02 Temmuz 2021

Sütçü

    Anıtkaya ile Olucak arasında, Olucak'a daha yakın; ama Anıtkaya arazisinde Mandıra diye bilinen bir mevki var. Eskiden burada bir mandıra varmış, temel kalıntıları filan da hala belirgin. Tahrir defterlerinde sözü edilen çiftliklerden birisinin kalıntısı da olabilir. Süt işleme tesisi vardı demek ki. Eğret'te hayvancılığın yaygınlığı, ağılların fazlalığı, Mandıra denilen bu mevkinin ağıl bölgesine yakınlığı, göçer Yörüklerin son zamanlara kadar bu bölgelerde yayladıkları gibi çoğu gerçek düşünüldüğünde burada gerçekten bir mandıranın bulunduğu çıkarılabilir. Aksi halde neden bu isim verilsin ki!

    Hayvancılık, özellikle de koyunculuğun revaçta olduğu Eğret'te süt ve onu işleme konusunda nasıl bir yol izlendi bilmiyoruz. Yalnız mandıra kalıntısı dikkate alınırsa geçmişinin eski olduğu söylenebilir. Daha yeni zamanlardaki sütçüler gözönünde bulundurulduğunda bir başka gerçekle yüzleşiyoruz. Eğretli sütü işleme işiyle pek uğraşmıyor. Üretici olarak kalıp işin kalan kısmına pek girmemiş. 

    Misal, resim 1 Kasım 1930 tarihli Cumhuriyet Gazetesi 4. sayfasından bir kupür. Mahkeme icra dairesinin ilan, hem ilan hem ihbarname gibi birşey. Olayı özetlersek: Bandırmalı Hafız Mehmet Efendi diye biri Eğret'te peynircilik yapıyor. Kendi çapında bir mandıra yani. Afyon'dan Keskinzade Avni ve oğlu Akif Efendilere 250 lira borçlanıyor. Adamlar mahkemeye başvurunca peynirci bulunamadığı için mandıraya gelip bir takım malzemeye el koyuyorlar. Bu ilanla deniyor ki, eğer ortaya çıkmazsan bu malzemeleri borcuna karşılık haczedeceğiz.

    Anlaşılacağı üzere Kurtuluş Savaşı hemen sonrasında bile bir mandırayı idare edecek kadar koyunculuk yapılıyor. Bunu işleten ise Eğretli değil, Bandırmalı birisi. Afyonlulara borç taktığına göre ihtimal köylülere süt parasını da ödememiştir.

    Bandırmalıdan sonra Mardakların Hüseyin Hoca bir müddet mandıracılık yapmış. Tam olarak mandıranın yerini, Hafızın evinin olduğu yerler diye tarif ediyorlar. Oraya evle yapılmadan önce, smanlık gibi bir şey yapılmış. İşte o binada mandıracılık yapmış Hüseyin Hoca. Belki Bandırmalı Hafızın mandırası da orasıydı... Hüseyin Hoca'nın Eğret'te ilk defa kaşar üreten kişi olduğu da söyleniyor.

    Arada başka sütçüler de olmuştur mutlaka; benim hatırladığım en eski sütçü Hatiplerin evde, değirmenin altında, Malbazarına bakan aralıkta bulunuyordu. Burası sair vakitlerde sakin bir geniş alan iken akşama doğru sağımcıların ağıllardan dönüşe geçmesiyle birden bir kıpırtı, bir canlılık başlar, derken bu canlılık yerini telaşa bırakır, yatsıya doğru halkın ayağı çekilince sütçü kendi gürültüsüyle başbaşa kalırdı. Sadece cumartesi günleri ise malbazarında hayvanların görücüye çıktığı bir özel mekan olur, yalnız bu öğleye kadardır ve sonrasında eski sükunetine kavuşurdu. Buradaki işletmeci sütçüyü tanımıyordum, yabancı birisiydi. Aklımda kalan, buranın geniş kapısından dışarıya hücum eden iğrenç kokuydu. Aynı koku Arabın Ali (Tetik)in üzerine sinmiş olarak okulda yine karşıma çıkardı. Nereliyse bu sütçü, Ali onunla komşuydu ve mandırada çalışıp harçlığını alıyordu.

    Evlere şebeke suyu verilmesinden sonra atıl kalan Çay (çamaşırhane) bir süre sonra elden geçirilerek mandıraya dönüştürüldü. Çok uzun bir süre de Eskişehirli bir sütçü (Eşref) burada süt işledi. Hemşerisi olan peynir ustasıyla birlikte bütün köylüyü tanıyacak kadar uzun sürdü bu işçilik. Anıtkayalı olmuşlardı. Süt tedarikçilerini de tanıyorlardı. Kimin süte ne oranda su kattığını da biliyorlardı, kimin sürüsünü nerede güttüğünü de. Bunların döneminde inek sütü de işlenmeye başlandı. Zira artık koyun sürüleri azalmaya başlamış, Anıtkayalı evinde büyükbaş besler olmuştu. 2000'lere doğru bu sütçü de sütçülüğü bıraktı, çay yıkıldı.

    Köydeki son mandıra eski Karakol binasındaydı. Yine yabancı birsi Anıtkaya'nın sütünü alıyor, burada sadece kaşar peyniri yapıyordu. "Anıtkaya Kaşarı" diye markalandırdığı ürününü de yine kendisi pazarlıyordu. Artık koyun sütü kalmamış, yalnız inek sütü işleniyordu. Bu arada başka yerlerdeki büyük firmalar adına köyden süt alımları da yapılıyordu. 2010'lu yılların başında bu mandıra da kapandı.

    Şimdi çok az kalmış koyunlardan süt alınmıyor. Süt üretimi artmış durumda; ama sadece inek sütü bu. Köyde mandıra da yok, Çolakların Mehmet (Kurt) aracılık ettiği bir firma adına süt toplayıp tankerle naklediyor. Gariptir, insanlar Mehmet'e "Sütçü" diyorlar şimdi.



30 Haziran 2021

Mahkeme Kayıtları Ve Bir Tereke Daha

     Karahisar-ı Sahib Şeriyye Sicillerinden 590 Numaralıda Eğret Köyü halkıyla ilgili olanları Abdulhamit Avcı'nın yüksek lisans tezinden alıntılayacağım. 

    İlki yine bir borçlanma kaydı. Bu sefer Karacaahmet köyünden:
    "Karahisâr-ı Sâhib‟e tâbi Eğret köyünden Kara Osman oğlu Mahmut mahkemede Karaca Ahmet Sultan köyünden iken daha önce vefat eden Mehmet Ağa ibn-i Osman‟ın malından olarak kızı Fatma'dan dokuz yüz seksen bir kuruş para almış, üç sene sonunda bir cilt Ali Efendi ve Behçet Efendi fetvaları değerleri olan dört yüz kırk bir kuruşla beraber toplam bin dört yüz yirmi iki kuruş ödemesi 27 Mayıs 1865 tarihinde mahkemede şahitler huzurunda belirtilmiştir."

    Karacaahmet (Garcamat) kuzeyden Eğret'e komşu köy. Henüz aradaki Macur köyleri daha kurulmamış. Dolayısıyla onların arazileri de Eğret'e ait. Belki borç alanla veren tarla komşusu. Kara Osman oğlu Mahmut'un kimliğiyle ilgili bir tahminim yok. Yaklaşık 10 liralık bir borca, 3 yıl sonra 4,5 lira kadar bir artış yapılmış, gayet mantıklı. Tabi bunu iki alimin fetvasına dayanarak yapıyorlar, kafalarına göre faize benzer bir artış değil.

    Bir başka kayıt vefat eden Küçük Mehmet'in terekesi:
    "Karahisâr-ı Sâhib'e tabi Eğret Köyünde sakin iken vefat eden Hacı Mustafa oğlu Küçük Mehmed‟in verâseti nikahlı eşi Hacı Mehmed kızı Hâtice ve Abdullah kızı Fatma adlı kadın ile Hâtice Hatun'dan olma çocukları; küçük kızları Emine ve Satı, büyük kızı Şerife, küçük oğulları Murat ve Ahmet, büyük oğlu Mustafa ve vâlidesi Murat kızı Emine Hatun'a ait olduğu; küçük çocuklarının yasal vasisi olarak anneleri Hatice Hatun'un tayin edildiği ve taksim olunan terekenin ekte bulunduğu kayıt altına alınmıştır. 14 Mart 1865"

    


    Bu tereke hakkında söyleyeceklerimiz de olacak. Evvela tablodaki hesap yanlış, boşuna sağlama yapmayın. Yukarıdaki kaynakta bu şekilde olduğu için aynen aldım, nobalı boynuna. Tahıl ölçü birimi olarak "cek" yazılmış, bu "çeki" dediğimiz ağırlık ölçü birimi olabilir. Ama o kaba şeyler için kullanılan bir birim. Mesela saman için deseydi olurdu, burada arpa, buğday, haşhaş, göce için söylenmiş. Bunu çözemedim, kile veya demir acaba o zaman kullanılmıyor muydu?

    Hayvan varlığı arasında dombey bulunması dikkat çekiyor. Hem koşum hem de sağım olarak kullanılan bu hayvana hemen hemen herkes sahipmiş. Oysa köydeki son dombeyler 1970'li yıllarda Hatipler'dekiler idi. Onlar da kaybolduktan sonra bir daha görülmediler. 

    Borçlular arasında "Karesioğlu Agop" da dikkat çekici bir isim. En son Yunan işgali yıllarında varlıklarından bahsedilen Ermenilerden olduğu anlaşılıyor. Eğret'teki Ermeniler ile ilgili bir yazı gerekiyor. Ayrıca daha önce aktardığım Çakaloğlu, ve Hatiboğlu terekeleri ile yukarıdaki terekeler karşılaştırılarak malların değerleri kıyaslanabilir. Tabi tarihler ve zamanın sosyoekonomik şartları da gözönüne alınarak.

