

    8-13 Nisan'da yapılan Aslıhanlar ve Dumlupınar çarpışmalarında iki taraf da netice elde edemedi. Bu dönemde Yunanlar Çatalçeşme ve Bağlar'a artçılarını bırakıp çekilmişlerdi. Yunan tarruzunu bekleyen bizimkiler de buralarla pek ilgilenmediğinden Eğret köyü ne tam işgal altında ne de özgür idi... Türk askeri yoktu, sürekli devriye gezen Yunanlar rahatsız ediciydi. Tam üç ay böyle geçti ve 12 Temmuz 1921 Salı günü Bağlar ve Buñar istikametinden gelen Yunanlar Eğret'e girdi, zira beklenen taarruz başlamıştı...

    Yunan'ın Eğret'i işgaline dair 7 yaşındaki Macurali, 12 yaşındaki Tatıresil, 14 yaşındaki Körhoca, 19 yaşındaki Müezzininömer ve 37 yaşındaki Gabasakal'ın gözünden anlatılan olaylar 27 Mart 1921 Pazar günü yaşanmış olmalıdır...

    Başta rahmetli ninem olmak üzere farklı kişilerden dinlediğim son bir olayla bitireyim. Eğretliler Hacı İbrahim Dede'yi, dervişlerini peşine takmış dümbek çala çala Karacahmet'e doğru giderken görmüşler. Dediklerine göre, Yunan gelmeden önce giden Hacı İbrahim Dede, kurtuluştan hemen sonra aynı biçimde Eğret'e geri dönmüş. Zamanı ve kişileri subjektif  bu olayı ben yazayım da... İnanan inanır, inanmayan sınanır...

 


17 Nisan 2024

Guyuderesi

 
    Kuzey-Güney doğrultusunda uzanarak yayılan Anıtkaya'nın yerleşimi, bir asır öncesinde de aynı biçimdeymiş. Yalnız o günün Eğret uç noktaları günümüzdekinden biraz daha berilerde bulunuyormuş. 

    İşgalci Yunanların Üyük'ten çektiği bir fotoğrafa göre köyün Kuzeydeki ucunu Selimlerin evler oluşturuyor, daha ötesi Alagır... Şimdiki Yeşilcami'nin olduğu yerlerdeki Selimlerin evler karaltı şeklinde. Köy içine doğru ise Omarcıkların eski evler sıralanmış. Bu sıra evlerin dışı, yani batı tarafı tamamen boş; yer yer gırañ ve kayalıklarla dolu kocaman bir dereye iniyor. Bu dere, Atmezarı ve Çayırlara doğru uzanıp giden o gün için önemli bir yoldur... 

    Uçtaki Selimlerin evlerden batıya, büyük dereye doğru inen iki küçük vadicik gözlerden kaçmıyor. Bu vadiciklerin ilkinin kökü; şimdiki Şampaya, Goşumcu ve Dendenler in evlerin hizasından başlıyor. İkincisi ise Yeşilcami yerinde, yani son evlerin tam karşısında bulunuyor. İşte bu iki dere mi dersiniz, vadi mi dersiniz; hızla inip aşağıda çayır/bahçeleri yalayarak Atmezarı'na doğru ilerleyen yola toslayıp birleşiyorlar. Yol ile birleşeme noktalarındaki sereñli kuyu sebebiyle bu iki küçük dereyi de içine alan o mevkiye Guyuderesi adını vermişler...

    Yunan gittikten sonra bütün ülke gibi Eğret'te de hızlı sayılabilecek bir toparlanma dönemi başlıyor. Yaraların sarılmasının bir yüzü, kendini yapılaşma olarak gösteriyor; köy genişliyor.

    Kuzeydeki genişleme Alagır istikametinde olacak, yalnız önce Batı'ya doğru biraz şişmesi lazım. Yıllar içinde sözü edilen iki vadicik boyunda hareketlenme oluyor. İlkinin bir yakasına Hassönlerin Hacıefe oğlu Çilmahmut ve Buruşakmehmet oğlu Tatıresil yerleşiyorlar. Öte yakaya da Omarcıkoğlu Mehmet'in oğlanlar ev yapıyor. Kim bunlar? Güdüğizzet, Nuri, Arap ve Altındiş... Onların altına Körüslüoğlu Mustafa'nın Garömer ve Selimlerin Samancı...

