29 Temmuz 2021

Öküz Dili

    Halk edebiyatı ve halk kültürünün sayılı yazılı kaynaklarından biri de cönklerdir. İnsanlar bir şekilde kendini ifade etme ve ilgileri merakları istikametinde güzelliklerin peşine düşme ihtiyacını hissederler. Bazıları doğuştan sanatsal yetenek sahibidir ve bu yeteneğini şiirler öyküler söyleyip yazarak sergilerler. Bazıları da gördüğü şahit olduğu güzellikleri derleyerek. İşte cönkler bu meraklı insanların tuttuğu defterlerdir. Kişinin ilgisine göre cönklerde türküler, destanlar, bilmeceler, maniler, dini meseleler, yemek tarifleri, büyü formülleri, doğal afetler... kısaca cönk sahibenin önemli gördüğü her şey burada kendine yer bulabilir. Resim defterleri gibi enlemesine açılır şekilde yapıldığı için, biçim olarak benzerliğinden dolayı cönklere öküz dili dendiği de olmuştur.

    Cönk sahibi olmak için ekstra özellikler gerekmez, okuryazar ve meraklı olmak yeterlidir. Bu yüzden en umulmadık yerlerde bile bir cönk karşımıza çıkabilir. Ben etraf köylerden gelen birkaç cönkü okudum; lakin Eğretli birine ait bir cönkü ne gördüm ne de duydum. Eski ve köklü bir köyde asırlar boyunca mutlaka birileri okumakla, yazmakla meşgul olmuştur. Onlardan geriye kalanlar arasında bir şeylerle karşılaşmak isterdim doğrusu. 

    Eskiden odalarda birsi okur, diğerleri dinler böylece kendince ders yaparlarmış. Dini hikayeler, ilmihal konuları, peygamberler tarihi gibi konular olabilir; hangi kitapları okudukları da belli değil; ama işittiğime göre okuyup kitabı dolava kilitlerlermiş. Yazdıklarını da oralara koyarlarmış. Bazıları da dolavın arkasını not defteri gibi kullanır, önemli olayların tarihlerini yazarlarmış. Bazısı da odanın uygun gördüğü bir yerine ölüm, doğum veya tabiat olaylarının tarihini düşermiş. Omarcıkların oda tamir edilirken eski döşmelerde böyle notları görenlerden duymuştum.

    Kör Hoca (İbrahim Varlı) bu okumaları yapanlardan birisiymiş. Ondan kalan kitapların birkaçına ulaşabildim; ama yazdıysa da bir kaç küçük notun dışında yazıları yok. Yağcı Mahmut'un Mehmet Aykaç, eski evlerinde eski yazılı kitaplar olduğunu, onlara bakmamı istemişti ama arkası gelmedi. Belki  Molla Osman'ın kitaplarıydı. İresil Hoca (Resul Ayas)tan kalan bir kaç kitabı da görmüştüm, aralarında Ahmet Cevdet Paşa'nın Kıssas-ı Enbiya'sının bir cildini hatırlıyorum. Meğer daha çok kitap varmış da Hocanın eşi Yeşil Caminin o günkü imamı Dündar (Bucak) Hoca'ya teslim etmiş. Sanırım o kanalla müftülüğe gitti.

    Kitapların haricinde Terzi Seydi (Yavuz)un kendi çektiklerinden oluşan fotoğraf koleksiyonunu gördüm. Sağlam bir arşive benziyordu. Dik Hasan (Kaya)nın vesikalık fotoğraf arşivini de duydum. Bir de vefat defteri vardı. Bacılar'dan birinin tuttuğu bu defterde köyde ölenler tarihleri ve kimlikleriyle kaydedilmiş. Defter sahibi ölünce bu işi Karadelilerin Erol (Kızılyer) devam ettirmiş. Bütün bunlar cönk özelliği taşıyan kayıtlar şüphesiz; fakat cönk sayılabilirler mi bilmiyorum. 

    Resimde görülen kağıt parçasını bir Anıtkaya'lı, yılda bir uğradığı eski evlerinin bir köşesinde bulup korkmuş. Ne olduğunu anlamak için bana sordu. Tam da öküz dili gibi düzenlenmiş bu kağıdın iki yüzüne birkaç tılsımlı dua yazılıp çizilmiş. Mesela "HAFİZ" ismindeki harflerden oluşan bir tılsım çizilmiş. Ashab-ı Kehf ve Kıtmir'in isimlerinden oluşan bir başka tılsım çizilmiş. Daha başka korunma dualarıyla birlikte bir albüm oluşturulmuş. Büyük ihtimal korku içindeki birine şifa olması dileğiyle hazırlanmış muska gibi bir şeydi, kim bilir ne zaman yazıldı. İşte cönk dediğim şey tam da böyle bilgiler içeriyor.

    Anıtkaya/Eğret merkezli akla gelen her şeyi yazdığımıza göre, bunlar da Eğret Cönkü olsun bari.


24 Temmuz 2021

Harman Davran

     Bu söz esasında, harman başladığından itibaren işleri aceleyle yapmak gerektiğini, aksaklığa meydan verilirse işlerin zamanında bitmeyeceğini, harmandan kalkana kadar dur durak bilmeden çalışmak gerektiğini anlatır. Zaten harman da böyle bir süreçtir. Eski zamanlarda Temmuzda başlayıp Kasıma kadar süren uzun bir süreç...

    Harmanyerleri köy çevresindeki düzgün gıranlardır. Bunar civarı, Kayalar'dan köye kadarki alanlar, Arpalık, Omarcık'a kadar sallanan yol boyu ve çeşme çevresi, Alagır'ın tamamı, Aygırane civarı, şantiye yapılmadan önce Gatçayır, Akgaya ve şimdiki yeni mezarlığın bulunduğu bölge... Hasılı uygun görülen her alana harman dökülmüştür.

    Harmanyerine ilk getirilen mercimek sapı olur. Bir süre önce yolunarak elçim halinde tarlada bırakılan mercimek, mal maşat emesin diye harmana getirilir. Oraklar başlamışsa, ki çoğu zaman hemen başlar, harmanda mercimeğin işlenmesi ertelenir. Zira öncelik ekinlerin biçilmesindedir. İşte harman sezonunun başlaması da oraklarla olur. Ova köylerinde 10-15 gün oyalanan orakçılar köye döner. Arpalık gibi köye yakın yerler başta olmak üzere arpalar biçilmeye başlar. Bu hemen hemen Temmuzun ortalarıdır.

    Orakçının ardından deste-dırmık edilir, bu işlem annat ve tırmık marifetiyle, biçilmiş ekini derleyerek tarlayı temizlemektir. Bu yüzden olsa gerek kısaca "paklama" diye adlandırılır. Bu esnada annat ile deste eden kişi ekin saplarının ve kellelerinin belli yöne bakmalarına dikkat eder. Bu, sap yüklerken önemi ortaya çıkacak bir huustur.

    Tırpanla biçme, gayraklama, çekiçleme, deste dırmık vs. işlemleri makinalaşma sayesinde zamanla ortadan kalkmış, traktöre bağlı önce dolaplı sonra tırmıklı biçme makineleri bu işi halletmiştir. Sonra döyerbiçer ile bu makineler de kullanımdan düştü. 

    

Bardak ve Sinek

    "Eski çamlar bardak oldu." 
    Yazının başlığı bu söz olsa yanlış olmaz ve aksine gayette konuyu açıklayıcı olabilirdi. Manasında mecazi olarak dünya hayatındaki düzen değişikliğinin kaçınılmazlığı, eski hale geri dönmenin imkansızlığı gibi hususlar gizlidir. 

    Çam kütüğü altından el girecek kadar bir delik açılmak suretiyle oyulur. Dıştan üst kısmı da oyularak gurp, ümzük ve ağız oluşturulur. Ağız da delinerek iç oyukla birleştirilir. Tabandaki büyük delik kaba çam kabuğu katmanından yapılan kapakla kapatılır. Islandıkça şişecek olan bu kapak iyice sıkışıp sızdırmaz bir tıpa gibi olup gövdeyle bütünleşir. Çam kütüğünden yapılmış su kabının yapımı böylece bitmiş olur.

    Genel olarak bu su kabına memleketin sair yerlerinde senek deniliyor. Eğret'te ise bu kabın büyüğüne "sinek" adı verilmiş. Aynı sözcüğün değişik bir söyleniş biçimi. İki sineği birbirine çatmaya yarayan ipe de "sineğipi" (sinek ipi) denmiş. Zamanla kalınlığı az küçük kendir ipin adı olmuş bu söz. Sineğin küçüğüne, bir sürahi büyüklüğünde olanına da "bardak" deniliyor. İşte başlığa layık sözdeki bardak bu bardak oluyor. İçi oyulan çam kütükleri bardağa dönüşüyor.

    "Irgadı"yı ise yeni duydum. Bardak ile sinek arasında orta büyüklükte olana mı deniliyordu, veya bunlardan birinin eşanlamlısı mıydı, biraz izaha muhtaç bir kelime.

    Bardak ve sinekler köy hayatında çok kullanışlı kaplar. Bir kere darbelere karşı dayanıklıdır, kırılmaz yarılmaz. Kulplarından bağlanıp sırtta alınabilir veya çatılıp hayvan sırtına vurulabilir. Heybe gözüne konulabilir. Kısaca taşıması kolaydır. İkinci olarak, içindekinin sıcaklığını muhafaza eder, sıcak yaz günlerinde termos özelliği de vardır. Reçinenin ferahlatıcı kokusunu karnındaki suya sindirmesi de ayrıyeten bir güzelliktir onun için.

    Eski çamlar bardak olur da peki eski bardaklara ne olur derseniz, bardaklar pek eskimez. Onun eskimesi, ölümüdür. Susuz kaldığı zaman hasta olur kendileri, ortadan çatlayıverir Allah korusun. Bu yüzden kullanılmadığı zamanlarda bile içi dolu bulundurulur. Her şeye rağmen yarılıp ikiye bölünürse de yapacak bir şey yoktur. Bazardan yenisi alınır. Parçaları ise ya tavuklara yemlik olarak ya da düvende bokça olarak kullanılır.

    Belki otuz yıldır köyde bardak ve sinek görmedim, müzeye bu yazıyı koyalım.


16 Temmuz 2021

Bakkal Yorgo

    Tarih boyunca Eğret'te Rum ve Ermeni varlığına dair pek bir bilgi yok elimizde. Gerçi Eğret hakkında bile tarihi (belgesel) bilgimiz yok. Fakat bazı işaretler az da olsa köyde müslüman olmayanların da bulunduğunu gösteriyor.