    Merhumun anne dedesi Murat imiş, buna hürmeten olsa gerek bir oğluna bu ismi vermiş. Yeni nesil müstesna eskilerden bildiğim bu isimde Tülü Murat (Azbay) vardı. Bir de Yetimler'e ayrıyeten Hacı Muratlar derlerdi. Zaten Tülü Murat o sülaleden diye biliyorum.  İsimden yola çıkarak bahsedilen kişinin Hacılar sülalesinden olduğunu düşündüm.

27 Haziran 2021

Hayır Cemiyeti

     Anıtkaya'da bu cemiyeti bilmeyen yoktur. Dernekler Kanunu kapsamında oluşturulmuş bir müessesedir. Adını değiştirme gereği duyulmamış, resmiyette "Hayır Cemiyeti Derneği" diye geçiyor diye biliyorum. Adından da anlaşılacağı üzere köydeki bütün hayır işlerini finanse ve organize etme amacıyla kurulmuş. 

    Ne zaman kurulduğuna dair bir fikrim yok. "Cemiyet" kelimesi yerine "dernek" uydurulmadan önce kurulduğu kesin gibi. Aksi takdirde, sonradan bile adından çıkarılmayan bu kelimeyle anılmazdı.

    Tahminime göre, Cemiyetin esası, Tahrir Defterlerinde bahsedilen Eğret Cami-i Şerif Vakfı'dır. Kervansaray ile birlikte inşa edildiği düşünülen Cuma Camisi merkezinde oluşturulan bu vakıf Cumhuriyetten sonra "Hayır Cemiyeti" adıyla faaliyetine devam etti. Bu bakımdan düşünülürse Eğret ile yaşıt bir dernekten söz ediyoruz.

    Hayır işi denince akıllara hemen camiler gelir. Arapça ezan yasağı ve Kur'an öğretiminde kısıtlamalar nedeniyle halk dine bağlılığın bir göstergesi olarak cami yapımına sarılmış bir dönem, bu anlayışın yerleşmesinde etkenlerden biri de bu olabilir. Sırf bu amaçla yurdun hemen her yerinde "Cami Yaptırma ve Yaşatma" dernekleri kurulmuş. Anıtkaya bu durumun istisnası diyebiliriz. Elde hazır bir "Hayır Cemiyeti" var, dahasına ne gerek diye düşünmüş olmalılar. Üstelik aslı Cami Vakfı olan bir cemiyet.

    Cumhuriyet döneminde sırasıyla Yeşil Cami, Yeni Cami ve Fatih Cami inşaa edilmiş; Cuma ve Goca Cami ile birlikte beşe ulaşan camilerin bakımı üstlenilmiş; üç tane hocaeevi (lojman) yapılmıştır. Bunların her biri başlı başına, bir köyün çapını aşacak büyüklükte projelerdir. En az bunlar kadar büyük bir iş de Goca Cami tamiridir. Ermeni mimar ve ustalar tarafından 19. yüzyılda inşa edildiği tahmin edilen bu cami, taş duvarlı ve çatılı idi. İçeride ise geri ve yan taraflarında ahşap bir ikinci katı vardı. Yan taraftaki trabzanlı çıkıntılar balkon görünümündeydi. 1970'lerin başında elden geçen bu camiye kubbe eklendi ve bahsettiğim iç dizayn kaldırıldı. Daha sonra su sızdırdığı için koca kubbe bakır kaplandı. Bütün bunlar büyük masraf gerektiren işlerdi ve hepsinin arkasında Hayır Cemiyeti vardı. Üstelik daha bahsetmediğimiz bazı hayır işlerini de üstleniyordu Cemiyet.

    Peki bütün bunların üstesinden nasıl geliyordu, değirmenin suyu neredendi yani? Elbette bağışlardan. Köy halkının Cemiyete güveni tamdı. Her bağışın sevap defterini dolduracağına olan inancı bu güvenle birleşince verme konusunda cömert davrandı. Eğret halkının nakit varlığı pek bulunmazdı, ayni bağış konusunda ise sınır tanımadı. Akla gelen her şeyini Hayır Cemiyetine bağışlayabiliyordu. Sık sık cami panolarına "Hayır Cemiyetinden satılık tarla, ağaç, dene, araba, hayvan, elbise..." ilanları asılıyordu. İlan metninde satılacak metanın özellikleri, kimden temin edildiği ve satış yapılacak gün belirtiliyordu. Daha eskilerde tellal bağırtılıyor, yakın zamanlarda ise eperlodan ünnetdiriliyordu. 

    Harman galkdıktan sonra millet denesini eve guyunca hayratcılar çıkarılır, bütün köyü dolaşılıp tahıl olarak vatandaş ne verirse alınırdı. Hatta bunların hayratçı olduğu anlaşılsın diye vatandaşın bağışladığı urba, kilim, keçe gibi şeyler bayrak gibi arabanın bir köşesine asılırdı. İlginç görüntülerdi...

    Eski parlak günlerindeki cevvalliğini kaybetmiş de olsa Anıtkaya Hayır Cemiyeti hayatiyetini devam ettiriyor. Son dönem bütün Türkiye'yi saran kötü kokuların esintisi bizim köyden de hissediliyor malesef; fakat her şeye rağmen eski ve kuvvetli bir kökene sahip böyle hayırlı kuruluşları yaşatmalıyız.



Vişne Toplama

    Dedik ya, ot oraklarıyla işler kızışır, insan hangıbirine dızıkceğini şaşırır. Haziran ortalarında fişneler gızarır, mercimekler sararır, arpalar ağarır. Kısaca vişne toplama, yolma ve oraklar ardı ardına gelmiştir. Aynı dönemde yığılan bu işlerin aradan çıkması gerekir. İş bölümü ve planlamasıyla bunun üstesinden gelinmelidir. Sırayla bunları anlatacağım. Önce Vişne toplama...

    Anıtkaya'da vişnenin tarihi hakkında fazla bilgiye sahip değiliz. 1950'li yıllarda bu ağacın nadiren bulunduğunu ve meyvesinin lüks kabul edildiğini duymuştum. Sanırım 60'lı yıllar sonunda Zireetin (Ziraat Müdürlüğü) öncülüğünde vişne fidanları dikiliyor. Gabar Çukuru mevkiindeki bu toplu uygulamada fidannık bölgesi sistemli tellerle koruma altına alınıyor. 70'lerin ortasından itibaren bu fişnelik denilen bahçelerden ürün hasadı yapılıyor.

    Gabarçukuru bölgesindeki bu düzenli uygulama ağaçlarından daha yaşlı ağaçlar da vardı. Eminlerin Kellan'ın, namı diğer Kel Süleyman (Eren)in bahçesindeydi bu vişne ağaçları. Hemen hemen onunla aynı yaşta olmak üzere Bunar'da Gavasın Topal (İbrahim Sargın)a; onun biraz berisinde İnce Memet (Kasal)a; Mantarlık'ta Kirli (Cemal Azbay)a; Üyüğün Ardında Tekeli (İbrahim Taşkın)a; karşısında Yakıp (Yakup Kopan)a; okulun karşısında Hacerfler (İbrahim-Ahmet-Arif Varlı)ya; Daştarla'da Şeytan Hasan (Can)a ait fişneliklerde büyük vişne ağaçlarını biliyorum.

    Gabar Çukurundaki projeyle fişneliklerin para ettiği anlaşılınca insanlar fidan atmaya başladılar. Başka bölgelerde de yeni yeni vişne bahçeleri oluşmaya başladı. Çorbeci Guyusu'nda Köselerin (Mehmet Varlı); Bunar'da Şavalın (Kadir Özdemir); Bunarın Üsdünde Tıraka'nın; Mantarlık'ta Mandanın (Ahmet Öztürk); Çatalyol'da Sarının (Halit Akyol); Alagırda Beygirlinin bahçeleri bu yeni grup vişneliklere örnek olabilir. Sonraki yıllardan günümüze kadar vişne yetiştiriciliği hep revaçta kaldı.

    Bazı yıllarda vişne çiçeklerini duman vurdu, meyve seyrek oldu. Fiyat yüksekti ama meyve azdı. Bazı yıllarda meyve bol oldu, lakin çok düşük fiyattan gitti. Bazan meyve dalında kaldı, insanlar toplamaya yetişemedi. Ne olursa olsun, vatandaşın cebi nakit para gördüğü için bu meyve sevildi. Hoşaf kaynatılmak üzere kurutuldu, reçeli yapıldı, şurubu yapıldı.

    Vişne alımı ilk defa Kel Süleyman'ın dükkanda yapıldı. Kellan, hem büyük fişnelikteki meyveleri satıyor hem de tüccara komisyonculuk yapıyordu. Ücretle fişne toplama işi de ilk defa o bahçedeydi. Bilhassa eline bir kova alan çocuklar oraya koştular. Sınırsız vişne yemenin cazibesiydi bu rağbetin sebebi. Tabi yemek için toplamak da lazımdı. Koca bir dala çıkıyor, dilediğin kadar yiyorsun, karışan görüşen yok. Yemekten bıkınca kovayı doldurmaya başlıyorsun. Kova dolunca adının yazılı olduğu kasaya boşaltıyorsun. Kasan dolunca adına yeni bir kasa açıyorlar. Bu konuda yetkili olan Kellan'ın kızı ile oğlu Erol. Kasa açmak ve dolan kasayı sarmak onların işi. Bu ilginç ve eğlenceli bir iştir: Ağaç kasanın dört köşesindeki uçlarına önce pamuk ipliği gerilir. Bu gergiler kullanılarak dört yanına gazete kağıtlarından duvar yapılır. Dışarıya açık bekleyen bu kağıttan duvarlar, kasa dolunca kapatılıp üstten köşeden köşeye yine pamuk ipliğiyle kordon çekilerek ambalaj tamamlanır. Kaç kasa doldurduysan, akşam dükkana gidip ücretini alırsın. 