    Guyuderesi'ni oluşturan ikinci vadiye gelince... Yunan'dan kalan fotoğrafta bu vadi kökünde görülen bir karaltı var, Gocaosman'ın  ağılıymış. Ağıl genişletilip yurda dönüştürülüyor, altında Körşükrü'nün ev, onun yamacında Paşagızıların ve daha sonra Delicafer'in evler filan sıralanacak... Biz Guyuderesi'nin ikinci vadisinden ayrılmayalım. Kökünde Apdıramanların Kelhasan ve İresilhoca'nın evler, hemen arkasında ise Arapnine'nin ev yapılıyor...

    1950'lere geldiğimizde vaziyet bu... Bütün bu yapılaşma ve yerleşim bir anda olmuyor tabi, tedrici bir gelişim söz konusu... En son Tıraka'nın muhtarlığında, evinin dibindeki bir bölüm 'saçakaltı' Tatıresil'e satılıyor. Öteki vadi ile arada bulunan adada ise; uçtaki kısım Bıgalı'ya, Samancı'nın evin arkasına düşen bölüm ise Delibayram'a 'yurtyeri' gösterilerek satılıyor. Bigalı Sabri Kocausta ile Devrimbeşlerin Halil İbrahim Aydın bu arsalara ev yapınca, Guyuderesi aşağı yukarı bugünkü görünümüne kavuşuyor.

    Şimdi her biri sisler içindeki mazi dünyasının içinde kalan bizim çocukluk anılarımız yaşanırken buraya Dereköy derlerdi. 1970'li yıllarda çamurdan geçilemediği için böyle adlandırıldığını düşünürdük, yanılmışız; resmi adında varmış dere kelimesi...

    Guyuderesi/Dereköy'ün çamurlu yapısını abarttığım düşünülmesin. Henüz oralara parke taş şöyle dursun, normal arazi taşı bile döşenmemişti. Kış günlerinde Yeñihasan'ın boğazdan Turabiler aralığına girince çamur başlardı. Çilmahmut'un oda, Güdüğizzet'in ev, Şampaya'nın ev ortasındaki o çapraz kavşakta ise çamur/balçık deryası doruğa çıkardı. Öyle zannediyorum ki o çamur deryasına yemenisini rehin bırakmayan yok gibidir. Sorarsanız buna dair çok kişinin anısını dinlersiniz. Aşağıdaki kuyuya kadar hiç eksilmeyen çamurdan dolayı Dereköy yakıştırması yapıldığını zannederdim... 

    Oysa biraz daha aşağı inildiğinde oraların gerçekten dere olduğu görülecektir. Böyle durumda, her derenin olmazsa olmazı çamur, isimlendirme de ana gerekçe olmaktan çıkar. Guyuderesi öyle bir deredir ki, sakinlerini fiziki olarak Eğret'ten koparır. Ramazan aylarında akşam ezanını işitemezler, iftarı geciktirirlermiş. En yakın Gocacami minaresinin ışığını görebilmek için bile, bayırdaki Delicafer'in oraya çıkmak zorundalarmış. Köye dördüncü cami ihtiyacı, bu sebeplerden ötürü iyice belirginleşmiş ve Yeşilcami'yi yapmışlar.  Bir asır önce köyün en ucu olan o noktaya cami yapılmış. Çünkü 1960'larda artık Alagır semtinden dolayı orası köy içi haline gelmiş...

    Misafir çocuk olarak bulunduğumuz kış günlerinde, Guyuderesi'nin dereliğini biz de kendi eğlenceli dünyamızda olabildiğince hissederdik. Arapnine'nin evin yan tarafındaki bayırdan verilen startla Devrimbeşlerin eve kadar şimşirleşmiş zeminde gayık kayardık...

    Guyuderesi'ne adını veren deredeki sereñli kuyunun düzeneği kaldırılıp bileziği kapatılmış. Yerine daha işlevsel bir çeşme yapmışlar, temizlik ve hayvan sulama amacıyla hala kullanılıyor. Yeni binalarla o mevki tamamen Anıtkaya içinde bir semt artık. Amma Körşükrü'nün evin altında, yolun hemen kenarında göreceğiniz orta boy alıç azadı, buraların yakın geçmişte kır olduğunu hatırlatır gibidir...  