    17. yüzyılda bir Eğretlinin, musallat olan eşkıyadan korumak maksadıyla bazı eşyasını Afyon'daki bir Rum/Ermeni'ye emanet etmesi konusu mahkeme belgesine yansımış. Buna göre Eğretliler Afyon'da da olsa gayrımüslimlerle irtibat halindeler. Onlara emanet bırakacak kadar güveniyorlar. İrtibatın derinliğine bakılırsa bunu sağlayan ve sürekli Eğret'te yaşayan Ermeni veya Rumlardan da söz etmek mümkün görünüyor.

    1847 yılında Rus gezgin Çihaçov'un yolu Eğret'ten geçiyor. Doğal olarak ondan önce Osmanköyü yakınlarından geçiyorlar. Burada bir mollanın silahlı saldırısından onları Ermeni tüccarlar kurtarıyor. Bir süre önce Eğret'ten ayrılıp İstanbul yoluna koyulan Ermeni tüccar kervanı. Çünkü Eğret, İpek yolu başta olmak üzere çoğu ticaret yolunun önemli duraklarından biri. Ticaret de genelde gayrımüslimler tarafından yapıldığından Ermeni, Rum pek eksik olmuyor civarda.

    Ondan 15 yıl sonra 1862 yılında Prusya elçisi de köydeki bir odada konaklayacaktı. Çünkü ticaret kervanlarının konaklaması için Han (Kervansaray) hizmet verirken diğer misafirler de Eğret'te çok yaygın olan bu sülale odalarında geceliyorlardı bila-ücret. Misafirin dinine milliyetine bakılmıyordu, tıpkı Han'da tüccarlara bakılmadığı gibi.

    Köydeki Goca Cami'nin de önceki yüzyıl başlarında yapıldığı tahmin ediliyor. Taş duvarlarıyla meşhur bu camiyle birlikte onun hemen batısındaki Medrese binası ve Daldalların Oda'nın da benzer mimari yapıları nedeniyle aynı dönemde inşa edildiği söyleniyor. Bu tip mimaride Ermeni ustaların uzmanlaştığı da malum. Eğret'te oturan Ermeni ustaların varlığı güçlü bir ihtimal olarak düşünülmeli.

    1921-1922'de Eğret uzun sayılabilecek bir süre Yunan işgalini yaşıyor. İhtiyattaki Yunan 7. Tümeni burayı merkez belliyor. Büyük Taarruz'u sezinleyen Trikopis, 24 Ağustos'ta bu tümeni Balmahmut'a naklederek kendince önlem alıyor. İşte bu olayın öncesi akşamı bir Eğretli Rum, yakın gördüğü ve ulaşabildiği Müslüman komşularını uyarıyor: "Yarın Yunan ordusu köyü boşaltacak, dışarı çıkmayın ki size zarar vermesinler." Bu Rum'un adı Yorgo. Hakkında fazla bir bilgimiz yok ama; bakkal dükkanı olduğu, evi ve dükkanının şimdi Günaydın Yırgal'in evinin bulunduğu yerde olduğu, avlusunda bir kuyu bulunduğu bilgisi var. Hatta Kahveci Süleyman (Yırgal)ın oturduğu evde bulunan helanın bu kuyu üzerine yapıldığı söyleniyor. Bu kuyu ambar mıydı yoksa su kuyusu muydu bilmiyoruz. 24 Ağustos 1922 sabahı Eğretli bir bakıyor ki köyde Yunan kalmamış. Hatta bu konuda uyarı yapan Yorgo bile gitmiş. Dükkan yağmalanıyor.

    Yorgo'dan başka Rum var mıydı Eğret'te, varsa onlar da mı Yunanla birlikte çekildi, yahut bunlara ne oldu bilmiyoruz. Afyon'dakilere ve başka diğer yerlere ne olduysa onlara da o olmuştur herhal.


15 Temmuz 2021

Bir Dakika, Çünkü Şaştım

    Sülale adlarının veya lakapların nasıl oluştuğuna dair bir bilgiye sahip değiliz. Çoğu bir aile büyüğünün adıyla anılıyor. Adamın veya kadının adı o ailenin adına dönüşüyor. Arzılar (Arzu), Döneler, Irazıye (Raziye), Eşenin Ömer, Halimenin Memet bunlardan. Bazıları mesleği veya ünvanıyla anılıyor. Kör Hoca, Hacılar, İresil Hoca, Hatipler, Goşumcu gibi. Soyuyla anılanlar da var tabi; Manavlar, Yörükler, Araplar, Macur Ali, Garmenler vs. Lakabı soyadına dönüşenler bir başka alem; Galgancılar (Kalkan), Dalmış (Dalmışlı/Dalgıç), Gobaklar (Kopan) bu konuda hatirladıklarım.

    Anıtkaya'da bazıları ağzından çıkan bir çift söz ile anılır olmuş. Bu söz ya çok kullandığı, diline doladığı bir kelime ya da söylendiğinde insanlar tarafından ilginç bulunmuş ve sahibine zamanla yapışmış.

    Laf arasında söylenen belki bir tepki sözü, belki de araya girmek için fırsat oluşturma hamlesi veyahut da başka bir sebeple  söylenen "bir dakika"... Anıtkaya'da bu "bidakge" şeklinde telaffuz edilir. Herhalde adam bu sözü çok kullanıyordu, ya da kendine has bir söyleme şekli vardı, bu yüzden adı "Bidakge" kaldı. Kendisi (Ahmet Eser) rahmetli oldu, adı kaldı yadigar. Şimdi o aile Bidakgeler, oğulları da Bidakgenin Ömer (Eser), Bidakgenin Eziz (Aziz Eser) diye biliniyor. 

    Sağırların Hamza (Sancak) vardı bir de, O da rahmetli. Biraz huysuz bir ihtiyardı, geçimsizdi. Misal imama kızarsa cemaate de darılır, cemaate darılırsa camiye de küserdi. Evinin dibindeki camiyle barışmadı, hep Cuma camisine giderdi. Ben kendinden duymadım; ama rivayet o ki "çünkü" edatını çok kullanırmış ve bunu "çunku" biçiminde söylermiş. Bu yüzden adamın adı "Çunku" kalmış. Şimdi küçük oğlu Ahmet (Sancak) bu adla anılıyor.

    Ziyeddinin dükkan vardı bir zamanlar. Ziyaeddin Şen'in çalıştırdığı bakkal dükkanını böyle bilirdik. Hiç bir dönem dükkanında içki satmayı bırakmadı. Bu hususta köyde tekeldi denilebilir. Neyse, herkes ondan Şaştımoğlu diye bahsederdi. Bir de hala babasından devraldığı bakkalcılığı sürdüren Ramazan Şen var, o da Şaştımoğlu olarak biliniyor. Dipde dedeleri birleşiyor sanırım, "Şaşdım" diye anılan zatta. Ona bu lakap takılmasının sebebi az çok tahmin edilebilir.

    Demek ki bazıları kendi lakabını kendi yakıştırıyor.


13 Temmuz 2021

Okul Gezilerinin Vazgeçilmez Mekanı: Omarcık

    Benim öğrenci olduğum 1970'li yıllarda İlkokul gezileri heyecanla beklenirdi.  Kır hayatı, tarla vs. biz çocuklarda pek güzel sayılacak izlenime sahip değilse de bütün okul olarak kıra çıkmak bu kategorinin dışında bir kır hatırasıydı. Evvela baharın insanı tabiata davet eden havasında dört duvar arasına tıkılmak başlıbaşına bir işkenceydi. Buna bir de zaten dersten kaytarmaya teşne öğrenci psikolojisi eklenince bu mevsimde ders işkence oluyordu.

    Yılda bir, bilemedin iki kez gidilen gezi işte bu işkenceden kurtulma demekti. Öğrenci milletinde heyecan uyandırmasın da ne yapsın. O heyecanla haşlanmış yumurta, yeşil soğan, bir parça yoğurt veya peynir bulunan torbayı, çıkıyı omuzladığımız gibi tam saatinde okulda olurduk. Bazıları şaşkınlık veya korkudan o gün de okul çantasını yanlarında getirirdi. Bunlar dersten geri durmayan, hatta zevk alan öğrenciler olurdu ve sayısı pek azdı bunların. Çokları ise çantasına nefret objesi gibi bakan tiplerdi, hazır bir günlüğüne onsuz kalma fırsatı bulmuşlar, yanlarına yaklaştırırlar mıydı. Ben bu grupta sayılırdım. Kazara gezi iptal edilse bile "çantayı getirmedik" bahanesiyle dersi kaynatmak varken onu sırtlayıp buraya getirmenin ne manası vardı!

    Öğretmenler tarafından planlama yapılıp gitme vakti gelince bir hareketlenme başlar, sınıf sonıf her zamanki yerimizde ikişerli sıra olurduk. Tepişmeler, oynaşmalar, şakalar arasında bir öğretmen kısaca planı, güzergahı, kuralları anlatır, uyarılarını yaparken kesinlikle onu dinlemezdik. Toynağıyla toprağı döven sabırsız atlar gibi tepinir dururduk. Nihayet hareket emrini alınca, elele tutuşan küçük sınıflar önde olmak üzere bütün okul ikişerli sıra halinde okuldan çıkardık. Güzergah şuydu: Kopretifin altındaki parktan sağa dönülerek Tekke'ye varılıp Depbo'nun yanından geçilecek. Dedebaşı'ndan sonra sağa kıvrılan yol takip edilecek. Yaklaşık yarım saat süren bu yol sizi Omarcık'a götürür. Bu, aslında oradaki çeşmenin adıdır. Zamanla çevresindeki geniş çimenliğe de adını vermiştir.

    Omarcık sulak ve otu gür bir alan olduğu için hayvanların baharını aldığı ilk yerlerden biridir. Su bol olduğu için camızlar eğlenir, vıdikler güdülür. Aharların arkasındaki esbapdaşlarında kadınlar çamaşır yıkar. Çevredeki taze söğüt dallarından sepet örmek için cingenler çadırlarını buraya kurar. Harmandan sonra aharlarda dene yıkamak için nöbet gapılır. Kazanlar kurulur, bulgur kaynatılır. Yani Omarcık'taki hareketlilik hiç bitmez; ama çocuklar için oranın önemi gezi alanı olmasıdır.