    Vişne alım işini sonra İnce Memet'in damadı Mehmet Çetin Hoca da yapmaya başladı. Hem gayıntasının malını değerlendiriyor hem de Afyon'dan tanıdığı tüccara aracılık ediyordu. Böylece vişne alımında rekabet oluştu, mal değer kazandı. Öyle ki borsa gibi günlük fiyat artışları oluyordu. Daha sonra bu işe Moruk (Üzeyir Dalgıç) da girip uzun yıllar vişne alımına aracılık yaptı. Zamanla daha başkaları da bu işe girişmişti.

    Anıtkaya'da, Eğret iş takviminde önemli bir yere sahip olan fişne toplamanın ve buna alan oluşturan fişneliklerin günümüzdeki durumunu bilmiyorum. Alım yapılıyorsa kimler yapıyor acaba?


İlbulak Dağı

    Anıtkaya toprakları üzerine bulutları toplayan, yağmuru başının üzerinde alıp çevirerek adeta bize yönlendiren ana etken İlbulak Dağ sırasıdır. Köylü ona kısaca İblak der, daha da kısaltarak dağ diye isimlendirir. Bir Anıtkayalı “dağ” diyorsa bil ki İlbulak’tan bahsediyordur.

İBLAK - İLBULAK

İlbulak, köyü güneybatı- batı ufkunca 30 derecelik hafif bir yayla çevreleyen, 7-10 km. uzaklığında bir çizgi gibi de düşünülebilir. Anıtkaya’nın görüp görebileceği tek orman alanı bu dağ eteklerindedir. Buna orman değil de meşe çalısı demek daha doğrudur. Her neyse, bu ağaçlıklı bölge yağmur yüklü bulutları kendisine çeker, Olucak ufkunda toplanan bulutlar güneybatıya doğru dağ sırasını takibeder. Oradan virajı alarak bizim köye doğru yönelir. Bu yüzden halk bilir ki yağmur bize İblak’tan gelir.

Bölgenin en yüksek noktasını İlbulak oluşturur. Zirveye çıktığınızda panoramik görüntüyle büyülenmemek imkansız gibidir. Kuzeyde Altıntaş Ovası, Kuzeydoğuda İhsaniye bölgesi, Güneydoğuda Afyon Ovasıyla Güneybatıda Sinanpaşa Ovası gözler önüne serilir. Bu stratejik özelliğinden dolayı Büyük Taarruz'da Fahrettin Paşa Yunan kuvvetleriyle ilgili en önemli raporları buradan almıştır.

Resim, Anıtkaya tarafından Dağ’ın görüntüsüdür. Düz bir hat gibi görünmesi sizi yanıltmasın, aslında aşağı doğru kıvrılan hafif bir yay görünümüne sahiptir. Resmin sağ tarafında, görüntüye girmeyen Olucak önlerinde Dağ’ın uzantısı vardır. Ön tarafta görülen kahverengi alan tarım arazisi, yani tarlalardır. Tarlaların köyden uzaklığının 4-5 km. olduğu düşünülürse resmin ölçeği bir fikir verebilir. Boylu boyunca uzanan yeşil alan ise İlbulak’ın etekleri. Bu yeşillik meşe çalılarıdır. Tabi onlar sayesinde hayat bulan her türlü bitki de bu yeşillikte pay sahibi. Bu yeşillik eskiden beri Eğret’in de hayat kaynağıdır, desem abartmış olur muyum acaba. Yağmuru çekme ve yönlendirme konusunda etkisini söylemiştik. Bunun dışında, hayvan otlatmak için harika bir mera, yakacak temininde bir odun deposu, eğlencede müthiş bir piknik yeridir.

YAYLIM

Koyunculuğun revaçta olduğu zamanlarda her tarafta ağıl vardı. Bir kısmının hala yıkılmadığı bu ağıllardan dolayı bir mevkiye Ağılların Altı(4) denilmiştir. Ağıllarda barınan koyunlar, Dağ’ın eşsiz otunda yayılırmış. Bilhassa Bizim dağın kekiği hayvan etindeki lezzet oluşumunda çok etkili olduğu söyleniyor. 1950-60’lı yıllarda Afyon çevresinde tüccarlık yapan aslen Turgutlu’lu biri bana demişti: “Sizin dağda yayılan koyun etinin lezzeti başka hiçbir hayvanın etinde yoktur.” Yalnız koyun değil, eskiden öküzleri de yayarlarmış dağda. Hatta sığır sürüsü de götürülürdü. Dağın batı tarafında kalan bölümüne Yörükler gelip çadırlarını kurar, ta Eylüle kadar keçilerini yayarlardı. Günümüzde de yine Nisan-Mayıstan itibaren çadırlar, koturalar kurularak inek dana güdülüyor. Hayvanlar eskiden beri su ihtiyacını Kayraklı(6), Şamlı(7), Bödü(8), Bahçecik(10) çeşmelerinden karşılamaktadır.

ODUN DEPOSU

1970’li yıllara kadar ısınma Dağdaki meşelerden sağlanıyordu. Gorma’nın kontrolünde belirli günlerde yapılan odun kesimleriyle kışlık yakacak sağlanırdı. Duruma göre bazen yine bir veya iki günlük izinlerle kısmen odun kesimi sağlanırdı. Atı arabası olmayan ihtiyaç sahiplerine ise ayrıca odun dağıtımı yapılırdı. Meşe kesimi kontrollü yapılırsa ormana bir zararı olmaz, hatta onun daha da güçlenmesini sağlardı. 1970’ten sonra kömür kullanımı Belediyece organize edildi ve Dağ’a Ormaniye bakmaya başlayınca odun kesimi günden güne azaldı ve bitti. Günümüzde ise kaçak kesimler haricinde dağdan odun getirilmiyor.

Yeri gelmişken belirteyim, Kurtuluş Savaşı öncesi Eğret’i işgal eden Yunanlar, köyde bir kış geçiriyorlar. Onlar da yakacak ihtiyacını aynı yöntemle Dağ’dan karşılıyorlar. Angare yoluyla her gün köylüyü götürüp talan eder gibi odun kestiriyorlar. Hem sadece Eğret’teki güçlerine değil, Gazlıgöl civarındaki her yere de bizim dağdaki meşelerden sevkediyorlar. Her şeyde olduğu gibi Dağ’da da Yunanlılar büyük tahribat yapıyor.

BÖDÜ TESİSLERİ

Hıdrellez Karşılama olayı tamamen Dağ’da yapılan bir organizasyondu. Günümüzde bunun sadece piknik kısmı kalmış durumda. Köy halkı 6 Mayıstaki Hıdrellez pikniğini genellikle Dağ’da geçirir. Boş ve uygun bulduğu, su kaynağına yakın yerleri piknik alanı olarak görüp oralarda eğlenir. En çok tercih edilen yer Bödü’nün Çeşmedir. Sırf bu yüzden “Bödü Tesisleri” yakıştırması yapılmıştır. 2 Yıl önceki Hıdrellezde Bödünün Çeşme denilen alanda 47 tane araç saymıştım. Piknik olayı Hıdrellez ile sınırlı değildir ve 6 Mayıs'tan ta Kasım'a kadar sürekli onlara rastlayabilirsiniz.

Bütün bunları sağlayan yeşilliğin Dağ’ın diğer yüzlerinde olmayıp yalnız Anıtkaya’ya bakan tarafında bulunması Allah’ın bir lütfu.

Resimde görülen düz beyaz yol Gedik’ten geçerek Çatkuyu (Mılıklar)’a kadar uzanıyor. Yukarılarda görülen beyazlıklar, maalesef taş ocakları. Anlatmaya çalıştığım bütün güzelliği bozmaya çalışıyorlar. (3), (6) ve (8) numaraların uzantısındaki çizgiler selyolağı. Üç selyolağı Akgaya’da birleşip köye girer. Bol yağmur zamanlarında fena sel gelir. Eskiden bu sel yolaklarından vatandaş kum ihtiyacını karşılardı. 

Yonan gittikten sonra 7 yıl köye yağmur yağmadığı rivayet edilir. Bu süre 1920'li yılların sonuna tekabül eder ki 1930'a kadar kuraklık ve kıtlık yaşandığı anlaşılıyor. Buğday arpa Eğret arazisinde su olmadan da yetişebilen bir bitki. Taban suyu ile idare edebilir, bu yüzden olsa gerek köyde ekin sulama adeti hala yoktur. Lakin haşhaş öyle değildir, ekim ve çapa vakti bol yağış istiyor. Bu yüzden sözü edilen kuraklık yıllarında Eğretliler, dağın uygun bölümlerini sürerek haşhaş ekmişler. Köye yağmur yağmadığı zamanlarda bile yükseltisi ve meşelikleriyle İblak'ın az veya çok yağmur çektiğini gözlemlemiş olmalılar. Ekim yapılan kısımların bazıları bugün bile falanın filanın tarla diye anılmaktadır. Verimli yerler olduğu anlaşılınca daha sonraki yıllarda da bazı yerler tarla olarak kullanılmış.

Bildiğim kadarıyla, resimde görülen numaralarla İblak (İlbulak)ı tanıtmak istersek:

(1) 1500 rakımlı İresilbuba (Resulbaba)

(2) Güçcük İresil

(3) Garannık Dere

(4) Ağıllañ Altı

(5) Almalı

(6) Gayraklı

(7) Şamlı

(8) Bödünüñ Çeşme

(9) Tunanıñ Tarla

(10) Badcecik

 


26 Haziran 2021

Eğret'in Nüfusu 100 Bin

     Yahya Kemal'e atfedilir şu söz: "İstanbul'un nüfusu 100 milyon, zira biz ölülerimizle birlikte yaşıyoruz." O yıllarda Türkiye'nin toplam nüfusu 15 milyon civarı. Osmanlı şehirciliğinde kabristanlar hep şehir içinde bulunuyor. İstanbul da öyle tabi. Bir de buna her cami ve tekkelerin hazirelerindeki kabirler eklenince  Yahya Kemal'i haklı çıkaracak bir durum oluşuyor.