    Fotoğraf: ERT Arşivi


15 Nisan 2024

Hıdrellez 2024


    Hıdrellez karşılamayı özetleyecek olursak;

    Önce halk yararına yapılması gerekli bir iş belirleniyor. Köprü yapımı, çeşme tamiri, kuyu tamiri yahut ayıklama gibi geniş Eğret arazisinde çok elzem şeyler... Tellal bağıttırarak, sonraları ilan ettirilerek kararlaştırılan iş herkese duyuruluyor. 4-5 Mayıs günlerinde iş masrafının karşılaması ve sonrasındaki toplu yemeğin finansmanı amacıyla hayrata çıkılıyor. Hıdrellez sabahı gün doğarken yola çıkılıp iş mahalline varılıyor. Yapılan işbölümüne göre herkes vazife başına geçiyor. Öğleye kadar planlandığı şekliyle iş bitiriliyor. Bir köşede pişirilen yemeklerin yenmesinden sonra topluca öğle namazı kılınıyor. İkindiye kadar serbest zaman; oyun, gezinti, uyku, dua vb. kim ne isterse onu yapıyor. İkindi namazı ve sonra köye dönüş...

    Anıtkaya'da Hıdrellez karşılama denilen bu 6 Mayıs faaliyetinde temel espri, toplu ve birlik olarak toplum yararına bir iş yapmaktır. Bir kaç traktör römorkuna doluşan bu insanlar şüphesiz köy halkının tamamı değildir; ama oraya gelemeyenler de aynî veya nakdî olarak katkı sağlamışlar, daha da önemlisi dualarıyla kalben oradadırlar. Ayrıca iş mahalline çocuk götürülmesine özellikle dikkat edilir; her ne kadar işgücü olarak katkı sunamasalar da, edilen dualara günahsız çocukların amin demesi önemli sayılır. Aslında bir kaç iş bilen kişinin altından kalkabileceği şu işe bu kadar kalabalık gelinmesinin bir sebebi, her ne yapılıyorsa birlikte yapılmasıdır. Allah'ın nazarı, yardımı, rahmeti ve bereketi topluluk ve birliğin üzerinde olduğunu bildikleri için bu kadar kalabalıklar...

    Hıdrellezde yapılan işin, yenilen yemeğin, alınan nefesin ve edilen duanın farklı olduğunu düşünüyorlar. Bir de Hızır (as)ın aralarında dolaşabileceği ihtimalini düşününce, 6 Mayıs'taki bu işe ayrıca önem veriliyor. Belki de bu yüzden o gün yapılan şu yarım mesailik işe Hıdrellez karşılama denilmiş.  Köylüler Hızır (as) kaynaklı bu muhtemel bereket sağanağından payını alabilmek maksadıyla, mümkün olabildiğince çok katılım sağlıyor...

    Yarım asır kadar geride kaldı o günler... Arazideki köprüler, ufak sellerle bozulmayacak kadar sağlamlaştırıldı; onların artık sana bana ihtiyacı yok... Kuyular köreldi, dolaplar söküldü, serenler devrildi... Çeşmelerin akanı akıyor, akmayana bir hayırsever pompa taktırdı öyle işliyor. Yine tamirler, bakımlar yapılıyor; lakin ferdi hayır işi onlar. Toplanılıp da bir işin ucundan tutulduğu yok... Beri yandan 6 Mayıs'larda yine Hıdrellez karşılamaya çıkılıyor, hatta eskisinden daha hareketli oluyor Anıtkaya arazisi... Amma velakin onlar da bireysel ve tamamen piknik anlayışlı...

    Biz bu furyanın dışında değiliz... Hıdrellez günü İblak'ta bir köşeye oturanlardanız... Öyleyken, geçtiğimiz bayramda köyün kanayan yaralarından biri bütün sevimsizliğiyle yine karşımıza çıktı; her yanını ot bürümüş Mezarlık... Daha önce çok kereler gündeme geldi; şikayetler edildi, teklifler sunuldu, girişimler yapıldı, ama bir sonuç elde edilemedi. Bireysel olarak kendi kabrini temizleyenler, hayrına çöp toplayanlar, kendi çapında bir şeyler yapanlar oldu, hala da var... Gel gör ki bu bir işe yaramıyor, Kabristanımız şimdi geçen yılkinden daha pis...

    Fazlasıyla dere tepe dolaştık, artık diyeceğimi diyeyim... Neden bu sene Hıdrellez karşılamayı Mezarlık civarında yapmıyoruz? Oranın otunu çöpünü temizleyebildiğimiz kadarıyla temizleyelim. Arazi... Köy yararına... Hıdrellez, Hızır bereketi... Bütün şartlar var... Herkes kendi çapında katılım sağlar... Ağzı dualılar gelir kıpır kıpır dua eder, belleyen beller, çapalayan çapalar, kazabilen kazar, çocuklar hoplayıp zıplar... Bakarsın bir hayırsever çıkıp kazan kaynatır... Öğleden sonra da isteyen ayrıca pikniğine gider...