    Çeşmenin gür suyuyla oluşan küçük dere ile  fidanlıkların oluşturduğu 2-3 dönümlük düz çimenlik alan her şeyiyle mükemmel bir piknik alanıdır. Buraya vasıl olunur olunmaz çocuklar için serbest zaman başlamıştır. Artık bu geniş alanda doğal oyun grupları oluşur. Top oynayan erkek çocuklar, ip atlayan kızlar, karma yakan top oynayanlar, yağ satarım bal satarımcılar, uzun eşşek hastaları... Omarcık ana baba günüdür artık. Bütün bu oyunlar bile bir disiplin esaslıdır, çünkü belli bir kurala bağlıdırlar. Öyle olmasa bile her şey öğretmen gözetiminde olduğundan çocuklar ilan edilmeyen bu disiplin kurallarının farkındadır, zinhar dışına çıkmazlar.

    Doğuştan kayıttan azade, kendi başının beyi, kural tanımaz serseri ruhlu öğrenciler hemen doğal disiplinin dışına atmanın yolunu ararlar. Kimi yasak olan bahçelerde ağaç dallarına çıkar, kimi küçük derenin gölcüklerine girip köpekbalığı avlamaya çalışır. Daha haylaz başkaları tuttuğu bir zararsız yılan yavrusuyla kız çocuklarını korkutmaya çalışır. Öğretmenler ne kadar dikkat etse de dur-sustan anlayan kim. O kadar zırzop olmayan bizler ise katiyen kuralları çiğnemezdik. Birinde içim gitmesine rağmen soyunup da giremediğim gölcüğün serin sularına hafta sonu arkadaşlarımla gelip doya doya yıkandığımı hatırlarım.

    Yorgunluk başlayınca, karınlar acıkınca ikili, üçlü, dörtlü gruplar oluşur, sofralar serilir. Yok yok, sofra filan serilmez, bir elde ekmek bir elde soğan yumurta, her neyse faşıl fuşul yenir, oyuna devam. Fakat kız çocukları başka, onlar öğretmenlerin sofrasına daha yakın kümeleşirler, hem onların hizmetini görür hem de haylaz erkeklerin yaramazlıklarından kendilerini koruyacak bir konumda sofralarını sererlerdi. Bu yüzden onlarınkine sofra denilebilirdi.

    Yemekten sonra bir posta daha oynanır, ders bitimine yakın tekrar sıraya dizilen öğrencilerle okula dönülür ve paydos edilirdi. Dönüş yolu yolcularının sabahkine göre bitkin ve yorgun olduklarını söylemeye gerek yok tabi. 

    Bu yolculuk her yıl garip konvoyuyla mutlaka yapılır, okul çocukları da baharını almış olurdu. 1980'li yıllarda da aynı gezilere devam edildi ve gezi alanı da hep Omarcık oldu. Sonra köye daha yakın yerlere gezi yapılmaya başlandı, Üyük gibi. Zaman geçtikçe mekan da değişiyor, kişiler ve alışkanlıklar da bu değişimden payını alıyordu. İmkanlar artıyor, katıklar azıklar çeşitleniyordu. 1990'ların sonlarında piknik alanı gibi düzenlenen Gatçayır'daki Beylik Bahçesi rağbet görmeye başladı. Okul gezileri buraya yapılıyordu. Omarcık'tan vazgeçilmişti. Soğan ekmek yiyen çocukların yerini de kıyıda köşede sucuk cızbızlayanlar aldı. Gezi yolculuğu yapılmıyordu, zira okula 5 dakika mesafedeydi burası, yolculuk zevki kalmadı. Geniş oyun alanı yoktu, eski oyunlar oynanamıyordu. Kısaca gezilerin tadı kaçmıştı.

    Şimdilerde okul gezileri yapılıyor mu, nerede yapılıyor bilmiyorum. Yine Elmalık'tadır ihtimal. Tahminim çocuklar ellerinde yelpazelerle mangal yapıyordur. Onların geziden aldığı lezzet, bizim kırk yıl önce Omarcık gezilerinden aldığımızı yakalayamaz.

    Acaba? 
    Yoksa bize mi öyle geliyor? Vazgeçilmez sandığımız Omarcık uzaklaşmış işte hayattan.
    Olsun yine de bizim çocukluğumuzun vazgeçilmezi O.

    

10 Temmuz 2021

Eğret'in İşgali ve Yunan Zulmü

     YUNAN EĞRET’TE NE KADAR KALDI?

    Eskiler Yunanın köyde 1,5 yıl kaldığını söylerdi. Eğret’in işgali ile ilgili tarih gösteren bir kayda rastlamadım. Okuyup duyduklarımdan edindiğim kanaate göre 1,5 yıldan az, 1 yıldan fazla bir süre Yunan güçlerinin işgalinde kalmış Eğret. Aşağı yukarı 17 ay.

    Yunan orduları ilk kez 28 Mart 1921’de Afyon’a girmişti. Bu ilk işgalin kalıcı olmadığı, Haziran’a kadar tekrar milli kuvvetlerin eline geçtiği biliniyor. Bu hesaba göre Afyon’un Yunan işgalinde kaldığı süre 14 ay gibi hesaplanmış hep. Afyon için doğru olan bu hesaptan yola çıkarak aynı şeyi Eğret için de söyleyenler var. Yalnız Eğret’in işgali veya boşaltılmasıyla ilgili bir kayıt yok, bu fikri savunanlar, Eğret’in de tıpkı Afyon gibi 28 Martta işgal edilip birkaç gün sonra boşaltıldığı ve nihai olarak Haziranda tekrar işgal edildiğini kabul ediyor. Bu kabule dayanak yapılabilecek bir kayıt Afyon’un ikinci kez işgalinden bir gün öncesine ait. Buna göre “12 Temmuz 1921 günü Olucak Köyünden bir düşman Süvari Alayı Eğret’e doğru yürümüştür.

    Oysa 2.İnönü savaşı sebebiyle bölgeye gelen işgal ordusunun savaş sonunda geri çekildiğine dair bir kayıt yok. Sadece “29 Mart 1921 tarihinde, II.İnönü savaşında cephenin güneyinde Yunan ordusu Gazlıgöl-Resulbaba hattında durduruldu.” deniyor. Evet durduruldu ama geri çekilmedi. Aksine bu bölgeyi kendisi için güvenli addederek yerleşti. Sakarya Savaşına kadar Eğret’e yerleşmiş; hastanesini, mahkemesini, tiyatrosunu bile kurmuştu. Mesela Polatlı bölgesindeki yaralıların bir kısmını burada tedavi ediyordu.

    Bence Eğret 28 Mart 1921’de işgal edildikten sonra, kurtarıldığı 28 Ağustos 1922’ye kadar Yunanların elinde kaldı. Bu da 1,5 yıla yakın bir süredir, 17 ay. Eskilerden duyduğumuz birbuçuk yıllık söylentinin doğruluk payı daha ağır basıyor.


    İŞGALDE YAŞANANLAR

    Bir yerde işgal varsa zulüm de vardır. Yaklaşık birbuçuk yıl süren Eğret işgalinde yaşananlar tek kelimeyle anlatılacak olsa, bu kelime şüphesiz “zulüm” olurdu.

    Afyonkarahisar Mutasarrıflığı’nın Yunan mezalimine ait 16 Ekim 1922 tarihli raporunu inceleyelim: “Yunanlılar”,

        1.İşgalin ilk gününden itibaren masum müslüman halkı zor ve şiddet kullanarak mezalime başlamışlar ve bu zulümlerini işgalin son gününe kadar artırarak devam ettirmişlerdir.

          2. 

          3. Silah aramak bahanesiyle zor kullanarak köy ve kasaba halkını hapis etmiş, dövmüş ve çeşitli işkenceler yapmışlardır. Birçok kişiyi de Kuva-yı Milliyeye malumat vermek töhmetiyle dövmüşlerdir.

          4. İstihkam kazmak için müslüman halkı zorla çalıştırmışlar ve bütün tahkimatı angarya yoluyla müslümanlara yaptırmışlardır. (Añgâre kelimesi o günlerde Eğret diline girip bugüne kadar gelmiştir.)

          5. Ufak bir bahane ile bazı köyleri yakarak bazı müslümanları makineli tüfek ateşine tutmuşlar, ayrıca kasatura ve süngü ile kadın, çoluk çocuk demeden, önlerine geleni öldürmüşlerdir. Yunanlılar bu zulüm ve vahşetleriyle müslüman Türklerin bütün manevi güçlerini kırarak onları hayvan sürüsü gibi istedikleri şekilde kullanmak; mallarını ise zorla gasp ederek aç ve sefil bir hale getirmek istemişlerdir. Özellikle Deper, Kışlacık, Büyük Kalecik, Küçük Kalecik, Çakır, Çavdarlı, Doğanlar, Olucak, Süğlün, Döğer, Sarıcaova, Liğen (Leğen), Beyköyü, Eğret, İhsaniye köylerini tamamiyle yakmışlardır.

          6. 

          7. Kasabada zaten sınırlı olan çeşmeleri Yunanlılar tutarak suya giden müslüman kadınlara su vermemek ve Ermeni çocuklara taşlatmak suretiyle müslümanların su almalarını engellemişlerdir. (Cuma Camisi-Mezarlık-Han önündeki çeşme ve çevresindeki Yunan askeri gözetiminde Müslüman kadınları gösteren fotoğraf ibretliktir.)

          8. 

          9. Köylü ve kasabalıların öküz, inek, koyun gibi hayvanlarını toplamışlar, köylünün elinde ancak bir kaç manda ile cılız-zayıf birkaç öküzden başka bir şey bırakmamışlardır. (Kümes hayvanlarını bile bitirdikleri anlatılır.)

         10. 

         11. Köylerin zâhiresini (tahıllarını) almışlar ve hayvansızlık yüzünden ziraat yapılamamakla birlikte bu sıkıntılara rağmen tarlalarını ekmek isteyenlere de çeşitli zorluklar çıkarmışlardır. Köy bahçelerinde ve bağlarında ve civarlarında bulunan meyveli ve meyvesiz ne kadar ağaç varsa tamamını keserek tahrip etmişler, hatta bağların kütüklerini bile sökmüşlerdir.

          12. Yunanlılar bozguna uğrayıp kaçarken Eğret köyüne vardıklarında köylüleri harman yerinde toplayarak kendilerinden memnun olup olmadıklarını sormuşlar ve sert karşılık veren köylülerin harmanlarını ateşe vermişlerdir.