    Peki bunun Eğret'le Anıtkaya ile ne alakası var? Ne İstanbul'u, ne milyonu? diyecekler çıkabilir. Haklıdırlar da. Belki yanlış bir kıyaslama oldu bu; ama Anıtkaya'nın eski kabristanının konumu beni böyle düşünmeye sevketti. Koca bir kayanın üzerine oturmuş görünümü veren Eğret'in tam ortasında kocaman bir yeşil alan, Çay'ın arasından veya Gatçayır'dan girişte herkesin dikkatini çeker.

    Eskiden köy dışındaymış da zamanla köyün içinde kalmış değildir. Mezerlik, daha köyün kuruluşunda oraya sabitlenmiş gibidir. Zira Eğret ile bir yaşta olan Han ve onun kardeşi Cuma Camisi ile bitişiktir. Kısa süre öncesine kadar musalla taşı cami ile kabristan arasında, kabir kapısının hemen önündeydi.

    Eski asvatdan geçenler, Eğret pazarının kalabalığı, mezerböğrü tarafının gelip geçenleri için ölümü hatırlatan duruşunu hiç saklamamıştır. Bununla beraber gelmiş geçmişlerine bir nefeslik hediye sunma fırsatını da vermiştir. Böylelikle Eğretli hem sevdiklerine masrafsız bir hediye vermenin keyfini sürmüş hem de kısa yoldan sevap kazanmış olmanın huzurunu yakalamıştır. Bağımlılık yapan bu huzurun etkisiyle bazılarını, yolunu değiştirip mezar duvarından fatiha okurken görebilirsin. 

    Vakit namazlarını Cuma Camisinde kılanları, camiden çıkışta musalla alanında, küçük duvara yanaşmış vaziyette, eller açık dudaklar kıpır kıpır görürsün. Bu da Eğret'te vazgeçilmez ritüellerden biridir. Anladın sen, elbette geçmişlerine ve ehl-i kubura fatiha gönderiyorlar.

    Kandil ve arefe günlerinin ikindilerinde ise yalnız Cuma Camisinin değil; Goca Caminin, Yeşil Caminin, Yeni Caminin, sonradan Fatih Caminin cemaati de Mezarlığa akın eder. Musalla kapısından girenler ilk anda kısa süreli bir izdiham yaşar, zira aynı anda ziyaretini bitirip çıkanlarla aynı yerde karşılaşır. Gığıl gığıl kayalar ve üzerlik otları arasından Mezerböğrünü tırmanıp gaştan atlayanlar da az değildir. Kapıya varmaya göre daha kısa bir yol tabi. Eski bir mezarlık, yol yok yolak yok. Belli belirsiz patikalardan, adam boyu otlar arasında ayak yordamıyla ilerleyip hedefindeki kabirlere ulaşanlar oturup duasını ettikten sonra, en kısa çıkış yolundan mezarlığı terkeder ve kandil kokusu sinmiş sokaklara karışırlar.

    Eğret kadar yaşlı bu mezarlığın ot kökleri de bir o kadar eski gibidir. Hemen hemen her yıl yaz aylarında kazara veya bilinçli çıkarılan yangınlarla yanmasına rağmen seneye yine aynı şekilde otlanır. Bu ot kökleri mi daha yaşlı yoksa mezar taşları mı bilemezsin. Mezar taşı dediysem, Eğret'te isim yazılı mezar taşı pek bulunmaz. Tarladan çıkarılan iri, uzun taşlar getirilip mezar başına dikilebilir. Bunların çoğu doğal olarak güzelleşmiş delikli dokulu taşlardır. Bazıları da Ayazin taşı denilen gabadaşdan yontulmuştur ve nispeten daha düzgün görünümlüdür. Kime ait olduğu anlaşılamayan birkaç lahit görünümlü mezarın diğerlerinden farkını anlamamak imkansızdır. 28 Ağustos 1922 gününün Eğret Baskını şehitlerinden bazılarının buraya defnedildiğine dair bir söylenti var; ama bunu doğrulayacak mezarlar gösterilemiyor. Neredeyse Eğretli olmuş cingenlerin mezarları belli ama o şehitlerin mezarları şunlardır denemiyor. Herhalde bu sadece bir rivayet.

    Eğret Eğret olmadan önce, yani Türkler daha gelmeden Anadolu'nun bütün bölgelerinde olduğu gibi buralarda da çeşitli medeniyetler hüküm sürmüş. Haliyle o ilk kültürlerin kalıntılarına da zaman zaman yapılan inşaat amaçlı kazılarda rastlanabiliyor. Konumuz bu değil ama; eski mezarlıktaki mezar taşlarının bazılarının mermer sütun olduğunu görürsün. İşte bunlar o kadim medeniyet izleridir ve Eğretli zamanında mezar taşı olarak görmek istemiş ve yakınının mezarı başına dikmiştir.

    Gel zaman git zaman bu eski mezarlığın yetersizliği meydana çıktı. Plansız bir mezarlık çünkü. Elle yapılan mezar kazmalar esnasında ortaya çıkan kemikler bir yere yığılır, cenaze defninden sonra onlar da ayrıca gömülürdü. Oysa kazarken oranın mezar olduğuna dair hiç bir işaret görülmezdi. Her kazıda mutlaka iskelet parçalarına rastlanırdı. Öyle ki artık ölülerin üst üste gömüldüğü kesinlik kazanmış oldu. Bundan otuz yıl önce yapılan şimdiki mezarlığın açılışıyla köyün ortasındaki eski mezarlık kullanımdan çıkmış oldu. Ama yenisiyle birlikte buraya da kabir ziyaretleri devam etmektedir.

    Köhnemiş gaşları zaman zaman bölgesel olarak yıkılınca bir hayırsever tarafından tamir edilirdi. Soz zamanlarında bu yıkıntılar belediye imkanları ve öncülüğünde giderildi. Eski de olsa insanların hafızasında kabristan olarak yaşamını devam ettiriyor kabristan. Bir yakınını oraya teslim etmiş Eğretlilerin tamamı bu dünyadan göçmeden bu saygınlığını kaybetmeyecek. Pazaryeri genişletme çalışmaları esnasında Delifişek (Cengiz Öztürk) kepçeyle bir mezarın açılmasına neden olmuş. Yıllar önce vefat eden Gızılgız (Kezban Eşiyok) mezarında kefenin çürümemiş bembeyaz halde görününce halkın içi cızlamış. Mevtanın yakınlarından biri orada olsaydı problem çıkardı. Bu yüzden dış duvarı bile yıkılsa mezarlığın hemen tamiri beklentisi var.

    Sanırım başlığın konu ile bağlantısı kurulmuş oldu. Köyün ortasındaki bu büyük mezarlık yüzyıllar boyunca doldu taştı. Herbir karışına belki defalarca defin yapıldı. Nüfus problemi Yaşayan Anıtkaya'da sayıma eski mezarlıktaki hane halkı verileri de eklense bu rakam bulunmaz mı, ne dersiniz?

    

22 Haziran 2021

Eğret'in Bağları

    Ne yani, Anıtkaya'da bağ mı varmış, hem de üzüm bağı?

    Evet, hem de üzüm bağı varmış. Bugün "Bağlar", "Bağların Ardı" diye bilinen mevkiler adını nereden aldı sanıyorsunuz. 

    Önce bu mevkileri tanıtayım. Gatçayır'dan çıkıp köyün batısına doğru giden yolda ilerliyorsunuz. Bu yol, Güdük Ahmet (Işılak)ın fidanlığı teğet geçerek Hacamedin Guyu'yu ve Tüfekci Guyusunu geride bırakınca çatallaşır ve sağa doğru bir yay çizip Çerkez'e, hafif sola doğru ise Olucak'a kıvrılır gider. İşte bu yolun daha başlarında, henüz ilk bayırın zirvesinde geniş bir gırañ karşılar sizi. Renksiz, tozlu, sert otlarla kaplı basbayağı bir gırañ işte. Anıtkaya'nın belki de Eğret'in bağlarının ilki buralar oluyor.

    Bir diğer Bağlar mevkii ise köyün güneyinde. Çorbeci Guyusu'nun tam karşısında belirgin bir kaya kitlesi bulunur. O kayalardan başlayıp, Hacarifin Guyu dengine kadar uzayan sıra tepeler de gırañlıktır. Bu gırañ alan halk arasında Bağlar olarak bilinir.

    Kesin olarak bilemediğim eski bir tarihte (muhtemelen 1940-50'li yıllar) devlet tarafından iki gırañ üzüm fidanlığı olarak düzenlenir. Öncesinde toprak, iklim analizleri filan yapılmıştır mutlaka. Belki köylüden bu yönde bir talep geldi, yer olarak da tavsiyelerde filan bulunuldu, o süreci tam bilmiyoruz. Bir şekilde bu iki geniş gırañlık arazi üzüm bağı oluyor ve Eğret Bağları bu şekilde oluşuyor. Fidanlar devlet tarafından temin edilmiş, onun öncülüğünde dikim yapılmış, belki bir müddet koruma ve bakım da sağlanmıştır. 

    Yalnız köyün güneyindeki bağların geçmişinin çok daha eskiye dayandığına dair bazı işaretler var. Büyük Taarruz'da, 28 Ağustos 1922'deki Eğret Baskını sırasında, "Eğret'in 2 kilometre kadar güneyindeki bağlar..." ifadesi geçiyor. Sadece bir raporda rastladığım bu ifadedeki konum ile benim sözünü ettiğim bağlar çakışıyor. Belki de bağ demekle bahçe bostan kastedilmiştir, bilemiyoruz; çok zayıf bir ihtimal tabi, hele o mevsimde...