    Anıtkaya dışında; İzmir'de, Afyon'da, Antalya'da, Ankara'da, İstanbul'da olup da gönlü buralarda olanları biliyorum. Bu çağrıyı yapmama sebep biraz da onların isteğidir, dualarıyla katılacaklarından eminim...

    "Hayırlı işlerin muzır manisi çok olur" demişler. 6 Mayıs'ın mesai gününe denk gelmesi, herkesin kendine göre işi gücü olması, uzun zamandır birlikte hareket etmeyi unutmuş olmamız, canımızın istememesi ve benzeri şeyler işte öyle engellerden... Biz bütün bunlara takılmadan kendimize göre bir irade ortaya koyarsak ummadığımız neticeler elde edebiliriz.

    Ayrıyeten 'Hocam olmaz o senin dediğin!' diye görüş belirtmeye niyetlenen varsa, belirtmesin. 'Eski köye yeni adet mi getiriyon!' diyeceklere de bir cevabım var: Hayır, eski köyde unutulan eski bir adeti hatırlatıyorum... Bu seneki Hıdrellezi  ölülerimiz/geçmişlerimizle birlikte karşılayalım, ruhlarını rahatsız ve rencide etmeden coşkuya onları da ortak edelim, diyorum...

    Bir de şu var... Ne de olsa, Mezarlık tarlaların arasındadır. Sen bir yandan temizlersin, sağdan soldan uçuşup konan ot tohumları seneye tekrar filizlenir. Bu yüzden tam ve kesin temizlik hiç bir zaman sağlanamaz. Ama bunda süreklilik olursa, sonraki temizlikler kolaylaşır. Bu sene yapılacak ana temizlikten sonrakilerde, otlar tam kökleşme fırsatı bulamayacağından insanı bezdirmez. Belki köy namına alınacak bir çapa makinesiyle iş sistemli bir hale getirilebilir.

    Daha başka fikirler ve yollar da aranıp bulunabilir, yeter ki birlik olunsun, ortak akılla çözüm odaklı hareket edilsin. 2024 Hıdrellezi bunun başlangıcı olabilir... Çağrıya kulak verilmese bile ben orada olacağım...



13 Nisan 2024

Aygırhane

    
    3-5-6 Ekim 1937 tarihlerinde Cumhuriyet gazetesinde bir yazı dizisi yayınlandı. Sinanpaşa ve Eğret nahiyelerinin ekonomik sosyal ve zirai yapısını inceleyen bu uzun ve kapsamlı yazı dizisinde ilginç ve önemli tespitler vardı. Eğret ile ilgili tespitlerden bazıları şöyle:
  • Kurtuluştan sonra köylünün elinde kalan koşum hayvanları kasaplık duruma gelmiş öküzlerdi. 15 yılda bunlar gençleştirildi, son yıllarda öküz ve mandanın yanında at kullanımına başlandı. Bugün koşum atı kullanma oranı % 8-10 civarında.
  • Eğret'te toplam 1.320 çiftçi aile;  111.000 dekar ekilebilen, 79.200 dekar nadas arazi ile alakadardır, aile başına düşen ekilebilen arazi 85 dekardır. Bu kadar araziyi aileler hayvanlarla ancak işleyebildiğinden traktör buralar için gereksizdir. Nadasa bırakılan araziler her yıl devreye girmiş olsa bile at devreye sokulur, traktöre yine ihtiyaç olmaz.
  • Güçlü koşum hayvanları lazımdır. Bunun için cins boğalar temin edilmeli ayrıca inekler koşum hayvanlarının artığı keslerle beslendiği için gittikçe küçülmektedirler. Sığırlar da ıslah edilmelidir.
  • Pulluk kullanımı süratle yaygınlaşmaktadır. 1934 yılında İzmir Emlak ve Eytam Bankasının elindeki hafif pulluklardan yüzlercesi burada kapışılmıştır. Yine de pulluk kullanımındaki bu hız yeterli değildir, yavaşlığın sebebi ikidir: 1-Fiyatlı olmaları ve tamirinin masraf istemesi, 2-Kuvvetli hayvan istemeleri ki bu da köylüde yok.

    Belki de öyleydi bilmiyoruz, Hükümetçe bir rapor gibi algılanan tespitler yakın bir zamanda reforma dönüşecekti. 1940'lı yıllarda uygulanmaya başlayan zirai reformların bir kısmı yukarıdaki hususlarla, yani koşum ve diğer hayvanların iyileştirilmesiyle ilgiliydi. Köylere damızlık hayvanlar sağlandı.