Bu raporda belirtilenlerin haricinde Eğret’te yaşanan zulümlere örnek daha niceleri var kim bilir? Bugüne kadar ulaşabilenlerden birisi de Yusuf Ilgar’ın Yunan Zulmü adlı kitabından: “Eğret ve Döğer’de de tecavüzler yaşanmıştır. Bilhassa Eğret’te erkekler kadınlardan ayırt edilerek Yunan askerleri üç gün üç gece serbest bırakılmıştır.” (s.24) Alıntılanan bu bilgi, o günleri yaşayanlar tarafından da teyit edilmiş, hatta ayrıntıya girerek erkeklerin Bağlar mevkiine götürülüp orada tutulduğu, bu üç günde çeşitli arama bahaneleriyle çoğu eve girildiğini beyan etmişlerdir. Bu olaydan sonra özellikle genç kadınlar mümkün olduğu kadar evden dışarı çıkmamış, çıkanlar da yüzünü tencere, kazan karasıyla boyayarak kendine göre tedbirini almıştır. Selami Kurt’a mülakat veren o günlerin bir genç kızı, birbuçuk yılda açık hava olarak sadece avludan görebildiği bir parça gökyüzü olduğunu söylemiştir. Eğret halkı, özellikle de kadınlar bu travmayı uzun yıllar atlatamamış, evinden dışarı 1970-80’lere kadar “örtme”siz çıkmamış, büyük-küçük hiçbir erkeğin önünden geçmemiştir.

Eğret zulmüne dair yukarıda belirtilen kitaptan alıntılarla devam edelim:

   15-50 yaş aralığındaki herkesi çalıştırdıkları ve halkın elinde ne var ne yok aldıkları anlaşılmıştır. (s.15)

            Eğret ve Olucak Köyü halkının Yunanlılarca akla hayale gelmedik iğrenç hareketlere muhatap tutuldukları, Yunan Komutanının “Köy halkının malı yağma, ırzı beylik” diye emir vermiş olduğu nakledilmiştir.(s.25)

-          Erkan-ı Harbiye Binbaşısı Cevdet Kerim anlatıyor: Başkumandan Meydan Muharebesinin yapıldığı 30 Ağustos öğleden evvel İkinci Ordu Karargahı’ndan Dumlupınar’a hareket sırasında Eğret batı sırtlarında bir ihtiyara rastlamıştık. Dünün gururlu ve serinkanlı olan bu ihtiyarı, bugün benliğini saran yeis ve hüznünü gizlemeğe çalışarak bize yol gösteriyor ve solgun gözlerinden akıttığı iri yaş taneleriyle bizi geçiriyordu. Istırap sebebini sorduk, “Bugünü gördüm de sevindim” cevabını verdiyse de bununla tatmin olmayan Fevzi Paşa “Sen dertli görünüyorsun, ne oldu anlat” deyince, “Olmayan kaldı mı efendi? Olmayan kaldı mı?” diye hıçkırmaya başladı. Bu acı şikayetin şumulünü takdir edersiniz. (s.54-55) 

    İhtiyarın “Olmayan kaldı mı?” sözleri olayın vehametini açıklıyor, başka söze ne hacet.

    Yunanlılar Uzun süreli kaldıkları Eğret’te beğendikleri evleri gasbedip kendi konaklamalarında kullanmışlar; bunun dışında tarihi eser niteliğindeki Han’ı yemekhane, Goca Cami ve Cuma Camisini hastane olarak kullanmışlardır. Hanın yanına yaptırdıkları bir sahneyi sinema-tiyatro olarak kullanmışlar, bu sahne 60’lı yıllara kadar orada öylece kurulu durmuştur. Ayrıca bir sahra hastanesi oluşturmuşlardır. Kayıtlarda görünen mahkemenin ise hangi binada veya nerede olduğu anlaşılamamıştır. İşgal günlerine şahit olanlardan duyduğumuza göre, Böbülerin Kuyunun bulunduğu meydanda mutfak bulunuyordu, yemek artıklarından bazen çocuklara veriyorlardı. O bölgede 50’li yıllarda hendek ve temel kazımı yapıldığında paslanmış çatal kaşık gibi malzemeler bulunurdu. Yine angarya ile şimdiki düğün salonunun bulunduğu meydana at barınağı yaptırılmıştır. Bütün bunlar yapılırken cinayetler, dayaklar, tecavüzler, gasplar eksik olmadı.

    İşgalden hemen sonra köylünün hayvan varlığına dair bir liste yapmışlar. O gün için muhtar kim ise onu zorlamış olabilirler. Ayrıca daha ilk günden işbirliği yapmaya teşne olanlar da yardımcı olmuşlardır. Büyükbaş, küçükbaş hayvanlar, koşum hayvanları hatta kaz-tavuk gibi kümes hayvanlarından kimde ne varsa tespit etmişler. Bunun niye yapıldığı malum iken bazı safdiller pek anlam verememişler; ama ertesi günden başlayarak sırayla "Sen bugün danayı getir, sen yarın iki koyunu" diye bunları ellerinden almaya başlayınca  gerçek niyetleri anlaşılmış. Gidene kadar köyde pek mal maşat kalmamış. Allah var, koşum hayvanlarına pek dokunmamışlar, onları daha çok angarede kullanmayı tercih etmişler. 

    Köylünün tarlada çalışmasına da pek ses çıkarmamışlar. Yalnız bunu insaniyetlerinden değil biraz da korkularından öyle davrandıkları söyleniyor. Böbülerin Ömer Kabadayı'dan nakledildiğine göre, çift sürerken kendisine doğru iki Yunan jandarması yaklaşıyor. İkiye karşı bir ve silah olarak da elinde sadece örendire olmasına rağmen yollarını değiştirip uzaklaşıyorlar. Bu münferit olay bir yana, kaçarken hem kırda hem harmanda hem de köy içinde yakabildikleri her şeyi ateşe vermekten de geri durmamışlar.

KAYNAKLAR

İç Egede Felaket Ve Zafer, Cengiz Çetintaş, 2017
Afyonkarahisar’da Yunan Zulmü, Yusuf İlgar, Afyon 2020
İşgal Günlerinde Afyonkarahisar, Hasan Özpunar, Afyonkarahisar 2011
Türk İstiklal Harbi, Cevdet Kerim, İstanbul 1925

07 Temmuz 2021

Kır Çeşme ve Kuyuları

Anıtkaya'da köyiçindeki kuyu ve çeşmelerden daha önce söz etmiştim. Bunlardan daha fazlası Anıtkaya'nın geniş arazisine yayılmış vaziyettedir. Nispeten yeni dönemde, 100-150 yıl öncesinde açılmış olan bu su kaynaklarının yanında geçmişi bilinmeyecek kadar uzak zamanlara dayananları da vardır. Birçoğunun Tahrir Defterlerinde bahsedilen çiftliklerin merkezini oluşturduğu tahmin ediliyor. Bazıları hakkında da pek bilgi yok. Elimden geldiğince çeşme olsun, kuyu olsun bu su kaynaklarını tanıtmaya çalışacağım. Zaten kuyuların çoğu da artık kullanılmıyor, bari adı ve hikayeleriyle geleceğe aktarılsınlar.

    1.Omarcık Çeşmesi: Omarcıklar sülalesi (Ömercik) tarafından yaptırıldığı açıktır. Ne kadar eski olduğuna dair bir bilgi yok. Köyün 2 kilometre kadar kuzeydoğusundadır. 2 metre yüksekliğinde yüzü batıya dönük gövde başlığı vardır. Başlığın alt kısmı çevreden temin edilen çeşitli arkeolojik kalıntılarla süslenmiş, üst kısmı ise Ayazin taşına kaba bir kemer işlemesi ve onun üstüne siper şeklinde inşa edilmiştir. Bu kaba ama içten yapının güzel görünümünü bozacak şekilde beyaz mermere yazılmış anlamsız bir tabela asılmıştır. Suyu yıllardır sürekli dolu akan üç lula ve 10 metre kadar güneyinde takviye bir lula olarak hala akmaktadır. Bu su oldukça soğuk ama kabadır. Çok içildiğinde dudakları gavlatır.

    2.Gavas Guyusu: Aşağı Dandır'a giden yolda, Söğütcük'ü aştıktan hemen sonra daha Akyokuş'a varmadan soldaki bir küçük çimenliktedir. Çalışırken oldukça heybetli sereni şimdi aynı heybetiyle yere serilmiş vaziyette. Yakınlarında bir yere artezyen açılıp beslemeli tulumba konulmuş, belli ki hayvan hayvanlar bu tulumba suyu ile sulanıyor. Kuyu gibi, çevresindeki mera da ölmek üzere; zira tırtıklaya tırtıklaya herkes bir parçasını tarlasına katmış. Devlet görevlilerinin muhafızlığını yapan kimseye kavas denilirmiş. Tarihte bu görevde bulunmuş biri tarafından yaptırılmış veya böyle birinin işlettiği çiftlik sınırları içinde bulunmuş olabilir. Gavaslar sülalaesinin atalarınca da yaptırılmış olabilir, kesin bir malumatım yok.

    3.Çorbeci Guyusu: Eski karayolunu takiple güney istikametine inildiğinde, yolun sağında iki fabrika arasında bir kuyu. Çatal direğinin bir çatalı düşmüş; ama direk gövdesiyle  seren sağlam. Zikge büyüklüğündeki demir çubuklar uçlarındaki halka kıvrımlarıyla birbirine bağlanarak zincir oluşturulmuş. Çoğu serenli kuyunun zinciri bu tipteydi. Kuyunun bileziği, ana yalağı ve aharı öylece duruyor. Aslında tek eksiği su... İçinde su olsa bir kuyudan başka ne beklersin ki... Yarım asır önce baharda ağzından taşıyordu suyu... Abartmış olabilirim; ama uzatsan uvuçlayıp alabilirdin suyu, burası gerçek. Küçükken bu kuyuyla ilgili aklıma doğal olarak çorba gelirdi. Çorba pişiriyorlar, satıyorlar filan...  'Çorbacı'nın bir askeri rütbe olduğunu sonradan öğrendik tabi. Hacalilere eskiden Çorbeciler derelermiş; kuyu da onların ataları tarafından yaptırılmış. Resimde yeni sürülmüş görülen tarla, eskiden kuyunun meydanıydı. Şu haliyle neredeyse kuyuyu yutacakmış gibi görünüyor.





Üyük (Maltepe)

     Höyük'e Eğret'te "üyük" derler. Yalnız bu kelime burada bir özel isimdir. Köyün merkezi sayılan Galip Bey Caddesinden 1 kilometre kadar kuzeyde, Alagır ile aynı hizada bir tepeciğin adı.

    Yüksekliği 25 metre kadar, 50 metre çapında bir konik yığıntı düşünün. Bu kelimeyi özellikle seçtim, çünkü yığma bir tepe. Yani suni, yani tümülüs. Resmi kayıtlarda Maltepe olarak geçiyor. Bu sebeple olsa gerek, Üyüğün daha kuzey tarafları mevkiye de halk arasında "Maldepesi" veya "Maldepeleri" deniyor. Hiç alakası olmayan bir tarafta, Çerkez'e doğru bir mevkinin "Üyükyolu" adını almasına ise hala bir anlam verebilmiş değilim.