    Gırañların mülkiyeti hazineye ait olduğundan bağlar köyün ortak malı olarak düşünülmemiş, mümkün oldukça fazla kişiye bölünerek tahsis edilmiş bu bağlar. Gırañ/bağ çevresindeki tarlaların uzantısı esas alınarak bağın ilgili bölümü tarla sahibine ayrılmış. Böylece tarlanın kenarında bir de küçük bağa sahip olmuş insanlar. Her Eğretli bağ sahibi değilse de çoğu Eğretlinin üzüm bağı olmuş böylece. Batı tarafındaki Bağlar çevresinde tarlası olmayanlar için de Güneyde yeni bir Bağ oluşturulmuş. Bu sırada gelen talepler dikkate alınmıştır mutlaka. Çünkü bu iki büyük Bağın dışında, yukarıda söylediğim Güdük Ahmet'in fidanlığın yanındaki küçük gıraña da üzüm fidanı dikilmiş ve yalnız Güdük Ahmet'e ait olmuş o bağ. Demek ki Güdük Ahmet ben de isterim diye ısrarcı oldu. En bakımlı bağın burası olduğunu söylerler eskiler.

    Bağların bakımı nasıl yapıldı, budandı mı, sulandı mı, ilaçlandı mı, korundu mu bilmiyoruz. Daha doğrusu biliyoruz, bunların hiç biri yapılmadı. Eğer buna dikkat edilseydi bugün bu bağlar hala hayatta olurdu. Kendi gitti adı kaldı yadigar, durumunda bulunmazdı. 

    Çok verim elde edilmiş bu bağlardan. Bağbozumu zamanı üzümleri gerilerle taşırlarmış. Yediğini yerler, fazlasını kuruturlar, daha fazlasını pekmez yaparlarmış. Kendince bir pekmez geleneği oluşmuş köyde. Üzümle oluşan bu gelenek daha sonra bir müddet pancarla sürdürülmüş. O kadar bol üzüm kaldırılırmış yani. Eğret Pazarına gelen üzümler içinde en tatlısı İnaz (Demirçevre) üzümü derlerdi. İşte Eğret Bağlarının üzümü ondan da tatlıymış. 

    1970'lerin sonlarıydı, Eylül gibi olmalı, kesilen günaşık tarlalarında öküz güderken bu bağ kalıntılarını görmüştüm. Kuruyan otların arasında nasılsa teğeklenip sürebilmiş dallardan kara kara üzüm cıngıllarını yemiş, o inanılmaz lezzeti damağımın hafızasına nakşetme imkanını bulmuştum. Dedikleri kadar vardı, bu lezzeti yıllardır bulabilmiş değilim.

    

18 Haziran 2021

Gırañlar

     Bu konudan Anıtkaya'nın Bitki Örtüsü yazısında kısaca söz etmiştim. Gırañ esasında birleşik kelime. Kır +  sözcüklerinden oluşuyor. Bu iki küçük sözcüğün anlamlarından da birşeyler taşıyor yeni anlam; ekilip biçilmeye uygun olmayan verimsiz arazi demek. Orta Anadolu'da buna bozkır deniliyor. Yeşillikten eser bulunmayan kır anlamında düşünürseniz bu sözcüğün de hemen hemen gırañla aynı olduğunu anlarsınız. Şu fark var ki bozkır düz alanlardır, gırañ ise genellikle engebeli arazinin tepelerine Anıtkaya'da verilen isimdir. 

    Eğret'in geniş ve engebeli arazisinin hemen her mevkisinde gırañlara rastlanır. Her tepenin ucu gırañdır, dense yeridir. Gocagır, Çatalüyük, Fasılüyüğü, Dandırgırı, Kepez, Bağlar, Çayırözü, İnneñüsdü, Ağıllañaltı, Gaklık, Tekgeyeri, Olcakgırı, Azatardı, Çerkezgırı, Macurgırı, Üyükyolu, Kötayolu, Atmezeri... İçinde gırañ bulunduran bazı mevkiler bunlar. Daha aklıma gelmeyenler de vardır mutlaka. Dikkat edilirse çoğunun içinde "kır" kelimesi zaten var. Kır dedim de aklıma geldi, bir de Alagır var ki tamamen gırañdır. Anıtkaya'da bozkıra benzeyen yegane gırañ da Alagır'dır aslında. Çünkü düz gırañ yalnız burasıdır. Günümüzde bir kısmı parsellenip arsa haline getirilerek yerleşime açılmış olsa da hatırı sayılır bir gırañ alan hala varlığını koruyabilmiştir.

    Morfolojik olarak düşündüğümüzde Anıtkaya gırañlarının hem kır hem de anlamı vardır. Köyün arazisinin tamamı verimsiz kıraç olduğu için kır sözcüğünün açıklanmaya ihtiyacı yok. Añ ise kısaca tarla sınırı sınırı demek. Buralar ekilip biçilmediği, mülkiyeti de birine ait olmadığı için gırañ kelimesi bu özellikleri de üzerinde toplamıştır. Zira gırañlar da ekilip biçilmez, ziraat amaçlı kullanılmaz; köylünün ortak malıdır. En fazla mera olarak kullanılabilir, hayvan otlatılır.

    Bozkır sözcüğünde ise baskın olarak bir renk ifadesi var. Bu da bozkırdaki bitki örtüsü özellikleriyle ilgilidir. Böyle topraklarda yetişen bitkilerin rengi, iklim gereği soluk renklidir. Bu renk en iyi "boz" kelimesi ile anlatılmış ve Türkçeye bozkır kelimesi yerleşmiş. Anıtkaya'daki gırañların tamamında bu bitki örtüsü ve bu boz renk çok açık bir şekilde gözlemlenebilir. Bir defa şunu söylemeliyiz ki gırañ otları, çiçekleri, dikenleri hep çok yıllıktır. Çoğunun kökleri odunsudur ve derinlerdedir. Bu kurak, kıraç, kayalık yerlerin bitkileri hep soluk renklidir, yapraklarının üzerine kül serpilmiş gibi, hep tozluymuş gibi görürsün. Çiçekler solgun, sarının en açık tonlarındadır. Anıtkaya'daki gırañlara başka yerlerde bozkır denmesi normal yani.

    Traktörle birlikte ileşberlik bitip çiftçilik başlayınca, motur gücünden yararlanan insanlar yeni araziler peşine düşmüş, her çift sürüşte birkaç cizi tırtıklayarak gırañları bitirmeye çalışmış -ne kadar güzel ki- bunu başaramamıştır. Sırf bu durumu anlatmak için "gırañ sürmek" diye olumsuz anlamlı bir deyim halk arasında yerleşmiştir. Halbuki bu topraklar verimsizdir, birkaç metrelik genişletmelerle ne kazanabilirsin ki! Bir de "gözünü toprak doyursun" derler, böylelerinin gözünü toprak bile doyurmuyor.

    

16 Haziran 2021

Eşkıya Eğret'e İnmiş

    Bilinen bir şiirdir "Hikaye", Cahit Külebi'nin meşhur şiirinin bir kıtası şöyle:
    Benim doğduğum köylerde
    Akşamları eşkıyalar basardı.
    Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
    Konuş biraz!
Şairin doğduğu köyü bilmiyoruz; ama eskiden köylerin böyle bir problemi varmış. Sık sık eşkıyalar basar, halkın elinde ne var ne yok alır giderlermiş. Eşkıya demek hırsızlık ve gasp örgütü demek. Daha çok otoritenin uzağında, kırsalda etkili olurlarmış.

    O günün Eğret'i konum itibariyle ciddi bir ticaret yolunun üzerinde bulunuyor. Konya-İstanbul bağlantısının önemli noktalarından biri. Bu yol aynı zamanda Bursa bağlantısını da sağlıyor. Eğret Hanı'nın bu önemi sağlamadaki yeri de ayrı tabi. Eşkıyaların ticaret ve yolcu kervanlarına saldırması için bu köy civarı önemli olmalı. Tabi saldırılar yollar ve kervanlarla sınırlı değildir, mutlaka köye de yönelmişlerdir. Zaman zaman halka yaptıkları zulümler, yaptıkları soygunların çapı, çetenin genişliği gibi nedenlerle nam salmış eşkıyalar da olmuştur. 

    XVII. Yüzyılın İkinci Yarısında Afyonkarahisar Şehri adlı Mehmet Karazeybek'in çalışmasını okurken, böyle bir olayın 1600'lü yıllarda Eğret köyünde yaşandığını öğrendim. Yaşanan özetle şu: Katırcıoğlu diye bir Eşkıya türüyor. En şiddetli vaktinde Eğret Köyünden Muharrem oğlu Satılmış, kendince birkaç parça değerli eşyasını toplayıp Afyon'a götürüyor. Hıristiyan Mahallesi halkından Fernik oğlu Serkiz'e emanet ediyor; ancak bunlar Serkiz'in evinden çalınıyor. Satılmış Serkiz'e olan güveninden dolayı ondan şikayetçi olmuyor. Bir süre sonra Serkiz mahkemeye başvurarak emanet eşyaların bir kısmının komşusu Papas'ın evinden kendi evinin bahçesine bırakıldığını beyan ediyor. Dava görülüyor, duruşmada Çavdar, Hanas, Manuk, Bogaz ve Manas isimli kişilerin şahitliğiyle işin aslı anlaşılıyor. Meğer eşyalar Papas'ın eşi Nonahar, Kahya'nın eşi Şaharda, Manas'ın eşi Margirit tarafından Serkiz'in bahçesine bırakılmıştır. Dava sonunda bulunanlar sahibine, Eğretli Satılmış'a teslim edilmiş, diğer eşyalar için de Kirkor, Kahya ve Manas 1800 akçe ödemeyi taahhüt edince Satılmış davadan vazgeçmiştir.

    Üç asırdan fazla bir süre önce Eğretli Satılmış, Katırcıoğlu adlı namlı eşkıyadan kaçırdığı malını neredeyse Afyon'da kaybedeyazmış. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak gibi. Yalnız o yıllarda Afyon'daki Hıristiyan mahallesi, insanların onlara güveni, genel olarak Müslümanlarla ilişkileri bakımından ilginç bir örnek olay gibi görünüyor.