    Damızlıkların tahsisi yıllarının Eğret Muhtarı Delimamın Ali Soydan idi. Bir şekilde bu görevinden ayrılmak zorunda kalınca görevi azası Aliefe (Ali Tüplek)e devretti. Malların teslim alınması süreci, Aliefe'nin bu ve sonraki dönemine rastlar. Bu da aşağı yukarı 1940'ların sonu demek... 

    Eğret'e gönderilen damızlıklar arasında sığır ve öküzlerin ıslahı için boğalar, atların ıslahı için aygırlar ve bir de eşek var. Sonuncusu katır isteyen köylü için getirtilmiş, malum bu hayvan inatçılığının yanında çok güçlü olmasıyla meşhur...

    Hayvanlara dam ve özel bakım lazım. Guyuderesi'nin ötesinde Emirlah Çeşmesi yakınlarındaki derede nispeten düzlük arazi var. İşte o arazinin bayırdaki ucuna dam yapıyorlar. O vakitler bahsettiğim yer köyün son noktası... Biraz da bu yüzden orası seçilmiş olmalıdır. 

    Hayvanlar dama sokulduktan sonra en çok ilgi görenler atlar olmuş. Bu yüzden zamanına göre modern özellikler taşıyan bu yeni yapılmış damın adı Aygırhane olarak kalıyor. Yalnız Aygırhanenin yapımı ve barındırdığı hayvanlar hakkında başka bir rivayet daha var. Buna göre hayvanlar 1930'ların sonunda köye getirildiler. Bu doğruysa Aygırhaneden daha kıdemliler demektir...

    Atlar ve eşeğe ne kadar bakıldı, damızlık olarak kaç yıl kullanıldılar bu hususlarda ayrıntı bulamadım; ancak boğalara uzun süre bakılmış, Delimısdık (Mustafa Erdem)in başkanlığında hala hayattalarmış. Elbette onlar ilk jenerasyon olmayabilir, yirmi yılda damızlıklar da yenilenmiştir...

    Tıraka (Abdurrahman Zenger)in muhtarlığında boğalara yapılan masraflar, karar defterine işlendiği kadarıyla, biliniyor. Genellikle burçak ile besleniyorlarmış, o günün bakkalları Çakıriban (İbrahim Ata) ve Eyüp Çetin'den burçak ve arpa alındığı kaydedilmiş. 1956 Yılına ait bu kayıtların dışında, 1957 bütçesinden ayrılan ödenekle saman ve yem alındığı kaydı var.

    Boğaların bakımı ile ilgilenmek üzere bir adam görevlendiriliyormuş. 1956 Yılında Irafanın Hasan Dalgalı bu iş için tutulduğu anlaşılıyor. Bu dönemde köy bütçesinden boğaların bakım giderleri için ödenek ayrıldığını düşünürsek, önceki dönemlerde ve sonraki belediye dönemlerinde de özel ödenek tahsisi yapıldığını tahmin etmek zor değil. Nitekim 1957 bütçesinden bakım ücreti olarak aylık 25 lira ayrılmış. Yalnız uzun süre bakacak kişi bulamamışlar, sonradan Paşanın Hüseyin Yaman bu ücrete kabul etmiş.

    Bizim aklımız erip de ta oralara gidip Aygırhane ile tanışmamız 1970'lerin ortasına rastlar. O vakitler terkedilmiş bir bina idi ve garip bir telaffuzla 'angırane' gibi bir şey diyorlardı. Aslında onunla işimiz yoktu, mahalle maçına deplasmana gitmiştik. O taraflarda Arpalık gibi düzgün bir yer yokmuş, en uygun yer Aygırhane imiş. Damızlık hayvanlar için inşa edilen bu dam, zamanla çevresini de içine alan bir semt adına dönüştüğü anlaşılıyor...

    Aygırhane binasının ötesindeki bu alan aslında top oynamaya çok da müsait değildi. Bir defa beş altı derecelik enlemesine meyil vardı ki, topun yukarı taraftan taca çıkması fizik kurallarına aykırıydı. Ayrıca kuzey tarafındaki kale de diğerine göre bayırda bulunduğundan bir takıma avantaj sağlardı. Yine de eğlenceli vakitler geçirdik, o günün çocuklarında iz bırakan bir yerdir. Misal, Çakırların Adem Erdem'e 'Pele' yakıştırması yapıldığını ilk orada işittim...

    Sonraki yıllarda bir kaç kere daha orada top oynadığımızı hatırlıyorum. Bir de 19 Mayıs bayram provalarını iki kere orada yapmıştık. Minderi, kasayı yüklenip Aygırhane yoluna dizilişimizi, kan ter içinde kalıp o sıcakta bir kaç prova yapışımızı, bütün yorgunluğa rağmen şen kahkahalarla tekrar dünüş yoluna çıkışımızı unutmamışım...