    Konik yüzeyine ağaçlandırma amacıyla sekileme yapılmış; ancak sekilere dikilen ağaçlar tutmamıştır. Güney tarafındaki yarım baklama dilimi şeklindeki üçgen alana Deli Mısdık (Mustafa Erdem) zamanında dikilen çam ağaçları şimdi görkemli bir boya erişmiştir. Tepedeki iğde ağaçları ise kendine has rengiyle manzaraya farklı bir yeşil ton çeşnisi katmaktadır. Bütün bu ayrıntılar resimde farkedilecektir.

    Tescilli Kültür varlıkları kapsamındadır. Bilimsel tespitlere göre: "İlk Tunç Çağı III. evre yerleşmeleri arasında sayılmaktadır... Çevresinde ve eteklerinde define arayıcılarına ait çukurlar görülmektedir. Afyon Müzesi'nde (E.766 env.no) yer alan kap ise höyüğün yanındaki tarlada bulunmuştur... Önemli bir yerleşim yeridir. Olasılıkla İTÇ'de büyük bir yerleşmeyi bünyesinde barındırmaktadır. Yerleşme; 2005 yılında Frig Vadisi Turizm Kuşağı Projesi kapsamında yapılan arazi çalışmaları sırasında tekrar belgelenmiştir..." 

    Kral mezarı olarak yığıldığına, yüzyılların törpülemesiyle tepenin oturduğu ve kuzeydeki mezar kapısının kaybolduğuna inanılmış bu yüzden hep bilinçsiz definecilerin hedefinde olmuştur. Kuzeybatı tarafındaki tarafında bu kazılar sebebiyle oluşan deformasyon, resimde kavak ağaçlarının gediğinden seçilebilmektedir. 

    Definecilikte her hazinenin koruyucusu bir tılsımın varlığına dair efsaneler pek meşhurdur. Bunlar daha çok koruyucu varlık olarak yılan veya ejderha olarak karşımıza çıkar. Üyük de bir Kral veya soylu mezarı olduğuna göre, mevta hazinesiyle birlikte gömülmüştür. İşte yapılan kazıların amacı bu hazineye ulaşmak. Acaba hazine koruyucusu varlık nerede? Tabi ki Üyük'te ve bu çevreden pek ayrılmıyor. Tümülüsün doğu tarafından geçen Eğret Çayının etrafı ağaçlık ve verimli bahçelerden oluşuyor. Köylü bu mevkiye Üyüğaltı (Üyük Altı) diyor. İşte hazinenin muhafızı koca yılan bu bölgede yuvalanmış.

    1970'li yıllarda birkaç ihtiyardan bu yılanın büyüklüğüne dair bazı şahitlikler işitmiştim. Müdüroğlu (Mehmet Ali Eşiyok) "Senin belin kadar kalın" demişti. Daha ilginç bir söylenti ise 1990'ların sonundaydı. Sabah kamyonetle Üyüğaltı'na çaprazlama inen yoldan geçmek isteyen işçiler yolun ortasında bir engelle karşılaşıyorlar. Kesilen bir söğüt ağacının koca dalı boylu boyunca yolu kesecek şekilde unutulmuş. Sorumsuz insanlara kızan şoför yanındaki işçiden inip yolu açmasını istiyor. İşte o işçi diyor ki "Eğilip söğüt ağacını çekmek istediğimde o koca dal kayıverdi ve bir anda kayboldu. Uzun diken ve otları sağa sola yara yara ilerleyen bir hareket uzaklaşıp kayboldu. İçim ılıyıvermişti, öylece kalakaldım." O işçiler o gün işi bırakıp bir daha uğramıyorlar.

    Genel Kurmay Başkanlığının ihalesiyle Üyük'te bakım yapan işçilerdi. Üyük'ün Genel Kurmayla ne alakası var ve ne bakımı, ne tamiri yapılıyor, derseniz asıl konuya geliriz. Üyük son asırda şehitlik olarak kullanılıyor ve doğrudan Genel Kurmaya bağlı. Son asırda kazandığı ilgi ve önem bundan kaynaklanıyor. Büyük Taarruzun Süvari Kolordu Komutanı Fahrettin Altay, kendisine bağlı orduların 28 Ağustos 1922 günü bu bölgede yaptığı çarpışmalar ve verilen şehitler anısına zaferden hemen sonra Üyük'e bir anıt diktiriyor ve burası şehitlik ilan ediliyor. Bundan böyle her 28 Ağustos günü burada halkın da coşkulu katılımıyla resmi-askeri tören düzenleniyor.

    Üyük, Afyon-İstanbul karayolunun hemen kenarında, şehitlik ise bu yola bakan batı tarafına  yapıldığından gelen geçenin de sair zamanlarda yoğun ilgisini yakalıyor. Bunun üzerine Karayolları Genel Müdürlüğü 1972 yılında orijinal anıttaki eski yazılı kitabeyi yeni harflerle mermer tablolara kazıttırarak şehitliğe eklemeler yaptırıyor. Malesef yeni İstanbul yolu köyün dışına alınınca Şehitliğe ilgi de günden güne azalıyor.

    Üyük ve Şehitlik hakkında derli toplu ve derinlemesine bir araştırma bilgisi yok. Anıtkaya halkının da bilgisi oldukça yüzeysel. Göze çarpan ilgisizlik ise çok rahatsız edici. Kazara Şehitlik ziyaretine gelen yabancıların, köy halkındaki bu ilgisizlikten yakındıkları sosyal medya paylaşımlarını görünce ben daha çok rahatsız oldum. Buna karşın yetkililerin Üyük'teki şehitlik ve çevresinin bakımına gösterdikleri yakınlık ise ümit verici. 

    

02 Temmuz 2021

Sütçü

    Anıtkaya ile Olucak arasında, Olucak'a daha yakın; ama Anıtkaya arazisinde Mandıra diye bilinen bir mevki var. Eskiden burada bir mandıra varmış, temel kalıntıları filan da hala belirgin. Tahrir defterlerinde sözü edilen çiftliklerden birisinin kalıntısı da olabilir. Süt işleme tesisi vardı demek ki. Eğret'te hayvancılığın yaygınlığı, ağılların fazlalığı, Mandıra denilen bu mevkinin ağıl bölgesine yakınlığı, göçer Yörüklerin son zamanlara kadar bu bölgelerde yayladıkları gibi çoğu gerçek düşünüldüğünde burada gerçekten bir mandıranın bulunduğu çıkarılabilir. Aksi halde neden bu isim verilsin ki!

    Hayvancılık, özellikle de koyunculuğun revaçta olduğu Eğret'te süt ve onu işleme konusunda nasıl bir yol izlendi bilmiyoruz. Yalnız mandıra kalıntısı dikkate alınırsa geçmişinin eski olduğu söylenebilir. Daha yeni zamanlardaki sütçüler gözönünde bulundurulduğunda bir başka gerçekle yüzleşiyoruz. Eğretli sütü işleme işiyle pek uğraşmıyor. Üretici olarak kalıp işin kalan kısmına pek girmemiş. 

    Misal, resim 1 Kasım 1930 tarihli Cumhuriyet Gazetesi 4. sayfasından bir kupür. Mahkeme icra dairesinin ilan, hem ilan hem ihbarname gibi birşey. Olayı özetlersek: Bandırmalı Hafız Mehmet Efendi diye biri Eğret'te peynircilik yapıyor. Kendi çapında bir mandıra yani. Afyon'dan Keskinzade Avni ve oğlu Akif Efendilere 250 lira borçlanıyor. Adamlar mahkemeye başvurunca peynirci bulunamadığı için mandıraya gelip bir takım malzemeye el koyuyorlar. Bu ilanla deniyor ki, eğer ortaya çıkmazsan bu malzemeleri borcuna karşılık haczedeceğiz.

    Anlaşılacağı üzere Kurtuluş Savaşı hemen sonrasında bile bir mandırayı idare edecek kadar koyunculuk yapılıyor. Bunu işleten ise Eğretli değil, Bandırmalı birisi. Afyonlulara borç taktığına göre ihtimal köylülere süt parasını da ödememiştir.

    Bandırmalıdan sonra Mardakların Hüseyin Hoca bir müddet mandıracılık yapmış. Tam olarak mandıranın yerini, Hafızın evinin olduğu yerler diye tarif ediyorlar. Oraya evle yapılmadan önce, smanlık gibi bir şey yapılmış. İşte o binada mandıracılık yapmış Hüseyin Hoca. Belki Bandırmalı Hafızın mandırası da orasıydı... Hüseyin Hoca'nın Eğret'te ilk defa kaşar üreten kişi olduğu da söyleniyor.

    Arada başka sütçüler de olmuştur mutlaka; benim hatırladığım en eski sütçü Hatiplerin evde, değirmenin altında, Malbazarına bakan aralıkta bulunuyordu. Burası sair vakitlerde sakin bir geniş alan iken akşama doğru sağımcıların ağıllardan dönüşe geçmesiyle birden bir kıpırtı, bir canlılık başlar, derken bu canlılık yerini telaşa bırakır, yatsıya doğru halkın ayağı çekilince sütçü kendi gürültüsüyle başbaşa kalırdı. Sadece cumartesi günleri ise malbazarında hayvanların görücüye çıktığı bir özel mekan olur, yalnız bu öğleye kadardır ve sonrasında eski sükunetine kavuşurdu. Buradaki işletmeci sütçüyü tanımıyordum, yabancı birisiydi. Aklımda kalan, buranın geniş kapısından dışarıya hücum eden iğrenç kokuydu. Aynı koku Arabın Ali (Tetik)in üzerine sinmiş olarak okulda yine karşıma çıkardı. Nereliyse bu sütçü, Ali onunla komşuydu ve mandırada çalışıp harçlığını alıyordu.

    Evlere şebeke suyu verilmesinden sonra atıl kalan Çay (çamaşırhane) bir süre sonra elden geçirilerek mandıraya dönüştürüldü. Çok uzun bir süre de Eskişehirli bir sütçü (Eşref) burada süt işledi. Hemşerisi olan peynir ustasıyla birlikte bütün köylüyü tanıyacak kadar uzun sürdü bu işçilik. Anıtkayalı olmuşlardı. Süt tedarikçilerini de tanıyorlardı. Kimin süte ne oranda su kattığını da biliyorlardı, kimin sürüsünü nerede güttüğünü de. Bunların döneminde inek sütü de işlenmeye başlandı. Zira artık koyun sürüleri azalmaya başlamış, Anıtkayalı evinde büyükbaş besler olmuştu. 2000'lere doğru bu sütçü de sütçülüğü bıraktı, çay yıkıldı.