    Buradaki olayda adı geçen Satılmış üzerinde durmak gerekirse; Hacı İbrahim Zaviyesi zaviyedarlarıyla kesişen bir isim olarak karşımıza çıkıyor. 1696'daki görev değişiminde Zaviyedar Abdi'nin ölümü üzerine, Satılmış zaviyedar oluyor. Tam olarak yıl belirtilmese de yukarıdaki olay aynı yüzyılın ikinci yarısına ait olduğu belirtilmiş. Eğer zaviyedar Satılmış ile, malını Afyonlu Hıristiyanlara emanet eden Satılmış aynı kişi ise daha çok söz söylemek gerekecek.

    

13 Haziran 2021

Camiden Kilim Çalanlar

    Neredeyse atasözü haline gelmiş, ben uzun zaman önce köyde birisinden duymuştum "Netdim camiden kilim mi çaldım!" diye kendini savunuyordu. Artık konu ne ise, suçunun olmadığını anlatmaya çalışırken, camiden kilim çalma gibi ciddi bir kabahatin varlığına da işaret ediyordu böylece. Sonra bir gün Goca Cami'den bazı değerli eski kilimlerin çalındığına dair bir söylenti de çıkmıştı. Gerçekten böyle bir olgunun varlığına o yıllarda tanık olmuştum.

    XIX. Yüzyılın Ortalarında Afyonkarahisar Kazasının Sosyo-Ekonomik Yapısı (1840-1850) adlı araştırmada gözüme çarpan bir ayrıntı bu hırsızlık gerçeğinin Eğret'te geçmişte de yaşanıp kayıt altına alındığını gösterdi. 

    29 Ocak 1847 tarihli belgeye göre; Burdurlu birisi Eğret camisinden 9 tane kilim çalıyor. Başka köylerden de aynı şekilde camilerden kilim çaldığı belirleniyor. Aynı suçtan sabıkasının bulunduğu, ceza aldığı belirtilerek çaldığı kilimleri iade etmesini veya parasını ödemesini ayrıca kendisinin cezalandırılması talebiyle İstanbul'a gönderilmesi gerektiği belgeye kaydediliyor.

    Basit cami soygunu vesilesiyle belgede dikkatimi çeken diğer ayrıntılar üzerinde de durmak isterim.

    1. Tanzimat'tan sonra köylere muhtarlık düzenlemesi ihdas edildi ve 1840 yılında ilk köy muhtarları atandı. O vakte kadar Eğret'te Voyvoda, Ağa, Ayan köyün idari yetkilisi olarak bulunuyordu. Bu belgeden anlaşıldığına göre Eğret Köyünün 1847'deki muhtarı İdris Ağa'dır. Köyün ilk muhtarı olduğunu tahmin ettiğim İdris Ağa, çok büyük bir ihtimalle İdirizler'den ve şu anki Eğret Muhtarı Metin İdis'in büyük dedelerinden.

    2. Burdurlu hırsız Eğret ile birlikte Olucak ve Serban köylerinden de kilim çalmış. Eğret'ten 9, Olucak'tan 6 ve Serban'dan 11 olmak üzere toplam 26 kilime muhtarlar ortalama 2.600 kuruş değer biçmişler. Her kilim için 100 kuruş yani. İlginç olan ise diğer köy camilerinden aldıkları yeni iken, Eğret'ten çalınanlar eski ve yeni denmiş. Neyse, hırsız yakalandığında Olucak'tan çaldıkları yanındaymış ama Eğret ve Serban'ınkileri okutmuş. Hem de yok pahasına, 2.000 kuruşluk kilimleri 950 kuruşa vermiş. O para da üzerindeymiş, iyi bari o kadarını kurtarmışlar.

    3. Olucak köyünün adı, bugün Anıtkaya'da söylendiği şekliyle, "Olcak" olarak kaydedilmş. Bana ilginç geldi, acaba muhtarların beyanına göre mi böyle kaydedildi?

    4. Yapılan araştırmada Burdurlu Çolak Ali adlı bu hırsızın derviş kılığında köylere girdiği ve eskiden beri bu hırsızlığı yaptığı, yani sicilinin gayette bozuk olduğu özellikle belirtilmiş. Hatta daha önce aynı suçtan yargılanıp ceza aldığı, tövbekar olunca serbest bırakıldığı da yazıyor; ancak "edepsiz gürühundan" olduğu da özellikle belirtilmiş.

    5. Belgede hırsızlık olayının hangi camiden yapıldığı belirtilmemiş. Olucak ve Serban köyleri için bu durum normaldir, zaten o köylerde tek cami vardır. O dönemde Eğret'te Cuma Camisi ve Goca Cami olmak üzere iki cami vardı, kilimlerin hangisinden çalındığı belirtilmemiş. 

    Halkça kutsal sayılan yerlerden birşeyler aşırmak hep büyük bir suç olarak görülür; ama büyük günah kabul edilen hırsızlıkların önüne de bir türlü geçilmez. Bu her toplumda böyle. Sefiller romanı, kiliseden şamdan çalma olayıyla başlar. Ömer Seyfettin'in Keramet hikayesinde türbenin sandukası yürütülür. Gerçek hayatta Eğret Camisinden kilim çalınmış, çok mu?



12 Haziran 2021

Dah De!

     Baba oğul bir fili terbiye ediyorlardı. Hortumunu kaldırması, çökmesi, durması-yürümesi, geri gitmesi gibi hareketler için belirledikleri komutları veriyorlar, kocaman hayvanı bir koyun kolaylığında idare ediyorlardı. 

    Hindistan veya Pakistan'dan aktarılan belgeselde izlemiştim. Belgesel orijinal dilinde baba oğulun Urduca konuştuğu anlaşılıyordu. Fili yürütmek için söyledikleri "daha!" ünlemi çok tanıdık geldi. İlk heceyi biraz fazlaca açmasalar "deha!" demiş olacaklardı. Bu ses eskiden eşeği, öküzü, atı yürütmek için söylediğimizin ta kendisiydi. Dedem hayvana kızdığında "deha heyy!" diye seslenir, amcam öküzlere bugün bile yazmakta zorlandığım bir vurgu ve tonlamayla "dehala deh!" derdi. Hayvanları yürütme ve sürme ünlemi olarak söylenen bu söz "deha!"dır. Kişiye ve o anki ruh haline göre "dehaha!", "hahaha!", "deeh!" "dehha!" gibi farklı şekillere bürünse de özü  değişmezdi.

    Özellikle koşum hayvanını yürütmek anlamında Eğret'te kullanılan bir fiil "datdemek"tir. Bazen bir işi başlatma anlamına da gelen bu fiilin aslı tahmin edilebileceği gibi "dah demek" oluyor. Arabaya koşulan hayvanları yürütmek için datdeyen kişi arabaya binmez, hayvanların ardında veya yanında yürür. Elinde de kımçı veya örendire bulunur. İşi, elindeki alet yardımıyla hayvanları datdemek ve onların durmamasını sağlamaktır. Örendirenin ucundaki imbal öküzün kalçasına veya omzuna dürtüldüğünde veya kımçı atın yağırnında şakladığında canı yanan hayvan ileriye doğru sıçramak zorunda kalırdı. Bir de buna "deh!" haykırışı eklendiğinde istenen hıza ulaşılırdı.

    Arabaya, pulluğa, düğene koşulu hayvanlarla ilk hareketi sağlama ve aracı yürütme anlamında da bu fiil kullanıldığı olurdu. Araçlar hazır olduğunda hayvan datdenir böylece işe başlanılırdı. Mesela arabaya bindikten sonra datdenerek yürütülürdü. Zamanla taraktör ileşber hayatına yerleştiğinde bile bu sözü söylemekten vazgeçmedi insanlar, onu yürütmek için "datde" diye şoföre seslendiler. Anıtkaya'da bu şekilde hala kullanılıyor. Dahası var. Şehirde, yanımda arabanın ön koltuğunda oturan Dedemle kırmızı ışıkta bekliyorduk. Yeşilin yandığını gören Dedem gayri ihtiyari "datde!" diyerek beni uyarmıştı. Çok hoşuma giden bu uyarıyı, aynı şekilde ve aynı durumda çocuklarıma karşı söylüyorum. Tuhaf ve eğlenceli bir ifadeyle karşılıyorlar.

    Yine Anıtkaya'da hala kullanılmakta olan "datdevemek" (dah deyivermek) fili var. Bu, bir şeyi hesapsız ölçüsüz bir şekilde sürmek, boca etmek gibi anlamlara geliyor. Sözün köken olarak "deha" ile akraba olduğu belli.

    Bir belgeselde duyduğum kelime beni nerelere götürdü. Eski Türkçe bazı kelimelerin kök olarak Sanskritçe (Urduca)ya dayandığı biliniyor. "deha" kelimesinin de hala aynı anlamda kullanılmakta olan Urduca "daha!" ile akraba olduğunu düşünüyorum. Birkaç etimolojik sözlüğe baktım, özellikle Nişanyan'dan çok ümitliydim ama; bu akrabalığa dair bir işaret bulamadım. Ben  yine de öyle olduğunu düşünüyorum.


04 Haziran 2021

Orakcı

    Ot orakları bitmiş, yolmalar başlamış, olanlar fişneliğe gidip onunla uğraşmış, bu arada harman hazırlıklarında eksiği olan onları gidermiş; ama herkes sabırsızlıkla harmanın gelmesini bekler olmuştur. Bu gelişin habercisi ise oraklar, arpa oraklarıdır.