    Geçtiğimiz yaz sonunda bir akşam üstü Tekelilerin Kuyu'ya kadar yürüdük. O tatlı meyilli top sahası öylece duruyor, fakat çevresi dolmuş. Bir zamanlar köyün kenarına yapılan ve  Aygırhane adı verilen dam, çoktan yıkılmış. Mevki olarak Aygırhane ise köy içinde kalmış...



07 Nisan 2024

Gök Kapıları

    
    Önce A’raf-40 ayeti: “Ayetlerimizi yalan sayanlara ve onları kabule tenezzül etmeyenlere gök kapıları açılmayacak ve deve iğne deliğinden geçmedikçe, onlar da cennete giremeyeceklerdir. İşte biz, suçlu kâfirleri böyle cezalandırırız!”

    Ayetteki "ebvabüssemavat/gök kapıları"nın açılmayacağı hususunu müfessirler münkirlere, kafirlere Allah'ın acımayacağı biçiminde anlamlandırıyor. Birinin yüzüne kapıların kapanması demek, onun muradına eremeyeceği ve muhatabından ilgi görmeyeceği anlamına geliyor. Bu deyimden de yola çıkarak Kuran'daki bu tabirin bol mecaz yüklü bir metafor olduğu söylenebilir. Münkirlerin durumunun değişmesi, devenin iğne deliğinden geçmesine bağlanması da bunun imkansızlığını gösteriyor. Kısaca buradaki gök kapılarının gerçek anlamda kapı olmadığı çok açık. Çünkü sema tabanı, tavanı, duvarları olan bir şey değil ki kapısı penceresi bulunsun. Gök kapılarının açılması, kurtuluşun ve cennetin bileti gibi anlaşılmalıdır.

    Ve İbn-i Ömer’den nakledilen bir hadis: "Şu beş durumda gök kapıları açılır ve dualar kabul edilir: 1- Kur'ân okunurken, 2- İslâm ordusu düşman ordusuyla karşılaştığı zaman, 3- Yağmur yağarken, 4- Zulme uğrayan duâ ettiğinde ve 5- Ezan okunduğunda..."

    Hadiste gök kapılarının açılması, duaların kabulü anlamında kullanılmış. Göğe yükselen dua dilekçelerinin ilgili makama ulaşabilmesi için belli geçitlerden/kapılardan geçmesi gerektiği, o kapılar kapalıysa duaların kabulünün zorlaşacağı, açıldığında ise duanın kabul edileceği mazmununu tasavvur etmeliyiz. Bu tasavvurda da "gök kapıları"nın mecazi olduğu anlaşılıyor. Yani hem ayette hem de hadiste yer verilen bu tabir gerçek anlamda değildir. Bununla beraber "gök kapıları" gerçek-somut anlamıyla bir çeşit açılır kapanır kapıya işaret ediyor da olabilir. Elbette doğrusunu Allah bilir...

    Geçen hafta Bigalının kızı Şaziye Kocausta Abla, çocukken yaşadığı bir olay anlattı. Beni danışılacak bir hoca zannederek olayın aslını astarını ve yorumunu istiyordu. Bilemediğimi, araştırıp kendisine döneceğimi söyledim; yukarıdakiler, O'na verdiğim söz içindir. Anlattığı olaya gelince...

    1958 Yılı olmalı, Şaziye Kocausta beş altı yaşlarında... Nereden geliyorlarsa, annesiyle birlikte evlerine gidiyorlar. Guyuderesi'indeki evlerini (şimdi Akbaşların Resul Karakaya'nın oturduğu evi) yeni yapmışlar. Yörüğoğluların Metin Tüplek'in ev filan henüz yok. İleride Cavalar ile Tatıresilin evler var, tek yanlı o sokak  yeni oluşmuş durumda. Yolun sol aşağısındaki tarlalar da daha bahçeleşmemiş, hala çayır...

    Analı kızlı böyle ilerliyorlar, havada sıradışı bir şey yok... Cavaların ev hizasına geldiklerinde o tuhaf olay duraklamalarına sebep oluyor... Birdenbire batı ufuklarında yeşil beyaz parıltılar görülüyor, gökyüzünde bir hareketlilik... Sanki bir perde, bir paravan, bir kapı açılıyor gibi... Sonra bir daha, bir daha... Üç dört kez göklerin açılıp kapandığını görüyorlar. O anda çayırlıkta Emirlah Çeşmesine kadar bütün söğütler yere kapaklanıp geri doğruluyorlar. Göğün açılıp kapanmasına paralel olarak adeta secdeye varıp kıyama kalkıyorlar. Üç dört kez tekrar eden bu olay sırasında ayaklarının altındaki zemin, yer yer çukurlaşmış...