    Köydeki son mandıra eski Karakol binasındaydı. Yine yabancı birsi Anıtkaya'nın sütünü alıyor, burada sadece kaşar peyniri yapıyordu. "Anıtkaya Kaşarı" diye markalandırdığı ürününü de yine kendisi pazarlıyordu. Artık koyun sütü kalmamış, yalnız inek sütü işleniyordu. Bu arada başka yerlerdeki büyük firmalar adına köyden süt alımları da yapılıyordu. 2010'lu yılların başında bu mandıra da kapandı.

    Şimdi çok az kalmış koyunlardan süt alınmıyor. Süt üretimi artmış durumda; ama sadece inek sütü bu. Köyde mandıra da yok, Çolakların Mehmet (Kurt) aracılık ettiği bir firma adına süt toplayıp tankerle naklediyor. Gariptir, insanlar Mehmet'e "Sütçü" diyorlar şimdi.



30 Haziran 2021

Mahkeme Kayıtları Ve Bir Tereke Daha

     Karahisar-ı Sahib Şeriyye Sicillerinden 590 Numaralıda Eğret Köyü halkıyla ilgili olanları Abdulhamit Avcı'nın yüksek lisans tezinden alıntılayacağım. 

    İlki yine bir borçlanma kaydı. Bu sefer Karacaahmet köyünden:
    "Karahisâr-ı Sâhib‟e tâbi Eğret köyünden Kara Osman oğlu Mahmut mahkemede Karaca Ahmet Sultan köyünden iken daha önce vefat eden Mehmet Ağa ibn-i Osman‟ın malından olarak kızı Fatma'dan dokuz yüz seksen bir kuruş para almış, üç sene sonunda bir cilt Ali Efendi ve Behçet Efendi fetvaları değerleri olan dört yüz kırk bir kuruşla beraber toplam bin dört yüz yirmi iki kuruş ödemesi 27 Mayıs 1865 tarihinde mahkemede şahitler huzurunda belirtilmiştir."

    Karacaahmet (Garcamat) kuzeyden Eğret'e komşu köy. Henüz aradaki Macur köyleri daha kurulmamış. Dolayısıyla onların arazileri de Eğret'e ait. Belki borç alanla veren tarla komşusu. Kara Osman oğlu Mahmut'un kimliğiyle ilgili bir tahminim yok. Yaklaşık 10 liralık bir borca, 3 yıl sonra 4,5 lira kadar bir artış yapılmış, gayet mantıklı. Tabi bunu iki alimin fetvasına dayanarak yapıyorlar, kafalarına göre faize benzer bir artış değil.

    Bir başka kayıt vefat eden Küçük Mehmet'in terekesi:
    "Karahisâr-ı Sâhib'e tabi Eğret Köyünde sakin iken vefat eden Hacı Mustafa oğlu Küçük Mehmed‟in verâseti nikahlı eşi Hacı Mehmed kızı Hâtice ve Abdullah kızı Fatma adlı kadın ile Hâtice Hatun'dan olma çocukları; küçük kızları Emine ve Satı, büyük kızı Şerife, küçük oğulları Murat ve Ahmet, büyük oğlu Mustafa ve vâlidesi Murat kızı Emine Hatun'a ait olduğu; küçük çocuklarının yasal vasisi olarak anneleri Hatice Hatun'un tayin edildiği ve taksim olunan terekenin ekte bulunduğu kayıt altına alınmıştır. 14 Mart 1865"

    


    Bu tereke hakkında söyleyeceklerimiz de olacak. Evvela tablodaki hesap yanlış, boşuna sağlama yapmayın. Yukarıdaki kaynakta bu şekilde olduğu için aynen aldım, nobalı boynuna. Tahıl ölçü birimi olarak "cek" yazılmış, bu "çeki" dediğimiz ağırlık ölçü birimi olabilir. Ama o kaba şeyler için kullanılan bir birim. Mesela saman için deseydi olurdu, burada arpa, buğday, haşhaş, göce için söylenmiş. Bunu çözemedim, kile veya demir acaba o zaman kullanılmıyor muydu?

    Hayvan varlığı arasında dombey bulunması dikkat çekiyor. Hem koşum hem de sağım olarak kullanılan bu hayvana hemen hemen herkes sahipmiş. Oysa köydeki son dombeyler 1970'li yıllarda Hatipler'dekiler idi. Onlar da kaybolduktan sonra bir daha görülmediler. 

    Borçlular arasında "Karesioğlu Agop" da dikkat çekici bir isim. En son Yunan işgali yıllarında varlıklarından bahsedilen Ermenilerden olduğu anlaşılıyor. Eğret'teki Ermeniler ile ilgili bir yazı gerekiyor. Ayrıca daha önce aktardığım Çakaloğlu, ve Hatiboğlu terekeleri ile yukarıdaki terekeler karşılaştırılarak malların değerleri kıyaslanabilir. Tabi tarihler ve zamanın sosyoekonomik şartları da gözönüne alınarak.

    Merhumun anne dedesi Murat imiş, buna hürmeten olsa gerek bir oğluna bu ismi vermiş. Yeni nesil müstesna eskilerden bildiğim bu isimde Tülü Murat (Azbay) vardı. Bir de Yetimler'e ayrıyeten Hacı Muratlar derlerdi. Zaten Tülü Murat o sülaleden diye biliyorum.  İsimden yola çıkarak bahsedilen kişinin Hacılar sülalesinden olduğunu düşündüm.

27 Haziran 2021

Hayır Cemiyeti

     Anıtkaya'da bu cemiyeti bilmeyen yoktur. Dernekler Kanunu kapsamında oluşturulmuş bir müessesedir. Adını değiştirme gereği duyulmamış, resmiyette "Hayır Cemiyeti Derneği" diye geçiyor diye biliyorum. Adından da anlaşılacağı üzere köydeki bütün hayır işlerini finanse ve organize etme amacıyla kurulmuş. 

    Ne zaman kurulduğuna dair bir fikrim yok. "Cemiyet" kelimesi yerine "dernek" uydurulmadan önce kurulduğu kesin gibi. Aksi takdirde, sonradan bile adından çıkarılmayan bu kelimeyle anılmazdı.

    Tahminime göre, Cemiyetin esası, Tahrir Defterlerinde bahsedilen Eğret Cami-i Şerif Vakfı'dır. Kervansaray ile birlikte inşa edildiği düşünülen Cuma Camisi merkezinde oluşturulan bu vakıf Cumhuriyetten sonra "Hayır Cemiyeti" adıyla faaliyetine devam etti. Bu bakımdan düşünülürse Eğret ile yaşıt bir dernekten söz ediyoruz.

    Hayır işi denince akıllara hemen camiler gelir. Arapça ezan yasağı ve Kur'an öğretiminde kısıtlamalar nedeniyle halk dine bağlılığın bir göstergesi olarak cami yapımına sarılmış bir dönem, bu anlayışın yerleşmesinde etkenlerden biri de bu olabilir. Sırf bu amaçla yurdun hemen her yerinde "Cami Yaptırma ve Yaşatma" dernekleri kurulmuş. Anıtkaya bu durumun istisnası diyebiliriz. Elde hazır bir "Hayır Cemiyeti" var, dahasına ne gerek diye düşünmüş olmalılar. Üstelik aslı Cami Vakfı olan bir cemiyet.

    Cumhuriyet döneminde sırasıyla Yeşil Cami, Yeni Cami ve Fatih Cami inşaa edilmiş; Cuma ve Goca Cami ile birlikte beşe ulaşan camilerin bakımı üstlenilmiş; üç tane hocaeevi (lojman) yapılmıştır. Bunların her biri başlı başına, bir köyün çapını aşacak büyüklükte projelerdir. En az bunlar kadar büyük bir iş de Goca Cami tamiridir. Ermeni mimar ve ustalar tarafından 19. yüzyılda inşa edildiği tahmin edilen bu cami, taş duvarlı ve çatılı idi. İçeride ise geri ve yan taraflarında ahşap bir ikinci katı vardı. Yan taraftaki trabzanlı çıkıntılar balkon görünümündeydi. 1970'lerin başında elden geçen bu camiye kubbe eklendi ve bahsettiğim iç dizayn kaldırıldı. Daha sonra su sızdırdığı için koca kubbe bakır kaplandı. Bütün bunlar büyük masraf gerektiren işlerdi ve hepsinin arkasında Hayır Cemiyeti vardı. Üstelik daha bahsetmediğimiz bazı hayır işlerini de üstleniyordu Cemiyet.

    Peki bütün bunların üstesinden nasıl geliyordu, değirmenin suyu neredendi yani? Elbette bağışlardan. Köy halkının Cemiyete güveni tamdı. Her bağışın sevap defterini dolduracağına olan inancı bu güvenle birleşince verme konusunda cömert davrandı. Eğret halkının nakit varlığı pek bulunmazdı, ayni bağış konusunda ise sınır tanımadı. Akla gelen her şeyini Hayır Cemiyetine bağışlayabiliyordu. Sık sık cami panolarına "Hayır Cemiyetinden satılık tarla, ağaç, dene, araba, hayvan, elbise..." ilanları asılıyordu. İlan metninde satılacak metanın özellikleri, kimden temin edildiği ve satış yapılacak gün belirtiliyordu. Daha eskilerde tellal bağırtılıyor, yakın zamanlarda ise eperlodan ünnetdiriliyordu. 

    Harman galkdıktan sonra millet denesini eve guyunca hayratcılar çıkarılır, bütün köyü dolaşılıp tahıl olarak vatandaş ne verirse alınırdı. Hatta bunların hayratçı olduğu anlaşılsın diye vatandaşın bağışladığı urba, kilim, keçe gibi şeyler bayrak gibi arabanın bir köşesine asılırdı. İlginç görüntülerdi...

    Eski parlak günlerindeki cevvalliğini kaybetmiş de olsa Anıtkaya Hayır Cemiyeti hayatiyetini devam ettiriyor. Son dönem bütün Türkiye'yi saran kötü kokuların esintisi bizim köyden de hissediliyor malesef; fakat her şeye rağmen eski ve kuvvetli bir kökene sahip böyle hayırlı kuruluşları yaşatmalıyız.



Vişne Toplama

    Dedik ya, ot oraklarıyla işler kızışır, insan hangıbirine dızıkceğini şaşırır. Haziran ortalarında fişneler gızarır, mercimekler sararır, arpalar ağarır. Kısaca vişne toplama, yolma ve oraklar ardı ardına gelmiştir. Aynı dönemde yığılan bu işlerin aradan çıkması gerekir. İş bölümü ve planlamasıyla bunun üstesinden gelinmelidir. Sırayla bunları anlatacağım. Önce Vişne toplama...