    Eğret'in rakımı ovalılara göre daha yüksek olduğundan ekinlerin olgunlaşması, orakların başlaması ovaya göre 10-15 gün daha geçtir. Bir başka deyişle ovada ekinler Eğret'inkilerden daha erken kurur. Eğret arazisinin genişliği ve bir bakıma İstanbul'un tahıl ambarı olması nedeniyle burada ileşberlik daha ustaca yapılır. Ova köylerinde ise toprak daha çok sebze yetiştirmeye uygun olduğundan köylü buna yönelmiştir. Yine de az da olsa ekilen arpanın biçilmesi onlara zor gelir. Eğretliler orak biçmede ustadırlar. Eskiden Eğret'te "goca ev" denilen ataerkil aile yapısı nedeniyle henüz arpa orakları başlamamışken rutin diğer işleri yürütecek kardeş ve çoluk çocuk da varsa evin genç bir ferdi erken başlayan ova köylerindeki ekinleri biçmek üzere 10-15 günlüğüne oraya gider. Bu orakçıdır. Amaç, kendi orakları başlayana kadar el harçlığı kazanmak.

    Eğret orakçılarının tercihi genellikle güneydeki Afyon ovası köyleri olmuştur. Bunlar Böyük Çorca (Fethibey), Güçcük Çorca (Sadıkbey), İnaz (Demirçevre), Ismeyilköyü, Elpirek (Saraydüzü) köyleridir. 

    Esasında orakcı turpanla orak biçen kimse demektir. Biraz daha kavramlaşması, yevmiyeyle birine orak biçen kimsenin adı olarak daralmasıyladır. Burada kendisinden bahsettiğimiz orakcı ise Eğret köyünden yukarıda adını saydığımız köylere belli süreliğine giden kişidir. Bu orakcı malzemelerini sırtlayıp ovaya varır. Malzeme dediğimiz de turpanı ve içinde örs-kekiş ile gayrak bulunan torbasıdır. Kimin ekini biçilecekse onun odasında yatıp kalkar. Onun işi oraktır. Gün doğarken başlar biçmeye, gün inerken bırakır. Odaya vardığında kösülmüş haldedir.

    Orak biçmek çok yorucudur, çünkü orakcının her tırpan sallayışında neredeyse bütün kasları çalışır. Bu işi bütün gün boyunca yaptığını düşünün. Ferk sonunda yapılması gereken gayraklama bazen ferk ortasına kayar. Bunun sebebi tırpanın körelmesi değil, orakcının yorulmasıdır. Gayraklama bahanesiyle biraz nefeslenecektir. Bu yüzden gayrak orakcının belinde veya götcebindedir. Boyunda ise sürekli bulundurulan bir çevre vardır ki sık sık ter silinebilsin. Uzun dinlenme arasında, genelde öğle yemeğinden sonra torbadan örs çıkarılarak toprağa saplanır ve bir ritim tutturmuş tık tıklarla kekişleme yapılır. Böylece keskinliği artan tırpanla çalışmak daha az enerjiye mal olur.

    Traktöre takılan biçme makinelerinden sonra tırpan ancak makinenin yanaşmadığı köşe ve azat altlarını biçmede kullanıldı. Zamanla döyerbiçer yaygınlaşınca artık ona da gerek kalmadı tırpan tamamen kullanımdan düştü. Böylece orak ve orakcı kavramı da tarih oldu.


29 Mayıs 2021

Yolmalar


    Sıra geldi yolmalara. Aslında bu vişne toplamayla aynı döneme denk gelen bir iştir ve ondan daha kısa bir süreçtir. Eski dönemde burçak, siylek gibi hububat da yolunarak hasat edilirdi ama 70-80'lerde yalnız mercimek yolması vardı. Benim anlatacağım da aslında mercimek yolmasıdır.

    Mercimek, tarlada çiçeği döküp deneyi almaya başladığı anda, daha macın gök iken bir de bakmışsın ağarıvermiş. O anda hemen harekete geçmek gerekir. Zira güneşin en yakıcı zamanlarında ağarma, sararmaya; o da kurumaya dönüverir. Elini çabuk tutmazsan mercimeğin tuğunu görürsün. Çiçek dökümünden itibaren bir hafta - on gün içinde mercimeğin yolunması gerekir. Tamamen kuruduktan sonra hem zor yolunur, el acıtır hem de çakıldaklar kırılıp döküldüğünden verim düşer.

    Eğret arazisi engebeli olduğundan mercimek tarlasında gelişim her yerde aynı oranda olmaz. Bazı bölümler çitlenecek kadar yeşil iken bazı bölümler tamamen kurumuş bulunabilir. Öyleyse kuruma gerçekleşmeden yüksek, tepecik oluşturan yerlere öncelik verilip bölüm bölüm yolma isabetli olabilir. Nispeten kuru bölgelerde mercimek sapları eli yaraladığından ve de arada derede gizlenmiş garın dikenleri can yakacağından elleri koruma altına almak gerekir. Anlattığım dönem itibariyle iş eldiveni lüks olduğundan insanlar topuğu dilinmiş eski tire çorabıellik gibi kullanırlardı. Elleri zaten nasırlaşmış olanlar ise buna da gerek duymazdı.

    Yolmalarda çıkım çıkmak için dizilen yolmeciler, aynen çapa tarlasında olduğu gibi türkü söyler, mani atar, dedikodu eder. Yalnız burası çapa tarlasına göre daha sıcak ve sıkıcıdır. Bunun sebebi işin ürememesidir. Sıkıcılığı aralamak içindir bu maniler, türküler. Bazen de çalışma yönteminde değişikliğe gidilerek bunun önüne geçilir. Mesela oyuma girilir. Çıkım çıkanların önünde, ilerde bir yerlerde yolmaya başlayan kişi çevresini genişleterek oyar. Çıkımcılar oraya geldiklerinde birden önlerine yolunmuş bölge çıkınca psikolojik olarak rahatlarlar. Oyumun esası budur.

    Yolmecilerin eli dolduğunda tutamları bir yere yığarlar ki bu yığınlara elçim denir. Arabaya yüklenirken birkaç elçimden bir annat doldurulabilir. Saman tahtaları veya delece vurulmuş arabaya yükleme işi için sabahın henüz çiğ kalkmamış vakti denk getirilir. Sıcakta gevreyecek olan mercimek çakıldakları kırılgan olur, verim düşer.

    Harman yerine ilk getirilen, düğenle ilk sürülen, yabayla ilk savrulan, denesi ilk yıkanan mahsül hep mercimek olmuştur. Bu yüzden mercimek yolmaları  bir bakıma harmanların gelişinin işareti de sayılır. 

    Bu dönem aynı zamanda burçak ve siyleklerin de yolunduğu zamandır ama; bunlar çok ve yaygın ekilmediğinden mercimek yolmasına yoğunlaştım. Bir de nohut yolmaları var, anlatılması gerekiyor. Şimdilerde mercimekle aynı dönemde hasat ediliyor; fakat eskiden nohutların kuruma vakti buğday oraklarından daha sonraya denk gelirdi. Bu yüzden ona daha vakit var.

    

22 Mayıs 2021

Çekirge ve Çavdar Çekimi

     Ot orakları bitiminde ekinler hızla olgunlaşmaya başlar. Arpaların rengi ağarır ve kısa süre sonra biçim vaktine erişilir. Buğdayın vakti daha sonra gelecektir. Fakat deneyi almaya başlayınca buğdaya musallat olan zararlılar da ortaya çıkar. Bambıl denilen böcek başaktan başağa uçarak olgunlaşmaya başlayan buğday tanelerini yer. Bu durum buğday tam kuruyana kadar devam eder. Ancak Eğret'te ileşberler bu böcekle mücadele etmezler. Kimyasal ilaç kullanmazlar, onun vereceği zararın kendilerine bir eksi getirmeyeceğini düşünürler.

    Büyüklerimden duyduğum asıl afet çekirge istilası. Bu böceklerin nasıl serçe büyüklüğünde oldukları, kalabalıklığı nedeniyle sürü halinde bulut olarak dolaştıkları, haklarından gelebilmek için koca koca hendekler kazdıkları hep anlatılagelirdi. 1940-50'li yıllarda da yaşanmış bu afet. Dinlediklerimiz bu yıllara ait; fakat asıl çekirge mücadeleleri bundan daha önceki yıllarda yapılmış. Özellikle 1850-1920 arasında Osmanlı Devlet politikası olarak çekirge mücadelesi kayıt altına da alınmış. 

    Eğret'in Osmanlı döneminde ödediği vergiyi anlatırken gördük ki bu bölge İstanbul'un tahıl ambarı. Arpa, buğday için kategorilere ayrılan toprak verimliliğinde Eğret toprakları en verimli toprak sınıfından sayılıyor. Çekirge gibi bir afetle mücadelede uygulama alanı olarak Eğret'in üzerine eğilmiş olunması normaldir.

    24 Mayıs 1852 tarihli Karahisar-ı Sâhib Sancak Meclisi Mazbatası'na göre Eğret'in de aralarında bulunduğu Merkez kazaya bağlı 26 köyde şiddetli çekirge felaketi yaşanmıştır. Belgelerden anlaşıldığına göre, 1840'lı yıllarda başlayan afet 1864 yılına kadar yoğun bir şekilde devam etmiştir. Felaket 1880'1i yıllarda tekrarlasa da alınan önlemlerle kısa sürede bastırılmıştır. 1910'1u yıllardan itibaren tekrar başlayan çekirge felaketi etkisini I. Dünya savaşı yıllarında da devam ettirmiştir.

    Tanzimat'ın hemen sonrasında başlayan bu afetle mücadelede en etkin makam ise yine aynı tarihlerde oluşturulup atanan muhtarlıklar olmuştur. Eğret'in ilk muhtarının kim olduğunu bilmiyoruz ama; afet görüldüğünde yetkilileri haberdar etme ve mücadeleyi organize etmede tam yetkili kılınmıştır.

    Alınan tedbirlere gelince... İtlaf edilen çekirgelerin larvalarının okka başına ücret ödenmesi, hendeklere doldurularak üzerlerine toprak örtülmesi, serçe ve sığırcık kuşlarından yararlanılması, çekirgeli alanların sürülmesi vb. gibi yöntemler. Bunların içinde en fazla başvurulan yöntem, hendek kazılarak oraya henüz olgunlaşmamış çekirgeleri gömmek olmuş. Bu yöntemin 20. yüzyılda da kullanıldığını büyüklerimizden dinlemiştik.