    Olayın burasında aklıma birdenbire şahit oldukları şeyin bir deprem olabileceği geldi. 1995 Dinar depreminde Metin Azbay oraya görevli olarak gitmiş, döndüğünde yaşadıklarını dehşetle anlatmıştı. Hatırımda kaldığına göre günler sonraki artçılar bile o kadar şiddetliymiş ki, yer halı silkeler gibi kıvrılır; koca koca binalar eğilip yere değer, sonra tekrar doğrulurmuş. Şaziye Abladan dinlediklerim ile Metin'den dinlediklerim birbirine çok benziyordu. Araya girip bu ihtimali belirtmek istedim, ama bu da çok saçmaydı; çünkü o şiddette bir deprem yalnız Eğret'te hissedilemez, köyde de sadece ana kıza kendini göstermezdi. Üstelik o yıllardaki bir zelzele hakkında kimseden bir şey duymamıştım... Bir de depremin kendine has ürkütücü bir sesi vardır, Allah göstermesin yaşayan bilir. Şaziye Ablanın yaşadıklarında hiç de öyle korkacak bir şey yokmuş. Özellikle sordum, hiç korkmadığını söyledi...

    Annesi biraz ürpermiş galiba, çünkü gördükleri normalde dayanılacak şeyler değil... Tıraka (Abdurrahman Zenger)i görmüşler, bu ürpertiyle ona sormuş Kezban Hanım... 

    -"Korkma Kezban, gök kapıları açıldı. Fırsatı kaçırmayın, dua edin kabul olur." demiş Tıraka... Kezban Hanım bıdır bıdır bir şeyler okumuş...

    Bu olayı yorumlatmak için köydeki bir hocaya gitmişler analı kızlı... Şaziye Abla hangi hoca olduğunu hatırlayamadı. O da güzel yorumlamış, bu türlü hadiselerin herkese görünmeyeceğini, gök kapıları açıldığında edilecek duaların kabul olduğunu filan söylemiş...

    Yıllar sonra Şaziye Abla aynı olayı, yani gök kapılarının açıldığını rüyada da görmüş. Bir farkla ki kapılar bu sefer batıda değil doğu ufuklarında açılıyormuş. Bir de bu sırada söğütler bulunmuyormuş...

    Bütün bunları dinledikten sonra söz verdiğim gibi araştırdım. Gerçek hayatta benzerinin yaşandığı bir olay tespit edebildim. Karadeniz bölgesinde sahurdan sonra yayladan dönen kadınların üçü biraz geride kalmışlar. Gökte turuncu ışık arasında bir kıpırtı görünce genç olan ikisi korkmuş. Yaşça daha büyük olan ise gök kapılarının açıldığını, istedikleri her ne ise dua etmelerini öğütlemiş. Bu olaydan bir kaç ay gibi kısa bir süre sonra her üçünün duasının da gerçekleştiği anlaşılmış.

    Ben rüya tabirinden de anlamam, ama bütün kaynaklarda rüyada gök kapılarının açıldığını görmek; nasip, kısmet, bereket, muradına erme gibi müspet durumlarla yorumlanıyor.

    Yukarıdaki hadis ışığında düşünecek olursak; Cavaların evin dengine geldiklerinde batı tarafında gök kapılarının açıldığını gören ana kızın durumunu bilemiyoruz. Acaba bir haksızlığa mı uğramışlardı. Bilindiği gibi her türlü haksızlık 'zulüm' diye adlandırılır. Efendimiz (SAV)in dediğine göre 'zulme uğrayan duâ ettiğinde gök kapıları açılır ve dualar kabul edilir.' Bilmem bu sözün üstüne başka lakırdıya gerek var mı!..



05 Nisan 2024

Gocagulağıñguyu

    
    Dün gece teravih ile sahur arası suya gittik. Bagaj aldığı kadar içme suyunu belli aralıklarla Kışlacık köyünden getiriyoruz. Bir Ramazan gecesindeki bu su yolculuğu beni yarım asır evveline götürdü. Anlatayım...

    Çocukluk Ramazanlarının bir kısmı yaz günlerine denk gelmeyenler, anlatacaklarımda aynı heyecanı bulamayabilirler. O talihsizlere iftarda soğuk su gerekmiyordu çünkü. Daha doğrusu bir kupa soğuk suyla oruç açma zevkinden mahrum kaldıklarından talihsizdiler...