    Anıtkaya'da vişnenin tarihi hakkında fazla bilgiye sahip değiliz. 1950'li yıllarda bu ağacın nadiren bulunduğunu ve meyvesinin lüks kabul edildiğini duymuştum. Sanırım 60'lı yıllar sonunda Zireetin (Ziraat Müdürlüğü) öncülüğünde vişne fidanları dikiliyor. Gabar Çukuru mevkiindeki bu toplu uygulamada fidannık bölgesi sistemli tellerle koruma altına alınıyor. 70'lerin ortasından itibaren bu fişnelik denilen bahçelerden ürün hasadı yapılıyor.

    Gabarçukuru bölgesindeki bu düzenli uygulama ağaçlarından daha yaşlı ağaçlar da vardı. Eminlerin Kellan'ın, namı diğer Kel Süleyman (Eren)in bahçesindeydi bu vişne ağaçları. Hemen hemen onunla aynı yaşta olmak üzere Bunar'da Gavasın Topal (İbrahim Sargın)a; onun biraz berisinde İnce Memet (Kasal)a; Mantarlık'ta Kirli (Cemal Azbay)a; Üyüğün Ardında Tekeli (İbrahim Taşkın)a; karşısında Yakıp (Yakup Kopan)a; okulun karşısında Hacerfler (İbrahim-Ahmet-Arif Varlı)ya; Daştarla'da Şeytan Hasan (Can)a ait fişneliklerde büyük vişne ağaçlarını biliyorum.

    Gabar Çukurundaki projeyle fişneliklerin para ettiği anlaşılınca insanlar fidan atmaya başladılar. Başka bölgelerde de yeni yeni vişne bahçeleri oluşmaya başladı. Çorbeci Guyusu'nda Köselerin (Mehmet Varlı); Bunar'da Şavalın (Kadir Özdemir); Bunarın Üsdünde Tıraka'nın; Mantarlık'ta Mandanın (Ahmet Öztürk); Çatalyol'da Sarının (Halit Akyol); Alagırda Beygirlinin bahçeleri bu yeni grup vişneliklere örnek olabilir. Sonraki yıllardan günümüze kadar vişne yetiştiriciliği hep revaçta kaldı.

    Bazı yıllarda vişne çiçeklerini duman vurdu, meyve seyrek oldu. Fiyat yüksekti ama meyve azdı. Bazı yıllarda meyve bol oldu, lakin çok düşük fiyattan gitti. Bazan meyve dalında kaldı, insanlar toplamaya yetişemedi. Ne olursa olsun, vatandaşın cebi nakit para gördüğü için bu meyve sevildi. Hoşaf kaynatılmak üzere kurutuldu, reçeli yapıldı, şurubu yapıldı.

    Vişne alımı ilk defa Kel Süleyman'ın dükkanda yapıldı. Kellan, hem büyük fişnelikteki meyveleri satıyor hem de tüccara komisyonculuk yapıyordu. Ücretle fişne toplama işi de ilk defa o bahçedeydi. Bilhassa eline bir kova alan çocuklar oraya koştular. Sınırsız vişne yemenin cazibesiydi bu rağbetin sebebi. Tabi yemek için toplamak da lazımdı. Koca bir dala çıkıyor, dilediğin kadar yiyorsun, karışan görüşen yok. Yemekten bıkınca kovayı doldurmaya başlıyorsun. Kova dolunca adının yazılı olduğu kasaya boşaltıyorsun. Kasan dolunca adına yeni bir kasa açıyorlar. Bu konuda yetkili olan Kellan'ın kızı ile oğlu Erol. Kasa açmak ve dolan kasayı sarmak onların işi. Bu ilginç ve eğlenceli bir iştir: Ağaç kasanın dört köşesindeki uçlarına önce pamuk ipliği gerilir. Bu gergiler kullanılarak dört yanına gazete kağıtlarından duvar yapılır. Dışarıya açık bekleyen bu kağıttan duvarlar, kasa dolunca kapatılıp üstten köşeden köşeye yine pamuk ipliğiyle kordon çekilerek ambalaj tamamlanır. Kaç kasa doldurduysan, akşam dükkana gidip ücretini alırsın. 

    Vişne alım işini sonra İnce Memet'in damadı Mehmet Çetin Hoca da yapmaya başladı. Hem gayıntasının malını değerlendiriyor hem de Afyon'dan tanıdığı tüccara aracılık ediyordu. Böylece vişne alımında rekabet oluştu, mal değer kazandı. Öyle ki borsa gibi günlük fiyat artışları oluyordu. Daha sonra bu işe Moruk (Üzeyir Dalgıç) da girip uzun yıllar vişne alımına aracılık yaptı. Zamanla daha başkaları da bu işe girişmişti.

    Anıtkaya'da, Eğret iş takviminde önemli bir yere sahip olan fişne toplamanın ve buna alan oluşturan fişneliklerin günümüzdeki durumunu bilmiyorum. Alım yapılıyorsa kimler yapıyor acaba?


İlbulak Dağı

    Anıtkaya toprakları üzerine bulutları toplayan, yağmuru başının üzerinde alıp çevirerek adeta bize yönlendiren ana etken İlbulak Dağ sırasıdır. Köylü ona kısaca İblak der, daha da kısaltarak dağ diye isimlendirir. Bir Anıtkayalı “dağ” diyorsa bil ki İlbulak’tan bahsediyordur.

İBLAK - İLBULAK

İlbulak, köyü güneybatı- batı ufkunca 30 derecelik hafif bir yayla çevreleyen, 7-10 km. uzaklığında bir çizgi gibi de düşünülebilir. Anıtkaya’nın görüp görebileceği tek orman alanı bu dağ eteklerindedir. Buna orman değil de meşe çalısı demek daha doğrudur. Her neyse, bu ağaçlıklı bölge yağmur yüklü bulutları kendisine çeker, Olucak ufkunda toplanan bulutlar güneybatıya doğru dağ sırasını takibeder. Oradan virajı alarak bizim köye doğru yönelir. Bu yüzden halk bilir ki yağmur bize İblak’tan gelir.

Bölgenin en yüksek noktasını İlbulak oluşturur. Zirveye çıktığınızda panoramik görüntüyle büyülenmemek imkansız gibidir. Kuzeyde Altıntaş Ovası, Kuzeydoğuda İhsaniye bölgesi, Güneydoğuda Afyon Ovasıyla Güneybatıda Sinanpaşa Ovası gözler önüne serilir. Bu stratejik özelliğinden dolayı Büyük Taarruz'da Fahrettin Paşa Yunan kuvvetleriyle ilgili en önemli raporları buradan almıştır.

Resim, Anıtkaya tarafından Dağ’ın görüntüsüdür. Düz bir hat gibi görünmesi sizi yanıltmasın, aslında aşağı doğru kıvrılan hafif bir yay görünümüne sahiptir. Resmin sağ tarafında, görüntüye girmeyen Olucak önlerinde Dağ’ın uzantısı vardır. Ön tarafta görülen kahverengi alan tarım arazisi, yani tarlalardır. Tarlaların köyden uzaklığının 4-5 km. olduğu düşünülürse resmin ölçeği bir fikir verebilir. Boylu boyunca uzanan yeşil alan ise İlbulak’ın etekleri. Bu yeşillik meşe çalılarıdır. Tabi onlar sayesinde hayat bulan her türlü bitki de bu yeşillikte pay sahibi. Bu yeşillik eskiden beri Eğret’in de hayat kaynağıdır, desem abartmış olur muyum acaba. Yağmuru çekme ve yönlendirme konusunda etkisini söylemiştik. Bunun dışında, hayvan otlatmak için harika bir mera, yakacak temininde bir odun deposu, eğlencede müthiş bir piknik yeridir.

YAYLIM

Koyunculuğun revaçta olduğu zamanlarda her tarafta ağıl vardı. Bir kısmının hala yıkılmadığı bu ağıllardan dolayı bir mevkiye Ağılların Altı(4) denilmiştir. Ağıllarda barınan koyunlar, Dağ’ın eşsiz otunda yayılırmış. Bilhassa Bizim dağın kekiği hayvan etindeki lezzet oluşumunda çok etkili olduğu söyleniyor. 1950-60’lı yıllarda Afyon çevresinde tüccarlık yapan aslen Turgutlu’lu biri bana demişti: “Sizin dağda yayılan koyun etinin lezzeti başka hiçbir hayvanın etinde yoktur.” Yalnız koyun değil, eskiden öküzleri de yayarlarmış dağda. Hatta sığır sürüsü de götürülürdü. Dağın batı tarafında kalan bölümüne Yörükler gelip çadırlarını kurar, ta Eylüle kadar keçilerini yayarlardı. Günümüzde de yine Nisan-Mayıstan itibaren çadırlar, koturalar kurularak inek dana güdülüyor. Hayvanlar eskiden beri su ihtiyacını Kayraklı(6), Şamlı(7), Bödü(8), Bahçecik(10) çeşmelerinden karşılamaktadır.

ODUN DEPOSU

1970’li yıllara kadar ısınma Dağdaki meşelerden sağlanıyordu. Gorma’nın kontrolünde belirli günlerde yapılan odun kesimleriyle kışlık yakacak sağlanırdı. Duruma göre bazen yine bir veya iki günlük izinlerle kısmen odun kesimi sağlanırdı. Atı arabası olmayan ihtiyaç sahiplerine ise ayrıca odun dağıtımı yapılırdı. Meşe kesimi kontrollü yapılırsa ormana bir zararı olmaz, hatta onun daha da güçlenmesini sağlardı. 1970’ten sonra kömür kullanımı Belediyece organize edildi ve Dağ’a Ormaniye bakmaya başlayınca odun kesimi günden güne azaldı ve bitti. Günümüzde ise kaçak kesimler haricinde dağdan odun getirilmiyor.

Yeri gelmişken belirteyim, Kurtuluş Savaşı öncesi Eğret’i işgal eden Yunanlar, köyde bir kış geçiriyorlar. Onlar da yakacak ihtiyacını aynı yöntemle Dağ’dan karşılıyorlar. Angare yoluyla her gün köylüyü götürüp talan eder gibi odun kestiriyorlar. Hem sadece Eğret’teki güçlerine değil, Gazlıgöl civarındaki her yere de bizim dağdaki meşelerden sevkediyorlar. Her şeyde olduğu gibi Dağ’da da Yunanlılar büyük tahribat yapıyor.