    Kuşlara yedirme de oldukça ilginç bir yöntem olmalı. Yalnız, bütün bu çekirgeyle mücadele yöntemlerinin yanında masrafsız ve zahmetsiz bir yola daha başvurulmuş. Dua okuyarak onları Allah'a havale etmek...

    Dua ve sığırcık usullerinin birleştirilmesinden oluşan bir karma uygulamayı dinlemiştim. Apdıramanlardan Halil Hoca adında birisi (Kör Halil Kirkit adını bundan almış) Sandıklı taraflarından bir yerden sığırcık getirmeye gitmiş. Oradaki sığırcıklar çok namlıymış bu hususta ve belki de Eğretliller Halil Hocayı görevlendirdi; o ayrıntı bilinmiyor. Düşmüş yola bizim Hoca, kuş sürüsü de tepesinde buna eşlik ediyor. Okuya üfleye sığırcıkları Eğret'e getirmiş de o yıl çekirgeden böylelikle kurtulmuşlar.

    Son yıllarda bu tarz çekirge afetlerine rastlanmıyor. En az 70 yıl öncesinde kalmış bir durum. Eğreti takvimde işaretlenmesi gereken bir iş olarak kaydetmiş olalım. 

    Bu bölümde tarihi verileri aldığım kaynak: Batı Anadolu'da Çekirge Felaketi (1850-1915), Ertan GÖKMEN

    ÇAVDAR ÇEKME

    Eskiden yaşanan çekirge afetleriyle hemen hemen aynı döneme rastlayan bir işlem daha yapılır ileşberler tarafından. Bu dönem, sapıyla başağıyla buğdayın olgunlaşıp sertleştiği, renginin hafifçe ağarmaya başladığı fakat henüz kurumadığı dönemdir. Haziran ayının sonları, Temmuz başları gibi, daha orakların başlamadığı günler.

    Bu vaktin de iyi ayarlanması gerekir. Başaklar belirdikten sonra, ekine karışmış çavdarlar daha uzun boyda ve daha açık renkte kendini fark ettirirler. Buğday boyundan 20-30 santim kadar daha uzun olurlar. Böylece ele gelmesi kolaylaşır. Zamanlamanın önemi, ekine zarar vermeden onu çavdardan ayıklayabilmektir. 

Çavdar çekmenin temel amacı ise arı buğday elde etmektir. Arı buğday tohum ve yiygi olarak kullanılır. Çalkama veya savurma gibi yollarla çavdarları ayırmak zor olduğundan bilhassa tohom için en etkili ve pratik yol budur: Daha tarladayken temizlemek.

    Üç beş kişi yan yana dizilerek önlerine gelen çavdarları başaklarının alt tarafından kavrayarak yukarı çekip kökünden çıkarırlar. Bir tutam olup avuçlar çavdar sapıyla dolunca aña veya yola atılır saplar. Bu şekilde çıkım çıkılarak ekin çavdardan temizlenmiş olur. 

    Çavdarın günümüzdeki besin değeriyle ilgili bilgiden o günün insanı habersizdi. Gerçi çavdar da ekilirdi; ama o hayvanlara yem olarak kullanılırdı. Çavdar bitkisi, buğdayın bozulmuş bir türü olarak kabul edilir, dolayısıyla buğday içinde bir kusur olarak algılanırdı. Bütün bu çavdar çekme işleminin mantığı buna dayanırdı. Günümüz kafasıyla anlamak bu yüzden zordur.

    Bugün ileşberlik yok; tarım var ve o da endüstrileşmiş. Un artık değirmende değil, fabrikada üretiliyor. Buğdayın öğütülmeye hazırlık safhaları da hep fabrikasyon. Tohum ise çiftçinin kendisinin hazırladığı bir şey değil, daha teknik olarak üretiliyor. Yani anlayacağınız, çavdar çekme de tarihe karışmış işlerden biridir.


16 Mayıs 2021

Ot Orakları

     
    21 Haziran gündönümüyle dönen yalnız gün değildir. Bahar yağmurlarıyla şenlenen kırların yeşil rengi de sarıya dönmeye başlar. Tamamen sararıp kurumadan önce ivedilikle yapılması gereken iş, otları biçip kış için depolamaktır. Biçilmeye değer otlar añda, gırañda, çeşme-kuyu başlarında, göbülededir. Bunlar fırsat buldukça veya gormadan izin alınıp biçilir. Zira özellikle kuyu başları mera sayıldığından, ot iyi ise belli bir ücret ödemesi yapılmalıdır. Gündönümüne kadar buralardaki otların biçimi zaten yapılmış olur.

    Bahsini edeceğim oraklar, yukarıdakilerin dışında ve onlardan daha fazla ota sahip Çayırlar'daki otların hasadıdır. Belli bir takvime bağlı olan bu işin vakti hiç şaşmaz ve bu döneme de "ot orakları" adı verilir. Gündönümünden sonraki ilk Cuma başlar. Bu Cuma, 21-26 Haziran arasındaki bir güne isabet edebilir. O günün seçilmesinin sebebi mübarek gün olduğudur; ama gelenek geçmişinin ne kadar eski olduğuna dair bir bilgimiz yok.

    O cuma sabahı daha gün doğmadan arabalarını koşanlar kuzeydeki bu çayırlara yönelir. Çayırı olmayanlar otunu satın aldıkları çayırın başına varır. Anıtkaya'ya oldukça uzak bu mevki, aslında köyün kuzeydeki sınırıdır. Cumalı ve Sususzosmaniye arasında sıkışıp kalmış izlenimi verir, ama buna şaşırmamalı; çünkü 19 yüzyıl sonunda kurulan bu iki köy Eğret arazisine oturtulmuş...

    Yaklaşık köye 5 km mesafe katedilmesinin ardından ıscak gızmadan mümkün olduğunca çok ot biçilmelidir. Hayvanlar çakılır, kösteklenir. Ferke girilir, ter silinir, tırpan gayraklanır, yorulunur, soluklanılır... Selâ vaktine kadar bu iş böyle devam eder. Macur'dan selalar işitildiğinde iş bırakılır. Hayvanlar ve arabanın başında çocuklar bırakılıp iki Macur'dan birisine gidilir. Bu köyler yılda bir kez, ot oraklarının başladığı gün, görüp görebileceği en kalabalık cuma cemaatine ev sahipliği yapar. 

    İşe namaz sonrası kaldığı yerden devam edilir. Yakıcı güneş altında gerçi iş hafifletilir, mesela yemek yenir, tırpan kekişlenir, çocuklar hayvanları sulamak üzere Yörük Çeşmesine gönderilir. Sonrasında yine işler kızışır. O gün ikindi sonrasına kadar çalışılır. Ot oraklarının çok büyük bir kısmı o gün halledilir. Ertesi güne de yetecek kadar iş vardır. Çayırı çok olanlar ve ilk gün biçime başlayamayanlar için telafi zamanıdır. İlk gün ve sabah biçilen otlar aktarılmalıdır ki tam kuruyabilsin. Hava o kadar sıcaktır ki biçilen ot ertesi gün tamamen kurumuş olur ve taşınması gerekir. Rengi değişip sararmadan köye götürüp otluğa basılmalıdır. Bunda acelenin sebebi, yağmur ihtimalidir. Islanan otu kurutmak için daha fazla aktarma gerekebilir.

    İkinci günden itibaren Çayır Bekçisi hakını toplamaya başlar. Çayırın genişliğine göre, bir veya iki annat otu arabasına atarak tahsilatını yapmış olur. 1970'li yılların meşhur çayır bekçisi Patlağın Davılcıibram (İbrahim Patlar) idi. Onun vefatından sonra bir süre de yeğeni Habiri Mehmet Boy bekçilik yaptı....

    Çayırlardaki otu biçme, aktarma, kurutma ve taşıma işi üç beş günde biter. Haftasına varmadan biçilmiş geniş çayırlıkta mal güdülmeye başlanır. Hatta köyün sığırı-bızağısı bile buraları doldurur. Bu yüzden acele edilir. Bir kaç günlük ot oraklarında panayırı andıran Çayırlar, sonrasında hayvan sürülerinin gürültülü kalabalığıyla doldurulur...

    Daha bir hafta öncesine kadar Susuz ve Yörük Çeşmelerinin suyu ile uzunlamasına ikiye bölünen, bu minik suyun çevresine her türlü canlılığı bahşettiği Çayırlar nasıl bir anda kuruyuverdi? Bu hızlı kuraklık hayret vericidir. Ot oraklarının başladığı gün yer yer uzun turuncu gagalı leyleklerin volta attığı görülür. Havalandığında bazen o gagadan yılan sallandığı da eksik olmaz. Dereciğin çevresinde her yaşta kurbağa yavrularının zıp zıpları fark edilir. Yaklaştığında o dereye yemenilerin içine su girer, voşduk voşduk yürümek zorunda kalırsın. Çayırların ne kadar sulak olduğunu hesap et... Oysa bir hafta sonra bu canlılıktan eser kalmaz. Otların biçilmesiyle güneşe doğrudan maruz kalan dere bir anda kurur. Ondan beslenen yılanlar, kurbağalar, sülükler ve leylekler de oradan ayağını çekerler. Gerçi bir kaç leylek düşünceli düşünceli yuvaya götürmeye nafaka arar, ama bulabildiği çekirgeden başkası değildir... Artık geniş Çayırlar düzlüğü yaylım hayvanlarına kalmıştır...

    Elli yıl sonra bugün ne mi oldu? Çayırların sürülüp tarla yapılmasından sonra ot orakları tarihe karıştı. Ne Çayırlarda bu hengame yaşanıyor ne de Macur camileri yılda bir de olsa şenleniyor. Her şey tarih oldu....