    Özellikle 1977 yılından itibaren oruç böyle bunaltıcı günlerde tutulmaya başlandı. Gündüzler geceye göre biraz daha uzun, ama gündüz gece sıcaklık farkı çok fazla olduğu dönemlerdi. Çoğu insan hala harmanyerinde, bazıları da günaşık kesmeyle meşguldü. Harmandan kalkamayanlar saman çeker, eşer, deperdi. Samanlıkta saman tozu yutanlar işlerin ne denli cavcavlı olduğunu anlayacaktır. Beride günaşık kesenlerin veya kök yolanların durumunu da çekenler bilir. O mevsimde artık güneş fazla yükselmediği için ışıkları Ağustos'tan daha yakıcıdır. Bu şartlarda oruç tutuyorsun, anladın mı iç yangınını?..

    İleşberliğin bittiği, tarımın ise tamamen tekniğe döndüğü bugün, olmaz da hadi o yıllardaki kadar işten bunaldın diyelim; iftarda buz gibi bir ayran, serin bir bardak su içme imkanın var. Zira her evde bir değil bir kaç tane soğutucu görmek sıradan bir durum. Oysa elli yıl önce öyle miydi, köydeki bir kaç buzdolabı bakkal ve kahvelerdeydi. Hatta onlar da karpuzu, gazozu kovaya koyup kuyulara sallarlardı...

    İşte o dönemde gün boyu içi yanan garibanların iftar sofrasında bir bardak soğuk suyu canı çekmesini çok görmemeli. Bir bardak soğuk suyu anlatacağım size...

    Söğütcük mevkisi, çaprazlama hatla üç kuyunun sıralandığı bir çizgi çevresinde oluşmuş. Aşağı kısımdaki ikisi sereñli, yukarıdaki ise dolaplı bu kuyuların iki ucundakiler Gocagulağıñguyu diye anılıyor. Ortadaki sereñli olan Hacıarif Dedemin hayratı imiş; konumuz o değil, diğerleri...

    Gocagulağıñ aşağıdaki sereñli kuyusunun suyu gür olur, eğilsen tası daldırıp doldurabilirsin. Bununla beraber içmek için pek tercih edilmezdi, çünkü içinde yânış denilen karides benzeri küçük böcekler yüzerdi... 

    Yukarıdaki dolaplı kuyu çok derindi... Derin ve suyu çok soğuk... Dere bölgesine göre daha yüksekte bulunan bu kuyu suyunun sebebine, aharın ucunda yeşeren bir kaç genç söğüt ağacı, orayı mevkinin ismiyle müsemma hale getirmişti... 

    Sair zamanlarda malları sulamak için uğranılan, hatta onun için bile diğerlerinin tercih edildiği Gocagulağıñ dolaplı kuyu, Ramazanlarda kıymete binmeye başladı. İkindiden sonra güğümlerini sırtına alan kızlar; sineği, güğümü eşeğe çatan çocuklar; mahallenin güğümlerini beygir arabasına dolduran adamlar buraya akın ederlerdi. Biz ikincisinde, eşekle suya giden çocuklar gurubundaydık. 

    Akşama doğru çevresinde telaşlı ve sinirli bir kalabalık bulunan kuyu, ilk zamanlarda çok sakindir. İftar saatine daha çok vakit bulunduğundan kimse suyu erken götürüp de ısınsın istemez. Yoksa Gocagulağıñguyuya gelmeye ne gerek var... Bu yüzden herkes iftara en yakın saatte kabını doldurmak ister. Elbette bu mümkün değil; nöbet kapmaların, sırayı bozmaların, sinirlenmelerin, tartışmaların sebebi budur... Yine de herkes sofrasına top patlarken de olsa suyunu yetiştirir...

    Evi Söğütcük'e yakın olanlar, Gocagulağıñguyunun soğuk suyunu beş altı yıl boyunca iftar sofralarına yetiştirdiler. Sonra Ramazan aylarını köyde geçirmemek üzere biz Anıtkaya'dan ayrıldık. Zannederdik ki geride bıraktıklarımız suya gitmeyi sürdürüyorlar. Meğer yitip giden o günler gibi, alışkanlıklar da değişmiş. Her eve olmasa bile her sokağa bir kaç buzdolabı girmiş; insanlar kuyudan getirdiği suyu değil, dolaptaki buzunu paylaşarak serinler olmuşlar...

    Bir Ramazan gecesi suya gitmek kime ne çağrıştırır bilemem... Benim aklıma yaklaşık yarım asır önce yaşadığım Gocagulağıñguyu maceralarını getirdi...