BÖDÜ TESİSLERİ

Hıdrellez Karşılama olayı tamamen Dağ’da yapılan bir organizasyondu. Günümüzde bunun sadece piknik kısmı kalmış durumda. Köy halkı 6 Mayıstaki Hıdrellez pikniğini genellikle Dağ’da geçirir. Boş ve uygun bulduğu, su kaynağına yakın yerleri piknik alanı olarak görüp oralarda eğlenir. En çok tercih edilen yer Bödü’nün Çeşmedir. Sırf bu yüzden “Bödü Tesisleri” yakıştırması yapılmıştır. 2 Yıl önceki Hıdrellezde Bödünün Çeşme denilen alanda 47 tane araç saymıştım. Piknik olayı Hıdrellez ile sınırlı değildir ve 6 Mayıs'tan ta Kasım'a kadar sürekli onlara rastlayabilirsiniz.

Bütün bunları sağlayan yeşilliğin Dağ’ın diğer yüzlerinde olmayıp yalnız Anıtkaya’ya bakan tarafında bulunması Allah’ın bir lütfu.

Resimde görülen düz beyaz yol Gedik’ten geçerek Çatkuyu (Mılıklar)’a kadar uzanıyor. Yukarılarda görülen beyazlıklar, maalesef taş ocakları. Anlatmaya çalıştığım bütün güzelliği bozmaya çalışıyorlar. (3), (6) ve (8) numaraların uzantısındaki çizgiler selyolağı. Üç selyolağı Akgaya’da birleşip köye girer. Bol yağmur zamanlarında fena sel gelir. Eskiden bu sel yolaklarından vatandaş kum ihtiyacını karşılardı. 

Yonan gittikten sonra 7 yıl köye yağmur yağmadığı rivayet edilir. Bu süre 1920'li yılların sonuna tekabül eder ki 1930'a kadar kuraklık ve kıtlık yaşandığı anlaşılıyor. Buğday arpa Eğret arazisinde su olmadan da yetişebilen bir bitki. Taban suyu ile idare edebilir, bu yüzden olsa gerek köyde ekin sulama adeti hala yoktur. Lakin haşhaş öyle değildir, ekim ve çapa vakti bol yağış istiyor. Bu yüzden sözü edilen kuraklık yıllarında Eğretliler, dağın uygun bölümlerini sürerek haşhaş ekmişler. Köye yağmur yağmadığı zamanlarda bile yükseltisi ve meşelikleriyle İblak'ın az veya çok yağmur çektiğini gözlemlemiş olmalılar. Ekim yapılan kısımların bazıları bugün bile falanın filanın tarla diye anılmaktadır. Verimli yerler olduğu anlaşılınca daha sonraki yıllarda da bazı yerler tarla olarak kullanılmış.

Bildiğim kadarıyla, resimde görülen numaralarla İblak (İlbulak)ı tanıtmak istersek:

(1) 1500 rakımlı İresilbuba (Resulbaba)

(2) Güçcük İresil

(3) Garannık Dere

(4) Ağıllañ Altı

(5) Almalı

(6) Gayraklı

(7) Şamlı

(8) Bödünüñ Çeşme

(9) Tunanıñ Tarla

(10) Badcecik

 


26 Haziran 2021

Eğret'in Nüfusu 100 Bin

     Yahya Kemal'e atfedilir şu söz: "İstanbul'un nüfusu 100 milyon, zira biz ölülerimizle birlikte yaşıyoruz." O yıllarda Türkiye'nin toplam nüfusu 15 milyon civarı. Osmanlı şehirciliğinde kabristanlar hep şehir içinde bulunuyor. İstanbul da öyle tabi. Bir de buna her cami ve tekkelerin hazirelerindeki kabirler eklenince  Yahya Kemal'i haklı çıkaracak bir durum oluşuyor.

    Peki bunun Eğret'le Anıtkaya ile ne alakası var? Ne İstanbul'u, ne milyonu? diyecekler çıkabilir. Haklıdırlar da. Belki yanlış bir kıyaslama oldu bu; ama Anıtkaya'nın eski kabristanının konumu beni böyle düşünmeye sevketti. Koca bir kayanın üzerine oturmuş görünümü veren Eğret'in tam ortasında kocaman bir yeşil alan, Çay'ın arasından veya Gatçayır'dan girişte herkesin dikkatini çeker.

    Eskiden köy dışındaymış da zamanla köyün içinde kalmış değildir. Mezerlik, daha köyün kuruluşunda oraya sabitlenmiş gibidir. Zira Eğret ile bir yaşta olan Han ve onun kardeşi Cuma Camisi ile bitişiktir. Kısa süre öncesine kadar musalla taşı cami ile kabristan arasında, kabir kapısının hemen önündeydi.

    Eski asvatdan geçenler, Eğret pazarının kalabalığı, mezerböğrü tarafının gelip geçenleri için ölümü hatırlatan duruşunu hiç saklamamıştır. Bununla beraber gelmiş geçmişlerine bir nefeslik hediye sunma fırsatını da vermiştir. Böylelikle Eğretli hem sevdiklerine masrafsız bir hediye vermenin keyfini sürmüş hem de kısa yoldan sevap kazanmış olmanın huzurunu yakalamıştır. Bağımlılık yapan bu huzurun etkisiyle bazılarını, yolunu değiştirip mezar duvarından fatiha okurken görebilirsin. 

    Vakit namazlarını Cuma Camisinde kılanları, camiden çıkışta musalla alanında, küçük duvara yanaşmış vaziyette, eller açık dudaklar kıpır kıpır görürsün. Bu da Eğret'te vazgeçilmez ritüellerden biridir. Anladın sen, elbette geçmişlerine ve ehl-i kubura fatiha gönderiyorlar.

    Kandil ve arefe günlerinin ikindilerinde ise yalnız Cuma Camisinin değil; Goca Caminin, Yeşil Caminin, Yeni Caminin, sonradan Fatih Caminin cemaati de Mezarlığa akın eder. Musalla kapısından girenler ilk anda kısa süreli bir izdiham yaşar, zira aynı anda ziyaretini bitirip çıkanlarla aynı yerde karşılaşır. Gığıl gığıl kayalar ve üzerlik otları arasından Mezerböğrünü tırmanıp gaştan atlayanlar da az değildir. Kapıya varmaya göre daha kısa bir yol tabi. Eski bir mezarlık, yol yok yolak yok. Belli belirsiz patikalardan, adam boyu otlar arasında ayak yordamıyla ilerleyip hedefindeki kabirlere ulaşanlar oturup duasını ettikten sonra, en kısa çıkış yolundan mezarlığı terkeder ve kandil kokusu sinmiş sokaklara karışırlar.

    Eğret kadar yaşlı bu mezarlığın ot kökleri de bir o kadar eski gibidir. Hemen hemen her yıl yaz aylarında kazara veya bilinçli çıkarılan yangınlarla yanmasına rağmen seneye yine aynı şekilde otlanır. Bu ot kökleri mi daha yaşlı yoksa mezar taşları mı bilemezsin. Mezar taşı dediysem, Eğret'te isim yazılı mezar taşı pek bulunmaz. Tarladan çıkarılan iri, uzun taşlar getirilip mezar başına dikilebilir. Bunların çoğu doğal olarak güzelleşmiş delikli dokulu taşlardır. Bazıları da Ayazin taşı denilen gabadaşdan yontulmuştur ve nispeten daha düzgün görünümlüdür. Kime ait olduğu anlaşılamayan birkaç lahit görünümlü mezarın diğerlerinden farkını anlamamak imkansızdır. 28 Ağustos 1922 gününün Eğret Baskını şehitlerinden bazılarının buraya defnedildiğine dair bir söylenti var; ama bunu doğrulayacak mezarlar gösterilemiyor. Neredeyse Eğretli olmuş cingenlerin mezarları belli ama o şehitlerin mezarları şunlardır denemiyor. Herhalde bu sadece bir rivayet.

    Eğret Eğret olmadan önce, yani Türkler daha gelmeden Anadolu'nun bütün bölgelerinde olduğu gibi buralarda da çeşitli medeniyetler hüküm sürmüş. Haliyle o ilk kültürlerin kalıntılarına da zaman zaman yapılan inşaat amaçlı kazılarda rastlanabiliyor. Konumuz bu değil ama; eski mezarlıktaki mezar taşlarının bazılarının mermer sütun olduğunu görürsün. İşte bunlar o kadim medeniyet izleridir ve Eğretli zamanında mezar taşı olarak görmek istemiş ve yakınının mezarı başına dikmiştir.

    Gel zaman git zaman bu eski mezarlığın yetersizliği meydana çıktı. Plansız bir mezarlık çünkü. Elle yapılan mezar kazmalar esnasında ortaya çıkan kemikler bir yere yığılır, cenaze defninden sonra onlar da ayrıca gömülürdü. Oysa kazarken oranın mezar olduğuna dair hiç bir işaret görülmezdi. Her kazıda mutlaka iskelet parçalarına rastlanırdı. Öyle ki artık ölülerin üst üste gömüldüğü kesinlik kazanmış oldu. Bundan otuz yıl önce yapılan şimdiki mezarlığın açılışıyla köyün ortasındaki eski mezarlık kullanımdan çıkmış oldu. Ama yenisiyle birlikte buraya da kabir ziyaretleri devam etmektedir.

    Köhnemiş gaşları zaman zaman bölgesel olarak yıkılınca bir hayırsever tarafından tamir edilirdi. Soz zamanlarında bu yıkıntılar belediye imkanları ve öncülüğünde giderildi. Eski de olsa insanların hafızasında kabristan olarak yaşamını devam ettiriyor kabristan. Bir yakınını oraya teslim etmiş Eğretlilerin tamamı bu dünyadan göçmeden bu saygınlığını kaybetmeyecek. Pazaryeri genişletme çalışmaları esnasında Delifişek (Cengiz Öztürk) kepçeyle bir mezarın açılmasına neden olmuş. Yıllar önce vefat eden Gızılgız (Kezban Eşiyok) mezarında kefenin çürümemiş bembeyaz halde görününce halkın içi cızlamış. Mevtanın yakınlarından biri orada olsaydı problem çıkardı. Bu yüzden dış duvarı bile yıkılsa mezarlığın hemen tamiri beklentisi var.

    Sanırım başlığın konu ile bağlantısı kurulmuş oldu. Köyün ortasındaki bu büyük mezarlık yüzyıllar boyunca doldu taştı. Herbir karışına belki defalarca defin yapıldı. Nüfus problemi Yaşayan Anıtkaya'da sayıma eski mezarlıktaki hane halkı verileri de eklense bu rakam bulunmaz mı, ne dersiniz?